Bugün; 22 Ekim 2017, Pazar
YAZARLAR
Tüm yönetimler kötü

sayan.suleyman.42@gmail.com

Galatasaray ile yapacağımız maç öncesi Galatasaraylı taraftarların bedavadan biraz pahalı bilet fiyatları ile maçı izleyecek olması tamamen yönetim başarısızlığı olarak adlandırabilirim. İl güvenlik kurulunda güvenlik gerekçesi ile maça konuk takım taraftarı alınmaması ne kadar zor olabilir? Taş çatlasın 25-30.000 bin TL kazandınız ! değdi mi ?

Geçelim hocaya, Ali Çamdalı’yı kadroya almaman ve oyuna aldığın özellikle Malick ve Manyama’da ne gördüğünü gerçekten merak etmeye başladım. Karşılaşmayı iki farklı yarı olarak değerlendirmek gerek, ilk yarı bol mücadele ve birbirlerinin çıkarken kaptırdığı topları değerlendirmek isteyen iki takım vardı sahada. Konyaspor son pasları biraz isabetli kullansa, hakem müdahale eder miydi bilmiyorum. Ama öne geçebilecek anları pozisyon olmadan bitirdik.

Konyaspor Galatasaray karşısında kötü bir oyun mu ortaya koydu elbette hayır, ancak siz hakem olarak 30cm ofsaytı göremez iseniz böyle formda bir takıma karşı mağlubiyet kaçınılmaz  olur. Golden sonra demorolize bir Konyaspor vardı sahada o dakikalar skor arta da bilirdi.

Penaltı pozisyonu sana göresi bana göresi olabilecek bir pozisyon olsa da oyuncunun oynamak istemesi golü istemesi mücadele gücü ve azmiyle penaltıyı aldı diyebiliriz, o yüzden elli altmış metre top sürüp, oyuncu iki defa stoperlerinizle adeta savaşa girip kazanıyorsa arkasını aramak yanlış olur.

Umarım Salzburg maçında kaptanı kadroda görürüz. Bu maçta bir defa daha gördük ki taraftarımız bizim itici gücümüz ateşleyicimiz, onlar olmadan hep bir şeyler eksik gidiyor. Avrupa maçımız bu açıdan önemli oradan alınacak bir galibiyet hocanın kredisini uzatırken, takıma da güven verecektir. Her ne olursa olsun Konyaspor geleceği için dönüm maçı Osmanlı maçı olacaktır.

Osmanlıspor maçı ile yeni bir sayfa açılabilir, yada skora göre yollar teknik ekiple ayrılır, yine yeni bir sayfa açılabilir.

Konyaspor’un bu yıl en problemli bölgesi hücum hattını oluşturuyor, ya Alanya’nın  yaptığını yapıp, kurban kesip ,oyuncuları okuyup üfleyeceksiniz, ya bu kadar bal yapmaz arı bir arada olur mu ?

Bazı oyuncularımız maalesef topla güreşiyor, yetenekli dediklerimizde haddinden fazla bencil olmuş durumda, aynı oyuncuyu döndürüp çalım atanlarda mevcut. Hal böyle olunca mağlubiyetlerde, puan kayıpları da kaçınılmaz oluyor.

Konyaspor’un oyunu kötü değil sadece taktiksel olarak ve tercih olarak yanlış yapıyorlar bu aşılır.

 Bunun aşmanın yolu da seri galibiyetler ve özgüvenden geçmektedir.

Sonuç olarak; Mağlubiyeti hak edecek bir oyun ortaya koymadık, tıpkı galibiyeti hak edecek oyun ortaya koymadığımız gibi. Teknik direktörümüz iki oyuncumuza kırmızı kart verip oyundan çıkartınca Galatasaray gibi bir takıma karşı iki kişi eksik duruma düşmek ofsayttan yediğin golü de düşünürsek abartılmaması gereken bir konu. Kayıp mı ettik ? Evet. İlk mi ? Hayır. Devam edecek mi ? Muhtemelen evet. Galatasaray şampiyon olabilir mi dersek şuan en güçlü aday görünse de erken havaya girmenin sıkıntısını çekecek gibi bir halleri var. Akıllı takımlar Galatasaray’ı hep bozguna uğratabilirler.

Hafta içi halı sahada bazen arkadaşlar ile top oynuyoruz, bu Malick ve Manyama bu perfonsı ile ikinci hafta çağırılmaz hala neyin savaşını veriyoruz ? Hakem kötü maç yönetti, yönetim kötü günler değil, kötü aylar geçiriyor, hoca kötü yönetti, bizi iyi yönetilirken de iyi sonuçlar alamayabiliyorduk. Sonuç normal, çıkış maçı olabilirdi olmadı, artık Salzburg maçına bakacağız.

Maçın Sözü; Maçı kazanmak istiyorsan gol atmalısın,  gol atmak istiyorsan, plan yapıp saldırmalısın…

 

ALLAHIM! İNANAMIYORUM
selmanselimakyuz@hotmail.com

Konyaspor Eskişehir'de tarihinin en önemli maçına çıktı. Geçen yılki UEFA başarısından sonra bu sezon kupada finale kalan Yeşil Beyazlılar, iki yıl üst üste tarih yazdı. Anadolu’nun hükümdarı olduğunu bir kez daha ispatladı. Muhteşem taraftarıyla Eskişehir'e akın eden Konyaspor, daha maç başlamadan kupayı hak eden taraf olduğunu ispatlamıştı. Harikaydılar. Her yer yeşil beyazdı ve Konyaspor tezahüratlarıyla inliyordu. 
 
Maçın başındaki meşaleler yüzünden duran maç daha sonra Başakşehir tribünlerine giren Eskişehirspor taraftarı Konyaspor lehine tezahürat yapınca olaylar çıktı. Başakşehirli 2-3 bin toplama taraftar Eskişehirliler’e saldırdı. Onlar da tribünleri boşaltıp Konyasporlular’ın yanına geçti. Gerçekten çok ilginç bir görüntüydü. Zaten kaçtan önce sokaklarda karşılaştığımız tüm Eskişehirliler “Sizden yanayız, kupayı İstanbul'a vermeyin” diyordu. Bunun sorumlusu da Federasyon ve Başakşehir Kulübü yönetimi. Taraftarsız kulüp başarılı olsa ne yazar. Yazık. 
 
Bu olaylar yüzünden maça gerçekten zor odaklandık. Futbolcular da konsantre olamadı. İlk yarının uzatma dakikalarına kadar iki takım da aşırı kontrollü oynadı. Hiç pozisyon yoktu. Son beş dakikada Visca kanat değiştirince tehlikeli oldu ve gole yaklaştılar. Fakat net görünen bir şey vardı ki o da, Başakşehir dipdiri dururken Konyasporlu oyuncular ilk yarının sonunda yere eğilmiş nefes nefeseydi. 
 
İkinci yarının ilk on dakikası Başakşehir çok sağlam baskı yaptı. Konyaspor hayli bunaldı ama çok ciddi pozisyon vermedi. Bir ara iyi karşı ataklar yaptılar ve Ömer Ali'nin şutu direkten döndü. Herkes kahroldu. Fakat Başakşehir’in güç farkı açıkça ortadaydı. 
 
Aykut Kocaman gol yolundaki sıkıntıyı da görünce çok akıllıca davrandı ve uzatmaya dönük savunma futboluna döndü. Amir’in etkisiz oyunu iki kez tehlike oluştursa da Konyaspor savunması gerçekten sağlamdı. 
 
Uzatmalarda da aynı disiplinle oynayan Konyaspor macı penaltılara götürmeyi başardı. Spor gazeteciliği hayatımda hiç bu kadar heyecanlandığımı hatırlamıyorum. Penaltılarda resmen stresten titredim. Başakşehir kaçırdıkça, Serkan kurtardıkça coştuk. Skubiç atınca kendimi nereye atacağını şaşırdım. İnanamıyordum. Rüya gibiydi. Konyaspor Türkiye kupasını kazanmıştı. Söyleyecek, yazacak bir şey bulamıyorum bu sevinci tarif etmek için. 
Allah'a şükürler olsun. İyi niyetli, şehrini ve ülkesini seven Konyaspor taraftarı ve tüm Anadolu insanı sevindi bu kupaya. 
Başta büyük taraftar, Aykut Kocaman, futbolcular, yönetim, hepiniz tarihe geçtiniz. Hepinizi seviyoruz. Sağolun. Varolun. 
 
Not: Maç sırasında 13 askerimizin şehit olduğu haberi geldi. Allah mekanlarını cennet etsin. Peygamberimize komşu olsunlar. Bu yüzden buruk bir sevinç yaşadık. Allah ülkemizin birliğini bozmasın.
Sevinci ve hüznü aynı anda yaşadık

sedater42@gmail.com

İnsanoğlu, sevinci yaşamak isterken bir anda büyük bir hüzne kapılabiliyor.

Geçtiğimiz Çarşamba gecesi Konyalılar olarak sevinci ve hüznü aynı anda yaşadık.

Bir yanda aynı gün meydana gelen iki ayrı olayda toplam 16 şehidimizin büyük üzüntüsü, diğer yanda tarihinde ilk defa Türkiye Kupası şampiyonu olan Konyaspor’umuzun büyük başarısının buruk sevinci…

Böyle anlarda bir tuhaf oluyor insan…

Ne tam olarak sevincini yaşayabiliyor, ne de tam olarak hüzne kapılabiliyor.

Sevinç ve hüzün… Birbirine zıt iki duygu…

Böyle anlarda iki zıt duygu arasında sıkışıp kalıyorsunuz veya sürekli gel git yaşıyorsunuz.

Ne gülebiliyorsunuz, ne ağlayabiliyorsunuz.

Şehitlerimizin cennete uçtuğunu düşünüp teselli oluyoruz.

Evet onlar cennete uçtular.

Çünkü onlar, vatan savunmasının büyük kahramanları...

Ve bu yolda canlarını verdiler.

Peygamberin ağuşunu açarak kucakladığı  aziz şehitler ordusuna dahil oldular.

Allah gani gani rahmet eylesin. Mekânları cennet bahçeleri olsun.  Milletimizin başı sağolsun.

Diğer yandan güzel Konya’mızın güzide takımı Konyaspor adeta tarih yazdı.

Başakşehir gibi güçlü bir takımı saf dışı bırakarak kupa şampiyonu olmak kolay değildi.

Zoru başardı Konyaspor… Ve tüm Konya’ya buruk da olsa büyük bir sevinç yaşattı.

Aykut Kocaman, Başakşehir’e karşı ne yapılması gerekiyorsa tam da onu yaptı.

Taktiği yüzde yüz doğruydu. Futbolcularımız da hocalarının taktiğini aynen uyguladılar.

Görevini yapmayan veya eksik yapan hiç kimse yoktu. Hatta herkes bir kişilik değil iki kişilik oynadı.

Başakşehir’e geçit vermediler. Rahat top oynatmadılar. Her Başakşehirlinin yanında iki Konyasporlu vardı.

Kalecimiz Serkan’ı ayrıca zikretmek gerekiyor. Serkan kalede devleştikçe devleşti. Hem yüzde yüzlük gol pozisyonlarını çıkararak, hem de penaltı kurtararak bu başarıda büyük pay sahibi oldu.

Maçın adamı olan Ömer Ali gerçekten harikaydı.

Tek tek saymaya gerek yok. Hepsi ama hepsi görevlerini tam yaptılar, 120 dakika durup dinlenmeden çalıştılar, koştular, gayret ettiler ve kupayı candan istediler.

Taraftarın hakkını da vermek lâzım.

O kupa Konya’ya gelecek inancıyla binlerce insan, Eskişehir’e kadar giderek maçın son dakikasına kadar destek vermekle görevlerini tam yaptılar.

Şu kadarını söylemem gerekiyor. Tribünlerden atılan maddeler bu güzellik içinde hiç yakışmadı. Keşke olmasaydı.

Konyaspor her yıl ilkleri yaşıyor.

Geçen yıl tarihinde ilk defa Avrupa kupalarına katılmıştı. Bu yıl da tarihinde ilk defa kupa şampiyonu oldu ve yine Avrupa kupalarına doğrudan katılma hakkı kazandı.

Gelecek yıl da tarihinde ilk defa Süper lig şampiyonluğunu kazanır İnşallah…

Konya’mız her güzelliğe lâyık…

Konya’ya bu güzelliği yaşattınız ya, candan yürekten sonsuz şükranlarımız sizlere olsun. Helal olsun size ve emeği geçen herkese…

Başkan başta olmak üzere tüm yönetime, Aykut hocaya ve tüm teknik heyete, fedakâr futbolcularımıza ve taraftara sonsuz teşekkürler, sonsuz tebrikler.

Güzel Konya’mıza hayırlı olsun.

"İman varsa imkânda vardır"

namikceyhan@hotmail.com

Tek vatan, tek bayrak, tek millet ve tek devlet ülküsünü yüreğinde hisseden, iman gücüyle hareket eden her yaş ve her kesimden vatandaşımızın azimli ve kararlı duruşu ve Yüce Allah (c.c)’ın lütfuyla milletimiz 15 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişimine dur demiştir.

Uzaklardan aldıkları emirlerle ekmeğini yediği ülkesine ihanet eden FETÖ/PDY çete mensupları bir kez daha anlamalıdır ki askeriyle, polisiyle, sivil toplum örgütleriyle, siyasi partileriyle, 7 den 70 e her kesimden insanıyla Türkiye Cumhuriyeti dik dik ayaktadır ve bölmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.

Dünyanın geleceğini dizayn eden ve hükmeden (kendini büyük zanneden) ülkeler,15 Temmuz FETÖ/PDY ayaklanması gecesi ve ardından yaşanan hadiseleri izledikçe Türkiye’de yaşayan Türk, Kürt, Laz,  Çerkez, Roman, Pomak, Sünni Alevi ama ortak adı Türk olan bu aziz milletin evlatlarının vatanı için neler yapabileceğini gördüler.

Bu güzide milletin insanı için “vatanımı seviyorum, bayrağımı seviyorum” demek tek başına yeterli değildir; bu sevgisini her fırsatta göstermesi gerekir. İşte o gece yaşananlar vatan sevgisinin ve iman gücünün eyleme dönüşmesidir. O günden sonra her akşam yaşanan demokrasi nöbetleri de bu eylemin bir parçasıdır.

Televizyonlardan 15 Temmuz FETÖ/PDY ayaklanmasının ayrıntılarını ve o gece yaşanan kahramanlık öykülerini her akşam dinlediğimde gözümden yaş geliyor. Bu gözyaşları yüreğimde duyduğum gururun gözyaşlarıdır. Eminim ki benim gibi pek çok vatandaşımızda aynı gözyaşlarını döküyordur. Ne mutlu bize ki böyle bir ülkede yaşıyoruz. Elhamdülillah.

Hain kalkışmanın yaşandığı gece şehit olan kardeşlerimizin aileleriyle yapılan görüşmeleri yine televizyonlardan öğreniyoruz. Şehitlerimizin her birisi evinden helalleşerek ve öleceğini bilerek çıkmış. Bu çelik yürekli kahramanları oraya çıkaran güç hiç şüphesiz iman gücüdür. Sarsılmaz inançtır. O insanları imanının gücü karşısında kıskandım. Ama bir o kadar da onlarla aynı duyguları paylaştığım için gurur duydum.

O gece köprüde tankların karşısına çıkan kardeşlerimizin dilinden dökülen her kelime tarihe altın harflerle geçecek şekilde. Hepsi ayrı ayrı duygularını anlatıyor ama gerçekte aziz milletimizin ortak inancını, azmini ve iman gücünü tarif ediyorlar.

Hastanede yatan gazi bir hanım kardeşimizin bir sözü hepimizin kulağına küpe olmalı ve daima en çaresiz durumda hatırlamalıyız: “İMAN VARSA İMKÂNDA VAR” işte o gece Rabbim pek çok vatandaşımıza ölüme yürüme gücü verdi. Bu güç bizi ayaklandırdı tanklara, darbeye dur dedirtti. Çünkü Allah var, dert yok.

Eğer gerçekten inanıyorsak, Rabbimize teslim olup tevekkül etmeliyiz. Herkesin bir hesabı varsa onunda bir hesabı vardır ve daima o hesap hâkim olur. O gece de onun dediği oldu.

Hain kalkışmanın ilk anından itibaren dik duran ve süreci başarıyla yöneten Cumhurbaşkanı ve Başkomutan Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’ın liderliğinde, halkımız milli iradeye, demokratik düzene ve ülkesine sahip çıkmış, bütün dünyaya ders veren ve örnek olacak azim ve kararlılık sergilemiştir. Sergilemeye de devam etmektedir.

81 Vilayetimizde istisnasız her akşam devam eden demokrasi nöbetlerine katılan vatandaşlarımızı izleyin lütfen. Hepsi tek bir yürek,  tek bir ses haykırıyorlar:  “Vatan Sana Canım Feda” , “Halkın Gücü Tankı Yendi” “Dik Dur Eğime Bu Millet Seninle”,  “Darbelere Hayır” “Vatandaş Vatanına Sahip Çıkıyor” “Milli İrade Nöbetindeyiz” vb. Her yaş ve her kesimden insanı oraya toplayan ve seslendiren gücün adı: Sarsılmaz iman gücü ve güçlü vatan sevgisidir.

Meğer bu dayanışmaya ne kadar ihtiyacımız varmış. Başta daima dik duran sayın Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız olmak üzere asker polis ayırmadan güvenlik güçlerimize, Valilerimize, Belediye Başkanlarımıza, Medya mensuplarına, sivil toplum örgütlerine, her akşam lojistik destek sağlayan özel sektör mensuplarına ve aziz milletimizin kahraman evlatlarına ne kadar teşekkür etsek azdır. Allah hepsinden razı olsun.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanıyla, Başbakanıyla, Hükümet üyeleriyle, Milletvekilleriyle, Türk Silahlı Kuvvetleriyle, Güvenlik güçleriyle, Medya mensuplarıyla, sivil toplum kuruluşları ve üniversiteleriyle en önemlisi 79 milyon kahraman milletiyle el ele dimdik ayaktadır. Bu gurur tablosu olduğu müddetçe hep payidar kalacaktır.

Bu vesile ile halkın şanlı direnişinde şahadet şerbeti içen aziz şehitlerimize Allahtan rahmet gazilerimize acil şifalar diliyorum. Cenab-ı Hak bizleri her türlü terör örgütlerinin şerrinden korusun, yöneticilerimize güç kuvvet versin, güvenlik kuvvetlerimizin ve aziz milletimizin yar ve yardımcısı olsun.  Amin, amin, amin. Kalın sağlıcakla.

ÇEVRECİ SÖZÜ: Dünyada hiçbir güç halkın kararlı tutumu ve iman gücü karşısında duramaz.

Taşkent’te “Ağıl Ardıç”

Yıllar önce bir fotoğrafını görüp kendisine hayran olduğum “Ağıl Ardıç” isimli ağacı görmeye gidiyorum. Yanımda ağabeyim, ablam ve kardeşim var. Birlikte birkaç gün sürecek olan bir geziye çıkmış durumdayız.

4 Ağustos 2015 Salı günü İstanbul’dan yola çıkmış, yedi saat süren bir yolculuktan sonra Kırıkkale’ye varmıştım. Oradan Konya’ya geçmiş ve ertesi gün sabah kahvaltısından sonra gezimize başlamıştık. Önce Karaman’a geldik. Şehri güzelce gezip dolaştıktan sonra Sertavul Geçidi’ne ulaştık. Burada öğle yemeği yiyip Mut’a doğru inmeye başladık. Yolda Alayhan Kilisesi’nin bulunduğu yüksek mevkiye dönüp bu kadim mabedin kalıntıları arasında dolaştık. Mut’ta, içinde birçok büyük çınarın bulunduğu bir çay ocağında yorgunluk attıktan sonra Ermenek yoluna düştük. Akşama doğru ulaştığımız bu eski kasabanın civarına devasa bir baraj yapılmış. Yola devamla Taşkent’e geldik. Oradan Hadim’e geçip, Belediye otelinde geceledik. Sabah namazlarını edadan sonra Taşkent’e geri döndük. Konya’ya bağlı bu şirin ilçe gerçekten görülmeye değer manzaralar sunuyordu. Dört yanını dolaşıp, karşısındaki yüksek tepeye çıkarak bütün vadiyi kuşbakışı seyrettik.

Bir vakitler yine buralara gelmiş, çekeceğimiz sinema filmi için ilginç mekânlar aramıştık. Bu sebeple civardaki köyleri biliyor; Balcılar, Çetmi, Avşar, Sazak gibi yerleri tanıyordum. Yörede uzun süre zaman geçirmemize rağmen Balcılar Kasabası sınırları içinde kaldığını öğrendiğim Ağıl Ardıç’ı görme imkânı bulamamıştım. Şimdi onu ziyaret edecek, bu dünya anıtını yakından seyredecektim. Misafirlerime ağaçtan bahsettiğimde heyecanlandılar. “Gidip görelim, nasıl bir şeymiş?” dediler.

Taşkent’ten aşağılara, pek derin ve ilginç vadilere doğru inmeye başladık. Belki cennet bahçeleri gibi yeşil yerlerden, uzun kavak ve meyve ağaçları arasından ilerleyerek Balcılar’a ulaştık. Yüksekçe bir yamaca kurulmuş bu şirin beldenin daha yukarılarına çıkan patika yola girerek 8 km. kadar gittik. Sürekli yokuş çıkıyor, yer yer bozulmuş yolda bata çıka ilerliyoruz. Zaman zaman uçurum kenarlarında durup, ilginç ve pek büyük kayaları seyre koyuluyor, derinden derine duyulan sesleri dinliyoruz. Ablam, “Ağaç ne kadar da uzaktaymış böyle…” diyor ama bir an önce ona ulaşmak istediği belli.

Öğle saatlerine doğru Balcılar yaylasına geliyoruz. Az ötede Siyam Efendi Türbesi görünüyor.

Yörede daimi bir ziyaretgâh olarak bilinen türbe civarında birkaç çoban ve sürüsüne rastlıyoruz. Koyunlar envai türden çiçekle kaplı çayır çimen üzerinde keyifle yayılıyor. Hava oldukça açık. Ötede bir kaç kıl çadır ve üst üste yığılmış taşlarla iğreti biçimde yapılmış bir baraka görünüyor.

İşte Ağıl Ardıç orda!.. Uzaktan bile ne kadar görkemli olduğu anlaşılıyor.

Yeniden otomobilimize binip yanına varıyoruz.  Vadi içindeki bir yamaç üzerinde ve tek başına duruyor. Küçük bir köylü kızı, etrafını çeviren çitlere rağmen içeri girmeyi başaran keçilerini kovalıyor.

Gölgesinde yüzlerce koyun yattığı ve tabii bir ağıl gibi kullanıldığı için ismi “Ağıl Ardıç” konulmuş olan bu kadim anıtı yakından inceliyor, dört bir yanına geçerek fotoğraflarını çekiyoruz. Gerçekten inanılmaz büyüklükte, vakur bir dev gibi toprağı kucaklamış, asırlara meydan okuyarak bugünlere gelmiş… Önüne konulmuş tabelada “Ağıl Ardıç Tabiat Anıtı, Türü:Juniperus Foedissima, Yaş: 2000, Tescil Tarihi: 10. 10. 2002” yazılı.

Onu böyle yakından görmek, sırım gibi sağlam gövdesine ve güneşte ışıl ışıl parlayan yapraklarına dokunmak içimi kıvançla dolduruyor. Herhalde kendisi de çevresine kattığı bereket ve zenginliğin farkındadır. Kim bilir ne korkunç fırtınalar, ne amansız rüzgârlar görmüş, kim bilir gölgesinde kaç anlı şanlı hükümdarı konuk etmiştir diye düşünüyorum. Tohumu toprağa düşeli 2000 yılı geçtiğine göre Hz. İsa Efendimizin dönemini ve daha önemlisi Peygamberimiz Hz. Muhammad aleyhisselâmın çağını yaşamış bir ulu anıt bu. Öyleyse her dalını mübarek bilip sevmeli ve bir tek yaprağına bile zarar vermemeli. Herhalde küçük köylü kızı da, dallarını kemirmesinler diye keçilerini ondan uzak tutmak için çırpınıp durmaktadır.

Uzunca süre yanında durup seyrine doyamadığımız Ağıl Ardıç’tan ayrılırken bu yüksek yere kurdukları barakalarında yaşamaya devam eden birkaç köylü ile ikram ettikleri domates ve salatalıkları yerken sohbet ediyoruz. Onlar hem Ağıl Ardıç’ı hem de yöredeki tarihî yadigârları koruyarak insanlığa hizmet etmekteler. Her birinin nasırlı ve mübarek ellerini öpmek, hayır dualarını almak gerek. Ömürleri uzun, kazançları bereketli olsun…

BAĞİLİK ve FETÖ

csancar55@hotmail.com   

Bağilik meşru, müesseseye adli ve idari sisteme karşı isyan etmektir. Devletin istikrarını bozan bu kalkışma hareketi her türlü güveni sarsar,huzuru yok eder. En tehlikeli olanı da devleti böler, parçalar veya işgale maruz bırakır. Tarih buna şahittir. Bundan dolayı İslama göre BAĞİLİK büyük bir suç kabul edilmiştir. Maide suresi  otuzüçüncü ayette Yüce Allah şöyle buyuruyor: " Allah ve Resûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır."

Yine  BAĞİLİĞİN toplumda açacağı büyük yarayı dikkate alan Rasulullah s.a.v, " Habeşli siyah bir köle de olsa, âmirinize itaat edin!" [Buhari] " buyurması, itaatsizliğin en çirkin yüzü olan BAĞİLİĞİN ne kadar tehlikeli olduğunu vurgulamıştır.

Durum böyle olunca FETÖ' nün geçirdiği dönemleri bu bilgiler ışığında ele almamız gerekir.

Birinci dönem Fetö: Bu dönemde Fetö bir hizmet hareketidir. Eğitim ve öğretimi hedef alan bu hareket genellikle milletin ve devletin teveccühünü kazanmıştır. Dünyanın birçok yerinde de aynı durumdaydı. Ona verilen maddi ve manevi desteği inkar edemeyiz. Çünkü Fetö bu dönemde iyilik ekiyor ve iyilik biçiyordu. Peygamber efendimizin buyurduğu gibi " Biz zahire göre hükmederiz. Gizlilikleri Allah bilir." Anlayışıyla hareket eden fedakar insanlar bu örgüte sahip çıkmıştır. Her ne kadar bu dönemde gördüğümüz bazı olumsuzluklar olmuşsa da; görmezlikten değil de, bu gün için şartlar bunu gerektirir diyerek olumsuzlukları geçiştirdiğimiz olmuştur. Allah bizi affetsin.

İkinci dönem Fetö: Bu dönemde maddiyata önem verilmiştir. Fedakarca koşturan fakat para veremeyen veya az para verenler arkaya itilmiş; fazla para verenlere, bürokraside sözü geçenlere önem verilmiştir. Durum böyle olunca haram-helal ölçüleri zedelenmiş, meşru olan hedefe gayri meşru yollarla varma yoluna gidilmeye başlanmıştır. Bu dönemde keyfiyet bozulmuş, kemiyet kabardıkça şımarıklık artmıştır. Böylece iyilik ekme ve kötülük biçme hareketi, hizmet hareketi yerine geçmiştir.

Üçüncü dönem Fetö: " Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder." (Alak 6-7) ayeti kerimede buyurulduğu gibi BAĞİLİK dönemi başlamıştır. Kırk senedir yetiştirilen hizmet nesli menfaat nesline, altın nesil kömür nesline dönüşmüştür. Hizmet saiki ile kendilerine verilen her türlü emanete ihanet etmiştir. Kimi himmete, kimi makama, kimi de namusu hükmündeki silahına ihanet etmiştir. Devletine baş kaldıran bu BAĞİLER artık kafirlerle işbirliği yapmayı tercih etmiştir. Üstelik Pensilvanyadaki BAĞİ, müntesiplerine " imanınız varsa dayanacaksınız" diyerek onları devletlerine karşı kışkırtmaya devam etmektedir. Biz de diyoruz ki " İmanınız varsa tevbe edin ve devletinize sahip çıkın! "

Biz bu fitne döneminde meydana gelmiş mağduriyetlerden bahsetmeyeceğiz. Çünkü başta cumhurbaşkanımız olmak üzere sorumlu devlet ricali, at ve it izini birbirlerinden ayırmaya çalışmaktadırlar.Münafıklığın olmadığı, doğruluk ve samimiyetin olduğu yerde yanlışlıkların düzeltileceğine inancımız tamdır. Buna rağmen bazı mağduriyetler olursa bu istisnalar kaideyi bozmaz. Ama ne acıdır ki; Nisa suresi 135  "  Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır." Ayeti kerimesine rağmen yalanı kendine prensip edinen bu örgüt, Fetönün emirleri doğrultusunda hareket ederek devlete meydan okumaya devam etmektedir. Durum böyle olunca adalet ya tam olarak tahakkuk etmemekte veya gecikmektedir. Bunun da tek sorumlusu Pensilvanyadaki BAĞİ ve onun emirlerini bir vahi gibi telakki eden gafillerdir.

Çözüm:

1- Darbe emrini veren ve darbeye fiilen iştirak edenlerin idam edilmesi,

2- Fetönün bir terör örgütü olduğunu kabül edenlerin cümlesinin şartlı affedilmesi,

3- İkinci madde kapsamında olupta emekliliği hakkedenlerin emekliliğe ayırılması, diğerlerinin pasif görevlere atanması,

4- Herşeye rağmen Fetönün halen bir hizmet hareketi olduğunu söyleyenlerin cezalandırılması,

5- Yurt dışına kaçanlara bir ay süre verilerek beklenmesi, geldiklerinde yukarıdaki maddelere göre muamele edilmesi, gelmediklerinde de vatandaşlıktan çıkarılması,

   Bütün bunlara rağmen herşey halledilmez. Ancak bütünü elde edilemeyen şeyin tümü terkedilmemelidir.

   Fetö ve benzer terör örgütleri Türkiyeni gücünü yok etmeye çalışmaktadır. Bu piyonlarla mücadelemiz şüphesiz aktif olmalıdır. Onlara destek veren devletleri unutmamalıyız. " Ayıdan post gavurdan dost olmaz " sözü boşa söylenmemiştir. Nükleer silah dahil her türlü silahla silahlanmamız Yüce Allahın emri olduğu bilinmelidir. Nitekim Enfal suresi altmışıncı ayette şöyle buyuruyor: " Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez."  Ogün için at bugün için uçak, füze, tank vs.

   Ümmetin güven ve istikrarı Türkiyenin güven ve istikrarına bağlı olduğunu söylersek mübalağa etmiş olmayız. Zira İslam ülkelerinin bir bölümünü işgal ettiler. Bir bölümünü parçaladılar. Diğer bir kısmının başına diktatörler dikerek esaret altına aldılar. Türkiye ben size teslim olmayacağım deyince kıyametler koptuğunun farkında olmamak safdillik olur.

GÜÇLÜ VE ADİL BİR TÜRKİYE temennisiyle ALLAH'a emanet olunuz.

 

Yard.doç.dr. CEMALETTİN SANCAR

 

Değişmeden gelişmek/ilerlemek mümkün mü?

cmpasli@gmail.com

Olumlu ve değerli değişim, bireysel anlamda insanın esfel-i safilinden çukurundan kurtulup, ahsen-i takvim zirvesine doğru her gün yeni bir adım attığı sürecin adıdır.Bunun tersi de mümkündür.

Devlet ve milletlerin değişimi de aslında bireylerin değişim yönü ve hızının bileşkesiyle doğru orantılı olarak artar ve ya azalır.

Elmas en çok değişimi yaşayan maden olduğu için en kıymetlidir.

İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.

Hz. Muhammed(s.a.v.)

Kainatta geçerli olan sünnetulla/adatullah’ın değişmeyen kuralı:sürekli/kesintisiz değişim.

Aynı sularda/nehirde iki kez yıkanılmaz.

Herakleitos

Peki o halde siyasette, ticarette, kültürde, sporda kısaca hayatın her alanında mutlaka hakim kılınması gereken süreç: sürekli/kesintisiz değişim.

Bu sürekli/kesintisiz değişim  kuralına Rabbim işaret eder:

Göklerde ve yerde bulunanlar, O'ndan isterler. O, her gün yeni bir iştedir.

Rahman,55/29

Peygamberimiz en net şekliyle sürekli/kesintisiz değişim gerçekliğini emreder.

‘Allah işini geliştiren, ilerleten(inovasyon yapan) iş adamını sever=İnnellahe yuhibbul muhterif’

Hz. Muhammed(s.a.v.)

Uzun bacaklı İngiliz iyi çalışmış dinin bir kısmını (kişisel ibadetler) öğrenmemiz için bütün kapılar açılmış, diğer kısmı için (toplumu ilgilendiren ibadetler) çıkarılabilecek bütün engeller yerleştirilmişti.

Oysa Rabbim;‘’ (Buna rağmen) birbirinizi öldürüyor ve içinizden bazılarını yurtlarından sürüyor, onlara karşı günah ve zulüm işlemek için aranızda işbirliği yapıyorsunuz. Onları sürgüne göndermeniz yasaklandığı halde sürgüne gönderiyorsunuz. Sonra size esir olarak geldikleri takdirde fidye alış-verişi yaparak kendilerini kurtarıyorsunuz. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Oysa içinizden böyle yapanların cezası dünya hayatında perişanlıktan başka bir şey değildir. Onlar kıyamet günü de en ağır azaba çarpılacaklardır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.’’ Bakara,2/85

‘’İnsan için ancak çalıştığı vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. Sonra da çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir.’’ Necm,53/39-41

‘’Mü'minlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir değildir. Allah malları ve canları ile cihad edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah her ikisini de (davalarında samimi oldukları için) cennetle müjdelemiştir ama malları ve canları ile cihad edenleri oturanlara karşı büyük bir mükâfatla üstün tutmuştur.’’ Nisa,4/95

‘’ O halde, onlara karşı toplayabildiğiniz kadar kuvvet ve binek hayvanı (at, deve ve harp araçlarından) hazır edin ki bununla hem Allah'ın, hem sizin düşmanınız olan bu insanları, hem de sizin bilmediğiniz ama Allah'ın bildiği diğer düşmanları caydırabilesiniz. Allah yolunda her ne sarf ederseniz size bütünüyle ödenecek ve size haksızlık yapılmayacaktır.’’ Enfal,8/60 buyurmuştu.

Evet kulluğumuzu yerine getirirken önceliğimiz yaratılmışlara yönelik görevlerin yerine getirilmesi olmalıydı.

Bediüzzaman Said Nursi, Kur’an-ı Kerim’de İman’dan sonra gelen Amel-i Salih’i ve İman Amel-i Salih ilişkisini tarif ederken ‘’ “İmana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a’mal-i sâlihadır. Sâlih amel ise, maddî ve manevî hukuk-u ibada tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfa etmekten ibarettir.” (Mesnevî-i Nuriye) cümlesiyle salih amelde önceliğin yaratılmışların hukukunda olduğunun altını çizer.

Peygamberimiz yine ‘En hayırlı insan, insanlara en faydalı olandır’ buyurur.

Başka bir sözünde ‘Çalışıp, kazanan, üreten Allah’ın sevgili kuludur’ der.

Bir buçuk milyarlık İslam Alemi olarak yukarıdaki ayet ve hadislere bir kez daha iman etmek sonrada amel etmek zorundayız.

İşini geliştiren, icat yapan, patent alan yani muhterif (inovasyon yapan) kul olmak hepimizin temel gayesi olmalıdır.

Bu iş sadece Fen ve Teknik Bilimlerde değil, Sosyal ve Beşeri Bilimlerde de geçerlidir.

Yönetimde biz Hz. Ömer’i, Ömer bin Abdulaziz’i, Fatih Sultan Mehmet’in kanunlarını konuşuyoruz bu gün.

Oysa bunların üzerinden asırlar geçmiş,bizim güncellediğimiz ve dünyanın dikkatine sunabileceğimiz bir eğitim,hukuk,kamu yönetimi,ticaret,işletme sistemimiz olması gerekiyor. Maalesef hala ‘Beyaz Zambaklar Ülkesi Firlandiya eğitim sistemine öykünüyoruz.

Bu gün her gün değişen , yeniden doğan güneş ve onunla başlayan yeni gün bize yeni fırsat ve imkanlar sunmaktadır.

Bu İslam Alemi Telefonunu, Arabasını, Saatini kısaca ihtiyacı olan her şeyi kendisi üretmelidir. Bu anlamda günlük hayat akışımı yeniden gözden geçirip, üretmeye, icatlara, patent alacak buluşlara kısaca AR-GE ye yönelmeliyiz.

Bütçemizin ve düşüncemizin önemli bir bölümünü AR-GE çalışmalarına ayırmalıyız.

Üniversitelerimiz ürettikleri bilgileri mutlaka inovatif ürüne dönüştürmeli, bilgi katma değere çevrilmelidir.

Bu AR-GE yi yapacak beyinler konusuna gelince.

Peygamberimiz eğitim konusunda ‘‘İnsanlar develer gibidir,100 deveden kafana göre binecek bir tane bulabilirsin’’ sözüyle 100 insandan bir kişinin üstün Yetenekli olarak yaratıldığına işaret ediyor bana göre.

Bu gün ülke başta eğitim sistemi olmak üzere tüm sisteme FORMAT atmak zorundadır.

Bu konuyu müstakil bir yazı ile ele aldık: http://www.cemilpasli.com/siyaset/simdi-acil-sisteme-format-zamani

Yeni Türkiye için daha ayrıntılı bir değişim programı önerisinde bulunduk: http://www.cemilpasli.com/siyaset/yeni-turkiye-icin-satir-baslari

Çalışmadan, üretmeden, kazanmadan ‘veren el’ olunmuyor.

Haydi Allah’ın sevdiği kul olmak için,

Önce eğitimden başlamak üzere;

Daha hızlı değişim,

Daha çok inovasyon,

Daha çok AR-GE,

Daha çok icat.

Allah inovasyon yapan kullarını sever.

Her alanda gençleşme ve yenilenme

kazim_ozturk2016@mynet.com

Ak parti, seçme ve seçilme yaşını 18’e çektikten sonra kurumlarda gençleşme ve yenileşme hareketleri hız kazandı. Bir bakıma kan değişimi yapılıyor.

Belediye Başkanları birer ikişer istifa ediyor. Yerlerine daha dinamik, daha aktif insanların gelmesi için yer veriliyor. Kimse, kırılıp gücenmemeli. Kimse; “ben koltuğumu bırakmam, beni kimse görevden alamaz, bunun hesabını sorarım…” gibi durumlara düşmemelidir. Nasıl ki göreve seçilmek hak ise, görevden ayrılmak, yerine daha gençleri aday gösterip, onların önünü açmak da haktır ve doğrudur.

Şunu söylememelidir veya söylemek ayıptır; “ben tek başıma seçime girseydim de kazanırdım”. O vakit sormazlar mı adama; “neden partiden aday oldun o zaman? Eğer parti aday göstermeseydi seçilebilir miydin?

Zaman zaman gençleştirme yapmak yararlı olur. Bu, bir ağacı budamak, eski dallarını, yıpranmış bölümlerini kesip, iş gören kısımlarını bırakmak ve gençleştirmeye benzer. Ağacı budayınca daha gür olur, meyvesi de daha kaliteli hale gelir.

Hiç unutmam; bir televizyon kanalında üniversite öğrencileriyle yapılan bir toplantıda öğrencinin birisi, merhum Demirel’e; “Dedem varken siz Başbakandınız, babam varken başbakandınız, ben varım hala devletin başındasınız, bırakın da biraz da gençler gelsin” demişti.

Bu yüzden AK PARTİ, seçme ve seçilme yaşını 18 olarak belirledi. Pekiyi bu gençleşme sadece belediye ve parti teşkilatlarıyla mı sınırlı kalacak? Yoksa her alana yayılacak mı? Mesela Ticaret odaları, sanayi odaları, ticaret borsaları, dernekler, vakıflar, sivil toplum kuruluşları, okul müdürleri, milli eğitim müdürleri, valiler, kaymakamlar…daha sayamayacağım kadar yerler ve görevler.

Gençleşme ve yenileşme yapılırken liyakati göz önüne almakta da yarar var. Değilse değişen bir şey olmaz. “Bizim sendikadan, bizim cemaatten, bizim partiden, bizim anlayışımızdan…” düşüncesiyle davranılırsa felaket kaçınılmaz olur. Hala liyakat yerine siyasetin oynadığını görüyoruz.

Gençleştirmekle de iş bitmez, diyelim ki bir milletvekili gençleşti, onun danışmanı, halk ile en yakın temas kuracak olan kişidir. Bir seçmen, milletvekiline ulaşmak için, önce danışmanla görüşür. Danışman, telefonunu kapatır, seçmene cevap vermezse, işler nasıl çözümlenecek? Veya bir belediyede işin olduğu vakit, Belediye Başkanıyla görüşmek gerekirse, özel kalem müdürünü nasıl aşacak? Belediye Başkanı, halka randevu verebilmeli, kapısı halka her zaman açık olmalı. Sık sık esnafı, mahalleleri ziyaret etmekten geri durmamalı. Bu ziyaretler, sadece seçim yaklaşırken değil, her zaman yapılmalıdır.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Sevgililer sevgilisi Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV)’e; “kıyamet ne zaman kopacak?” diye sormuşlar. O;

“-İş, ehil olmayana verilince kıyameti bekleyin” cevabını vermiştir.

Görelim bakalım görevlerinden istifa eden belediye başkanlarının yerine kimler gelecek? Ve istifaların akıbeti ne olacak? Acaba fincancı katırları ürkecek mi? kırgınlar, küskünler ordusu mu oluşacak? Partiden istifalar mı gelecek? Bekleyip göreceğiz.  

 

Dedemden dinlediklerim

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÖZÜYLE

 

ataroglumehmet@hotmail.com

Sevgili dostlar Çanakkale adı geçti mi veya her yıl Çanakkale zaferimizin yıl dönümü geldi mi her iki dedem aklıma gelir. Allah her ikisini de gani gani rahmet eylesin. İkisi de Çanakkale de gazilik şerefine ermiş kişilerdi.

Babadan dedem olan Mehmet dedem her iki balkan savaşlarından sonra Çanakkale’ye gitmiş orada sağ şakağından giren kurşunla sol gözünü kaybetmiş, tedaviden sonra malulen memleketine gönderilmiş.1959 yılında kucağında beni severken bir anda kollarına gelen bir ağrıyla kıvranmaya başlamış ve çok geçmeden hayata gözlerini kapamış. Mehmet dedemin ancak resmini görmek nasip oldu.

Anamdan dedem olan Hüseyin dedem ile uzun yaşadığından dolayı çok yıllar beraber olduk. Ben köyde olmadığım için benim tatil günlerimi dört gözle beklerdi. Çünkü ben köye tatile gelince dedeme bol kitap okurdum. Kendisi yeni yazıyı okumasını bilmezdi.

Bu arada bol bol da sohbet eder kendisine askerlik hatıralarını anlattırırdım. Hüseyin dedem de her iki Balkan savaşlarına katılmış, Çanakkale’de topçu çavuşuymuş. Çanakkale’den sonra istiklal savaşımızın bütün süresince savaşmış. I. Ve II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz derken oğlum Yunanı denize döktük öyle döndük derdi. Köyümüzdeki Her Milli bayramlarda mutlaka dedeme hatıralarını anlattırırlardı.

Dedem için anlatması çok zordu. Kırk yıl köyümüzün imamlığını yapan dedem savaş hatıralarını anlatmaya geldi mi çook zor başlardı anlatmaya. Beş on dakika ağlamadan yani boşalmadan başlayamazdı. Onu dinlemekte çok zordu. Dinleyenlerde ağlamadan duramazlardı.

Oğlum derdi Çanakkale savaşını anlatmak çok zor, orada yaşananlar ne kelama sığar ne de kaleme derdi. Dedemin anlatamadıklarını ben size nasıl anlatacağım da zaten dostlar sadece bizimkisi hatırlama ve dualar gönderme olacak.

Dedem derdi ki oğlum, biz koskoca bir Osmanlı iken bizim beslediğimiz milletlerin bize azgın köpekler gibi saldırışı akıl alır şeyler değil, kendisinin de manevi ilminin olması sebebiyle bunun mutlaka batınında(gizlisinde) bir sebebi olmalı derdi. Ve Allah bu asil milleti, öncesindeki islama yaptığı hizmetler hatırına tarihten sildirmedi ama çok süründürdü derdi.

Dedemin bu sözleri benimde yaşım büyüdükçe (yani lise son yıllarımda ve üniversitenin ilk yıllarında) aklımı iyiden iyiye kurcalar olmuştu. Konyamızın Mevlana yanındaki büyük mezarlığı ziyaretimde ayrıca bazı şehirlerin mezarlıklarında üçler, yediler diye toplu mezarlar görüyordum ve bunların da manevi meclisler olduklarını duyuyor ve inanıyordum.

Diyordum ki demek her şey Allahın izni ve iradesince manevi meclislerde konuşuluyor, planlanıyor, tartışılıyor. Bizler sadece zahirdeki olayları seyrediyoruz diyordum.

Dedemin, Çanakkale ve diğer cephelerde verdiğimiz I. Cihan harbinin hakkındaki gizlideki sebepleri neydi ki diye düşüncelerime en sonunda cevap bulmuştum. Bu cevabı dedemin sağlığında da kendisine okuduğum zaman çok rahatlamıştı.

Sizde merak ediyorsunuz değilmi dostlar. Biraz sonra size de aktaracağım. Haydi, sizde okuyun bakayım Bediüzzaman’ın manevi meclisteki müşaveresini.

“1335(1919) senesi Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:

Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi:

"Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."

Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:

"Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et."

Ayakta durup dedim:

"Sorun, cevap vereyim."

Biri dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?"

Dedim: "Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira, şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkate kaybettik. Fakat bir saadeti âcile-i müstemirre bizi bekliyor.

Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikballe mübadele eden kazanır."

Birden meclis tarafından denildi: "İzah et."

Dedim: "Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Galip olsaydık, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimâne, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münâfi, hem ehl-i imânın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsaydık, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecektik. Şu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhte edecektik."

Dediler: "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"

Tekrar biri sordu: "Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir?"

Dedim: "Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

"Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı. El cezâu mincinsi'l-ameli

"Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatâdan neşet eden müşterek musibet, mâzi günahını sildi."

Yine biri dedi: "Bir âmir, hatayla felâkete atmışsa?"

Dedim: "Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatâdarın hasenatı verilecektir; o ise hiç hükmünde. Veya hazine-i gayp verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir."

Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş, kendimi buldum. O gece böyle geçti.

Dostlar Çanakalenin, Kafkasya’nın, Yemenin, İstiklal savaşımızın tüm şehit ve gazilerini rahmetle anarken onlara dualar gönderelim onlara layık evlatlar olmaya çalışalım.

Şairimiz üstat Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah bir daha İstiklal marşı yazdırmasın” diyerek âcizane dedemden dinlediklerimi sizlere bir şiirle aktarmak istiyorum.

ZAFERİN ARDINDAN

Dedemden dinledim canlı destanın,

“Çanakkale şanlı yer oğul.” dedi.

Özünden, hemi de canı gönülden,

“Kulağını bana ver oğul.” dedi.

 

Değişmişti tüm dünyanın havası,

Aslında bu haçla hilâl davası,

Yad’a yurt olmadı Türkün yuvası,

“Göğsümüz bir kale, sur oğul.” dedi.

 

Körpe kuzusuyduk Anadolu’nun,

Bir sınav yeriydi Allah kulunun,

Mükâfatı Cennet, cihat yolunun,

“İki yüz elli bin er oğul.” dedi.

 

Yabancı derdime olur mu hekim,

Küfür bir millettir kim olursa kim,

Bakın tarih gösterdi ya nitekim

“Düşün, biraz kafa yor oğul.” dedi.

 

Silahımız azdı, mermimiz dardı,

Yeşil sarıklılar orada vardı,

Milletin imanı yurdu kurtardı,

“Kaybetmek bizlere ar oğul.” dedi.

 

Cihan savaşının başlangıcıydı,

İman davasının dibi ucuydu,

Aslında bizlerin gizli suçuydu,

“Sonra güle döndü har oğul.” dedi.

 

Bir avuç askerin işi değildi,

Hakikattı, asla düşü değildi,

Tabi ki Bedir’in eşi değildi,

“Ama benzerliği var oğul.” dedi.

 

Boğazın suları al kana döndü,

Bizim için ölüm kalım bir gündü,

Bu zaferle melekler de öğündü,

“İlâhî kudreti gör oğul.” dedi.

 

Bin dokuz yüz on beş, şimdiyse doksan,

Yetmiş beş seneye dönüp bir baksan,

Bedenimiz var ya, ruhumuz noksan,

“Bunun sebebini sor oğul.” dedi.

 

Neden verdik bu savaşı ne varsa?

Gözünü oyardık kim yan bakarsa,

Gülle kalkan yerde, kadeh kalkarsa,

“Bir daha kazanmak zor oğul.” dedi.

 

Ne çabucak, hemen unutuverdik,

Cana kast edenin koynuna girdik,

Silahla kazandık, gönülle verdik,

“Müslüman’ı gördük hor oğul.” dedi.

 

Ataroğlu’m nesil saptı yüzlendi,

Atayın kemiği yerde sızlandı,

Milletimin gücü nerde gizlendi?

“Kuran’a gizlenmiş sır oğul.” dedi.

Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın!

yucelkemendi@gmail.com

Bugünlerde İslam coğrafyasında neler oluyor?

Müslüman Müslümanı öldürüyor. Çiçek bahçesi gibi olması gereken İslam toprakları kan gölü haline gelmiş hiç kimse buna dur demiyor. Benim Müslüman ım senin Müslüman'ını döğer mantığı içimize bir mikrop gibi girmiş hepimizi kemiriyor sanki.

İSLÂM’DA SULH ESASTIR İslâm sulhü esas alır. Bunun en büyük delili şudur: Kur’ân-ı Kerîm, müslümanlar aleyhine çok ağır şartlar ihtivâ eden Hudeybiye Sulhü’ne “Feth-i Mübîn: Apaçık bir fetih” ismini vermiştir. Ve bu “Fetih”, Kur’ân-ı Kerîm’deki sûrelerden birinin ismi olmuştur.Peki bunu bilen varmı?

SAVAŞ HUKUKUNA RİAYET ETMEK Müslümanlar, sulh için gösterdikleri bütün gayretlere rağmen düşmanla savaşmak mecbûriyetinde kaldıklarında ise belli bir hukuk dâhilinde hareket ederler. Çocuklara, kadınlara, yaşlılara, din adamlarına, savaşla alâkası olmayan işçilere, mâbetlere, hayvanlara, ağaçlara dokunmazlar. Sadece savaşan askerlere karşı silâh kullanırlar. Bununla birlikte onlara da işkence etmezler. Peki bu savaş hukukunu uygulayan varmı?

Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, herhangi bir askerî birliği sefere gönderecekleri zaman kumandana; Allâh’a karşı takvâlı, yanındaki müslümanlara karşı hayırlı olmasını ve iyi davranmasını tavsiye eder, sonra da şöyle buyururlardı:

“Allâh’ın ismiyle, Allâh’ın yolunda gazâ ediniz! Allâh’ı tanımayanlarla çarpışınız! Ganimet mallarına hıyânette bulunmayınız! Zulmetmeyiniz! Müsle yapmayınız (kulak, burun gibi âzâları keserek işkence etmeyiniz). Çocukları öldürmeyiniz!” (Müslim, Cihâd, 3; Ahmed, V, 352, 358) Peki bunu Anlayabilen varmı?

“…Çocukları, mâbedlerine çekilip ibadetle meşgul olan kişileri[ ve yaşlıları öldürmeyiniz! Kiliseleri yakıp yıkmayınız, ağaçları köklerinden kesmeyiniz!”[3] buyurmuşlar, binâların yıkılmasını da yasaklamışlardır.

Peygamber Efendimiz, gazvelerden birinde bir kadının öldürüldüğünü görmüşlerdi. Bu duruma çok üzüldüler ve derhâl kadınlarla çocukların öldürülmesini yasakladılar.” (Buhârî, Cihâd, 148; Müslim, Cihâd, 24, 25)

Peygamber Efendimiz’e, bâzı çocukların da öldürüldüğü haber verilince çok üzüldüler ve kızgın bir şekilde:

“–Bâzılarına ne oluyor ki bugün öldürmekte aşırı gidiyorlar, işi çocukları öldürmeye kadar vardırıyorlar?!” buyurdular. Oradakilerden biri:

“–Yâ Rasûlâllah! Onlar, müşriklerin çocukları değil mi?!” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-:

“–Sizin en hayırlılarınız da (sizler de), müşriklerin çocukları değil misiniz?” buyurdular. Sonra da şöyle devam ettiler: HER ÇOCUK MÜSLÜMANDIR!  Peki buna uyan varmı?

Birde 630 sene cihat peşinde koşan, üç kıtada AT  koşturan Osmanlı Devletine bakalım

Mohaç Meydan Muhârebesi’nde (1528) Türklere esir düşen ve serbest kaldıktan sonra Türklerin Gelenek ve Görenekleri isimli bir kitap telif eden Macar asıllı Bartholomaus Georgievic bu konuda bakın neler demiş.

“Harp esnâsında Osmanlı ordusunda öyle sıkı bir disiplin vardır ki, hiçbir asker adâletsiz bir şey yapmaya cesaret edemez. Adâletsizlik yapan, hiç acınmadan cezalandırılır. Gözcüler ve düzen sağlayıcılar vardır… Geçip gidilen yolların kıyısındaki bağ ve bahçelerde sahiplerinin izni olmadan bir elma bile koparılamaz.” (Onur Bilge Kula, Alman Kültüründe Türk İmgesi, Ankara 1993, s. 164)

Yavuz Sultan Selîm Han Mısır Seferi’ne giderken ordunun Gebze yakınlarından geçtiği yerler, hep bağlık-bahçelikti. Sultan Selîm Han:

“Acabâ askerlerim, sahibinden müsaadesiz üzüm ve elma koparıp yediler mi?!.” diye düşüncelere daldı. Sonra yeniçeri ağasını huzûruna çağırıp:

“–Ağa fermânımdır; bütün yeniçeri, sipâhi ve azap askerlerimin heybeleri yoklansın! Heybesinde bir elma veya üzüm salkımı çıkan asker olursa, derhâl huzûruma getirilsin!” diye emretti.

Yeniçeri ağası, derhâl harekete geçerek heybeleri araştırdı. Daha sonra Sultân’ın huzûruna gelerek:

“–Sultânım koparılmış hiçbir elma ve meyve izine rastlamadık!..” dedi.

Yavuz, bu habere çok sevindi. Üzerindeki ağırlık kalktı. Sonra ellerini açarak:

“Allâh’ım! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun! Bana haram yemeyen bir ordu ihsân eyledin!..” diyerek duâ etti ve ağaya:

“–Şayet askerlerim izinsiz meyve koparmış olsalardı, Mısır seferinden vazgeçerdim. Çünkü, haram yiyen bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olmaz!..” dedi.

Görüldüğü gibi İslâm, öncelikle sulhü tercih etmekte, savaşa mecbur kalındığında ise ölçülü, adâletli ve insâniyetli davranmayı, hiçbir zaman aşırıya gitmemeyi emretmektedir. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın! Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.” (el-Bakara, 190; el-Mâide, 2)

Savaş şartlarında bile müslüman olmayan mâsum insanların ve bizzat savaşa katılmayanların öldürülmesine izin vermeyen İslâm, savaş hâricindeki mâsum insanları öldürmeye nasıl müsâade edebilir?!.

Üstâd Necip Fâzıl’ı Anlamak…

m.balkan42@hotmail.com

26 Mayıs 1904’de doğan ve 25 Mayıs 1983’de hayata gözlerini yuman Ahmet Necip Fâzıl Kısakürek, gençliğimde eserlerini okuyarak beni son derece etkileyen bir yazarımız.

Hiç unutmuyorum. Sanırım en son olarak 1977’de, MHP Konya Mitingine gelmişti. Ben Üstâdı Zafer Sineması’nda dinledim ve kendisini yakından gördüm. En çok da dikkatimi çeken de sağ parmak ucundaki cıgarasının biri sönmeden diğerini yakmasıydı. Yâni konferansta bile sigarasını hiç söndürmeyen bir üstâd ile karşı karşıya idim. Onu dinleyebilmek ve ne dediğini anlayabilmek için bu kusurlarını bile müsamaha ile karşılayabiliyorduk, o dönemlerde.

Beni asıl tesiri altına alan ise Çile adlı şiir kitabı oldu. Sonra “Çöle İnen Nûr, İdeolocya Örgüsü, Esselâm, Moskof, Râbıta-ı Şerife, O ve Ben, Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin, Tarih Boyunda Büyük Mazlumlar” adlı eserlerini okudum. Rapor adlı ayda bir çıkan küçük risale biçiminde dergiyi almaya başladım. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in hayatını anlatan Çöle İnen Nûr’u genç nesillerin hassaten okumalarını isterim.

 

***

Necip Fâzıl Kısakürek’i Anma Etkinlikleri, bildiğiniz gibi 2013’de Konya’dan başlatılmıştı. Bu etkinliklerden de son derece faydalandım. Pek çok kitap ve çıkardığı dergileri gazeteler vasıtasıyla insanımıza ve okurlara ulaştırıldı.

Bu etkinliklerin son bölümünde dağıtılan ödüllerin yanında tertip komitesine birde “Üstâdın Büstü” hediye edildi. Bu çok garibime gitmişti. İki hayatından son bölümü ‘ikon’larla mücadele içerisinde ve zindanlarda geçen, son nefesini verirken dahi mahkemelerden kurtulamayan aksiyon adamı, fikrin namusunu edeple savunan bir şâir ve yazara bu yapılmalıydı, dedim.

 

***

Üstâdın çekilmiş pek çok eski (siyah beyaz)resmi var. Renkli olarak çekilen fotoğrafı pek yoktu. Medyada en çok kullanılan bir fotoğrafı var ki, o resim 1980’den önce “Erkekçe” dergisinde, kendisiyle yapılan bir röportajda çekilen bir resimdi. O dergiyi sırf bu röportaj için almış, Necip Fazıl’la olan kısımları koparıp saklamıştım. Bu fotoğraf üstadı yüz hatlarıyla olduğu gibi anlatan güzel bir fotoğraftı. Çektiği çileler o fotoğraf karesinde anlamlı bir şekilde ifadesini bulduğu için hâlâ o resmi kullanıyoruz.

İki insanı çok sevmeme rağmen cenazelerinde bulunamayan talihsiz ve şansız bir insanım. 1983’ün kış aylarında vatani görevimi İstanbul’da yaptığım için ne yazık ki ne Erol Güngör hocanın ne de Üstâd Necip Fazıl’ın cenaze merasimlerinde bulunamadım. Üstâdı, “ikon” hediye ederek bir çuval inciri berbat etmeden, onun düşünce ve fikirlerine saygı göstererek anmak ve anlamak gerekir. Her okula, her yere, her şeye onun adını koyarak onu başka yerlere çekmeye hiç gerek yok. Herşeyi tadında bırakmak, tadında anmak, ve üstâdı anlamaya çalışmak için orta yolu bulmak gerekir.

 

***

Büyük Doğu Yayınları arasında 3. kitap olarak çıkan “Cumhuriyet 50. Yılında Türkiye’nin Manzarası”nı her yönüyle çizen Necip Fazıl Kısakürek, yaşamış olsaydı günümüz Türkiye’sinin manzarasını acaba nasıl çizerdi?..

Meselâ Suriye’de 6 milyon insanın göç meselesine nasıl bakardı? Olaylara “Millî Bakış” açısını nasıl resmederdi?

Gençlik ve üniversitelere nasıl bir yorum getirirdi? 17 Maddelik Öz’e daha hangi maddeler eklerdi? “Seni Bekliyoruz!” derken acaba hangi partiyi kastediyordu?

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Üstadı ölümünün 33’üncü, doğumunun 112’inci yılında rahmetle yâd ediyoruz. Nûr içinde yatsın.

Son söz yine Üstâdın:

“Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!”

 

Allah'ım, azabından affına, gazabından rızana sığınıyorum

omerlutfiersoz@gmail.com    

    Malumunuz son dönemlerde Mübarek gecelerle ilgili diğer günlerden hiçbir farkları olmadığı, o gecelerde yapılacak ibadetlerinde bid’at olduğunu ifade eden bir grup bulunmaktadır. Hâlbuki Allah (c.c.), bazı geceleri diğer gecelere üstün kılmıştır. Kadir Sûresinde Kadir gecesinin bin aydan daha hayırlı olduğu ifade buyrulmuştur. Bazı günler diğer günlerden üstün kılınmıştır. Cuma Sûresinde Cuma gününün önemi vurgulanmıştır. Cuma günü diğer günlerden üstündür. Bazı aylar, diğer aylardan üstün kılınmıştır. Kendisinde Kur’an-ı Kerîm’in indirildiği Ramazan ay’ı diğer aylardan üstündür. Bazı Mekânlar diğer mekânlardan üstün kılınmıştır. Mesela: Mekke, Kâbe-i Muazzama, Medine, Ravza-i Mutahhara, Arafat v.b. yerler, diğer yerlerden, şehirlerden, Mekânlardan Üstün kılınmıştır.

     Bahsettiğim gerçekler,  Kur’an-ı Kerimde açıkça ifade buyrulmuştur. Ayrıca, önemli gün ve gecelerle ilgili olarak hadis-i şeriflerde de bilgiler verilmektedir.  Bunlar tartışılamaz dini gerçeklerdir. Okuyucularımız bu önemli gün, ay ve geceleri bu bakış açıları ile değerlendirirlerse daha isabetli davranmış olurlar diye düşünüyorum. Rabbimiz, biz günahkârları affetmek için bazı gün ve geceleri kurtuluşumuza vesile kılmaktadır.  

 

     Berât Gecesi, Kameri takvimin 8. ay'ı olan Şaban'ın 15. gecesidir. 10/11 Mayıs 2017 Çarşambayı Perşembeye bağlayan gece, Berât Kandilidir. Bu vesile ile Berât Gecemizi tebrik eder, her iki cihanda kurtuluşa erenlerden olmamızı Yüce Mevla’dan niyaz ederim.

     Berât kelimesi, sıkıntıdan, borçtan, suç ve cezadan kurtulmak, beri olmak anlamına ge­lir. Dini anlamı ise; günahlardan/kötülüklerden arınmak/temize çıkmak, İlâhi af ve Rahmete nail olmak/erişmektir. Berat Gecesinde, Berat edenlerden olmamızı Yüce Mevlâdan niyaz ederim. Hayatımızın her dönemini kulluk görevimizin bilinciyle geçirmeliyiz. Sadece önemli gün ve gecelerde değil, her zaman ibadetlerimizi yapmalıyız. Berat Gecesinde, mağfirete ermek ve günahlardan temizlenmek için dua ve niyazlarımızı artırmalıyız. Yüce Allah (c.c.)’ın bu gecede, dili ve kalbi ile kendisine yöne­lenleri, kendisinden bağışlanmalarını is­teyen Mü’minleri, affedeceğini, bağışlayacağını ümit ediyoruz. Yeter ki, Müslüman tam bir dil ve gönül bağı ile Al­lah (c.c.)'a yönelmiş olsun.

 

     Bu gece, her insanının mukadderatının tayin edildiği bir dönüm zamanıdır. Çok feyizli, bereketli olan Berât gecesini uyanık bir şekilde geçirmemiz tavsiye olunmuştur. Gecesini ibadetle ihya eder, gündüzde de Oruçlu olursak güzel olur. Rabbimizden, bağışlanma, helâlinden geniş rızık, hastalıklarımıza şifa ve başka ne gibi dileklerimiz varsa dualarımızla istemeliyiz. Önemli gün ve gecelerde diğer günlerden daha fazla bir şekilde farzlara ilave olarak, nafile ibadetlerle de Allah (c.c.)’a yalvarıp kurtuluşa ermek için çalışmalıyız. Bu geceye mahsus, özel bir ibadet şekli yoktur. Kuran-ı Kerim okuyarak, namaz kılarak, dua ederek, Yüce Allah’ımızdan bağışlanmamızı dileyerek geceyi en iyi şekilde değerlendirmeliyiz. Aynı zamanda bu gece bir Muhasebe gecesidir. Bütün sene içinde işlenen sevap ve günahların muha­sebesini yapmalıyız. Bunun için bu mübarek geceyi tövbe ve istiğfar, ibadet ve taât içinde ge­çirmek kazançlarının en iyisidir.

 

      Bu Mübarek gecede; “Allah'ın azabından affına, gazabından rızana sığınıyorum. Senden yine sana iltica ediyorum. Şanın yücedir.” diye dua edilmelidir. Ay­rıca fakirlere, darda kalmışlara, kimsesiz ye­timlere yardım elimizi uzatmalıyız.

     Âyet-i Kerîme ve Hadis-i Şeriflerden öğrendiğimiz emirleri yapıp, yasaklananlardan da kaçınmak zorundayız. Müslüman şirk koşmamalı ve kul hakkına girmemelidir. İçki müptelası olup, terk etmeyenler, akraba ile irtibatı kesenler, ana babaya asi olanlar, bu yanlışları devam ettirdikleri sürece affa kavuşmayacaklar.

     Müslümanlar, sevap ve günahlarının hangisi daha çoksa ona göre mükâfat veya ceza göreceklerdir. Rabbimizin Rahmeti gazabından çoktur. Onun içindir ki; Rabbimizin Rızasını kazanacak ameller yapıp, mükâfatlandırılacaklardan olmak için çalışmalıyız. Önemli gün ve geceleri kurtuluşumuz için değerlendirmeliyiz. Berât gecesini fırsat bilerek, Allah’ın emirlerine aykırı davranışlarımız terk edilmeli, pişman olup tövbe ederek, affedilmemiz için çalışmalıyız.

 

Bu gece af yağmurunu, sağnak  sağnak ver bize,
Bu gece cennet yolunu, adım adım ser bize,
Bu gece nûr perdelerin, kanat kanat ger bize,
Mahşer günü, biz kulları, utandırma YÂ RABBİ !

                                         Cengiz Numanoğlu

      Allah (c.c.), her birimize, hayatımızın her anını gereği gibi ihya edebilmeyi, yapılacak dualar hürmetine Berât eden Müslümanlardan olmayı nasip eylesin. Berât Gecesinin Âlem-i İslam’ın kurtuluşuna vesile olmasını Yüce Mevlâdan niyaz eder, sıhhat ve afiyetler dilerim.

“Çünkü O Azdı”

parlakturk@yaho.com

Dünya seyrediyorsa bizde mi seyretmeliydik?! 

Şeytan şeytanlığını, düşman düşmanlığını, firavun da firavunluğunu yapacak elbet.

Cibilliyetleri bunu gerektiriyor çünkü.

Ama Müslüman böyle mi olmalı?

O, iman ve ahlakının gereği, haksızlık ve zulüm karşısında asla sessiz kalamaz, kalmamalıdır.

Ne var ki, bu sesin çok az ve kısık çıkışı, firavunlara cesaret veriyor!..

Mısır'daki idam kararları karşısında yükselen çığlığa, kaç tane İslam ülkesi ses veriyor acaba?

Saymaya dilim varmıyor...

Bunlara İslam ülkesi demeye de....

Bu nasıl İslam anlayışı, bu nasıl kardeşlik, anlaşılmaz bir durum?!...

Firavunun zulmü kadar, ona sessiz kalanlar da bu zulme ortak olmuyorlar mı?

***

Diplomatik veya siyasi yollardan veyahut nasıl olacaksa bir şekilde Firavun'a gitmede geç kalmamak lâzım.

Çünkü Firavun azdı.

Geçmişte de firavunlar vardı, azgın, zalim, sapkın firavunlar.

Allah Teâlâ, böyle bir Firavun için Hz.Musa'ya sesleniyordu. 

"(Ya Musa, artık) Firavun'a git! Çünkü o iyice azgınlaştı."(Taha,24).

Evet, o hangi dilden anlıyorsa o dilden ona bir şeyler söylemek gerek!

Nasıl ki, Hz.Musa (a.s) bu görevi ifa için yanına yardımcı istediyse, biz de yanımıza yardımcılar alarak çağdaş firavunun kapısını çalmalı, onu bu zulmünden vazgeçirmeye çalışmalıyız.

Zalimi zulmünden vazgeçirmek de bir cihad değil mi?

Böylece, hem zulmü önlemiş, hem de zalimle mazluma yardım etmiş oluyoruz.

*** 

Allah Rasulü (s.a.v) bakın ne buyurmuşlardı:

"Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım et!"

Sahabeler: "Ya Rasulallah! Zalime yardım edelim tamam da, mazluma nasıl yardım edelim?" diye sorunca şöyle cevap verdiler:

"Zalimi zulmünden alıkorsun, işte bu ona yardımdır."(Buhari, Mezalim,4).

Esasen mazlum, Müslüman da olsa gayrımüslim de olsa durum değişmez.

Ona yardım etmek, hem insanlık hem Müslümanlık görevidir.

Peki, duyarsız kalmak, yardım etmemek hâlinde durum nedir?

İşte o zaman, azaba da gazaba da hazır olmak gerekir.

Peygamberimiz buyurdular:

"Şüphesiz insanlar zalimi görüp de zulmüne engel olmazlarsa, Allah'ın kendi katından göndereceği bir azabı hepsinin üzerine yayması yakındır."(Tirmizi, Fiten,8).

*** 

Böyle bir azaba müstahak olmamak için, bir yandan Allah'a sığınıp dua ve temennide bulunurken, diğer yandan zulmün önüne geçmek, zalime de mazluma da yardım etmek için fikrî, ameli ve malî her türlü araç ve imkanlarla gayret sarf etmeliyiz.

Belki o zaman, Allah'ın azabı veya gazabı değil, inşaallah rahmet ve nusreti üzerimize inmiş olacaktır.  

Rektör’ün yaptığına bak!

salihsedatersoz@hotmail.com
salihsedatersoz@gmail.com

Adıyaman Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Talha Gönüllü’nün, sosyal medya hesabından yabancı bir kadınla tokalaşmanın haram olduğunu söylemesi ile fincancı katırlar ürktü ve İslâm düşmanlığı bir kere daha gün yüzüne çıktı.  

Sosyal medya hesabından, “nikâhsız kadınla erkeğin el ele tutuşması caiz mi?” diye soran Prof. Dr. M. Talha Gönüllü, sorusunu yine kendisi cevaplandırdı ve “bir erkek ile kadının, nikâhsız olarak ellerinin birbirine değmesi ve yalnız kalmaları caiz değildir” dedi.

Rektör Gönüllü, gerekçesini Halil Gönenç hoca efendinin yayınladığı şu fetvalara dayandırdı: “İslâm dini, kadınla tokalaşmayı yasaklamakla kadını tezyif etmiyor; bilakis şerefini kurtarıyor. Kötü niyetli kimselerin şehvetle el uzatmasına engel oluyor. (Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar II. 170)

Bir kadının eli, yabancı bir erkeğin eline değmesi zaruret yokken haramdır. Bu itibarla, hiçbir ihtiyaca dayanmayan tokalaşmada bu haramlık bahis mevzu olur. Yabancı bir erkek yabancı kadınla tokalaşamaz, elini namahremin eline süremez. Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sav), yabancı bir kadının elini tokalaşmak için tutmanın, ateş tutmaktan daha korkunç olduğunu haber vermiş, namahremin elini tutanın cehennem ateşi avuçlayacağına işarette bulunmuştur.

Bu mahzur, bilhassa genç kadın ve erkekler için daha büyük çapta variddir. Hissî tarafları yok olmuş yaşlılar hakkında ise mahzur daha az nisbette variddir. Hatta iki yaşlı kadın ve erkeğin (hislerinin yokluğu halinde) tokalaşmalarında beis olmayacağı ifade edilmiştir. Bu sebeple, yaşlı kadınların elleri öpülebilir. Yaşlılıkları, yani hissi bakımdan ölmüş oluşları, böyle bir ruhsata sebep olur.

Bir erkeğin yabancı bir kadınla tokalaşması anında cinsî hislerin ayaklanması halinde, aralarında haramlık bahis mevzu olur, sıhriyet akrabalığı meydana gelebilir. Bu bakımdan kadın-erkek münasebetlerinde çok titiz olmak gerekir. Zira böyle lüzumsuz bir tokalaşma yahut el öpme anlarında doğabilecek hissî heyecan, karşı cinse duyulabilecek süflî duygu, haramlığa sebep olabilir. Böyle şüpheli halden uzak kalmak ise en sıhhatli bir tedbirdir. Mümkün olduğu kadarıyla uzak kalmaya gayret edilmeli, süflî bir his doğduydu, doğmadıydı gibi vesveseye mahal vermemelidir.

Hepimizin bildiği gibi bir kızla evlenmeyi düşünmek ve nişanlanmak, evlenmek mânâsında değildir. Bunun için kişinin nişanlısıyla gezip dolaşması ve onunla yalnız kalması kesinlikle haram ve büyük bir vebaldir. Peygamber (asm): 'Herhangi bir kimse, bir kadınla yalnız kaldığı takdirde mutlaka onların üçüncüsü şeytandır.' buyurmuşlardır.

Birçok nişanlılar, tenha yerde yalnız kaldıklarında istenmeyen ve meşru olmayan bir takım menfi neticeler meydana gelmekte ve sonunda herhangi bir nedenle nişan da bozulmaktadır. Geride kalan şey vebal ve iffetsizliktir. Bunun için dinini, dünyasını ve şerefini düşünen kimseler, meşru olmayan bu gibi şeylere dikkat etmeleri gerekir. (el-Fıkh'ul-İslâmî ve Edilletuha c. 7, s. 25; Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar II. 112)

Bu paylaşımdan sonra yer yerinden oynadı ve Rektöre adeta linç kampanyası başlatıldı.

Sen müftü müsün dendi, kendi işine bak dendi, fetva vermek senin neyine dendi. Bununla da kalınmadı bakın arkasından neler geldi?

Avukat Zeynep Kaya adında bir kadın, Prof. Dr. M. Talha Gönüllü’ye yazdığı tepki yazısında şunları söylüyor:

“Artık yeter susun! Adıyaman Üniversitesi Rektörünün kadınlara ilişkin yaptığı açıklamalar akademisyen etik ve ahlakına ihanettir! Rektörün zihniyeti, elimizden ve bedenimizden elini artık çeksin! Biz barışa uzanan elimizi bu zihniyete zaten uzatmayız. Çünkü bu kötü ve çirkin zihniyet biz kadınların asırlardır sadece elimizi yakmakla kalmadı, yüreğimizi yaktı ve katilimiz oldu. Biz kadınlar eşit, özgür ve şiddetsiz bir yaşam istiyoruz. Ülkemizde itaat ve biat etmeyen, haksızlığa direnen, hesap soran, sadece seçen değil seçilen kadınlara ihtiyacı var! Rektörün bu açıklaması yozlaşmanın dibe vurmuş halidir. Her insan kendine yakışanı yapar, rektör kendi kumaşının niteliğini ortaya koymuştur. Rektörün bu talihsiz açıklaması eğitim sistemimizde geldiğimiz noktayı gözler önüne sermektedir. Artık biz kadınların emeğimiz, kimliğimiz ve bedenimiz üzerindeki kirli ellerinizi çekiniz!”

Rektör bey ne yapmış? Halil Gönenç hocanın fetvasını sosyal medya hesabından paylaşmış. Bu suç mu? Elbette değil. Rektörlüğü bu paylaşımı yapmasına engel mi? O da değil… Peki, Böyle bir paylaşım yapmak için illa müftü olmak mı gerekir? Tabii ki değil…  

Her Müslüman, İslâm dininin bir hükmünü, bir kaynağa dayandırarak paylaşıp bunu diğer Müslümanların duymasını sağlayabilir. Bunun için müftü veya hoca olmaya gerek yoktur.

Hatta bu, Müslümanın görevidir. Her Müslüman emr-i bil maruf, nehy-i anil münker yapmakla yükümlüdür. Yani iyiliği yayma, kötülüğü engelleme vazifesi her Müslüman üzerinde bir sorumluluktur. Rektör de bunu yapmıştır. Bu görevin yerine getirilmesini sadece müftülerle sınırlamaya çalışmak ya cahillik ya da İslâm karşıtlığından başka bir şey değildir.

Şu kadının yazdıkları İslâm karşıtlığı değil de nedir?

“Çünkü bu kötü ve çirkin zihniyet biz kadınların asırlardır sadece elimizi yakmakla kalmadı, yüreğimizi yaktı ve katilimiz oldu.” Cümlesinden başka bir anlam çıkar mı?

“Her insan kendine yakışanı yapar, rektör kendi kumaşının niteliğini ortaya koymuştur.” Sözleri ile ifade etmek istediği kumaş hangi kumaştır acaba?

Rektörün paylaşımını bahane ederek inancımıza saldıran bu kadına; bizim kumaşımız İslâm ile dokunmuştur. Ya senin kumaşın nedir? Diye sorma hakkımız doğmuştur.

“Kötü ve çirkin zihniyet” diyerek İslâm’a hakaret eden bu kadına;  bizin inancımız fertleri ve toplumları, huzur ve mutluluğa götüren en iyi, en güzel, en şerefli bir sistemdir. Senin zihniyetin nedir? Diye cevap hakkımız doğmuştur.

“Bu zihniyet, biz kadınların asırlardır sadece elimizi yakmakla kalmadı, yüreğimizi yaktı ve katilimiz oldu.” Diyen bu kadına, cahiliye döneminde mal gibi alınıp satılan ve canlı canlı gömülen kadını, şeref, haysiyet ve onur da zirveye çıkaran ve cenneti ayaklarının altına seren İslâm olmuştur. Sen; elini, yüreğini yakan ve asıl katiliniz olan cahiliye zihniyetinin bir kalıntısısın deme hakkımız doğmuştur. Kirli olan eller kimin eli acaba? Kendi ellerine iyi bak be kadın…

Daha sonra yaptığı açıklama ile “lüzumsuz bir meşguliyete sebep oldum” diyerek çark eden Rektör beye de bir sözümüz var: Hocam, ne olursa olsun ya paylaşımının arkasında dur, haklı olduğuna ve doğru yaptığına inandığın konuda sonuna kadar diren, ya da iyi düşün ve arkasında duramayacağın bir paylaşım yapma!  Sağlıklı ve mutlu günler efendim.

 

YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi