Bugün; 27 Mayıs 2018, Pazar
YAZARLAR
Yahudiler ne yapmak istiyor?

                ‘’Eski Ahid yani Tevrat’ı teferruatı ile incelemeden ne Yahudilerin dünyayı hakimiyetleri altına alma sebeplerini öğrenebiliriz, ne de günlük hadiseleri anlayabiliriz’’ diyor Luis Marschalko. Sonra devam eder. ’’Yahudi’’ kelimesini tabu haline getirerek, şahısların fikirlerini açıklamalarına mani olmakta; böylece dünya üzerinde yaşayan insanların içinde bulundukları tehlikeyi görmediklerinden emin olmak istemektedirler.’’

                Tehlike nedir sorusuna, ABD nin kurucu babalarından sayılan Benjamin Franklin (1706-1790)şöyle cevap veriyor. ’’ABD için büyük bir tehlike vardır. Bu büyük tehlike  Yahudi tehlikesidir. Eğer bu Yahudiler ihraç edilmezlerse 200 yıl içinde çocuklarımız Yahudileri doyurmak için tarlalarda çalışmaya mecbur olacaktır.’’( İhracı düşünecek kadar Yahudi düşmanı bir adamın resmi, 100 doların arka yüzünde  hala nasıl duruyor sorusuna  takılmadım  da değil.)

                Şu anda ABD çocuklarının Yahudileri doyurmak için tarlalarda çalışıp çalışmadığını bilmiyorum ama Kudüs sokaklarında, Yahudi askerlerinin manevi ipleriyle dolaştırılıp Filistinli Müslüman avına çıktıklarını biliyoruz.

                Franklin’in bu öngörüye yaklaşık 230 yıl önce ulaşmış olması; O’nun Yahudi’yi iyi etüd etmiş olduğu anlamına geliyor elbette ama ABD çocuklarını masum tarla işçiliğiyle bırakmış, Müslüman(az kaldı) sonra Hristiyan öldürtmek  için bir tetikçi olarak kullanacağını, kaybolan hatıra defterinde belirtmemişse, bu öngörü ‘’sevgi’’ sözcüğünün anlamını bilmeyen Yahudiyi tanımlamada eksik hatta yetersiz kalır diyebiliriz.

                1890 yılında Odesa Yahudilerinin elinde aslının bulunduğu iddia edilen ve 14 Mayıs 1935 de İsviçre mahkemesi tarafından sahte olduğu kararı verilen ‘’Siyonun Münevver Büyüklerinin Protokolleri’’, İsviçre Temyiz Mahkemesi tarafından bozulur. Temyiz mahkemesince bozulmasına rağmen alt mahkeme kararını esas alan(işlerine öyle geliyor) Yahudiler, bu protokolde neler varsa  aynen uygulamış hatta protokolü hazırlayanlar bu kadarını beklemediklerini itiraf etmişlerdir.

                Peki, bu protokolde ne vardı? Protokol üç merhalede dünya hakimiyetini hedefliyor.

                Birinci merhalede para ve kapitalizm üzerinde Yahudi hakimiyeti kurmak. Basının etki gücünü artırmak ve yaygınlaşmasını sağlamak, kanuni sistemleri bozmak, çalışan sınıflar arasında hasedi ve kini tahrik etmek, cemiyetlerin ve devletlerin arasına ihtilaflar sokarak savaşlar çıkarmak birinci  merhalede yapılması gerekenlerdir.

                İkinci safhada altın ve yeraltı gizli örgütler eliyle genel kriz  çıkararak Avrupada milyonlarca işçiyi sokaklara döküp beşikten beri kıskandıkları cinslerini katletmeleri sağlanacaktır. Bu eylemlerden ve katliamlardan Yahudiler etkilenmeyecek. Çünkü zamanını ayarlayan kendileri olduğu için tedbir alacaklardır.(ABD de 11 Eylül saldırısında kulelerde binlerce Yahudi çalışmasına rağmen o gün hiçbir Yahudinin bulunmaması onların şanslı insanlar olduğu (!) anlamına geliyor.)

                ‘’Fransız ihtilalinin bütün planlarını biz yaptık’’ diyor Protokol III  ve devam eder. ‘’O zamandan beri insanları bir büyüden diğerine sürükleyip duruyoruz ki sonunda dünyayı şimdiden hazırladığımız siyon kanından Kral-Despot tarafına dönsünler’’ altın vuruşuyla(!) üçüncü safhaya geçildiği imasında bulunur.

                Kapitalizm zaten Yahudiyle özdeş; her komünist devletin başındaki idareci Yahudi; her diktatör diye etiketlediği lider de anti Siyonisttir.

                 Olayların kronolojik sırasına bakınca yukarıda anlatılanları görmüyor olabilir miyiz? Ancaaak  tüm  hesapları yapan  Allah’a rağmen bütün devletleri Yahudilerin yönetmesi ideali kendisinin yok olmasıyla yok olacaktır. Filistin  halkına yaptığı zulüm bu yok olmanın sinyalini almış olmasının sonucudur.

                  Biraz daha sabır ve gayret. Allah ruhumuzu Ramazan neşesiyle donatsın.Selamlar.   

Çok çektik çok

sayan.suleyman.42@gmail.com

Evet yazımızın başlığı gibi bu sezon çok çektik neyse ki Sergen ve ekibi geldi de yeniden tek vücut olup ligde kalmayı garantiledik. Sergen Yalçın döneminde çıktığı 9maçtan ikisini kaybedip üçünde berabere kalıp 4 galibiyet elde eden takımımız 15 puan toplayıp umudunu kendi elinden başka takımlara verse de son nefese kadar direneceklerini gösterdiler.

Göztepe maçı ile taktik, teknik, analiz vs hepsini bir kenara bırakıp şunu demek istiyorum.  Hedefi olmayan bir takımın bu kadar mücadele etmesi elbette Türk futbolu adına gururlandırıcı ama şunu da özellikle belirtmek isterim ki oyunu soğutup çirkeflik yapıp rakip futbolculara ve tribüne oynamaları kabul edilemez. Bir şehrin kaderi ile bu kadar oynanamaz.

Gelelim her fırsatta gördüğümü çalarım diyen Ümit Öztürk’e çalma kardeşim demek ki görmüyorsun. As düdüğünü bir köşede maçlarını izle kendi yaptığın hataları unut hakemleri eleştir. 5 yıl sonra hakem hocası olur milletin akıl aldığı adam olursun.

Konyaspor maçını izledikten sonra evime geldiğimde Gençlerbirliği’nin küme düşmemesi gerektiğini artık takımların Avrupa’da hem yirmi takımdan oluştuğunu tartışır olduklarını gördüm. İş te Ülke futbolunun geldiği durum bu. Güler misin Ağlar mısın.

Tekrar maça dönecek olursak, Türkiye kupasını Fenerbahçe kazansa UEFA şansı olsa Göztepe’nin sadece alkışlayacağım ama yok. Türkiye’de bir camianın taraftarıyla yönetimiyle takımıyla bu kadar ortak provoke görmemiştim. İzmir’e gidenler aynı durumdan emniyette nasibini aldığını söylüyordu, lakin orada olmadığımdan bu konu hakkında bir şey diyemeyeceğim.

Siz hiç hedefi olmayan bir takımın yedek kulübesinden sürekli oyunu durdurmak için sahaya top atıldığını, rakip oyunculara kart yedirmek için çaba gösteren, oyuncuları kışkırtan , tribüne oynayan bir takım gördünüz mü ? Ben ilk kez görüyorum.

Bir de kaleci durumu var, Sen ki Avrupa ligi kupasını kaldırmış adamsın, yaşın dayanmış kırka çocuk gibi hareketler sana yakışıyor mu ? Tribüne oynamak neyse çok uzatmanın kimseye faydası yok.

Gelelim bu hafta yazımı geç yazmama neden olan bizim için hayati önem taşıyan Osmanlı Beşiktaş maçına yüreklerimiz ağzımıza gelse de eksik kadro ile Beşiktaş önce bize adeta soğuk duş aldırdı, ardından maçı almasını bildi. Beşiktaş bir çok taraftarı memnun olmasa da kendisi için kazandı ancak bu 3 puan Beşiktaş’tan çok bize yaradı. Osmanlı gol attığında sevinen bazı taraftarlarına inat, kendilerine bir teşekkür etmeden geçemeyeceğim.

Şimdi birde yönetim olayımız var, devre arası güzel işlere imza atanlar olsa da, içlerinde çok kıymet verdiğimiz insanlar olsa da, onlar üzerine alınmasın. Bu kulüpten artık, kuzgunlar gibi bir parça daha koparmak isteyen bu kişilerinde bir an önce pılını pırtını toplayıp, defolup gitmesi gerekiyor. 

Küme düşmemeyi garantiledik diye bir çok şeyi es geçemeyiz. Eğer ki düşmüş olsaydık şu an Ziya Doğan ve Yılmaz Vural yönetimindeki battığımız sezondan bir farkımız kalmayacaktı. Sayenizde tutmadığımız takım kalmadı. Neyse ki, Oyuncularımızın gücü, taraftarımızın tutkusu, Allah’ın yardımı ile ligde kaldık.

Şimdi ne yapacağız, yönetimi temizledikten sonra, sıra hoca ile anlaşmaya ve yeni takımı kurmaya kalıyor, bizi şu durumdan çıkardığı için ve takımımızın zor gününde elini taşın altına koyduğu için Sergen Yalçın ile sözleşme yenilemek gerektiğini düşünüyorum. Bazılarınız belki kızabilir ama Fofana gibi futbol zekası olmayan, Eze gibi alt ligde kiralık olarak bile forma şansı bulamayan ve yerli olup da takıma gölge etmekten başka ihsanı olmayan oyunculardan kulübü temizlemek sanırım çok doğru olacaktır.

Sonuç olarak; Lig bizim için bitti ama gelecek sezon aynı durumlara düşmemek için alınabilecek önlemleri kendimce küçük satırlara sığdırmaya gayret ettim. Sezon değerlendirmesini Fenerbahçe maçından sonra yapmak en doğru olanı olacaktır. Şu kadarını söyleyeyim hiçbir zaman düşeceğimizi düşünmedim.

Günün sözü; Başarılı olmak ve yükselmek sırf gayretin meyvesidir, gayret ise iradenin ifadesidir. Lakin yukarıdan ambara istediğin kadar çuval boşalt, Eğer fare ambarı altından delmişse, gayretin nafiledir.

 

Harikasın Eto'o!

selmanselimakyuz@hotmail.com

Özellikle geçtiğimiz yıl, Aykut Kocaman’ın oynattığı “zevksiz” futbol nedeniyle kombine almayanlar, kombinesi olup da maça gelmeyenler, “sıkıyor bu adamın futbolu” deyip stadyumun yanından geçmeyenler, neredeyse hepsi Sivasspor maçında tribünde yerini almıştı. Zevk veren futbol izleteceğiz diye saçma sapan işler yapan yöneticiler heyecanla, taraftarlar ise erteledikleri öfkeyle izlediler maçı. 

Ha bir de, “40 yaşındaki Eto’o’yu niye aldılar” diye müzmin muhalifler de adamın yaptığı işleri hayranlıkla izledi. 

Sivasspor’a karşı yine ilk golü bulmak için kontrollü baskı uygulatan Sergen Yalçın, istediğini aldı. İlk 15 dakikada kanatları doğru kullanıp Eto’o’nun da büyük katkısı ile öne geçtiler. Skubiç saklanıp attığı ve özlenen gollerine bir yenisini daha ekleyip takımı çok rahatlattı. 

Sivasspor da, fazla kışkırtmadan, Konyaspor’un panik halinden yararlanma amacıyla sakin ve fazla öne çıkmadan bir taktikle oynadığı için Atiker Konyaspor rakip kalede ilk yarı boyunca pozisyon bulmaya devam etti. 

İkinci yarıda Sivasspor canlanmak isterken Konyaspor, bitirici darbeyi vurdu. İki pozisyonda basit hatalar yapan Mehdi, öyle bir gol attı ki ağzımız açık izledik. Ama öncesinde yine Eto’o’nun büyük emeği vardı. Bütün takım savunmadayken Sivas’ın kendi kalesine yakın bölgede rahat pas yapmasına imkan vermedi ve büyük bir enerjiyle takımına yoktan pozisyon kazandırdı ve gol geldi. 

İkinci golden sonra Yeşil Beyazlılar, önde basmanın iki kez daha mükafatını aldı. Ömer Ali’nin kovaladığı topa ceza sahası dışında elle müdahale eden Kaleci Tolgahan, kırmızı kartla oyun dışı kaldı. Serbest vuruştan akıl dolu bir Eto’o golü geldi. 5 dakika sonra yine Ömer Ali getirdi yine Eto’o attı. Sonrasında Ömer Ali’nin nöbetini Volkan aldı, bir de o attı. 

Muhteşem bir gündü. Eto’o coştukça Konyaspor coştu. Tribünler coştu. Konya coştu. Herkes derin bir nefes aldı. 

5-0 biten maçın verdiği moralden çok iyi faydalanmak gerek. Eto’o’nun da kıymetini çok iyi bilmek gerek. 

 

Sergen Yalçın faktörü ve Beşiktaş’ın Osmanlı galibiyeti

sedater42@gmail.com

Bu sezon Konyaspor açısından oldukça zorlu geçti.

Sezonun başında alınan beş maçlık seyircisiz oynama cezası, bu zorluğun ilk işaretleri oldu.

Daha sonra teknik direktör Mustafa Reşit Akçay’dan beklediğini alamayan Konyaspor, Mehmet Özdilek ile anlaştı.

Mehmet Özdilek döneminde de kötü sonuçlar devam edince bir kere daha teknik direktör değişikliğine gidilme zarureti hasıl oldu.

Kendi sahasında Malatya’ya yenilmesinden sonra sezonun bitimine 10 hafta kala Sergen Yalçın takımın başına geçti.

Sergen Yalçın’ın gelmesinden sonraki ilk maç Galatasaray maçı idi.

İstanbul’da Galatasaray’a 2-1 yenildik ama bu maçta gösterilen gayret ve azim ümitlerimizi arttırdı.

Her yıl son maçlarda bir takımı küme düşmekten kurtaran Sergen Yalçın’ın Konyaspor’u da kurtaracağı beklentisi başladı.

Daha sonraki 5 haftada hiç gol yemeyen Konyaspor, 3 galibiyet, 2 beraberlik alarak düşme potasından uzaklaşmaya başladı.

Bursa’da alınan 2-1 lik yenilgi yeniden ümitsizliğe sevk etse de, arkasından gelen deplasmandaki Karabük galibiyeti, ‘düşmeyeceğiz’ sloganı ile moral motivasyonunun arttırılmasına yönelik çalışmaları beraberinde getirdi.

Konya’daki kritik Göztepe maçından 3 puan bekleniyor, başka da bir sonuç düşünülmüyordu.

Ancak beklenildiği gibi olmadı.

Göztepe maçında Konyaspor bilhassa ilk yarıda adeta sahada geziniyor, rakip ise fırtına gibi esiyor, pozisyon üstüne pozisyon buluyordu.

Esasen Göztepe maçının kötü haberini, galip gelmemize rağmen ortaya konulan kötü futbolla Karabük’ten alıyorduk.

Göztepe ile Karabük maçları oyun olarak hemen hemen aynı tempoda ve aynı düzeyde geçti.

Sonuçta Göztepe ile 1-1 beraber kalınıyor ve onbinlerce taraftarın boynu bir kere daha bükülüyordu.

Ama her şey birmiş değildi. Ertesi gün oynanacak Osmanlı-Beşiktaş maçının sonucuna göre Konyaspor’un düşüp düşmeyeceği belli olacaktı.

Maçın başında Osmanlı’nın öne geçmesi Konya’da büyük bir yıkım yaşanmasına neden oldu.

Artık düştük, kurtulamayız düşüncesi ile büyük bir üzüntü şehri sardı.

Ama maçın bitiminde Beşiktaş’ın 3-2 galibiyeti, 10 hafta boyunca ümit ve ümitsizlik arasında git gellerin ve büyük sıkıntıların yaşandığı Konya’da bu defa bayram havası yaşattı.

Beşiktaş’ın, kardeş takım olması hasebiyle Osmanlı’ya yatacağı ve Konya’yı düşüreceği hep konuşuldu.

Ama Beşiktaş aldığı sonuçla şerefine leke sürdürtmedi. Hiçbir şayiaya fırsat vermedi. Kendisini töhmet altında bırakmadı. Çıktı oynadı ve kazandı. Helal sana Beşiktaş…

Beşiktaş’ın bu galibiyeti ile Konyaspor’un ligden düşmemesi kesinleşmiş oldu. Fenerbahçe maçında yenilsek bile artık düşmüyoruz.

Konyaspor’umuza hayırlı olsun. Ama bu sezon da herkese bir ders olsun.

Takımımızın ligden düşmeyeceğini başka takımlardan medet beklemeden kendimiz ilan etmeliydik. Kendi göbeğimizi kendimiz kesmeliydik.

Konyaspor sevdalısı yüz binlere bu sıkıtılar yaşatılmamalı idi. Her şeye rağmen sonuç iyi oldu.

Şimdi gelecek sezona en iyi şekilde hazırlanma zamanı. Buna da yönetimden başlanmalı. Çok iyi bir yönetim işbaşına getirilmeli. İşi bilen, samimi, dürüst, inanç ve azimle çalışacak ve güven veren bir yönetim ne yapacağını da iyi bilir. 

Konyaspor’un ligde kalmasını sağlayan, Sergen Yalçın faktörü ve Beşiktaş’ın Osmanlı galibiyeti oldu.

Bu sebeple Sergen Yalçın’a ve Beşiktaş’a sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz. 

Bir daha bu sıkıntıları yaşamamak dileklerimle hoşça kalınız.

 

Ölüm Gerçeğinden Bihaber Yaşamak

esvr36@gmail.com

Değerli gönül dostlarım sorarım sizlere komşuluk nedir?

Bu kavramın önemini hiç düşündük mü?

Ben küçükken validem hep derdi Oğlum; “insanın ana babasından önce komşusu koşar zor gününde…” diye… 

Bu söz küçüklüğümden beri beni hep düşündürmüştür…

Nasılda önemli bir konuymuş bu komşuluk ilişkileri…

Tam anlamıyla öneminden bahsetmeye kalksak bu konuyu sayfalarca yazmamız gerekirdi herhalde…

Hatta bu konuda malumunuz birde atasözümüz var “Komşu komşunun külüne muhtaçtır.” Diye…

Her ne kadar günümüzde gerçek anlamda komşuluklar yaşıyor olmasak da komşunun komşuya kesinlikle ihtiyacı vardır…

Bana dokunmayan bin yaşasın deyip kapısını sıkı sıkı kapatma seviyesine kadar indi maalesef komşuluk kavramı…

Komşusu aç mı? Tok mu? Hasta mı? Sağ mı? Cenazesi mi var? Başı darda mı? Düşünülmez oldu artık…

20 yılı aşkın bir süredir ikamet ettiğimiz Konya’nın en eski mahallelerinden olan mahallemizde yıllar önce yani ben daha çocukken komşuluk bambaşka bir şeydi…

Mesela Bir Ömer hocamız vardı müezzindi kendisi her bayram mutlaka bayram namazı çıkışında bütün cemaatle ev ev dolaşır bayramlaşır ve şekerini alır en sonda bizim eve gelir validemin yaptığı meşhur baklavanın tadına bakar öyle evine giderdi…

Allah selamettik versin o buralardan taşınıp gidince bu adette artık yapılmaz oldu…

Aslında bu adet kaynaşma haliydi, bir muhabbet haliydi, komşunun komşusundan haberdar olmasıydı, komşusuyla hemhal olmasıydı, hemdert olmasıydı…

O zamanlar herkesin bahçe kapıları açık olurdu, insanlar her gün birbirinin evine gider gelirdi, bir komşunun derdi diğer komşularında derdi idi…

Kısacası tam anlamıyla yaşanırdı mahallemizde komşuluk…

Lakin şimdilerde bunu söyleyebilmek pekte mümkün değil…

Ben mahallemden örnekler verdim lakin durum birçok mahallede böyle maalesef…

Dünya ya öyle dalmışız ki artık yanı başımızda ki komşumuzdan habersiziz 8-10 katlı sitelere gömüldü komşuluk insanlar karşı komşusunu tanımıyor boş verin alt veya üst kat komşusunu…

Hele birde bırakın komşusundan bihaber olmayı komşularına düşman olan, ölüm gerçeğinden bihaber yaşayan komşular var ki sormayın gitsin…

Adamın birinin babası vefat etmiş defin işleri için gidip gelirken tevafuk aracıda tam komşusunun kapısında bozulmuş…

Çekici beklerken ezan okumuş, vakit namazından sonra adam tam babasının cenaze namazını kılacakken komşusu gelmiş hem komşusunun cenaze namazını kılmamış hem de adamı tersleyerek kapımın önünden hemen şimdi çek arabanı demiş…

Aynı komşu komşunu hastaneye götürecek olan devletin ambulansıyla tartışmış yolun ortasında ne bekliyorsun demiş. Hem de kendi kapısının önü olmamasına rağmen…

Hatta camii cemaati ile de sürekli tartışan bir insanmış bu malum komşu…

Ve daha neler neler…

Ne diyeyim Allah böylelerine de akıl fikir versin…

Ölüm var ölüm unutma ey insanoğlu zulmederken iyice bir düşün ölüm gerçeğini…

Bir gün senin de kılınacak cenaze namazın sonra soracaklar nasıl bilirdiniz..? Diye. Hakkınızı helal ediyor musunuz..? Diye…

Cumamız Mübarek Olsun…

Allah’a Emanet Olun…

 

Gönül’e Dokunuş / Emrah Savsar / 25 Mayıs 2018 Cuma

 

Gölyazı’nın Ağlayan Çınarı

2016 yılının Mayısında Bursa’dan Çanakkale’ye giderken yol kenarında “Gölyazı” levhasını görmüş ve “Acaba nasıl bir yermiş, gidip bakalım…” diyerek hemen o tarafa dönmüştük. Düz bir arazi üzerinde döne kıvrıla ilerleyip, bu eski yerleşim yerine ulaştığımızda onun göl kenarında ve karaya büyükçe bir köprü ile bağlı olduğunu görünce sevinç ve şaşkınlığımız artı. Civarda turistler dolaşıyor, etrafta birçok balık lokantası ve çay ocağı gibi işletmeler görünüyordu. Gözümüz, köprü kenarında duran devasa çınara ilişince sevincimiz ziyadeleşti.  Önüne konulmuş “Ağlayan Çınar” levhasında, “Gölyazı’da anıt kapsamına giren çok sayıda çınar ağacı bulunmaktadır. Bunların en yaşlısı olan Ağlayan Çınar yerleşimin ada bölümüne geçişte, köprünün yanında yer almaktadır. Yaklaşık 750 yaşında olduğu tahmin edilmektedir. Ağacın gövdesi yaşını belli edercesine büyük ve geniştir.” yazılıydı.

Gerçekten masal kahramanları gibi devasa bir ağaçtı bu. Kalın gövdesinin hemen kenarından çıkıp çok ötelere uzanan ve adeta ikinci bir ağaçmış gibi görünen büyük bir kolu vardı. Alt tarafına dayanak olsun diye bir duvar örülmüş, hemen yanına küçük bir havuz yapılmıştı. Ana gövdesi üzerinde, içine üç basamaklı bir merdivenle çıkılabilen ve içine bir kaç kişinin sığabileceği büyük ve karanlık bir kovuk görünüyordu.

Daha sonra öğrendiğimiz bilgiler kendisine niçin “Ağlayan Çınar” denildiğini açıklar mahiyetteydi. Belki gövdesinden akıttığı özsuyu sebebiyle bu adı almış belki de hakkında anlatılan bir hikâye sebebiyle ona Ağlayan Çınar denilmişti.

Rivayete göre, beldede Rum ve Türkler birlikte yaşamaktayken Mehmet isimli bir genç, Eleni isimli bir Rum kızına âşık olmuş. Birbirlerini çok seven bu iki genç, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Yunanistan’la yapılan mübadele anlaşması sebebiyle ayrılmak zorunda kalmışlar. Bütün ailesiyle Gölyazı’yı terk etmekte olan Eleni’yi takip eden Mehmet, kızın ağabeyi Yorgi tarafından bıçaklanınca daha önce sevgilisiyle buluştuğu bu çınarın kovuğuna gelip, oracıkta can vermiş. Hadiseye şahit olan bir arkadaşı olup biteni Eleni’ye anlatınca kızcağız da hemen kafilesinden ayrılıp geri dönmüş ve Mehmed’in cansız bedeni yanında kendini çınar ağacına asarak intihar etmiş.  Bu acılı aşk hikâyesinden sonra halk, ağacımıza “Ağlayan Çınar” adını uygun görmüş…

Gölyazı, Ulubat Gölü kıyısında küçük bir adacık. Kıyı şeridi ancak 1,5 km kadar. Tarihi geçmişi Roma dönemine ve belki de çok daha önceki çağlara dayanmakta. Eski ismi Apolyont. Hâlâ içinde önceki medeniyetlerden geriye kalmış yadigârlar bulunmakta. Çoğu kısmı yıkılmış yüksek kale duvarlarıyla çevrili kıyı şeridi rengârenk balıkçı tekneleriyle dolu. Her yanda balık tutan, ağ temizleyen, oradan oraya koşuşturan erkekler, kadınlar, çocuklar var. Tarif edilmez bir renk cümbüşü içinde canlı ve hareketli bir yer. İç taraflarda birbirine yapışmış gibi görünen sarı, yeşil, mavi boyalı evler, taş döşeli daracık sokaklar bulunuyor. Sakinlerinin büyük bir kısmının balıkçılıkla geçindiği Gölyazı son zamanlarda beldeye akın eden turistler sayesinde iyice hareketlenmiş durumda. Bursa’ya bağlı Nilüfer ilçesinin gerçekten gezilip görülmeye değer, şirin beldelerinden biri.

Kıyı şeridini baştanbaşa dolaşarak gezimizin keyfini çıkartıyor, Mayıs güneşinden bunaldığımızda bir ağaç gölgesi bulup altında çaylarımızı yudumluyoruz. Birçok yer yeniden tanzim edilmek üzere kazılmış ve inşaat işleri devam ediyor. Tekrar taş köprüyü geçip anıt çınarımızın yanından ilerleyerek “Zambak Tepesi” denilen yere çıkıyoruz. Gölyazı buradan çok daha farklı ve güzel görünüyor. Bütün bunlara rağmen, beldeden ayrılırken, aklımızda daha çok Ağlayan Çınar’ın arzı kuşatan koyu gölgesinin ve hakkında öğrendiğimiz hikâyenin kalacağını biliyoruz. İnşallah bir fırsatını bulur bulmaz buraya yeniden gelir ve belki birkaç gün konaklarız. O vakit altından bereket fışkıran sevgili Ulubat’ta tekne gezisine çıkar, üzerindeki diğer adacıkları da yakından görme fırsatı buluruz.

 

BAĞİLİK ve FETÖ

csancar55@hotmail.com   

Bağilik meşru, müesseseye adli ve idari sisteme karşı isyan etmektir. Devletin istikrarını bozan bu kalkışma hareketi her türlü güveni sarsar,huzuru yok eder. En tehlikeli olanı da devleti böler, parçalar veya işgale maruz bırakır. Tarih buna şahittir. Bundan dolayı İslama göre BAĞİLİK büyük bir suç kabul edilmiştir. Maide suresi  otuzüçüncü ayette Yüce Allah şöyle buyuruyor: " Allah ve Resûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır."

Yine  BAĞİLİĞİN toplumda açacağı büyük yarayı dikkate alan Rasulullah s.a.v, " Habeşli siyah bir köle de olsa, âmirinize itaat edin!" [Buhari] " buyurması, itaatsizliğin en çirkin yüzü olan BAĞİLİĞİN ne kadar tehlikeli olduğunu vurgulamıştır.

Durum böyle olunca FETÖ' nün geçirdiği dönemleri bu bilgiler ışığında ele almamız gerekir.

Birinci dönem Fetö: Bu dönemde Fetö bir hizmet hareketidir. Eğitim ve öğretimi hedef alan bu hareket genellikle milletin ve devletin teveccühünü kazanmıştır. Dünyanın birçok yerinde de aynı durumdaydı. Ona verilen maddi ve manevi desteği inkar edemeyiz. Çünkü Fetö bu dönemde iyilik ekiyor ve iyilik biçiyordu. Peygamber efendimizin buyurduğu gibi " Biz zahire göre hükmederiz. Gizlilikleri Allah bilir." Anlayışıyla hareket eden fedakar insanlar bu örgüte sahip çıkmıştır. Her ne kadar bu dönemde gördüğümüz bazı olumsuzluklar olmuşsa da; görmezlikten değil de, bu gün için şartlar bunu gerektirir diyerek olumsuzlukları geçiştirdiğimiz olmuştur. Allah bizi affetsin.

İkinci dönem Fetö: Bu dönemde maddiyata önem verilmiştir. Fedakarca koşturan fakat para veremeyen veya az para verenler arkaya itilmiş; fazla para verenlere, bürokraside sözü geçenlere önem verilmiştir. Durum böyle olunca haram-helal ölçüleri zedelenmiş, meşru olan hedefe gayri meşru yollarla varma yoluna gidilmeye başlanmıştır. Bu dönemde keyfiyet bozulmuş, kemiyet kabardıkça şımarıklık artmıştır. Böylece iyilik ekme ve kötülük biçme hareketi, hizmet hareketi yerine geçmiştir.

Üçüncü dönem Fetö: " Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder." (Alak 6-7) ayeti kerimede buyurulduğu gibi BAĞİLİK dönemi başlamıştır. Kırk senedir yetiştirilen hizmet nesli menfaat nesline, altın nesil kömür nesline dönüşmüştür. Hizmet saiki ile kendilerine verilen her türlü emanete ihanet etmiştir. Kimi himmete, kimi makama, kimi de namusu hükmündeki silahına ihanet etmiştir. Devletine baş kaldıran bu BAĞİLER artık kafirlerle işbirliği yapmayı tercih etmiştir. Üstelik Pensilvanyadaki BAĞİ, müntesiplerine " imanınız varsa dayanacaksınız" diyerek onları devletlerine karşı kışkırtmaya devam etmektedir. Biz de diyoruz ki " İmanınız varsa tevbe edin ve devletinize sahip çıkın! "

Biz bu fitne döneminde meydana gelmiş mağduriyetlerden bahsetmeyeceğiz. Çünkü başta cumhurbaşkanımız olmak üzere sorumlu devlet ricali, at ve it izini birbirlerinden ayırmaya çalışmaktadırlar.Münafıklığın olmadığı, doğruluk ve samimiyetin olduğu yerde yanlışlıkların düzeltileceğine inancımız tamdır. Buna rağmen bazı mağduriyetler olursa bu istisnalar kaideyi bozmaz. Ama ne acıdır ki; Nisa suresi 135  "  Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır." Ayeti kerimesine rağmen yalanı kendine prensip edinen bu örgüt, Fetönün emirleri doğrultusunda hareket ederek devlete meydan okumaya devam etmektedir. Durum böyle olunca adalet ya tam olarak tahakkuk etmemekte veya gecikmektedir. Bunun da tek sorumlusu Pensilvanyadaki BAĞİ ve onun emirlerini bir vahi gibi telakki eden gafillerdir.

Çözüm:

1- Darbe emrini veren ve darbeye fiilen iştirak edenlerin idam edilmesi,

2- Fetönün bir terör örgütü olduğunu kabül edenlerin cümlesinin şartlı affedilmesi,

3- İkinci madde kapsamında olupta emekliliği hakkedenlerin emekliliğe ayırılması, diğerlerinin pasif görevlere atanması,

4- Herşeye rağmen Fetönün halen bir hizmet hareketi olduğunu söyleyenlerin cezalandırılması,

5- Yurt dışına kaçanlara bir ay süre verilerek beklenmesi, geldiklerinde yukarıdaki maddelere göre muamele edilmesi, gelmediklerinde de vatandaşlıktan çıkarılması,

   Bütün bunlara rağmen herşey halledilmez. Ancak bütünü elde edilemeyen şeyin tümü terkedilmemelidir.

   Fetö ve benzer terör örgütleri Türkiyeni gücünü yok etmeye çalışmaktadır. Bu piyonlarla mücadelemiz şüphesiz aktif olmalıdır. Onlara destek veren devletleri unutmamalıyız. " Ayıdan post gavurdan dost olmaz " sözü boşa söylenmemiştir. Nükleer silah dahil her türlü silahla silahlanmamız Yüce Allahın emri olduğu bilinmelidir. Nitekim Enfal suresi altmışıncı ayette şöyle buyuruyor: " Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez."  Ogün için at bugün için uçak, füze, tank vs.

   Ümmetin güven ve istikrarı Türkiyenin güven ve istikrarına bağlı olduğunu söylersek mübalağa etmiş olmayız. Zira İslam ülkelerinin bir bölümünü işgal ettiler. Bir bölümünü parçaladılar. Diğer bir kısmının başına diktatörler dikerek esaret altına aldılar. Türkiye ben size teslim olmayacağım deyince kıyametler koptuğunun farkında olmamak safdillik olur.

GÜÇLÜ VE ADİL BİR TÜRKİYE temennisiyle ALLAH'a emanet olunuz.

 

Yard.doç.dr. CEMALETTİN SANCAR

 

SETÖ, HETÖ, BETÖ, DETÖ, METÖ, PETÖ, ETÖ, FET֒leri kazımak için Taif duası

cmpasli@gmail.com

SETÖ;(Suikastçi  Terör Örgütü)Mithat Paşa ve Hüseyin Avni Paşa nihai bir netice elde etmek için padişahın tahttan indirilmesi gerektiği fikrindeydiler. Bunun için  29 Mayıs 1876 günü Mithat Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Harbiye Mektebi Nazırı Süleyman Paşa, Şurayı Devlet Reisi Redif Paşa yeni şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendiden padişahın tahttan indirilmesi için hal fetvası aldılar. Her şey hazırdı. Bir gün sonra Harbiye Mektebi Kumandanı Süleyman Paşa iki tabur askerle Dolmabahçe Sarayı'nı bastı ve Sultan Abdülaziz’i tahttan indirdi. Sultan Abdülaziz’in hal gerekçesi olarak da ‘muhtelüs şuur’ olması gösterildi. Sultan Abdülaziz tahttan indirildikten sonra haremi ile birlikte Topkapı Sarayına nakledildi. Topkapı Sarayına nakledilen Sultan Abdülaziz bir gün sonra kardeşinin oğlu Şehzade Murad’ın cülusunu tebrik edecek ve kendisine ikamet için başka bir yer tayin edilmesini isteyecekti. Bunun ardından Sultan Abdülaziz’e kendi yaptırdığı Feriye Sarayı uygun görüldü. 4 gün sonra haremi ile birlikte buraya yerleşen Sultan Abdülaziz 5 Haziran günü odasında bilekleri kesilmiş bir vaziyette bulundu.

Su-i kastci çetenin arkasında İngilizler vardı ama bizden görünen ‘onların çocukları’ yapmıştı.

HETÖ:(Hareket Ordusu Terör Örgütü) 31 Mart Vak’ası diye tarihe geçen bu olay, 14 Nisan 1909 tarihine rastlamaktadır. Tarihçiler bu olayın, kendi zulümlerini örtmek isteyen Ittihadçıların, II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesini temin etmek için, İngiliz Gizli Servisi’nin yardımı ile ve İngilizlerin aleti olarak tertipledikleri bir hadise olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak suç, samimi Müslümanlara yıkılsın diye, bir kısım dini sloganlar kullanılmış ve “şeri’at elden gidiyor” diye dine ve dindarlara hücum planları hazırlanmıştır. İttihadçılar, kendilerinin tertipledikleri bu olayı, dindarları mürteciler diye suçlayarak dindara yıkmışlar ve maalesef kendileri gibi düşünen tarihçileri de kullanarak, bu olayı en büyük irtica olayı diye takdim etmişlerdir. ‘Dinde hassas muhakeme-i akliyede zayıf’ Derviş Vahdeti gibi bir kısım Müslümanlar da provokasyona zemin hazırlamışlardır. Selanik’ten Hareket Ordusu adını verdikleri kuvvetleri, Padişah’ı kurtarmak gibi yalancı bir sloganla İstanbul’a sevk etmeye başladılar. Askerlerin çoğu, yağmacı ve Müslüman katili olan Makedonyalılardı. Tam bir çapulcu ordusuydu. Olayın vahametini anlayan İstanbul’daki generaller ve özellikle I. Ordu Komutanı Nazım Paşa, Sultan Abdülhamit’e müdahale etmeleri gerektiğini anlattılarsa da, Müslümanı Müslümana kırdırmayacağını söyleyen Padişah, onlara gerekli talimatı vermedi. I. Ordu Kumandanı Nazım Paşa’ya, Hareket Ordusu’na silah çekmemeleri için yemin bile ettirdi. 25 Nisan’da Hareket Ordusu, Yunan ordusu gibi davrandı ve Yıldız Sarayı’nı yağmaladı. Kütüphane dışında Padişah’ın altın arabasını bile parçalayıp götürdüler. Daha sonra da 27 Nisan 1909’da Meclis-i Umumi’yi toplayarak Abdülhamit’i hal’ kararını silah zoruyla çıkardılar. En önemli ithamları, 31 Mart Vakasını tertip etmekle suçlamak idi. Hâlbuki bu tamamen yalandı. I. Orduya talimat vermemekte direnen Padişah, Müslümanı Müslümana kırdırmakla itham ediliyordu. 31 Mart Olayı, Ittihadçıların tertipledikleri bir fitneydi; ancak muhalifleri olan Kâmil Paşazâde Said Paşa, İsmail Kemal Bey, muhalif gazetecilerden Mizancı Murad ve Volkan Gazetesi baş yazarı Derviş Vahdeti gibi bazı safdiller de durumdan pasta çıkarmak uğruna ateşe körükle gittiler ve fitne ateşini söndürmek yerine daha da alevlendirdiler. Neticede düşmanlar kâr etti; devlet, millet ve din zarar etti. Çünkü kurulan Divan-i Harbi-i Örfî Derviş Vahdeti başta olmak üzere çok masumları idam sehpalarında sallandırdı. Din düşmanı kesimlerin eline de tam bir irtica sermayesi verilmiş oldu. Bediüzzaman gibi allâmeler bile, 31 Mart Olayı ile yargılandılar; ama beraat ettiler.

31 Mart’ı gerçekleştiren Hareket Ordusunun arkasında İngilizler vardı ama bizden görünen ‘onların çocukları’ yapmıştı.

BETÖ(Baskıncı Terör Örgütü) 23 Ocak 1913 günü Bulgarlar, Edirne ve Çatalca önlerindeyken, Kurmay Albay Enver Bey (Paşa) sabıkalılardan müteşekkil 20-50 kişilik bir çete ile Babıali’yi bastı. Babıali’yi muhafaza ile ilgili muhafız bölüğü, Dahiliye Nazırının haberi olmadan Cemal Bey (Paşa) tarafından yerlerinden alınmış ve başka bir yere götürülmüştü. Böylece baskıncılar rahatça içeri girdiler. Baskının kanlı safhaları dış sofada cereyan etmiştir. Dış sofa mücadelesinde 11 kişi öldürüldükten sonra başlarında Enver ve Talat beylerin bulunduğu çeteciler iç sofaya daldılar. Kendilerini engellemek isteyen sivil polis komiserini öldürdükleri sırada Harbiye Nazırı Nazım Paşa ile karşılaştılar. Nazım Paşa, Enver’e; “Beni aldattın hani siyasetle uğraşmayacağına dair namus sözü vermiştin!” deyince, fedaisi Yakub Cemil’in tabancasından çıkan kurşunla alnından vurularak öldürüldü. Bundan sonra Talat ve Enver Beyler sadrazam Kamil Paşanın odasına girerek onu istifaya zorladılar. Ancak Kamil Paşa, devletin içinde bulunduğu durumu izah ederek böyle bir darbeyle hükumetten çekilmesinin felaketi artıracağını söyledi. Fakat silahla tehdid edilmesi üzerine istifa etti. Böylece yaşlı sadrazamın siyasi hayatı sona erdi. Bu sırada Babıali Baskınını duyanlar mahşeri bir kalabalık meydana getirmişlerdi. Toplanan kalabalığa İttihatçıların meşhur hatibi Teğmen Ömer Naci nutuk çekiyordu. Sokaktaki kalabalık arasında Almanya Büyükelçiliği Baştercümanı da vardı. Baskın planı için, Almanya Büyükelçiliğinde yapılan toplantı sonunda, Berlin’in izni alındığı açıkça görülüyordu. 1876 ve 1909 darbelerinin arkasında İngiltere vardı. Almanya ise Türkiye’de ilk defa bir darbeye karışıyor ve destekliyordu. Sadrazamın istifa mektubunu alan Enver Bey, saraya gitti. Babıali’de kalan Talat Bey, kendini “Dahiliye Nazır Vekili” tayin ederek bu ünvanla valilere emirler gönderdi. Kamil Paşa Hükumetinin Adalarla Edirne’yi düşmana verdiği için millet ve ordu tarafından iskat edildiğini bildirdi. Halbuki ne Edirne, ne de Adalar Kamil Paşa tarafından düşmana asla verilmiş değildi. Edirne’yi güya kurtarmak iddiasıyla Babıali’yi basıp hükumeti zaptetmiş olan İttihat ve Terakki komitesi, Kamil Paşanın kabul etmediği bu yerlerin teslim şartını hiç sıkılmadan kabul ederek, bütün Rumeli topraklarıyla beraber Edirne’yi de düşmana terk etti. Bu tarihi ihanetlerini de ters-yüz ederek millete anlattılar. Bu hükumet darbesinden sonra sadrazamlığa Mahmud Şevket Paşa getirildi. Babıali baskını neticesinde İttihatçılar fiilen yeniden iktidara geldiler.

Bab-ı Ali baskınının arkasında Almanlar vardı ama bizden görünen ‘onların çocukları’ yapmıştı.

DETÖ(Darbeci Terör Örgütü) 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 yılında ordu meşru hükümetlere karşı darbe yapmış tarifi imkansız büyük zulümlere neden olmuştur.

İki darbenin arkasında da Abd vardı ama bizden görünen ‘onların çocukları’ yapmıştı.

METÖ(Muhtıracı Terör Örgütü)12 Mart 1971 ve 27 Nisan 2007 yıllarında meşru hükümetlere karşı ordunun muhtıra vermesi. 12 Mart 1971’de muhtıranın verildiği Demirel  hükümeti dik duramamış görevi bırakmış, 27 Nisan 2007 de ise meşru hükümet dik durmuş muhtıra sahiplerine ‘’haddini bil’’ şeklinde karşılık vermiştir.

İki muhtıranın arkasında da Abd vardı ama bizden görünen ‘onların çocukları’ yapmıştı.

PETÖ(Post Modern Derbeci Örgüt) 28 Şubat 1997 MGK ile başlayan, çok farklı teknik ve argümanların devreye sokulduğu ve meşru başbakanın istifaya zorlanıp, iktidarın azınlığa teslim edilip siyasi, ekonomik, eğitim v.b. alanlarda sayısız zulümlerin yapıldığı 1000 yıl süreceği ifade edilen 28 Şubat post modern darbe dönemi.

Arkasında Abd vardı ama bizden görünen ‘onların çocukları’ yapmıştı.

ETÖ(Ergenekon Terör Örgütü) Ordu içerisinde meşru hükümete karşı darbe hazırlığı yapan bazı grupların oluşturduğu örgüt. Bunlar amaçlarına ulaşamadan tespit edilmiş ve hukukun önüne çıkarılmışlardır.

Arkasında Abd vardı ama başrol oyuncuları bizden görünen ‘onların çocukları’ydı.

FETÖ(Fettullahçı Terör Örgütü) 40 yıldan fazladır, ince ince devlete sızan, 28 Şubat’ın önlerini tamamen açtığı 17/25 de kendini gösteren,15 Temmuzda kendi halkına kasteden, 251 vatandaşımızı şehit eden Fettulahçı Terör Örgütü.

Arkasında Abd vardı ama bizim zeki ve zenginlerimizin çocukları ‘onların  çocukları’ olarak hareket etmişlerdi.

Ne olmuştu da bizim çocuklarımız devşirilip ‘onların çocukları’ olmuştu?

23 Eylül 2008’de ETÖ’nün gündemde olduğu ve Ramazan ayının son 10 gününe girdiğimiz manevi bir iklimde yazdığım yazıda ETÖ’yü tarif etmiştim.

Aslında ETÖ tarifi bizden devşirilen yukarıda zikrettiğimiz bütün örgütleri kapsıyordu. Tarif şuydu:

‘’Hepimizin artık öğrendiği ve dalga dalga genişleyen bir Ergenekon yapılanması var. Bu rahmet ayında  şöyle bir muhasebe yapabiliriz. Ben bir fert olarak ne kadar bu gibi örgütlerden uzağım ya da ne kadar bu örgütlere yakınım ?

Sosyolojik ve iktisadi bir kuraldır dostlar: Arz talep dengesi.

Bir toplumda neye talep varsa , talep edilen o mal, o ihtiyaç arz edilir. Bu gün ülkemizde oluşmuş bu mafyavari teşekküller toplumun talebi olmasa bu kadar çoğalabilir mi, genişleyebilir mi?

Kanaat etmeyen, hırsla yaptığı ticarette bir an evvel köşeleri dönmeye çalışan tüccarın, bürokrasi basamaklarını 2’şer,3’çer çıkmak isteyen bürokratın, bir an evvel meşhur olup yıldız olmaya çalışan sanatçının, çocuğunu bir şekilde devlete yerleştirmenin hırsıyla hareket eden ebeveynin yolları mutlaka ergenekonvari yapılarla kesişecektir.

Zaten bu gibi yapıları oluşturan ,geliştiren, çoğaltan insanlardaki bu hırs ve kanaatsizliktir.

Hayat, dünya ve ahiret sermayesinin birlikte kazanılacağı, sınandığımız denendiğimiz bir alandır Müslüman için. Hayatı boyunca dünya ve ahiret kazancının peşinde koşan insan için en gerekli 4 şey çalışmak, sabır, tevekkül ve kanaattir. Bu gün %99 u Müslüman olan bu ülkede Ergenekonvari yapıların bu kadar çok olması Müslümanların bu 4 vasıftan ne kadar uzaklaştıklarının ispatıdır.’’

Bkz: http://www.cemilpasli.com/din/icimizdeki-erkenekonlari-temizleme-zamani

Ortalama 7 ile 10 yıl arasında kendini geliştirmiş ve doymaz bir hırsla halkına saldıran bu asalak örgütlerden kurtulmanın yolu herkesin bilerek veya bilmeyerek destek verdiği itirafiyle Taif duası yapıp şu mübarek günlerde Nasuh tevbesiyle arınmaktan geçiyor.

Taif duasında Allah Resulü karşılaştığı başarısızlıkta muhataplarını suçlamamış kendi özeleştirisini yapmış Rabbine yeniden imkan ve fırsat vermesi için dua etmişti. Rabbi de yıllar sonra o duayı kabul etmiş Taif halkı samimi Müslüman olmuştu.

Buyrun Taif duasını ihlasla, gözyaşlarıyla, samimiyetle, içten her iftar öncesi yapalım inşallah:

‘’Allahım. Kuvvetimizin zaafa uğradığını, çaresiz kaldığımızı ve halk nazarında hor görüldüğümüzü ancak sana arz ederiz.

Ey merhametlilerin en merhametlisi!

Çaresizlerin rabbi sensin. Allahım, huysuz, yüzsüz bir düşman eline bizi düşürmeyecek, hatta hayatımızın dizginlerini eline verdiğin akrabadan bir dosta bile bizi bırakmayacak kadar bize merhametlisin.

Allahım, eğer bize karşı kırgın değilsen; çektiğimiz mihnetlere, belalara hiç aldırmayız.

Fakat senin esirgeyiciliğin bunları göstermeyecek kadar geniştir.

Sana sığınırız.

Senin cemalinin nuruna sığınırız.

Bütün karanlıkları parlatan, dünya ve ahiret işlerin ıslahının yalnız ona bağlı bulunduğu nuruna sığınırız.

Allahım, sen razı oluncaya kadar senin affını diliyoruz.

Bütün kuvvet, her kudret ancak sendendir.

Allâhumme ileyke eş’kû dâ’fe kuvvetiy ve kîllete hiletiy ve hevâniy alennâs; Yâ Erhamerrahimiyn, ente Rabbül mustad’âfiyn; ente erhamu biy min entekileniy ilâ aduvvin bağiydin yetecehhemuniy, ev ilâ sadıykın karîbin mellektehu emrî. İn lem tekûn gadbane aleyye, felâ ubâliy, gayre enne âfiyeteke ev seûliy.Euzü binûri vechikellezi eşrekat lehu zulûmatu ve salâha aleyhi emriddünya vel âhıreti en yenzile bi gadabüke ev yehılle aleyye sehatük; ve lekel utba hatta terda ve lâ havle velâ kuvvete illâ bike

Hangisi önemli?

kazim_ozturk2016@mynet.com

Ülkemizin; selameti, bağımsızlığı, barışın, kardeşliğin devamı, ilerlemeye, kalkınmaya, dünyada sözü geçen bir ülke olmaya doğru gittiği şu günlerde içimizdeki İblisler belli de, dışarıdan yükselen seslere karşı ortak tavır alınması gerekmez mi?

Samimiyet testinden geçiyoruz şu günlerde! Kim daha fazla vatansever? Kim, milli duruş sergiliyor? Kim, dik duruşunu bozmuyor? Kim, çelme takmaya yeltenenlere karşı; “Allah’tan başka kimseden korkmuyoruz, yaratanın huzurundan başka yerde kimsenin önünde eğilmeyiz…” diyor ve bunu sözde bırakmıyor, eyleme geçiriyor?

Dış güçler devrede! Gezi olaylarında, 17-25 Aralık’taki gibi, 15 Temmuz hain darbe girişimindeki şekilde, bugün de ekonomik darbe yapma planları var. İstiyorlar ki; “Türkiye’nin istikrarını bozalım, ekonomik açıdan dar boğaza sokalım, bize muhtaç olsun. Bizim direktiflerimizin dışına çıkmasın, IMF’den borç alsın, faiz sarmalı altında ezilsin, yatırım yapamasın, üretime yönelik işe girişmesin. Onun her şeyine biz karar verelim; kültürünü, edebiyatını, dini anlayışını, tarihi değerlerini, ahlakını…yerle bir edelim…”

Şimdi soruyorum; Türkiye’nin, Suriye, Irak ve benzeri ülkeler gibi yerle bir olup, kendi vatanında parya gibi yaşamak mı? Yoksa gavurdan talimat alan, her şeyiyle gavurlaşan bir ülke mi önemli? Dünkü Türkiye mi daha çok hoşuna gidiyor? Yoksa enflasyonun tavan yaptığı, her gün, şekere, yağa, tuza, mazota, gaza, ekmeğe, temel gıdalara zammın geldiği, üçlü, dörtlü, beşli ve hatta altılı haneli enflasyonla ülkenin belinin büküldüğü bir ülke mi önemli? Hastanelerde rehin alınan hastaların olduğu, SSK rezaletinin yaşandığı, ilaç kuyruklarında ömür tüketen insanların gözyaşı döktüğü, her hastaneye gidemeyenlerin bulunduğu, hastalara karşı insani muamelelerin yapılmadığı…bir Türkiye mi istiyorsunuz?  

Unutmayalım ki, şimdiye kadar ne ABD’den, ne Nato’dan, ne Avrupa’dan; bizim hayrımıza bir şey olmamış ve yapılmamıştır. Hepsinin amacı; Türkiye’yi, dininden, kültüründen, tarihinden, manevi değerlerinden soyutlayıp mankurtlaştırmaktır!

Bu Dünyanın Köpekleri!

Rahat vermez saldırırlar,

Sevmediğini öldürürler

Bu dünyanın köpekleri!

 

Aş vereni ısırırlar,

Hırsızdırlar aşırırlar

Bu dünyanın köpekleri!

 

Öfkelenir hep ezerler,

Sürü halinde gezerler

Bu dünyanın köpekleri!

 

Koyun bilmez, kuzu bilmez,

Tilki bilmez, tazı bilmez

Bu dünyanın köpekleri!

 

Verdikçe çok azarlar,

Huzur, sükun bozarlar

Bu dünyanın köpekleri!

 

Her şehirden köpek bulur,

Sevincinden ulur da ulur

Bu dünyanın köpekleri!

 

Gel diyene saldırırlar,

Git diyene saldırırlar

Bu dünyanın köpekleri!

 

Köpektir, ısırır, ulur,

Köpekler köpeği bulur

Bu dünyanın köpekleri!

 

Azgınlar bundan ders alsın,

Ahmaklara ibret olsun

Bu dünyanın köpekleri!

 

Kıyamdayız!

Kıyamdayız, ölünceye dek,

Mücadele, devam edecek;

Zalimin sesi kısılıncaya kadar,

Barış levhası asılıncaya kadar,

Dünya cennet oluncaya kadar...

Durmak yok asla, Hak yolunda,

Zehir içsek de, ateşe düşsek de,

Nemrutlara dersini vereceğiz,

Firavunları bir bir eleyeceğiz...

 

 

Arkadaş!

Sessizlik iyi, her zaman yoldaş,

Dilini boşa yorma arkadaş,

Vicdan senin için bir sırdaş,

Başını taşa vurma arkadaş!


Varsın, eller ne derse desin,

Beynin kimseye satma arkadaş,

Özgür olmak dünyaya değsin,

Esaret belasına çatma arkadaş!


Dost kalmak her şeye bedel,

Nadana sırrın verme arkadaş,

Aynı cevheriz, bu kin neden?

Bedeni çamura salma arkadaş!




Dava!

Dava arkadaşlığı, bambaşka iş,

Hilesi, sahtesi, olmuyor hiç.

Dava yazar, dava okurlar,

Dava için yaratıldı o kullar.

Dava; memleket, dava; insanlık,

Rüyamız dava, sevdamız dava!  

 

Dedemden dinlediklerim

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÖZÜYLE

 

ataroglumehmet@hotmail.com

Sevgili dostlar Çanakkale adı geçti mi veya her yıl Çanakkale zaferimizin yıl dönümü geldi mi her iki dedem aklıma gelir. Allah her ikisini de gani gani rahmet eylesin. İkisi de Çanakkale de gazilik şerefine ermiş kişilerdi.

Babadan dedem olan Mehmet dedem her iki balkan savaşlarından sonra Çanakkale’ye gitmiş orada sağ şakağından giren kurşunla sol gözünü kaybetmiş, tedaviden sonra malulen memleketine gönderilmiş.1959 yılında kucağında beni severken bir anda kollarına gelen bir ağrıyla kıvranmaya başlamış ve çok geçmeden hayata gözlerini kapamış. Mehmet dedemin ancak resmini görmek nasip oldu.

Anamdan dedem olan Hüseyin dedem ile uzun yaşadığından dolayı çok yıllar beraber olduk. Ben köyde olmadığım için benim tatil günlerimi dört gözle beklerdi. Çünkü ben köye tatile gelince dedeme bol kitap okurdum. Kendisi yeni yazıyı okumasını bilmezdi.

Bu arada bol bol da sohbet eder kendisine askerlik hatıralarını anlattırırdım. Hüseyin dedem de her iki Balkan savaşlarına katılmış, Çanakkale’de topçu çavuşuymuş. Çanakkale’den sonra istiklal savaşımızın bütün süresince savaşmış. I. Ve II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz derken oğlum Yunanı denize döktük öyle döndük derdi. Köyümüzdeki Her Milli bayramlarda mutlaka dedeme hatıralarını anlattırırlardı.

Dedem için anlatması çok zordu. Kırk yıl köyümüzün imamlığını yapan dedem savaş hatıralarını anlatmaya geldi mi çook zor başlardı anlatmaya. Beş on dakika ağlamadan yani boşalmadan başlayamazdı. Onu dinlemekte çok zordu. Dinleyenlerde ağlamadan duramazlardı.

Oğlum derdi Çanakkale savaşını anlatmak çok zor, orada yaşananlar ne kelama sığar ne de kaleme derdi. Dedemin anlatamadıklarını ben size nasıl anlatacağım da zaten dostlar sadece bizimkisi hatırlama ve dualar gönderme olacak.

Dedem derdi ki oğlum, biz koskoca bir Osmanlı iken bizim beslediğimiz milletlerin bize azgın köpekler gibi saldırışı akıl alır şeyler değil, kendisinin de manevi ilminin olması sebebiyle bunun mutlaka batınında(gizlisinde) bir sebebi olmalı derdi. Ve Allah bu asil milleti, öncesindeki islama yaptığı hizmetler hatırına tarihten sildirmedi ama çok süründürdü derdi.

Dedemin bu sözleri benimde yaşım büyüdükçe (yani lise son yıllarımda ve üniversitenin ilk yıllarında) aklımı iyiden iyiye kurcalar olmuştu. Konyamızın Mevlana yanındaki büyük mezarlığı ziyaretimde ayrıca bazı şehirlerin mezarlıklarında üçler, yediler diye toplu mezarlar görüyordum ve bunların da manevi meclisler olduklarını duyuyor ve inanıyordum.

Diyordum ki demek her şey Allahın izni ve iradesince manevi meclislerde konuşuluyor, planlanıyor, tartışılıyor. Bizler sadece zahirdeki olayları seyrediyoruz diyordum.

Dedemin, Çanakkale ve diğer cephelerde verdiğimiz I. Cihan harbinin hakkındaki gizlideki sebepleri neydi ki diye düşüncelerime en sonunda cevap bulmuştum. Bu cevabı dedemin sağlığında da kendisine okuduğum zaman çok rahatlamıştı.

Sizde merak ediyorsunuz değilmi dostlar. Biraz sonra size de aktaracağım. Haydi, sizde okuyun bakayım Bediüzzaman’ın manevi meclisteki müşaveresini.

“1335(1919) senesi Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:

Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi:

"Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."

Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:

"Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et."

Ayakta durup dedim:

"Sorun, cevap vereyim."

Biri dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?"

Dedim: "Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira, şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkate kaybettik. Fakat bir saadeti âcile-i müstemirre bizi bekliyor.

Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikballe mübadele eden kazanır."

Birden meclis tarafından denildi: "İzah et."

Dedim: "Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Galip olsaydık, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimâne, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münâfi, hem ehl-i imânın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsaydık, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecektik. Şu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhte edecektik."

Dediler: "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"

Tekrar biri sordu: "Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir?"

Dedim: "Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

"Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı. El cezâu mincinsi'l-ameli

"Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatâdan neşet eden müşterek musibet, mâzi günahını sildi."

Yine biri dedi: "Bir âmir, hatayla felâkete atmışsa?"

Dedim: "Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatâdarın hasenatı verilecektir; o ise hiç hükmünde. Veya hazine-i gayp verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir."

Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş, kendimi buldum. O gece böyle geçti.

Dostlar Çanakalenin, Kafkasya’nın, Yemenin, İstiklal savaşımızın tüm şehit ve gazilerini rahmetle anarken onlara dualar gönderelim onlara layık evlatlar olmaya çalışalım.

Şairimiz üstat Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah bir daha İstiklal marşı yazdırmasın” diyerek âcizane dedemden dinlediklerimi sizlere bir şiirle aktarmak istiyorum.

ZAFERİN ARDINDAN

Dedemden dinledim canlı destanın,

“Çanakkale şanlı yer oğul.” dedi.

Özünden, hemi de canı gönülden,

“Kulağını bana ver oğul.” dedi.

 

Değişmişti tüm dünyanın havası,

Aslında bu haçla hilâl davası,

Yad’a yurt olmadı Türkün yuvası,

“Göğsümüz bir kale, sur oğul.” dedi.

 

Körpe kuzusuyduk Anadolu’nun,

Bir sınav yeriydi Allah kulunun,

Mükâfatı Cennet, cihat yolunun,

“İki yüz elli bin er oğul.” dedi.

 

Yabancı derdime olur mu hekim,

Küfür bir millettir kim olursa kim,

Bakın tarih gösterdi ya nitekim

“Düşün, biraz kafa yor oğul.” dedi.

 

Silahımız azdı, mermimiz dardı,

Yeşil sarıklılar orada vardı,

Milletin imanı yurdu kurtardı,

“Kaybetmek bizlere ar oğul.” dedi.

 

Cihan savaşının başlangıcıydı,

İman davasının dibi ucuydu,

Aslında bizlerin gizli suçuydu,

“Sonra güle döndü har oğul.” dedi.

 

Bir avuç askerin işi değildi,

Hakikattı, asla düşü değildi,

Tabi ki Bedir’in eşi değildi,

“Ama benzerliği var oğul.” dedi.

 

Boğazın suları al kana döndü,

Bizim için ölüm kalım bir gündü,

Bu zaferle melekler de öğündü,

“İlâhî kudreti gör oğul.” dedi.

 

Bin dokuz yüz on beş, şimdiyse doksan,

Yetmiş beş seneye dönüp bir baksan,

Bedenimiz var ya, ruhumuz noksan,

“Bunun sebebini sor oğul.” dedi.

 

Neden verdik bu savaşı ne varsa?

Gözünü oyardık kim yan bakarsa,

Gülle kalkan yerde, kadeh kalkarsa,

“Bir daha kazanmak zor oğul.” dedi.

 

Ne çabucak, hemen unutuverdik,

Cana kast edenin koynuna girdik,

Silahla kazandık, gönülle verdik,

“Müslüman’ı gördük hor oğul.” dedi.

 

Ataroğlu’m nesil saptı yüzlendi,

Atayın kemiği yerde sızlandı,

Milletimin gücü nerde gizlendi?

“Kuran’a gizlenmiş sır oğul.” dedi.

Kardeş katli

yucelkemendi@gmail.com

2500 yıllık Türk tarihinde ve Osmanlı tarihinde sürekli tartışılan önemli konulardan biri Kardeş katli. (Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, yayımladığı mesajla Kara Kuvvetleri Komutanlığının 2226’ncı kuruluş yıl dönümünü kutladı.)

Bir tarafta vakıflar kuran, imaret evleri, aşevleri, hanlar, hamamlar, kervansaraylar inşa eden, fethettiği bölgelerde bayındırlığı sağlayan, adaleti ve muhabbetiyle İnsan haklarına saygısıyla tüm dünyada kendinden söz ettiren düşmanlarının üzerinde  bile güven sağlamış bir imparatorluk;

Diğer tarafta nizam-ı âlem için karındaşlarını katleden bir Osmanlı Devleti.

Kardeş katli, çok ciddi bir mesele olmakla beraber, Birçok kendisini tarihçi zanneden yazar çizerlerimiz tarafından filmlerde ve dizilerde, tiyatroda, ve gazete köşelerinde bilerek yada bilmeyerek yanlış şekilde yansıtılmaktadır.

Onun için bu tür tarihi konuları yazan Tarihçiliğe yada her konuda fikir beyan eden soytarılara seslenmek istiyorum. Eğer gerçekten bir kastınız yoksa bu konuyu yazmayın hatta hiç tarihi konulara girmeyin alanınız neyse kendi alanınızda yazın, Dini konuları, İlahiyatçılara. Ekonomiyle ilgili konuları, Ekonomistlere. Sağlıkla ilgili konuları, Sağlıkla ilgilenenlere. Tarihi konuları da Tarihçilere bırakın. Siz maymuncuk değilsiniz her kapıyı açamazsınız, her kapının kendi anahtarı vardır.

Yazalım birazda rahatlayalım ve kendi konumuza dönelim.

Saygıdeğer okuyucularım bu meseleye günümüz açısından bakılmamalı, meselenin tarihi süreç içerisinde olayın oluş zamanına göre bakılmalı ve değerlendirilmelidir.

2500 yıllık Türk tarihinde birçok devlet kurulmuştur. Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 Türk devletine bakarak bu kadar devlet kurduğumuzdan bahsetmek ve bunu olduğu gibi kabul etmek tamamen bir cehalet örneğidir.

Bir kaynağa göre 28, başka bir kaynağa göre 120, hatta 250 civarında devlet kurduğumuz bile söylenmektedir.

İslamiyet'ten önce Türk tarihinde Devlet yönetimi hanedanın mülkü sayılmıştır. Bunun içinde hükümdarın ölümünden sonra, devletin hâkimi olmaları sebebiyle toprakların oğullar arasında paylaştırılma geleneği ortaya çıkmıştır.

İslamiyet’in kabulünden sonra da aynı uygulama devam etmiştir. Bu durumda  düşman devletleri tarafından kullanılmıştır.

Bölünen parçalanan iç karışıklık olan devletin kısa bir süre içerisinde yıkıldığını görürüz. Bu arada yüzlerce vatan evladı ölmekte düşmanlarımızda bu durumdan büyük keyif almaktaydılar.

Bu sebeple 200 yılı geçen Türk devletini tarih sahnesinde görmek çok zordu. Karahanlılar, Gazneliler, Büyük Selçuklu Devleti, Anadolu Selçuklu Devleti, Bütün bu gelişmeler yüzünden yıkılmıştır,

Türkleri yok etmenin “böl, parçala ve yut” taktiğiyle olacağı anlaşılmıştır. Dolayısıyla Osmanlı hanedanı bu olaylardan bir ders çıkarmak zorundaydı, tarihinden ders almamak ahmaklıktır. Osmanlı devletlide Ahmaklar devleti değildi.

Osmanlı Beyliği’nde, Ertuğrul Gazi’nin ölümü sonrası aşiretlerin ve beylerin kararıyla Osman Bey başa geçmiştir. Osman Gazi’nin Alaaddin ve Orhan adında iki evladı vardır. Osman Gazi daha hayattayken oğlu Orhan’ı veliaht tayin etmiştir. Vefatından sonra eski bir gelenek sebebiyle ilim adamları toplanmış ve Orhan’ı uygun görmüşlerdir.

Orhan Bey’in vefatından sonra oğlu I.Murad, babasının vasiyeti ve vezirlerinin ittifakıyla hükümdar olmuştur. Saltanat davasına kalkışan iki kardeşi İbrahim ve Halil beyleri ortadan kaldırmıştır. Daha sonra Bizans İmparatorunun oğlu ile ittifak kurup kendisine isyan eden oğlu Savcı Bey’i yine devletin sıhhat ve selameti için öldürtmüştür. Böylece saltanatta birlik prensibi Osmanlılar için olmazsa olmaz bir devlet anlayışı haline gelmiştir.

I. Murad Han, 1389′da Kosova meydanında şehit düşmüştür. Beylerin ittifakı ile babasının yerine seçilen Yıldırım Bayezid, kaçan düşmanı takipten dönen kardeşi Yakup Çelebi’yi öldürterek muhtemel bir iç savaşı önlemiştir

1402’de Ankara Savaşı’ndan sonra yaşanan 11 yıllık fetret (Karışıklık devlet otoritesinin olmadığı dönem) devrinde, şehzadeler sadece birbirleriyle mücadele etmemişler, Devlet, Bizans, Eflak ve Karamanoğulları karşısında önemli miktarda toprak kaybına uğramıştır. Çelebi Mehmet bu kargaşaya son vererek kardeşlerini öldürerek tahta çıkmış, devletin ikinci kurucusu unvanını almıştır.

Onun yerine tahta geçen oğlu II. Murad da önce tarihlere “Düzmece” lâkabıyla geçen amcası Mustafa Çelebi’yi, ardından kardeşi Şehzade Mustafa’yı ortadan kaldırtarak tek başına tahta sahip olmuştur.

Haftaya yazımızda; Fatih Sultan Mehmedin, İstanbul’un fethi sonrası devlet bütünlüğünü sistemleştirdiğini Kanunnamesine: “Her kimseye evlâdımdan saltanat müyesser ola, kardeşlerini nizâm-ı âlem içün katl etmek münâsibdir. bölümünü ekletmesiyle Kardeş katlinin ikinci aşamasını yazacağız,

Devam edecek.

 

Üstâd Necip Fâzıl’ı Anlamak…

m.balkan42@hotmail.com

26 Mayıs 1904’de doğan ve 25 Mayıs 1983’de hayata gözlerini yuman Ahmet Necip Fâzıl Kısakürek, gençliğimde eserlerini okuyarak beni son derece etkileyen bir yazarımız.

Hiç unutmuyorum. Sanırım en son olarak 1977’de, MHP Konya Mitingine gelmişti. Ben Üstâdı Zafer Sineması’nda dinledim ve kendisini yakından gördüm. En çok da dikkatimi çeken de sağ parmak ucundaki cıgarasının biri sönmeden diğerini yakmasıydı. Yâni konferansta bile sigarasını hiç söndürmeyen bir üstâd ile karşı karşıya idim. Onu dinleyebilmek ve ne dediğini anlayabilmek için bu kusurlarını bile müsamaha ile karşılayabiliyorduk, o dönemlerde.

Beni asıl tesiri altına alan ise Çile adlı şiir kitabı oldu. Sonra “Çöle İnen Nûr, İdeolocya Örgüsü, Esselâm, Moskof, Râbıta-ı Şerife, O ve Ben, Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin, Tarih Boyunda Büyük Mazlumlar” adlı eserlerini okudum. Rapor adlı ayda bir çıkan küçük risale biçiminde dergiyi almaya başladım. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in hayatını anlatan Çöle İnen Nûr’u genç nesillerin hassaten okumalarını isterim.

 

***

Necip Fâzıl Kısakürek’i Anma Etkinlikleri, bildiğiniz gibi 2013’de Konya’dan başlatılmıştı. Bu etkinliklerden de son derece faydalandım. Pek çok kitap ve çıkardığı dergileri gazeteler vasıtasıyla insanımıza ve okurlara ulaştırıldı.

Bu etkinliklerin son bölümünde dağıtılan ödüllerin yanında tertip komitesine birde “Üstâdın Büstü” hediye edildi. Bu çok garibime gitmişti. İki hayatından son bölümü ‘ikon’larla mücadele içerisinde ve zindanlarda geçen, son nefesini verirken dahi mahkemelerden kurtulamayan aksiyon adamı, fikrin namusunu edeple savunan bir şâir ve yazara bu yapılmalıydı, dedim.

 

***

Üstâdın çekilmiş pek çok eski (siyah beyaz)resmi var. Renkli olarak çekilen fotoğrafı pek yoktu. Medyada en çok kullanılan bir fotoğrafı var ki, o resim 1980’den önce “Erkekçe” dergisinde, kendisiyle yapılan bir röportajda çekilen bir resimdi. O dergiyi sırf bu röportaj için almış, Necip Fazıl’la olan kısımları koparıp saklamıştım. Bu fotoğraf üstadı yüz hatlarıyla olduğu gibi anlatan güzel bir fotoğraftı. Çektiği çileler o fotoğraf karesinde anlamlı bir şekilde ifadesini bulduğu için hâlâ o resmi kullanıyoruz.

İki insanı çok sevmeme rağmen cenazelerinde bulunamayan talihsiz ve şansız bir insanım. 1983’ün kış aylarında vatani görevimi İstanbul’da yaptığım için ne yazık ki ne Erol Güngör hocanın ne de Üstâd Necip Fazıl’ın cenaze merasimlerinde bulunamadım. Üstâdı, “ikon” hediye ederek bir çuval inciri berbat etmeden, onun düşünce ve fikirlerine saygı göstererek anmak ve anlamak gerekir. Her okula, her yere, her şeye onun adını koyarak onu başka yerlere çekmeye hiç gerek yok. Herşeyi tadında bırakmak, tadında anmak, ve üstâdı anlamaya çalışmak için orta yolu bulmak gerekir.

 

***

Büyük Doğu Yayınları arasında 3. kitap olarak çıkan “Cumhuriyet 50. Yılında Türkiye’nin Manzarası”nı her yönüyle çizen Necip Fazıl Kısakürek, yaşamış olsaydı günümüz Türkiye’sinin manzarasını acaba nasıl çizerdi?..

Meselâ Suriye’de 6 milyon insanın göç meselesine nasıl bakardı? Olaylara “Millî Bakış” açısını nasıl resmederdi?

Gençlik ve üniversitelere nasıl bir yorum getirirdi? 17 Maddelik Öz’e daha hangi maddeler eklerdi? “Seni Bekliyoruz!” derken acaba hangi partiyi kastediyordu?

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Üstadı ölümünün 33’üncü, doğumunun 112’inci yılında rahmetle yâd ediyoruz. Nûr içinde yatsın.

Son söz yine Üstâdın:

“Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!”

 

Kur'an-ı Kerim mü'minler için şifa ve rahmettir

omerlutfiersoz@gmail.com

     Kur’an-ı Kerim’i, Ramazan ayında daha iyi anlayıp, okuyup yaşamak için çaba göstermeliyiz. Bu güzel özelliğimizi Ramazan dışında da devam ettirerek, Kur’an-ı Kerimle olan irtibatımıza devamlılık kazandırmalıyız.

     Kur’an-ı Kerîm Mü’minler için gerçek anlamda şifa kaynağıdır ve aynı zamanda da rahmettir. Kâfirlerin de yalnızca hüsranını, ziyanını artırmaktadır. Mü’min; Kur’an-ı Kerimden faydalanmak, feyz almak için okumakta, dinlemekte ve yaşamaya çalışmaktadır. İşte bu özelliklere sahip olanlar Kur’an’a yöneldikleri için, Kur’an, onlara şifa olmaktadır. Ancak Kur’an’a düşmanlık edenler için ziyanlarını artırıcı olması, ondan faydalanmayı düşünmemeleri sebebiyledir. Kur'an-ı Kerîm’in, biz Mü’minlere hayat vermesini, gerçek anlamda şifa olmasını istiyorsak, öncelikle, hayatınızı Kur'an'a vererek samimiyet ve sadakatimizi göstermeliyiz.

     Âyet-i Kerimelerde: “Biz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, Mü’minler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.” 

    Mü’min, Kur’an’dan feyz almasını bildiği, bu maksatla okuduğu, dinlediği için, Kur’an âyetleri kendisine şifa ve rahmet vesilesidir. Bunu bir misalle açıklamak gerekirse,  kişi hastalandığı zaman gerekli olan maddi ve manevi tedbirlere başvurmalıdır. Hastalığı da şifayı da yaratan Allah (c.c.)’tır. Herhangidir hastalığa yakalanan hastaya Doktoru tarafından yazılan ilaçlardan yararlanmayıp, tedavi olmak istemeyişi, nasıl ki o hastanın hastalığının devamına veya o kişinin hastalığının artmasına yol açarsa,  Kâfirlerin, Zalimler’in Kur’an’dan uzak durması da onların hüsranını artırmaktadır.

        Fahreddin Razi, Kur’an’ın hem ruhani, hem de cismani hastalıklara şifa olduğunu belirtir ve şu tasnifi yapar: Ruhani hastalık, sapık inanç ve kötü ahlaktır. Sapık inanç ve huyların akıl ve kalplere attığı şüphe ve kirleri Kur’an temizler ve tedavi eder. Bedeni hastalıklara şifa olması da, Kur’an’dan okunan bazı ayetler, başka yerlerde şifası bulunmayan pek çok hastalıklara deva olur.

    “İnsana nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirip yan çizer; ona bir de zarar ziyan dokunacak olsa iyice karamsarlığa düşer.” “De ki: Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar. Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir.” (İsra Sûresi âyet:82-84) buyrulmuştur. 

     Hak, hukuk, adalet merkezli olarak mücadele edenler mutlaka başarıya ulaşacaklardır. Kur’an-ı Kerîm, gerçek anlamda kurtuluş kaynağıdır. Kimseyi zor kullanarak kendisine uyup, tabi olmaya zorlamaz.  Akıl ve Gönül’e hitap eder, bu hitabın muhatabı olan İnsanlar, Kur’an’dan faydalanmaya çalışıp, O’na yönelip, İnanıp bir hayat yaşarlarsa, onlar için gerçek, kalıcı bir şifa kaynağı olur. Kur’an’a düşmanlık edenler, gerçek anlamda ki tedavi edici, sıkıntıları giderici olan İlâhi ana kaynaktan beslenmeyip uzak kaldıkları için, onlara şifa kaynağı olmamaktadır. Kur’andan uzak duranların durumu aydınlık yerlerden uzaklaşıp, karanlıkta yaşamak isteyenlerin durumu gibidir. Kişi nasıl yaklaşım gösterirse karşılığı o’na göre gelir.

     Müslümanlar Kuran-ı Kerim'i okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuşlardır. İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kuran'a karşı Mü’minin ilk vazifesi O'nu sık sık okumak olmalıdır. Kuran'ın ilk emri "Oku” iken şüphe­siz Kuran'ı okuyamama diye bir mazeret olamaz. Her Müslüman Kuran'ı okumayı ken­disi bilmeli ayrıca aile fertlerine ve öğre­tebileceği kimselere öğretmelidir. Peygam­berimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Hadis-i Şerifle­rinde: "Sizin en hayırlınız, Kuran'-ı öğrenenleriniz ve öğretenlerinizdir"

    Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği gibi, inanılan, okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kurandan da özlenen faydalar sağlanamayacaktır. Kur’an ayında, yeniden özlenen şekliyle Kur’anla buluşalım.

     İnsan beden ve ruhtan müteşekkildir. Nasıl ki bedenin yaşaması için yemeye, içmeye v.b. ihtiyacı varsa, bunun gibi ruhun da gıdaya ihtiyacı vardır. Ruhun gıdası da tam anlamıyla Allah (c.c.)’ın rızasına uygun işler yapıp, yasakladığı fiillerden uzak durmakla mümkündür. Bu mübarek ramazan ayında ruhumuzu da manevi olarak arzulanan şekilde besleyelim. Kulluk görevimizi en iyi şekilde yerine getirip arınalım.

    Kur’an-ı Kerîm’in nurlu ve aydınlık yolunda her daim olanlardan olmamızı Allah (c.c.)’tan niyaz eder, sıhhat ve âfiyetler dilerim.

Tevhid ve şirk çizgisi

parlakturk@gmail.com

İstek ve dileklerinin kabulü için insanların kendileriyle Allah arasında birtakım aracılar koydukları öteden beri bilinir. Bu aracılar, dinden dine, kültürden kültüre farklılık gösterirler. Yahudilik ve Hristiyanlık başta olmak üzere, Uzakdoğu dinlerinde de bu aracı varlıkları ilahlaştıran ya da Tanrı'ya (Allah'a) ulaştırdığına inanan insanlar çoktur. 

Bu tür sapmalar, ilk anda iyi niyetlerle başlar, pek dikkat çekmez, göze batmaz, küçük boyutta gibidir, hatta normal karşılanır. Çünkü, aracı yapılan varlık; çok iyi ve salih bir insandır, ahlaken çok temizdir, âlimdir, takvalıdır, yardımseverdir, masumdur, günahsızdır, mükemmeldir, melek gibidir, hatta bir melektir, Allah’ın en sevdiği kişilerdendir, velidir, gavstır, kutuptur, kutbu'l-aktab'tır…vs.

Bu özelliklere sahip olduğuna inanılan zatlara yapılan övgüler, vefatlarından sonra artarak hem de abartılı ve aşırı derecede yapılmaya başlanır ki, bunun sonu gelmez. Artık onlar, diğer insanlardan farklıdır ve ayrı bir konuma oturtularak üstünlük ve yücelikte insanüstü bir makam ve mevkîye çıkartılır. Kendilerinde sıra dışı ve olağanüstü özelliklerin olduğuna inanılır. Onlar, aslında ölmemişlerdir, her yerde hazır ve nazırdırlar, olaylara müdahale ederler ve her şeye tasarrufta bulunurlar. Böylece “insanların üstünde, Allah’ın altında” bir yere yerleştirilirler. Böyle bir varlığın, Allah ile insanlar arasında “aracı” konumda olması da normal hale gelmiş olur. Aslında, o zatların bunda çoğu zaman haberleri de yoktur, kabahatleri de... Onları bu konuma getiren sonraki insanlardır.

Hıristiyanlık sapmasında da böyle olmuştur. Hz. İsa Aleyhisselam’ın getirdiği, temeli tevhid olan ve sonradan Hıristiyanlık adını alan gerçek dinin (İslam'ın) yerine, Cahiliye Arap müşriklerinin yaptığını aratmayan bir şirk anlayışı ortaya çıkmıştır. Bilindiği üzere müşrikler; Allah’ın kızları olduğuna inandıkları melekleri sembolize eden heykeller/putlar yaparlar, dileklerinin kabulü için de onları “aracı” kılarak dua ederlerdi. Bu aracılar arasında “Allah’a yakın olduğuna inanılan salih zatlar” da vardır. Hıristiyanlar da, gün gelmiş Hz.İsa aleyhisselamı, “Allah’ın oğlu” diye ilahlaştırmışlar, azizleri ve ruhbanları “Allah'a yakınlar” diye kutsamışlardır. Tevhid inancı bu şekilde bozulmuştur.

Bugün Hıristiyanlar, Hz.İsa’yı araya koymadan, onu aracı yapmadan Allah’tan bir şey istemiyorlar. Kiliselerde, dua ederken Hz.İsa’nın önünde, onun manevi huzurunda haç çıkarmak; bu dilek, istek ve taleplerinin bir tezahürü ve sembolüdür. Bir sporcunun maçta haç işareti yapması da böyledir, bunların hepsi Hz.İsa ile bir tür iletişimin, ona dilekleri sunmanın ve ona teşekkür etmenin göstergeleridir. Cahiliye müşriklerinin taptıkları aracı putlar da aynı anlayışın ürünüdür. Müşrik; aslında Allah'a inanan ama bunun yanında Allah katında hatırı olduğuna inandığı varlığı da kutsayan, ona itaat eden, kul köle olan bir anlayışın adıdır. Zümer suresi bu anlayışı çok açık bir şekilde belirtir:

“ Şunu iyi bil ki, gönülden itaate layık olan yalnızca Allah'tır. Fakat O'nun yanı sıra kendilerine dostlar/veliler edinenler “Biz bunlara, sadece bizi Allah'a yakınlaştırsınlar diye kulluk ediyoruz” derler.” (Zümer,3)

Bu ayetin kısa açılımı şudur:

Gönülden ve kayıtsız şartsız bir itaate layık olan, yalnızca Allah'tır. Fakat, Allah'a inanmakla birlikte O'nun yanında kendilerine itaat etmeye, boyun eğmeye, kul köle olmaya layık dostlar/veliler edinen müşrikler, bu çirkin davranışlarını gûya mazur göstermek için “Biz bu putlara, olağanüstü güçlere, tanrısal nitelikler yakıştırdığımız dînî önderlere ve büyük zatlara, sadece bizi Allah'a yakınlaştırsınlar inancıyla itaat ediyor, kulluk yapıyor, tapıyoruz. Çünkü, biz âciz kullarız, doğrudan Allah'tan istemeye yüzümüz ve gücümüz yok. O'na bizden daha yakın olan veliler aracılığıyla kulluk ediyoruz” derler.

Müşrik; Allah'ı inkar etmez, O'nun yaratıcı varlık olduğuna inanır. Ama bu inancıyla birlikte öyle bir varlığa daha inanır ki, o varlık Allah'ın yanında müstesna yerini almış, O'nun yetkilerini kuşanmıştır. Onsuz Allah'a vasıl olmak mümkün değildir. Günahların affedilmesi için de ona ihtiyaç vardır. Onun elinden ve eteğinden tutmadıkça, onun rızasını almadıkça, hoşnutluğunu kazanmadıkça, Cennet'e geçmek mümkün değildir. 

Oysa, İlahi dinin en temel dayanağı ve öğretisi tevhid’dir. Bu öğretide, Allah ile insan arasındaki kulluk ilişkisi; aracısız, katışıksızdır, ortaksızdır. Allah’ın yetkilerini başka varlıklara vermek veya devretmek söz konusu olmadığı gibi, O’na ait sıfatların, özelliklerin, niteliklerin başkalarıyla paylaşılması da caiz olmaz. Bunlar, tevhid ilkesine aykırıdır.

Adaylar belirlendikten sonraki görüntü

salihsedatersoz@hotmail.com
salihsedatersoz@gmail.com
                                                 

24 Haziran genel seçimlerine doğru hızla yol alıyoruz.

Siyasi Partiler aday listelerini Yüksek Seçim Kuruluna verdiler. Böylece tüm partilerin adayları belli olmuş oldu.

İktidar Partisi olan Ak Parti Konya’da 233 aday adayı içinden 15 adayını belirledi.

Bu sayıdaki aday adayı içinden 15 kişiyi seçmek bunu yaparken de Konya’dan çıkaracağı tahmin edilen ilk 10 -11 veya 12 kişiyi belirlemek elbette kolay değil.

Sonuçta zor da olsa listenin yapılması gerekiyordu, yapıldı. Belirlenen adayların Konya’mız ve ülkemiz için hayırlara vesile olmasını temenni ve niyaz ediyorum.

Adaylar bana göre sürpriz olmadı. Daha önce aday listesinde yer almasını tahmin ederek yazdığım şekilde liste belirlenmiş oldu.

‘Siyaset hızlı işliyor’ başlıklı yazımda bakın neler yazmışım:

“Benim bildiğim Tahir Akyürek, milletvekili aday sıralamasına girmeyi garanti altına almadan istifa etmezdi. Bu şu demektir, listenin başlarında yer alacak isimlerden biri Tahir Akyürek olacaktır.

Ahmet Davutoğlu milletvekili adayı olmayacağını daha önce açıklamıştı. Bu sebeple Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı olan Ahmet Sorgun liste başı olacak demektir.

Eski İl Başkanı Ali Sürücü aday adaylığı için müracaat eden isimlerden biri. Ali Sürücü’nün arkasında hem Konya teşkilatı hem de Hayati Yazıcı’nın olduğu biliniyor. Bu sebeple listeye girecek isimlerden birisi de Ali Sürücü’dür.

Şu andaki milletvekillerinden en az 3-4 tanesinin de devam edeceğini düşünürsek zaten 15 in yarısı belli gibi görünüyor.

Benim tahminim en az bir tane gençlerden bir tane de eski milletvekili olup da şu anda Cumhurbaşkanı danışmanı olan isimlerden birisi listeye alınır. Diğer isimlerin kimlerden teşekkül edeceğini bekleyip göreceğiz.”

Listeye bakarsak, Ahmet Sorgun ve Tahir Akyürek’in listenin başını oluşturduğunu, bunların dışında mevcut milletvekillerinden 5 tanesinin, eski milletvekillerinden olup Cumhurbaşkanlığı danışmanı olanlardan 2 tanesinin, gençlerden de birinin listeye girdiği görüyoruz. Ali Sürücü de listede…

Demek ki tahminimizde yanılmamışız.

Bunların dışındaki 4 isim listenin son 4 sırasında yer alıyor. Son üçünü tanımıyorum ama Mehmet Akif Yılmaz isminin hiç olmazsa bir – iki sıra önlerde olmasını temenni ederdim.

Listeye alınmayan çok değerli isimler mevcut. Onların isimlerini burada zikretmenin artık gereği yok. Kendileri için hayırlı olan budur İnşaallah…

***   ***   ***

Bilindiği gibi seçimlere Ak Parti ile MHP ittifak halinde CHP ile de SP ve İP ittifak halinde giriyorlar. Büyük Birlik Partisi de Ak Parti listelerinden seçime giriyor.

Ak Parti’nin Konya’da 10 – 11 gibi milletvekili çıkaracağını tahmin ediyorum. MHP’ de bir tane çıkarır. Ama İyi Parti’ye çok oy kayarsa o da tehlikeye girebilir.

CHP’nin Abdullatif Şener’i Konya’dan birinci sıraya koyması sürpriz oldu. İkinci sırada da SP kontenjanından bir isim var. Niye? Şunun için:

SP’nin birinci sıra adayı Mustafa Özkafa… Şayet SP yeterli oy alamayarak Mustafa Özkafa’yı Meclise gönderemez ise bu partiye verilen oylar ittifakın büyük ortağının hesabına yazılacak. O da CHP dir.

CHP kendi oyu ile Konya’dan bir milletvekili çıkarır. Şayet SP ye verilen oylar ile Özkafa değil de CHP nin ikinci sırasındaki isim seçilirse, bu isim de SP li olsun diye CHP nin ikinci sırasına SP li bir isim konmuş. Yani SP işi garantiye almış. Ben şahsen, Mustafa Özkafa gibi Konya’ya yıllarca hizmet etmiş, donanımlı bir ismin Meclise girmesini temenni ederim.  

Abdullatif Şener'in Konya'dan 1. sıra adayı yapılması, CHP zihniyetinin Konya’da bittiğinin itirafıdır. CHP, bu bitişi gördüğü içindir ki artık Milli Görüş kökenli olup da raydan çıkan ithal adaylarda ümit aramaya başlamıştır. CHP den Konya’da bu duruma büyük tepki var.

SP’nin ittifak yaparak Meclise girmesini sağlaması iyi oldu ama keşke ittifak yaptığı parti CHP değil de Ak Parti olsaydı. SP lideri, Ak Parti’den ittifak için gelen teklifleri olmayacak talepler ileri sürerek reddetmişti. Benzer talepleri CHP ye yapıp yapmadığını bilmiyoruz.

Ayrıca Milli Görüş ile yoğrulmuş, kendi içlerinden çıkan insanların oluşturduğu Ak Parti dururken, CHP zihniyeti ile hangi ortak noktada buluştuklarını da merak etmiyor değilim.

SP’li kardeşler Ak Parti’nin birçok hatasını sayıp döküyorlar. Tamam da şunu da düşünmek gerekmez mi? Ak Parti’nin ne kadar hatası olursa olsun, zihniyet olarak CHP zihniyeti ile kıyaslanabilir mi? Kaldı ki yapılan olumlu icraatları da görmek gerekir.  

Ayrıca SP, Ak Parti ile ittifak yapsa idi Meclise daha fazla sayıda milletvekili gönderebilirdi. Zira, CHP ile ittifak yapmasına kızarak verilmeyecek tepki oyları ortaya çıkmazdı. 

Tekrar Konya’ya dönecek olursak CHP tabanı ilk iki sıranın CHP li olmamasına tepki göstererek başka partiye yönelebilir.

Bu takdirde bir kısım oylar kendilerine en yakın olarak görecekleri İyi Parti’ye kayacaktır. Bu durumda İP’ de bir milletvekili çıkarabilir.

İyi Parti adaylarından Orhan Tulukçu dışında hiç birini tanımıyorum. 2. sıradaki Tulukçu’nun 1. sırada yer almasını isterdim.  

Seçimlere 1 ay kala böyle bir tablo görünüyor. Bu arada Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk turda % 50 yi geçerek ipi göğüsleyeceğini tahmin ediyorum.

Bu seçimlerin, ülkemiz ve İslâm alemi için hayırlı sonuçlar ortaya çıkarmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum. Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim. 


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi