Bugün; 19 Nisan 2024, Cuma
YAZARLAR
“DEVEYE DİKEN…” -Seçim sonuçlarına dair-

Söze, hiç aklımdan çıkmayan bir acı hatıratımla başlamak istiyorum:
Vaktin evvelinde siyasetle uğraşırken, merhabalaştığımız bir arkadaşın ağır hasta annesini Adana Balcalı Hastanesine sevk etmişlerdi.
Tabii, şimdiki gibi son model arabalar ve alabildiğine rahat imkânlar yoktu “tebaa” da. Belki de hayal ürünüydü bunları düşünmek… Uçağa binmek şurada dursun, havada seyretmek bile iç geçirmek için yeterliydi, merak saikıyla… 
Öyle şimdiki gibi, 112'yi aradığınızda kapınıza gelecek ambulansta yoktu, Aile Hekimi de... 
İMF reçetesinin dışına çıkamayan hükümetlerin acziyet sergilediği yıllardı kısaca. Diğer bir ifadeyle cenazelerin morglarda rehin kaldığı yıllardı nitekim.Hani şu çoklarının özlem duyduğu ve ayrıca Kemal Kılıçdaroğlu’nun SSK Genel Müdürlüğü yaptığı ve de koskoca kurumu batırdığı yıllar...
Neyse... Renault marka külüstür arabamızla arkadaşın annesini arka koltuğa yatırarak, Adana'ya götürmeye niyetlendik. Götürürken ufunet kokusu bir yandan, kusmuk kokusu bir yandan, adeta burnumuz tutulmuştu o mülevves ortamda...
Aynı hastanede bir hafta sonra ölmüştü kadıncağız. Bu seferde cenazesini gidip getirmek gerekiyordu, fakat bana söyleyemiyordu bir türlü. Ben gözlerinden okumuştum meramını ve sıkıntısını. Teselli babından koluna girerek aldım yanıma ve tekrar çevirdim direksiyonu Balcalı Hastanesine...
Kendisinin işlemlerle uğraşacak gücü ve kabiliyeti bulunmadığından, masraflarını da cebimizden ödeyerek morgdan almıştık  cenazesini...
Temmuz'un sarı sıcağı ki asfalttan buhar çıkıyor, vıcık vıcık eriyordu resmen. Çukurova hinterlandı yanıyordu handiyse.O sıcakta uzun sürmedi cenazenin kokması. Dayanılacak gibi değil, sarsıcı bir koku hem de... Ağır aksak külüstürle ancak gidebiliyordum. 
Ne yapalım şeklinde düşünürken, sağa çekip yol boyu uzanan mısır tarlalarından, mısır sapları biçerek naaşın üzerini örtmek geldi aklıma. Maksadım, mevtayı kısmen güneşten korumak, ne derece mümkünse…
Hiç bir işe yaramadı düşüncem, koku daha da katmerleşirken, içimiz dışımıza çıkıyordu öğürmekten. Kırk derecenin üzerinde bir sıcaklıkta, belli bir zamandan sonra cenazenin nasıl koktuğunu bir ben bilirim, bir de yine ben bilirim. Çünkü yaşamıştım bizatihi.
Defin için mezara kadar ne işlem gerektiyse, keza gene ben karşılamıştım cebimden. Yuyucusundan tutunuz da, sabununa, kefenine, gülsuyuna ve lahit tahtasına varıncaya dek...
Sadede gelelim. Adaylığımız mevzubahisti bir yerlere. Karşımdaysa başkaları vardı haliyle... Hayli iddialı ve çekişmeli bir seçimdi bizim açımızdan.
Şimdi sıkı durunuz! Kahrına, kokusuna, masrafına katlandığım bu kişi ne yaptı biliyor musunuz? Hiç bir mücbir ve makul sebep yokken, gitti karşı tarafa oy kullandı. Yığıldım külçe gibi… Nutkum dondu mübalağasız.
Arabama sinmiş ölü kokusundan kurtulmak için, oto kuaföre verdiğim yüklü para da cabası...Olayı, nereye taşımak ve nereye getirmek istediğimi ufkunuza havale ediyorum böylece. 
Sen tut; bir buçuk saatlik Asya ve Avrupa yakasını Marmaray’la sekiz dakikaya indir…Sen tut; ikram bilmezlerin delisine, ölüsüne, yaşlısına, altına pisleyenine para aktar…  Sen tut; kızına çeyiz yardımı, oğluna evlendirme yardımı yap…Sen tut; Hava Ambulansını, Aile Hekimliğini kapısına getir…Sen tut; bunca ağır sarsıntılara rağmen maaşları üç gün önce hesabına yatır…Sen tut; depremden zarar gören illere tüm imkânları zorlayarak 7/24 saat çalışmak suretiyle  (bir yıl içerisinde) ev tahsis eyle…Sen tut; hiç bir hükümetin cesaret edemediği ve üstlenemediği senede iki bayram ikramiyesi ver, 100. Yıl ikramiyesi ver…
Terörü çökert, savunma sanayiini zirvelere çıkart, ordunu her an için olası tehlikelere karşı teyakkuz halinde tecziye et…Hangisini sayayım ki sayısız hizmetlerin, hangisini?.
Bedeli buymuş esefa! Serapa nankörlük! 
                                                                                                   

Ahmet Süreyya DURNA

Ege'de İlkbahar

Serin bir bahar zeytin ağaçlarında

Gelincikler açmış refüjler

Yeşermiş umutla Ege toprağı

Nar bahçesinde suskunluk

İncir dalında nisan yaprağı

 

Her şey nasip kısmet işi

Meyveler Allah'ın bereketine muhtaç

Bir zamanın içindeyiz iyi kötü

Pamukkale insan mıknatısı

Gökler yamaç paraşütü

 

Denizi adında saklı bir şehir

Horozlar doğuruyor sabahlarını

Tütmez olmuş yavaş yavaş bacalar

Derde deva olmak gayesinde

Suları buğulu kaplıcalar

 

Güle, çiçeğe, meyveye gebe

İnsan rızkına kefil olanın emrinde

Kışı üstünden sıyırıp atan topraklar

Tırmanıcı bitkilerle süslenmiş

Bahçeli evlerin arasında sokaklar

 

Ege'de bahar dirilmektedir

Yeni bir umuda tutunmuş insanlar

Üretip üretip satıyor kimi

Çekmiş karavanını ormana

Keyfince yatıyor kimi

Belimdeki bir rahatsızlıktan dolayı bayramı kaplıcalarda geçirmek istedim ve ailecek Denizli’nin Pamukkale ilçesine bağlı Karahayıt’a gittik. Genellikle yaz sonu, güz başı gibi gittiğimiz için o yörede yetişen incir, üzüm, mısır gibi yiyecekleri bol miktarda bulurduk. Dallarda yeşil zeytinler, kızarmakta olan narlar ve pamuk tarlaları bir güzellik olarak gözümüze farklı görsel lezzetler sunardı. Bu sefer öyle değildi, çünkü mevsim ilkbahardı. Bununla birlikte ilkbahar daha bir güzel, daha bir yeşil, daha bir kırmızıydı. Yol kenarlarına, tarlalarda, bahçelerde gözümüze değen, serpiştirilmiş gibi uzanan gelincikler, papatyalar, erguvanlar, adını bilmediğim sarıçiçekler ve nice bitkileriyle bahar Ege’de sarıp sarmalıyordu bizi, gözümüzü, duygumuzu.  Bütün bunlar doğanın güzellikleriydi; bir de insanlar vardı bunca renk cümbüşünü, koku ziyafetini, manzara zenginliğini görmesi, hissetmesi ve içselleştirmesi gereken.

Seyahat ettikleri araçlardan inip fotoğraf çektirenler ve birkaç kır çiçeği toplayıp demet yapanları saymazsak çok da umurlarında değildi arzın süslü mevsimi bahar insanların. Gidecekleri otellerin, pansiyonların konforu, orada yiyip içecekleri daha ön plandaydı onlar için. Bayram tatili dediğin böyle olmalıydı çağımızın insanlarına göre. Sınırsız eğlence, bol yemek ve deniz, kum, orman… Elbette bizim gittiğimiz yer denizi, kumu olan bir yer değildi ama yolda, sokakta karşılaştığım insanlardan duyduğum sesler hep bu meyanda diyaloglarla doluydu. Ne biten ramazanın bir kalıntısı, ne gelen bayramın bir izi vardı üstlerinde. Dünya bütün süsleriyle bedenlerine yerleşmiş, hayatı ölümsüzlük iksir içmişçesine kutsuyordu tenlerinde. Üryan bir âlemin içinde bankaları merkeze alan, alkolü meşru meşrubatlar rafına dizen ve kadınla erkeği nerdeyse aynı kalıba döken tuhaflığının ötesinde bir hayat akıp gidiyordu.

Bütün bunlar bayram tatili içinde biraz daha belirginleşmiş olsa da (ki tatil merkezlerinde insanlar daha özgür hareket ettikleri için bu manzara netleşmişti) aslında çağdaş dünyaya dâhil olduğumuzdan beri kat ettiğimiz mesafenin sonucu olarak hayatın her safhası böyleydi artık. Buzdağından kopmuş koca bir kütle gibi suyun yüzünde çalkalanıp durmaktayız bir süredir. Ne koptuğumuz yere dönebiliyoruz ne de başka bir yerde kendimizi konumlandırabiliyoruz. İşin doğasında bu vardı zaten. Her ayrılık bir yok oluşa gebedir, çünkü dalından kopan yaprağın yaşamla bağı kopmuştur artık.

Korktum insanlara daha fazla bakmaktan. Kaldırdım başımı dağlara doğru; kimi bir bulutu almış başının üstüne, kimi çamları, yeşil çayırları, renk renk çiçekleri giyinmiş. Üstlerinde çan kuşlar, bedenlerine sığınmış cümle hayvanlar ve şurada burada bağırlarında yuva yapmış karıncalar. Hepsi yaratıcısının kendine yüklediği fıtrat üstüne yaşayıp gitmekteler. Rüzgârların taşıdığı tohumlar, kargaların toprağı eşip gömdüğü kozalaklar ve arıların tozlaştırdığı bitkiler… Hepsi bu güzelliğin devamı için çalışıp durmaktalar.

Tecrübenin amacı, kesinkes algılatabilmektir insanın değerini. Lacordaire’nın bu sözü geldi aklıma; asırlardır bu dünyada yaşayan insan niçin iyiliği, güzelliği ve de hakikati yaşatmak için uğraşmak yerine neden günün sahteliğine teslim eder kendisini? Bunca deneyim bunca yaşanmışlıklar neden bu yolda kullanılmaz? Akıl alır şey değil.                                                                          

Dağlarda bahar

Mavi gök, beyaz bulut

Nisanın elleri dallarda

Sevda nasılsa işte o kadar

Eritmiş karları usulca

Dağlarda bahar

 

Yaban çiçekleri

Renkleri tüttürmekte

Her taşta bin umut var

İçimi yeşertiyor delice

Dağlarda bahar

 

Taştan taşa sekiyor

Yamaçtan yamaca

Nefesi kokulu rüzgâr

Bir türkü tutturmuş

Dağlarda bahar

 

Karınca yuvalarına düşmüş

Alıcı kuşların gölgeleri

Kuytularda ince bir buhar

Gül yapraklarını boyuyor

Dağlarda bahar

 

Yamaçlar kıpkızıl

Gelincikleri yüklenmekte

Ve sarı beyaz papatyalar

Kayalardan su sızdırmakta

Dağlarda bahar

 

Mazimizde savaştan başka bir eylemimiz hiç mi yok?

Şöyle kestirmeden bir giriş, gelişme ve sonuç irdelemesi yapalım.

Hunlar; Teoman, Mete Han: Çin savaşları. Göktürkler; Bumin Kağan: Çin savaşları... Uygurlar; Uygur Kağan: Çin savaşları... Karahanlılar; Arslan Karahan... İslam; Hz. Muhammed (S.A.V.)... Selçuklular; Alparslan, Malazgirt Savaşı... Osmanlılar; Osman Bey- Fatih, Yavuz, Kanuni... Cumhuriyet; Mustafa Kemal Atatürk...

Elbette Selçuklu’ ya gelinceye kadar onlarca Türk Devleti kurulmuş yıkılmış. Orada da yine savaşlar, seferler v.s.

İlgimi çeken husus şu: Bu kadar Türk devleti kurulmuş yıkılmış da savaşmaktan başka hiç bir şeyle iştigal etmemişler mi?

Yukarıya yeniden göz atalım. Hunlar, Göktürkler, Uygurlar deyince aklımıza en başta bu Türk Devletlerinin Çinlilerle olan savaşları geliyor hemen. İç savaşlardan dolayı bölünmeler, parçalanmalar, yıkılmalar, kurulmalar cabası, hep savaş.

Karahanlılar Araplarla münasebet kuruyorlar. Yine savaşlar, direnmeler, yenilmeler, yenmeler, hep savaş...

Nihayetinde İslam dinini seçiyorlar. Peygamber Efendimizin hayatı gündem olmaya başlıyor. Yine 63 yıllık ömründe birer ikişer saat, bilemedin bir kaç gün süren savaşlardan başka anlatılan yine doğru dürüst bir şey yok. Hep savaş...

"Selçuklular" deyince "Alparslan" deyince Malazgirt Savaşı ilk akla gelen, hep savaş...

Osmanlı dedin mi zaten dünyaya kılıcıyla hükmeden 600 yüz yıllık bir hükümranlık, imparatorluk aklımıza ilk gelen...

Fatih, Yavuz, Kanuni... Yavuz, Çaldıran Savaşı, şu kadar ölü... Kanuni, Mohaç Muhaberesi, bu kadar ölü. Fatih, İstanbul'un Fethi o kadar ölü...  Hep savaş... Atatürk, Kurtuluş Savaşı... Yine ölü, yine denize dökmeler, hülasa hep savaş...

Cumhuriyette bile, muhtıralar, mektuplar, ihtilaller, harekâtlar, darbeler, darbeler, darbeler, hep savaş...

Hakikaten yazıyı okurken sıkılmadınız mı? Ben yazarken sıkıldım.

Yahu arkadaşlar!

Neredeyse 2500 yıllık bir süreci birkaç cümle ile özetledim buraya. Bu dönemde, devletlerin, devlet başkanlarının isimlerini duyunca ilk aklımıza gelen olaylar hep savaşlardan ibaret

Bizim atalarımız, dini ve milli liderlerimiz 7/24 durmadan savaşmışlar mı? Mesela, hiç uyumamışlar, yemek yememişler, komşu oturmalarına gitmemişler, güvercin takla, saklambaç, dokuztaş gibi oyunlar oynamamışlar, tuvalete dahi gitmemişler mi?

Hep silahları bıçakları ellerinde, kılıçları bellerinde, adam mı kesip biçmişler? Hep adam mı öldürmüşler?

Sahi bu tarihi kim ya da kimler yazdı, kimler okuttu, kimler okumak zorunda bırakıldılar?

Hala da aynı savaş naraları devam etmiyor mu? Bu tarih empozesinin semeresi değil mi bu olanlar?

Sonra da "biz niye Mercedes yapmadık, uçak yapmadık, toplu iğne yapmadık?" diye ağlayan ağlayana, suçlayan suçlayana...

Türk milletini hep savaşırken, adam öldürürken tasvir eden tarih yazıcıları ve anlatıcıları, bu yaptıklarıyla bize bizim tarihimize ne fayda kazandırdılar da biz ilimde, fende ve her alanda, "uçacağız, kaçacağız?"

Tabi ki bu şekilde yazılan tarihi okuyan nesiller her dakika, kadınları, suçsuz günahsız insanları, babalar oğulları, oğullar babaları, aynı topraklarda yaşayan ve kardeşçe yaşaması gerekenler birbirlerini öldürürler, katlederler.

Tarihi kazananlar yazsa yine iyi, tarihi hep işine öyle geldiği için yazanlar yazıyor ve bize de okutuyorlar, "tarihiniz bu" diye yutturuyorlar.

Yazık.

 

Suriyeli ve Afganlı Göçmenler (!)

            Sevgili Sami YILDIZ  hocamızın göçmen sorunu ile ilgili yaptığı bir araştırmayı bizimle paylaşmasaydı bu yazı yazılmayacaktı.

            Ağır bir konudur; çünkü başlangıçta yalın  ve   doğrudan insanı, insanla muhatap etmek gibi bir yükü, bir metafizik boyutu vardır. Metafizik boyutu vardır; çünkü insan olduğunuz için önce merhametle donanmış olmanızı gerektirir. Merhamet nuruyla tanışmamış insanın göçmen(!)konusuyla ilgilenmesinde ne samimiyet vardır ne derinlik. Olsa olsa ilginiz sosyal medya küfürbazlarının yüzeyselliğine eş değer bir takıntıdır Çünkü bugünkü anlamıyla göç olgusunu anlayabilmek için siyaset bilimi, tarih, sosyoloji, psikoloji, hukuk, coğrafya gibi disiplinlerin hepsine birden ihtiyaç duyma zorunluluğumuz vardır.

            Bu konuyla ilgili epeyce çalışma yapıldığına şahit olmak sevindirici.(Örneğin Uşak Üniversitesi Göç Araştırmaları ve Siyaset  Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği’nin 6.maddesini ‘’uygulamaya’’ yaptığı vurgu nedeniyle değerli buluyorum)  Diğer akademik çalışmaların da, kavramsal çalışmalarla birlikte  pratik hayattan alınmış ve uygulanmış sığınmacı örnekleriyle konuyu zenginleştirmesi beklenir ki; şehir efsaneleriyle zehirlenen Suriyeli veya Afganlı düşmanlığı sosyal medya cehaletinin insafına terkedilmiş olmasın.

             Ülkemizdeki göçmenler(aslında 2006 tarihli  Resmi Gazetede yayımlanan İskân Kanununa göre bu insanlara göçmen diyemeyiz. Çünkü kanun Türk soyundan gelme ve Türk kültürüne bağlı olma şartını getiriyor. Başlıkta ki parantez ünlemi odur) Savaşın tahrik ettiği can pazarı bu insanları, seçeneksiz bırakmış ve bir yerlere  sığınmaya zorlamıştır. Yani ekonomik konforu hedef alan bir seçim yok ortada.

             Sığınmacılara hayatı kolaylaştırıcı disiplinler içinde  psikoloji, merkeze yerleşir kanaatindeyiz.(’’Mültecilerin göç alan ülkeye yerleşmelerinde ve uyumundaki başarı ve başarısızlıkları o ülkedeki hükümetlerin ve toplumun tutumlarına, göçmenlere destek programlarına ve göçmenlerin fiziksel ve ruh sağlıklarına yönelik kolaylaştırıcılara bağlıdır. (Sue 1977)’’Dünyada göç ile ilgili çok sarsıcı deneyimler yaşanmasına rağmen Türkiye’de benzer bir süreç yaşanmamıştır. Bunun  sosyal, kültürel ve siyasal sebepleri olduğu söylenebilir .Zübeyit GÜN-Türk Psikoloji Bülteni sayı:38 sf.27)

            Son 4-5 yıldır sataşma, aşağılama, küçümseme hatta hakarete varan psikolojik saldırıların küçük çaplı fiziki şiddete dönüşmesinde Ümit Özdağ gibi değil sığınmacı, ülkemiz insanını bile sevme nimetinden mahrum siyasi figürlerle, kurucu iradenin eğitim yoluyla beslediği Batı ajandalı Yahudi tipi milliyetçilik anlayışını saplantıya dönüştürmüş tiplerin sosyal medyadaki duruşlarının etkisi büyük olmuştur.

              Mültecilerin ülke ekonomisine yaptıkları katkı, ticari hayata getirdikleri canlılık  (örneğin sadece Gaziantepte Suriyeli iş insanlarının yaptığı 4 milyar dolarlık yatırım )ve sanayide ağır işleri yüklenimdeki tasarruf gibi maddi ve manevi getirileri hiç görmemezlikten gelerek sadece Batı ezikliğinin verdiği kompleksle Suriyelilerin şahsında kibirlerinden (!) dolayı tepeden baktıkları Arap toplumuna saydırdıkları şuur altı hezeyanlarının neye tekabül ettiğini biz, onları Mekke ve Medine hatıralarından  tanıdığımız Falih Rıfkı Atay kadar tanıyoruz.    

            Yazı uzadığı için kapatacakken İngiliz  Daily Expres’de bir yorumun ‘’Erdoğan’ın, mülteci konusundaki ilkeli duruşu ,siyasi çıkarlardan kaçınması ve mültecileri tamamen güvende olana kadar ülkelerine geri göndermeyi reddetmesi, onun insani değerlere olan sarsılmaz bağlılığının altını daha da çiziyor’’ tespitiyle yazının ikinci paragrafı bire bir örtüştüğü için böyle kapatayım istedim.  Gazete yorumun sağına ’İlk turda salladık, ikinci turda kazanacağız’’ diyen ve insanı gülümseten K.Kılıçdaroğlu reklamı koymuş. Selamlar.                   

 

Bakın Beyler Bu Toptur!

Futbol takımı tutan herkes, kendi kulübünü, bir Guardiola yönetsin, Bir Klopp'da bizden çıksın, olmadı, Ancoletti gibi bir kurda sahip olalım ister. Anadolu takımı için, Şampiyonluk bir kızıl elma olsa da, Avrupa kupalarında mücadele edecek bir ruhu yakalamak, en azından hepimizin ortak rüyası diyebilirim. Sezon başlarken, yapılan kulüp toplantılarında hedef belirlenir. Eğer ki süper ligde ilk sezonları değilse, hiç bir kulübün biz bu sezon kümede kalma mücadelesi içerisinde olacağız dediğini sanmıyorum. Ancak kronikleşen bir durum varki, başarı ve başarısızlık süreci yüzde 40 mücadele ise, yüzde 60'lık kısım psikolojik diyebilirim.

Bakın beyler bu toptur! Diyecek kadar kötü bir takımımız yok! Ancak oyuncuları birbirine bağlayıp, gözlerini kapatıp, tiki taka oynatacak kadar kaliteli bir kadromuz da yok!

Futbol takımlarında birçok mevki vardır. Klişe olacak ama; malzemeciden, masöre, futbolcudan, fizyoterapiste hatta diyetisyene kadar bir bütünün tüm parçaları önem arz ediyor. Futbolcuların nasıl mevkileri varsa, teknik heyetin de, mevkileri vardır. Bir futbolcu futbolculuk döneminde büyük bir efsane bile olsa, tüm hayatı futbolun içinde de geçse iyi bir teknik patron olacağı anlamına gelmiyor. Değişen mevkiler, hatalara ve bu hatalardan ders alarak, yani öğrenerek besleniyor. Hayatının büyük bir bölümünü, yardımcı antrenör olarak geçirmiş Omeroviç'in de bu yeni mevki hakkında, birinci adamlık  hakkında, illaki saçımızı başımızı yolduran hataları oluyor. Fakat galip gelinen bir haftadan sonra, bu çıbanı kaşımak yerine, hocanın neleri doğru yaptığına bir bakalım ne dersiniz?

Tıpkı yıllarca yanında durduğu, Aykut Kocaman takımlarında olduğu gibi, 6 numara en az bir oyuncu kendi nirvanasını yaşıyor yada küllerinden doğuyor. Nzonzi Omeroviç gelene kadar, oynasam mı oynamasam mı deyip kaçak güreşirken, şuan oynadığı ve oynattığı oyunla, takıma verdiği katkı ile gözlerin pasını siliyor. Konyasporlu olmadığı halde Nzonzi için maça gelen insanlar tanıyorum.  Hoca takım ruhunu ve pes etmeyen bir takımı oluşturdu. Tabi birde madalyonun diğer yüzü var, orta sahada bu kadar kalite kokan  bir oyuncu varken,hücumda Sambou diye bir arkadaş var. Bırakın top oynamayı, koşması bile bir garip, rakip takımlara oyun için daha fazla katkı sağlıyor. Hangi akla hizmet alındı, anlamak güç! İşin acı tarafı sürekli süre alması! Neyse biz devam edelim, hoca gelmeden önce ne oynadığını bilmeyen bir takım vardı. Ancak şuan, oyunu istediğinde tutan, istediğinde baskı kurabilen bir takım oluştu.  Hocanın en büyük handikabı ise oyunu okumada ve sahaya sürdüğü kadrolarda ki istikrarsızlık ve şaşkınlıkla karşılaştığımız hamleler.

Bundan önceki yazımda belirttiğim üzere, Kasımpaşa takımı ligin en çok gol atan 3 takımından biri olmasına karşın, ligin en çok gol yiyen 3 takımından biriydi. Yani bu şu demek oluyor ki;  gol yemezseniz Kasımpaşa'ya gol atarsınız! Konyaspor bir nevi bunu uyguladı. Başarılı da oldu. Sami hocanın maçtan sonra ki söylemlerine katılmıyorum. Konyaspor oyunu top ile soğuttu. Yani hocanın iddia ettiği gibi yata yata oyun oynamadı. Baktığımızda şut sayıları eşit, Konyaspor yüzde 42 isabet bulurken Kasımpaşa yüzde 14'de kalmış.  0.78 Xg yakalayabilmissin, maça 20 dakika uzatma gerekirdi diyorsun. Bana kalırsa Konyaspor'un birde Oğulcan ile penaltısı esgeçildi ya neyse! Karagümrük, Hatay,Kayseri, Antep ve Pendik hatta Samsunspor'un puan kaybettiği haftada 3 puan almak muhteşem oldu.

Artık cumartesi günü stadı fullemek gerekiyor. Oynadığı son 5 maçın 4 tanesini kazanan, son 11 maçta sadece Kasımpaşa'ya yenilen Alanyaspor maçında, takımımızın taraftarına bu sezon hiç olmadığı kadar ihtiyacı olacak...

Tribünden ve sosyal medyadan takımımızı takip eden, taraftarlarımızdan küçük bir isteğim olacak! Biz Konyalı futbolseverler, bazı isimlere haddinden fazla sabır gösterirken, bazıları ise ağzıyla kuş tutsa yaranamıyor. Öncelikle şunu anlamalıyız, yerli kuralı yüzünden bazen kızdığımız oyuncular olsa da, onları oyundan alınca yine yerli oyuncu almak gerekiyor. Girecek olan oyuncuyu göz önüne aldığımızda, mevcutların kalması en isabetlisi gibi görünüyor. Örneğin Yunus Mallı geldiğinden beri, ne yaptığını bilmez bir oyunu var. Hepimiz eleştirdik. Fakat gözle görünür bir değişim yaşadığı da aşikar, ama daha ne oynayacağına bakmadan, oyuncuya hakaret etmek bize yakışmaz. Bana belki katılmayabilirsiniz ama Kasımpaşa maçında iyi işler yaptı. Ancak elimizde birde sambou var futbolla alakası olmayan bir adam! Nedense, neredeyse kimse bu adamı eleştirmiyor. Günah keçilerimiz Soner, Oğulcan Ahmet ve Yunus! Alanya maçı bu sezonun finali diyebiliriz. Maçı kazandığımız takdirde fişi çeker kalan haftalarda rahat rahat maç izleriz. Matematiksel olmasada psikolojik olarak, bu iş biter. Alanyaspor yenilmeyecek bir takım değil, ancak kolay lokma da değil! Akıllı oyun ile sahadan 3 puan alıp, kabuslar geçirdiğimiz sezonu geride bırakmak en büyük temennimiz olacaktır.

Maçın sözü; Zaferler yarı yolda pes edenler için değil, sonuna kadar mücadele edenler içindir.

 

Annelik

Geçen gün komşum Huriye teyze ile sohbet ederken bana başından geçen ilginç bir olayı anlattı. Olay baya bir ilgimi çekti…
Bende bu ilginç olayı sizlerle paylaşmak istedim…
İlgimi çekti diyorum çünkü son günlerde yaşanan bazı olaylarla zihnimde ilişkilendirmeme neden oldu bu olay…
İki hafta önce komşum evlerinin bodrum katında hamile bir kedi görmüş iki gün sonrada mutfağın penceresinin önünde gün boyunca aynı kedinin doğum yapmış olduğunu ve sürekli miyavladığını görünce de herhalde karnı aç ondan diye düşünmüş…
Neyse o günün akşamı arka odada bulunan kapağı açık kalmış dolabın içinden el yüz havlusu alacakken bir şeylerin hareket ettiğini fark edince korkmuş ve hemen eşine haber vermiş…
Eşi de gelip bakmış birde ne görsün dört tane yeni doğmuş birkaç günlük kedi yavruları…
Tabi çok şaşırmışlar bu duruma nereden nasıl geldi bunlar buraya diye…
Çok geçmeden anlamışlar ki; kedi bodrum katta doğum yapmış komşum evde yokken de hava alması için açık bırakılan mutfağın camından yavrularını daha güvenli bir yere yani o dolabın içine taşımış…
Camın kapalı olduğunu görünce de resmen açın camı diye yalvarmış yavruları için…
Lafa gelince de hayvan işte der geçeriz…
Hayvan da olsa insan da olsa annelik evrenseldir…
Anneliğin dini dili ırkı insanı hayvanı olmaz annelik bambaşka bir şey…
Tabi insan, üstün olarak yaratılmış varlık. Annelik ise bu üstünlüğünde üstünde ama şu sıralar bunu unutmuş ve bir kedicik kadar olamayan anneleri de görmek mümkün toplumda…
Ne demek istediğimi az çok anlamışsınızdır…
Anne var adı hayvan ama yavruları için çırpınan. Anne var adı insan ama yavrusunu sokağa bırakan. Birde anne var oda insan evladı olmayanın karnını doyuran…
Evet, Nisa Mihriban bebekten bahsediyorum…
Tamam, olayın iç yüzünü bilmiyorum günah almak da istemem ama ne olursa olsun bu bir caniliktir bunun başka bir açıklaması yok…
İnsan ne kadar çaresiz olursa olsun bu caniliği bu bahaneyle örtbas edemez…
Bu ülkede bir otorite var, bir sosyal devlet var. Devlet vatandaşını böyle bir caniliği yapmaya asla mecbur bırakmaz…
Zira devletin himayesinde bulunan nice yavrucaklar var nice anneler var…
Buna rağmen Nisa bebeğin yaşadığını yaşayan birçok bebek var olmaya da devam ediyor ne yazık ki…
Ana babanın hatasını günahsız yavrucaklar çekiyor olan onlara oluyor…
Herkes evlat sahibi olabilir lakin gerçek anne baba olmak hele hele gerçek annelik bambaşka bir şey…
Allah ıslah etsin böylesi anneleri diyorum başkada bir şey demiyorum diyemiyorum…
Ama şunu da söylemeliyim ki; toplumda ahlaki düzen bozulmaya devam ettikçe insanı insan yapan vicdan, merhamet, edep en önemlisi de Allah korkusu yok olup gidiyor maalesef…
Allah sonumuzu hayretsin ne diyelim…

TE’VÎLÂTܒL-KUR’AN’ ın Türkçeye Tercümesi’nden NOTLAR -11-

10. CİLT’ten Notlar 

* “Firdevs” Bir izaha göre Rumca bir kelime olup bahçe dernektir. Allah (c.c.) cenneti değişik isimlerle anmıştır. Bunlardan bir kısmı Adn, Naîm, Me’vâ, Firdevs’tir. [İsimleri çok olmakla birlikte] gerçeklikte cennetler tektir. Çünkü “Adn”  kelimesi ikamet yeri demektir. Naîm, verilen nimet, Me’vâ da aynı şekilde ikamet yeri demektir. Sonra Firdevs, Adn, Me’vâ bunlar naîm, yani nimetlerdir. Bazı rivâyetlerde Hz. Peygamber’den (s.a.) şöyle hadis nakledil­miştir: “Firdevs, cennetin en yücesi, tam ortası ve en güzel yeridir”. Eğer bu rivâyet sabit ise o, bahsedildiği gibidir. (s.20)

* Allah’ın insanı yaratmış olmasının sadece ölüm için değil “Sonra da kıyâmet gününde tekrar diriltileceksiniz” [Mü’minûn, 23/16] buyruğunda bildirildiği üzere hesaba çekmek amacıyla diriltmek için olduğunu söyleriz. (s. 28)

* “Heyhâte heyhâte” [Mü’minûn, 23/36] bir işin olmasının uzaklığını ve inkârını ifade için kullanılır ve “uzak ki ne uzak!” yani asla olmayacak iş demektir. (s. 42)

* Resûller de diğer insanlar gibi emir ve yasaklarla imtihan edilirler. (s. 50)

* “Verdiklerini, Rablerine dönecekleri inancından dolayı kalpleri ürpererek verenler…” [Mü’minûn, 23/60] Bu âyette şöyle bir işaret de vardır: Nasıl ki günah işleyen günahından ötürü korku içinde olursa, taat içinde olan da itaatinde Allah’tan bir korku içinde olur. Hz. Âişe’den (r.a.) bu yönde bir rivâyet bulunmaktadır. O bu âyeti Hz. Peygambere (s.a.) sormuş ve “Bu âyette sözü edilenler içki içenler, hırsızlık yapanlar ve zina edenler midir?” demiştir. Hz. Peygamber cevap olarak: “Ha­yır! Onlar oruç tutanlar, namaz kılanlar, sadaka verenler ancak bu halde iken yaptıkları ibadetlerin kabul edilip edilmediği konusunda kaygı duyanlardır. Onlar hayır işlerde yarışırlar!” buyurmuştur. “Kalpleri ürpererek” anlamına gelen kavl-i celîlin bu şekilde değil de, “Kalpleri, Rab’lerine ne ile/nasıl döne­cekler, saîd olarak mı yoksa şakî olarak mı? diye korku içinde olurlar, şeklinde yorumlanması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. (s. 57)

* Bazıları şöyle demişlerdir: “Berzah”, iki sûra üfleyiş arasında olan zamandır. Bazıları da “Berzah” ölüm ile yeniden dirilme arasında geçecek olan zamandır, demişlerdir. Bu, Kelbî ve Katâde’nin görüşleridir. Mücahid ise şöyle demiştir: Berzah, ölüm ile dünyaya yeniden dönme arasına konulan engeldir. İbn-i Kuteybe ve Ebu Ubeyde ise şöyle demişlerdir: Berzah, dünya ile ahret arasında olan dönemdir. Onlar İki şey arasında kalan her şey berzahtır, demişlerdir. Ebû Avsece: “İki sınır, yani dünya ile ahiret arasında kalan zamana berzah denir demiştir. Yine o, berzah, düz araziye denir demiştir. Berzahın aslı, hâciz, yani iki şeyi birbirinden ayıran engel demektir. (s. 87)

* Kabir azabının hissedilmesi uyku halinde iken vücuttan ayrılan idrak edici ruhun (nefs-i derrâke) bir halet-i ruhanîye şeklinde hissetmesi olup, insanın biyolojik canlılığını sağlayan ruhun hissetmesi şeklinde değildir. Bu aynen uyku halindeki birinin rüyasında kendisini bir belâ ve sıkıntı içinde gör­mesi ve şiddetli korku içinde olması ve kendisini daha önce bilmediği, hakkın­da bir haber duymadığı bir mekâna atılmış görmesi gibi olur ve onda canlıların belirtileri olur. Buna göre kabir azabının insana hayat veren biyolojik canlılık anlamına gelen ruh ile değil de eşyayı idrak edici/kavrayıcı ve hissedici ruh ile olması söz konusudur. (s. 96)

* Allah, her ne kadar iki cihanda da mâlik ise kendisini özellikle “Din gününün sahibi” [Fatiha, 1/4] diye nitelemesi, o gün mülkünde hiç kimsenin kendisine ortak çıkmasının söz konusu olamayacağı içindir. Dünyada iken mülkte ortaklığa yeltenenler olabilir. Ama o günde mülkün sadece ve sadece O’na özgü olması böyle bir nitelemeyi hikmetli kılmıştır. (s. 99)

* “Bağış­lasınlar, hoş görsünler” [Nûr, 24/22] mealindeki beyanla [yüce Allah] affetmeyi ve görmezden gelmeyi, bağışlamayı ona [Peygamber aleyhisselâma ve ona inanlara] emretti. Yani size kötülük yapanın yaptığını unutun ve bağışlayın, hatta onun yaptığı kötülüğe karşı sizin onu bağışlamanızı da anmayın, onun hatasından bahsetmeyin. Çünkü affın belirtilmesi başa kakmak gibi gö­rülmüştür. Tıpkı şu ilâhî beyanda olduğu gibi: “Sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın.” [Bakara, 2/264] Çünkü başa kakma ve bu şekilde in­citme sadakayı boşa çıkarır. (s. 151)

* İktidarsız ya da iğdiş edilmiş olsa bile bir erkeğin yabancı bir kadınla baş başa kalması caiz değildir. ( 173)

* Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Ey gençler topluluğu! Sizden evlenmeye gücü yeteniniz hemen evlensin! Çünkü o gözü daha iyi sakındırır ve iffeti daha iyi korur. Kimin de gücü yoksa o zaman oruç tutsun. Çünkü oruç onun için kalkan olur.” Yine rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) Hz. Ömer’e “Kızlarını ne yaptın?” dedi. “Onlar yanımdalar yâ Resûlallah!” diye cevap ver­di. Hz. Peygamber “Onlar ergenlik yaşına geldiler mi?” dedi. O, “Evet!” dedi. Hz. Peygamber “Sen onlardan birini dengi olan birinden alıkoyar ve evlenme­sini geciktirirsen mutlaka her gün sevabından bir kırat eksilir!” buyurdu. Bazı haberlerde de şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Bir kimsenin çocuğu evlilik çağına gelir ve onu nikâhlama imkânı da bulunur, buna rağmen onu evlendirmez de çocuğu bir günah işlerse günah aralarında ortak olur.” (s. 179)

* Zenginlik ve bolluk fesada, darlık ve yoksulluk da fesattan alıkoymaya sebep olabilir. Yahut bunlardan birinin diğerine üstünlüğü konusunu hiç ele almamak gerekir. Zira her ikisi de kulların kendisi ile sınandığı hallerdir: Şunlar fakirlik ve darlık yüzünden sabır ile ötekiler de zenginlik ve bolluk yüzünden şükür ile sınanmaktadırlar. Bu itibarla bunlardan birinin diğerine üstünlüğünü konuşmak lüzumsuz bir kelâm etmektir. (s. 183)

* Mümin, kendisine fitnelerden hiçbir şey dokunmadan ecir kazanabilir, bazen da fitnelerle imtihan edilir de Allah onu sabitkadem kılar. O şu dört hal üzere bulunur. Belâya mâruz kalırsa sabreder, verilirse şükreder, söyledi mi doğru söyler, hükmetti mi adaletle hükmeder. O diğer insanlar arasında ölülerin kabirleri arasında yürüyen bir diri gibidir. Nur üstüne nur. O beş nur içinde döner dolaşır; sözü nurdur, ilmi nurdur, girişi nurdur, çıkışı nurdur, kıyamet gününde cennete varışı nurdur. (s. 192)

* Kâfirler kıyamet gününde yüzüstü kapanmış halde, sürünür bir vaziyette olacaklardır. Müslümanlar ise ayakta, dik ve düz halde yürüyor olacaktır. (s. 213)

* Bazı fakihlerimiz Ebû Hanîfe’nin ihtilam olmaması halinde ergenlik yaşının on sekiz olarak belirleme şeklindeki görüşünü destekleme bağlamında şöyle demişlerdir: Çünkü oğlan çocukların­da ihtilam olma ortalama on beş yaşına ulaşmaları halindedir. Onlar belki bu yaştan önce ihtilam olurlar, belki de ergen olmaları bu yaştan daha sonra olur. Mâruf olana göre âlimler on iki yaşından küçük olanların ihtilam olmama­sı, on iki yaşına ulaşınca da ihtilam olmasının ihtimal dâhilinde kabul ettiler. Bu durumda ihtilaf edenler arasında ortalama yaş olarak kabul edilen on beş senenin üzerine, on iki yaşında ergen olma ihtimaline binaen nasıl ki üç sene ilâve varsa üç sene eklediler. [Yani en son 18 yaş dediler.] (s. 229)

* Yoksul ve ihtiyaç sahibi biri peygamberlik görevine liyakatte zengin ve varlıklı kimselerden daha elverişlidir. Çünkü insanlar zengin, mülk ve saltanat sahibi kimselere zaten tâbi olurlar. Eğer Hz. Peygamber (s.a.) zengin, varlıklı, mülk ve saltanat sahibi biri olsaydı o takdirde sırf Hakka hak olduğu için uyanlarla araları ayırt edilemezdi. Fakir ve kendisi muhtaç biri olması halinde bu ayırım kolaylıkla yapılabilir. Ancak sahip olduğu mal mülk ve saltanat peygamberliğinin alâmeti ise -Dâvûd ve Süleyman peygamberlerde olduğu gibi- o takdirde hükümranlık -duasında da olduğu gibi- onun risâletinin mucizesi olur. “Rabbim!” dedi, “Beni bağışla; benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver bana.” [Sâd, 38/35] (s. 255-256)

* İlim öyle bir izzettir ki onunla zillet asla bir arada bulunmaz. O, sahibine asla horlanma ve kahır getirmez. (s. 268)

* Yüce Allah kâfirlerin amellerini bir keresinde savrulmuş toz zerrecikleri, bir defasında kül, bir defasında serap, başka bir yerde kuvvetli yağmurun üzerindeki toprağı silip süpürdüğü yalçın kayaya benzetmiştir. Buna mukabil müminlerin amellerini de sabit, sağlam ve benzeri niteliklerle anlatmıştır. (s. 274)

* “Aksine onlar, başka değil, hayvan sürüsü gibidirler.” [Furkan, 25/44] Bazıları dediler ki: Onlar [kâfirler] hayvanlar gibidir, çünkü onların bütün kaygıları aynen hayvanların kay­gıları gibidir; yemekten ve içmekten başka bir şey düşünmezler, bunun dışında başka bir dertleri yoktur. Hayvanların akıbetleriyle ilgili herhangi bir düşün­celeri yoktur. Buna göre kâfirler bu yönden aynen hayvanlar gibidirler. “Hatta tuttukları yol bakımından daha da sapkındırlar.” [Furkan, 25/44] Birtakım yorumcular “daha sapkındırlar” ifadesi hakkında dediler ki: Çünkü hayvanlar Rablerini ve yaratıcılarını bilir, O’nu lisân-ı hal ile anarlar, oysa kâfirler ne Rab’lerini tanırlar ne de O’nu anarlar. Yahut “onlar daha sapkındırlar” çünkü çocuk edinme, şerik (ortak) isnadı gibi Allah’a lâyık olmayan birtakım yakıştırmalarda bulunurlar, ibadette O’na başkalarını ortak koşarlar. Oysa hayvanlar bunlardan hiçbir şeyi yapmaz, bu itibarla onlar kâfirlerden daha üstündür. Bazıları dedi ki: “Onlar daha sapkındırlar” çünkü hayvanlar yola sokulduğu zaman yol boyunca gi­derler, oysa kâfirler kendilerine hidâyet edilip doğru yola çağrıldıkları halde hidâyeti bulup da yola girmezler, davete icabette bulunmazlar. Bu itibarla onlar daha sapkındırlar. Yahut şöyle denir: “Onlar daha sapkındırlar” çünkü kâfirler hem kendileri saparlar hem de başkalarını yoldan çıkarıp saptırırlar, oysa hay­vanlar öyle değildir. (s. 291)

* Yağmura rahmet denilmesi, Allah’ın rahmetinin eseri olması sebebiyledir. Aynı şekilde cennete de rahmet denilmektedir, çünkü oraya giren ancak O’nun rahmetiyle girecektir. (s. 294)

* “Yine anılan o iyi kullar, asılsız şeylere şahitlik etmezler.” [Furkan, 25/72] Bazıları dedi­ler ki “lâ yeşhedûne’z-zûra” yani “asılsız şeye şahitlik etmezler”  cümlesinden maksat “zûr” mekânına uğramazlar demektir. “Zûr” ise müziktir. Buna göre âyet “onlar müzik icra edilen mekânlarda bulunmazlar” anlamındadır. Bazıları da şöyle yorum­lamışlardır: “Zûr”a şahitlik etmezler, “Zûr” da yalan demektir. Buna göre âyet “Yalancı şahitlik yapmazlar” anlamındadır. (s. 318)

* Hasan-ı Basrî dedi ki: Vallahi bir Müslüman kul için çocuklarını, çocuklarının çocuklarını ve yakınlarını Allah’a itaatkâr görmekten daha sevimli bir şey yoktur. Ve dedi ki: Onları Allah’a itaatkar görürüz de buna sebep gözlerimiz aydın olur. (s. 320)

* Bazı müfessirler şu açıklamayı yapmıştır: Firavun, [Hz. Musa’ya iman eden sihirbazların] ellerini ve ayaklarını kesmek, asmak gibi tehdit etmiş olduğu işkenceden bir kısmını onlara fiilen uygulamıştır. Ne var ki âyette onlara yönelttiği tehditleri gerçekleştirdiğine dair bir açıklama bulunmamaktadır. O yüzden biz yalana düşme korkusuyla bu gibi açıklamalara girmiyoruz. (s. 344)

* “Ezlefekallah”, Allah seni kendisine yakın etsin anlamındadır… “ez-Zülef” konaklar ve menziller demektir. Çünkü konaklar yolcuyu gideceği yere yaklaştırır. (s. 348)

* “Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır…” [En’am, 6/160] Bu beyanda “Kim iyilikle gelirse” denilmiş, “Kim bir iyilik işlerse…” denilmemiştir. Bu da belirttiğimiz gibi amellerin makbul olabilmesi için kişinin dünyadan tevhit üzere göçmesi, işlediği hayırları bozmaması şartı olduğunu gösterir. (s. 358)

* “Mercum” taşlanarak öldürülen demektir. Öldürmenin en şiddetlisi recimdir. (s. 367)

* Peygamberler, Allah’ın izni olmadan, helak olmaları için kavimlerine beddua etmezler. Görmez misin ki, Allah, Yûnus peygamberi kendisinden izin almadan kavmi arasından çıkıp gittiği için azarladığını bildirmiştir. O, izinsiz çıkması sebebiyle azarlandığına göre, bir peygamberin kavminin helak olması için izinsiz bir şekilde beddua etmesi muhtemel değildir. (s. 367)

* “Va’z” işin sonunun nereye varacağını kâh korkutarak kâh müjdeleyerek bildirmek, öğüt vermek demektir. (s. 375)

* Musa kıssası ve diğer peygamberlere ait kıssalar kitapta [Kur’anda] değişik yerlerde farklı lafızlarla, değişik şekillerde, bir takım takdim ve tehirlerle anlatılmıştır Bundan da maksat şahitlik, bilgi aktarımı vb. konularla ilgili pek çok ahkâmda lafızların harfi harfine korunmasının gerekmediğinin, aktarırken mananın korunmasına odaklanmak gerektiğinin anlaşılmasıdır. (s. 416)

* Kendisine bir haber gelen kimsenin görevi, o konuda –haberin yanlış ya da yalana ihtimali bulunması halinde- hak ve hakikat ortaya çıkıncaya kadar beklemesidir. (s. 440)

* Yüce Allah’ın nesneleri var edip bu âleme bahsedilen faydala­rı yaratması, ayrıca bütünüyle bu âlemi yaratması insanları sınamak içindir; bundan dolayı onlara emirler vermekte, birtakım yasaklar getirmektedir. Son­ra sonucu almak için onlara bir âhiret (akıbet) âlemi tayin etmiş ve orada itaat edeni ödüllendirecek, isyan edeni ise cezalandıracaktır. Eğer böyle bir akıbet (sonucun alınacağı öbür dünya) olmazsa o zaman bütün bu yaratmalar abes olurdu ve hiçbir hikmeti olmazdı. Çünkü bir binayı yapan, ondan elde etmek istediği bir yarar olmaksızın sırf onu yıkmak ve yok etmek için yaparsa, o za­man yaptığı işi hikmetten uzak ve tamamen anlamsız olurdu. Aynı şekilde evrenin yaratılması da böyledir. Eğer amaçlanan bir akıbeti olmayacaksa o da hikmetten yoksun ve anlamsız olacaktır. Âyetler, onlara inananlar ve tasdik edenler içindir. Onlara inanmayan ve tekzip edenler için ise lehlerine değil aleyhlerine âyetler olacaktır. (s. 487)

* Biz Allah’ın belirttiği üfleme, sûr gibi şeyleri şudur ya da budur diye açıklama yoluna gitmiyoruz. Ya da onun şu ya da bu olduğuna işaret anlamına gelecek bir söz de etmiyoruz. Ama bun­larla ilgili olarak Hz. Peygamber’den bir açıklama (tefsir) gelmişse o takdirde o doğrultuda açıklama yapılır. Hem bu, ameli gerektiren bir konu da değildir ki bundan dolayı onun sıhhatini ya da çürüklüğünü ortaya koyma külfetine girelim. Bu sadece tasdiki gerekli olan bir haberdir. Bu itibarla “nefh”, yani üf­leme ve sûr hakkında nasıl geldi ise öyle kabul ediyor, onları açıklama yoluna gitmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir. (s. 489)

Üretim Bağımsızlık İlişkisi

Üretkenlik, iktisadi kalkınmanın en önemli motoru olduğu hepimizce bilinir. Meşru ve mübah olan her şeyin üretilmesi, ihtiyaç olduğu kadar aynı zamanda bir vatandaşlık görevidir. Köylünün ürettiği ürünler, şehirlinin icra ettiği ticaretler, sanayicinin çevirdiği çarklar bütünüyle iktisadi kalkınmanın bir gereğidir. 
İktisadi kalkınma, milli gelirin yükselmesine vesile olan en doğru yoldur. Milli gelirin yükselmesi, dünyadaki refahın sağlanmasına katkı sağladığı inkar edilemez. 
Her türlü üretkenlik ve iktisadi kalkınma, dünya hayatının refahı yanında ebedi hayatı kazandıracak bir yola vesile oluyorsa büyük bir nimet olur. İşte “ Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver...” ayetindeki dua bunu ifade ediyor. 
Fert ve devlet zenginliği güç, kuvvet olup adaleti, içtimai yardımlaşmayı, mütevazılığı sağlıyorsa; arkasından özellikle Allah’a kul olmayı getiriyorsa ne kadar şükretsek azdır. 
Haram yollarla yapılan veya harama götüren üretkenlik, dünyada kalacağı gibi ebedi hayatı zindana çevireceği izahtan varestedir. 
Üzerinde durulması, konuşulması oldukça önemli olan bu konu ehli tarafından daha iyi izah edileceğinden eminim. 
Aslında benim ifade etmek istediğim hedef nokta bu değildir. Şüphesiz devlet ricali, iktisatçılarımız,sanayicilerimiz bu konunun önemini çok iyi biliyorlar. Benim özellikle vurgulamak istediğim nokta iktisadi kalkınmanın bağımsızlıkla bağlantılı olduğunu söylemektir. Gücümüz varsa vatanımızı başta olmak üzere her türlü kutsalımızı müdafaa edebiliriz. Ayasofya’yı açar her türlü iç ve dış terörü önleyebiliriz. Evimizde rahat uyur normal hayatımıza devam edebiliriz. 
Güçlü değilseniz iç ve diş canavarlara yem olmaktan başka bir yol olmadığı tarihi hadiselerle ispatlanmıştır. Onun içindirki Allah cc bizi bu konuda özellikle uyarıyor. Hatta şöyle emrediyor:“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.”Enfal 60. 
Şüphesiz zaman ve zemin neyi gerektiriyorsa ona göre güçlü ve hazırlıklı olmak zorundayız. İşte güçlü olmanın yolu da iktisadi kalkınmadan geçer. Onun için Türkiye’nin her tarafında bulunan sanayici kardeşlerimize, üretici köylümüze ve güçlü olmamıza katkıda bulunan herkese müteşekkiriz. Özellikle son zamanlarda devlet ricalimizin silahlanmaya verdiği önemi takdirle karşılıyoruz. “Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır” hadisindeki mesaj oldukça önemlidir. 
Bu arada her üretici kardeşimize hatırlatmakla mükellef olduğumuz bir noktayı belirtmek isterim. Doğruluk,kalite,sözde durma,haram-helal ölçülerine dikkat etme ve özellikle Allah’a karşı kulluk görevlerimizi yerine getirme ilkelerinden ödün vermeyelim. Allah’a emanet olunuz. 

Siyasette Adalet mi Fayda mı?

Bir seçim daha bitti!

Başarı ya da başarısızlıklar bütün yönleriyle tartışıldı, yazıldı, çizildi.

Yazımda güncel siyasi konulardan daha ziyade siyasetin kodlarına dair kanaatimi paylaşmak istiyorum.

Hayatta –siyasette dâhil- kıyamete kadar kalıcı başarı elde etmenin yolu Allah’ın milyarlarca yıldır kanunları işleyen kâinatındaki İslami literatürde “sünnetullah” denilen tabiat kanunlarını iyi analiz edip onlarla tam bir uyum içinde yürümek.

Ne demek istediğime dair birkaç misal vermem gerekiyor:

Mesela; kâinatta “israf” yok.

Müthiş bir geri dönüşüm çemberi işliyor ve bir saniye zaman ve bir gram eşya verimli bir şeklide dönüşümde kullanılıyor, ibret alınmalı.

Örneğin; Yusuf suresinde işlenen ekonomi ve tarımda geçerli 7 yıllık bolluk 7 yıllık darlık işleyişine Hz. Yusuf gibi yaklaşılmalı.

Hiç yanıltmayan ve daima sahibini yükseğe taşıyan adalet ilkesinden asla ayrılmamalı; zira kâinatın temel şifresi bu.

Hz. Süleyman’ın hüdhüd kıssasında olduğu gibi liyakat ve ehliyet sahipleri ile çalışmak hata yapanın da kalemini kırmayı ihmal etmemeli.

Belkıs kıssasında olduğu gibi; devlette/siyasette yapılacak her işin mutlaka liyakat ve ehliyet sahiplerine danışılarak yapıldığı ikazı hayatın merkezine yerleştirilmeli.

Kuran’da taşı yarıp fışkıran su üzerinden yumuşaklığı, kararlılığı, istikrarı ve hepsinden önemlisi şeffaflık, temizlik, saflık değerlendirilmeli.

Aynı yumuşak suyun en ağır gemileri üzerinde taşıdığı gerçeğine dikkat edilmeli.

Misaller çoğaltılabilir.

Baktığında büyük resimde göremediklerimiz için kâinatın şifrelerini önümüze açan Kur’an’ a başvurmamız gerekiyor.

Kur’an’ı sadece bir zikir kitabı değil; buna siyasette dâhil bütün bilimlerin ana kodlarını içeren bir hazine olarak baktığımızda bize siyasette fayda mı, adalet mi? sorusunun cevabını verecektir. 

“Sokrates, fayda ile adaleti birbirinden ilk kim ayırdıysa ona lanet okurken -ki bunu sık yapardı- haklıydı; O, bu ayrışmanın tüm kötülüğün ve fesadın kaynağı olduğundan yakınırdı…” Cicero

Gerçek ve kalıcı fayda ancak adaletin işaret ettiği yol üzerindedir.

Seçim telaşı bitti ve Ramazan ayının son günlerindeyiz.

Tefekkür/tedebbür/taakkul/tezekkür zamanı.

Kâinatı onun katalogu Kur’an Kerim rehberliğinde iyi okursanız dünyada başarının şifrelerini Peygamberlere sunduğu gibi size de cömertçe sunacaktır.

Justice or Benefit in Politics?

Another election is over!

Successes or failures were discussed, written and drawn in every aspect.

In my article, I would like to share my opinion about the codes of politics rather than current political issues.

The way to achieve lasting success in life - including politics - until the end of time is to analyze well the laws of nature, called "sunnatullah" in Islamic literature, in God's universe, which has been operating with laws for billions of years, and to walk in full harmony with them.

I need to give a few examples of what I mean:

For example; There is no "waste" in the universe.

A magnificent recycling circle operates and one second of time and one gram of goods is used efficiently in recycling, which should be taken as a lesson.

For example; 7 years of abundance and 7 years of scarcity in economy and agriculture in the Surah Yusuf are mentioned by Hz. It should be approached like Yusuf.

We should never deviate from the principle of justice, which never misleads and always elevates its owner; Because this is the basic password of the universe.

Hz. As in the story of Solomon's hoopoe, working with those who have merit and competence should not neglect to break the pen of those who make mistakes.

As in the story of Belkis; The warning that every job to be done in the state/politics must be done in consultation with those with merit and competence should be placed at the center of life.

In the Qur'an, softness, determination, stability and most importantly transparency, cleanliness and purity should be evaluated through the water gushing out after splitting the stone.

 

Attention should be paid to the fact that the same soft water carries the heaviest ships on it.

Examples can be multiplied.

For what we cannot see in the big picture, we need to refer to the Quran, which reveals the codes of the universe to us.

The Quran is not just a book of dhikr; When we look at this as a treasure containing the main codes of all sciences, including politics, we wonder whether it is benefit or justice in politics? will answer the question.

“Socrates was right when he cursed whoever had first distinguished between utility and justice - which he often did; He complained that this separation was the source of all evil and corruption…” Cicero

Real and lasting benefit is only on the path indicated by justice.

The election rush is over and we are in the last days of Ramadan.

Time for contemplation/reflection/contemplation/reflection.

If you read the universe well under the guidance of its catalog, the Holy Quran, it will generously offer you the codes of success in the world, just as it did to the Prophets.

 

Acı Hayatlar

Acı hayatlar; her birimizi kederlendiren, içimizi burkan, kalbimizi kanatan, gözyaşlarına boğan insanı olgunlaştıran, her ne kadar acı görünse de çoğunlukla sonu mutlulukla biten hayat değirmenidir. Veya bir tahtıravallidir hayat. Acı hayatlar, bu fakirin hayatıdır

Garip geldim dünyaya garipçe yaşıyorum,

Dertleri zevk edindim hüzünler taşıyorum,

Soluma kar yağıyor durmadan üşüyorum,

Dertleri zevk edindim hüzünler taşıyorum!

1949 yılında Aymanas’ta doğdum, büyüdüm.

Aymanas

Yeşile boyanmış bahçesi bağı,

Sevdiğim mahalle şirin Aymanas,

Herkesi sarıyor dostluğun ağı,

Sevdiğim mahalle şirin Aymanas!

 

Dostluk bahçelerinde koşuyorduk,

Konya lehçeleriyle coşuyorduk,

Saf çocukluğumuzu yaşıyorduk,

Sevdiğim mahalle şirin Aymanas!

 

Tozlu sokaklarda oyun oynadık,

İksirli suyunu içtik doymadık,

Komşumuzdan kötü sözler duymadık,

Sevdiğim mahalle şirin Aymanas!

 

İlgiyle büyüdük bu yörelerde,

Büyüğe saygı vardı törelerde,

Arıyorum her an acep nerelerde?

Sevdiğim mahalle şirin Aymanas!

 

Bahar aylarında çiçek açardı,

Rengarenk gülleri koku saçardı,

Bülbül aşka gelir serden geçerdi,

Sevdiğim mahalle şirin Aymanas!

 

Tüm çocukluğuma el âlem tanık,

Verdiğim emeğe melalim tanık,

Camiler ezanlar hilalim tanık,

Sevdiğim mahalle şirin Aymanas!

İyi ki Konya’da doğdum, Konya’nın ekmeğini yiyor, bu şehrin nimetlerinden yararlanıyorum. Bu başkentin; kültür ortamından faydalanıyorum. Hamdolsun yüce Rabbime.

Bu şehre borcum var. Yaşadığım sürece bu borcumu ödemek için elimi değil gövdemi taşın altına koydum ve aynı minvalde devam edeceğim.

Yaşım yediye gelmişti. Okula gitme vakti, bilgi edinme zamanıydı. Abilerim, ablam Necati Bey İlkokulundan mezun olmuşlardı. NECATİ BEY İLK OKULU’nun adı, İlk Milli Eğitim Bakanlarından MUSTAFA NECATİ’den alınmıştır.

Ne otobüs vardı, ne dolmuş. O zaman okullar tek tedrisatlıydı; sabah 08.00’den ikindi üzeri 15.00’e kadar devam ederdi eğitim.

Öğle arasında herkes evinden getirdiği yiyecekleri yerdi. Durumu iyi olan, zengin evin çocukları; sucuk, pastırma, zeytin, peynir, reçel…getirirdi. Benim gibi fakir evin çocukları da tandır ekmeği, yumurta, patates…koyarlardı çantalarına. Tabii varsa koyarlardı. Yoksa akşama kadar aç bî ilaç dolaşırlardı. Okulun önüne simitçi, tatlıcı gelirdi. Bazen simit alacak param olmadığı için yalızca camekanına bakmakla yetinir ve yutkunurdum. Ağzımın suyu akardı.

İlkokul beşinci sınıftayken, Başarılı çarşı karşısında bir gazocağı tamircisinde çırak olarak çalışmıştım. Hem hayatı öğreneyim, hem de okumanın kıymetini bileyim diye babam ve annem böyle bir karar vermişti.

Bir bayram günüydü, herkeste bayram hazırlığı vardı. Çarşılar, pazarlar, bayram hazırlığı yapanlarla doluydu. Satıcılar;

-“gel abi, gel abla, bayramlıklarımız burada!” diye bağırdıkça benim içim gidiyordu. Ailemin, bana bayramlık alacak gücü yoktu. Ne yalan söyleyeyim, ailem fakirdi ama ailede huzurumuz iyiydi. Annemin babamla kavga ettiklerine şahit olmadım. Kavga yüzünden soframız kapalı kalmazdı. Babamın her gelişinde yüzünden tebessüm eksik olmazdı. Bu, benim için paha biçilmez bir andı. Varsın katımız, yatımız, malımız, mülkümüz olmasındı. Hamdolsun, bize bizliğimizi unutturacak, insanlara tepeden baktıracak, kul hakkı yedirecek bir derekeye bizi düşürmedi.

Bayramlık elbiseler, ayakkabılar adeta;

-“gel beni al” diyordu. Ne yazık ki buna da gücüm yoktu. Ağzımın suyu akmıyor değildi. Derinden bir “Ohh!” çeker ve kadere rıza gösterirdim. Tabii akşamları eve gidince, odamda, yatağımın içinde sessizce ağlayarak boşalırdım.

Ayağımda köylü lastiği vardı. Bilenler bilir. Ertesi gün bayramdı ya, bayramda insanlar, özellikle çocuklar sevindirilir ya, ustam da, beni sevinsin, bayrama mutlu girsin diye köylü lastiğimi boyattı, bayrama hazır hale getirmişti. O sevincimi hiç unutamam. Lastik boyanır mı? Boyandı işte!

Doğru dürüst giyecek ayakkabı olmayınca, “ıskarpin” adı verilen güzel ayakkabım yoktu, hiç olmadı. Giyindiğim bu köylü lastiği, bana en iyi ıskarpinden daha güzel geliyordu.

Köylü lastiğinin boyanması yerine ustam yeni bir ayakkabı almış olsaydı, sanırım hayatım boyunca bu ikramını unutamazdım. Almadı işte. Keyfinin kâhyası değildim ya! Alır alır, almaz almaz…

Fakirlik diz boyuydu. Fakirlik çoktu ama huzursuzluk yoktu.

Bizim Devre!

Ayağında yırtık pabuç,

Fakir idi bizim devre.

Değişmedi asla sonuç,

Yoksul idi bizim devre!

 

Bir göz oda loş pencere,

Yemek pişmez boş tencere,

Hiçbir şey yok ne becere,

Naçar idi bizim devre!

 

Rutubetli eve girdi,

Perde yoktu kâğıt gerdi,

Şilte diye kilim serdi,

Mahrum idi bizim devre!

 

Yüksünmedi ahvalinden,

Tiksinmedi bu halinden,

Kaybetmedi kemalinden,

Özden idi bizim devre!

Bizim dönemde İmam Hatip öğrencilerinin çoğu fakir aile çocuklarıydı.

İmam Hatip yıllarım çok sıkıntılıydı. Hem çalıştım, hem okudum. Küçük yaşta anne- babayı kaybettim. Dört kardeş döküldük. Öksüz ve yetimliğin ne demek olduğunu o yaşlarda tattım.

Okul harçlığı kazanmak için yaz aylarında; Eski Üzüm Pazarında bir kahvehanede garsonluk yaptım. İmam Hatip Okulu 2. Sınıftaydım. Annemin ve babamın vefat ettiği yıl (1963) Tabii o yıl sınıfta kaldım.

Bu acı yılı şöyle şiirleştirdim:

Gel de Bana Sor

(Annemin Vefatı; 11 Temmuz 1963- Babamın Vefatı; 08 Eylül 1963)

Dokuz yüz altmış üç, gözyaşım taştı,

Mevsim yazdı, lakin yüreğim kıştı.

Annem öldüğünde feleğim şaştı,

Öksüzlük ne imiş gel de bana sor!

 

Araları kısa, üç aylık zaman,

Bir anda öldüler, halim pek yaman,

Dört kardeş döküldük, aman ki aman,

Öksüzlük ne imiş gel de bana sor.

 

Yaşım on beş idi, çocuktum belki,

Yediğim darbenin ilkiydi ilki,

Unutulmaz derin yara bu yılki,

Öksüzlük ne imiş gel de bana sor.

 

Üzüntüm ruhuma bir “akar” oldu,

Gariplik boynumu hep yıkar oldu,

Tattığım acılar pek yakar oldu,

Öksüzlük ne imiş gel de bana sor.

 

Emanet

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÕZÜYLE

               Aşık Ataroğlu

 

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

Sevgili dostlar, bu muhabbetimiz de emanet üzerine olsun istedim. Nedense biz millet olarak hatta insanlık olarak bu emanet konusunu ya anlayamadık yada anlamak istemiyoruz. Bir türlü içimize sindiremedik.

Bence insanın eğitiminde en önce verilecek ders emanet olmalı. Ana dilimiz gibi emanetin ehemmiyetini öğrenmeliyiz. Annenin babanın en önemli görevi olmalı bu emanet duygusunu evladına kazandırmak. Ama tabi duyguyu kazandırmak kendi yaşantılarıyla tezat teşkil etmemeli.

Bu duygu ve alışkanlık eğitimine okullarımızda daha da şumullü olarak devam edilmeli ve kazandırılmalı.

Bir japon atasözünde derk ki " Bize bu vatan atalarımızdan miras kalmadı, gelecek nesillerden emanet aldık"

Bu pencereden bakarak vatanımız bayrağımız cumhuriyrtimiz kültürümüz(gelenek görenek örf adetlerimiz  edebiyata eserlerimiz vb.) elimizde bulunan her şeyimiz gelecek nesillerin emanetidir.

En baştan çocuklarımız oyuncaklarını kırıyorsa, okul sıralarını kirletiyor çiziyorsa okul eşyalarına zarar veriyorsa emanet eğitimini almamış demektir.

İleriki yaşlarda çalıştığı kurumlarda da aynı sorumsuzluğuna devam ettiğini düşünün. Düşünün felaket olur değilmi. Zaten de olmuyormu. Çalıştığı fabrikayı zarara uğratanlar hatta yakanlar, yine çalıştığı kurumu babasın malı sanıp kendi menfeatına kullananlar aramızdan çıkmadımı halada devam etmiyorlarmı.

Şimdi biraz da en önceye gidelim. İnsanın ilk yaratılışına. Biz kendi kendimize olmamışız bizi en güzel şekilde yaratan ve ilkimizede Adem diyen bir yaratıcımız var. O da Allah.

Ne bedenimizin var oluşunda nede Dünyanın üzerindeki emrinize verilen her bir şeyin var oluşunda bizim bir sermayemiz yok. Sermaye Onun, onun kârı bizim. Tabi zararıda bize ait.

Senin ruhunu yaratıp üzerine bu bedeni giydiren sahibin, var oluştan bu yana daima rehberler ve kullanma kılavuzlarını da göndermiş.

Demiş ki sana verilen her şey emanet gönderdiğim rehbere birde kullanma kılavuzu verdim. Rehberden bu kılavuzun içinde yazanları öğren ve daima kılavuzu yanında taşı. Dünya hayatında neyi nasıl yapacağını bu kılavuza göre yapacaksın. Gün gelecek emanetini geri alacağım hesabıda o zaman görürüz demiş.

İnsanlığın yaratılışından bu yana ilk insanı kendi kendine ve çocuklarına rehber tain ettikten sonra binlerce rehber göndermiş ve son olarak ta bizlere Hz. Muhammed Mustafa'yı(s.a.v) rehber olarak göndererek hayat ve kulluk klavuzumuz olarakta Kuranı vermiş.

Dostlar bu konuda yazılacak çok şeyler var ama ben sözü şuraya getirmek istiyorum.

Şu anda tüm Dünyayı sarsan bir Çorana virüsü var.Bütün Dünya milletleri bu virüsle kalkıyor bununla yatıyor. Haberlerin hepsi virüs üstüne. Her kafadan tavsiyeler yorumlar. Ayrıca komplo teorileri. Bundan sonra yaşantı şöyle olacakmış böyle olacakmış.

Dostlar Dünya veya yaşantı sağ kalanlar için nasıl olur kimsenin bileceği bir şey değil.İnsanların komplo teorileri varsa Allah'ın değişmez kaderi var. Allah'ın indinde her şey biliniyor ve işleyiş ona göre gidiyor.

Eee Ataroğlu sen işi bitirdin yani hiç bişey yapmıyalımmı der gibisiniz. Asla öyle bir şey demiyorum. Tabi ki üzerimize düşeni yapacağız.

Hemen kullanma klavuzumuza ve rehberimizin tavsiyelerine baktığımızda zaten çok açık .

Ne buyurmuş efendimiz rehberimiz "Bir yerde veba varsa oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba varsa da oradan da çıkmayınız"

İşte sana talimat uymalısın. Daha başka dinimiz ilim dinidir. Doktorların ve bilim adamlarının tavsiyelerine uyacağız. O zamanlar veba şimdi Corona. Geçen çağlar içinde nice virüsler, bulaşıcı hastalıklar çıkmış binlerce insan can vermiş.

Bunların hepsinden yaratan haberdar. Onun izni olmadan hiç bir şey çıkamaz. O dilemezse kimse bir şey dileyemez.

Dostlar muhabbetimizin başında konuşmuştuk ya bu beden bize emanet biz emaneti korumakla görevliyiz. Ölümün ne zaman nerde ne şekilde geleceğini bilemeyiz.

O zaman yapacağımız bütün korunmaları Allah'ın emri olarak yapmalıyız. İşte o zaman hareketleriniz ibadet hükmüne de geçiyormuş.

Vazifeni yap tevekkül et.

Haa, kendi emanetimizi korurken başkalarının emanetine de saygılı olmalıyız çünkü onunda hesabını bizden soracaklar.

Dostlar araya birde fıkra koyalımda hem düşünelim hem de birazcık gülelim.

Babayla oğlu deniz kenarına kamp yapmaya gitmişler. Çadırlarını kurup eşyalarını yerleştirmişler.

Akşama kadar yüzmüşler spor yapmışlar zamanı gelince de yatmışlar.

Gece bir ara baba uyanmış ki yıldızlar görünüyor. Hemen oğlunu kaldırmış demiş bak bakalım yukarıda ne görüyorsun bir değişiklik varmı.

Oğlu yıldızları görüyorum baba deyinca babası tekrar sormuş. Nasıl olmuş bu iş. Oğlu başlamış anlatmaya demiş , Astronomi ilmine göre yıldızlar birer güneştir onlardan galaksiler oluşur falan derken babası ensesine yapıştırmış.

Demiş ulan salak oğlum görmüyormusun çadırı çalmışlar.

Sevgili dostlar inanın çoğumuzun üzerimizdeki çadırdan haberimiz yok ahkam kesiyoruz.

Anlayan ne anlarsa anlasında ben bir ozan olarak muhabbete bir şiirle son vereyim.

Sağlıcakla kalın.

EMANET 2

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

 

Emanetin sahibi var

Odur bize en güzel yar

Yeşil ova karlı dağlar

İniş yokuş düz emanet

 

Karun kadar malın olsa

Evin Barkın altın dolsa

Hesabı var nasıl olsa

Çok emanet az emanet

 

Geçen ömrüm bunca yaşım

Elim kolum ayak başım

Dilim dişim gözüm kaşım

Aynadaki yüz emanet

 

Dört mevsim gelip geçecek

Herkes ektiğin biçecek

Onlar bir mevsimlik çiçek

Torun oğlan kız emanet

 

Ataroğlum gönül eri

Emanete ver değeri

Benim sinem yangın yeri

Ocak onun köz emanet

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

İbadetlerin Devamlı Olanı Makbuldür

      On bir ayın sultanı rahmet, mağfiret, cehennemden kurtuluşa vesile feyz ve bereket dolu, bir Ramazan ayını daha geride bırakmış bulunuyoruz. Oruç tutarak nefislerimizi terbiye etmeye çalıştık ve namazlarımızı da genel olarak cemaatle beraber kılmaya büyük gayretler gösterdik. Cemaatle beraber namaz kılma alışkanlığımızı ömür boyu devam ettirmeliyiz. Zira cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletli olduğunu unutmamamız gerekir. Ramazanda kazandığımız bir diğer alışkanlık da sabırdır. Hayatımızın tamamında olması gereken özelliklerden birisi de sabırdır. İbadetlere devam etmede ve günah işlememe noktasında da sabırlı olmalıyız.

     Ramazan ayı boyunca sabrı, yardımlaşmayı, paylaşmayı, dayanışmayı ve kardeşliği en iyi bir şekilde öğrendik ve uyguladık. Dünya nimetlerinin gelip geçici olduğunu, ahiret nimetlerinin ise kalıcı ve gerçek olduğunu anlamaya çalıştık. Ramazan ayında yaptığımız ibadetleri ve kazandığımız güzel hasletleri Ramazan dışında da devam ettirmeliyiz. İbadetlerimizi en iyi şekilde her zaman yapmakla yükümlüyüz. Esasen ibadetlere devamlılık çok önemli bir esastır ve ibadetlerin devamlı olanı makbuldür. Farz olan amelleri, hiçbir eksiltme veya ilave yapmaksızın emredildiği şekliyle düzenli bir şekilde eda etmeliyiz.  Nafile ibadetlerde ise az da olsa devamlı olanı makbuldür.

      Allah (c.c.): “Namaz kılanlar ki, onlar namazlarında devamlıdırlar.” (Meâric Sûresi âyet: 23),

“Ölüm sana gelinceye kadar Rabbine itaat et.”(Hicr Sûresi âyet:99), “İnsanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”(Zariyat Sûresi âyet:56) buyurmaktadır.

      Allah’ın izniyle; yağmur nasıl yeryüzünü temizler ve toprağa bereket verirse, devamlı yapılan ibadetler sebebiyle de kötülüklerden ve günahlardan aynı şekilde arınıp, temizlenebiliriz. Yapılan ibadet ve taâtlarla Allah (c. c.) 'ın sevgisine mazhar olan Müslümanlar, bu güzel durumlarını devam ettirmelidirler. Müslüman; Ramazan bitti diye İbadet ve taat'tan uzak durmamalı, güzel davranışları devam ettirerek, her türlü kötülüklerden gereği gibi kaçınmalı. Ramazan-ı Şerif içinde kazanılan güzel alışkanlıkları Ramazan dışında da sürdürerek Kur'an ve Sünnet çerçevesinde hayat yaşamaya özen gösterilmelidir. Allah(c.c.)'a ve Resulü Hz. Muhammed (s.a.s.)'e karşı görevlerimizi hiç bir zaman aksatmamalıyız. Bilmeliyiz ki, ibadetlerde devamlılık, çok önemli bir İslâmi esastır.

     Ramazan-ı Şerîfte eda edilen ibadetler ve taâtlar ile erişilen müstesna kulluk derecemizin durumu, ekilen bir tohum gibidir. Bu tohumun verimli veya verimsiz olması, yılın her gününde de aynı anlayışla ibadetlerin yapılıp yapılmaması ile doğrudan ilgilidir. Yani Ramazan’da kazandığımız güzel hasletleri ve kalbî olgunluğu, Ramazan’dan sonra devam ettirmemizle mümkün olur. Atılan tohumun yeşermesi için sulanmasına dikkat edilmez bir defa sulanıp bırakılır ve süreklilik olmazsa verimin düşmesi kaçınılmaz olur. Sadece Ramazan da ibadet edip diğer zamanda terk etmekte sevapların azalıp günahların artmasını sağlar.

      Unutmamak gerekir ki İslâmi bir yaşam, belli zamanlara has bir özellik değildir. Esasen ömür boyu devamı istenen bir takva hayatıdır. Ramazan-ı Şeriften sonra ibadet hayatımız hususunda rehavete kapılmamalıyız. Ramazan da kazanılan güzel hasletleri, manevi hatıraları unutmamak, halisane niyet ve amelleri terk etmemek gerekir. Böylece Ramazanda elde ettiğimiz manevi iklimi muhafaza ederek, Ramazan dışındaki aylarda da devam ettirmiş oluruz ki gerçek anlamda kurtuluş o zaman elde edilebilir.

      İbadetlerde devamlılık Müslüman’ın asli görevidir. Sabır ve sebat ile devam edildiği takdirde, neticede çok büyük birikimlerin meydana geleceği muhakkaktır. İbadetlerimizde devamlılığın önemi çok büyüktür. Deryaları derya yapan yağmur damlalarının sürekliliğidir. Damlalar birike birike umman olur.

     Dinimiz İslâm’a göre,  namaz, oruç, hac ve zekât ibadetleri çok önemlidir. Kısacası; Allah’a kulluk ve O’na yakınlaşma niyetiyle, emredilenleri yapıp, yasaklananlardan kaçındığımız her davranış, ibadettir. İbadetler; İmanımızın ve ahlâkımızın olgunlaşmasını, sağlamlaşmasını sağlar. İbadetler; gönüllerimize Allah (c.c.) sevgisini çok sağlam bir şekilde yerleştirir, aklımızı, bedenimizi ve ruhumuzu kötülüklerden arındırıp kurtuluşa ermemize sebeptir. İbadetler;biz Mü’minleri gerçek özgürlüğe, dünyada, ahirette huzur ve mutluluğa kavuşturur.

    Ramazan ayında kazandığımız güzel alışkanlıklarımızı, Ramazan dışındaki aylarda da devam ettirerek hakiki kurtuluşa eren Mü’minlerden olmamız duâsı ile sıhhat ve afiyetler dilerim.

     omerlutfiersoz@gmail.com

 

Avustralya'da Cuma İzni

Cuma tartışmaları, beni 36 yıl öncesi yaşadığım bir olaya götürdü. Avustralya Melbourne'de din görevlisiyim. Amerikalıların kurduğu tam kapasiteyle çalışan ve otomobil üreten Ford Motor Company’de Türk işçileri de çalışıyor.
Dini inanç ve ibadet özgürlüğüne önem veren Avustralya'da işçilerimiz, Cuma günleri Camiye gelip namaz kılmak istiyorlar lakin Ford Fabrika yönetimi mesai saatlerinde dışarı çıkmalarına izin vermiyor. Ancak, vakit namazlarını münferiden içeride kılmalarına izin veriyorlar...
Sorunu çözmek için Broadmeadows Türk İslam Cemiyetimiz devreye giriyor ve Müslüman işçilerin Cuma namazı saatinde Fabrika dışına çıkmasına izin verilmesini talep eden bir yazı gönderiyor. Gerekçe olarak da, Cuma namazının camide kılınmasının farz ve zorunlu, vaktinin de belli ve sınırlı olduğu bildiriliyor.
Fabrika yönetimi önce talebi olumlu karşılıyor fakat izin vermek için Türkiye'deki uygulamayı soracaklarını, çalışanlara orada nasıl bir düzenleme yapılıyorsa burada da aynısını uygulayacaklarını belirtiyorlar.
Büyükelçilik kanalıyla yapılan yazışmalardan sonra Ankara'dan gelen cevap herkesi şaşırtıyor:
"Türkiye Cumhuriyeti Laik bir Ülkedir. Çalışma saatleri dini kurallara göre düzenlenemez. Çalışanlar için Türkiye'de Cuma namazına özel bir izin uygulaması yoktur."
Fabrika yönetimi gelen yazıyı Cemiyet yetkililerine göstererek: "Sizin ülkenizde uygulama böyleyken bizim yapacağımız bir şey yok" diyerek üzüntülerini bildiriyorlar.
Gelen bu yazıya rağmen Cemiyetimiz işin peşini bırakmıyor, ısrarını sürdürerek ikinci bir yazıyla, “Fabrikada sadece Türk işçilerinin bulunmadığını, diğer ülkelerden de Müslümanların bulunduğunu” belirtip uygulamanın o ülkelerden de sorulmasını talep ediyor.
Sonucu merakla bekleyen Cemiyet yöneticileri ve işçiler, bir süre sonra Fabrika yönetimince Cuma namazı için belli saat aralığında izin verildiğini sevinerek öğreniyorlar. Türkiye’den izin çıkmasa da, halkı Müslüman olan diğer ülke büyükelçiliklerinden gelen müspet cevaplar, Fabrika yönetimini ikna etmiş ve bütün Müslüman işçilere Cuma namazı için izin çıkmıştır artık...
Bu gelişmeden sonra, ben de Cuma hutbelerinin dilinde değişiklik yapma ihtiyacı duymuştum. Daha önce Türkçe hazırladığım hutbeleri, diğer ülke Müslümanlarının da camiye gelmesiyle Türkçe, İngilizce ve Arapça olarak üç dilde hazırlamaya başladım. Artık Broadmeadows Camii sadece Türklere hitap eden bir mabet değil, olması gerektiği gibi her coğrafyadan Müslümanlara hitap eden, her etnik kökenin rahatça gelip ibadet ettiği, tanışıp kaynaştığı bir İslam Merkezi olmuştu.
Yaşadığım bu olayın analiz ve yorumunu yazıyı okuyanlara bırakarak konuyu burada noktalamış olayım.

İran – İsrail Savaşı mı?

Devlet değil terör örgütü olan Siyonist İsrail, 6 ayı aşkın süredir sürdürdüğü Gazze soykırımında 34 bin masum insanı katletmesinin yanı sıra zaman zaman da başka ülkelere saldırılar yapmaktadır. Lübnan’dan sonra İran’ın Şam büyükelçiliğine saldıran ve İran generallerinin ölümüne yol açan İsrail terör örgütü, vahşi bir canavar gibi sağa sola sataşmaktan zevk almaktadır.

Arkasında bulunan ve “İsrail’in kırmızı çizgisi yok” diyen ABD ve diğer Batı ülkelerinin sınırsız desteğine güvenen İsrail, bu desteği arkasında bulduğu sürece dur durak bilmeyecek ve her ülkeye saldırmaya devam edecektir.

Bu saldırılarını Arz-ı Mev’ud yani Vadedilmiş Topraklar hayali için yapan İsrail, bu hayaline ulaşmak için kendisine verilen sarsılmaz batı desteği ile Arz-ı Mev’ud sınırları içinde bulunan bütün ülkelere saldırma eğilimindedir.   

Kendisine yapılan en küçük bir tepkide hemen ABD’yi ve BM’yi göreve çağıran ve tepki veren ülkeleri anında ağabeylerine şikâyet eden İsrail, aslında kendisinin ABD’siz bir hiç olduğunu ortaya koymaktadır.

İsrail’in, İran toprağı sayılan Şam Büyükelçiliğine yaptığı saldırıya 12 gün sonra cevap veren İran, 300 insansız hava aracı ve 20 kadar füze fırlatarak, tarihinde İsrail’e ilk defa doğrudan saldırıda bulunmuştur.

İran’ın bu saldırısı İsrail’e hiçbir zarar verememiş olsa da, ABD ve diğer Batı Ülkelerinin İsrail’e olan desteklerini tazelemeye yetip artmıştır.

34 bin masum insanı katleden, İran toprağı olan elçilik binasını vurarak generallerini öldüren İsrail'e en küçük tepki vermeyen büyük şeytan ABD ve avaneleri olan diğer ülkeler, bir kişinin bile ölmediği İran'ın adeta göstermelik saldırısına karşı hemen birleşerek en büyük tepkiyi gösterdiler. Buna da uluslararası hukuk diyorlar.

Yerin dibine batsın bu, güçlünün yanında olan hukukunuz. Bir kere daha görüldü ki bu hukuk anlayışına göre İsrail ne yaparsa doğrudur, İsrail'e karşı atılan küçücük bir adım bile yanlıştır. Bunlara göre İsrail'in saldırdığı bir ülkenin cevap vermeye hakkı yoktur. Bu şartlarda hiç kimsenin dur diyemediği ve diyemeyeceği İsrail'in, Arz-ı Mev'ud sınırları içinde bulunan bütün ülkelere saldırması kaçınılmazdır.

İran’ın yaptığı bu hamleyle, İsrail'in büyük şeytan ABD ve avaneleri nezdinde kaybettiği prestijini ve desteğini yeniden kazanmasını sağlaması da İsrail için büyük bir kazanç olmuştur.

Gelişmelere bakıldığı zaman İsrail’in, İran Büyükelçiliğine yaptığı saldırı, bu sonucu almanın bir planı idi denilebilir. İran bu plana alet olarak, bilerek veya bilmeyerek İsrail’in amacına ulaşmasına yardımcı olmuştur.

Ancak olayın bir de arka yüzü var ki İran tarihinde yaptığı bu ilk saldırısı ile İsrail’in, ABD ve Batı ülkelerinin desteği olmadan bir hiç olduğunun ortaya çıkmasına vesile olmuştur.

Şu anda İsrail, İran’ın saldırısına cevap vermeye hazırlanmaktadır. İsrail’in, İran’a karşı her an saldırı yapacağının işaretleri gelmektedir.

Bu olaylar bir tiyatro mu yoksa gerçek mi?

İsrail’in, İran’a saldırısı gerçek, İran’ın, İsrail’e saldırısı ise bir tiyatro görünümü vermektedir. Zira İsrail’in, İran toprağına saldırısı ve bu saldırıda öldürülen İranlı generaller gerçektir. İran saldırısında İsrail’in hiçbir zarar görmemesi ve bir kişinin bile ölmemesi ise bu saldırının tiyatro olduğunu göstermektedir.

İsrail’in hazırlandığı saldırı gerçekleşirse ne gibi bir sonucu olacaktır?

“İsrail saldırısına anında cevap vereceğiz” diyen İran ne yapacaktır?

Karşılıklı bu saldırılar bir savaşa dönüşecek midir?

İhtimal dahlinde olan bu savaşın ne gibi sonuçları olacaktır?

Türkiye bu savaşta ne gibi bir rol oynayacaktır?

Bu gibi sorular cevabını beklemektedir. Sadece bölgenin değil bütün dünyanın çıbanbaşı olan İsrail ve destekçileri Gazze katliamları ile yeni bir dünya savaşının fitilini ateşlemişler, bu alevin büyümesi için ne gerekiyorsa yapmaktadırlar.

Savaşlardan uzak, barış ve kardeşlik içinde bir dünyada yaşamak tüm insanlığın umudu ve beklentisidir ama dünyayı kendilerine köle yapmak isteyen ve bütün dünyanın zenginliklerine sahip olmak isteyen küresel güçlerin bitmek bilmez hırsı, bu umudu ve beklentiyi boşa çıkarmaktadır. Allah Müslümanların yardımcısı olsun. Sağlıklı ve huzurlu yarınlar diliyorum.


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi