Bugün; 17 Ocak 2021, Pazar
YAZARLAR
Karatay Belediyesi ve Selçukya Kültür Sanat'a Teşekkür

2020’nin son günlerinde, Selçukya Kültür Sanat Derneğimizin kitaplaştırdığı, Karatay Belediye’mizin kültür yayınları tarafından da Konya kültürüne kazandırılan Selçukya Şairleri Güldestesi çıktı.

Öncelikle Karatay Belediye başkanı Hasan Kılca ’ya bu güzel eserin yayınlanması için verdiği destekten dolayı teşekkür ediyorum. Ayrıca başkan yardımcısı Osman Ciğer beye ve Kültür müdürü Mehmet Karaca beye ve güldestemizin kapak tasarımını yapan Saffet Üçüncü Beye de teşekkürlerimi sunuyorum.

Ve Selçukya Kültür Sanat Dernek başkanı Fatma Şeref Polat Hanım efendiye, kitabı edite eden Yakup Çak beye ve güldestemizin oluşması esnasında çalışmalarımıza katılan Devriş Ahmet Şahin beye ve Tayyar Yıldırım Üstadımıza da tebrik ve teşekkürlerimi gönderiyorum.  

Selçukya Şairleri Güldestesi kitabı, Karatay Belediye başkanı Hasan Kılca’nın takdim yazısıyla başlıyor. Önsözü yazan ise Derneğimizin başkanı Fatma Şeref Polat.  Bu yazımızın son kısmında göreceğiniz Güldestemize Dair başlıklı yazı da bana ait.

İçindekilerden hemen sonra Selçukya şairlerinden Devriş Ahmet Şahin’nin derneğimizi tanıtan tez çalışması yer alıyor ve 25 şairimizden her birinden beşer şiir ve biyografileri bulunuyor.

Alfabetik sıraya göre şairler güldestemizde şöyle sıralanıyor: Ahmet Şener, Demet Esen, Devriş Ahmet Şahin, Elife Mısral, Emel Kocaoğlu, Ferhat Pekedis, Galip Ayata, Fehim Hasan Karaca, Hasan Ukdem, Hüseyin Muşmal, İbrahim Demirtaş, İbrahim Şaşma, Kazım Öztürk, Mustafa Remzi Samancı, Nesrin Erkan Sabuncu, Osman Uzunkaya, Salih Sedat Ersöz, Saliha Değirmenci Yavaş, Sevil Köse, Seyit Ali Oruç, Şaban Özkara, Tayyip Sağ, Tayyar Yıldırım, Yakup Çak ve Zeki Oğuz.

Bu 25 şairimizin birbirinden güzel şiirleri ile güldestemizi okuyan herkese bir şiir ziyafeti sunacağına eminiz. Konya'mıza hayırlı olsun.  

Umarım ve dilerim ki böyle çalışmaların sayısı artar ve ilmin başkentliğini yıllarca yapmış şehrimizin kültür literatürü zenginleşir emeği geçen herkese tekrar teşekkür ediyor, güldestemize dair yazıma geçiyorum. 

Yağmur diner ve gökkuşağı görünür bütün güzelliğiyle. Onu öyle güzel eyleyen bağrında taşıdığı yedi renktir, o yedi rengi bir araya getirebilmesidir.

Bizim Selçukya şiir akşamlarında da bütün renklerin güzelliği yaşanır, yaşatılırken, söz uçar yazı kalır gerçeğinden yola çıkarak bir GÜLDESTE hazırlamaya karar verdik. Tıpkı yağmur gibi yağan şiirlerin söze gelişinden sonra bizim gökkuşağımız da bu Güldeste olsun istedik. Ama bu kadar zor bir işe kalkıştığımızı doğrusu bilmiyorduk. Şiirlerin toplanması ve seçimi görevini sevgili başkanımız bana verdikten sonra, bizimle birlikte olmak isteyen şairlerimizden gelen yüzlerce şiirin elden geçirilmesi doğrusu zevkli, ama bir o kadar meşakkatli bir süreç oldu.   

Şiir programlarımızda olduğu gibi bu kitabın içine aldığımız şiirlerin niteliğinden çok niceliğine baktık. Çünkü kaliteden çok bu şehirde şiirin kısılan sesini gürleştirmek ve en duyarsız kulaklara bile duyurma gayretini göstermek istedik.

Yirmi beş şairimizin beşer şiirinden oluşan bir Güldeste böylece ortaya çıktı. Sizler bu kitabın içindeki şiirleri okurken belki bazı eksiklikler göreceksiniz, nitelik bakımından belki eleştireceksiniz, ama şunu bilmenizi isterim ki bu şairlerimiz gerçekten büyük bir şevkle şiirler yazıyorlar ve medeni bir cesaretle böyle bir topluluğun içinde yer alıyorlar.  

Bizim şairlerimizin büyük şevkini bu kitabı okurken sizler de göreceksiniz. Aşkın, ayrılığın, hayatın, ölümün, memleket sevgisinin, maneviyatın şairlere neler hissettirdiğine, neler söylettiğine şahit olacaksınız. Umudun, umutsuzluğun, çaresizliğin nasıl sağaltıldığını, hayatın devam ederken insanlara neler ettiğini mısra mısra, şiir şiir müşahede edeceksiniz.   

Bu Güldestede yer alan bütün şairlerimize teşekkür ediyor, burada yer almasa da Selçukya Şiir Akşamlarına katılan bütün şair arkadaşlarıma başarılar ve bol ilhamlar diliyorum. Biz şiiri seviyoruz, bu şehir de şiiri sevsin istiyoruz. Amacımız sevgi, gayretimiz şiir... Başka da bir arzumuz yok.  

Bu kitaba teveccüh gösteren siz okuyuculara da ayrıca teşekkür ederim. Huzurlu, duygulu, güzel okumalar... 

HASAN KILCA’YA 2. TEŞEKKÜR 

10 Ocak Dünya çalışan gazeteciler gününde 400’e yakın gazeteci ve Gazeteciliğe hizmet eden arkadaşımızın adına, Feyzi Çakmak Mahallesi'nde oluşturulan bir alanda dikilen çamlar için, Karatay Belediye başkamız Hasan Kılca’ya, hem kendi adıma hem gazetem Yeni Haber adına hem de diğer arkadaşlar adına çok teşekkür ederim. Gerçekten çok ince bir düşünce...  

Sevgiyle kalın.  


Düşman, asla affetmez

Nasıl ki iktisatta temel ekonomik bir kavram vardır ve  “ihtiyaçlar giderildikçe şiddeti azalır” der,  insan yaşamında da öyle olaylar vardır ki olayın meydana geliş anında insan çok şiddetli acılar hissederler... Olayın yaşandığı anlar hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Gerek kişisel ölçekli olsun gerekse toplumsal ölçekli olsun, bütün benzeri olaylar benzer etkiler bırakır insan üzerinde.

Örnek olarak bir terör olayı meydana geldiğinde hem kişisel hem de toplumsal travmalar yaşarız. O olayın etkisi bir müddet devam eder ve yeniden günlük hayata dönüş başlar ve o olay unutulur gider. Ancak olayın birinci derecede etkilediği kişiler acılarını yaşamaya devam ederler. Onlarda bile zaman, öyle etkiler bırakır ki, olayın üzerini küllendirme, olayı unutturma rolünü oynamaya başlar. Olayın ilk anlarıyla ilerleyen anlardaki etkisi asla ve asla aynı şiddetle devam etmez.

Ülkemizin üzerinde 50 yıla yakın bir zamandır dolaşan karabulutlar yani terörizm, birçok aileyi paramparça etti. Anaları, babaları evlatsız, çocukları babasız, çiftleri eşsiz kardeşleri kardeşsiz bıraktı. Ülke ekonomisine trilyonlarca lira zarar verdi. Devletin, kendi halkına götürdüğü hizmetleri engelledi. Köylerde tarımı, hayvancılığı, şehirlerde ticareti baltaladı.

Birer vatandaş olarak hepimizi yakından etkiledi. Psikolojilerimiz alt üst oldu. Sosyal ve ekonomik durumlarımız içinde bulunduğumuz şartlardan çok daha iyi olması gerekirken, bu konularda da bizlere büyük zararlar verdi.

PKK terörü ortaya çıktıktan bu yana yani 1980 yılını esas alırsak eğer o günden bu yana tam 23 hükumet kurulmuş. Bu 23 başbakan demektir. Onlarca farklı parti güya farklı anlayışın iktidarı demektir. Hiç birisi bu konuda mücadele ettiler ama tam bir başarı sağlayamadılar. Hep “vır vır vır , dır dır dır” ile geçti zamanları.

Bu kadar hükumet yüzlerce bakan, binlerce milletvekili, on binlerce bürokrat demektir. Yüz binlerce memur işçi, öğrenci demektir.

13 adet genelkurmay başkanı gelmiş geçmiş. Onlarca kuvvet komutanı görev almış. Bu zaman zarfında 8 adet MİT müsteşarı görev yapmış.

Yine yüzlerce büyükelçi, maslahatgüzar, ateşe, askeri ateşe, binlerce personel yurtdışında görevler yapmışlar.

Milyonlarca, milyarlarca liralık savunma harcaması yapılmış.

Bütün bunlara karşılık olarak ne “bir avuç çapulcu” tespitleri işe yaramış, ne araç, gereç, silahlı insan gücü çalışmaları bir sonuç vermiş ne diplomatik girişimlerin semeresi görülmüş ne demokratik açılımlar bir işe yaramış ne yapılan yollar, barajlar, deprem yardımları, kurulan elektrik ve su şebekeleri ne açılan üniversiteler ne kurulan fabrikalar ne tarım ve hayvancılık teşvikleri istenilen sonuçları vermiş...  

İçeride koltuk kavgaları son sürat devam etmiş, iktidarlar değişmiş ama terörizm konusunda değişen hiçbir şey olmamış. İktidar muhalefete inince iktidara vurmuş, muhalefet iktidara gelince bahaneleri ardı arına sıralamış koltuğu koruma sevdasına düşmüş. Acımasız bir şekilde bir parti diğerine hakaretler etmiş, öteki iktidar olunca ötekine yüklemiş kabahati.

Gelmiş geçmiş bütün içişleri bakanlarımız terör odaklarının hedefine konurken, bizler yine çıkıp sırf parti sevdasına, bakanlarımızı teröristlerin karşısında küçük düşürme girişimlerinde bulunmuşuz. Son gelişmelerde daha taze taze bunları yine yaşadık maalesef.

Ya bizler vatandaş olarak neler yapmışız? Bizler de onların kürsüde söylediklerine kayıtsız şartsız inanmış, onlardan olağanüstü şeyle beklemiş ve birbirimize olmadık hakaretleri reva görmüşüz. Hepimiz “sevdalandığımız”, uğruna “kara sevdaya” tutulduğumuz partilerimizi her şartta ve her durumda yanlış yapsalar da doğru yapsalar da desteklemeye devam etmişiz. Bir gözümüzü kapatıp tek gözle olayları görmeye, kalbimizin bir yanını karartıp, tek tarafıyla mukabele etmeye, kulağımızın birini tıkayıp tek kulakla dinlemeye, işimize geleni duymaya devam etmişiz.

içte kendi kendimizle kavga ederken, “senlik-benlik” münakaşası, “şu parti bu parti” savunması yaparken, “atı alan Üsküdar’ı geçmiş” tabi.

Parti körlüğü bizleri öyle duruma getirmiş ki, ülkemizde herkesin mutabık olduğu milli savunma sanayimizin atılımlarını dahi baltalamaya, taş atmaya, olmadık bahaneler uydurmaya ve atılımlarla alay etmeye devam etmişiz, ediyoruz.

Terörün üstesinden gelme emareleri görüldüğü şu günlerde herkesin birlik ve beraberlik içinde olması gerekirken, bir takım algı mühendislerinin peşine düşüp heder olmaktan utanacak bireyler olmamız gerekiyor. Utanmayı mutlaka öğrenmemiz gerekiyor. Eğer böyle olmazsak bir gün mutlaka bu terör belası, dünyaya gelmelerine bizlerin sebep olduğu çocuklarımız ve torunlarımız bu illete yenik düşecek ve ceddimizin asla tanışmadığı esaret ile tanışmış olacaktır Allah muhafaza.

Öyle hafife alınacak, alay edilecek, gülüp geçilecek bir hayat değil yaşadıklarımız.

Unutmayalım ki; “düşman asla affetmez.”

İyi bir dinleyici olmak

                Her insanın iç dünyasında, İyi bir dinleyici  olmak arzusu vardır; çünkü pozitif anlamda hem toplumsal ödülü hazırdır, hem de konuşmaya başlamadan önce düşünceyi ,alana süren bir bilincin özetini taşır. Konuşmayı seven toplumlarda(bizde olduğu gibi) konuşma, düşüncenin önündedir. Önce konuşup sonra düşündüğümüz için kurduğumuz bazı cümlelerin,( üstün ahlak sahibi sembol insanları istisna edersek) vicdanımızı nasıl silkelediğine hepimizin tanıklığı vardır. Karşımızdaki insana hemen cevap vermek için gösterdiğimiz aceleci tavır hatamızın ana kaynağı gibi geliyor bize. Birisiyle konuşurken karşıdan bizim düşüncemize uygun olmayan bir sinyal aldığımız zaman hemen verdiğimiz tepkinin içinde bir miktar da olsa öfke birikimi olduğunu hesaba katmadığımız için kırıcı olabiliyoruz. Bu da bizim kendi iç hesaplaşmamız sonunda vicdan azabıyla tanışmamız demektir.

                Peygamberimizi (S.A.V.) ‘’sizin için bir hayır kulağıdır’’ ifadesiyle taltif eder Kur’an. Peygamberimizin (S.A.V.)son dinlediği insanı, ilk insanı dinlediği dikkatle dinlediğini biliyoruz. Böyle bir alışkanlık, dinlenilen kişide sevginin alt yapısını oluşturur; alt yapı zayıf bile olsa mayalanmasına;  değilse olgunlaşmasına  neden olur. Çünkü dinleyen ,dinleme seansı  boyunca, karşı tarafa ‘’sen benim için değerlisin’’ mesajı veriyor. Değer iletisi, belki direkt  olmasa da dolaylı yoldan bireyin aklını mükâfatlandırmaktadır. Akıllı olduğumuz karşımızdaki birileri tarafından tescil ediliyorsa buna, onay vermeyecek bir şuur düşünemeyiz, fıtratta bir zorlama yoksa.

                Peygamberimizin(S.A.V.)bu davranışını alışkanlık haline getirebilir miyiz? Kesinlikle evet ama  böyle bir davranışın kıvılcımı yoksa irademizde,  kendimizle büyük bir savaşı göze alabilmeliyiz. Bir kere şunu kabul edelim ki biz, karşı tarafı dinlerken yeni bir şey öğrenmek veya bir yanlışımız varsa onu düzeltmek diye bir amaç kullanmıyoruz. Genellikle konuşmalarımız günlük olayların hacmini aşmadığı için dinlemenin çok önemli olmadığı önyargısını kullanıyoruz. Nasıl olsa konunun özetini biliyoruz kaynaklı bir önyargıdır bu. Her şey bir tarafa, sadece kişiye değer verme amacı bile dinleme alışkanlığımızı yönlendirse, kısa zamanda şuurumuzda bir değişim olduğunu fark edebiliriz. Mesela siyasi tartışmalarda işin çığırından çıkması amaçla ilgilidir; konunun estetiğiyle değil. Çünkü tartışmada amacımız, felsefi bir fikir jimnastiği olmadığı gibi siyasi bir strateji belirlemek de değil; sadece bizim tercihimiz doğrudur öyleyse galip gelmesi gereken biziz düşüncesinin karşıya baskılanmasıdır. Çoğu siyasi tartışmaları bu baskılamayı gizlemek için de kullandığımız olur ki; işte o zaman her iki tarafta akıl devre dışı kalır. Bundan sonrası tartışma değil zaten hakaret yarışmasıdır.

                Sosyal medya hesaplarında  utanç verici  tartışmaların kaynağında genel kültür yönünden yetersiz kalınca saldırganlıkla kapatmaya çalışmamızın etkisi elbette vardır. Ancak dinleme disiplininde bir yol kat etmiş ve  kendisine özgüveni olan birisinin tartışmayı, o boyuta taşımayacağı ve dinlemede kazandığı alışkanlığı yazıda da sürdürebileceği  düşüncesini ,bir varsayım olarak da olsa değerlendirebiliriz; her ne kadar konuşma diliyle yazı dili farklı olsa da. Selamlar.

Semtin belalısı

Yaklaşık 3 ay evvel hocayı eleştirdiğim bir yazımda Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe’den puanlar alacağımızı belirtmiş, Anadolu takımlarının maçlarında zorluk çekeceğimizi eklemiştim. Zaman an itibariyle beni haklı çıkarmış gibi görünüyor olsa da İsmail Kartal’ın buraya geldiğinde ki İsmail Kartal olmadığını açıkça belirtmem de fayda var. Hoca kendisini çok geliştirdi ve geliştirmeye devam ediyor. Üstelik artık takımı da tanıdı. Şampiyonluk adaylığı ile sezona başlayan 3 takımı da yenip 10 gol atmak az bir iş değil. Konyaspor semt takımlarının belalısı olmaya devam ediyor. Eksik oyuncuların yavaş yavaş dönmesi ile Anadolu maçlarında da daha güzel sonuçlar gelecektir.

Konyaspor lig genelinde orta alanda pas trafiği ile rakibi baskı altına alan skoru bulunca geriye yaslanan bir takım görüntüsü çizdi. Sakat oyuncuların bir kısmının takıma dönmesi ile hamle şansı artan Kartal tekrar 2 stoperli düzen ile çıktı sahaya. Elbette normalden farklı olan tek şey diziliş değildi. Galatasaray sezon başından beri defansın arkasında atılan toplarda sorun yaşıyor. İsmail Kartal sistemi defansın arakasına koşu yapabilecek ve uzun toplar atabilecek isimlerden seçmişti. Bence Amir sırf bu yüzden yedek başladı. Top bizdeyken zaten uzun toplarla defansın arkasına sarkıp kanat beklerimiz ile zorlayacaktık. Orta alandaki isimlerin defansif özelliği daha ön planda olmalıydı. Galatasaray’ın pas trafiği kesilirse eli kolu bağlanacaktı.  

Sistem tutmuştu belki ama verdiğimiz tek pozisyonla devre eşitlik ile sona erdi. İkinci yarının hemen başında Erdon, Adeta İlhan Mansız’ın Dünya kupasında Senegal’e attığı altın gole nazire yaparcasına usta işi bir gol attı. Her ne kadar Abdül’ün pozisyonu daha çok penaltı koksa da, Karşılaşmada çalınan iki penaltı da bana göre penaltı değil onu öncelikle belirteyim. Fakat Galatasaray’a verilen penaltının oyundan koptukları bir anda verilmesi, Türkiye genelinde ligde kurtarılan neredeyse tüm müsabakalardaki penaltılarda benzer görüntüler varken kurtarılan penaltının tekrarı, 2.penaltıda ki ihlale rağmen golün geçerli sayılması, akabinde hocaya çıkan kırmızı kart skoru eşitliğe getirse de psikolojik üstünlüğü rakibe verdi. Abdül’ün pozisyonuna iki yönlü bakıyorum. Birinci yönü seri bir hareket ile Abdül penaltıyı aldı. İkinci olarak eğer Galatasaray’a penaltı çalmasa bu pozisyona penaltı veremezdi. Kendi ile çelişkiye düşmeme adına verdiğini düşünüyorum.

Amir Oyuna girdikten sonra defans arkasına atılan topların yanı sıra, pas trafiği ile oyuncuların ve topun ve sık sık kanat değiştirmelerini gördük. Artem oyuna girdikten sonra yapabileceği her şeyi yaptı. Golünü atması bir yana, defans oyuncularını varlığı ile tehdit ederek çıkmamalarını sağladı. Öte yandan skor avantajından sonra çok güzel top sakladı. Galatasaray belki 3 gol buldu bu karşılaşmada ama sahada onlar adına 3 gollük bir oyun yoktu.

Sonuç olarak; Bir İstanbul takımını daha eli boş gönderdik. Transfer piyasası açıldı. Performans artan oyuncuları takımda tutup, yapılacak nokta transferler ile beklentimizin çok üstüne çıkabiliriz. Tabi kambur olan birkaç oyuncu var onlara da yol vermek gerekiyor. Devre arasına kadar zorluk derecesi yüksek kritik maçlara çıkacağız. İkinci yarı tüm takımlar için çok daha zorlu geçecek. İsmail Kartal’ın isyanlarında, Oyuncuların hırsında birlik beraberliği ve takımdaşlığı görmek zor olmasa gerek. Bu temel bir oturursa daha nice başarılar gelecektir…

Maçın Sözü;  Sen zafere inanırsan, o da sana inanır.

 

Aykut hoca ve Ali Turan

Uzun süredir spor yazısı kaleme almamıştım. Ancak izlediğim Beşiktaş maçı bana bu yazının yazılmasını adeta mecbur etti.

Beşiktaş karşısında en tecrübesiz futbolcu olarak ilk 11’ de sahaya çıkan Mücahid’e varıncaya kadar 85 dakika boyunca çok iyi mücadele eden bir Konyaspor vardı.

Evet takımımız oyun olarak istediğimiz kıvamda değildi, istenilen şekilde pozisyonlara giremiyordu ama nihayet karşımızdaki takım Beşiktaş’tı ve ona ezilmeden mücadele ediyordu.

Yediğimiz iki gole de cevap veren ve son dakikalara beraberlikle giren bir Konyaspor vardı sahada…

Ne olduysa oldu. Her şey Ali Turan’ın son 8 dakika içinde oyuna girmesiyle oldu. Ali Turan’ın gireceğini görünce hemen eyvah dedim. Olacaklar içime doğmuştu sanki. Zira Ali Turan daha önceki maçlarda defalarca hatalar yapmış, buna rağmen kadroda sürekli yer almış bir oyuncu idi.

Ali Turan oyuna girdikten sonra kritik noktalarda iki defa topla buluştu. İkisinde de hata yaptı.

Birisinde 6 pas içinde düştü, top boşta kaldı. Orada bir Beşiktaşlı futbolcu olmaması durumu kurtardı. Şayet o bölgede bir Beşiktaşlı oyuncu olsa idi o pozisyonda da golü yemiştik.

Son dakikaya girilirken yaptığı hata affedilir gibi değil. Daha önceki maçlarda yaptığı hatalar da affedilir cinsten değildi ama her nedense Aykut hoca bir ders vermek yerine sürekli kadroda yer vermeyi tercih etti.

Ta geçen sezon Ali Turan’dan bir yarar sağlanamayacağını birkaç kez yazmıştım. Bu maça girerken eyvah demem boşuna değildi. Bunu ben görebiliyorken, bunu herkes görebiliyorken şayet Aykut hoca göremiyorsa tekrar bir değerlendirme yapmasında fayda var.

Bunun bir hata olduğu kasti olmadığı söylenebilir. Kasti olsa zaten yapılan ihanet olur. Bizde kasti olduğunu söylemiyoruz ama bunca hatasına rağmen bir oyuncuya bu kadar şans verilmesi çok fazla…

Adam dışarıda bir beklesin. Maça tekrar çıkmaya iştiyak duysun. Hatalarını gözden geçirsin. Kendini düzeltsin. Olumlu gelişme olursa hak ederse tekrar kadroya girsin.

Bütün hatasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kadroda yer almaya devam ederse o da kendini gözden geçirme fırsatı bulamaz ve hatası gittikçe büyür. Nihayet böyle oldu. Bu futbolcuyu kazanmak değil kaybetmektir.

Sonuçta takıma yazık oldu. Konyaspor’umuza yazık oldu. Konya’mıza yazık oldu. Emeklere yazık oldu.

Konyaspor; 3 maç içerde, 3 maç dışarda olmak üzere son 6 maçtır kazanamıyor. Son 6 maçta, 2 yenilgi, 4 beraberlikle sadece 4 puan toplayabildi.

Artık olan oldu. Bundan sonra toparlanma zamanı. Aykut hocanın Konyaspor’u daha önceki şanlı günlerine geri götürmesini canı gönülden arzu ediyor, bekliyoruz. Başarılar Konyaspor.

O Yoksa Hiçbir Şeyin Önemi Yoktur

Allah yarattığı her şeyi birbirinden farklı yaratmıştır. Öyle ki; insanlar olarak kabaca görünüş itibarı ile benzer olsak da saç telimizden tutunda parmak izlerimize, DNA’mıza kadar her şeyimiz birbirimizden tamamen farklıdır…

Hani derler ya; beş parmağın beşi de bir mi? Kendi uzuvlarımız dahi birbirinden farklı olabiliyor…

Farklı olan şeylerden biriside insanın karakteridir yani manevi özelliğidir…

İnsan, karakteriyle ayrışır diğer insanlardan ve insan karakteri kadardır aslında…

Karakteri kadardır çünkü insanın huyu, suyu, davranışı, düşünceleri bakış açısı vs. Hepsini içerisinde bulundurur kısacası ahlakı barındırır içinde karakter…

Ahlak, mukaddes dinimizin önemle üzerinde durduğu bir mevzudur…

Peygamber Efendimiz (s.a.v.); ”İslam güzel ahlaktır.” Buyurmuşlardır…

Başlıkta da dediğim gibi aslında o yoksa hiç bir şeyin önemi yoktur insanda. Yani o yoksa insanda bulunan diğer özelliklerinin de bir ehemmiyeti yoktur…

Zekiymiş, becerikliymiş, çalışkanmış ama güzel ahlak yokmuş neye yarar ki bunlar ahlak yoksa…

Dinimizin temelinde olduğu gibi her şeyin temelinde ahlak vardır…

İnsandaki ahlaki yapı bozulduğunda insanın oluşturduğu aile ve toplumda bozulmuş oluyor haliyle…

Tabi burada ahlaki bozukluğun aile ve toplumda oluşturduğu sorunları ele almayacağım ona başka bir yazımda değineceğim inşallah zira oda çok mühim bir konu…

Ahlakı güzel olan insanı bütün canlılar sever, bastığı yer, üzerindeki gök sever... Her şeyden önce Allah sever Allah…

Hadis-i Kudsi’de de buyurulduğu üzere; “Onu(kulumu) bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum.” (Buhari, Rikak 38)

Allah kulunu sevdikten sonra ondan daha üstün bir makam var mıdır ki?

Güzel ahlak, Allah’ın rızasını kazanmaya giden önemli yollardan birisidir…

Güzel ahlakı olan insanın kalbinde ilk başta Allah korkusu vardır, sevgi vardır, saygı vardır, muhabbet vardır…

Böyle bir insan kalp kırabilir mi? Yaratılanı incitebilir mi?

Kalbinde nefrete, hasetliğe, kötülüğe yer olabilir mi?

Alçakgönüllüdür, hoşgörülüdür, merhametidir ahlakı güzel insan…

Hal böyle olunca ahlakı güzel insan Kalp kırmanın Kâbe’yi yıkmaktan daha ağır bir günah olduğunu çok iyi bilir…

Allah’ın sevmediği kötü amellerden uzak olur ahlaklı insan…

Bin kere düşünür bir kere hareket eder ve hiddetlenmez asla…

Her şeye güzel bakar ahlakı güzel olan olumlu düşünür hep...

Kısacası bütün güzellikleri özünde bulundurur güzel ahlak…

Şöylede kısa bir hikâyeyle bitirelim konumuzu; Bir gün ateş, su ve ahlak arkadaş olmuşlar ateş; beni kaybederseniz bir yangında bulursunuz demiş. Su; beni kaybederseniz bir akarsuda bulursunuz demiş. Ahlak ise beni bir kaybetmeyin kaybederseniz daha da bulamazsınız demiş…

Allah-u Teâlâ ahlakını yitirenlerle karşılaştırmasın bizleri… Güzel ahlakla yaşayıp dünyadan göçerken ardımızdan da bir hoş seda bırakmayı nasip etsin cümlemize…

 

BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN

BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN

 

Erenler hoş görüp de âlemin telaşını

Eskimiş bir tabutla götürdüler naaşını

 

Ömrü beyhude geçen cana eyvah dediler

Taksiratın affede Yüce Allah dediler

 

Üstüne toprak çekip döndüler mezarlıktan...

Döndüler, çünkü herkes korkuyor karanlıktan.

 

Ufkun kızıllığında kanarken bütün camlar

Sahrayı Kerbelâ'dan gam getirdi akşamlar...

 

Kabristana nihayet düştü sükut gölgesi

Ne bir kuşun çığlığı ne de bir çocuk sesi

 

Bir köşeye kıvrılıp düşündüm öyle mahzun

Dedim Leyla uğruna böyle can verdi Mecnun

 

Şurda taşı yıkılmış ne civanlar yatıyor

Nice sırma saçlılar nice hanlar yatıyor

 

Şurda toprağı çökmüş mezar, kimin mezarı?

Duyan var mı içinden yükselen ah u zarı?..

 

Şu çınar köklerinin sardığı beden kimin?

Servilerin divana durduğu beden kimin?

 

Uyanmasın diye kim sallıyor beşik gibi...

Bir çocuk mezarı şu, aşılmaz eşik gibi...

 

Şu mermer kavukların üstüne işlenen gül

Ne vakit solup gitmiş şu karanfil, şu sümbül?

 

Kiminde hiç bir ışık vermeyen kandil yanar

Üstüne çerağının, bir koca baykuş konar...

 

Kaybolur yavaş yavaş gül yüzünden benleri

Zaman, elinde çekiç, siler tüm desenleri

 

Nâm u ünvânı yitmiş nice şanlı erlerin

Ucu kırık, taşlara işlenmiş hançerlerin...

 

Bin utanca düşüp de yere eğdim başımı

Sessizce akıtarak şu kanlı gözyaşımı

 

Kameti iki büklüm bir dal gibi eğildim

Ben artık o kaygusuz, avâre kul değildim

 

Dedim a dost bilirsin silinir bütün izler

Yerlere kapanmaya mahkum değil mi dizler?

 

Gün gelince ehibbâ çekip gitmeyecek mi?

Tüm şarkılar susup da masal bitmeyecek mi?

 

Çırpınmaz mı sanırsın amansız yelde yaprak?

Sevgilin yâd ellerin ellerini tuttu bak!..

 

Şakıyor bülbül yine, dolaşır bağ u bostan

Ve söyler başka şarkı, anlatır başka destan

 

Yine seyrana çıkar el âlem şen ve şakrak

Ah seni çürütürken kabrinde kara toprak

 

En yakın dostlar bile unuturlar ismini

Düşünür "bu kim?" diye görse bile resmini...

 

Aşinalar yabancı lisan başka türlüdür

Bu çok eski bir şarkı, çok eski bir türküdür

 

Bak hayali bin cihan değen yâr nerden gelir?

Bir soru sor belki de "bildiğin yerden" gelir...

 

Bir gün ağyar da yere kapanacak çâre yok

Bütün yollar tutulmuş, yol var mıdır yâre, yok!..

 

Şu testi, şu kiremit, şu tuğla toprağındır

Şu rüzgârda savrulan, sararmış yaprağındır

 

Gözü yaşlı kalanlar, boş yerine bakınsın

Sen şimdi maverâya bizden daha yakınsın

 

A dostum sözün sonu, yok olur bir gün cihan

Hiç kimse kalmaz geri "küllü men aleyhâ fân"

 

Rabbi zülcelâl'indir elbette kalan, bâki...

Başka her söz yalandır ve her kelâm afâki...

 

Ahmet Efe

31. 3. 2020

Çekmeköy/İstanbul

 

Üretim Bağımsızlık İlişkisi

Üretkenlik, iktisadi kalkınmanın en önemli motoru olduğu hepimizce bilinir. Meşru ve mübah olan her şeyin üretilmesi, ihtiyaç olduğu kadar aynı zamanda bir vatandaşlık görevidir. Köylünün ürettiği ürünler, şehirlinin icra ettiği ticaretler, sanayicinin çevirdiği çarklar bütünüyle iktisadi kalkınmanın bir gereğidir. 
İktisadi kalkınma, milli gelirin yükselmesine vesile olan en doğru yoldur. Milli gelirin yükselmesi, dünyadaki refahın sağlanmasına katkı sağladığı inkar edilemez. 
Her türlü üretkenlik ve iktisadi kalkınma, dünya hayatının refahı yanında ebedi hayatı kazandıracak bir yola vesile oluyorsa büyük bir nimet olur. İşte “ Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver...” ayetindeki dua bunu ifade ediyor. 
Fert ve devlet zenginliği güç, kuvvet olup adaleti, içtimai yardımlaşmayı, mütevazılığı sağlıyorsa; arkasından özellikle Allah’a kul olmayı getiriyorsa ne kadar şükretsek azdır. 
Haram yollarla yapılan veya harama götüren üretkenlik, dünyada kalacağı gibi ebedi hayatı zindana çevireceği izahtan varestedir. 
Üzerinde durulması, konuşulması oldukça önemli olan bu konu ehli tarafından daha iyi izah edileceğinden eminim. 
Aslında benim ifade etmek istediğim hedef nokta bu değildir. Şüphesiz devlet ricali, iktisatçılarımız,sanayicilerimiz bu konunun önemini çok iyi biliyorlar. Benim özellikle vurgulamak istediğim nokta iktisadi kalkınmanın bağımsızlıkla bağlantılı olduğunu söylemektir. Gücümüz varsa vatanımızı başta olmak üzere her türlü kutsalımızı müdafaa edebiliriz. Ayasofya’yı açar her türlü iç ve dış terörü önleyebiliriz. Evimizde rahat uyur normal hayatımıza devam edebiliriz. 
Güçlü değilseniz iç ve diş canavarlara yem olmaktan başka bir yol olmadığı tarihi hadiselerle ispatlanmıştır. Onun içindirki Allah cc bizi bu konuda özellikle uyarıyor. Hatta şöyle emrediyor:“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.”Enfal 60. 
Şüphesiz zaman ve zemin neyi gerektiriyorsa ona göre güçlü ve hazırlıklı olmak zorundayız. İşte güçlü olmanın yolu da iktisadi kalkınmadan geçer. Onun için Türkiye’nin her tarafında bulunan sanayici kardeşlerimize, üretici köylümüze ve güçlü olmamıza katkıda bulunan herkese müteşekkiriz. Özellikle son zamanlarda devlet ricalimizin silahlanmaya verdiği önemi takdirle karşılıyoruz. “Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır” hadisindeki mesaj oldukça önemlidir. 
Bu arada her üretici kardeşimize hatırlatmakla mükellef olduğumuz bir noktayı belirtmek isterim. Doğruluk,kalite,sözde durma,haram-helal ölçülerine dikkat etme ve özellikle Allah’a karşı kulluk görevlerimizi yerine getirme ilkelerinden ödün vermeyelim. Allah’a emanet olunuz. 

Allah “örtün” derken biz ne yapıyoruz?

Dünyada imtihan tamam anlamıyla bireyseldir, kişiye özeldir.

Yüce Allah olayı bütün netliğiyle hidayet kaynağı kitabı Kur’an-ı Kerim’de aktardı:

“Eğer inkâr ederseniz, bilin ki Allah'ın siz(in iman etmeniz)e ihtiyacı yoktur. Fakat O, kullarının küfrüne razı olmaz. Eğer şükrederseniz (vazifenizi yerine getirirseniz) O'nu memnun edersiniz. Hiçbir günahkâr, diğerinin günahını yüklenecek değildir. Sonra (ne kadar yaşarsanız yaşayın eninde sonunda) tümünüz Rabbinize döneceksiniz ve o zaman (hayatta iken) yaptıklarınızı size gösterecektir. Şüphesiz O, (insanların) kalplerinde olan (gizli niyet ve düşünceler)i de hakkıyla bilendir.” Zümer, 39/7.

Dolayısıyla insanın yoğunlaşması gereken konu başkası değil, kendisidir.

Tek başına çıplak doğduğu dünyadan tek başına çıplak olarak Rabbine dönecek ve orada en ince ayrıntılarda dâhil her şeyden hesaba çekilecektir.

Şu kısa ömürde akıllı insanın başkasıyla, diğeri ile uğraşması ahmaklıktır.

Üstelik Rabbimiz ısrarla “kötü zan da bulunmayın, hep hüsnü zan edin, gıybet yapmayın, her habere inanmayın, kardeşlerinizin kusurlarını araştırmayın” (Hucurat, 49/12) emrederken akıllı insan nasıl kendini unutup ahirette karşısına çıkacak, Allah’ın müdahale etmeyip muhtaç kullarla görülecek insanı ebedi iflasa sürükleyecek günah dosyalarını elleriyle itina ile hazırlar.

Başkasını ayıplayanın o ayıbı işlemeden ölmeyeceğini Allah Resulü (s.a.v.) söylüyor.

Başkasında o ayıp, günah olsa bile bunu konuşan kendi yoluna kesin basacağı mayınları döşeyen akılsız zavallı olmuyor mu?

Zilzal suresi son ayetlerde zerre miktar hayırda izhar, zerre miktar şerden bahsedilirken ihfa kuralı bize hayatımızın her saniyesinde dikkat etmemiz gereken kuralı haykırıyor.

Zerre miskal hayır görürsen İZHAR ET, YAY, TANIT, TAVSİYE ET, DUYUR.

Zerre miskal şer görürsen İHFA ET, GİZLE, ÖRT, KAPAT, SETRET, İSMİ SETTARA MAZHAR OL!

Şer, günah, suç bir başkasının hukukuna zarar veriyorsa tabii ki sadece ilgililerle, görevlilerle paylaşmak gıybet ve günah değildir ve yapılması gerekir.

Ama sadece ilgilerle o suçu, günahı, şerri engelleme pozisyonunda veya zarar görecek konumdakilerle…

Başkasını ayıbıyla meşgul olup kendini unutanların çok olduğu toplumlar sürekli birbirlerinin tarlasına şerrin, günahın, suçun tohumlarını saçmaktadır.

Oysa bu dünya ahiretin tarlasıdır ve bizden geriye temiz bir gönül, iyi niyet ve salih ameller kalacaktır.

Salih amel; yaratılışların haklarına tecavüz etmemek ve Allah’ın emirlerine riayet etmekten ibarettir.

İşin birinci kısmına riayet etmeyen ikinci kısmına güvenmesin.

Çünkü Allah mesajında yarattıklarının haklarını kendi hukukundan önde tutuyor ve hesabı onların soracağını ve kendisinin müdahale etmeyeceğini açıkça ifade ediyor.

İkinci bir varlığa yönelik söz ve amellerimizde en az Rabbimizle ilişkiler kadar hassasiyet göstermemiz rızayı ilahiye giden en kestirme yoldur.

Zerreden seyyareye her varlıkla iletişiminde onları dünya imtihanında, kendisi incitilse de incitilmemesi gereken emanetler olduğu bilinciyle yaşayan halis kullara selam olsun.

 

Dikenler arasında güllere gülümseyebilmek

İnsan hayata geldiği andan itibaren, çeşitli olaylarla karşılaşır. Bunlar, olumlu olduğu gibi olumsuz da olur. Olaylara bakış önemlidir. İnsanlara bakan göz değerlidir. İyi bakan iyi görür. Onun için; “Allah güzeldir, güzeli sever” denmiştir.

Olaylara bakarken, meseleleri tahlil ederken, insanlara yaklaşım sergilerken; daima iyi yönünü görmeye çalışmak, pozitif yaklaşım sergilemek, iyimser olmak... zorundayız. İslam’da; “hüsnü niyet” , “Hüsnü zan”…gibi tabirler kullanılır. Sık sık şu ifadelerle karşılaşırız; “niyet hayır, akıbet hayır”, “hayır dile, hayır gelsin başına”, “Amel-i salih” de; Rabbimizin değer verdiği, Kur’an’da sıkça övdüğü güzel ve iyi davranışlardır.

Temiz, güzel, iyi doğal; çirkin, kötü, fena yapaydır. Sevgi, mutluluk, gülümsemek, veren el olmak, yardımseverlik, dostluk, kardeşlik, birlikte hareket, barış insanın yaratılışının özü; nefret, sevgisizlik, somurtkanlık, bencillik, yardım yapmamak, düşmanlık, kin, ayrılık, tefrika.... yapaydır, insanın tabiatına uygun değildir.

Allah’ın; merhameti, öfkesini geçmiştir. Yani; merhameti çok, öfkesi oldukça azdır. Onun için Kur’an’da, Cennet; çoğul olarak Cennetler şeklinde, cehennem de tekil olarak Cehennem olarak belirtilir.

Kimse, karanlıktan, öfkeden, kızgınlıktan, kavgadan haz almaz. İnsanlar, güzele, güzelliğe, sevgiye, saygıya, hoş görüye koşarlar. Yarısına kadar boş bardak yerine, yarısına kadar dolu bardak demeye kendimizi alıştırmalıyız. İyimserlik, insana pozitif enerji verir. Pozitif enerji de, etrafımıza bakış açımızı değiştirir. Allah, güller içinde diken yaratmış diye üzüleceğimize, dikenler arasında ne güzel güller yaratmış diye sevinemez miyiz? Hep karanlık diye umutsuz olacağımıza, karanlıklardan sonra sabahın da olabileceğine kendimizi niçin alıştırmayalım? Niçin kendimize böyle bir olumlu çizgi çizmeyelim?

İnsanları dinleriz: adeta bir dokun, bin ah işit cinsinden hep yakınmalar, hep şikayetler duyarız. Ama şunu düşünmeyiz; acaba ben ne yapabilirim? Benim görevim nedir? Benim bu hususta veya bu konudaki sorumluluğum nedir? Ne kadardır? Daima aynaya bakıp, kendimizi görmemiz iyi olmaz mı? Şikayetle bir yere varılmaz. Bizim mutlaka bir şeyler yapmamız şarttır. Çinli bir düşünür şöyle der: “Karanlığa küfretme, bir mum da sen yak”. Evet, niçin olumsuzluklara bakıp da, karamsarlığa düşüyoruz? Neden karanlığı aydınlatmak için çare olmuyoruz? Halbuki çare biziz, sizsiniz, hepimiziz...

Sabahleyin kalktığımız zaman: “Bu gün hava ne kadar güzel, güneş ne güzel gülüyor, parklarda, bahçelerde kuşlar ne güzel cıvıldaşıyor, çocuklar ne kadar da güzel koşup oynuyor...” dememiz çok mu zor? Yolda giderken bir yaşlıya, bir muhtaca yardım etmek, karşımıza gelene güler yüzle selam verip almak ve halini sormak.... bunlar para istemez. Parasız yardımlardır.

Hz. Âdem, yaratılır yaratılmaz Cennete kondu. Bir ara yanıldı ama sonra pişmanlığını ortaya koydu ve yine sonunda cennete girdi. Bizim ilk ve son durağımız cennettir. Niçin cennetimizi cehenneme çeviriyoruz? Buna hakkımız var mı? Zira özümüzde iyilik var. O bakımdan her doğan İslam fıtratı üzere yaratılmıştır denmiştir. Kur’an, tamamen iyimserliği, güzellik sergilemeyi tavsiye eder. “Allah Hz. Musa’ya: “Ey Musa, Firavun’a tatlı söyle, iyi söyle belki inanır”, “Niçin yapmadığınızı söylersiniz?”, “Başkalarının tanrısına sövme, o da senin Allah’ına sövmesin”, “Kim zerre miktarı iyilik yaparsa onu görür. Kim zerre miktarı kötülük yaparsa onu görür”, “İslam, güzel ahlaktır”....

Hepimiz insanız öyle değil mi? Hepimiz, Hz. Âdem’in çocuklarıyız. Hz. Âdem ise topraktandır. İyilik, güler yüz, tatlı dil güneş gibi; buzları eritir, karanlığı gündüze çevirir. Kimsenin kimseden üstünlüğü yoktur. Herkesin bir meziyeti, bir özelliği mevcuttur. Önemli olan o meziyet ve özellikleri ortaya çıkartmaya çalışmak. Başkalarının kusurlarını, hatalarını söylemeye kalkarsak, bizim de kusur ve hatalarımızı söylerler ki, o zaman dost bulamayız. Hz. Mevlana: “Ayıpsız dost arayan dostsuz kalır” demiştir. Yunus da:

 

“Elif okuduk ötürü

Pazar eyledik götürü

Yaratılanı severiz

Yaratandan ötürü”

 

diyerek, iyimserliğin, pozitif yaklaşımın ne kadar önemli olduğunu vurgulamışlardır.

Sevgi mi istiyoruz? Başkalarının bize saygılı olmasını mı arzuluyoruz? Bize değer verilmesinden memnunluk mu duyuyoruz?.. o zaman biz başkalarına karşı; sevgi ve saygıda kusur etmeyeceğiz, biz başkalarına değer vereceğiz, kusurları örteceğiz, oto kontrole tabi tutacağız kendimizi. Atalarımız: “Önce can, sonra canan” derken buna parmak basmak istemişlerdir.

 

Emanet

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÕZÜYLE

               Aşık Ataroğlu

 

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

Sevgili dostlar, bu muhabbetimiz de emanet üzerine olsun istedim. Nedense biz millet olarak hatta insanlık olarak bu emanet konusunu ya anlayamadık yada anlamak istemiyoruz. Bir türlü içimize sindiremedik.

Bence insanın eğitiminde en önce verilecek ders emanet olmalı. Ana dilimiz gibi emanetin ehemmiyetini öğrenmeliyiz. Annenin babanın en önemli görevi olmalı bu emanet duygusunu evladına kazandırmak. Ama tabi duyguyu kazandırmak kendi yaşantılarıyla tezat teşkil etmemeli.

Bu duygu ve alışkanlık eğitimine okullarımızda daha da şumullü olarak devam edilmeli ve kazandırılmalı.

Bir japon atasözünde derk ki " Bize bu vatan atalarımızdan miras kalmadı, gelecek nesillerden emanet aldık"

Bu pencereden bakarak vatanımız bayrağımız cumhuriyrtimiz kültürümüz(gelenek görenek örf adetlerimiz  edebiyata eserlerimiz vb.) elimizde bulunan her şeyimiz gelecek nesillerin emanetidir.

En baştan çocuklarımız oyuncaklarını kırıyorsa, okul sıralarını kirletiyor çiziyorsa okul eşyalarına zarar veriyorsa emanet eğitimini almamış demektir.

İleriki yaşlarda çalıştığı kurumlarda da aynı sorumsuzluğuna devam ettiğini düşünün. Düşünün felaket olur değilmi. Zaten de olmuyormu. Çalıştığı fabrikayı zarara uğratanlar hatta yakanlar, yine çalıştığı kurumu babasın malı sanıp kendi menfeatına kullananlar aramızdan çıkmadımı halada devam etmiyorlarmı.

Şimdi biraz da en önceye gidelim. İnsanın ilk yaratılışına. Biz kendi kendimize olmamışız bizi en güzel şekilde yaratan ve ilkimizede Adem diyen bir yaratıcımız var. O da Allah.

Ne bedenimizin var oluşunda nede Dünyanın üzerindeki emrinize verilen her bir şeyin var oluşunda bizim bir sermayemiz yok. Sermaye Onun, onun kârı bizim. Tabi zararıda bize ait.

Senin ruhunu yaratıp üzerine bu bedeni giydiren sahibin, var oluştan bu yana daima rehberler ve kullanma kılavuzlarını da göndermiş.

Demiş ki sana verilen her şey emanet gönderdiğim rehbere birde kullanma kılavuzu verdim. Rehberden bu kılavuzun içinde yazanları öğren ve daima kılavuzu yanında taşı. Dünya hayatında neyi nasıl yapacağını bu kılavuza göre yapacaksın. Gün gelecek emanetini geri alacağım hesabıda o zaman görürüz demiş.

İnsanlığın yaratılışından bu yana ilk insanı kendi kendine ve çocuklarına rehber tain ettikten sonra binlerce rehber göndermiş ve son olarak ta bizlere Hz. Muhammed Mustafa'yı(s.a.v) rehber olarak göndererek hayat ve kulluk klavuzumuz olarakta Kuranı vermiş.

Dostlar bu konuda yazılacak çok şeyler var ama ben sözü şuraya getirmek istiyorum.

Şu anda tüm Dünyayı sarsan bir Çorana virüsü var.Bütün Dünya milletleri bu virüsle kalkıyor bununla yatıyor. Haberlerin hepsi virüs üstüne. Her kafadan tavsiyeler yorumlar. Ayrıca komplo teorileri. Bundan sonra yaşantı şöyle olacakmış böyle olacakmış.

Dostlar Dünya veya yaşantı sağ kalanlar için nasıl olur kimsenin bileceği bir şey değil.İnsanların komplo teorileri varsa Allah'ın değişmez kaderi var. Allah'ın indinde her şey biliniyor ve işleyiş ona göre gidiyor.

Eee Ataroğlu sen işi bitirdin yani hiç bişey yapmıyalımmı der gibisiniz. Asla öyle bir şey demiyorum. Tabi ki üzerimize düşeni yapacağız.

Hemen kullanma klavuzumuza ve rehberimizin tavsiyelerine baktığımızda zaten çok açık .

Ne buyurmuş efendimiz rehberimiz "Bir yerde veba varsa oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba varsa da oradan da çıkmayınız"

İşte sana talimat uymalısın. Daha başka dinimiz ilim dinidir. Doktorların ve bilim adamlarının tavsiyelerine uyacağız. O zamanlar veba şimdi Corona. Geçen çağlar içinde nice virüsler, bulaşıcı hastalıklar çıkmış binlerce insan can vermiş.

Bunların hepsinden yaratan haberdar. Onun izni olmadan hiç bir şey çıkamaz. O dilemezse kimse bir şey dileyemez.

Dostlar muhabbetimizin başında konuşmuştuk ya bu beden bize emanet biz emaneti korumakla görevliyiz. Ölümün ne zaman nerde ne şekilde geleceğini bilemeyiz.

O zaman yapacağımız bütün korunmaları Allah'ın emri olarak yapmalıyız. İşte o zaman hareketleriniz ibadet hükmüne de geçiyormuş.

Vazifeni yap tevekkül et.

Haa, kendi emanetimizi korurken başkalarının emanetine de saygılı olmalıyız çünkü onunda hesabını bizden soracaklar.

Dostlar araya birde fıkra koyalımda hem düşünelim hem de birazcık gülelim.

Babayla oğlu deniz kenarına kamp yapmaya gitmişler. Çadırlarını kurup eşyalarını yerleştirmişler.

Akşama kadar yüzmüşler spor yapmışlar zamanı gelince de yatmışlar.

Gece bir ara baba uyanmış ki yıldızlar görünüyor. Hemen oğlunu kaldırmış demiş bak bakalım yukarıda ne görüyorsun bir değişiklik varmı.

Oğlu yıldızları görüyorum baba deyinca babası tekrar sormuş. Nasıl olmuş bu iş. Oğlu başlamış anlatmaya demiş , Astronomi ilmine göre yıldızlar birer güneştir onlardan galaksiler oluşur falan derken babası ensesine yapıştırmış.

Demiş ulan salak oğlum görmüyormusun çadırı çalmışlar.

Sevgili dostlar inanın çoğumuzun üzerimizdeki çadırdan haberimiz yok ahkam kesiyoruz.

Anlayan ne anlarsa anlasında ben bir ozan olarak muhabbete bir şiirle son vereyim.

Sağlıcakla kalın.

EMANET 2

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

 

Emanetin sahibi var

Odur bize en güzel yar

Yeşil ova karlı dağlar

İniş yokuş düz emanet

 

Karun kadar malın olsa

Evin Barkın altın dolsa

Hesabı var nasıl olsa

Çok emanet az emanet

 

Geçen ömrüm bunca yaşım

Elim kolum ayak başım

Dilim dişim gözüm kaşım

Aynadaki yüz emanet

 

Dört mevsim gelip geçecek

Herkes ektiğin biçecek

Onlar bir mevsimlik çiçek

Torun oğlan kız emanet

 

Ataroğlum gönül eri

Emanete ver değeri

Benim sinem yangın yeri

Ocak onun köz emanet

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Tesettür (Baş örtüsü, Türban, Çarşaf) ve Ayasofya'nın Cami olarak açılması

      Toplumumuzdaki bazı kendini bilmez, Milletimizin değerlerinden yoksun bazı zavallılar İslam’a düşmanlıklarını dini değerlere sahip olanlar üzerinden yürütmektedirler. Milletimizin ortak paydası olan İslam’ın emirlerini yapıp ve yasaklarından uzak duran, kutsal değerlerimizi savunup koruyan Müslümanlara düşmanlık eden hainler dün olduğu gibi bugünde olmaktadır. Bu anlamda tesettür’e düşmanlık, İslam’a düşmanlıktır. İslam, tesettürü emretmektedir. Her coğrafi bölgeye, sıcak, soğuk olma durumuna göre farklılık göstermesi çok normaldir. İslam’ın tesettür emrinin özü şudur; İnanan bir Müslüman hanımefendi fitne dönemleri hariç olmak üzere el ve yüzü dışındaki bütün vücudunun hatlarını belli etmeyecek, şeffaf olmayan giysilerle örtmek zorundadır. İnanan Müslüman hanım efendi ister çarşaf giyer, ister pardösü, ister şalvar, ister başörtüsü, ister türban giyer. Bunların hepsi mümkündür.Aslında hak ve batıl mücadelesi ilk insanla başlamış, kıyamete kadar da sürecektir. Zaman zaman İslam düşmanlarının doğrudan olmasa da dolaylı olarak İslam’a saldırabilmenin yolunun tesettür’e saldırmaktan geçtiğini maalesef görmekteyiz.

     Yazık...Çok Yazık...

İslam’ın emri tesettür’e (başa örtüsü, türban, çarşaf v.b.) düşmanlık edip Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya kalkan halktan kopuk halkçı Fikri Sağlar ’ı  ve Ayasofya’nın Cami olarak açılmasını hazmedemeyen adeta Yunanistan’ın, Bizans’ın sözcülüğünü yapan sözcü gazetesini, haberi yapan riyakarları, sahtekarları lanetliyorum ve şiddetle kınıyorum. Müslümanlardan özür dileyiniz. Aksi halde hukuki sonuçları itibariyle kısmen de olsa dünyada ve gerçek manada da ebedi olarak mahkeme-i Kübra da İslam’a, değerlerimize olan düşmanlıklarınızın bedelini mutlaka elem verici bir azapla ödeyeceksiniz. Ayasofya’nın müzeden aslına döndürülüp Cami olarak açılması 2020 yılının en önemli olayıdır ve Müslümanlar için adeta taçlı yıldızıdır.

     Ayasofya’nın müzeden Camiye çevrilmesi sonrasındaki tepkiler Yunanistan’dan ve haçlıların içimize yerleştirmiş olduğu Lawrenslerinden gelmiş ve halende maalesef gelmeye devam etmektedir. Kim ki, Ayasofya’nın Cami olarak açılmasına karşı çıkıp eleştiriyorsa açıkça ihanetin içindedir. Aslında yıllardır haçlılarla savaşmaktayız. Hilal ile haç savaşmaktadır. Ayasofya’nın cami olarak açılmasını isteyen Müslümanlar Anadolu irfanı ile bu coğrafyayı vatan yapmıştır. İslâm’ın asırlardır bayraktarlığını yapmış olan Anadolu insanlarına karşı içimizdeki ve dışımızdaki Bizansın çocukları hep karşı çıkmışlardır. Rabbimizin yardımı ile dün olduğu gibi bugün de fikrimizle, hukuki mücadelemizle, gerektiğinde savaşarak  bütün haçlı zihniyetlerini yenecek güçte, cesaretteyiz. Yüreği yeten varsa gelsin… hodri meydan…

     Ayasofya yeniden ibadete açıldı,

     Sözcü gazetesinin kini dışa yansıdı.

                          Ömer LÜTFİ ERSÖZ

     Âyet-i Kerimelerde: “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve Mü’minlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Ahzab Sûresi âyet: 59)

“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (Mü’min kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey Mü’minler! Hep birden Allah'a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Nur Sûresi âyet:31) buyrulmuştur. 

     En kuvvetli olan görüşe göre âyetteki ‘zînet’ tabiri, kadının vücudunu ifade eder ki, buna göre yasaklanan, süs eşyalarının teşhiri değil, vücudun teşhiridir. Bu yasaklamadan istisna edilen ‘görünen kısım’ ise, kadının yüzü, elleri ve -bir görüşe göre- ayaklarıdır. Rol model Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s) de tesettürün uygulamasını hem eşlerine, hem de Mü’mine hanımefendilere öğretmiş, asırlardır da uygulana gelmiştir.

     Âyet-i Kerimede :“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah'a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.” (Maide Sûresi âyet:8)

     Ey İslam’ı bilmeyen cahillik eden Fikri Sağlar! İslam’a göre; abdest ve namaz, dinin direği, ferdin dinî hayatının temelidir.Ancak Adalet ise, sosyal hayatın en önemli denge unsuru ve teminatıdır. Kur’an nizamı, insanı daima bir bütün olarak ele almış, irşad ışığını ferdî yön kadar ictimaî yöne tutmuştur. Onun içindir ki hiç korkmayın… Sizi ister türbanlı, isterse sakallı bir savcı, hakime, hakim yargılasın size hak ettiğinizi vereceklerinden emin olun hiç kuşku duymayın. Kanaatimce, esasen hiçbir değeri olmayanların yargılamasından korkun.
     Bundan sonra hiçbir kimsenin İslam’ın emirlerine, sembollerine düşmanlık etmemesini gönülden diliyorum. Tesettüre, Ayasofya ya saldırıp da özür dilemeyip düşmanlıklarında devam edenleri lanetliyorum ve şiddetle kınıyorum. Her kes inancını yaşamakta hür ve serbesttir. Müslümanlar başkalarının kutsalına saygı duyarken, inandığımız İslam’ın hükümlerine saygı duyulmasını istememiz en tabii hakkımızdır. Sıhhat ve âfiyetler dilerim.    

omerlutfiersoz@gmail.com

Adaletin şaşmaz ölçüsü: Ödül ve ceza

ÖZGÜRÜZ AMA BAŞIBOŞ DEĞİLİZ
De ki: “Gerçek, Rabbinizden (gelen)dir. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin."
(Kehf,29)
Evet, özgürüz.
Aklımız ve irademiz var. 
Söz ve davranışlarımızda, hür irademizi dilediğiniz gibi kullanabiliriz. 
Lakin, Bu serbestiyet bize, canlı cansız hiçbir varlığa kötülük yapma, zarar verme hakkı tanımaz. Böyle yaparsak zâlimlerden oluruz. 
Bu da cezasız kalmaz:
"Biz, ZALİMLERE öyle bir cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 
Susuzluktan imdat dileyecek olsalar imdatlarına, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir kalma yeri!..”
(Kehf,29)
Ya sorumlu davrananlar?..
Özgürlüğünün sınırını bilip faydalı işler yapanlar?..
Onlar da elbette ödülsüz kalmayacak:
"Allah’ın ayetlerine yürekten İMAN eden ve bu imanın gereği olarak GÜZEL ve YARARLI davranışlar ortaya koyanlara gelince; 
İyilik yapanların emeklerini elbette boşa çıkarmayacağız."
(Kehf,30)
Dahası...
Ödül sağanağı var:
"İşte ayaklarının altından ırmakların aktığı ve mutluluğun üretildiği merkezler olan Adn cennetlerini böyleleri için hazırladık. 
Orada onlara altın künyeler-bilezikler takılacak; dahası ince ve kalın ipekten sırmalı yeşil elbiseler giyerek oradaki tahtlara (krallar gibi) kurulacaklar: 
Ne güzel bir ödül ve 
ne hoş bir konaktır orası..."
(Kehf,31)
Ceza ve ödül, adaletin gereğidir.
Bunlarsız hiçbir sistem olmaz. Allah'ın sistemi de bu adalet üzeredir.
İnsanlar: "Bunlardan haberimiz yok" demesinler diye, Yüce Allah ayetlerini açık açık anlatıyor. 
Ey Allah'ım! 
Sana hakkıyla iman edip razı olacağın işleri yapmayı, 
böylece dünyada da ahirette de kazananlardan olmayı 
bizlere nasip eyle! 
Amin.

TYB’nin kültürümüze katkısı

Türkiye Yazarlar Birliği (TYB), gerek genel merkez gerekse şubeleri vasıtası ile kültürümüze önemli katkılar yapan sivil toplum kuruluşlarımızın başında gelmektedir.

Genel Merkez; başta değişmez Onursal Başkan D. Mehmet Doğan olmak üzere, birbirinden değerli Genel Başkanlar ve Genel Merkez yöneticileri eliyle çok önemli kültürel faaliyetlere imza atarken, TYB Şubeleri de Genel Merkez ile paralel bir gayretin içindedirler. 

Bu bağlamda TYB Konya Şubesi de; Genel Başkanların ve Genel Merkez Yöneticilerin zaman zaman ifade ettiği, bizim de bizzat müşahede ettiğimiz gibi, Genel Merkezle yarışacak derecede önemli faaliyetler yapan bir sivil toplum kuruluşudur. 

TYB Konya Şubesi’nin faaliyetlerini yakından takip eden ve etkinliklerinin hemen hemen tamamına katılan bir kişi olarak, bu kuruluşumuzun ne denli önemli görevler üstlendiğine ayne’l yakîn şahit olmaktayım.

TYB Konya Şubesi’nin Denetim Kurulu üyesi ve TYB Genel Merkez delegesi olduğumdan, katılmakla kalmayıp bizzat faaliyetlerin içinde yer aldığım ve kültürel etkinliklerini sadece gözlemleyerek değil, doyulmaz tadına bakarak icra-i faaliyetinde bulunduğum için, şehadetim hakka'l-yakîn olarak tecelli etmektedir. 

TYB Konya Şubesi, kuruluş yılı olan 1994 yılından 2002 yılına kadar çeşitli aralıklarla kültürel etkinlikler gerçekleştirmiştir. 2002 yılından itibaren de her yıl Şubat ayı içinde ilan ettiği “Kültürel Etkinlik Takvimi” çerçevesinde Şubat ayından başlayarak Aralık ayı sonuna kadar pek çok farklı alanda kültürel faaliyetler gerçekleştirmektedir.

Bununla da kalınmayıp gerçekleştirilen bu faaliyetler "Söz uçar yazı kalır" düsturuyla yazıya geçirilip kitaplaştırılmakta, böylece TYB Konya Şubesi Konya’da kültür ve sanat faaliyetlerinin öncüsü konumunda olmaktadır. 

Konya Şubesi son 5 yılda 200'ün üzerinde program ve her yıl 2 sempozyum gerçekleştirerek Konya’mızda kültür alanında ciddi ve önemli bir faaliyetin içinde olduğunu göstermiştir.

"Kültürel Etkinlik Takvimi" dışında, "Şehir Okumaları" üst başlığı altında Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy okumaları, Necip Fazıl Kısakürek okumaları ve Diriliş Okumaları başlığı altında, Sezai Karakoç'un şiirleri okunmaya devam edilmektedir.

TYB, Konya’da son dönemde 40 ın üzerinde program gerçekleştirmiştir. Bu programların bazıları yüz yüze yapılmasına rağmen pandemi nedeniyle bazı programların online olarak yapılmak zorunluluğu hasıl olmuştur. Online olarak yapılan etkinliklerde izlenme oranı oldukça yüksek olmuş, başta Konya olmak üzere ülkemizin her yerinden çok sayıda katılım gerçekleşmiştir.

TYB Konya Şubesi bu önemli faaliyeti ile şehrimizin kültürel dokusuna büyük bir katkı yapmakta aynı zamanda bu dokuyu yüreklere ilmek ilmek işlemektedir.

Son dönemde ki kültürel faaliyetler, 8 Şubat 2020 de Şeref Başkanımız D. Mehmet Doğan’ın konferansı ile başlamış ve bu etkinlikler zinciri 26 Aralık 2020 de Mehmet Akif’in torunu Selma Argon’un internet ortamında, dedesinin fikir ve mücadelesini onun idealini, şuurunu, dini ve milli ruhunu dile getirdiği programla son bulmuştur. 

Bu yıl ki programların da her yıl olduğu gibi Şubat ayı içinde başlaması planlanmaktadır. Dileriz ve temenni ederiz ki şu salgın illeti son bulur da bir an önce yüz yüze etkinliklere tekrar dönmüş oluruz.

Türkiye Yazarlar Birliği bu etkinliklerden ayrı olarak bu yıl çok güzel bir işe daha imza atmıştır.

Başta TYB Şeref Başkanı D. Mehmet Doğan olmak üzere TYB’nin girişimleri ve gayretleri sonucu TBMM kararı ile 2021 yılı İstiklâl Marşı yılı olarak ilan edilmiştir.

Bu karar 100 yıl önce İstiklâl Marşımızın TBMM’de oy birliği ile kabul edildiği gibi, bütün partilerin iştirakiyle ve oybirliği ile alınmıştır. Bu da oldukça sevindirici olmuştur.

Bu kararın alınması ile birlikte 2021 yılı içinde İstiklâl Marşımızla ilgili ne gibi faaliyetler yapılabileceği konuşulmaya ve tartışılmaya başlanmıştır.

Konu ile ilgili olarak Konya TYB Şube Başkanı Ahmet Köseoğlu hemen girişimlere başlamış, bu bağlamda Necmettin Erbakan Üniversitesi, Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi arasında eğitim, bilim, sanat ve kültürel alanları kapsayan işbirliği protokolü imzalanmıştır.

İmza töreninde yapılan konuşmalarda, 2021 yılında İstiklal Marşı konusunda olabildiğince farkındalık yaratacak, anlamaya çalışacak, İstiklal Marşı’nın ruhunu gelecek nesillere aktarmak üzere bir dizi faaliyetler yapılması planlandığı dile getirilmiştir.

Bu yıl içinde İstiklâl Marşımızın ruhunu ve Milli Şairimiz Mehmet Akif’in mücadele azmini, karakter yapısını, fikir ve düşüncelerini gençliğimize ve yeni nesillere aktarmak üzere çok güzel faaliyetler yapılacağına inanıyor ve heyecanla bekliyorum.

Şehirlerin fiziki ve mimari tarzda gelişmesi yanında kültürel yönden de gelişim göstermesi, vazgeçilmemesi gereken bir anlayış, görüş ve düşünce olması gerekir. En önemli yatırım insana yapılan yatırımdır. Fiziki yatırımlar geçici, insana yapılan yatırımlar sadece dünya hayatı için değil, ahiret hayatında bile kalıcı özelliktedir.

Bundan dolayıdır ki TYB’nin ve kültür alanında faaliyet yapan diğer sivil toplum kuruluşlarımızın faaliyetlerine destek olmak, yardımcı olmak dini ve milli bir görevdir.

TYB Genel Merkezinin ve Konya Şubesi’nin hem yıllardır yapmış olduğu kültürel faaliyetler hem de İstiklâl Marşı faaliyetleri nedeniyle sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim.


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi