Bugün; 27 Nisan 2017, Perşembe
YAZARLAR
Satmadık

sayan.suleyman.42@gmail.com

Öncelikle Konyaspor Antep’e maçı verdi sattı gibi mesnetsiz ithamlarda bulunan arkadaşları kınıyor, dervişin fikri ne ise zikri de o olur diyerek,  yazıma başlamak istiyorum.

Futbol takımlarının iyi günleri, kötü günleri olabilir futbolcuların performansı bir makine gibi sürekli aynı istikamette olması, aynı performansı göstermesi imkansızdır. İnişler çıkışlar son derece normaldir.

Ligimizde geçmişi şaibelerle dolu, temiz olmayan bir çok takım var, bu takımların taraftarları gönül verenleri bu işleri inkar etseler de  gerçek herkes tarafından biliniyor. Konyaspor’a gelince tertemiz bir tarihi var, Konyaspor’a gönül verememiş kişilerce kirletilmeye çalışılıyor. Yazık!

Konyaspor karşılaşmaya elinde problem olan Serkan’dan yoksun olarak çıktı. Türkiye kupasında son maçta yaptığı birbirinden güzel kurtarışlar ile maça adeta damga vuran Kaya kaleye geçtiğinde belki de ilk kez insanlar endişe duymadan maç izlediler. Fakat fazlamı şansız, aşırımı talihsiz bilinmez Kaya yine hatalı bir gol yiyerek beklentileri boşa çıkardı. Ben Beğenen taraftayım, Kaya bir yedek kaleci için bence yeterli düzeyde, fakat bundan sonraki sezon bu takımda kalması kendine ve takım zarar verecektir, tıpkı Mehmet Uslu gibi. 

Antep takımı Konya’ya gelirken son iki deplasman maçını kazanarak gelmişti. Kendi evlerinde maça gelen az sayıda taraftardan küfür yemek morallerini bozuyor ve sürekli kaybediyorlar.

Antep’in yediği gollerin bir çocuğunu yazımı yazmadan yeniden izledim, ve yedikleri golleri kanat organizasyonundan gelen toplara müdahale edemediklerinden yedikleri çok aşikardı. Dikine gelen akınlarda başarılılar fakat yandan gelen her on topun 7 tanesine müdahale edemiyorlar.  Konyaspor olarak bizde ısrarla dikine oynamayı denedik top orta alanda kör döğüşü şeklinde gitti geldi. Antep oyunu bir nevi kilitledi. Yakaladıkları fırsatları gole çevirerek  maçı kazanmasını bildiler. Aslında sezonun ilk yarısı 11.haftasında yaptığımız Antep maçının gollerini izlemek bile yukarda anlatmaya çalıştığım şeyi özetliyor.

Bu aşamada hocayı belki eleştirmek gerekirse oyunu açmak için Ali Turan’ı çıkartıp Jonsson’i oraya çekebilir  oyuna derinlik verebilirdi. Fofana ve Miloseviç’in çıkması bu noktada hatayken, Meha’nın oyuna girmesi ap ayrı bir hata idi. Ömer ali Şahiner diye bir oyuncumuz vardı nerelerde gören var mı? Kayıp aranıyor. Bir defa daha gördük ki bir futbolcunun bir takımla transfer dedikodusu çıktımı bu oyuncuda yerli mi durdurmayacaksın üçe beşe bakmadan satacaksın.

Bu maçta şunu da gördüm Konyaspor kafasında ligi bitirmiş. Türkiye kupası olursa olur mantığıyla hareket ediyorlar adeta. Futbolda yenmek kadar yenilmekte önemli, yenilirken bir şeyler öğrenebilmekte, kötü oynarken kazanmakta önemli. Biz bu hafta hangisini yapabildik acep düşünüyorum.

Sonuç olarak; Pozisyonun az olduğu seyir zevki ve mücadeleden yoksun goller dışında özet görüntüye koyulacak pozisyonun bile az olduğu karşılaşmada 3 gol olması komik yenilmemiz kötü ama dünyanın sonu değil. Konyaspor bu tarz maçlara çıkarken sadece kendisinin değil rakibinin rakiplerini düşünerekten ayrı bir motivasyonla oynamalı, oynamalı ki, kimseye laf düşmesin.  Yazımın başında belirttiğim gibi, inişler çıkışlar normal, takım  olarak sezonun en kötü oyununu oynadık tamam, kötüydük yenildik, lakin SATMADIK!!!

Maçın Sözü; Bizler fıstıklı baklava hayal iderken, herifler etli ekmeği yidi gitti nörecen  .

Aykut Kocaman'ı kınıyorum

selmanselimakyuz@hotmail.com

Konyaspor’un vefalı taraftarı futbolu ve takımını özlemiş. Trabzon maçındaki ceza sonrası Başakşehir karşılaşmasında soğuk havaya rağmen maça ilgi fazlaydı.

Konyaspor da haftalar sonra dişine göre bir rakip buldu. Kendisi gibi iyi pas yapan, oyunu iyi açarken rakibe boş alan bırakmayan, diri ve hızlı Başakşehir’e karşı Kocaman’ın ne yapacağını merak ediyordum.

Bütçelere baktığımızda iki takım arasında uçurum var ama Aykut Kocaman daha düşük maliyetli bir kadroyla kolektif oyun düzenini oturtabilmiş bir isim. Abdullah Avcı’ya göre bu nedenle daha başarılı bir hoca fakat bu seneki performansı için bunu pek diyemeyiz. Hem kendisi mutlu değil hem de takım geçen sene büyük işler yapan Konyaspor'dan hayli uzak.

Bu yüzden Başakşehir, ilk 30 dakika Yeşil Beyazlılar’a hakimiyeti kaptırmadı. Çok kısa sürelik bir baskıyla pozisyon da buldular. 15. dakikada attıkları gol Konyaspor stoperlerinin işini savsaklaması yüzünden geldi ama o golü mutlaka yerdi Konyaspor. Adamlar atmayı kafaya koymuş ve Konyaspor da durduracak mecale sahip değildi. Ayrıca hoca, anlaşılmaz bir şekilde Meha’yı oynattığı için zaten sahada bir kişi eksikti. Fofana tam takıma alışmaya başlamışken haftalardır oynamayan Meha’yı oynatmak fantezi mi kendi ayağına çelme takmak mı, siz karar verin.

İkinci yarı aynı taktikle, kanatları zorlayıp hızlı hücumlarla Konyaspor’un üstüne giden Başakşehir, savunmanın aptallaşmasını iyi değerlendirip bir gol daha bulunca maç bitti.

70. Dakikadan sonra sahada, 9 kişi kalmış Antalya'ya hiçbir şey yapamayan Konyaspor görüntüsü vardı. Böyle goller yiyince cılız ataklarda direkten dönen topların hiçbir değeri kalmıyor. Adana deplasmanından gümüş gibi galibiyet alan takım altın değerinde Başakşehir maçını kaybetti. Kendi evinde üç gol yemek de berbat bir sonuç oldu.

“Lig maçları bizim için daha önemli” diyerek UEFA’ya çerez muamelesi yapan Aykut Kocaman’a bu lig yenilgisini armağan ediyorum.  Hediyesiyle birlikte sene sonunda Fenerbahçe'ye gidebilir. Hayırlı olsun.

Bu arada İstanbul basınında çıkan haberler doğru ve Kocaman, Konyaspor'un hocasıyken Fenerbahçe ile görüşüp anlaştıysa kendisini en hafif ifadeyle kınıyorum. 

Hakem suçlu da, bizimkilerin hiç mi suçu yok?

sedater42@gmail.com

Konyaspor, Galatasaray maçında tarihi bir fırsatı elinin tersi ile itti.

Beceriksizlik ve kırmızı kart olayında Ali Çamdalı’nın yaptığı büyük hata Konyaspor’a pahalıya mal oldu. Belki de 3 puan alabileceği bu maçtan, bu iki nedenden dolayı puansız ayrılmak zorunda kaldı.

Konyaspor, ilk yarıda yakaladığı pozisyonlardan hiç değilse birini gole çevirebilse maç farklı şekilde tamamlanırdı. 45 dakika boyunca rakibi ceza sahana sokmuyorsun, buna karşılık 12 defa rakip ceza sahasına giriyorsun ve en az %100 lük 3 net pozisyon buluyorsun da, bunlardan birini bile gol yapamıyorsun. Bu olacak iş mi? Bunun beceriksizlikten başka bir izahı var mı?

Ayrıca Türkiye’deki genel kuralın (!) İstanbul takımları lehine işlediğini biliyorsun, hemen hemen bütün hakemlerin Anadolu takımlarına rahatça çıkardığı kartlarını İstanbul takımlarına karşı çıkaramadıklarını, Anadolu’nun civanmert futbolcularına sergiledikleri cesareti aynı şekilde 3 büyük takımın oyuncularına karşı sergileyemediklerinin de farkındasın ama yine de hakeme büyük koz vererek bile bile kırmızı kart görüyorsun ve kendi takımına büyük bir darbe vuruyorsun..

Tamam ülkemizde bu konuda adalet söz konusu değil. İstanbul takımları oyuncularına es geçilen söz ve davranışların çok daha küçüğü Anadolu takımlarının futbolcularına kart olarak dönüyor. Bu da tamam… Maalesef yıllardır uygulama böyle yürüyor. Bu durumu Konyaspor futbolcularının ve de Ali Çamdalı’nın bilmemesi mümkün mü?

Hal böyle iken, aleyhine verilen haksız bir faule oldukça sert ve şiddetle itiraz etmenin ve de gerçekten korkak olan hakemin yüzüne karşı 4 defa korkak diye bağırmanın kırmızı kart olarak sana döneceğini bilmiyor musun ey Ali Çamdalı kardeşim… 

Yüzüne karşı 4 defa “sen korkaksın” denildiği halde kart göstermeyecek bir hakem var mıdır dünyada? Ben olsam ben de gösteririm. Hem de direk kırmızı. Ali Çamdalı o sözü haykırırken o kartı göreceğini kesin olarak biliyordu. Peki bile bile takımına bu darbeyi niye vurdu? Bunun benim açımdan açıklaması yok. Ali Çamdalı açıklarsa öğreniriz.

Sakın hakemin adaletsizliğinden, Galatasaraylı oyunculara kart göstermemesinden söz etmesin. Bunları zaten herkes biliyor, konuşuyor. Yıllardır uygulanan bu genel kuralı değiştiremeyeceğine göre, oyunu kuralına göre oynamak varken niçin kendini ve takımını ateşe atacak davranışta bulunuyorsun? Senin bu davranışının faturası kime çıktı? Hem kendine hem takımına… Yazık değil mi?

İlk yarıdaki onca beceriksizliğe ve ikinci yarıda 1-0 geriye düşülmesine rağmen, ben inanıyorum ki, Ali Çamdalı sabırlı davransa ve o kırmızı kartı görecek davranışta bulunmasa Konyaspor sahadan en azından 1 puanla ayrılacaktı. 

Maç sonunda yapılan açıklamalara baktığımız zaman, sadece hakemin eleştirildiğini, maalesef hiç özeleştiri yapılmadığını görüyoruz. Futbolcularımıza biraz da sabır eğitimi verilmesi gerekiyor.

Ben hakem kararlarına yapılan itirazları hiçbir zaman anlamıyorum. Bugüne kadar itirazdan dolayı hakemin kararını değiştirdiğini gören bilen var mı? Buna rağmen niye sürekli itiraz edilir? Bu alışkanlığın kırılması gerekiyor. Hadi serzeniş ve sitemler neyse… Ama Ali Çamdalı’nın yaptığının hiç affedilir bir yanı yok.

Bilhassa takım kaptanının daha sakin ve arkadaşlarına örnek olması lâzımken böyle bir davranışta bulunması hiç hoş olmadı ve Konyaspor çok iyi oynadığı bir maçtan yenilgi ile ayrılmak zorunda kaldı.

Tamam hakem yerden yere vurulmayı hak ediyor ama bizim futbolcularımızın beceriksizliklerine ve davranışlarına çözüm getirmeyi de ihmal etmeyelim. Hakemin suçlarını dile getirirken, özeleştiri de yapalım ki hatalar tekrarlanmasın.

"İman varsa imkânda vardır"

namikceyhan@hotmail.com

Tek vatan, tek bayrak, tek millet ve tek devlet ülküsünü yüreğinde hisseden, iman gücüyle hareket eden her yaş ve her kesimden vatandaşımızın azimli ve kararlı duruşu ve Yüce Allah (c.c)’ın lütfuyla milletimiz 15 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişimine dur demiştir.

Uzaklardan aldıkları emirlerle ekmeğini yediği ülkesine ihanet eden FETÖ/PDY çete mensupları bir kez daha anlamalıdır ki askeriyle, polisiyle, sivil toplum örgütleriyle, siyasi partileriyle, 7 den 70 e her kesimden insanıyla Türkiye Cumhuriyeti dik dik ayaktadır ve bölmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.

Dünyanın geleceğini dizayn eden ve hükmeden (kendini büyük zanneden) ülkeler,15 Temmuz FETÖ/PDY ayaklanması gecesi ve ardından yaşanan hadiseleri izledikçe Türkiye’de yaşayan Türk, Kürt, Laz,  Çerkez, Roman, Pomak, Sünni Alevi ama ortak adı Türk olan bu aziz milletin evlatlarının vatanı için neler yapabileceğini gördüler.

Bu güzide milletin insanı için “vatanımı seviyorum, bayrağımı seviyorum” demek tek başına yeterli değildir; bu sevgisini her fırsatta göstermesi gerekir. İşte o gece yaşananlar vatan sevgisinin ve iman gücünün eyleme dönüşmesidir. O günden sonra her akşam yaşanan demokrasi nöbetleri de bu eylemin bir parçasıdır.

Televizyonlardan 15 Temmuz FETÖ/PDY ayaklanmasının ayrıntılarını ve o gece yaşanan kahramanlık öykülerini her akşam dinlediğimde gözümden yaş geliyor. Bu gözyaşları yüreğimde duyduğum gururun gözyaşlarıdır. Eminim ki benim gibi pek çok vatandaşımızda aynı gözyaşlarını döküyordur. Ne mutlu bize ki böyle bir ülkede yaşıyoruz. Elhamdülillah.

Hain kalkışmanın yaşandığı gece şehit olan kardeşlerimizin aileleriyle yapılan görüşmeleri yine televizyonlardan öğreniyoruz. Şehitlerimizin her birisi evinden helalleşerek ve öleceğini bilerek çıkmış. Bu çelik yürekli kahramanları oraya çıkaran güç hiç şüphesiz iman gücüdür. Sarsılmaz inançtır. O insanları imanının gücü karşısında kıskandım. Ama bir o kadar da onlarla aynı duyguları paylaştığım için gurur duydum.

O gece köprüde tankların karşısına çıkan kardeşlerimizin dilinden dökülen her kelime tarihe altın harflerle geçecek şekilde. Hepsi ayrı ayrı duygularını anlatıyor ama gerçekte aziz milletimizin ortak inancını, azmini ve iman gücünü tarif ediyorlar.

Hastanede yatan gazi bir hanım kardeşimizin bir sözü hepimizin kulağına küpe olmalı ve daima en çaresiz durumda hatırlamalıyız: “İMAN VARSA İMKÂNDA VAR” işte o gece Rabbim pek çok vatandaşımıza ölüme yürüme gücü verdi. Bu güç bizi ayaklandırdı tanklara, darbeye dur dedirtti. Çünkü Allah var, dert yok.

Eğer gerçekten inanıyorsak, Rabbimize teslim olup tevekkül etmeliyiz. Herkesin bir hesabı varsa onunda bir hesabı vardır ve daima o hesap hâkim olur. O gece de onun dediği oldu.

Hain kalkışmanın ilk anından itibaren dik duran ve süreci başarıyla yöneten Cumhurbaşkanı ve Başkomutan Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’ın liderliğinde, halkımız milli iradeye, demokratik düzene ve ülkesine sahip çıkmış, bütün dünyaya ders veren ve örnek olacak azim ve kararlılık sergilemiştir. Sergilemeye de devam etmektedir.

81 Vilayetimizde istisnasız her akşam devam eden demokrasi nöbetlerine katılan vatandaşlarımızı izleyin lütfen. Hepsi tek bir yürek,  tek bir ses haykırıyorlar:  “Vatan Sana Canım Feda” , “Halkın Gücü Tankı Yendi” “Dik Dur Eğime Bu Millet Seninle”,  “Darbelere Hayır” “Vatandaş Vatanına Sahip Çıkıyor” “Milli İrade Nöbetindeyiz” vb. Her yaş ve her kesimden insanı oraya toplayan ve seslendiren gücün adı: Sarsılmaz iman gücü ve güçlü vatan sevgisidir.

Meğer bu dayanışmaya ne kadar ihtiyacımız varmış. Başta daima dik duran sayın Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız olmak üzere asker polis ayırmadan güvenlik güçlerimize, Valilerimize, Belediye Başkanlarımıza, Medya mensuplarına, sivil toplum örgütlerine, her akşam lojistik destek sağlayan özel sektör mensuplarına ve aziz milletimizin kahraman evlatlarına ne kadar teşekkür etsek azdır. Allah hepsinden razı olsun.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanıyla, Başbakanıyla, Hükümet üyeleriyle, Milletvekilleriyle, Türk Silahlı Kuvvetleriyle, Güvenlik güçleriyle, Medya mensuplarıyla, sivil toplum kuruluşları ve üniversiteleriyle en önemlisi 79 milyon kahraman milletiyle el ele dimdik ayaktadır. Bu gurur tablosu olduğu müddetçe hep payidar kalacaktır.

Bu vesile ile halkın şanlı direnişinde şahadet şerbeti içen aziz şehitlerimize Allahtan rahmet gazilerimize acil şifalar diliyorum. Cenab-ı Hak bizleri her türlü terör örgütlerinin şerrinden korusun, yöneticilerimize güç kuvvet versin, güvenlik kuvvetlerimizin ve aziz milletimizin yar ve yardımcısı olsun.  Amin, amin, amin. Kalın sağlıcakla.

ÇEVRECİ SÖZÜ: Dünyada hiçbir güç halkın kararlı tutumu ve iman gücü karşısında duramaz.

Bizim “Ankâ”mız Ebâbil’dir!
Bizim “Ankâ”mız Ebâbil’dir. 
 
Şirk, inkâr ve tuğyanın üstüne bir azap yağmuru gibi iner taşlarımız! 
 
Ashâb-ı Fil’i nasıl yenilmiş ekin yaprağı gibi yerlere sermişsek biz, başka zâlimleri de benzer akıbete uğratırız.
 
Değdiği yeri delip geçen kurşun misli kelimelerimiz vardır bizim. Müstebitlerin suratına çarpılmış kezzap gibi şiirlerimiz vardır.
Harflerimizin her biri kıyama kalkmış bir ordudur ve “Allahuekber!” deyip yürüdüğünde hiç bir dağ önünde durmaya güç yetiremez. Mızraklarımız gökyüzüne direktir ve harbelerimiz yalancı peygamberlerin bağrına saplanıp durmaya devam eder.
 
Bizim “Ankâ”mız Ebâbil’dir. 
 
Sûre-i Fil’de uçuşur bölük bölük ve küfrün ciğerlerini sökeriz!
Kimdir özgürlüğümüze karşı çıkan? Kimdir hürriyetimize kastedip saldıran? Bizim Kâbe’mizi yıkmaya hangi filin gücü yetebilir? Gülüp geçeriz hepsine. 
 
Ebrehe ve askerleri değirmen taşı gibi büyümüş gözlerle bakar bize. Deniz yönünden bölük bölük, taraf taraf, akın akın geliriz biz. Biz Ebâbilleriz. Üç taş taşırız her birimiz. Biri gagamızda, ikisi pençeleşmiş ayaklarımızdadır ve onları azap kamçıları gibi fırlatırız zalimler üstüne. Şaşırıp kalır, neye uğradıklarını anlayamazlar. Taşlarımızın değdiği her vücut delik deşik olup çürür ve serilir kara taşlar üstüne. 
Biz Rabbin ordularıyız. Rabbin ordularının sayısını kim bilebilir? 
 
Bizim “Ankâ”mız Ebâbil’dir. 
 
Rabbimizin beytine tecavüze kalkışanların mabetlerini yerle bir eder, Rabbimizin asıl mabetleri olan kalplere hücum eden iblisleri soluksuz bırakırız.
 
“Rabbin evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldik” deriz ve gönüller kırmaya gelenleri şiddetle sarsarız. Zulmü yıkıp hâk ile yeksân ederiz de Hakkın sancağını yükseltiriz arz üzerinde. 
 
Kor parçası kumlar üstünde sırtı dağlanan ve göğsü üzerine kızgın taşlar konularak işkence edilen Bilalleri, Kâbe’nin damında ezan okumaya muktedir kılan Rabdir bizim Rabbimiz. 
 
Ve biz soyu tükenmez ankâlarız! 
 
Bizden kim usanası?..
 
Nûh’un Gemisi
O’dur masalları hiç bitmeyen zümrüd-ü ankâ. Gagası bin nağme salan hümâ. Kafdağı’ndan yüksek uçan O’dur.
 
O’dur odamın ışıyan mumu, gecemin çerağı, rûhumun kandili. Ocağım ve bucağım O’dur.
 
Yürürse çayır çimen koşar peşinden, Hızır gibi... Uzatsa avucunu, her pınardan âb-ı hayat akar. Bengisu O’dur. Dudağının değdiği bir kâse olmak için toprak kesilir has bedenli güzeller. Güzellik mülkünün nazlı padişahı O’dur.
 
O’dur tüm çâresizlerin çâresâzı, taze ağaçların tomurcuğu, bulutların bereketi. Bulut ve yağmur O’dur.
 
Sırça gibi kırılmış gönülleri onaran el, çölde ansızın esen yel, gülşende gül, gülde bülbül, bülbülde dil O’dur.
 
Âh O’dur yâri yâr eden, Leylâ’yı Leylâ, Mecnûn’u Mecnûn eden. Âh O’dur taşı yakut, çakılı mercan eden.
 
Ayın, yüzüne hasret kaldığı sevgili O’dur. Özün özü, sözün sözü, yolun yolu O’dur.
 
Bir kuğu şarkısıdır şarkısı...
İsa nefesli O’dur ve Musa sesli O’dur. O’dur İbrahim’in putlar boynuna inmiş baltası. Şuayb’ın sevinci, Hûd’un kıvancı, Lût’un ümidi O’dur!
 
O’dur Nûh’un gemisi!..
İkinci Şerif Hüseyin Gülen Vakıası

csancar55@hotmail.com   

    Adı Hüseyin. Hazreti peygamberin soyundan geldiği için şerif ünvanını almıştır. " Kimin iyi ameli kendisini öne çıkarmıyorsa, soyu onu öne çıkarmaz "  hadisi şerifini hemen hatırlamamızda zaruret vardır. Kişinin peygamber veya salih bir zatın soyundan gelmesi onun iyi olduğunu onaylamaz.

   Şerif Hüseyinin kim olduğunu kısaca anlatayım. İstanbulda doğmuş bir osmanlı vatandaşı. Aynı zamanda şerif. Osmanlı devleti Şerif Hüseyini MEKKE'ye emir tayin eder. İngilizler Osmanlı imparatorluğunu parçalamak ve işgal etmek için önceden giriştiği şeytani planlarına ek olarak Şerif Hüseyin'i piyon seçer. Ona çeşitli vaatlerde bulunur. Bu vaatlerin özeti " Seni yeryüzü müslümanların halifesi yapacağız..." cümlesinde temerküz etmiştir.

   Mağrur Hüseyin, İngilizlerin zehirli balını tereddüt etmeden iştahla yemeye başlar. Halife olacak diye. Zavallı adam Kuranı Kerimin kafir tuzaklarıyla ilgili ayetleri ya okumamış ya okumuş/ anlamış da o ayetleri şahsi kaprislerine kurban etmiştir. Ne yazık ki, sonunda kendisi kafirlere kurban oldu.

   Şerif Hüseyin Bedevi arapları kışkırttı. Osmanlıya karşı silahlı saldırıya geçti. Hicaz demir yolunu tahrip ettirdi. Medine müdafaasını yapan Fahrettin paşanın Osmanlıdan gelecek imdadını kesti. Neticede o şerefli imparatorluk  bir ŞERİF'in(!) eliyle kafirlere karşı gücünü kaybetti, parçalandı ve işgal edildi.

   Şerif Hüseyin sonunda halifeliği rüyasında bile göremedi. Kıbrısta sürgün hayatı yaşatıldı. Daha sonra Ürdüne gitmeye izin verildi ve orada öldü. Allah cc onu hesaba çekecektir. Doğrusu şerif olsa da müslümanların güven ve istikrarını bozanlara rahmet okumak bana çok ağır geliyor. Ancak Yüce Allah affederse, O'nun iradesine teslim olmak imanın gereğidir. 

   İkinci Şerif (!)GÜLEN'e gelince; tek cümle ile şunu söylüyorum: Tarih ibret almayanlar için  tekerrür etmiştir. Nitekim Fethullah Gülenin küçük dünyası, Zaman gazetesinde anlatıldığında Gülenin baba tarafından Seyyid yani Şerif olduğu iddia ediliyordu. Sanki o anlatım mehdiliğinin ilk ilanı ve 15 Temmuz hain darbe için gizli bir şifrenin habercisiydi. Çünkü halkımız bu gibi konularda oldukça olumlu yönde cömerttir. Birinin Şerif olması veya rüyalarla hazreti peygamberle irtibat kurması, hatta yakaza halinde onunla diyalog kurması birçok kişi tarafından sorgusuz kabul edilmektedir. İşte şerif Gülen ve destekçileri böyle bir yolun yolcusu. Ne acıdır ki; bu yol fitne, fesat ve düşmanlıkla noktalandı. " Rasulullah'ın ruhu evlerimizde dolaşıyor, talebe evlerine, dersanelere, türkçe olimpiyatlara misafir oluyor... " ve daha nice safsatalarla halkımızı kandırdılar. Ama Allah için söyliyeyim; ahlaki açıdan bakacak olursak başlangıçta iyi bir nesil yetiştirdiler. Ancak VAHİ'siz yetişen bir nesil ne hocasını ne şeyhini ne de bir başka sevdiğini sorgulayamaz. Böyle bir nesil ancak " sorma yürü" tarikatının bir müridi olur. Hedefi bellidir. Hedefine götürecek her yol meşrudur. Soru çalmak, şantaj yapmak, hile ve desise kurmak, adam kayırmak, meşru olmayan yollarla devleti ele geçirmeye kalkışmak... Bütün bunlar Kur'an ve Hadis eğitimini sıhhatli bir şekilde almayanların işidir. İşte FETÖ böyle bir örgüte dönüştürüldü. Kim ve nasıl dönüştürdü sorusunun cevabını sizlere bırakıyorum. Ancak 15 Temmuz darbesi bir ikinci şerif Hüseyin vakıasının bir kopyasıdır. Oyuncuları Farklıdır. ALLAH'a hamd olsun; FETÖ  İslam ümmetini ve özellikle Türkiyedeki fedakar ve samimi  müslümanları kandıramadı ve başaramadı. Fakat Fethullah Gülen, Şerif Hüseyin gibi tarihin şerefsiz levhalarında tescil edilmiştir. İbret alan yok mu?

   " Allahım bizi vatanımızda güvenli kıl " hadisini unutmamak temennisiyle Allaha emanet olunuz.

Peygamber şehrini dört kapısıyla tanıyabildik mi?

Rabbim son din İslam’ın tamamlandığını bize ‘’Bugün, size dîninizi kemâle erdirdim,üzerinize olan ni'metimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’a râzı oldum.Maide,5/3’’ayetiyle ifade etmişti.

Peki yaşayan Kuran-ı Kerim olan ve Rabbimizin kitabının birçok yerinde ona uymamızı emir buyurduğu Elçisinin tebliğinin tamamlanması ne zaman gerçekleşti ?

Ben;Veda hutbesinde Peygamberimizin ‘’Tebliğ ettim mi ya Rab !’‘ sözleri , kendisinden sonra Kuran ve Sünnet tavsiyesi ile 100 bin den fazla Sahabesini şahit tutarak görevini Muhammed bin Abdullah olarak tamamladığını düşünüyorum.

Ancak Nübüvvet , Peygamberlik müessesesi, hilafet dört halifenin de katkısıyla Hz. Ali Efendimizin şehadetiyle tamamlanmıştır.Hatta Hz. Hasan Efendimizin 6 aylık hilafetini de 30 yıllık bu Raşit Halifeler dönemine dahil edebiliriz.

“Benden sonra hilafet -veya nübüvvet hilafeti otuz yıldır.”Ebu Davud, Sünnet, 8; Tirmizî, Fiten, 48; Ahmed b. Hanbel, 4/272; 5/220, 221

Hz. Huzeyfe anlatıyor: Resulüllah(a.s.m) şöyle buyurdu:“Nübüvvet içinizde Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam eder; ardından Allah onu da –dilediği zaman- ortadan kaldırır. Sonra ısırıcı bir saltanat olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberut bir saltanat olur; o da Allah’ın dilediği kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.”  Ahmed b. Hanbel, 4/273

Otuz seneye kadar hilafetin devam edeceğini beyan eden hadis-i şerif ile, hukuki bir mesele olan ümmetin bu müddetten sonra imamsız olduğu ve bundan mesul olup olmadığı sorusuna Sadeddin Teftazani şöyle cevap verir:

“Otuz senelik halifelikten maksat, kamil manadaki hilafettir; mutlak hilafet kastedilmiş değildir. Böyle bir itirazın doğruluğunu kabul etsek bile mümkündür ki, hilafet biter, ama imamet dönemi bitmez. Zira imamet daha umumi bir mefhumdur. Çünkü Ömer b. Abdülaziz gibi bazı kimselerin Raşid halifelerin yolunu izledikleri açıktır. Dolayısıyla hadisle anlatılmak istenen şey, kâmil bir halifeliğin bazen olacağı, bazen de bulunmayacağı hususudur." et-Taftâzânî, Şerhu`l-Akâid, s. 180

Benim asıl ifade etmeye çalışacağım konu Peygamberimizin mesajının tam olarak anlaşılması ve anlatılması meselesidir.

Peygamberimiz damadı Hz. Ali’den bahsederken ‘“Ben ilmin/ hikmetin şehriyim, Ali de kapısıdır. İlim isteyen kimse bu kapıdan gelsin” buyurmuştur. Tirmizi, Menâkıb, 20; Hakim, Müstedrek, H.No: 4612, 4613, 4614; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, H.No: 10898

Ben buradan hareketle Peygamberimin kıyamete kadar verdiği tam evrensel mesajı şöyle açmak ve anlamlandırmak istiyorum:

1.Ebu Bekir Kapısı=İman ve Sıddıkiyet Kapısı: Kainatta en değerli hakikat iman hakikatidir.Allah katında en yüce mertebe Şehadet değil Sıddıkiyettir makamıdır. ‘’Kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler(1), (hakikatten hiç sapmamış) Sıddıklar(2), (Allah yolunda hayatını vakfeden ve canını imanına şahid kılan) şehidler(3) ve (İslam'ın emir ve yasaklarına uyan) Salihlerle(4) beraber olacaklardır. İşte onlar ne güzel arkadaştır!’’ Nisa,4/69

2.Ömer Kapısı=Adalet,Yönetim ve Organizasyon Kapısı:Faruk ismiyle adaletin en güzel örneklerini göstermiş,fitnelerin önünde dağ gibi durmuş ve İslam Devletinin tüm kurumlarıyla teşkilatlanmasını sağlamış,nüfuz ticareti gibi adalet ve hukukun en ince meselelerini uygulayarak İslam’ın dünya tarihindeki adalet penceresini kapanmamak üzerine açık bırakmıştır.

3.Osman Kapısı=Ahlak,Hilm,Edep,Cömertlik Kapısı: ‘’Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim’ mesajıyla gelen Peygamberimize iki kez damat olmuş insanlığa ahlakın,hilmin,edebin en güzel örneklerini sunmuştur.Cömertliği ile İslam’ en fazla destekleyen sahabe ünvanına sahiptir.

4.Ali Kapısı=İlim,Şecaat ve Kahramanlık Kapısı: Çekirdekten yetişme sahabe.Küçüklüğünden beri devamlı Allah Resulü’nün yanında bulunmuş İlmiyle,cesaretiyle,şecaatiyle ve Peygamber neslinin devamına vesile olma şerefine nail olmuştur.

Kutlu Doğum Haftası içerisinde olduğumuz şu günlerde kendimize sormamız gereken en temel soru bu olmalı:

Peygamberimi ne kadar tanıyor,sünnetini ne kadar yaşıyorum ???

İşte onu Kuran-ı Kerimin işaretiyle ve şehadetiyle ( Fetih,48/29) en yakından ve en iyi tanıyan 4 kişi, 4 kapı ,4 fazilet levhası ve yaşamları.

Ebu Bekir,Ömer VE Ali Efendilerimizin vefat yaşları dahi aynı:63

Bize düşen bu dört hayatı iyi tanımak ve bizim fıtratımıza en uygun,en yakın kapı ya da kapılardan Peygamber şehrine girmek ve temaşa etmek ve yansıtmak.

Semazen gibi Resulünden ve Raşit Halifelerinden almak Hak’ka ve halka sunmak.

Kutlu Doğum haftanız/haftamız,3 aylarımız hakkımızda hayırlara vesile olsun inşallah.

Selam ve dua ile…

KTV Programı ve Konya Takip Gazetesi ile yaptığım röportaj (1)

kazim_ozturk2016@mynet.com

23 Mart 2017 tarihinde KTV televizyonda; Fatma Öztemel’in hazırlayıp sunduğu “Uğur Böceği” programına konuk olduk. Genel Sosyal konular, yazarlık hikayem ve şimdiye kadar yazdığım kitaplar üzerinde sohbet yapma imkanımız oldu. Bir saatlik zamanın nasıl geçtiğini bilemedik. Program sonunda gazeteden iki şirin kızımız; “Hocam sizinle röportaj yapabilir miyiz?” dediler. Kabul ettim.  O röportajdan kısa bölümler:

T.G; İslamofobi oldukça yaygınlaştı bu konuda ne düşünüyorsunuz ?

K.Ö: İslamofobi ‘ İslam korkusu’ demektir. Bildiğimiz gibi Türkiye son zamanlarda büyük bir ivme kaydediyor. Büyüdü­ğü ve kabına sığmadı için Avrupa bunu hazmedemiyor. Ben bunu Haçlı Savaş­ları devam ediyor diye yorumluyorum. Haçlı yerinde durmuyor. Yakın zamanda yaşadık. Hollanda, Almanya ve Amerika o şekilde. Kaba tabirle gâvur gâvurluğu­nu yapıyor. Bizi bir kaşık suda boğma­ya çalışıyorlar bütün mesele bu. 17-25 Aralık’ı, 15 Temmuz’u yaşadık. 15 Temmuz’dan bu yana ekonominin sancısını çekiyoruz. Almanya Başbaka­nı Angela Merkel, Türkiye ziyaretinde İslamofobiden bahsedince Cumhurbaş­kanının tepkisini gördük. İslamofobi adı altında hala Müslüman dünyasını nasıl sahneden silebiliriz bunun mücadelesini veriyorlar. Dünyadaki bütün mücadele­ler hak ve batılın mücadelesidir. Haçlı­lar ufak bir olayda kenetlenmeyi biliyor fakat Müslümanlar ayrıştığı için sürüden ayrılanı kurt kapar. Biz sürüden ayrıldı­ğımız ve Kuran’a sarılmadığımız için bizi zayıflatıp yutmak istiyorlar. Yani İslamo­fobi sıtmayı göstererek ölüme razı etmek­tir. Çünkü Müslümanların gelişmesinden rahatsız oluyorlar. Hasta adam dediler ama Osmanlı ayağa kalkıyor. 15 Tem­muz’da kadın-erkek, genç-yaşlı demeden hasta adam olmadığımızı gösterdik. Va­tanımıza imanımıza sahip olduğumuzun örneğini gösterdik, göstereceğiz. Batılıla­rın gözünde bu böyledir ama İslamofo­bi yoktur. İslam hayat nizamıdır. İslam’a sarılan huzur bulur. Kuran’ı ve İslam’ı anlayalım savaş ve kargaşa olmaz. Müs­lüman’ım demek işi bitirmiyor”.

T.G: “Peki ne yapmalıyız?”

K.Ö: “İnsanın, yaratan vasıtasıyla yaratıldığını bilmek ve anlamak lazım. Yaratılanı sev­dik yaradan ötürü felsefesini benimse­meliyiz. Fincancı katırlarını ürkütmeden anlatmalıyız. Herkesin düşüncesini kabul etmemiz gereklidir. İlla bizim düşüncemiz kabul edilecek gibi bir şey söz konusu değildir. Öyle olsa Allah ortak bir akıl yaratırdı, herkes o akıldan istifade eder­di. Ama milyarlarca akıl ve düşünce var. Allah der ki ; “Eğer yeryüzünde herkes inansaydı, inanan ve inanmayan yara­tırdım” Öyleyse olacak. Ama kurtuluş istiyorsak huzura kavuş­mak için Müslümanca yaşamak mecbu­riyetindeyiz.”

T.G: “İslam’da kadın baş tacıdır. Ama gü­nümüzde kadına şiddet haberlerini sıkça görüyoruz. Bunu dini bir ek­siklik olarak kabul edebilir miyiz? İslam’da kadına nasıl yaklaşılmalı?”

K.Ö: “Lafla peynir gemisi yürümüyor. Kimli­ğinde Müslüman yazması her şeyi bitir­miyor. Camide imamın arkasında 5 va­kit namaz kılmak işi bitirmiyor. Namaz topluma yansımalıdır. Namazı kılıp gi­diyorum ama eşime insanca davranıyor muyum? Bütün kadınları insan olarak görüyor muyum? İnsan olarak gör­müyorsam kıldığım namaz, okuduğum Kur’an-ı Kerim benden şikayetçidir. İs­lam güzel ahlaktan ibarettir. Müslüman, eli ve diliyle kimseyi rahatsız etmeyen de­mektir. Peygamber Efendimiz mümini bu şekilde tarif ediyor. Hatta komşuyla da ilgili şunu söylüyor ; “Cebrail bana kom­şudan o kadar çok bahsetti ki komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım”. Kapı karşı komşun Hristiyan da olsa Yahudi de olsa sabahtan akşama kadar içki de içse, senin fikirlerine ters de olsa, saygı duymak zorundasın. Kur’an böyle emrediyor. İl­ginç bir ifade vardır; sen başkasının dini­ne tanrısına sövme ki, o da sana dil uzat­masın. İslam öldürten bir sistem değil, dirilten bir sistemdir. Ama kadına şiddetin insanlıkla İslam’la alakası yoktur. Peygamber Efendimizin hayatına baka­lım. Hiç bir hanımına el kaldırmamıştır ve öf bile dememiştir. Ben maço erkeğim diyenler var. İslam’da maçoluk yoktur. Ya da ben hanıma yardım etmem ‘kılıbık değilim’ diyenler var. İslam’da kılıbıklık­ da yoktur. Peygamberimiz hanımlarına yardım etmiş, kendi söküğünü kendisi dikmiştir. Evine suyunu taşımış, hiç bir şekilde öfkelenmemiştir. Peygamberimi­zin hayatında eş boşamak yoktur. Eğer biz Müslümansak Kur’an’ı ve Peygamberi örnek almalıyız. Peygamber için mevlit­ler okutmak işi bitirmez. Peygamberi an­lamak gerekir. Mevlit bildiğimiz gibi Peygambere övgüdür. Bununla iş bitmiyor. Peygamberin hayatını kendi hayatımıza uyarlamanın derdinde ol­malıyız.

Dedemden dinlediklerim

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÖZÜYLE

 

ataroglumehmet@hotmail.com

Sevgili dostlar Çanakkale adı geçti mi veya her yıl Çanakkale zaferimizin yıl dönümü geldi mi her iki dedem aklıma gelir. Allah her ikisini de gani gani rahmet eylesin. İkisi de Çanakkale de gazilik şerefine ermiş kişilerdi.

Babadan dedem olan Mehmet dedem her iki balkan savaşlarından sonra Çanakkale’ye gitmiş orada sağ şakağından giren kurşunla sol gözünü kaybetmiş, tedaviden sonra malulen memleketine gönderilmiş.1959 yılında kucağında beni severken bir anda kollarına gelen bir ağrıyla kıvranmaya başlamış ve çok geçmeden hayata gözlerini kapamış. Mehmet dedemin ancak resmini görmek nasip oldu.

Anamdan dedem olan Hüseyin dedem ile uzun yaşadığından dolayı çok yıllar beraber olduk. Ben köyde olmadığım için benim tatil günlerimi dört gözle beklerdi. Çünkü ben köye tatile gelince dedeme bol kitap okurdum. Kendisi yeni yazıyı okumasını bilmezdi.

Bu arada bol bol da sohbet eder kendisine askerlik hatıralarını anlattırırdım. Hüseyin dedem de her iki Balkan savaşlarına katılmış, Çanakkale’de topçu çavuşuymuş. Çanakkale’den sonra istiklal savaşımızın bütün süresince savaşmış. I. Ve II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz derken oğlum Yunanı denize döktük öyle döndük derdi. Köyümüzdeki Her Milli bayramlarda mutlaka dedeme hatıralarını anlattırırlardı.

Dedem için anlatması çok zordu. Kırk yıl köyümüzün imamlığını yapan dedem savaş hatıralarını anlatmaya geldi mi çook zor başlardı anlatmaya. Beş on dakika ağlamadan yani boşalmadan başlayamazdı. Onu dinlemekte çok zordu. Dinleyenlerde ağlamadan duramazlardı.

Oğlum derdi Çanakkale savaşını anlatmak çok zor, orada yaşananlar ne kelama sığar ne de kaleme derdi. Dedemin anlatamadıklarını ben size nasıl anlatacağım da zaten dostlar sadece bizimkisi hatırlama ve dualar gönderme olacak.

Dedem derdi ki oğlum, biz koskoca bir Osmanlı iken bizim beslediğimiz milletlerin bize azgın köpekler gibi saldırışı akıl alır şeyler değil, kendisinin de manevi ilminin olması sebebiyle bunun mutlaka batınında(gizlisinde) bir sebebi olmalı derdi. Ve Allah bu asil milleti, öncesindeki islama yaptığı hizmetler hatırına tarihten sildirmedi ama çok süründürdü derdi.

Dedemin bu sözleri benimde yaşım büyüdükçe (yani lise son yıllarımda ve üniversitenin ilk yıllarında) aklımı iyiden iyiye kurcalar olmuştu. Konyamızın Mevlana yanındaki büyük mezarlığı ziyaretimde ayrıca bazı şehirlerin mezarlıklarında üçler, yediler diye toplu mezarlar görüyordum ve bunların da manevi meclisler olduklarını duyuyor ve inanıyordum.

Diyordum ki demek her şey Allahın izni ve iradesince manevi meclislerde konuşuluyor, planlanıyor, tartışılıyor. Bizler sadece zahirdeki olayları seyrediyoruz diyordum.

Dedemin, Çanakkale ve diğer cephelerde verdiğimiz I. Cihan harbinin hakkındaki gizlideki sebepleri neydi ki diye düşüncelerime en sonunda cevap bulmuştum. Bu cevabı dedemin sağlığında da kendisine okuduğum zaman çok rahatlamıştı.

Sizde merak ediyorsunuz değilmi dostlar. Biraz sonra size de aktaracağım. Haydi, sizde okuyun bakayım Bediüzzaman’ın manevi meclisteki müşaveresini.

“1335(1919) senesi Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:

Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi:

"Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."

Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:

"Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et."

Ayakta durup dedim:

"Sorun, cevap vereyim."

Biri dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?"

Dedim: "Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira, şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkate kaybettik. Fakat bir saadeti âcile-i müstemirre bizi bekliyor.

Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikballe mübadele eden kazanır."

Birden meclis tarafından denildi: "İzah et."

Dedim: "Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Galip olsaydık, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimâne, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münâfi, hem ehl-i imânın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsaydık, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecektik. Şu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhte edecektik."

Dediler: "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"

Tekrar biri sordu: "Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir?"

Dedim: "Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

"Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı. El cezâu mincinsi'l-ameli

"Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatâdan neşet eden müşterek musibet, mâzi günahını sildi."

Yine biri dedi: "Bir âmir, hatayla felâkete atmışsa?"

Dedim: "Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatâdarın hasenatı verilecektir; o ise hiç hükmünde. Veya hazine-i gayp verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir."

Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş, kendimi buldum. O gece böyle geçti.

Dostlar Çanakalenin, Kafkasya’nın, Yemenin, İstiklal savaşımızın tüm şehit ve gazilerini rahmetle anarken onlara dualar gönderelim onlara layık evlatlar olmaya çalışalım.

Şairimiz üstat Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah bir daha İstiklal marşı yazdırmasın” diyerek âcizane dedemden dinlediklerimi sizlere bir şiirle aktarmak istiyorum.

ZAFERİN ARDINDAN

Dedemden dinledim canlı destanın,

“Çanakkale şanlı yer oğul.” dedi.

Özünden, hemi de canı gönülden,

“Kulağını bana ver oğul.” dedi.

 

Değişmişti tüm dünyanın havası,

Aslında bu haçla hilâl davası,

Yad’a yurt olmadı Türkün yuvası,

“Göğsümüz bir kale, sur oğul.” dedi.

 

Körpe kuzusuyduk Anadolu’nun,

Bir sınav yeriydi Allah kulunun,

Mükâfatı Cennet, cihat yolunun,

“İki yüz elli bin er oğul.” dedi.

 

Yabancı derdime olur mu hekim,

Küfür bir millettir kim olursa kim,

Bakın tarih gösterdi ya nitekim

“Düşün, biraz kafa yor oğul.” dedi.

 

Silahımız azdı, mermimiz dardı,

Yeşil sarıklılar orada vardı,

Milletin imanı yurdu kurtardı,

“Kaybetmek bizlere ar oğul.” dedi.

 

Cihan savaşının başlangıcıydı,

İman davasının dibi ucuydu,

Aslında bizlerin gizli suçuydu,

“Sonra güle döndü har oğul.” dedi.

 

Bir avuç askerin işi değildi,

Hakikattı, asla düşü değildi,

Tabi ki Bedir’in eşi değildi,

“Ama benzerliği var oğul.” dedi.

 

Boğazın suları al kana döndü,

Bizim için ölüm kalım bir gündü,

Bu zaferle melekler de öğündü,

“İlâhî kudreti gör oğul.” dedi.

 

Bin dokuz yüz on beş, şimdiyse doksan,

Yetmiş beş seneye dönüp bir baksan,

Bedenimiz var ya, ruhumuz noksan,

“Bunun sebebini sor oğul.” dedi.

 

Neden verdik bu savaşı ne varsa?

Gözünü oyardık kim yan bakarsa,

Gülle kalkan yerde, kadeh kalkarsa,

“Bir daha kazanmak zor oğul.” dedi.

 

Ne çabucak, hemen unutuverdik,

Cana kast edenin koynuna girdik,

Silahla kazandık, gönülle verdik,

“Müslüman’ı gördük hor oğul.” dedi.

 

Ataroğlu’m nesil saptı yüzlendi,

Atayın kemiği yerde sızlandı,

Milletimin gücü nerde gizlendi?

“Kuran’a gizlenmiş sır oğul.” dedi.

Kutlu doğum haftası ve FETÖ!

yucelkemendi@hotmail.com

 

Kutlu doğum haftası ve FETÖ! Başlıklı yazıyı 14 aralık 2016 tarihinde yazmıştım. o günler yetkililer ilgilenmemiş bu tür yazıları hiç görmeyen Diyanet işleri başkanımız sayın Görmez bu yazıyı da görmeyince Türkiye Gazetesinin bizim 14 aralık 2016 tarihinde işlediğimiz konuyu geçen hafta manşetine taşıması üzerine bugün cevap verme durumunda kalmıştır...

Sayın görmezin bu konudaki açıklamasını burada yazdıktan sonra 14 Aralık 2016 tarihinde  yazdığım yazıyı aynen tekrar yayınlamak istiyorum. karar saygıdeğer okurlarımın...

Diyanet İşleri başkanımızın geçen hafta manşete taşınan habere verdiği cevap;

"Kutlu Doğum Haftası FETÖ projesidir" haberlerine sert çıkan Görmez, bunun ancak bir akıl tutulmasıyla izah edilebileceğini ve kabul etmenin mümkün olmayacağını belirterek, “Bu topluma bu kötülüğü yapan yapıyla hiçbir ilgisi yoktur delil olarak kullandıkları tek delil vardır o da şimdi eski gazete köşe yazarının yazdığı yalan yanlış bir gazete haberine dayanarak bunu söylüyorlar. Bu haftanın onlar tarafından icat edildiğini, daha da vahimi o ihaneti bu topluma yapan insanın doğum gününü kutlamak için bunu kullandıklarını, diyaneti de bu yönde kullandıklarını iddia etmek doğrusu bir akıl tutulmasıyla izah edebilirim. Bunu kabul etmek mümkün değil." ifadelerini kullandı. Bu haftanın bidat olarak adlandırılmasının da asla doğru olmadığının altını çizen Görmez, “28 nisan bildirilerinin yapamadığını bugün dindar geçinen bazı muhafazakar kardeşlerimizin yapması bizi son derece üzmüştür." diye konuştu. 

Sayın Görmezin bunu yapanları değ il'de, bunu yazanları suçlaması da bizi son derece üzmüştür.

İşte 14 Aralık 2016 tarihinde Memleket gazetesi, doğruses.com ve konyadahaber.com da yazdıklarım.

Önce Mevlit Kandili;

Kur”an da Kadir Gecesi dışında işaret edilen önemli bir gece bulunmamaktadır. Kadir Gecesi dışında mübarek geceler olarak bilinen kutlamalar, Osmanlı padişahı 2.Selim'in Peygamberimizin doğum günü kutlaması için başlattığı bilinmektedir.

Mevlit Kandili yıllar sonra ortaya çıkmış ve Osmanlı Devleti padişahları tarafından başlatılan gelenekselleşmiş uygulamalardır.

İslam dininde herhangi bir kaynağa dayanmadan kutlanılan bu hafta bir 'Bid”at”tır. Bid”at ın ise dinden sapma, sapıklık olarak nitelendirildiği söylenmektedir.

Bu yazdıklarım bana ait değildir onun için ben buradan önce yetkililere sonrada tüm ilahiyatçılara sormak istiyorum. Bu yazdıklarım doğrumu? Eğer doğruysa hala niye bu kutlamaları yapıyoruz.  

Eğer yazdıklarım doğru değilse aynı yerde doğrusunu yazacağımdan ve özür dileyeceğimden kimsenin şüphesi olmasın.  

Birde; 1990 yılından beri miladi takvime göre kutladığımız Kutlu Doğum Haftası var,

Bugünkü Kutlu doğum haftası kutlamaları Mümtaz'er Türköne, Türkiye Diyanet Vakfı'nda Yayın Kurulu üyesi olarak görev yapmaya başladığı dönemde, kurul başkanı Profesör Süleyman Hayri Bolay, Ayvaz Gökdemir ve kendisinin bulunduğu 6 kişilik bir kurulun aldığı karar ile ortaya çıkan bir proje çalışması olarak başlamıştır.. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından da desteklenerek sadece Türkiye'de resmiyet kazandırılarak her yıl farklı gündem ile peygamberimizi anlatılmasının amaçlandığı ve doğum gününün miladi takvime göre 20 Nisan kabul edilerek kutlandığı ifade edilen bir etkinlik haftasıdır.

İlk zamanlar 20 Nisan 27 Nisan olarak kutlanan bu etkinlik son yıllarda 14-20 Nisan tarihleri arasında yapılmaktadır.

Burada bir konuya dikkat çekmek istiyorum

Bu haftanın farklı etkinlikler ile gelişmesinde Malum Cemaat büyük rol oynamış. Yani Amerika’daki malum şahsın isteği ile, yâda ona yaranmak isteyen yalakaların isteğiyle tamda o şahsın 27 Nisan olarak bilinen doğum gününe denk getirilmiştir.

Ayrıca etkinliğin Amerika’daki malum şahsın doğum tarihi (27 Nisan 1941) ile çakışması kutlamanın bu kişiye atfen yapıldığı konusunda ayrı bir tepki doğurmuştur.

Gelen tepkiler üzerine 2008 yılından itibaren etkinlik tarihi bir hafta öne alınarak değiştirilmiş ve 14-20 Nisan tarihleri arasında kutlanmaya başlanmıştır.

Buradan ilgililere sesleniyorum;

Öncelikle Amerika’daki şahıs için oldubittiye getirilerek kutlanmaya başlanan bu haftayı iptal edip eskiden olduğu gibi kutlamak isteyen hicri yıla göre belirlenen gününde kutlasa daha iyi olmazımı?

Ayrıca; Saygıdeğer yetkililere sormaya devam ediyorum.

Bu etkinliğin yada doğum günü kutlamasının bir bidat olduğu, bidat ın ise dinden sapma, sapıklık olarak nitelendirildiği, söylenmektedir buna ne dersiniz?

Doğum kutlamasının İslam’da yerinin olmadığı, bunun İsa'nın doğumu ile bağlantılı bir gelenek olduğu, birçok ilahiyatçı tarafından dile getirilmektedir buna ne dersiniz?

Hicri takvimin ay hareketine göre İslam’da esas alınan takvim olduğu ve İsa'nın doğumu ile başlayan güneş takvimine göre bir sabitleme yapılamayacağını söylersek buna nasıl bir cevap verebilirsiniz?

Kutlu Doğum Haftası’nı, Hıristiyanlıktaki gibi kutlamak yani İslam’ın Protestanlaşması süreci ve Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde Amerika'nın Yeşil Kuşak Projesi'nin günümüze uyarlanmış hali olan ılımlı İslam projesi kapsamında bir çalışma olduğunu da söylersek yanlış mı yaparız acaba?

Ve şatafatlı kutlamalar ile, insanları bu hafta içerisinde harcamaya, hediyeler almaya yönlendirmeye çalışan, liberal ve kapitalist sisteme hizmet eden, İslam’ın ilkeleriyle ve emirleriyle taban tabana zıt bir kültür şeklinde harcama/alışveriş haftası oluşturma çabası olduğunu da söylemek istiyorum.

Ve son olarak konuştuğum eski FETÖ müridi bir şahsın söyledikleriyle yazımı tamamlamak istiyordum. Ancak vazgeçtim. Belki daha sonra.

Bunlardan sonra yetkililer doğruyu bulur Kutlu doğum kutlamalarını gözden geçirirler. O zaman malum şahsın doğum günü için o yıllarda bizzat dayatılan bu terör ve darbe uşaklarının bir uygulamasından daha kurtulmuş oluruz..

Üstâd Necip Fâzıl’ı Anlamak…

m.balkan42@hotmail.com

26 Mayıs 1904’de doğan ve 25 Mayıs 1983’de hayata gözlerini yuman Ahmet Necip Fâzıl Kısakürek, gençliğimde eserlerini okuyarak beni son derece etkileyen bir yazarımız.

Hiç unutmuyorum. Sanırım en son olarak 1977’de, MHP Konya Mitingine gelmişti. Ben Üstâdı Zafer Sineması’nda dinledim ve kendisini yakından gördüm. En çok da dikkatimi çeken de sağ parmak ucundaki cıgarasının biri sönmeden diğerini yakmasıydı. Yâni konferansta bile sigarasını hiç söndürmeyen bir üstâd ile karşı karşıya idim. Onu dinleyebilmek ve ne dediğini anlayabilmek için bu kusurlarını bile müsamaha ile karşılayabiliyorduk, o dönemlerde.

Beni asıl tesiri altına alan ise Çile adlı şiir kitabı oldu. Sonra “Çöle İnen Nûr, İdeolocya Örgüsü, Esselâm, Moskof, Râbıta-ı Şerife, O ve Ben, Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin, Tarih Boyunda Büyük Mazlumlar” adlı eserlerini okudum. Rapor adlı ayda bir çıkan küçük risale biçiminde dergiyi almaya başladım. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in hayatını anlatan Çöle İnen Nûr’u genç nesillerin hassaten okumalarını isterim.

 

***

Necip Fâzıl Kısakürek’i Anma Etkinlikleri, bildiğiniz gibi 2013’de Konya’dan başlatılmıştı. Bu etkinliklerden de son derece faydalandım. Pek çok kitap ve çıkardığı dergileri gazeteler vasıtasıyla insanımıza ve okurlara ulaştırıldı.

Bu etkinliklerin son bölümünde dağıtılan ödüllerin yanında tertip komitesine birde “Üstâdın Büstü” hediye edildi. Bu çok garibime gitmişti. İki hayatından son bölümü ‘ikon’larla mücadele içerisinde ve zindanlarda geçen, son nefesini verirken dahi mahkemelerden kurtulamayan aksiyon adamı, fikrin namusunu edeple savunan bir şâir ve yazara bu yapılmalıydı, dedim.

 

***

Üstâdın çekilmiş pek çok eski (siyah beyaz)resmi var. Renkli olarak çekilen fotoğrafı pek yoktu. Medyada en çok kullanılan bir fotoğrafı var ki, o resim 1980’den önce “Erkekçe” dergisinde, kendisiyle yapılan bir röportajda çekilen bir resimdi. O dergiyi sırf bu röportaj için almış, Necip Fazıl’la olan kısımları koparıp saklamıştım. Bu fotoğraf üstadı yüz hatlarıyla olduğu gibi anlatan güzel bir fotoğraftı. Çektiği çileler o fotoğraf karesinde anlamlı bir şekilde ifadesini bulduğu için hâlâ o resmi kullanıyoruz.

İki insanı çok sevmeme rağmen cenazelerinde bulunamayan talihsiz ve şansız bir insanım. 1983’ün kış aylarında vatani görevimi İstanbul’da yaptığım için ne yazık ki ne Erol Güngör hocanın ne de Üstâd Necip Fazıl’ın cenaze merasimlerinde bulunamadım. Üstâdı, “ikon” hediye ederek bir çuval inciri berbat etmeden, onun düşünce ve fikirlerine saygı göstererek anmak ve anlamak gerekir. Her okula, her yere, her şeye onun adını koyarak onu başka yerlere çekmeye hiç gerek yok. Herşeyi tadında bırakmak, tadında anmak, ve üstâdı anlamaya çalışmak için orta yolu bulmak gerekir.

 

***

Büyük Doğu Yayınları arasında 3. kitap olarak çıkan “Cumhuriyet 50. Yılında Türkiye’nin Manzarası”nı her yönüyle çizen Necip Fazıl Kısakürek, yaşamış olsaydı günümüz Türkiye’sinin manzarasını acaba nasıl çizerdi?..

Meselâ Suriye’de 6 milyon insanın göç meselesine nasıl bakardı? Olaylara “Millî Bakış” açısını nasıl resmederdi?

Gençlik ve üniversitelere nasıl bir yorum getirirdi? 17 Maddelik Öz’e daha hangi maddeler eklerdi? “Seni Bekliyoruz!” derken acaba hangi partiyi kastediyordu?

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Üstadı ölümünün 33’üncü, doğumunun 112’inci yılında rahmetle yâd ediyoruz. Nûr içinde yatsın.

Son söz yine Üstâdın:

“Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!”

 

Damıtılmış Damlalar'ın üçüncü baskısı okuyucu ile buluştu

     İslam, ilim alanında ilerlemeyi Müslümanlara farz kılan bir dindir. Böyle bir dinin mensubu olmak şereflerin en güzelidir. Dinimiz İslam okumaya, araştırmaya, düşünmeye çok büyük önem vermiştir. O’nun içindir ki, ilk emri “Oku” olmuştur. Bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağı, ilmin beşikten mezara kadar kadın erkek Müslümanlara farz olduğu, ilmin Çin de bile olsa alınması gerektiği ifade buyrulmuştur.

    ‘DAMITILMIŞ DAMLALAR’ isimli eserimin birinci ve ikinci baskısı Kardelen, üçüncü baskısı ise Çimke yayınları tarafından yayımlanmıştır. Birinci baskısı 240, eserin genişletilmiş ikinci ve üçüncü baskıları ise 312 sayfadan oluşmaktadır. ‘Damıtılmış Damlalar’ eseri; Sosyal, Tarihi, Bilimsel, Dini Konu başlıklarında dört bölüme ayrılmış olup, 114 ana konu başlığı içerisinde, çok önemli ve özlü bilgiler sunulmuştur.

     Kitabımın önsözünde, "Bu eserimde; Özden gelen sözlerimi aktarıp, gerçeklerle yüzleşmemize yardımcı olması düşüncesiyle, gönül köprüsü oluşturarak, şuura yolculuk yapmamızı, Damıtılmış Damlalar halinde dualarınızla birlikte hakikatlere ulaşalım istedim" diyerek özün özünü vermeye çalıştım. İnsanlığa faydalı olup,  amel defterimin öldükten sonra da kapanmamasını düşündüğüm için eserimi yayımlamış bulunuyorum.

     Malumunuz hadisi şerifte: “İnsan öldükten sonra amel defteri kapanır ancak şu üç kimse müstesnadır;

1-)Sadaka-i Cariye(Hayır sahipleri),

2-)Hayırlı evlat yetiştiren anne-baba,

3-)Faydalı ilim sahipleri.” buyrulmuştur.

    Eserimde;  kötü, çirkin ve zararlı alışkanlıkların yanlışlığını anlaşılır bir üslupla gözler önüne sererken sevgi, saygı, hoşgörü, birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularının önemini vurgulamaya çalıştım.  Ayrıca,  Karanlığı aydınlığın yok ettiği gibi, her birimiz üzerimize düşen maddi ve manevi görevleri yaparak, hem dünya, hem de âhiret hayatında kurtuluşa erip, huzurlu ve mutlu olmalıyız mesajını vermek istedim.  

     Emekli Kıdemli Kurmay Binbaşı, Şuur isimli şiir kitabının sahibi Cengiz Numanoğlu Üstad ile yaptığım istişare sonucunda;  kitabımın isminin ‘Damıtılmış Damlalar’ olmasının güzel olacağını belirtmesi üzerine eserimin ismini ‘Damıtılmış Damlalar’ olarak belirledim. Gerek Kitabımın ismini önermesi, gerekse ‘Damıtılmış Damlalar’ Kitabıma yazdıkları takdim, fiili, kavli dua ve desteklerinden dolayı, Cengiz Numanoğlu Üstada enkalb-i şükranlarımı sunuyorum. Allah(c.c.) kendilerinden Razı olsun.

     ‘Damıtılmış Damlalar’ eserimden başka, ‘Âyetlerin Işığında Peygamber Kıssaları Ve Helâk Olan Kavimler’ ve ‘Muhammedül Emin Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem Efendimizin Hayatı’ isimli yayımlanmış eserlerim bulunmaktadır.

      ‘Damıtılmış Damlalar’ isimli eserimin üçüncü baskısının yapılması bizleri ziyadesi ile memnun etmiştir.  Amacım siz değerli okurlarımıza faydalı olmak ve aynı zamanda öldükten sonra da amel defterimin kapanmamasını düşünerek eserimi yayımlamış bulunuyorum. Değerlendirmelerinizi bekliyorum. Kusur ve hatalar bana ait olup, güzellikler Rabbimizin, lütfudur. Allah (c.c.) yâr ve yardımcımız olsun. Duâlarınızda unutulmamak dileği ile Allah(c.c.)’a Emanet Olunuz. Çimke Yayın evine ve emeği geçenlere kalb-i şükranlarımı sunar, sıhhat ve âfiyetler dilerim.

     Kitapsever kardeşlerimiz, Kitaplarımı; Yayın Evlerinden veya verdiğim mail adresine ulaşarak temin edebilirler.

      http://omerlutfiersoz.com/

      omerlutfiersoz@gmail.com

“Çünkü O Azdı”

parlakturk@yaho.com

Dünya seyrediyorsa bizde mi seyretmeliydik?! 

Şeytan şeytanlığını, düşman düşmanlığını, firavun da firavunluğunu yapacak elbet.

Cibilliyetleri bunu gerektiriyor çünkü.

Ama Müslüman böyle mi olmalı?

O, iman ve ahlakının gereği, haksızlık ve zulüm karşısında asla sessiz kalamaz, kalmamalıdır.

Ne var ki, bu sesin çok az ve kısık çıkışı, firavunlara cesaret veriyor!..

Mısır'daki idam kararları karşısında yükselen çığlığa, kaç tane İslam ülkesi ses veriyor acaba?

Saymaya dilim varmıyor...

Bunlara İslam ülkesi demeye de....

Bu nasıl İslam anlayışı, bu nasıl kardeşlik, anlaşılmaz bir durum?!...

Firavunun zulmü kadar, ona sessiz kalanlar da bu zulme ortak olmuyorlar mı?

***

Diplomatik veya siyasi yollardan veyahut nasıl olacaksa bir şekilde Firavun'a gitmede geç kalmamak lâzım.

Çünkü Firavun azdı.

Geçmişte de firavunlar vardı, azgın, zalim, sapkın firavunlar.

Allah Teâlâ, böyle bir Firavun için Hz.Musa'ya sesleniyordu. 

"(Ya Musa, artık) Firavun'a git! Çünkü o iyice azgınlaştı."(Taha,24).

Evet, o hangi dilden anlıyorsa o dilden ona bir şeyler söylemek gerek!

Nasıl ki, Hz.Musa (a.s) bu görevi ifa için yanına yardımcı istediyse, biz de yanımıza yardımcılar alarak çağdaş firavunun kapısını çalmalı, onu bu zulmünden vazgeçirmeye çalışmalıyız.

Zalimi zulmünden vazgeçirmek de bir cihad değil mi?

Böylece, hem zulmü önlemiş, hem de zalimle mazluma yardım etmiş oluyoruz.

*** 

Allah Rasulü (s.a.v) bakın ne buyurmuşlardı:

"Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım et!"

Sahabeler: "Ya Rasulallah! Zalime yardım edelim tamam da, mazluma nasıl yardım edelim?" diye sorunca şöyle cevap verdiler:

"Zalimi zulmünden alıkorsun, işte bu ona yardımdır."(Buhari, Mezalim,4).

Esasen mazlum, Müslüman da olsa gayrımüslim de olsa durum değişmez.

Ona yardım etmek, hem insanlık hem Müslümanlık görevidir.

Peki, duyarsız kalmak, yardım etmemek hâlinde durum nedir?

İşte o zaman, azaba da gazaba da hazır olmak gerekir.

Peygamberimiz buyurdular:

"Şüphesiz insanlar zalimi görüp de zulmüne engel olmazlarsa, Allah'ın kendi katından göndereceği bir azabı hepsinin üzerine yayması yakındır."(Tirmizi, Fiten,8).

*** 

Böyle bir azaba müstahak olmamak için, bir yandan Allah'a sığınıp dua ve temennide bulunurken, diğer yandan zulmün önüne geçmek, zalime de mazluma da yardım etmek için fikrî, ameli ve malî her türlü araç ve imkanlarla gayret sarf etmeliyiz.

Belki o zaman, Allah'ın azabı veya gazabı değil, inşaallah rahmet ve nusreti üzerimize inmiş olacaktır.  

Türkiye’ye siyasi denetim kararı ve Mustafa Kutlu Sunumu

salihsedatersoz@hotmail.com
salihsedatersoz@gmail.com

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM),  Türkiye'yi siyasi denetim altına almaya karar verdi.

AKPM bundan 4 yıl önce de, Türkiye ile ilgili çok tartışmalı bir karar almış ve PKK’yı bir aktivist grup olarak tanımlayarak terör örgütü ifadesini rapordan çıkarmışlardı.

4 yıl sonra bu kez Türkiye’yi denetim sürecine tabi tutan bir karar alan AKPM, kararlarında ne kadar siyasi davrandığını ortaya koymuş oldu.

Bunun sebeplerine bakıldığı zaman; ilk olarak Türkiye’nin artık eskisi gibi onların her isteğine “başüstüne” dememesi, ikinci olarak da Türkiye’nin PKK ve FETÖ terör örgütlerine karşı verdiği kararlı mücadeledir.

Hele hele 16 Nisan’da Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kabul edilmesi ile adeta çılgına döndüler ve Türkiye’yi nasıl durduracaklarını kara kara düşünmeye başladılar.

Önce tehditler savurdular, Türkiye’nin AB müzakerelerini askıya alırız dediler.

Gerek terör örgütleri mücadelesinde gerekse referandumda istedikleri sonuç olmayınca da ilk adımı atarak bu siyasi kararı aldılar.

OHAL uygulaması varken referandum yapılmasını bahane ettiler. Demokrasi dediler, insan hakları dediler.

Ama demokrasi ve insan haklarını öncelikle kendileri askıya aldılar.

Fransa’da 20 kişinin öldüğü terör saldırısı bahanesi ile 1,5 yıldır uygulanan OHAL devam ederken seçim yapılıyor ve Fransa’ya hiçbir şey denmiyor.

Türkiye’ye gelince halkın hiçbir şekilde etkilenmediği sadece terör gruplarına yönelik uygulanan OHAL bahane ediliyor ve demokrasi rafa kaldırılıyor diye böyle bir karar alınıyor.

Bunun ikinci adımı ne olabilir? Türkiye ile müzakereleri askıya alabilirler.

Peki bu adımı atabilirler mi? Bunun karşılığında, Türkiye’nin mülteci anlaşmasını askıya alması korkusundan dolayı bu adımı atmaları çok zor.

Hadi bu adımı da atarak müzakereleri askıya aldılar diyelim. Artık böyle bir adımdan sonra Türkiye’nin AB üyeliği konusunda referanduma gitmesi zorunlu olur.

İkinci adımı da atarlarsa, Türkiye AB üyeliği ile ilgili kararı halkoyu ile kendisi vermelidir.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan bu siyasi kararın tanınmayacağını net bir şekilde açıkladı. 

Bölgede güçlenen bir Türkiye var ve AB dağılma sürecinde…

Böyle bir durumda bir adım daha atmaları zor görünüyor.  

              Anadolu Mektebi Öğrencilerinin Mustafa Kutlu Sunumları

Konya eski milletvekili, Tarım ve Köy İşleri eski Bakanı Prof. Dr. Sami Güçlü hocamızın kurup geliştirdiği Anadolu Mektebi öğrencilerinin her biri birer harika…

Anadolu Mektebi öğrencileri önce bir yazarın tüm eserlerini ve o yazar hakkında yazılan eserleri okuyorlar daha sonra da, yazar hakkında sunum yapıyorlar.

Mesela Mehmet Akif okumalarında Mehmet Akif ile ilgili 33 adet kitap okumuşlar ve sunumlarını yapmışlar. Ben de bu sunumlardan birini takip etme imkânı bulmuştum.

Öğrencilerin yaptığı sunumlar oldukça başarılı… Yaptıkları işin hakkını veriyorlar ve dinleyenleri etkilemeyi başarıyorlar.

sunum2.jpg

Bu şekilde, Mehmet Akif’ten ayrı olarak Necip Fazıl, Cemil Meriç, Nurettin Topçu, Mustafa Kutlu, Cahit Zarifoğlu gibi yazarları da okuyan Anadolu Mektebi öğrencilerinin şahane sunumları, insanı derinden etkiliyor.

Profesyonelce konuşmaları yanında mimikleri ile de kendilerini dinletmeyi biliyorlar.

Anadolu Mektebi 23 ilde faaliyet gösteriyor ve binden fazla öğrenci bu hayırlı faaliyete iştirak ediyor.

Dün katıldığım, “Hikâyemizin yarım asırlık yerli sesi Mustafa Kutlu” panelinde dinlediğim Anadolu Mektebi’nin Konya dışından gelen öğrencilerinin yaptığı sunum her haliyle mükemmeldi.

Dinleyenlerden ve aralarında Bakan Yardımcılarının, Belediye Başkanlarının, Rektörlerin ve İl Müdürlerinin de olduğu protokol erbabından tam not alan öğrenciler, haklı olarak katılanların takdirlerini kazandılar. 

Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıkları yanında belediyelerin de desteğini alan Anadolu Mektebi’nin faaliyetleri tüm Türkiye’yi kapsayacak şekilde büyümeye devam ediyor.

sunum3.jpg

Anadolu Mektebi, genel hedefini, yeni nesillerimize okuma alışkanlığı kazandırarak kültürel yönden gelişmelerini sağlamak ve aynı zamanda çalışkan, doğru, sadakatli, kendine güvenen, irade sahibi, önceliklerini doğru belirleyen, ilkeli ve tutarlı olabilen, mensup olduğu aileyi önemseyen bireyler yetiştirmek olarak koymuş.

Özel amacı ise, millî ve manevi değerlerimize sahip çıkan, kültürümüze önemli katkıları olan şair ve yazarlarımızın eserlerini öğrencilere okutmak, okudukları yazarların eserlerini değerlendirmelerini sağlamak, okunan eserlerin kendilerinde meydana getirdiği tesirleri yazıyla anlatmalarına imkân tanımak ve bu faaliyetlerin çeşitli panel, yarışma, seminer vb. etkinliklerle sunulmasını sağlamak olarak açıklanabilir.

Sami Güçlü hocamız başta olmak üzere emeği geçen herkese şükranlarımı sunuyorum.

Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim.


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi