Bugün; 31 Ekim 2020, Cumartesi
YAZARLAR
Tahir ile Zühre (Zührem)

Biz Türklerin tarihe ve kültürümüze mal olmuş o kadar çok efsanesi var ki bu konuda binlerce araştırma yapılmış, kitaplar yazılmış, tezlere konu olmuş, efsanelerimiz bu yöntemlerle kayıt altına alınmışlar ama tarihler boyunca sözlü olarak da dilden dile dolaşmış ve günümüze kadar ulaşmışlardır.

“Söylence ya da efsane, yıllarca gerçekten olmuş gibi kuşaktan kuşağa aktarılan öyküler... Söylencelerde anlatılan olaylar bazen gerçeküstü olabilir ama çoğunlukla gerçek olaylara ve gerçekten yaşamış kişilere dayanırlar.” 

İster “hikâye” diyelim isterse de “efsane”, bunlardan önemli bir bölümü, genellikle aşk ve kara sevda ile ilgili olanlarıdır. Bunlardan; Karacoğlan Efsanesi,  Leyla ile Mecnun Efsanesi, Ferhat ile Şirin Efsanesi, Kerem ile Aslı Efsanesi, Tahir ile Zühre Efsanesi en bilinenleri olarak sayılabilir.

Bugünkü yazımda bunlardan Tahir ile Zühre efsanesinden bahsetmek istiyorum.

Konya’mızın “Zührem” mahlaslı Hece Şairi Saliha Değirmenci Yavaş Hanımefendi’nin en son kitabının adı da “Tahir ile Zühre...” Esasen yazıma Tahir ile Zühre’yi konu etmemin sebebi bu eserdir.

Yayınından bu yana bir kaç aylık süre geçmesine rağmen pandemi süreci şartlarından dolayı kitap, elime yeni ulaşmış bulunmaktadır.

200 sayfaya sığdırılan bu hikâyeyi burada her yönüyle anlatacak ya da özetini çıkaracak değilim ama her sayfası şiirle, türküyle dolu, gerçek aşkın, edebin, kara sevdanın ne olduğunu anlatan bir kitap olduğunu söyleyebilirim.

İnsanın gerçek bir aşkı yaşaması halinde katlanamayacağı hiçbir zorluğun, hiçbir engelin olamayacağına dair etkili bir örnektir Tahir ile Zühre’nin aşk hikâyesi... Hatta bu yolda ölümün bile göze alındığı, bir içtenlikten söz edebiliriz.

Gerçek bir sevdanın, en önemli yanının ve kitaptaki asıl vurgunun da; “Tahir doğ, Tahir yaşa, Tahir öl!” vurgusudur. Biliyoruz ki “tahir” temiz demektir.

Kitapta beni en çok etkileyen bölüm; “Tahir’in bir sanduka içerisinde Beyşehir Gölü’ne bırakılması” hadisesidir.

Bu konuda; Mevlana Müzesi Müdürlerinden Mehmet Önder’in 1963 yılında Gençlere Bilgi Serisi:9 olarak çıkardığı “Konya Efsaneleri” isimli kitabının “Başlarken” bölümünde; “Biz, Konya Efsanelerini, efsanelerdeki hakikat paylarını bulmaya ve bunu tarihi olaylara bağlamaya gayret ettik. Herhalde ilerde bu konuyu etraflı şekilde inceleyecek olanlar, buradaki notlarımızdan faydalanacaklardır” diyerek 2020 yılında Saliha Değirmenci Yavaş’ın kitabına ve benim yazıma, onun sözlerini konu edeceğimizi sanki sezinlemiş gibidir. Gerçi Saliha Hanım onun kitabı ile yazmış olduğu bu kitaptan sonra karşılaşmış. Ama kendi kitabında kullandığı; “Sanduka, Tahir ve Beyşehir Gölü” olayı, “Boş bir sandal, Tahir ve Beyşehir Gölü” şeklinde birebir uyuşmaktadır. 

Zühre Tahir’in göle atıldıktan sonra kurtulduğunu haber alır ve saraydan Beyşehir’e doğru Kızılören’de konaklayarak yol alır. Beyşehir’deki kocaman köprüyü ve gölü görünce derin bir “ah!” çeker ve onun ahından göl kabarıp taşacakmış gibi olur.

 “Babasının, dağlarda çobanlık yaparken her gece seyrettiği Çoban Yıldızı’ndan esinlenerek ona böyle hitap ettiği “Tahir ile Zühre” kitabının yazarı “Zührem” de bu olayların etkisiyle “Zühre” adına bir türkü tutturur.

Üfür üfür eser sabahın yeli!

Ayaktayım amma yüreğim ölü.

Dibine yandığım Beyşehir Gölü

Nerde benim çimen gözlü yiğidim?

 

Kayaya mı çarptı, kamış mı tuttu?

Yunus’un misali balık mı yuttu?

Dalgaların hangi kıyıya attı?

Nerde benim çimen gözlü yiğidim?

 

Kapının önüne kazan kosunlar,

Tahir’imi teneşirde yusunlar.

Hey, köprü üstünde yeşil yosunlar!

Nerde benim çimen gözlü yiğidim?

 

1980 yılında “Tahir ile Zühre” isimli eseriyle doçentlik unvanı kazanan Yozgat doğumlu Fikret Türkmen, Mehmet Önder’in kitabından faydalanarak,  yine “Tahir’in boş bir kayığa konularak Beyşehir Gölü’ne atıldığını, daha sonra göl emiri tarafından bulunarak kurtarıldığını ve Tahir’in daha sonra saraya döndüğünü ve orada öldürüldüğünü” yazar.  “Zühre’nin de orada ve Tahir’in kabri başında öldüğünü ve cenazelerinin Konya Meram’a taşındığından, orada kendileri için bir türbe yapıldığından” bahseder. Mehmet Önder de aynı olayı anlatır. Bu türbenin, Konya Meram’da Abdulaziz Mahallesi, Muzaffer Hamit sokağında bulunan  Tahir ile Zühre isimli (Cami ve) Türbe olduğu kuvvetle ihtimaldir. Hatta Mehmet Önder kitabında; “bir zamanlar kazı çalışmaları yapıldığını ve iki adet sandukanın ve ayrıca bir erkek bir de bayan başlığının bulunduğunu” anlatmaktadır. Ancak şu anda türbenin içinde sanduka bulunmamaktadır.

 “Tahir ile Zühre Camii ve Türbesi ‘nin Konya’da bulunduğunu kaçımız biliyoruz acaba?” Ancak yine de, böyle bir halk hikâyesinin Konya’yı yöneten idarecilerimizin mutlaka biliyor olduklarını düşünüyorum. Fakat,  “bu hikâyeye yakışır etkinliklerin Konya’da neden yapılmadığını merak etmiyor da değilim” deyip yazımı noktalıyorum. 

Şair Saliha Değirmenci Yavaş‘ın Tahir ile Zühre isimli eserine mutlaka ulaşıp okumanızı da hassaten tavsiye ediyorum.

 

Ölümün de bir anlamı olmalı

Hayatı anlamlı kılan, ölüm ötesinin varlığıdır. Ölüm, dünya gölgeliğinin sınavındaki zamanın insan ruhuna projektör tutması ve sonucun ölüye çıplak gözle bildirimidir. Ölüye gölgede yapmış olduğu tercihlere göre bir puanlama sistemi çalıştığı için mekan seçme hakkının olmadığı bir yolculuğun adıdır ölüm.

Öyle olmasaydı gerçekten yazık olurdu insanlığa. İnandığı için ölüm ötesinden büyük ödüller bekleyerek bir çok fedakârlıklara katlanan insanla, tanrıtanımazlığı yaşamın merkezine koyan ve bütün değerleri ret eden insan arasında ölüm ötesi bir fark olmadığını kabullenmenin acısını ifade edebilecek bir psikolojik veri olduğuna inanmıyoruz. İnanmıyoruz; çünkü inkarcıda ki ‘’ya varsa’’ huzursuzluğunun ölümle yoklanıp dururken sebebin, kendisi tarafından da sezildiğini biliyoruz.

Gizlemeye çalışırken, avlu kapısından kaçırdığı kelimelere yüklediği duyguların tonunda da bahsettiğimiz huzursuzluğu fark edebilirsiniz. İnançsız olduğunu duyduğum bir arkadaşım yıllar sonra ki bir karşılaşmamız da bana ilk sorusu ‘’mutlu musun?’’ olmuştu. Evet cevabım karşısında da bir hayli şaşırdığını görünce mutsuzluğunun kaynağını anlamış mıdır acaba diye iç geçirmiştim kendisine dua etmeyi de ihmal etmeden. Çünkü bu soru, soranın mutsuz olduğunu açık ettiği kadar az ötesinde arayışa davetiye çıkaran bir tonlamayı örtmek için de kullanılabilir. 

Ölüm ötesi korku, inkarcıyı koyu bir karamsarlığa iterken alt bilinç, bireyin inanmadığına da inanmamış olmasının kesinliğiyle iletişim halindedir. Fazla iddialı bulmazsanız inkarcıların, Müslümanlara sataşmalarının altında Kabilin Habile düşmanlığının belli belirsiz izleri vardır. Yani bir kıskançlık ve haset sendromudur yaşadıkları.

Çünkü cennetin varlığını tam olarak inkar edemiyorlar ama yaşadıkları hayata göre cenneti kaybettiklerini biliyorlar. İnanan insanın hayatıyla kendi hayatlarındaki benzersizliğin verdiği sonuç fıtrattır; işte bunu yok edemedikleri için hırçınlaşıyor ve inananlara saldırarak ‘’siz neden bizim gibi değilsiniz’’ yüklü şuur altıyla intikam alıyorlar.

Kur’an, inkarcılara hitaben ‘’bu kainatı kim yarattı diye sorarsan, Allah’’ diyecekler derken  bütün insanlık için bir ruhsal fotoğraf çekiyor ve diyor ki; ‘’neden içinizdeki cevheri örtüp inanılmaması inanılmasından daha zor olan bir tercihe yöneliyorsunuz?’’ Yaratıcının bu beyanı aynı zamanda ölüm ötesi sonsuzluğun tescili olup kıyamete kadar gelecek insan için geçerli bir karakter standardı ve analizidir.

Zaman zaman bir yakınlarının cenazesinde neler hissettiklerini anlamaya çalışırım ama bu çocuksu bir meraktan değil; acaba ölüm ötesinde bir varoluşun hiç mi zihinlerine uğramadığı, hiç mi ruhsal bir ürpertiyle sarsılmadıkları hayretiyle ilgilidir.

Biraz sonra toprağa verilecek cenazenin gerçekliği bu ruhsal yapıdaki insanlara hiçbir şey söylememiş, hiçbir hatırlatma yapmamış olabilir mi gerçekten? İnsan bu kadar zihnen çökmüş, bu kadar duygusuzlaşmış ve kalbin bütün lambalarını bir daha yanmamak üzere söndürmüş olabilir mi?

Biz, inkarcı birinin inanmış olmasından ne kadar mutlu oluyorsak; onlar da inanmış bir insanın inancını terk etmesinden o kadar mutlu oluyor diyebilir miyiz? Hayret etsek de, üzülsek de Kur’an bu soruyu ‘’evet’’ olarak cevaplıyor.

Yaşadıkları bu ölümsüzlükten koparılmış hayatı hayat zannediyorlar. Böyle olunca ölüm de anlamını kaybediyor zahir. Selamlar.

 

İyi miyiz; Hayır, Kötü müyüz; Hayır

Süper ligde yaygın kanaate göre oyunu çirkinleştiren ve sürekli savunma yapan takım her zaman Konyaspor diye belirtilir. Bu zehirlenen insanların yaygın değil, yanlış kanaatinden başka bir şey olmasa gerek. Yoksa topla oynamayı tercih etmeyen bir takımın zaman zaman yüzde 80’e varan topa sahip olması, rakibin iki katından fazla pas yapması ve tüm istatistikleri olumlu olması nasıl açıklanabilir.

Karşılaşmanın hakemi Turgut Doman süper ligde ilk kez maç yönetti. Aslında ilk maçından parlak bir geleceği olmayacağını bize gösterdi. Bir yandan eskiyen yüzlerden kurtulacağız diye sevinirken, yenilerle de sadece yüzlerin değiştiğini benzer yönetimlerle kitap hakemi olduklarını görerek üzüldük. Alıştığımız üzere bu kadar fizik gücü ön plana çıkan ligde bu kadar nazik yönetimler ve oyunun durması komik. Daha komik olan ise her iki takımda da hava toplarında eliyle koluyla yapılan fauller UEFA nezdinde sarı kart ile cezalandırılırken burada düdük bile çalınmadı.  Hakemlerin pozisyon süzme özellikleri onların kalitelerini ön plana çıkartan unsurların en başında geliyor. Ligimizde halen defans oyuncusu sosyal mesafe ihlal edildiğinde kendisini yere bırakıp faul alabiliyor.

Malatya takımının top kendindeyken oyunu çirkinleştirmesi dışında top bizdeyken mücadelesi takdire şayandı. Konyaspor topa hakim olsa da geçen sezon ki iki maçın etkisinde kalmış olmalı ki çok dağınık bir görüntü çizdiler. Bu durumda bile yenilmemek önemliydi.

Jevtovic bugün o kadar etkisizdi ki , ne doğru koşular yaptı, ne attığı top yerine ulaştı. Belki de Amir’in sakatlığı bile Jevtovic’ten yeterli desteği almadığındandı. Amir ve Musa ilerleyen günlerde yan yana daha etkili olacağına inanıyorum.

Ahmet Çalık, Abdül Kerim’i zaman zaman yalnız bıraksa da ufak tefek hatalar dışında sırıtmadı. Buna rağmen zaman zaman Uğur yokluğunu hissettirdi. Yenilen golde de paylaşım hatası olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

Eduok’un oynaması gerektiğini düşünenlerdim. Fakat Eduok adeta sema gösterisi yapar gibi elleri sürekli açık, rakibin ağzında yüzünde atılmadığı için şanslı top ayağındayken bile faul yapıyor ilginç!

Konyaspor takımı ligin henüz başı olmasına rağmen, oyun disiplinini koruyor ve bu sayede oyunda kalıp maçı bırakmıyor. Yenilmeyen takımlardan olması tesadüf değil ancak arada birkaç galibiyette almak gerekir ki ilk yenilgiden sonra dağılmayalım.

Sonuç olarak; Konyaspor takımı şuan için nötr durumda iyi ve kötü arasında ancak ben iyi tarafa daha yakın olduğuna inanıyorum. Her geçen gün üzerine koyan bir takımız. Hem hocaların hem oyuncuların eksik yönleri üzerine yoğunlaşması faydamıza olacaktır. Hocam şu kadro planlamasını ve değişiklikleri daha dikkatli yaptığında ekstra puanlar alacağımıza inanıyorum. Hadi sen dikkat etmiyorsun diyelim yardımcıların ne iş yapıyor?

Geriye düştüğün, Malatya gibi takım otobüsü ile defans yapan, sırf kalecinin 15 dakika yediği bir takıma karşı beraberliği bulmak kötü değil diyelim.

Maçın sözü; Başarı bir yolculuktur, bir varış noktası değil.

 

Aykut hoca ve Ali Turan

Uzun süredir spor yazısı kaleme almamıştım. Ancak izlediğim Beşiktaş maçı bana bu yazının yazılmasını adeta mecbur etti.

Beşiktaş karşısında en tecrübesiz futbolcu olarak ilk 11’ de sahaya çıkan Mücahid’e varıncaya kadar 85 dakika boyunca çok iyi mücadele eden bir Konyaspor vardı.

Evet takımımız oyun olarak istediğimiz kıvamda değildi, istenilen şekilde pozisyonlara giremiyordu ama nihayet karşımızdaki takım Beşiktaş’tı ve ona ezilmeden mücadele ediyordu.

Yediğimiz iki gole de cevap veren ve son dakikalara beraberlikle giren bir Konyaspor vardı sahada…

Ne olduysa oldu. Her şey Ali Turan’ın son 8 dakika içinde oyuna girmesiyle oldu. Ali Turan’ın gireceğini görünce hemen eyvah dedim. Olacaklar içime doğmuştu sanki. Zira Ali Turan daha önceki maçlarda defalarca hatalar yapmış, buna rağmen kadroda sürekli yer almış bir oyuncu idi.

Ali Turan oyuna girdikten sonra kritik noktalarda iki defa topla buluştu. İkisinde de hata yaptı.

Birisinde 6 pas içinde düştü, top boşta kaldı. Orada bir Beşiktaşlı futbolcu olmaması durumu kurtardı. Şayet o bölgede bir Beşiktaşlı oyuncu olsa idi o pozisyonda da golü yemiştik.

Son dakikaya girilirken yaptığı hata affedilir gibi değil. Daha önceki maçlarda yaptığı hatalar da affedilir cinsten değildi ama her nedense Aykut hoca bir ders vermek yerine sürekli kadroda yer vermeyi tercih etti.

Ta geçen sezon Ali Turan’dan bir yarar sağlanamayacağını birkaç kez yazmıştım. Bu maça girerken eyvah demem boşuna değildi. Bunu ben görebiliyorken, bunu herkes görebiliyorken şayet Aykut hoca göremiyorsa tekrar bir değerlendirme yapmasında fayda var.

Bunun bir hata olduğu kasti olmadığı söylenebilir. Kasti olsa zaten yapılan ihanet olur. Bizde kasti olduğunu söylemiyoruz ama bunca hatasına rağmen bir oyuncuya bu kadar şans verilmesi çok fazla…

Adam dışarıda bir beklesin. Maça tekrar çıkmaya iştiyak duysun. Hatalarını gözden geçirsin. Kendini düzeltsin. Olumlu gelişme olursa hak ederse tekrar kadroya girsin.

Bütün hatasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kadroda yer almaya devam ederse o da kendini gözden geçirme fırsatı bulamaz ve hatası gittikçe büyür. Nihayet böyle oldu. Bu futbolcuyu kazanmak değil kaybetmektir.

Sonuçta takıma yazık oldu. Konyaspor’umuza yazık oldu. Konya’mıza yazık oldu. Emeklere yazık oldu.

Konyaspor; 3 maç içerde, 3 maç dışarda olmak üzere son 6 maçtır kazanamıyor. Son 6 maçta, 2 yenilgi, 4 beraberlikle sadece 4 puan toplayabildi.

Artık olan oldu. Bundan sonra toparlanma zamanı. Aykut hocanın Konyaspor’u daha önceki şanlı günlerine geri götürmesini canı gönülden arzu ediyor, bekliyoruz. Başarılar Konyaspor.

Aşıyı Buldum

Korona dünya gündemine oturduğundan beri aşı çalışmalarına olağan üstü bir hızla başlandı ve çalışmalar tüm hızıyla da devam etmekte…

Çünkü tek çare aşı…

Aşıdan önce tabi tedbirleri tam anlamıyla uygulamak gerek…

Her neyse bilim adamları harıl harıl çalışa dursun sentetik aşıyı bulmak için ben doğal aşıyı buldum bile…

Evet, evet yanlış duymadınız buldum ben doğal aşıyı…

Hem de çok etkili…

Ama etkili olması için önce tedbirlere tam anlamıyla uymamız gerek yani maske mesafe temizlik kurallarına uymak şartıyla etkili bulduğum bu aşı…

Birkaç gün önce laboratuvar ortamında olmasa da, akademik olmasa da bir deneyle keşfettim ben bu aşıyı…

Şöyle ki;

Riyaya girmesinde tabi bundan Allah’a sığınırım. Birkaç gün önce öğlen namazımı kıldım ve tesbihatı yaptıktan sonra dua etmeden namazı bitirdim…

Sonra ikindi namazı vakti girdi yine namazımı kıldım tesbihatı yaptım ve uzun uzun dua ettim ve böylelikle deneyimi bitirmiş oldum…

Bu deneyde gördüm ki; sonunda dua etmeden bitirdiğim öğlen namazımın eksik kaldığını hissettim ve sonunda uzun uzun dua ettiğim ikindi namazımı ise büyük bir huzur ve huşu ile bitirdiğimi farkettim…

Şunu söylemeliyim ki; nasıl ki namaz dinin direği ise duada namazın direğidir şüphesiz…

Yani dinimizin direği olacak kadar önemli bir ibadetin direği olan duanın ne derece önemli olduğunun bir kez daha farkına varmış oldum bu deneyimde…

Boşuna demiyoruz duasız üşürmüş yürekler diye…

Dua her kilitli kapının anahtarı ve her derdin devasıdır evelAllah…

Her sıkıntıda olduğu gibi bu durumda da yine tedbiri elden bırakmadan duanın ipine sarılacağız…

Alın size doğal aşı…

Her duamızda Allah-ü Teâlâ’dan bizi bu hastalığa karşı korumasını dilemek kalkan olmaz mı bizlere..?

Allah korusun bu hastalığa yakalansak dahi duamızla sığınacağımız bir Rabbimiz var bizim…

Tabi önce tedbir sonra takdir…

Biz üzerimize düşen görevi yapıp sebebini işleyeceğiz, duamızı yapacağız ve kadere iman edip gerisini Allah’a bırakacağız…

Nasılsa ecel birdir değişmez, çıkmadık candan da ümit kesilmez...

Ümidi kesmeden her daim her halimiz için en keskin ilaç olan duayı terk etmeyeceğiz…

Duanın kabulü için de beş vakit davete icabet edeceğiz. Zira nasıl ki namaz duasız eksik kalıyorsa duada namazsız eksik kalır…

Dua Allah-ü Teâlâ ile aramızda bir iletişim aracıdır. Bu iletişimde bağlantı sinyalleri zayıfsa eğer yani dualarımızın kabul olmadığını hissediyorsak bunun içinde bol bol tövbe istiğfar edeceğiz…

Yüce Rabbim dualarımızı reddolan dualardan değil kabul olan dualardan eylesin inşallah…

Kalın sağlıcakla…

 

BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN

BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN

 

Erenler hoş görüp de âlemin telaşını

Eskimiş bir tabutla götürdüler naaşını

 

Ömrü beyhude geçen cana eyvah dediler

Taksiratın affede Yüce Allah dediler

 

Üstüne toprak çekip döndüler mezarlıktan...

Döndüler, çünkü herkes korkuyor karanlıktan.

 

Ufkun kızıllığında kanarken bütün camlar

Sahrayı Kerbelâ'dan gam getirdi akşamlar...

 

Kabristana nihayet düştü sükut gölgesi

Ne bir kuşun çığlığı ne de bir çocuk sesi

 

Bir köşeye kıvrılıp düşündüm öyle mahzun

Dedim Leyla uğruna böyle can verdi Mecnun

 

Şurda taşı yıkılmış ne civanlar yatıyor

Nice sırma saçlılar nice hanlar yatıyor

 

Şurda toprağı çökmüş mezar, kimin mezarı?

Duyan var mı içinden yükselen ah u zarı?..

 

Şu çınar köklerinin sardığı beden kimin?

Servilerin divana durduğu beden kimin?

 

Uyanmasın diye kim sallıyor beşik gibi...

Bir çocuk mezarı şu, aşılmaz eşik gibi...

 

Şu mermer kavukların üstüne işlenen gül

Ne vakit solup gitmiş şu karanfil, şu sümbül?

 

Kiminde hiç bir ışık vermeyen kandil yanar

Üstüne çerağının, bir koca baykuş konar...

 

Kaybolur yavaş yavaş gül yüzünden benleri

Zaman, elinde çekiç, siler tüm desenleri

 

Nâm u ünvânı yitmiş nice şanlı erlerin

Ucu kırık, taşlara işlenmiş hançerlerin...

 

Bin utanca düşüp de yere eğdim başımı

Sessizce akıtarak şu kanlı gözyaşımı

 

Kameti iki büklüm bir dal gibi eğildim

Ben artık o kaygusuz, avâre kul değildim

 

Dedim a dost bilirsin silinir bütün izler

Yerlere kapanmaya mahkum değil mi dizler?

 

Gün gelince ehibbâ çekip gitmeyecek mi?

Tüm şarkılar susup da masal bitmeyecek mi?

 

Çırpınmaz mı sanırsın amansız yelde yaprak?

Sevgilin yâd ellerin ellerini tuttu bak!..

 

Şakıyor bülbül yine, dolaşır bağ u bostan

Ve söyler başka şarkı, anlatır başka destan

 

Yine seyrana çıkar el âlem şen ve şakrak

Ah seni çürütürken kabrinde kara toprak

 

En yakın dostlar bile unuturlar ismini

Düşünür "bu kim?" diye görse bile resmini...

 

Aşinalar yabancı lisan başka türlüdür

Bu çok eski bir şarkı, çok eski bir türküdür

 

Bak hayali bin cihan değen yâr nerden gelir?

Bir soru sor belki de "bildiğin yerden" gelir...

 

Bir gün ağyar da yere kapanacak çâre yok

Bütün yollar tutulmuş, yol var mıdır yâre, yok!..

 

Şu testi, şu kiremit, şu tuğla toprağındır

Şu rüzgârda savrulan, sararmış yaprağındır

 

Gözü yaşlı kalanlar, boş yerine bakınsın

Sen şimdi maverâya bizden daha yakınsın

 

A dostum sözün sonu, yok olur bir gün cihan

Hiç kimse kalmaz geri "küllü men aleyhâ fân"

 

Rabbi zülcelâl'indir elbette kalan, bâki...

Başka her söz yalandır ve her kelâm afâki...

 

Ahmet Efe

31. 3. 2020

Çekmeköy/İstanbul

 

Üretim Bağımsızlık İlişkisi

Üretkenlik, iktisadi kalkınmanın en önemli motoru olduğu hepimizce bilinir. Meşru ve mübah olan her şeyin üretilmesi, ihtiyaç olduğu kadar aynı zamanda bir vatandaşlık görevidir. Köylünün ürettiği ürünler, şehirlinin icra ettiği ticaretler, sanayicinin çevirdiği çarklar bütünüyle iktisadi kalkınmanın bir gereğidir. 
İktisadi kalkınma, milli gelirin yükselmesine vesile olan en doğru yoldur. Milli gelirin yükselmesi, dünyadaki refahın sağlanmasına katkı sağladığı inkar edilemez. 
Her türlü üretkenlik ve iktisadi kalkınma, dünya hayatının refahı yanında ebedi hayatı kazandıracak bir yola vesile oluyorsa büyük bir nimet olur. İşte “ Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver...” ayetindeki dua bunu ifade ediyor. 
Fert ve devlet zenginliği güç, kuvvet olup adaleti, içtimai yardımlaşmayı, mütevazılığı sağlıyorsa; arkasından özellikle Allah’a kul olmayı getiriyorsa ne kadar şükretsek azdır. 
Haram yollarla yapılan veya harama götüren üretkenlik, dünyada kalacağı gibi ebedi hayatı zindana çevireceği izahtan varestedir. 
Üzerinde durulması, konuşulması oldukça önemli olan bu konu ehli tarafından daha iyi izah edileceğinden eminim. 
Aslında benim ifade etmek istediğim hedef nokta bu değildir. Şüphesiz devlet ricali, iktisatçılarımız,sanayicilerimiz bu konunun önemini çok iyi biliyorlar. Benim özellikle vurgulamak istediğim nokta iktisadi kalkınmanın bağımsızlıkla bağlantılı olduğunu söylemektir. Gücümüz varsa vatanımızı başta olmak üzere her türlü kutsalımızı müdafaa edebiliriz. Ayasofya’yı açar her türlü iç ve dış terörü önleyebiliriz. Evimizde rahat uyur normal hayatımıza devam edebiliriz. 
Güçlü değilseniz iç ve diş canavarlara yem olmaktan başka bir yol olmadığı tarihi hadiselerle ispatlanmıştır. Onun içindirki Allah cc bizi bu konuda özellikle uyarıyor. Hatta şöyle emrediyor:“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.”Enfal 60. 
Şüphesiz zaman ve zemin neyi gerektiriyorsa ona göre güçlü ve hazırlıklı olmak zorundayız. İşte güçlü olmanın yolu da iktisadi kalkınmadan geçer. Onun için Türkiye’nin her tarafında bulunan sanayici kardeşlerimize, üretici köylümüze ve güçlü olmamıza katkıda bulunan herkese müteşekkiriz. Özellikle son zamanlarda devlet ricalimizin silahlanmaya verdiği önemi takdirle karşılıyoruz. “Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır” hadisindeki mesaj oldukça önemlidir. 
Bu arada her üretici kardeşimize hatırlatmakla mükellef olduğumuz bir noktayı belirtmek isterim. Doğruluk,kalite,sözde durma,haram-helal ölçülerine dikkat etme ve özellikle Allah’a karşı kulluk görevlerimizi yerine getirme ilkelerinden ödün vermeyelim. Allah’a emanet olunuz. 

Anne+Terbiye+Teeddüp=Eğitim

Kur’an-ı Kerim’de  “Allah” lafzından sonra en çok “Rab” kelimesi geçer.

Rab, Allah’ın bütün alemlere hayat veren, öldüren, çekip, çeviren v.b. kısaca “idare eden” yönünü anlatır.

Terbiye aynı kökten gelir.

Gazali, terbiyeyi tarladaki zararlı ot ve canlıları uzaklaştırarak ürünü koruyup büyütmeyi anlatır terbiye ile.

Eğitimin iki ayağı terbiye ve teeddüptür.

Kelime-i tevhitte “la ilahe: Terbiye”, “illallah: Teeddüp”dür.

İnsan için öncelik yaratıldığı temiz fıtratı muhafaza etmektir.

Önce zarar verme, önce zarar görme ilkesidir.

Sabah ilk kalkıp namazın sünnetine durduğumuzda ilk rekatta “kafirun” suresini okumak sünnettir.

“Kafirun=La ilahe=Terbiye” dir.

İkinci rekatta ise sünnet olan “ihlas” suresini okumaktır.

“İhlas= İlla’l-Allah”=Teeddüp”dür.

Terbiye ve teeddübün en az %70’i 7 yaşına kadar aile içerisinde gerçekleşir.

Kişiliğin %70’i de 7 yaşına kadar aile içerisinde tamamlanır.

Aile çocuğa 7 yaşına kadar terbiye ve teeddüp konusunda gereken katkıyı yapmamışsa kreş, çocuk kulübü ve okullarda o çocuğa terbiye ve teeddüp konusunda etkili bir eğitim vermek zordur.

Bu kısmı eksik bıraktığınızda daha sonra belki “başarılı” çocuklar yetiştirebilirsiniz ancak; asla ve asla mutlu çocuklar yetiştiremezsiniz.

Mutluluk anayasasının ilk 3 maddesi;

  1. Aşkın varlığımız Rabbimizle iyi ilişkiler
  2. İçkin varlığımız eşimizle ilişkiler
  3. Taşkın ve taştığımız varlıklarımız çocuklarımız ve anne-baba başta olmak üzere akrabalarımızla(sıla-i rahim) ilişkiler.

Bu 3 temel esas ailede yaşayarak öğrenilir, Kreşte, çocuk kulübü ve okullar bunları veremez.

Kalıcı başarı için gerekli 3 temel esasta;

1.Özgüven

2.Güçlü zihni arka plan

3.Sosyal Çevre

Bu 3 ilkenin kazanılmasında da en önemli kurum ailedir.

İşin temelinde babadan 3 kat daha önemli olarak “anne” vardır.

Babanın görevi “kavvam” sıfatıyla annenin rahata çalışacağı bütün alt yapı ve imkanları tesis etmektir.

Kadını annelik vasfını en güçlü tutarak ele alan milletler dünyanın zirvesine oturur ve büyük medeniyetler kurarlar.

Osmanlı rüyada ifade edildiği üzere annenin göğsünden yükselmiş bir çınardır.

Annenin göğsünden evladına sütle birlikte verdiği terbiye, teeddüp, şefkat, merhamet, özgüven ve kişiliktir.

Ve bu verdiklerinin dünyada alternatifi yoktur.

Bu hayati önemine binaen Kur’an-ı Kerim’de Allah Teala 3 farklı ayette annelerin bebelerini en az 24 ay emzirmelerini emreder.(Bakara; 2/233; Lokman, 31/14; Ahkaf, 46/15)

Peygamberimiz “Cennetin anahtarı annelerin ayağı altındadır” derken sadece işin ahiretteki mükafat boyutuna değil; dünyada da anneleri el üstünde tutan milletlerin cennete benzer bir medeniyet kuracaklarına işaret ediyor bence.

Atasözlerimiz de bu öneme dikkat çeker:

“Beşiği sallayan el dünyayı sallar.”

“Hatunu dun (aşağı) olan millet zebun (güçsüz, zayıf, aciz) olur.”

“Anadan olur daya (dadı), hamurdan olur maya.”(Hiçbir dadı annenin yerini tutamaz. Hamurun mayası yine kendisindendir.)

“Ana yiğidin kalkanıdır.”

“Yuvayı dişi kuş yapar.”

Sağlıklı birey ve huzurlu toplum için mutlu aileye ihtiyacımız var.

O mutlu ailenin merkezin de anneler duruyor.

Eğitim her işin başıdır ve anne karnında başlar…

Eğitim, birleşik kaplar gibi bütün diğer bileşenleri en çok etkileyen ve etkilenendir.

Daha fazla gecikmeden hemen bugün bütün eğitim, kültür ve sosyal politikalarımızı anne ve aile merkezli yeniden kurmamız gerekiyor.

Yarın çok geç olabilir…

Cennetimiz hem dünya da hem ahirette elimizden kayıp gidebilir!

 

Fransa'nın İslam karşıtlığında dünyadan tepkiler gelirken, Suudi Arabistan Fransa yanında yer alıyor

Fransa'da Hazreti Muhammed'e hakaret içerikli karikatürlerin yayınlanması ve Cumhurbaşkanı Macron'un bunları yayınlamaktan vazgeçmeyeceklerini söylemesine Arap dünyasından tepkiler sürerken, Fransız malları ve Fransa'ya seyahate karşı boykot çağrıları da yükseliyor.

Cezayir'deki en büyük İslami eğilimli parti Barış Toplumu Hareketi'nden yapılan yazılı açıklamada, Fransız yetkililerin İslam karşıtı ifade ve uygulamalarına tepki gösterilerek, Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun'dan, Macron'a karşı tutum sergilemesi talep edildi. Başta cumhurbaşkanlığı olmak üzere ülkenin tüm devlet kurumlarından Macron'un ifadelerini kınaması, diplomatik, siyasi ve ekonomik adımlarla cevap verilmesi istendi.

Açıklamada, "Macron'un İslam'a ve Müslümanlara yönelik hakaretlerini ve sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed'e saldırılarını sürdürmesi, tüm dünyadaki Müslümanlara açıkça saldırıdır" ifadeleri kullanıldı.

Mısır'da El-Ezher Şeyhi Ahmed Tayyib yaptığı açıklamada, "Şimdi İslam'ı politik çatışmaya sürükleme, Peygamber'e (S.A.V) karşı maksatlı bir saldırıyla başlayan kaos yaratma konusunda planlı bir kampanyaya tanık oluyoruz. İslam Peygamberine kötü davranışa bahane uyduranlara şunu derim; 'Gerçek kriziniz, dar kapsamlı ajandalarınız ve düşüncelerinizdeki çifte standardınız sebebiyledir."

Öte yandan, Türkiye'de yaşayan Mısırlılar da yapılanların ifade özgürlüğü adı altında Peygamber'e hakareti kışkırtmak olduğunu belirterek, Fransız malları ve Fransa'ya seyahate karşı boykot çağrısında bulundu.  

Ürdün'deki Müslüman Kardeşler Cemaati (İhvan) yaptığı açıklamada, İslam ümmetine karşı yapılan saldırının ırkçılık ve içlerinde gömülü bir çekememezlikten kaynaklandığını bildirdi. Fransız hükümetinden bu saldırgan söylemden vazgeçmesini isteyen Ürdün İhvanı, halklar arasında nefreti kışkırtan ve aşırılığa hizmet etmekten başka bir işe yaramayan bu hakaretlerden dolayı Fransa'nın İslam ümmetinden özür dilemesi gerektiğini belirtti.

Gazze'deki Evkaf Bakanlığından yapılan açıklamada da Fransız basınındaki sistematik saldırı kampanyasının Müslümanların duygularına saygısının olmadığı belirtildi. İslam ülkelerindeki hükümetlere çağrı yapan bakanlık, Fransız hükümetine karşı açık bir tavır takınılmasını, tüm dünyadaki Müslümanlardan da Fransız mallarını boykot etmelerini istedi. 

Filistin İslami Cihad Hareketinden yapılan yazılı açıklamada da Macron'un Müslümanların duygularını önemsememesinin, aşırılık ve ırkçılığı geliştirdiği ifade edildi. Açıklamada, tüm dünyanın, İslam'a ve Peygamberi Hz. Muhammed'e (S.A.V) karşı yapılan hakaretin "kırmızı çizgi" olduğunu anlaması ve bu kin dolu ırkçı davranışlara sessiz kalınmaması gerektiği kaydedildi.

Yemen Balıkçılık Bakanı Fehd Kifayin de Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, Müslümanların duygularına hakaret içerikli karikatürleri yayınlamayı sürdürmenin "akılsızca bir davranış" olduğunu belirtti. Yemen Vakıflar Bakanı Ahmed Atiyye, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, Fransa'yı boykot çağrısında bulunarak, üzerinde "Fransız ürünlerini boykot edin, Macron ve Fransa, ümmetin peygamberine hakaret ediyor. Resulullah kırmızı çizgimizdir" yazılı bir fotoğraf paylaştı.

Hamas'tan yapılan yazılı açıklamada, ifade özgürlüğü gerekçesiyle hakaret içerikli karikatürlerin yayınlandığı Fransa'daki resmi ve gayri resmi ifadelerin öfkeyle takip edildiği belirtildi.

Libya Başkanlık Konseyi üyesi Muhammed Zayid, sosyal paylaşım sitesi Facebook'taki hesabından yaptığı açıklamada, Macron'un ifadelerini kınayarak, Hz. Muhammed'in kutsallığına kötü sözler ya da değersiz karikatürlerin dokunamayacağını belirtti.

Fransız yetkililerin son dönemde artan İslam karşıtı tutumuna İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), İslami Eğitim, Bilim ve Kültür Organizasyonu (ISESCO) ve Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) gibi kurumların yanı sıra çeşitli Arap ülkelerinden tepkiler gelmişti.

Dünya genelinde Müslüman toplumlar, Fransa’da İslam’ın ve Müslümanların açıkça hedef gösterilmesine ve hakarete uğramasına tepki gösterirken; Suudi Arabistan, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un "İslamcı ayrılıkçı fikirler" ile mücadelesine desteğini duyurmaktan çekinmiyor.

 Dünyadaki bu tepkilere karşı, Suudi Arabistan’ın desteğini nereye koyacağız? O zaman akla; “Suudi yönetimi Müslüman değil mi?” sorusunu getirmez mi? eğer; “Biz sapasağlam Müslümanız” diyorlarsa o vakit; “Kaşıkçı’yı zalimce öldürmenin İslam ile alakası nedir? Müslüman böyle bir zulüm yapabilir mi? Fransa’nın İslam düşmanlığına nasıl olur da destek verir?...” Suudi Arabistan’daki Türk mallarına boykot ilan edip; “Türk malı almayın” deme karşısında “Müslüman ülke olma” ilgisi nasıl kurulabilir?” diye sorulması gerekmez mi?  

 

Emanet

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÕZÜYLE

               Aşık Ataroğlu

 

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

Sevgili dostlar, bu muhabbetimiz de emanet üzerine olsun istedim. Nedense biz millet olarak hatta insanlık olarak bu emanet konusunu ya anlayamadık yada anlamak istemiyoruz. Bir türlü içimize sindiremedik.

Bence insanın eğitiminde en önce verilecek ders emanet olmalı. Ana dilimiz gibi emanetin ehemmiyetini öğrenmeliyiz. Annenin babanın en önemli görevi olmalı bu emanet duygusunu evladına kazandırmak. Ama tabi duyguyu kazandırmak kendi yaşantılarıyla tezat teşkil etmemeli.

Bu duygu ve alışkanlık eğitimine okullarımızda daha da şumullü olarak devam edilmeli ve kazandırılmalı.

Bir japon atasözünde derk ki " Bize bu vatan atalarımızdan miras kalmadı, gelecek nesillerden emanet aldık"

Bu pencereden bakarak vatanımız bayrağımız cumhuriyrtimiz kültürümüz(gelenek görenek örf adetlerimiz  edebiyata eserlerimiz vb.) elimizde bulunan her şeyimiz gelecek nesillerin emanetidir.

En baştan çocuklarımız oyuncaklarını kırıyorsa, okul sıralarını kirletiyor çiziyorsa okul eşyalarına zarar veriyorsa emanet eğitimini almamış demektir.

İleriki yaşlarda çalıştığı kurumlarda da aynı sorumsuzluğuna devam ettiğini düşünün. Düşünün felaket olur değilmi. Zaten de olmuyormu. Çalıştığı fabrikayı zarara uğratanlar hatta yakanlar, yine çalıştığı kurumu babasın malı sanıp kendi menfeatına kullananlar aramızdan çıkmadımı halada devam etmiyorlarmı.

Şimdi biraz da en önceye gidelim. İnsanın ilk yaratılışına. Biz kendi kendimize olmamışız bizi en güzel şekilde yaratan ve ilkimizede Adem diyen bir yaratıcımız var. O da Allah.

Ne bedenimizin var oluşunda nede Dünyanın üzerindeki emrinize verilen her bir şeyin var oluşunda bizim bir sermayemiz yok. Sermaye Onun, onun kârı bizim. Tabi zararıda bize ait.

Senin ruhunu yaratıp üzerine bu bedeni giydiren sahibin, var oluştan bu yana daima rehberler ve kullanma kılavuzlarını da göndermiş.

Demiş ki sana verilen her şey emanet gönderdiğim rehbere birde kullanma kılavuzu verdim. Rehberden bu kılavuzun içinde yazanları öğren ve daima kılavuzu yanında taşı. Dünya hayatında neyi nasıl yapacağını bu kılavuza göre yapacaksın. Gün gelecek emanetini geri alacağım hesabıda o zaman görürüz demiş.

İnsanlığın yaratılışından bu yana ilk insanı kendi kendine ve çocuklarına rehber tain ettikten sonra binlerce rehber göndermiş ve son olarak ta bizlere Hz. Muhammed Mustafa'yı(s.a.v) rehber olarak göndererek hayat ve kulluk klavuzumuz olarakta Kuranı vermiş.

Dostlar bu konuda yazılacak çok şeyler var ama ben sözü şuraya getirmek istiyorum.

Şu anda tüm Dünyayı sarsan bir Çorana virüsü var.Bütün Dünya milletleri bu virüsle kalkıyor bununla yatıyor. Haberlerin hepsi virüs üstüne. Her kafadan tavsiyeler yorumlar. Ayrıca komplo teorileri. Bundan sonra yaşantı şöyle olacakmış böyle olacakmış.

Dostlar Dünya veya yaşantı sağ kalanlar için nasıl olur kimsenin bileceği bir şey değil.İnsanların komplo teorileri varsa Allah'ın değişmez kaderi var. Allah'ın indinde her şey biliniyor ve işleyiş ona göre gidiyor.

Eee Ataroğlu sen işi bitirdin yani hiç bişey yapmıyalımmı der gibisiniz. Asla öyle bir şey demiyorum. Tabi ki üzerimize düşeni yapacağız.

Hemen kullanma klavuzumuza ve rehberimizin tavsiyelerine baktığımızda zaten çok açık .

Ne buyurmuş efendimiz rehberimiz "Bir yerde veba varsa oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba varsa da oradan da çıkmayınız"

İşte sana talimat uymalısın. Daha başka dinimiz ilim dinidir. Doktorların ve bilim adamlarının tavsiyelerine uyacağız. O zamanlar veba şimdi Corona. Geçen çağlar içinde nice virüsler, bulaşıcı hastalıklar çıkmış binlerce insan can vermiş.

Bunların hepsinden yaratan haberdar. Onun izni olmadan hiç bir şey çıkamaz. O dilemezse kimse bir şey dileyemez.

Dostlar muhabbetimizin başında konuşmuştuk ya bu beden bize emanet biz emaneti korumakla görevliyiz. Ölümün ne zaman nerde ne şekilde geleceğini bilemeyiz.

O zaman yapacağımız bütün korunmaları Allah'ın emri olarak yapmalıyız. İşte o zaman hareketleriniz ibadet hükmüne de geçiyormuş.

Vazifeni yap tevekkül et.

Haa, kendi emanetimizi korurken başkalarının emanetine de saygılı olmalıyız çünkü onunda hesabını bizden soracaklar.

Dostlar araya birde fıkra koyalımda hem düşünelim hem de birazcık gülelim.

Babayla oğlu deniz kenarına kamp yapmaya gitmişler. Çadırlarını kurup eşyalarını yerleştirmişler.

Akşama kadar yüzmüşler spor yapmışlar zamanı gelince de yatmışlar.

Gece bir ara baba uyanmış ki yıldızlar görünüyor. Hemen oğlunu kaldırmış demiş bak bakalım yukarıda ne görüyorsun bir değişiklik varmı.

Oğlu yıldızları görüyorum baba deyinca babası tekrar sormuş. Nasıl olmuş bu iş. Oğlu başlamış anlatmaya demiş , Astronomi ilmine göre yıldızlar birer güneştir onlardan galaksiler oluşur falan derken babası ensesine yapıştırmış.

Demiş ulan salak oğlum görmüyormusun çadırı çalmışlar.

Sevgili dostlar inanın çoğumuzun üzerimizdeki çadırdan haberimiz yok ahkam kesiyoruz.

Anlayan ne anlarsa anlasında ben bir ozan olarak muhabbete bir şiirle son vereyim.

Sağlıcakla kalın.

EMANET 2

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

 

Emanetin sahibi var

Odur bize en güzel yar

Yeşil ova karlı dağlar

İniş yokuş düz emanet

 

Karun kadar malın olsa

Evin Barkın altın dolsa

Hesabı var nasıl olsa

Çok emanet az emanet

 

Geçen ömrüm bunca yaşım

Elim kolum ayak başım

Dilim dişim gözüm kaşım

Aynadaki yüz emanet

 

Dört mevsim gelip geçecek

Herkes ektiğin biçecek

Onlar bir mevsimlik çiçek

Torun oğlan kız emanet

 

Ataroğlum gönül eri

Emanete ver değeri

Benim sinem yangın yeri

Ocak onun köz emanet

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Rol model Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)' in doğumu

     Rol Model Peygamberimizin Hz. Muhammed (s.a.s.) 20 Nisan (12 Rebiul Evvel) 571 yılında Mekke de dünyaya gelmiştir. Doğumu vesilesiyle her zaman olduğu gibi O’nu yeniden anmanın hazzını ve şerefini yaşamaktayız. Malumunuz 28/29 Ekim Çarşambayı Perşembeye bağlayan gece mübarek Mevlîd Kandilidir. Mükemmel canlı örnek, Rol Model Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), kameri ay hesabına göre dünyayı şereflendirdiği gün itibariyle anmalar, hatırlamalar, kutlamalar yapılmaktadır. Muhammedül Emin Alemlere Rahmet Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimizin  rol model örnek  hayatını öğrenerek hayatımızı  her zaman O’nun gösterdiği doğrultuda yaşamalıyız.

       Âyet-i Kerîmelerde:   “(Resûlüm!) Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ Sûresi âyet:107)”  “Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın.” (Muhammed Sûresi âyet:33) “(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Ali İmran Sûresi âyet:31 “Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.” “Allah'ın izniyle, bir davetçi ve nûr saçan bir kandil (Rehber) olarak    (gönderdik).”(Ahzâb Sûresi âtyet:45-46) “Kim Allah'a ve Resûl'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu Peygamberler, sıddîkler,  şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” (Nisâ Sûresi âyet:69) “Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (Ahzab Sûresi âyet:21) buyrulmuştur.

     Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.); Allah’ın hoşnutluğunu kazandıracak davranışlarda bulunmak isteyenler için mükemmel ve canlı bir örnek, en büyük fazilet numunesidir. Resûlullah’ın hedefi; tahkiki sağlam bir iman ve Tevhid merkezli amelî kaideler öğretip, bu kaideleri kendi uygulamaları ile göstermektir. Hayatımızın her döneminde Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)’i örnek alarak tabii olmalıyız. Kuran ve Sünnete uygun hayat yaşamalıyız. Kısacası; Allah ve Resulünün emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınmalıyız. Kuran’ı Kerimi en iyi anlayan ve yorumlayan kişi muhakkak ki Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) dir. O, kendi nefsinden, heva ve hevesinden konuşmaz, vahiyle konuşurdu. Hakkında Vahiy olmayan hususlarda istişarelerde bulunur, şahsi görüşlerini ifade eder, çıkan sonucu uygulardı. Son dönemlerde bize Kuran yeter diyerek Sünnete düşman olan, Sünnet’i devre dışı bırakmaya çalışan zavallılar türedi. Kuranı Kerimde beş vakit namazdan bahsedilmekte olup, kaç rekat ve nasıl kılınacağını ise Sünnet’ten öğrenmekteyiz. Sünnet’i devre dışı bıraktığınızda namaz, zekât, hac gibi en önemli bir çok ibadeti bile yerine getirme imkânından Müslümanları mahrum bırakırsınız. Buna hiç kimsenin hakkı da yetkisi de yoktur. Tabiri caizse Kuran-ı Kerim İslam’ın anayasasıdır. Sünnette yasaları hükmündedir. Peygamber ve Sünnet düşmanlığı da asla yapılmamalıdır.

      Öncelikle Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hayatı ile ilgili eserleri kendimiz okuduğumuz gibi evlatlarımıza, yakınlarımıza da okutup, O’nun rol model örnek hayatını tam ve doğru olarak öğrenip, O’na uygun bir hayat yaşamalıyız. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) bir günlüğüne de olsa evimize misafir gelse, ne yaparız acaba hiç düşündük mü? Evimize gelmesine çok sevinip, mutlu olmakla beraber, sıkıntıya gireceğimizde aşikârdır. İbadet ve taâtimiz ile her günkü yaklaşımımız içinde, aynen diğer günlerde yaptığımız alışkanlıkları, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in yanında devam ettirebilir miyiz? Elbette ettiremeyiz. Âlemlere nur, huzur ve sürur getiren o yüce önderimiz, Hz. Muhammed (s.a.s.) ile beraber olduğumuz anda saatlerce televizyon karşısında diziden diziye geçip izleyebilir miyiz? İbadetlerimizi bu birliktelik anında terk edebilir miyiz? Bu soruları çoğaltmak mümkündür. Bize düşen, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in her birimizin evine her gün misafir gelmiş gibi düşünüp, yaşayışımıza, söz, eylem ve davranışımıza her an, her zaman dikkat etmek olmalıdır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimiz, sözüyle, özüyle bizlere en güzel rol model örnek olmuş büyük bir şahsiyettir. Çocukluk döneminde bile dürüstlük, güvenilirlik ve olması gereken tüm olumlu vasıflara sahip olmuştur. Müşrikler tarafından bile “Muhammed-ül Emin” olarak anılmıştır. Dost, düşman herkes O’nun bu güzel özelliklerle dopdolu olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.

     Dünya hayatı ahiretin tarlasıdır. Dünya hayatında ne ekersek, ahirette onu bulacağız. Bu dünya hayatında iyiliklerle dolu bir hayat yaşayanların gerçek âlemde cezaya çarptırılmaları mümkün değildir. Mü’min olarak yaşayanlar, gerçek anlamda nimetlere kavuşacaklardır. İslâm’a uygun olmayan bir hayat yaşayanlarda yaptıkları yanlışların bedelini ceza olarak göreceklerdir. Mahşerde, hesap günü macup olmak istemiyorsak, hayatımızı Kuran ve Sünnete uygun yaşamalıyız. Ailemizi ve evlatlarımızı her türlü kötülüklerden uzak tutmalıyız. Sözler Peygamberimiz (s.a.s.)’ i anmaktan ve övmekten acizdir. Bizler, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’den bahsederek O’nu övmüş  olmuyoruz. O zaten Allah (c.c.) tarafından övülmüştür. Sözlerimize O’nun ismini katarak,  Allah (c.c.)’ın Rızasına ulaşmak istiyoruz.

     Hayatımızı, Peygamberimiz Hz. Muhammed(s.a.s.)’i örnek alarak yaşarsak, bir günlüğüne de olsa ziyaretimize geldiğinde hiçbir mahcubiyet duymadan, büyük bir mutlulukla en güzel şekilde Misafir edebiliriz. Her birimizin bu güzelliğe erişmesi, duası  ile sıhhat ve afiyetler dilerim.

     omerlutfiersoz@gmail.com

Adaletin şaşmaz ölçüsü: Ödül ve ceza

ÖZGÜRÜZ AMA BAŞIBOŞ DEĞİLİZ
De ki: “Gerçek, Rabbinizden (gelen)dir. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin."
(Kehf,29)
Evet, özgürüz.
Aklımız ve irademiz var. 
Söz ve davranışlarımızda, hür irademizi dilediğiniz gibi kullanabiliriz. 
Lakin, Bu serbestiyet bize, canlı cansız hiçbir varlığa kötülük yapma, zarar verme hakkı tanımaz. Böyle yaparsak zâlimlerden oluruz. 
Bu da cezasız kalmaz:
"Biz, ZALİMLERE öyle bir cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 
Susuzluktan imdat dileyecek olsalar imdatlarına, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir kalma yeri!..”
(Kehf,29)
Ya sorumlu davrananlar?..
Özgürlüğünün sınırını bilip faydalı işler yapanlar?..
Onlar da elbette ödülsüz kalmayacak:
"Allah’ın ayetlerine yürekten İMAN eden ve bu imanın gereği olarak GÜZEL ve YARARLI davranışlar ortaya koyanlara gelince; 
İyilik yapanların emeklerini elbette boşa çıkarmayacağız."
(Kehf,30)
Dahası...
Ödül sağanağı var:
"İşte ayaklarının altından ırmakların aktığı ve mutluluğun üretildiği merkezler olan Adn cennetlerini böyleleri için hazırladık. 
Orada onlara altın künyeler-bilezikler takılacak; dahası ince ve kalın ipekten sırmalı yeşil elbiseler giyerek oradaki tahtlara (krallar gibi) kurulacaklar: 
Ne güzel bir ödül ve 
ne hoş bir konaktır orası..."
(Kehf,31)
Ceza ve ödül, adaletin gereğidir.
Bunlarsız hiçbir sistem olmaz. Allah'ın sistemi de bu adalet üzeredir.
İnsanlar: "Bunlardan haberimiz yok" demesinler diye, Yüce Allah ayetlerini açık açık anlatıyor. 
Ey Allah'ım! 
Sana hakkıyla iman edip razı olacağın işleri yapmayı, 
böylece dünyada da ahirette de kazananlardan olmayı 
bizlere nasip eyle! 
Amin.

Bir Sevdadır Hz. Muhammed (s.a.s)

Yaratıcımız Hz. Allah’ın (c.c.) 1400 yıl önce karanlıklar içinde bunalan dünyaya gönderdiği Muhammed adındaki kutlu güneş, yeryüzünü aydınlattı ve karanlıklardan, zulmetten, vahşetten kurtardı.

Nur saçtı, ışık saçtı bütün âleme… Nuruyla ısıttı bütün dünyayı ve insanlığı… Nur-i ayn oldu, nur-i çeşm oldu bütün insanlığa… Nur-i iman ve nur-i mübin ile hakikate, doğruya, iyiye, güzele ulaştırdı bütün kâinatı… İnsanlık yeniden neşvü nema buldu.

Muhammed güneşi herkesi sardı, sarmaladı, ışığını kimseden esirgemedi. Âlemlere rahmet oldu, Arşa nur oldu, yaratılmışların en şereflisi, kendinden öncekilerin ve sonrakilerin en soylusu, mevcudatın Efendisi oldu.

Peygamberlerin sonuncusu, Allah’a iman edenlerin önderi, elçilerin en hayırlısı, günahkârların şefaatçisi, Allah’ın üstün kıldığı, seçilmiş bir kul, yüce bir Nebi, ulu bir Rasûl oldu, Muhammed-ül Emin oldu bu kutlu güneş…

O’nun Peygamberliği ile cehalet, şirk ve küfür ateşi söndü, putperestlik yıkıldı, zulüm ve vahşet sona erdi. Zalimlerin sultası yıkıldı. Mazlumların gözyaşı dindi. Kula kulluk devri bitti. Gönüllere tek Allah inancı, yeryüzüne Hak ve Adalet hâkim oldu. Ruhlar huzura erdi. İnsanlık saadete ulaştı. Tevhid inancı tüm dünyayı sardı.

O herkesin en yakını, insanlara en büyük dost oldu. Vefalıydı, kapısından kimseyi geri çevirmezdi, hiç kimseyi umutsuzluğa düşürmezdi, herkese değer verir, insanların dertlerini dert edinirdi. Dünya işleri için kimseye kızmaz, kimsenin kalbini kırmaz, gönlünü yıkmazdı. Gönüller yapardı. Ağzından kötü söz çıkmaz, kimseyle çekişmez, boş şeylerle uğraşmazdı. Kimsenin kusurunu araştırmaz, hiç kimseyi kınamazdı. Konuşurken çevresindekileri kuşatır, bambaşka bir âleme götürürdü. Kabalaştığı, bağırıp çağırdığı görülmemişti.

Fakirlerle birlikte yer içer, onlardan ayırt edilmezdi. Güzel ahlâkı, hikmeti, takvası, aklı, sabrı, cesareti ve dirayeti ile inananların lideri, önderi ve en büyük örneği oldu. İnsanlığın sevgilisi, Kâinatın Efendisi oldu.

İnsanlığın hidayete ulaşması ve tüm insanların hem dünya hem de ahiret mutluluğu için büyük gayret gösterdi. Eziyet ve çilelere aldırmadan, gece gündüz koştu, çalıştı, çabaladı. Tebliğ görevini eksiksiz yerine getirerek tüm insanların gönüllerini şirkten arındırmak ve onları tevhide yöneltmek için var gücünü ortaya koydu. Yüzyıllardır süren bâtıl inanç sistemini yıkmış, yerine tertemiz olan ve insanlığa huzur, saadet, mutluluk getiren Hak dinin sistemini getirmişti.

Bütün zorluk ve güçlüklere rağmen mücadelesinden yılmamış, kendisine sunulan amirlik, rütbe, zenginlik, şan ve şöhret tekliflerine karşı “bir elime güneşi diğer elime ayı verseniz yine de davamdan vazgeçmem” demek suretiyle sebatı, aşkı, cesareti ve davasına bağlılığını ortaya koymuştu.

Kendisine Peygamberlikten önce yıllarca “Muhammed-ül Emin” sıfatını lâyık görenler, Peygamberliğini ilan etmesi ile birlikte bir anda O’na düşman oldular. Mekke’deki bu nasipsizler, O’nun rahmet dolu sesini kısmaya, yüceler yücesinden getirdiği ulvi mesajı önlemeye çalıştılar ve O’na her türlü baskı ve zorbalık metoduyla karşılık verdiler.

Baskı, zulüm ve işkence hat safhaya ulaşınca Rabbinin izniyle Medine’ye hicret etti ve orada İslâm devletini kurdu. Medine’de kurduğu saadet nizamı rahmetiyle tüm dünyayı kuşattı. Daha sonra başta Mekke olmak üzere, bir çok fetihler gerçekleştirdi. Yaptığı gazalarda topraklar değil gönüller fethediyor ve insanlar bölük bölük O’nun kurduğu saadet nizamına yöneliyordu.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz, dünya ve ahiret saadetinin temel prensiplerini ve şaşmaz ölçülerini getirmiş ve o eskimez, pörsümez değişmez doğruları kendi hayatında hassas bir şekilde tatbik ederek bize en güzel örnek ve rehber olmuştur. Dürüstlük, doğruluk, ahlâki güzellikler, sadâkat, diğergamlık ve ahde vefa gibi kutsal değerlerin öncüsü olan ve bizzat Yaratıcımız tarafından kıyamete kadar gelecek tüm insanlığa en güzel örnek olarak gösterilen Efendimiz, Yüce Allah’ın kâinata gönderdiği en büyük lütfu, en güzel hediyesidir.

Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de; “Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, gayet izzetlidir. Sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe 128)  ve “Andolsun, Allah’ın Rasûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab 21) buyurmuştur.

Yüce Allah, ayrıca O’nun; “Âlemlere rahmet olarak gönderildiğini”  (Enbiya 107) haber vermiş,  “Ey Peygamber! Biz seni hem bir şâhid, hem bir müjdeci, hem bir uyarıcı, hem de Allah’a bir davetçi ve nurlar saçan bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzab 45-46) buyurmuş ve “(Rasûlüm) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın” (Ali İmran 31) emri fermanını göndermiştir.

Bu Âyetlerden anlıyoruz ki; Efendimiz rahmet, merhamet, şefkat ve ihsan Peygamberidir. O nurlar saçan bir kandil, bir güneştir. O sevilmeden, O’na uyulmadan, O’nun yolundan gitmeden Allah’ın rahmetine ulaşmak mümkün değildir. Bilhassa, Kuran bize yeter deyip Hadisleri reddedenler, bu Ayetleri iyi okuyup anlasınlar.

Kimsesizlerin kimsesi, dertlilerin dermanı, hastalıkların ilacı olan ve merhametiyle tüm insanlığı kuşatan Efendimiz çevresindekilere; “elinizden ve dilinizden başkaları zarar görmesin” buyurdu. “Merhametli olun, birbirinizi sevin, birbirinizi sevmedikçe cennete giremezsiniz” dedi. “Yetimin başını okşayın, açları doyurun, hastaları ziyaret edin” diye öğütler yaptı. “Komşusu açken tok uyuyan bizden değildir” dedi. “Mazlumun bedduasından sakınınız” buyurdu. “Bir kimsenin, kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamasını” emretti. “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona yardımını kesmez, ona yalan söylemez, ona zulmetmez” buyurdu. Bunları sadece söylemekle kalmadı, ince ince yaşadı ve yaşattı.

O en büyük insan, en büyük önder, en büyük örnek, en büyük imam, en büyük Devlet Başkanı ve en büyük Peygamberdir. İzinden gidilecek tek rehberdir O…Yılmadan verdiği mücadelesi ile batılın hükmünü ortadan kaldıran ve Hak’kın hakimiyetini tesis eden en büyük Komutandır O…Sevgisi ve merhameti, engin hoşgörüsü, sabrı ve şefkati ile en güzel öğreticidir O…Samimiyeti, kardeşliği, dostluğu, vefalı olmayı, zulmetmemeyi emreden ve ümmetinden bu hasletlerden asla vazgeçmemeyi isteyen Nebiler Nebisidir O… Adı güzel kendi güzel Muhammed’dir O…

Bir Sevdadır Hz.Muhammed… Anlaşılması ve yaşanılması büyük bir ihtiyaç olan bir Sevda…Bir Aşktır  Hz.Muhammed…Bedenimizi ve ruhumuzu bütünüyle kuşatması gereken bir Aşk…Bir Rahmettir Hz.Muhammed…Kana  kana, yudum yudum içmeye muhtaç olduğumuz bir Rahmet...Dünyada izinden yürüyeceğimiz bir önder, âhirette ise şefaatına muhtaç olacağımız bir Sevgilidir O…

Bugün zalimlerin hâkim olduğu dünya, ne kadar muhtaç O’na ve O’nun ilkelerine…

Yazımı Efendim başlıklı şiirimle bitiriyorum. Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim.

EFENDİM (NAAT)

Allah’ın son elçisi, âlemlere rahmetsin,

Gönüllere şifasın, kalbe nursun Efendim.

Muhammed Mustafa’sın, övülensin Ahmed’sin,

Kalpler hep Senin için çarpıp dursun Efendim.

 

Hakk ile gönderilen en son uyarıcısın,

Mânevi yaraları şifanla sarıcısın,

Allah'tan kullarına Rasûl’sün, aracısın,

Miraçla şereflenen tek sen varsın Efendim.

 

Rabb’in emriyle geldin büyük müjdeler verdin,

Hakk’ı üste kaldırdın, bâtılı yere serdin,

Allah’ın davasını yüceltmekti tek derdin,

Senin ulvi mesajın arzı sarsın Efendim.

 

Karanlık gecelerde en parlak ışık oldun,

Herkesi mutluluğa götüren doğru yoldun,

Zalimlerin elinden tüm mazlumları aldın,

Hakları gasp edilen halka yârsın Efendim.

 

Hüküm için Allah’tan Kerim Kitap getirdin,

Haksızlığı ve zulmü birdenbire bitirdin,

Tam uyguladın O’nu acıları dindirdin,

O emsalsiz devanı herkes görsün Efendim.

 

Müjdeci, uyarıcı hem de eşsiz şahitsin,

Vahyin tek muhatabı yaşantında zahitsin,

Müşrik düzenlerine en büyük mücahitsin,

Kâinâtı yeşerten bir baharsın Efendim.

 

Allah’a çağıransın, bir çerağsın nur saçan,

 İnsanlığı kuşatan, herkese kucak açan,

Işığına sığınır, karanlıklardan kaçan,

Gönül gözü körlere düşen fersin Efendim.

 

Senin yoluna uyar doğru yolda oluruz,

Senin nurunla dolar kurtuluşu buluruz,

Senin sevdanla yanar, aşk deryana dalarız,

Üstünde leke tutmaz beyaz karsın Efendim.

 

Anarız bizler Seni, Salat-ü Selam ile

Yüreğimizden gelen en güzel kelam ile

Dileriz ki kapında, bir büyük özlem ile

Havz-ı Kevser içmeye izin versin Efendim.

 

Ahlâkı hamidenle geldin o Yüce Kattan,

Çok daha değerlisin yaratılmış her zattan,

Ne kadar övsek Seni, üsttesin tüm naattan,

Kalbim, ruhum, gönlümle, canla birsin Efendim.

 

Çıkarıldığın Mekke tekrar Sana yurt oldu,

Gönülleri fethettin âlem sevginle doldu,

Tevhid yolunu açtın putperestlik son buldu,

O rahmet denizine herkes girsin Efendim.

 

İtaati emreder, tek Allah’ımız sana,

Güneş ve ay gibisin, ararız yana yana,

Muhtacız ışığına, ısına ve ziyana,

Kemter ümmetin Senden güller dersin Efendim.

 

Rabbimden tek isteğim sancağında bir olmak,

Şefaati uzmana mazhariyetle dolmak,

Ebediyen Cennette beraber komşu kalmak,

Salih Sedat yanında sırra ersin Efendim.

SALİH SEDAT ERSÖZ

 


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi