Bugün; 17 Eylül 2019, Salı
YAZARLAR
Kadın hakları konusunda Batı'dan ders almak (!) 1

            İnsan hakları, özellikle de kadın hakları konusunda Batı’ya karşı ön yargılı olduğumu peşinen söyleyerek; yazıyı okuyup okumama konusunda takdir hakkınıza saygılı olduğumu belirtmiş olayım.  Başlığın sonunda ki parantez ünleminin anlamı da budur.

            Ön yargımız, bağnazlığın sebebi değil; hem eldeki mevcut tarihi ve felsefi bilgilerin hem de gözlem ve müşahedelerin sonucudur.

            Doğruluğu, yeni bilgiler ışığında tartışmaya açık olmasına rağmen, medeniyet konusunda en şöhretli milletin Yunanlılar olduğu söylenir ama kadınların bu medeniyette çok zelil bir hayat yaşadıkları nedense çok işlenen bir konu değildir. Örneğin, Yunan mitolojisine göre bütün kötülüklerin kaynağı bir kadındır. Yani kutuyu açan PANDORA.

             Yahudi mitolojisine göre kötülüklerin anası yine  bir kadın olan Hazreti Havva’dır(!)’’Hazreti Havva hakkında uydurulan yalan ve iftiralar, Yahudiler eliyle Hristiyan Avrupa’ya aktarılmış ve Batı düşünce sistemi ,ahlaki prensipler, görgü kuralları ve kanunları itibariyle bu mitolojilerden beslenmiş ve derinden etkilenmiştir.’’(Mevdudi-Hicab sf.18)

            Yunan Medeniyetinin bazı dönemlerinde kadına iffet, şeref ve haysiyetinin teslim edilmiş olması; kadının fıtratında erkeğe göre daha yoğun ve baskın olan edep ve haya duygusunu öldüren insanlık dışı hataları  örtmek için bir gerekçe olamaz.

            Kadınların iffet şeref ve vakar sahibi oldukları dönemlerde erkeklerden saygı görmelerine rağmen erkeklerin, bildikleri ve diledikleri gibi yaşama hürriyetine dair egosantirik düşüncesi, kadınların bu asil  dönemini cehenneme çevirmiş, Yunanlı bir fahişe sınıfının doğmasına sebep olmuştur.

            Hiçbir kural tanımayan bu şehvet tutkusunun  ilim adamı, tarihçi, edebiyatçı, şair, filozof gibi entelijansıyayı kuşattığı zaman güzellik tanrıçası Afrodit’e tapınmak Yunan halkı için bir ideal olmuştur mesela. Bu ahlak anlayışı o kadar yere düşmüş ki, ‘’Hindistan’da BAM MARG(Hindu mezhepleri arasında fahişeliği ibadet telakki eden bir inanç) İran’ın MAZDEK devri (kadınla, servetin umumun malı olduğunu kabul eden bir din) ve Babil fahişeliğinden’’ daha seviyesiz bir çukurdadır.(A.g.e. sf.22)’’

            Sodom ve Gomora’yı utandıracak(!) sahneler yaşamış bir medeniyetten söz ediyoruz; sanat (ART) adıyla yapılan heykellerin eşya adına varlıktan özür dileyen mahzun duruşuyla. Hermodios ve Aristogion, iki sembol Yunanlı, Lüt kavmi artığı…

            Yunanlıdan sonra medeniyet sırasını alan Roma’nın, erkeğe eşini öldürme yetkisi vermesinden nasıl bir kadın hakları çıkacağının çürümüş vicdanda bir anlamı yok. Bu medeniyet öncesiydi savunmasına girenlere ‘’Romalı kadınlar bir ömür boyu yaşlarının adedinden fazla erkekle evlenebiliyorlar’’ diyen Seneca’yı (M.Ö.4 M.S.65)hatırlatmanın işe yarayacağını da sanmıyoruz.

             Saint Grom isimli bir başka yazar (340-420) asil(!) bir Romalı kadının ‘’son olarak otuz birinci kocasından’’ söz eder. Roma halkı arasında çok yaygın olan Flora oyunu da medeniyet dönemi ürünü. Kadını, anne, abla, teyze, hala gibi değerlerle yücelten anlayışımız, saygımız ve edebimiz oyunu açıklamaya izin vermiyor. İstanbul Sözleşmesine sahip çıkanlar ne yaptıklarını biliyor galiba. Selamlar.

                                                                       (Devam edeceğiz inşallah)

 

Hayal güzel şey, kırıklığı kötü oluyor

Haydi, hep birlikte güzel bir hayal kuralım…

Hayalimizin adı Konyaspor olsun! Onu hayatımızın en önemli köşelerinden birine koyalım. Bir spor kulübünden fazlası olsun, çağ atlasın, çağ atlatsın! Hiç derdimiz olmasın her sene şampiyon olalım en vasat oyuncularımıza bile 100 milyon değer biçilsin şampiyonlar ligi kupasını kaldıralım x firma kendi markasını giydiğimiz için bize 100 milyon versin ya da tam tersi hayal kurmayı beceremeyelim bunu bir kâbusa döndürelim ne dersiniz? En iyisi gerçekçi olalım. Gerçekleri söyleyenler pek sevilmezmiş ama birilerine yaranacağız diye şakşakçı olmaya gerek yok. Ne yapalım? Başlayalım mı?

1922 yılında kurulup, 1981’de birleşip 1987’de takım maliyetleri fazla olmadığından elektrik, su alışveriş kesintileri ile yapılan yardımlarla şimdiki Süper Lig’e çıktı. İnişli çıkışlı grafikte 98’de ekonomik sebepler ile ilk isim sponsorluk anlaşması imzaladı Holding’in girdiği darboğaz ile zor günler geçirse de dönemin Belediye Başkanının girişimleri ile ayakta kaldı. Konya Büyükşehir Belediyesinden başka hiçbir firma ya da iş adamı destek olmadı!

10 günde kurulan veteranlar ve çömezler diye dalga geçilen takım Şampiyon olup Süper Lige çıksın. Yanlış yönetimler yanlış transferler gelen hacizler ekonomik çalışmalar yeni stadyum yeni sponsorluklar ve Aykut Kocaman ile gelen başarılar ve taçlandırılan kupalar Avrupa macerası yeni girişimler yeni anlayışlar ve günümüz… Bu hikâyeyi bilmeyen yoktur 3-5 satırla yazılanlar anılarınızda hayatınızda birçok şey canlandırmıştır.

Ülkemizde son dönemde döviz fiyatlarının tavan yapması birçok kulübü dar boğaza sokmuş durumda, şampiyonluk yaşamış kulüplerden tutunda Anadolu’nun en ücra köşesinde profesyonel takım olmak için çalışma yapan her takım artık her kuruşun hesabını yapmak zorunda tıpkı her kurumun yapması gerektiği gibi… Büyük harcamalar yapanlar geleceğini bilmeden günü kurtarıp borçlarını yapılandırdılar. 3-5 sene sonra ne durumda olacakları şuan ne onların ne de taraftarlarının umurunda değil, çünkü bizim aksimize zora düştüklerinde biliyorlar ki yapacakları kampanya ile milyonlar yardım edebilmek için peşlerinden gidecek!

Konyaspor camiasında eleştireceğimiz birçok şey olabilir! Fakat rakamsal konulara gelince orada bir dur da demek gerekir. Nerede gaza basacağız nerede fren yapacağız bilmez isek kaza kaçınılmaz olur. Hele ki camiada kuruşun hesabı yapılırken. Hayal güzel şey fakat kırıklığı kötü oluyor.

Konya şehrinin dolayısıyla bu şehrin en önemli markalarından biri olan Konyaspor’un batıya gidildikçe sevilmediğinin ve bu sevgisizliğin güneşin battığı topraklara gittikçe nefrete dönüştüğü aşikârken, biz ne yapıyoruz sorusunu kendinize sorma ihtiyacı hissettiniz mi merak ediyorum.

Ne saçmalıyor bu adam yahu diyenler illa ki olsa da nerede yaşıyoruz bir bakın isterseniz! Anadolu’da birçokları bırakın sponsoru reklam bulamadığı için batıyor. Çok uzaklara gitmeyin Eskişehirspor’a bir bakın ne haldeler x firma Eskişehirspor olsaydı da keşke Süper Lig’de olsaydı demi. Bir zamanların sükse takımları Vefa, Gaziantepspor, Sakaryaspor, Kocaelispor Samsunspor vs Hepsi bir sponsorluk bulsaydı ligde olmak istemezler miydi? Keşke doğru yönetilseydik demiyorlar mı ? Transfer yasağı bitime 2 gün kala kalkan Bursaspor emin olun bir isim sponsporu bulsa şu dönemde hayır demezdi.

Kulüp tarihinin en başarı Hocası, en şeffaf yönetimi, en iyi sosyal medya ekibi bir araya gelmiş en kötü 20bine oynayan taraftarı var neden şampiyon olmuyoruz nasıl şampiyon oluruzu tartışmak yerine, tartışılacak en saçma konuyu tartışıyoruz isim şu olsun bu olsun! İster beğenin ister beğenmeyin etkilere çok hızlı reaksiyon gösteren bir kulüp olduk. Birde işin Devlet boyutu var Konya Valimiz ile şahsen görüşme imkânımız olmadı birkaç defa şehit cenazesi dışında aynı ortamda bulunmadım. Şahsen tanımıyorum yani, fakat işini bu kadar iyi yapmak isteyen, Konyaspor’a Konyalılardan fazla sahip çıkan bir Vali’de görmedim. Tribüne sponsor bulunsun, takım ismine sponsor bulunsun, formada sponsor olsun ama yaranama; sahi derdimiz ne bizim? Seydişehir’den lise çocukları kantinde simit yemiyor para biriktirip maça geliyor bunu neden konuşmuyoruz prim yapmaz dimi…  Sosyal medyada yaptığımız her iyi işin altında bile art niyet arayan tırnak içinde İstanbul yalakası tipler doluyken, bir bardak suda fırtınalar koparanlara inat bu takıma dolayısıyla bu şehre sahip çıkmak gerekmez mi? Beyler bir dakika ne yapıyorsunuz siz? Bütün ülkeyi karşımıza almışız. Medyası bir taraftan, taraftarları bir taraftan, 10 sene önce gelmiş, esnafın birinden kazık yemiş, onun acısını bizden çıkarmak isteyenler bir taraftan hepsiyle yarışıyoruz. Dertleri bu takım bu bütçe ile bu oyunu nasıl oynuyor, bu takım ezberlerimizi nasıl bozuyor yazdıklarımızı nasıl sildiren bir hocası var bütün statlar giriş kartını bahane ederken bu tribünler nasıl doldu? O kupalar nasıl kalktı? Çok para harcıyoruz parayla taraftar tutuyoruz bu koreografileri yapamıyoruz. Konya neden nasıl yapıyor? Bütün dertleri bu! Şimdi birde bunlar gelir sağlar ise şampiyon falan olurlar maazallah, ne gerek var Trabzon’u zor kabul ettik. Bursa ise bir tamamen bir kaza idi mantığı var. Siz neden bu oyuna alet oluyorsunuz? Transfer yapacağız, Bilet fiyatları ucuz olacak, maliyetli oyuncuda kulüpte kalacak, eee paraları kim ödeyecek? İş adamları destek çıksın! O yayınlanan liste var ya hani kim kaç forma almış işte Konyalının verdiği değeri gösteriyor o liste 1 forma alanları ironik olarak yazıldığını fark edende sadece ben değilimdir her halde… Konya Büyükşehir belediye Başkanı Biyogaz’ı ve 3 futbolcuyu çıkardığımızda sattığımız forma sayısı 1659 iki buçuk milyonluk şehir 1659 kampanya forması satmış bunu tartışmayalım, birde alacağım deyip almayanlar var 3-5 formadan bahsetmiyorum binlerle ifade edilenler, onu da konuşmayalım. Birde bu şehirle büyüyen fakat etliye sütlüye karışmayan sözde Konyasporlu şirketler var daha ne kadar duymazdan geleceksiniz. konuşmayacağımız belki de tek şeyi yazmayacağımız tek şeyi tartışalım. Beni üzen bu tartışmalar değil, yapıcı eleştirilere, bilinçli sözlere eyvallah sosyal medyada bu karalamalara inanan ve destek olan insanlar, kimden yanasınız? Biz şehrimizi, takımımızı bir elin parmakları kadar kalsak da müdafaa edeceğiz, sözde değil! Söz konusu firma batıyormuş, batmış bize ne! Firmayı almıyoruz bünyemize onlarda bizi almıyor. Sponsor kulübü alan demek değildir kelime karşılığı destekçidir. Bizim ismimiz ile kendi reklamlarını yapacaklar bunun karşılığında da hiçbir firmanın vermediği paraları verecekler olay bu kadar basit. Konyaspor’un reklam karşılığı bu mudur? Bu darboğazda başkaları çok daha ucuza gidebilirdi. Siz kuruşu hesaplayan bir başkanın para almadan o isimi takımın başına getireceğine inanıyor musunuz? Daha iyi fiyat veren yok hem vallahi hem billahi yok arkadaşlar birbirimizi kandırmayalım ancak sosyal medyayı karıştıranlar var. Birde Konyalı olmak zorunda mı dışardan bir firma bulalım diyenler var yahu biz takımımızı daha kendi şehrimize kabul ettiremedik! Dışardaki adama nasıl kabul ettireceğiz. Adam İstanbul takımlarının ürünlerini çocuğuna alıyor, Konyaspor ürünü için ya ucuzlamasını bekliyor ya da 50 sefer bakınıyor.

Ne yani sponsor anlaşması yapmayalım! 3 Galibiyet ile bu paraları alırız! Bol bol transfer yapalım! Kulüp çalışanları ve oyuncular paralarını alamasın! Ailevi sorunlar yaşasınlar! Alacaklılar gelsin kapıya dayansın! Haciz edilelim! Mutsuz olsunlar, 2 hafta geciksin kapıya ihtarı çeker oyuncu seni düşünmez nasıl gelecek huzursuz ortamda o galibiyet? Kepenkleri kapatalım tanıdık geldi mi? Kulübün yaptığı doğru ve yanlışları da iki yönlü eleştiren bir yazıda yazacağım fakat bu ortamda değil. Bu kadar uzun yazıyı okuma nezaketi gösterdiğiniz için teşekkür ederim, umarım bir kişi de olsa derdimi anlatabilmişimdir.

Günün Sözü; Hiçbir şey, insanın hayal gücü kadar hür değildir, fakat insan nedense çok hür olduğunda yapılmaması gerekenleri hep en önce yapmak ister…

 

İyi Savunma, İyi Sonuç

Yine şampiyonluğun yolunun Konya’dan geçtiği bir maça şahit olduk. Galatasaray, Başakşehir’in sürekli kaybetmesinden sonra umut dolu gelirken, diğer yandan Beşiktaş’ın da sürekli kazanmasıyla stres dolu bir Pazartesi maçına çıktı. 

Konyaspor açısından ise bir prestij maçından çok da fazla anlamı yoktu, bu maçın ancak Aykut Kocaman’ın sürekli dillendirdiği yeni sezon yapılanması için önemli sinyaller alacağı bir maçtı. 

Ankaragücü maçındaki kadroyla sahaya çıktı. Yatabare’de ısrar etmesi makuldü. Durağan oynayan ve pozisyon harcayan Jahoviç yerine yine pozisyon harcayan ama en azından kontratağa daha uygun ve alan açan bir Yatabare daha iyi bir tercihti. 

İlk 10 dakikadaki baskıyı soğukkanlı şekilde savuşturan Konyaspor, 30. dakikayı da ciddi bir pozisyon vermeden geçti. Bu arada özellikle Ömer Ali’nin savunma arkasında kendini çok iyi unutturduğu anlarda da iki tehlikeli pozisyon buldu. Daha fazla tehlikeli olmasını ise havadan oynaması engelledi. Rakip savunma çok uzun olmasına rağmen sürekli yüksek top atmaları anlamsızdı. 

Konyaspor’da herkes Zuta’nın aksamasını beklerken aksine Onyekuru’nun çok hareketli oyununa Skubiç dayanamadı. Neyse ki arkasında kapı gibi duran Uğur Demirok vardı. Feghouli etkisiz olduğu için Zuta’nın kanadında da korkulan olmadı ve ilk yarı Konyaspor’un istediği gibi 0-0 tamamlandı. Çünkü Galatasaray’ın her ne kadar gol arasa da enerjisini ikinci yarıya sakladığı belliydi. Bu yüzden arkada da çok az açık vermediler. Belki daha fazla baskı yapsa Konyaspor ikinci yarıya önde başlayacak golü bulabilirdi. 

İkinci yarı Galatasaray oyunu iyice Konyaspor yarı sahasına yıktı. Yeşil Beyazlılar’ın özellikle stoper ve ön liberoları günündeydi ve savunmada ciddi sıkıntı yaşatmadılar ama orta sahada hücumu organize edecek oyuncu olmaması, Miloseviç’in de sahada gezinmesi kontralarda sürekli top kayıplarını getirdi. 

70’den sonra Aykut Kocaman ilk hedefi olan beraberliği sağlamak için Ömer Ali’yi çıkarıp Amir’i aldı. Yatabare’nin yerine de Jahoviç girdi. “Bu saatten sonra atmasam da olur. Yemeyim yeter” denebilecek ve sonraki maçlara yönelik motivasyonu korumaya yönelik kapanma üzerine kurulu oyun maç sonuna kadar devam etti. Amiyane tabiriyle “Çanakkale geçilmez” oynadı ve istediğini aldı. 

Şampiyonluğa oynayan Galatasaray karşısında son haftaları çok kötü geçmiş ve ligi bitirirmiş Konyaspor için iyi bir sonuç. 

 

Aykut hoca ve Ali Turan

Uzun süredir spor yazısı kaleme almamıştım. Ancak izlediğim Beşiktaş maçı bana bu yazının yazılmasını adeta mecbur etti.

Beşiktaş karşısında en tecrübesiz futbolcu olarak ilk 11’ de sahaya çıkan Mücahid’e varıncaya kadar 85 dakika boyunca çok iyi mücadele eden bir Konyaspor vardı.

Evet takımımız oyun olarak istediğimiz kıvamda değildi, istenilen şekilde pozisyonlara giremiyordu ama nihayet karşımızdaki takım Beşiktaş’tı ve ona ezilmeden mücadele ediyordu.

Yediğimiz iki gole de cevap veren ve son dakikalara beraberlikle giren bir Konyaspor vardı sahada…

Ne olduysa oldu. Her şey Ali Turan’ın son 8 dakika içinde oyuna girmesiyle oldu. Ali Turan’ın gireceğini görünce hemen eyvah dedim. Olacaklar içime doğmuştu sanki. Zira Ali Turan daha önceki maçlarda defalarca hatalar yapmış, buna rağmen kadroda sürekli yer almış bir oyuncu idi.

Ali Turan oyuna girdikten sonra kritik noktalarda iki defa topla buluştu. İkisinde de hata yaptı.

Birisinde 6 pas içinde düştü, top boşta kaldı. Orada bir Beşiktaşlı futbolcu olmaması durumu kurtardı. Şayet o bölgede bir Beşiktaşlı oyuncu olsa idi o pozisyonda da golü yemiştik.

Son dakikaya girilirken yaptığı hata affedilir gibi değil. Daha önceki maçlarda yaptığı hatalar da affedilir cinsten değildi ama her nedense Aykut hoca bir ders vermek yerine sürekli kadroda yer vermeyi tercih etti.

Ta geçen sezon Ali Turan’dan bir yarar sağlanamayacağını birkaç kez yazmıştım. Bu maça girerken eyvah demem boşuna değildi. Bunu ben görebiliyorken, bunu herkes görebiliyorken şayet Aykut hoca göremiyorsa tekrar bir değerlendirme yapmasında fayda var.

Bunun bir hata olduğu kasti olmadığı söylenebilir. Kasti olsa zaten yapılan ihanet olur. Bizde kasti olduğunu söylemiyoruz ama bunca hatasına rağmen bir oyuncuya bu kadar şans verilmesi çok fazla…

Adam dışarıda bir beklesin. Maça tekrar çıkmaya iştiyak duysun. Hatalarını gözden geçirsin. Kendini düzeltsin. Olumlu gelişme olursa hak ederse tekrar kadroya girsin.

Bütün hatasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kadroda yer almaya devam ederse o da kendini gözden geçirme fırsatı bulamaz ve hatası gittikçe büyür. Nihayet böyle oldu. Bu futbolcuyu kazanmak değil kaybetmektir.

Sonuçta takıma yazık oldu. Konyaspor’umuza yazık oldu. Konya’mıza yazık oldu. Emeklere yazık oldu.

Konyaspor; 3 maç içerde, 3 maç dışarda olmak üzere son 6 maçtır kazanamıyor. Son 6 maçta, 2 yenilgi, 4 beraberlikle sadece 4 puan toplayabildi.

Artık olan oldu. Bundan sonra toparlanma zamanı. Aykut hocanın Konyaspor’u daha önceki şanlı günlerine geri götürmesini canı gönülden arzu ediyor, bekliyoruz. Başarılar Konyaspor.

Geleceğimizin Neferleri

Gençliğin durumu bir toplumun geleceğini etkileyen en önemli faktördür…

Bunun bilincinde olan bir gazeteci olarak en önem verdiğim konulardan biridir gençliğin durumu…

Geleceğimizin temel taşları olan gençlerimizin geçmişini unutmaması için toplum olarak üzerimize büyük görev düşmektedir şüphesiz…

Zira bu konuda genç dimağların beyinleri yıkanarak geçmişinden bihaber olması sağmakta…

Mesela bir örnek verecek olursak; üç beş zibidinin susamam diyerek bu tarz müziğe ilgili olan gençlerimizi sinsi sinsi isyancılığa, başkaldırmaya, asiliğe sevk etmesiyle beyin yıkaması…

Çeşitli kahramanlık zırvalarıyla beyni yıkanarak dağa çıkarılan gençleri, gözü yaşlı bir şekilde evlat nöbeti tutup evladının dönmesi için mücadele eden anaları da örnek gösterebiliriz…

Geçmişine bağlı olan bu toplumu değerlerinden ayırmak kolay bir şey değil lakin toplumun hassas noktası gençlerimiz olunca ilk saldırdıkları nokta orası oluyor…

Geçmişini unutturdukları gençleri geçmişine düşman ederek başarılı oluyorlar maalesef…

Zaten bu toplumu başka türlü yozlaştıramazlar ki…

Geçmişini bilmeyenin geleceğini şekillendirebilmesi mümkün müdür?

Bizi biz yapan değerlerin geleceğimizin neferleri olan gençlerimize unutturulması geleceğimizi tehdit eden bir unsurdur…

Gençlerimizin bilinçlendirilmesi için burada anne ve babaya, aile büyüklerine, eğitimcilere, akademisyenlere, sivil toplum kuruluşlarına, doğru haber kaynaklarına çok önemli görevler düşüyor…

Eğitimci demişken şu Kadıköy’de ki lisede yaşananları duymayanınız kalmamıştır galiba…

Gelenek haline getirişmiş olan yeni eğitim yılına başlayan gençlere orada bulunanlar tarafından simit parçaları atılarak kutlama yapılmakta…

Nimeti değersizleştirmeye mi kızayım yapılan israfa mı kızayım?

Orada bir ana baba yok mu?

Orada bir eğitimci yok mu?

Yahu orada bir Müslüman yok mu?

Nimet bu ulan nimet..!

Bizler ekmeği yerden alıp üfleyip yiyen bir toplumuz…

Eee, şimdi bunu gören gençlik toplumumuzun böylesi önemli değerlerini yitirmesinde ne yapsın?

Gençleri kontrol altına almak için saçma sapan akımlarla çığırından çıkmış olan internette çok hızlı bir şekilde çalışmalar yürütülmekte…

Buna sosyal medya da dâhil…

Sosyal medyayı bizler kullanmıyoruz aslında o bizleri kullanıyor hele hele gençlerimizi…

Ancak bu şekilde onları kontrol altına alabiliyorlar…

Hal böyleyken çığırından çıkmış olan bu ortamları daha da güçlendirmek, hızlandırmak, genişletmek için yoğun çalışmalar yapılmakta…

Daha 4G’nin hızını konuşuyorken, yapay zekâ çok hızlı bir şekilde gelişiyorken 5G’nin hızlı bir şekilde hayatımıza girecek olması şimdi değilse de gelecek için endişe verici…

Günlük hayatta kullandığımız birçok cihazın akıllı bir hale getirilmesi her ne kadar hayatımızı kolaylaştırsa da ileride 5G ile entegre olması halinde birçok sorunu da beraberinde getirecektir…

Çünkü bu cihazlar herkese açık ve herkesin ulaşabileceği bir hale gelecektir…

Buda her türlü kişisel bilginin çalınması ve aynı zamanda insanların sürekli kontrol altına alınması anlamına gelmektedir…

Şuan için her şey iyi hoşken çok değil yakın bir dönemde önlenemez bir hal alacaktır…

5G Dünyayı yavaş yavaş etkisi altına almaya devam etmekte çok kısa bir zaman dilimi içerisinde ülkemizde de kullanılmaya başlanacaktır…

Açıkçası teknolojinin hızla gelişmesini doğru bulmayanlardanım bende...

Çünkü artık çılgınlık boyutunda teknoloji her yıl yeni bir ürün çıkaran global firmalar bu çılgınlıkla çok büyük kârlar elde etmekte…

Mesela bir akıllı telefon üreticisi son çıkardığı modeli için 11 bin TL fiyat biçmiş…

Düşünebiliyor musunuz? Tam 11 bin TL…

Ve bu modelin alıcısı olanlar azımsanacak kadarda değil…

Teknoloji çılgınlığı; bencilliği, doyumsuzluğu, müsrifliği ve israfı da beraberinde getirmekte şüphesiz…

 

Gölyazı’nın Ağlayan Çınarı

2016 yılının Mayısında Bursa’dan Çanakkale’ye giderken yol kenarında “Gölyazı” levhasını görmüş ve “Acaba nasıl bir yermiş, gidip bakalım…” diyerek hemen o tarafa dönmüştük. Düz bir arazi üzerinde döne kıvrıla ilerleyip, bu eski yerleşim yerine ulaştığımızda onun göl kenarında ve karaya büyükçe bir köprü ile bağlı olduğunu görünce sevinç ve şaşkınlığımız artı. Civarda turistler dolaşıyor, etrafta birçok balık lokantası ve çay ocağı gibi işletmeler görünüyordu. Gözümüz, köprü kenarında duran devasa çınara ilişince sevincimiz ziyadeleşti.  Önüne konulmuş “Ağlayan Çınar” levhasında, “Gölyazı’da anıt kapsamına giren çok sayıda çınar ağacı bulunmaktadır. Bunların en yaşlısı olan Ağlayan Çınar yerleşimin ada bölümüne geçişte, köprünün yanında yer almaktadır. Yaklaşık 750 yaşında olduğu tahmin edilmektedir. Ağacın gövdesi yaşını belli edercesine büyük ve geniştir.” yazılıydı.

Gerçekten masal kahramanları gibi devasa bir ağaçtı bu. Kalın gövdesinin hemen kenarından çıkıp çok ötelere uzanan ve adeta ikinci bir ağaçmış gibi görünen büyük bir kolu vardı. Alt tarafına dayanak olsun diye bir duvar örülmüş, hemen yanına küçük bir havuz yapılmıştı. Ana gövdesi üzerinde, içine üç basamaklı bir merdivenle çıkılabilen ve içine bir kaç kişinin sığabileceği büyük ve karanlık bir kovuk görünüyordu.

Daha sonra öğrendiğimiz bilgiler kendisine niçin “Ağlayan Çınar” denildiğini açıklar mahiyetteydi. Belki gövdesinden akıttığı özsuyu sebebiyle bu adı almış belki de hakkında anlatılan bir hikâye sebebiyle ona Ağlayan Çınar denilmişti.

Rivayete göre, beldede Rum ve Türkler birlikte yaşamaktayken Mehmet isimli bir genç, Eleni isimli bir Rum kızına âşık olmuş. Birbirlerini çok seven bu iki genç, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Yunanistan’la yapılan mübadele anlaşması sebebiyle ayrılmak zorunda kalmışlar. Bütün ailesiyle Gölyazı’yı terk etmekte olan Eleni’yi takip eden Mehmet, kızın ağabeyi Yorgi tarafından bıçaklanınca daha önce sevgilisiyle buluştuğu bu çınarın kovuğuna gelip, oracıkta can vermiş. Hadiseye şahit olan bir arkadaşı olup biteni Eleni’ye anlatınca kızcağız da hemen kafilesinden ayrılıp geri dönmüş ve Mehmed’in cansız bedeni yanında kendini çınar ağacına asarak intihar etmiş.  Bu acılı aşk hikâyesinden sonra halk, ağacımıza “Ağlayan Çınar” adını uygun görmüş…

Gölyazı, Ulubat Gölü kıyısında küçük bir adacık. Kıyı şeridi ancak 1,5 km kadar. Tarihi geçmişi Roma dönemine ve belki de çok daha önceki çağlara dayanmakta. Eski ismi Apolyont. Hâlâ içinde önceki medeniyetlerden geriye kalmış yadigârlar bulunmakta. Çoğu kısmı yıkılmış yüksek kale duvarlarıyla çevrili kıyı şeridi rengârenk balıkçı tekneleriyle dolu. Her yanda balık tutan, ağ temizleyen, oradan oraya koşuşturan erkekler, kadınlar, çocuklar var. Tarif edilmez bir renk cümbüşü içinde canlı ve hareketli bir yer. İç taraflarda birbirine yapışmış gibi görünen sarı, yeşil, mavi boyalı evler, taş döşeli daracık sokaklar bulunuyor. Sakinlerinin büyük bir kısmının balıkçılıkla geçindiği Gölyazı son zamanlarda beldeye akın eden turistler sayesinde iyice hareketlenmiş durumda. Bursa’ya bağlı Nilüfer ilçesinin gerçekten gezilip görülmeye değer, şirin beldelerinden biri.

Kıyı şeridini baştanbaşa dolaşarak gezimizin keyfini çıkartıyor, Mayıs güneşinden bunaldığımızda bir ağaç gölgesi bulup altında çaylarımızı yudumluyoruz. Birçok yer yeniden tanzim edilmek üzere kazılmış ve inşaat işleri devam ediyor. Tekrar taş köprüyü geçip anıt çınarımızın yanından ilerleyerek “Zambak Tepesi” denilen yere çıkıyoruz. Gölyazı buradan çok daha farklı ve güzel görünüyor. Bütün bunlara rağmen, beldeden ayrılırken, aklımızda daha çok Ağlayan Çınar’ın arzı kuşatan koyu gölgesinin ve hakkında öğrendiğimiz hikâyenin kalacağını biliyoruz. İnşallah bir fırsatını bulur bulmaz buraya yeniden gelir ve belki birkaç gün konaklarız. O vakit altından bereket fışkıran sevgili Ulubat’ta tekne gezisine çıkar, üzerindeki diğer adacıkları da yakından görme fırsatı buluruz.

 

15 Temmuz ve isyanda ısrar

   Kendimi mecbur gördüğüme inanarak yazıyorum. Ne diye bu konulara giriyorsun? Diye tepki gösterenler oluyor. Oysa ki meselenin ciddiyeti herkesin elini taşın altına koymasını gerektirir. Bizim elimiz, bazan hitabet bazan da kitabettir.İsyana karşı suskun kalmak onun haklılığını kabullenmektir. "Haksızlık karşısında susan,dilsiz şeytandır" hadisi şerifi bu gerçeği ifade ediyor.

   15 Temmuz hain kalkışma üzerinden iki yıl geçti. Olayın teferruatına girmeyeceğim. Neticede meşru otoriteye karşı bir isyan olmuştur. İslama göre buna bağilik hareketi denir. Bunun cezası da islam hukukuna göre bellidir. Daha önce bu konuya temas etmiştim.

   Aslında bu yazıda üzerinde durmak istediğim nokta şudur:Huy yani karekter meselesi...

Allah cc Adem'i yarattıktan sonra, İblise "Ademe secde et" emrini verdi. İblis kendisinin ateşten Ademin ise topraktan yaratıldığını öne sürerek üstünlüğünü iddia etti...Bir müddet sonra İblis Ademi yoldan çıkarmaya çalıştı. Derken Adem as şeytanın vesvesesine uyarak hata işledikten sonra TEVBE etti. Allah da onu affetti. Ancak İblis asla isyanından vazgeçmedi ve isyanına ısrar etti.Böylece kıyamete kadar iki çeşit karekter/huy oluştu ki, hepimiz bu konuda imtihana tabiyiz.

   15 Temmuz bağilik hareketi yalnız Türkiyede değil, bütün İslam aleminde ve ümmetin bünyesinde  bir fitne meydana getirdi. Türkiyenin maddi-manevi,beşeri kaybı halen de tam belirlenmiş değildir. Bazılarının yaptığı mağdur olanlar edebiyatına girmeyeceğim. Hele hele şehit ve yaralıları görmezden gelip hep mağdur edebiyatına dalmak en azından erdemsizliktir. Büyük fitnelerde kuru ve yaş birlikte yanıyorsa, bunun sebebi doğruyu ifade etmeyenlerde saklıdır. Devlet suçluyu suçsuzu birbirinden ayırmakla mükelleftir. Bu hüküm doğrudur. Ben bir vatandaş olarak gereken doğru bilgileri devlete veya devleti temsil edenlere vermezsem devlet, mağdurları nasıl ayıklayabilir?

   İblisin tercih ettiği karekteri tercih etmek bir müslüman için yakışmaz. Ortada bir cürmü meşhut vardır. Açık bir cinayet vardır. Eğer Fethullah Gülen ve darbecileri tevbe etmiyorsa bari mağduriyet edebiyatını yapanların tevbe etmeleri gerekmiyor mu? Kafirlere sığınıp Türkiyenin aleyhine çalışmayı hangi ahlaki değerlerle ölçebilirsiniz? Fetö halen de güvenlik güçlerimizi " Eşkiya" diye nitelendirirken onun aleyhine olumsuz tek kelime konuşmayanlara mağdur mu diyelim?(Fetö bir konuşmasında bağlılarına: tek başınıza gezmeyin eşkiya sizi kapar...diyordu)

   Bağilik hareketine kakışanlar ne kadar dindar kabul edilirse edilsin, DİN seçilmiş otoriteye karşı gelmeyi asla kabul etmez. "Biz Allahın istediği gibi bir yönetim getirecektik" deseler dahi, bu iddia kabul edilemez. İnsan öldürmekle, milletin verdiği maaş ve silahla devlete karşı ihanet etmekle meşru hedefe varılmaz. Hedefin doğruluğu ona götüren her yolu meşru kılmaz. 

   Bütün bu ihanetlere rağmen halen de FETHULLAH GÜLEN hakkında olumsuz kanaatlerini ortaya koymayan insanların karekterlerine şaşıyorum. Bu hainin mensupları tarafından ve direktifleri doğrultusunda yapılan bu bağilik hareketini,yapanları ve halen de onlara karşı iyimserlik gösterenleri ihanetle anmak zorundayız. Ancak İBLİS'in karekterini bırakıp Adem aleyhisselamın karekteri olan TEVBE'yi tercih ederlerse, işte o zaman dindeki kardeşliğimiz rahmet, merhamet,adalet ve karşılıklı saygı çerçevesinde elbette devam edecektir.

   İsyanda ısrar şeytanın huyudur.Adem aleyhisselamın huyunu tercihte hayır vardır.ALLAH CC bu milleti ve ümmeti bağilerin şerrinden korusun.

   Allah'a emanet olunuz.

İktisatta 7+7 kuralı

Aklını kullanan insan için kainatta aşikar bir mizan(ölçü) görünüyor.

“Gökyüzünü O yükseltti ve (her şeyde) ölçü (ve denge)yi (O) koydu.” Rahman, 55/7.

Akıl sahiplerine düşen; her şeyin bir ölçü ve mizan içerisinde yaratıldığı sünnetullah yasalarını önce iyi tanımak, sonra o yasalara uygun bir hayat nizamı tesis etmek ve bir ömür o düzene uygun yaşamaktır.

Eğitimde, siyasette, iktisatta, sanat ve estetikte, kısaca aile ve toplum hayatında her şey de yapmamız gereken bu.

Bu yazımızın konusu ise “iktisat”

Kainatta her şey bir mizan üzerine kendi cirmi ve cismi büyüklüğünde nefes alıyor ve nefes veriyor.

İktisadi hayatta Rabbim dünyada 7 yıllık bolluk, 7 yıl darlık şeklinde bir mizan koymuş.

İktisadi hayat dünya düzeni 7 yıl nefes veriyor(BOLLUK), 7 yıl nefes alıyor(DARLIK).

O halde 7 yıl bollukta yapılacak tasarruf ile 7 yıl darlık rahatlıkla yaşanacak.

Tasarruf bu dünya düzeninin temel yaklaşımı olmalı.

İsraf ve saçıp savurmak ise İblis ve avanelerinin dünya düzenini ve iktisadi dengeyi bozmak için insanları sürükledikleri TUZAK!

Çünkü 7 yıl bollukta tasarruf etmeyen, israf ve saçıp savurmayla geçiren insanlar 7 yıl darlıkta maddi manevi her şeylerini kaybediyorlar.

Rabbim merhametiyle bu iktisadi düzeni bize kitabında defalarca anlatıyor:

“Ey Âdemoğulları! Her namaz kılacağınızda güzelce giyinin, yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” A’raf, 7/31.

“Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma. Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” İsra, 17/26-27.

Ahirzaman deccalinin de en büyük tuzağı İSRAF olacak.

“Eli delik” olacak tabiriyle ifade edilen israf düzeni tüm dünyaya yaygınlaştırılacak ve kişiler ve devletler BORÇLANDIRILARAK esir edilecek.

Bugün dünyanın en gelişmiş ülkeleri de başta olmak üzere yüzlerce ülkenin borçları yıllık gayri safi milli hasılasının 4 katına ulaşıyor.

Boğazına kadar borçlu ülkeler, borçlandıran deccalin askerleri tarafından her açıdan istekleri gibi yönetiliyor.

Peki ne yapmalı?

Hayatımızı tasarruf üzerine bina etmeliyiz.

Hayatımızda zaman ve madde adına kullandığımız her şeyde azami iktisat anlayışıyla hareket etmeliyiz.

“Coşkun akan bir ırmaktan abdest alsanız dahi israf etmeyiniz” buyuruyor Allah Elçisi.

Ekonomi yönetimin gelmiş geçmiş en iyisi bakanımız Hz. Yusuf’a kulak verelim:

Önce Hz. Yusuf “ben Allah’ın bahşettiği ilimle iktisadın uzmanıyım” dedi.

“Yûsuf da, "Beni ülkenin hazinelerine tayin et! Çünkü ben çok iyi korurum ve bu işi bilirim" dedi.” Yusuf, 12/55.

Sonra kıyamete kadar AKILLI insanların istifade edeceği İKTİSAD ANAYASASI maddelerini sıraladı:

“Yûsuf şöyle dedi: "Her zaman yaptığınız gibi yedi sene ekin ekeceksiniz. Sonra yiyeceklerinizden ibaret olan az bir miktar hariç, hasat ettiğiniz ürünü başağında bırakın (böyle saklayın). Sonra bunun ardından, saklayacaklarınızdan az bir miktar (tohumluk) hariç, o yıllar için biriktirdiklerinizi yiyip bitirecek yedi kıtlık yılı gelecektir. Sonra bunun ardından insanların bol yağmura kavuşacakları bir yıl gelecek; artık o yıl (bolca ürettikleri üzüm ve zeytin) sıkacaklar."         Yusuf, 12/47-49.

Hz. Yusuf iktisadın tüm altın kurallarını, hatta gıdayı saklamanın en ince kurallarını dahi(zahireyi başağıyla, doğal ambalajında saklayın) anlatıyor.

İktisat ve işletmede birey ve ailelerin yaklaşımı toplumun genel yaklaşımını netice veriyor.

Bu sebeple işin özünde bireylerin temel yaklaşımı devletin ve toplumun yaklaşımından çok daha önemli ve belirleyici.

1994, 2001, 2008, 2013, 2018 de yaşadıklarımız size bir şeyler anlatıyor mu?

İbret alın ey akıl sahipleri!

 

Kıyama kalktı bu millet

 “Tek çiçekle bahar olmaz, ama bahar tek bir çiçekle başlar”, “İbrahim’leri yetiştirmeyen toplumlar, Nemrutların çoğalmasına sebep olur”, “her Firavun’un, bir Musa’sı var”….dilimizde, bu ve buna benzer çok sözler vardır.

Bizi ilgilendirem, Kur’anî gerçekler. Bu kardeşiniz, Kur’an’daki peygamber kıssalarını önemser. Her kıssada kendimizden bir şeyler buluruz. Her kıssa, insanı anlatır, bizi anlatır. Kur’an bize; tek başımıza çok şeyler yapabileceğimizi, tek başına büyük bir ordu olduğumuzu anlatır.

Hz. Nuh, bunun açık örneği. Minkir toplumun karşısına çıkıp, uzun süre onlara; Hakkı, hakikati, gerçekleri, birlik beraberliği, ahlaki ilkeleri, insanlara saygıyı, toplumun düzenini bozmamayı…anlatıyor. Buna karşılık toplumu; ellerini kulaklarına tıkıyor, bu hak kelamdan rahatsız oluyorlar. Tehdit ediliyor, ölümle korkutuluyor, deli deniyor, atalarımızda böyle bir şey görmedik, duymadık…deniyor.  Ama o, yılmıyor, korkmuyor. Sonuçta kazanan Hz. Nuh oluyor. Zalimler, münkirler, müfsitler kaybediyor! “hak geldi, batıl zail oldu. Batıl zail olmaya layıktır…” ilkesi tecelli ediyor.

Hz. İbrahim örneği de, bizim ders almamız, ibretle hayatını özümsememiz gereken olaylarla dolu. Putperest, Nemrut’un putçusu olan babası Âzer’e; edebini bozmadan, kötü söz söylemeden, tatlı bir dille uyarı görevini yapıyor. Babamdır, atamdır, sesimi çıkarmayayım demiyor. Amaç; puta tapmayı, cansız, hiçbir şeye gücü yetmeyen, hiçbir şey yaratamayan…putlara değil, her şeyin halikı, kainatın düzenleyicisi ve yöneticisi, yaşatan ve öldüren tek varlığın ALLAH olduğu gerçeğini tek başına haykırıyor! Toplumun önem verdiği putları tek tek kırıp yerle bir ediyor! Ölümden korkmuyor. O biliyor ki, insan bir kere ölür. Ya şerefinle yaşarsın, ya da şerefsizce hayat sürersin.

Hz. Hacer’in imanı da bizi tiretiyor. Kadın başına, kucağında küçük çocuğu ile, kuş uçmaz, kervan geçmez bir yere gönderiliyor. Hz. Hacer, kocası Hz. İsmail’e; “Bizi buraya getirmeni kim söyledi?” deyince, Hz. İbrahim’in; “Allah emretti” sözü karşısında, Hacer anamızın şu sözü bize mesaj vermemeli mi? “O emrettiyse, Allah bize kafidir”.  Kadın da olsa, çocuk da olsa, genç ve yaşlı da olsa Hakkın yolunda, Allh için yapılan mücadelelerde tek başına yola devam etmek, tabir yerindeyse ölümü öldürmek, öldükten sonra unutulmamak demektir.

Örnekleri daha çoğaltabiliriz. Ama asıl gelmek istediğim nokta, “DİYARBAKIR’DAN YÜKSELEN KIYAM SESLERİ! İman, insana bu cesareti verir. İman yoksa; sesler cılız çıkar, ölümden korkarsınız, üç beş çapulcuya pabuç bırakmak durumnda kalırsınız. Tehditleri görünce ya bir yerlere kaçar, ya teslim olursunuz.

Diyarbakır’daki analar bize güzel mesaj verdi! Bu mesaj sayesinde terör kaynağı partinin önünde kıyama kalkanların sayısı arttı! Daha da artacak. Yurdun dört köşesinden, yırt dışından destek için gelenlerin sayısında yükseliş var. Mardin’de, Hakkari’de, Van’da  ve Türkiye’nin her köşesinde, ellerine Türk bayrağını alanlar, meydanlara koşuyor! Kıyama kalkanlar, caddelere, sokaklara, meydanlara sığmıyor!

Terörü bu kalabalık bitirir! Halk istemedikçe hiçbir şey olmaz. İşte Demokrasi denen nesne de budur. Artık terör, Türkiye gündeminden çıkıyor, çıkmaya mecbur! Teşekkürler Kürt anaları, teşekkürler halkımız ve teşekkürler Türkiye! 

 

    Bu Toprak Ana Dolu!

 

Anadolu’nun feryadı, yakar cihanı,

Bu ses ıslık değil, anaların figanı,

Nene Hatunlar başlattı ilk, bu kıyamı,

Anaların duruşu, inletir her yanı!


Türkiye her an kıyamda teröre karşı,

Mehmetçiğimin sedası, kurtuluş marşı,

Ezanın tekbirleri, inletiyor arşı,

Kur’an’ın fermanı titretiyor arşı!

 

 

Halkımın direnişi, bitirir terörü

Al yıldızlı bayrağım, sarsıyor her yeri

Dalga dalga yayılıyor teröre tepki

Analarımla başladı kıyam, bu ilki

 

 

Artık durmaz bu isyan, yayılacak yurda

Fitneyi söndürecek nefes var burda!

Asla yılmadı, yılmayacak Anadolu

Korkmayan, yılmayan; burada ana dolu!   

 

Dedemden dinlediklerim

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÖZÜYLE

 

ataroglumehmet@hotmail.com

Sevgili dostlar Çanakkale adı geçti mi veya her yıl Çanakkale zaferimizin yıl dönümü geldi mi her iki dedem aklıma gelir. Allah her ikisini de gani gani rahmet eylesin. İkisi de Çanakkale de gazilik şerefine ermiş kişilerdi.

Babadan dedem olan Mehmet dedem her iki balkan savaşlarından sonra Çanakkale’ye gitmiş orada sağ şakağından giren kurşunla sol gözünü kaybetmiş, tedaviden sonra malulen memleketine gönderilmiş.1959 yılında kucağında beni severken bir anda kollarına gelen bir ağrıyla kıvranmaya başlamış ve çok geçmeden hayata gözlerini kapamış. Mehmet dedemin ancak resmini görmek nasip oldu.

Anamdan dedem olan Hüseyin dedem ile uzun yaşadığından dolayı çok yıllar beraber olduk. Ben köyde olmadığım için benim tatil günlerimi dört gözle beklerdi. Çünkü ben köye tatile gelince dedeme bol kitap okurdum. Kendisi yeni yazıyı okumasını bilmezdi.

Bu arada bol bol da sohbet eder kendisine askerlik hatıralarını anlattırırdım. Hüseyin dedem de her iki Balkan savaşlarına katılmış, Çanakkale’de topçu çavuşuymuş. Çanakkale’den sonra istiklal savaşımızın bütün süresince savaşmış. I. Ve II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz derken oğlum Yunanı denize döktük öyle döndük derdi. Köyümüzdeki Her Milli bayramlarda mutlaka dedeme hatıralarını anlattırırlardı.

Dedem için anlatması çok zordu. Kırk yıl köyümüzün imamlığını yapan dedem savaş hatıralarını anlatmaya geldi mi çook zor başlardı anlatmaya. Beş on dakika ağlamadan yani boşalmadan başlayamazdı. Onu dinlemekte çok zordu. Dinleyenlerde ağlamadan duramazlardı.

Oğlum derdi Çanakkale savaşını anlatmak çok zor, orada yaşananlar ne kelama sığar ne de kaleme derdi. Dedemin anlatamadıklarını ben size nasıl anlatacağım da zaten dostlar sadece bizimkisi hatırlama ve dualar gönderme olacak.

Dedem derdi ki oğlum, biz koskoca bir Osmanlı iken bizim beslediğimiz milletlerin bize azgın köpekler gibi saldırışı akıl alır şeyler değil, kendisinin de manevi ilminin olması sebebiyle bunun mutlaka batınında(gizlisinde) bir sebebi olmalı derdi. Ve Allah bu asil milleti, öncesindeki islama yaptığı hizmetler hatırına tarihten sildirmedi ama çok süründürdü derdi.

Dedemin bu sözleri benimde yaşım büyüdükçe (yani lise son yıllarımda ve üniversitenin ilk yıllarında) aklımı iyiden iyiye kurcalar olmuştu. Konyamızın Mevlana yanındaki büyük mezarlığı ziyaretimde ayrıca bazı şehirlerin mezarlıklarında üçler, yediler diye toplu mezarlar görüyordum ve bunların da manevi meclisler olduklarını duyuyor ve inanıyordum.

Diyordum ki demek her şey Allahın izni ve iradesince manevi meclislerde konuşuluyor, planlanıyor, tartışılıyor. Bizler sadece zahirdeki olayları seyrediyoruz diyordum.

Dedemin, Çanakkale ve diğer cephelerde verdiğimiz I. Cihan harbinin hakkındaki gizlideki sebepleri neydi ki diye düşüncelerime en sonunda cevap bulmuştum. Bu cevabı dedemin sağlığında da kendisine okuduğum zaman çok rahatlamıştı.

Sizde merak ediyorsunuz değilmi dostlar. Biraz sonra size de aktaracağım. Haydi, sizde okuyun bakayım Bediüzzaman’ın manevi meclisteki müşaveresini.

“1335(1919) senesi Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:

Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi:

"Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."

Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:

"Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et."

Ayakta durup dedim:

"Sorun, cevap vereyim."

Biri dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?"

Dedim: "Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira, şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkate kaybettik. Fakat bir saadeti âcile-i müstemirre bizi bekliyor.

Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikballe mübadele eden kazanır."

Birden meclis tarafından denildi: "İzah et."

Dedim: "Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Galip olsaydık, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimâne, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münâfi, hem ehl-i imânın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsaydık, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecektik. Şu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhte edecektik."

Dediler: "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"

Tekrar biri sordu: "Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir?"

Dedim: "Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

"Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı. El cezâu mincinsi'l-ameli

"Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatâdan neşet eden müşterek musibet, mâzi günahını sildi."

Yine biri dedi: "Bir âmir, hatayla felâkete atmışsa?"

Dedim: "Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatâdarın hasenatı verilecektir; o ise hiç hükmünde. Veya hazine-i gayp verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir."

Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş, kendimi buldum. O gece böyle geçti.

Dostlar Çanakalenin, Kafkasya’nın, Yemenin, İstiklal savaşımızın tüm şehit ve gazilerini rahmetle anarken onlara dualar gönderelim onlara layık evlatlar olmaya çalışalım.

Şairimiz üstat Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah bir daha İstiklal marşı yazdırmasın” diyerek âcizane dedemden dinlediklerimi sizlere bir şiirle aktarmak istiyorum.

ZAFERİN ARDINDAN

Dedemden dinledim canlı destanın,

“Çanakkale şanlı yer oğul.” dedi.

Özünden, hemi de canı gönülden,

“Kulağını bana ver oğul.” dedi.

 

Değişmişti tüm dünyanın havası,

Aslında bu haçla hilâl davası,

Yad’a yurt olmadı Türkün yuvası,

“Göğsümüz bir kale, sur oğul.” dedi.

 

Körpe kuzusuyduk Anadolu’nun,

Bir sınav yeriydi Allah kulunun,

Mükâfatı Cennet, cihat yolunun,

“İki yüz elli bin er oğul.” dedi.

 

Yabancı derdime olur mu hekim,

Küfür bir millettir kim olursa kim,

Bakın tarih gösterdi ya nitekim

“Düşün, biraz kafa yor oğul.” dedi.

 

Silahımız azdı, mermimiz dardı,

Yeşil sarıklılar orada vardı,

Milletin imanı yurdu kurtardı,

“Kaybetmek bizlere ar oğul.” dedi.

 

Cihan savaşının başlangıcıydı,

İman davasının dibi ucuydu,

Aslında bizlerin gizli suçuydu,

“Sonra güle döndü har oğul.” dedi.

 

Bir avuç askerin işi değildi,

Hakikattı, asla düşü değildi,

Tabi ki Bedir’in eşi değildi,

“Ama benzerliği var oğul.” dedi.

 

Boğazın suları al kana döndü,

Bizim için ölüm kalım bir gündü,

Bu zaferle melekler de öğündü,

“İlâhî kudreti gör oğul.” dedi.

 

Bin dokuz yüz on beş, şimdiyse doksan,

Yetmiş beş seneye dönüp bir baksan,

Bedenimiz var ya, ruhumuz noksan,

“Bunun sebebini sor oğul.” dedi.

 

Neden verdik bu savaşı ne varsa?

Gözünü oyardık kim yan bakarsa,

Gülle kalkan yerde, kadeh kalkarsa,

“Bir daha kazanmak zor oğul.” dedi.

 

Ne çabucak, hemen unutuverdik,

Cana kast edenin koynuna girdik,

Silahla kazandık, gönülle verdik,

“Müslüman’ı gördük hor oğul.” dedi.

 

Ataroğlu’m nesil saptı yüzlendi,

Atayın kemiği yerde sızlandı,

Milletimin gücü nerde gizlendi?

“Kuran’a gizlenmiş sır oğul.” dedi.

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Eğitim - Öğretim yılı hayırlara vesile olsun

        Eğitim- Öğretim ’in önemini her birimiz en iyi şekilde bilmekteyiz. Bir milletin ilerlemesinde maddi ve manevi güzelliklere sahip olmasındaki en etkili gücün eğitim-öğretinden geçtiği aşikârdır. İyi niyetli olarak çalışıp bilgiye sahip olanların başarılı olmaları kaçınılmaz bir sonuçtur. Eğitim ve öğretim, bir milletin ilerlemesinde ve cehaletin giderilmesinde en etkin yöntemdir.

     Gençlerimize, milli, manevi ve ahlaki değerlerimize bağlı kalacakları, bununla beraber teknolojinin yararlı özelliklerinden de faydalanabilme imkânlarının sunulduğu çok güzel ortamlar hazırlanmış, hazırlanmaya da devam edilmektedir. Gerek okulda, gerekse okul dışında internetten bilgiye kolay bir şekilde ulaşılmaktadır. Öğrencilerimizin teknolojinin başında saatlerce kalması birçok sakıncayı da beraberinde getirebilmektedir. Teknolojiden faydalanma imkânları, kontrol altında, belirli sürelerle sınırlı olarak en verimli şekilde amacına uygun sunulmalıdır.

      Öğrencilerimizin çok iyi eğitim almaları için uğraştığımız gibi, dürüst, ahlâklı olarak yetiştirmeye, gerçek anlamda özen göstermeliyiz. Her türlü kötülükle mücadele etmeliyiz. Alkol, Uyuşturucu, Sigara, Fuhuş v.b. olumsuzluklardan evlatlarımızı uzak tutarak sorumlu kişiler olarak aydınlık yarınlara en güzel şekilde hazırlamalıyız.

     Gençlerimize öz güvenlerini vermeli, tarihimizin derinliklerinde kalan, birçok buluşa imza atan ecdadımız gibi, yarınlarda da çok değerli icatlara sahip olacak nesilleri yetiştirmeliyiz. Bu anlamda öz güvenlerini kazandırmalıyız. Arzu ettiğimiz şekilde nesilleri yetiştirmeye çalışırken, gençlerimizi zararlı alışkanlıklardan, kötü tavır ve davranışlardan, eğitim ve öğretim yoluyla uzaklaştırmalıyız.

     Gençlerimizi sevgi, saygı, hoşgörü, birlik beraberlik ve kardeşlik duyguları ile dopdolu bir şekilde yarınlara hazırlamalıyız. Karanlığı, aydınlığın yok ettiği gibi, bizler de kötü, çirkin ve zararlı olan davranışlardan öğrencilerimizi kurtarmalı, yarınların altın neslini, Âsım’ın Nesillerini yetiştirmeliyiz. Aydınlık yarınlara huzur, güven ve mutlulukla varmalıyız. Bu konularda en büyük görev anne-babalara ve Öğretmenlere düşmektedir.

     Sevgili genç kardeşlerimiz; sizler aklınızı kimselere kiralamayın. Kutsal değerlerimizin değerini ana kaynaklardan ehil kişilerden öğrenerek hayatınızı güzel ahlâk sahibi olarak yaşayın. Karanlık güç odaklarına karşı, bilgili, donanımlı olarak, Kur’an ve Sünnetten beslenerek, İrfanınızın, İmanınızın bir gereği olarak karşı durun. Birlik be beraberlik ruhunu daima koruyun.

       Değerli, Öğretmenler, veliler ve anne-babalar; evlâtlarımızı kirli emelleri için kullanmak isteyen şer odaklarından koruyup fırsat vermeyelim. Evlâtlarımızın kimlerle arkadaşlık kurduğunu, nereleri gittiğini takip edelim. Yavrularımızla ilgilenip zaman geçirelim. Bizler ihmal edersek, bizim bıraktığımız boşluğu değerlerimize düşman hainler doldurmak için çalışacaklardır. Kesinlikle geleceğimizin teminatı evlâtlarımızı kendimiz sahip çıkarak yetiştirmeliyiz. Çocuklarımız, her birimiz için çok değerlidirler. Eğitim ve Öğretimin temelini oluşturan üçlü sacayağını bir bütün ebeveynler, öğretmenler ve veliler olarak, evlâtlarımızla ilgilenip zaman geçirelim ve çok değerli olduklarını hissettirelim.

      İlk ve Orta Öğretim Kurumlarımızda 2019-2020 eğitim-öğretim yılı 09 Eylül 2019 Pazartesi günü başlamıştır. Üniversitelerimizde de eğitim- öğretime önümüzdeki haftalarda başlanılacaktır.  Eğitim-Öğretim yılı; öğretmenlerimize, öğrencilerimize ve velilerimize hayırlı olsun. Bu vesile ile bütün öğretmen, öğrenci ve velilerimize sıhhat ve âfiyet içinde başarılar dilerim. Bilgili, donanımlı değerlerimizin şuurunda güzel ahlâk sahibi altın nesli, Âsım'ın Neslini yetiştirmeye çalışan eğitimcilerimize selam olsun.

     omerlutfiersoz@gmail.com

Hak ve Özgürlüklerle oynanmaz

Hak ve Özgürlükler, herkese lâzım olan iki önemli değerdir.

Ama, nedense insanoğlu bu konuda da çok cimri ve bencil davranıyor! 

İnsan, bu değerlerin hep kendi elinde olmasını, bunları sadece kendisinin kullanmasını istiyor.

Hak ve özgürlükleri başkalarına lâyık görmüyor.

Sanki bu değerleri kendisi bulmuş, kendisi üretmiş gibi.

Oysa, insanlığın ortak değerleri bunlar.

Herkes için geçerli ve gereklidir.

Bunu, diğer insanlardan ve devletlerden kıskananlar, bir gün kendilerinin de bundan mahrum kalabileceklerini bilmelidirler.

Çünkü, bu değerler, hiçbir zümrenin ve şahsın inhisarında (tekelinde) olamaz.

Tarih sayfaları, böyle yapanların acı sonlarıyla doludur.

Bugün yaşadıklarımız da, ne yazık ki bundan farklı değildir.

*** 

Hem dünya’da hem de Türkiye’de, hak ve özgürlükleri kendi tekeline alan bazı kişi ve kuruluşların varlığı, kaygı verici boyutlara ulaşmıştır...

Doğuştan özgür olan ve yaratılıştan bazı haklarla donatılan insanoğlunun, bu hakları ve özgürlükleri sanki kendi malıymış gibi elinde tutan bu kişi ve kurumlar, bilmelidirler ki, bunu yaparak insanları kendilerine asla kul-köle edemezler.

Yaptıkları şey, sadece onların nefretlerini artırmak, kendilerine daha da düşman hale getirmekten ibaret kalır.

Çünkü, insan tabiatı, insan doğası, asla bunu kabul etmez.

Kabul eder gibi görünmesi, tümüyle korkudan ve baskıdan dolayıdır.

Ama o korku ve baskının altında, müthiş bir hınç ve korkunç bir kin gizlidir.

İnsanlığın haklarını tümüyle satın almak ve onların özgürlüklerini tamamen yok etmek, tarih boyunca asla mümkün olmamıştır.

Bundan böyle de olmayacaktır.

Kainatın en muhteşem varlığı olan insanı, yine kendisi gibi bir insan olan varlıkla tatmin etmek kesinlikle kabil değildir.

Çünkü insan, aciz bir varlıktır.

Kendisi gibi aciz bir varlık tarafından güdülmesi, hayatına yön verilmesi nasıl mümkün olabilir?

Böyle bir güdülmeden insan nasıl mutlu olabilir?

***

Tatmin olmanın, huzur bulmanın yolu hiç şüphesiz ki, insana hak ve özgürlükleri doğuştan veren Varlık’la mümkündür.

O Yüce Varlığın güdümüne girmek ve O’nun gösterdiği hayatın yoluna girmekle ancak insan huzur bulabilir, mutlu olabilir.

Yani mutluluğun kaynağı, İlahi Kudret’e sığınmaktır.

İnsanoğlunun başkaca tatmin olması mümkün değildir!

İnsanlar, ancak O’nu anarak, O’nunla bir ve beraber olarak mutmain olabilirler.

Öyleyse, sanki kendileri vermiş gibi insanların haklarını ve özgürlüklerini ellerinden almaya çalışan insanlar şunu bilmeliler ki, yaptıkları şey, O yüce Varlığın işine müdahaleden başka bir şey değildir.

Böyle yaparak O’nun İlahlığına ortak olmakta ve O’na şirk koşmaktadırlar.

En büyük isyan da budur ve bunun adı dînî literatürde “şirk” diye isimlendirilir. Çünkü, O Yüce Varlığın eseri Kur’an, şirk günahını, affedilmeyen en büyük isyan ve günah-ı kebâir olarak nitelemektedir.

Bu günahı işleyenlerin dünyası da ahireti de perişandır.

***

Tarih boyunca, insan hak ve özgürlüklerini kısıtlayan ve onlara bu hakkı çok gören kişi, kurum ve kuruluşların neden bir türlü onmadıklarını, kısa sürede perişan hale düşüp helâke uğradıklarını şimdi daha iyi anlayabiliyoruz!

Bugün de, aynı işi yapanların akıbeti, geçmiştekilerden farklı olmayacaktır...

 

12 Eylül

Her darbenin kendince gerekçeleri vardır. Ortaya atılan gerekçelere pek inanmamak gerek.

Zira bazı gerekçeler olmadığında, oluşturulur. Aynı 12 Eylül'de olduğu gibi. Yapmak isteyene gerekçe oluşturmak kolaydır.

70’li yılların ikinci yarısında Türkiye’de o yıllara kadar görülmemiş derecede anarşi ve terör olayları ortaya çıktı.

Buna, bazı gizli mihraklar tarafından ortaya çıkarıldı desek daha doğru olur. Öyle ki her gün onlarca kişi hayatını kaybediyor, toplu katliamlar yaşanıyordu.

Bu gelişmeler gerekçe gösterilerek Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren ve Kuvvet Komutanları 12 Eylül 1980 Cuma gecesi ülke yönetimine el koydular.

O sabah tanklar ve askerler sokaklara emir komuta zincirinde çıktı.

Darbe bildirisini Kenan Evren bizzat kendisi okudu. Televizyonda ve radyoda Harbiye Marşı çalarken, sokaklarda, evlerde gözaltılar çoktan başlamıştı.

Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit Hamzaköy’e gönderilirken, Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş Uzunada’da gözlem altına alındılar.

Darbenin ardından 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi, 50 kişi idam edildi.

98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı, 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı, 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti. 

171 kişinin gözaltında işkenceden öldüğü belgelendi. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi. Cezaevlerinde, çoğu işkenceden olmak üzere toplam 299 kişi hayatını kaybetti, 14 kişi açlık grevinde öldü.

Gazeteler üzerinde büyük baskı ve sansür uygulandı, kapatıldı. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı, 39 ton gazete ve dergi imha edildi. 31 gazeteci cezaevine girdi, 300 gazeteci saldırıya uğradı. Üç gazeteci silahlı saldırıda öldürüldü.

Kenan Evren’in o tarihlerde söylediği “asmayalım da besleyelim mi?” ve yıllar sonra söylediği, “bir sağdan bir soldan astık”  sözleri meşhurdur.  

Bugün dahi kendisinden tam olarak kurtulamadığımız 1982 Darbe Anayasası,  hukuksuz tutuklamalar, 34 kişinin işkence altında can verdiği Diyarbakır Zindanları…

Ve bir not daha… 12 Eylül gecesi asker harekete geçmeden dakikalar önce, dönemin ABD Ankara Büyükelçiliği, darbeyi CIA Türkiye Masası Şefi Paul Henze'e "Bizim çocuklar başardı" sözüyle duyurmuştu.

İşte bir darbenin üzerinden geçen 39 yıl sonra hatırladıklarımız bunlar. Allah bu ülkeye bir daha hiçbir darbe yaşatmasın. Yazımı Darbeler şirimle bitiriyorum. Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim.

DARBELER

Ülkemizde her on yılda bir,
Ezgi geçti milletimizi darbeler,
Eli silahlı, suratsız ehli kibir, 
Süzdü geçti cismimizi darbeler.

60 da cuntacı albaylarla başladılar,
80 de emir komutayla haşladılar,
28 Şubatta inananları taşladılar,
Yüzdü geçti derimizi darbeler.

Onlardı başbakanı ipe gönderen,
Onlardı adaları zindan eyleyen,
Onlardı irademize tankı yeğleyen,
Çizdi geçti ismimizi darbeler.

15 Temmuz işgal projesiydi,
ABD conisinin ayak sesiydi,
Ricat ettiren milletin nefesiydi,
Üzdü geçti hepimizi darbeler.

Tamamı da dış güçlerin ürünü,
Kullandılar hainler sürüsünü,
Söylettiler senfoni türküsünü,
Büzdü geçti fikrimizi darbeler.

Yapmadıkları zulüm kalmadı,
Başörtülüyü hastaneler almadı,
İcraatları vicdanlara sığmadı,
Dizdi geçti her ferdimizi darbeler. 

Haçlılar memleketimize sulandı,
İşgalciler toprağımıza dallandı,
Vurguncular paramıza çullandı,
Soydu geçti ülkemizi darbeler.

Laikçi, batıcı, Fetöcü olsa da,
Kalpleri darbe aşkı ile dolsa da,
Daima fırsat kollayıp dursa da,
Aldı ilencimizi geçti gitti darbeler.

15 Temmuz bu kafaya ders olsun,
Tekrar meyledenler kodese dolsun,
Millet iradesi hükmünü kursun,
Gelip geçti İnşaallah bitti darbeler.



YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi