Bugün; 23 Mart 2019, Cumartesi
YAZARLAR
Yorumsuz Not'umdur

                ‘’Aziz Pierre de Nolasque’ın övgüsünü yaptığı ,İslamiyet’in muazzam ve müthiş terakkilerine nefret okuduğu zamanlar nerede kaldı?

                Türklere o baş düşmanlara dünyanın gördüğü en büyük imparatorluğun bırakılışı için ağladığı günler nerede kaldı? Ey İsa, ey kralların kralı, ey bütün imparatorlukların hakemi ve yeryüzündeki kralların hükümdarı, bizim bu baş düşmanımızın, büyük Konstantin’in tahtına oturmasına, Muhammed’in küfrünü,(haşa)ordularla ayakta tutmasına, senin salibini hilaliyle ezmesine ve her gün Hristiyanları böylesine güçlü silahlarıyla parçalamasına daha ne kadar tahammül edeceksin.’’(1627-1704 yıllarında  yaşamış Fransa Gallikan Başpiskoposu Jacqeus Benigne Bossuet’nin  1709 yılında yayınlanan Kutsal Yazının Kendi Sözlerinden(İncil) Siyaset isimli eserinden)

                ‘’Boğazın doğu yakasında yaşarsanız topraklarınızda huzur içinde yaşayabilirsiniz, size zarar gelmeyecek. Ama Boğaz’ın Batı yakasında bir yerde yaşamayı denerseniz, Avrupa’ya gelirseniz, sizi öldüreceğiz. Konstantinopolis’e gelir tüm cami ve minarelerinizi yıkarız. Ayasofya minarelerden kurtulacak ve Konstantinopolis hak ettiği gibi Hristiyan şehri olacak.

                 İnsanımızın en eski düşmanı ve Avrupa’daki  İslamcı  grubun lideri, bu savaş ağası Erdoğan, Avrupa’yı  işgal eden askerlerini ziyaret ettiğinde  kanının son damlasını görmeli. O’nun ölümüyle Avrupa’da bulunan Türk işgalcilerden kurtulmuş olacağız.’’ (Yeni Zelanda Christchurch kentinde Cuma namazı sırasında 49 Müslüman’ı şehit eden Brenton Tarrant’ın sosyal medyada paylaştığı 70 sayfalık manifestosundan-15 Mart 2019)

                Yorumsuz demiştim ama not düşeceğimi de belirtmiştim. O halde şu kadarlık not düşme hakkımı kullanmama izin verin.

                Yani.!.. Yani 310 yıllık aradan sonra garp cephesinde, kin ve nefret söylemi açısından yeni bir şey yok. Brenton Tarrant’ın nerelerden beslendiği konusunda yorum size ait ama Medeniyetler Çatışması’nın başka ne anlama geleceğini izah etmek elbette Batı hayranı arkadaşlara düşer.       

                 Bu menfur olayı kınayan veya kınarmış gibi yapan bütün İslam  düşmanları dahil, onların ruhlarını tanıyıp gördükçe, muhteşem ve yüce kitap Kur’an-ı Kerim ve gönderildiği Allah’ın sevgilisi  Hz. Muhammed’i, yani İslam’ı, yani Müslümanlığı ve  daha çok seviyor ve bu dine daha çok bağlanıyorum. Boğaz’ın tarihi gerdanlığı İstanbul’umuzu da Ayasofya gibi kutsuyorum.

                 Şehit muamelesi yapılmasını dilediğimiz bu 49 kardeşimize Allah’tan rahmet diliyor ve mekanları cennet olsun diyorum. Selamlar.

Sadece güneşli günlerde yürürsen hedefe varamazsın

Herkesin bildiği gibi insan beyninde sağ ve sol lobu bulunuyor. Yaygın kanaate göre Sağ taraf hayaller, görseller ve sezgilerle ilgilenirken, sol taraf ise matematik sebep sonuç ilişkisi, mantıksal ve gerçekten yanadır. Sağ taraf geçici hafıza ile ilgilenirken sol taraf kalıcıdır. Belki de sırf bu sebeple bile bizler istem dışı sağ tarafı daha çok kullanıyoruz. Yapılanları unutuluyor, yapılacakları mantık çerçevesinden geçirmiyoruz…

Dünya'da ve Ülkemizde bir çok takımın vaz geçilmezi haline gelen sistemlerin başında Dört iki üç bir (4-2-3-1) sistemi geliyor. Ülkemizde hücum futbolu diye tabir edilende bu sistemi kullanıyor defansa önem verir diyende! Ülkemizde çok kullanılan tabirle dikine futbol sistemini de buna göre dizmiş hocalar, enine ve hazırlık pasları ile sonuca gitmek isteyeni de. Peki, nedir bu sistem. Kısaca iki ön liberolu defansta bir emniyet supabı temkinli bir sistem. İki yönü de etkili olan oyuncular transfer zamanı paha biçilemiyor bu yüzden.

Kalecinin önündeki klasik dörtlü sağ ve sol stoper kanat özellikli iki bek oyuncusu. Hemen önlerinde bulunan iki adamın asıl vazifesi günümüzde arkalarındaki 4 adama rakibin ulaşmamasını sağlamak. Karışıklık aslında burada başlıyor. Bu bölgede oynayacak adamların az hata yapması, topu ayağında çok tutmaması, fiziksel ve defansif özelliklerinin yüksek olması ilk beklenenler. Birde bu meziyetini hücuma yansıtma özelliği olanlar var ki günümüz futbolunda kendilerine paha biçilemiyor.  Burada Volkan Fındıklı isimli kardeşimize değinmek istiyorum. Ne bekliyoruz ondan? Pogba olmasını mı yada 98 Dünya kupasındaki Fransa’nın gizli kahramanları Didier Deschamps ve Emmanuel Petit olmasını mı yada Milan’da efsane olmuş Gattuso Pirlo olmasını mı ? gerçekçi olalım. menajer tokatlarını saymaz isek,bana göre başarılı olabilen, 3 çeşit ön libero oyuncu tipi var. Güçlü fiziği ve tekniği olan genelde Avrupa ülkelerinde rastladığımız ön liberolar siyahi oyuncularda dinamo gibi çalışıp tekniği az olmasına karşı orta sahaya büyük bir güç kazandıran oyuncular. Avrupa’nın bu sistemde oynayan kulüpleri genelde birbirini tamamlaması için iki tipi aynı anda tercih edebiliyor. Tahmin edebileceğimiz gibi yerli ön liberolar genelde üçüncü klasmanda yer alanlar. Fazla maliyeti olmayan, biraz teknik biraz fizik ama her ikisi de sınırlı verilen göreve odaklanıp eksiksiz ve fazlasız ekstra katmayan macera aramadan bitiren oyuncular. Volkan’da bunlardan sadece bir tanesi diğer bahsettiğim iki grupta oyuncuyu almak ülke bütçesinde biraz sıkıntılı olabiliyor.

Uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yaptım Rize maçında Kuzey tribünün neredeyse her bölgesini gezdim. Maçın ilk yarısında Apalı reisin maestroluğunu yaptığı grubun yükünü çeken tayfalar tam ortada tezahüratlarına devam ediyorlardı. Sağ taraflarında tribün kültürü olan tezahürat yapan fakat orta kadar etkili olmayan grubun genelde eski üyelerinin yer aldığı ve ailesi ile gelenlerin tercih ettiği kısım vardı. Sol tarafta ise inanın kim olduklarını çözemediğim  sanırım maça gelemeyenlerin aktardığı biletle stada giren kişiler olabilir diye düşündüm, belki de ilk kez gelmişlerdi. İlk yarı sonunda  Apalı reis grubu eskilerin yoğun olduğu bölüme gönderip tribünü bir parça daha güçlendirmeyi düşünmüş olsa gerek başarılı da oldu. Bu süre zarfına kadar fark etmediğim bir şeyi fark ettim. Grubun ortası yani tezahürat yapan asıl çocuklar ne olduğu önemsenmeden destek yaparken sağ taraftaki bulunan arkadaşlarımız şu besteyi girmenin tam sırası oyuna da şu girse bir şeyler olur modunda idi. Bunu fark ettiğimde diğerleri nasıl düşüncelere sahip diyerekten maçı izlemeye devam ederken üçer beşer dakika bölümlerde zaman geçirdim. Doğu tribününe yaklaştıkça aslında bu zamana kadar sahamızda oyuncuların kısmen neden istikrarsız olduklarını anladım.  Volkan hadi uzun zamandır bu durumla yaşamayı öğrendi. Mücahit ne yaptı daha ilk günden yuhalamaya başladık. Uzun sürecek milli arada Aykut Kocaman takımı yükleyecektir. Tribünlerinde kendi yüklemesini yapması gerek. Sadece güneşli günlerde yürürsen hedefe varamazsın! Sahaya girişlerde güvenlik personellerinin ayakkabınızın içine bakmasını eleştirmek yerine her kızdığında sahaya sokmayı başardığı yabancı maddeleri atan kişilere tepki vermek gerek. Yönetiminde artık şu bozuk para olayına bir el atması gerekecek. Kayseri örneği uygun görünüyor. Para üzerine yerine para kart uygulaması.

Sonuç olarak; Aykut Kocaman geldiği günden beri  tam kadro ile maç yapamadı. Dolayısıyla kadro istikrarımız yok. Hoca sürekli cezalı sakat oyuncularla uğraşmak zorunda kalıyor. Bu sezonu ilk beş altı gibi bir pozisyonda 50 puan bandında bitirmek başarı olacaktır. Oyuncu kalitesi ve tık ilerisi için yeni sezonu bekliyor olacağız.

Günün sözü;  Sabır, ağrıları dindiren acı bir ot gibidir. Hem can yakar hem de tedavi eder.

Emekleri Heba Eden Adam: Ali Turan

Göztepe maçından sonra Aykut Hoca’ya “oyun tarzınız çözüldü. Farklı bir şey yapacak mısınız?” diye sordum ve “milli maç arasında hem kadro hem oyun anlamında yapacaklarım olacak” diyerek revizyon sinyali vermişti.

Beşiktaş maçında ilk kurban Ali Turan oldu. Uğur Demirok formayı aldı. Ferhat’ın yokluğunda ise Opanasenko ile çıkması beni şaşırttı. Sağ bek kökenli ve vasat bir adam olduğu için bu maçta doğru tercih olmadığını düşünmüştüm ve beni yanıltmadı. Beşiktaş orayı çok kolay geçti. Ataklarda sağ ayağına top almak isterken resmen el freni yaptı. Berbat bir performansla oynadı. Beşiktaş’ın golü de onun kötü kademesinden dolayı geldi. Zuta kötü evet ama bu sağ ayaklı adama tahammül etmekten iyiydi.

İlerde ise sakat olan Jahoviç’in yerine Mücahit vardı. Genç oyuncu mecburen oynadı ama iyi mücadele etti. İlk yarı hareketli oyunuyla Beşiktaş savunmasını şaşırttı ve onlardan birinde Ömer Ali, araya çok iyi kaçarak beraberlik golünü attı. Oyunun sakinleşmesi Konyaspor’un yararınaydı ama Traore’nin kötü oyunu yüzünden Konyaspor kontraları bir türlü yapamadı. Aykut Hoca’nın çizdiği ikinci isim de o oldu. 35’de oyundan çıkarıverdi. Yerine aldığı Amir’i de Opanasenko’nun açığını kapatsın diye sola yerleştirdi ve takım biraz rahatladı. Burak Yılmaz’ın serbest vuruştan attığı gole ise gerçekten yapacak bir şey yoktu.

İkinci yarı Konyaspor oyunu iyice dengeledi. Beşiktaş uyumaya başlayınca Aykut Hoca, yine savunmadan adam çıkarıp Fofana’yı aldı. Amir’in harika pasında Fenerbahçe maçında olduğu gibi resmen kendisini ateşledi ve müthiş bir aşırtma gol attı. Beşiktaşlılar hiç beklemiyordu. Ardından da hemen Ali Turan’ı alıp skoru korumak için savunmayı eski haline döndürdü. Gerçekten iyi taktikti ama futbol hayatının sonuna gelen Ali Turan hem Aykut Hoca’nın hem arkadaşlarının emeğini heba etti. Amatör oyuncunun yapmayacağı bir hata ile topu rakibe verip takımının yenilmesine neden oldu. Yüzbinlerce Konyasporlu’yu da kahretti.

Yazık gerçekten, bu kadar kolay olmamalıydı. Aykut Hoca artık nasıl neşter vurur bu ortamda bilemiyorum.

Aykut hoca ve Ali Turan

Uzun süredir spor yazısı kaleme almamıştım. Ancak izlediğim Beşiktaş maçı bana bu yazının yazılmasını adeta mecbur etti.

Beşiktaş karşısında en tecrübesiz futbolcu olarak ilk 11’ de sahaya çıkan Mücahid’e varıncaya kadar 85 dakika boyunca çok iyi mücadele eden bir Konyaspor vardı.

Evet takımımız oyun olarak istediğimiz kıvamda değildi, istenilen şekilde pozisyonlara giremiyordu ama nihayet karşımızdaki takım Beşiktaş’tı ve ona ezilmeden mücadele ediyordu.

Yediğimiz iki gole de cevap veren ve son dakikalara beraberlikle giren bir Konyaspor vardı sahada…

Ne olduysa oldu. Her şey Ali Turan’ın son 8 dakika içinde oyuna girmesiyle oldu. Ali Turan’ın gireceğini görünce hemen eyvah dedim. Olacaklar içime doğmuştu sanki. Zira Ali Turan daha önceki maçlarda defalarca hatalar yapmış, buna rağmen kadroda sürekli yer almış bir oyuncu idi.

Ali Turan oyuna girdikten sonra kritik noktalarda iki defa topla buluştu. İkisinde de hata yaptı.

Birisinde 6 pas içinde düştü, top boşta kaldı. Orada bir Beşiktaşlı futbolcu olmaması durumu kurtardı. Şayet o bölgede bir Beşiktaşlı oyuncu olsa idi o pozisyonda da golü yemiştik.

Son dakikaya girilirken yaptığı hata affedilir gibi değil. Daha önceki maçlarda yaptığı hatalar da affedilir cinsten değildi ama her nedense Aykut hoca bir ders vermek yerine sürekli kadroda yer vermeyi tercih etti.

Ta geçen sezon Ali Turan’dan bir yarar sağlanamayacağını birkaç kez yazmıştım. Bu maça girerken eyvah demem boşuna değildi. Bunu ben görebiliyorken, bunu herkes görebiliyorken şayet Aykut hoca göremiyorsa tekrar bir değerlendirme yapmasında fayda var.

Bunun bir hata olduğu kasti olmadığı söylenebilir. Kasti olsa zaten yapılan ihanet olur. Bizde kasti olduğunu söylemiyoruz ama bunca hatasına rağmen bir oyuncuya bu kadar şans verilmesi çok fazla…

Adam dışarıda bir beklesin. Maça tekrar çıkmaya iştiyak duysun. Hatalarını gözden geçirsin. Kendini düzeltsin. Olumlu gelişme olursa hak ederse tekrar kadroya girsin.

Bütün hatasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kadroda yer almaya devam ederse o da kendini gözden geçirme fırsatı bulamaz ve hatası gittikçe büyür. Nihayet böyle oldu. Bu futbolcuyu kazanmak değil kaybetmektir.

Sonuçta takıma yazık oldu. Konyaspor’umuza yazık oldu. Konya’mıza yazık oldu. Emeklere yazık oldu.

Konyaspor; 3 maç içerde, 3 maç dışarda olmak üzere son 6 maçtır kazanamıyor. Son 6 maçta, 2 yenilgi, 4 beraberlikle sadece 4 puan toplayabildi.

Artık olan oldu. Bundan sonra toparlanma zamanı. Aykut hocanın Konyaspor’u daha önceki şanlı günlerine geri götürmesini canı gönülden arzu ediyor, bekliyoruz. Başarılar Konyaspor.

Zalimsiniz Zalim

Cennet Mekan Abdulhamid Han’nın; Kanla alındı kanla verilir dediği topraklarda zalim İsrail Mescid-i Aksayı istediği gibi ibadete kapatıp açabiliyor…

Orada ibadet etmek isteyenlere zulmediyor…

Her gün farklı bir zulme şahit oluyoruz…

Şahit olmamız susacağımız anlamına gelmesin Kudüs yalnız değil…

Zira bu zulme dünyada en güçlü şekilde tepki gösteren İslam’ın son kalesi olan Türkiye’dir.

Kudüs bizim kırmızıçizgimizdir…

Çizgiyi aşanlara haddini bildirmesini de biliriz biz geçmişte olduğu gibi…

Çoluk çocuk demeden katleden zalimler orada Müslüman kardeşlerimize zulüm ediyor sözüm ona ülkelerin de sesi çıkmıyor…

Çocuk Hakları, İnsan Hakları, Özgürlük, Barış, Savaşsız bir dünya diyerek mangalda kül bırakmayanlar neredesiniz…

İşinize gelmiyor değil mi?

Korkuyorsunuz İslam’ın nurundan…

Müslümanlığın yeryüzüne yayılıp da siz zalimleri yutacağından tırsıyorsunuz…

İslam’ın adaleti sizin zalimliğinize ters o yüzden göz yumuyorsunuz Dinime dil uzatanlara korkuyorsunuz korkuyor Dinimden…

Asırlarca deviremediniz ne yaparsanız da yapın EvelAllah deviremeyeceğiniz İslam’ın kalesinin gölgesinden de korkuyorsunuz…

Gücünüz yetmeyince ya içimizden sizin zihniyetinizde olanlarla iş birliği yapıp içerden vurmaya çalışırsınız.

Ya da Dinime, Vatanıma, Bayrağıma, Ezanıma, Manevi değerlerime o pis dilinizi uzatır çirkince saldırırsınız…

İçki üstüne manevi değerimizi çizip adını da manevi büyüğümüzün adıyla değişirsiniz…

Ve daha neler neler…

Çirkinlikleriniz saymakla bitmez…

Bizim topraklarımızda Ermeni, Yahudi, Gayri Müslim asırlarca yaşadı ne zaman sizin değerlerinize dil uzatıldı?

Sizlerin yaptığı çirkinliği bizler yapmadık İslam da zorluk yoktur dinimize davet ettik gelmediniz sizin dininiz size bizim dinimiz bize demeyi düstur edindik asırlarca…

Atalarıma sığındınız atalarımda dostça yaşadı atalarınızla yüzyıllar boyunca…

Çünkü İslamiyet yeryüzünün tek Adalet, Özgürlük, Barış, Hak ve Hukuk sağlayıcısıdır.

İşte buda sizi fazlasıyla ürkütüyor…

Merak etmeyin zalimler bir gün İslam’ın nuru dünyayı saracak…

En üzüldüğüm nokta ise İçimizdeki bazı cahillerin cahilce hareketleriyle, söylemleriyle bunların değirmenlerine su taşıması…

Ama sevinmesinler taşıma suyuyla da değirmen dönmez…

Ancak kendilerini rezil ediyorlar…

Cumamız Mübarek Olsun…

Allah’a Emanet Olun…

 

Gönül’e Dokunuş / Emrah Savsar / 15 Mart 2019 Cuma

Gölyazı’nın Ağlayan Çınarı

2016 yılının Mayısında Bursa’dan Çanakkale’ye giderken yol kenarında “Gölyazı” levhasını görmüş ve “Acaba nasıl bir yermiş, gidip bakalım…” diyerek hemen o tarafa dönmüştük. Düz bir arazi üzerinde döne kıvrıla ilerleyip, bu eski yerleşim yerine ulaştığımızda onun göl kenarında ve karaya büyükçe bir köprü ile bağlı olduğunu görünce sevinç ve şaşkınlığımız artı. Civarda turistler dolaşıyor, etrafta birçok balık lokantası ve çay ocağı gibi işletmeler görünüyordu. Gözümüz, köprü kenarında duran devasa çınara ilişince sevincimiz ziyadeleşti.  Önüne konulmuş “Ağlayan Çınar” levhasında, “Gölyazı’da anıt kapsamına giren çok sayıda çınar ağacı bulunmaktadır. Bunların en yaşlısı olan Ağlayan Çınar yerleşimin ada bölümüne geçişte, köprünün yanında yer almaktadır. Yaklaşık 750 yaşında olduğu tahmin edilmektedir. Ağacın gövdesi yaşını belli edercesine büyük ve geniştir.” yazılıydı.

Gerçekten masal kahramanları gibi devasa bir ağaçtı bu. Kalın gövdesinin hemen kenarından çıkıp çok ötelere uzanan ve adeta ikinci bir ağaçmış gibi görünen büyük bir kolu vardı. Alt tarafına dayanak olsun diye bir duvar örülmüş, hemen yanına küçük bir havuz yapılmıştı. Ana gövdesi üzerinde, içine üç basamaklı bir merdivenle çıkılabilen ve içine bir kaç kişinin sığabileceği büyük ve karanlık bir kovuk görünüyordu.

Daha sonra öğrendiğimiz bilgiler kendisine niçin “Ağlayan Çınar” denildiğini açıklar mahiyetteydi. Belki gövdesinden akıttığı özsuyu sebebiyle bu adı almış belki de hakkında anlatılan bir hikâye sebebiyle ona Ağlayan Çınar denilmişti.

Rivayete göre, beldede Rum ve Türkler birlikte yaşamaktayken Mehmet isimli bir genç, Eleni isimli bir Rum kızına âşık olmuş. Birbirlerini çok seven bu iki genç, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Yunanistan’la yapılan mübadele anlaşması sebebiyle ayrılmak zorunda kalmışlar. Bütün ailesiyle Gölyazı’yı terk etmekte olan Eleni’yi takip eden Mehmet, kızın ağabeyi Yorgi tarafından bıçaklanınca daha önce sevgilisiyle buluştuğu bu çınarın kovuğuna gelip, oracıkta can vermiş. Hadiseye şahit olan bir arkadaşı olup biteni Eleni’ye anlatınca kızcağız da hemen kafilesinden ayrılıp geri dönmüş ve Mehmed’in cansız bedeni yanında kendini çınar ağacına asarak intihar etmiş.  Bu acılı aşk hikâyesinden sonra halk, ağacımıza “Ağlayan Çınar” adını uygun görmüş…

Gölyazı, Ulubat Gölü kıyısında küçük bir adacık. Kıyı şeridi ancak 1,5 km kadar. Tarihi geçmişi Roma dönemine ve belki de çok daha önceki çağlara dayanmakta. Eski ismi Apolyont. Hâlâ içinde önceki medeniyetlerden geriye kalmış yadigârlar bulunmakta. Çoğu kısmı yıkılmış yüksek kale duvarlarıyla çevrili kıyı şeridi rengârenk balıkçı tekneleriyle dolu. Her yanda balık tutan, ağ temizleyen, oradan oraya koşuşturan erkekler, kadınlar, çocuklar var. Tarif edilmez bir renk cümbüşü içinde canlı ve hareketli bir yer. İç taraflarda birbirine yapışmış gibi görünen sarı, yeşil, mavi boyalı evler, taş döşeli daracık sokaklar bulunuyor. Sakinlerinin büyük bir kısmının balıkçılıkla geçindiği Gölyazı son zamanlarda beldeye akın eden turistler sayesinde iyice hareketlenmiş durumda. Bursa’ya bağlı Nilüfer ilçesinin gerçekten gezilip görülmeye değer, şirin beldelerinden biri.

Kıyı şeridini baştanbaşa dolaşarak gezimizin keyfini çıkartıyor, Mayıs güneşinden bunaldığımızda bir ağaç gölgesi bulup altında çaylarımızı yudumluyoruz. Birçok yer yeniden tanzim edilmek üzere kazılmış ve inşaat işleri devam ediyor. Tekrar taş köprüyü geçip anıt çınarımızın yanından ilerleyerek “Zambak Tepesi” denilen yere çıkıyoruz. Gölyazı buradan çok daha farklı ve güzel görünüyor. Bütün bunlara rağmen, beldeden ayrılırken, aklımızda daha çok Ağlayan Çınar’ın arzı kuşatan koyu gölgesinin ve hakkında öğrendiğimiz hikâyenin kalacağını biliyoruz. İnşallah bir fırsatını bulur bulmaz buraya yeniden gelir ve belki birkaç gün konaklarız. O vakit altından bereket fışkıran sevgili Ulubat’ta tekne gezisine çıkar, üzerindeki diğer adacıkları da yakından görme fırsatı buluruz.

 

15 Temmuz ve isyanda ısrar

   Kendimi mecbur gördüğüme inanarak yazıyorum. Ne diye bu konulara giriyorsun? Diye tepki gösterenler oluyor. Oysa ki meselenin ciddiyeti herkesin elini taşın altına koymasını gerektirir. Bizim elimiz, bazan hitabet bazan da kitabettir.İsyana karşı suskun kalmak onun haklılığını kabullenmektir. "Haksızlık karşısında susan,dilsiz şeytandır" hadisi şerifi bu gerçeği ifade ediyor.

   15 Temmuz hain kalkışma üzerinden iki yıl geçti. Olayın teferruatına girmeyeceğim. Neticede meşru otoriteye karşı bir isyan olmuştur. İslama göre buna bağilik hareketi denir. Bunun cezası da islam hukukuna göre bellidir. Daha önce bu konuya temas etmiştim.

   Aslında bu yazıda üzerinde durmak istediğim nokta şudur:Huy yani karekter meselesi...

Allah cc Adem'i yarattıktan sonra, İblise "Ademe secde et" emrini verdi. İblis kendisinin ateşten Ademin ise topraktan yaratıldığını öne sürerek üstünlüğünü iddia etti...Bir müddet sonra İblis Ademi yoldan çıkarmaya çalıştı. Derken Adem as şeytanın vesvesesine uyarak hata işledikten sonra TEVBE etti. Allah da onu affetti. Ancak İblis asla isyanından vazgeçmedi ve isyanına ısrar etti.Böylece kıyamete kadar iki çeşit karekter/huy oluştu ki, hepimiz bu konuda imtihana tabiyiz.

   15 Temmuz bağilik hareketi yalnız Türkiyede değil, bütün İslam aleminde ve ümmetin bünyesinde  bir fitne meydana getirdi. Türkiyenin maddi-manevi,beşeri kaybı halen de tam belirlenmiş değildir. Bazılarının yaptığı mağdur olanlar edebiyatına girmeyeceğim. Hele hele şehit ve yaralıları görmezden gelip hep mağdur edebiyatına dalmak en azından erdemsizliktir. Büyük fitnelerde kuru ve yaş birlikte yanıyorsa, bunun sebebi doğruyu ifade etmeyenlerde saklıdır. Devlet suçluyu suçsuzu birbirinden ayırmakla mükelleftir. Bu hüküm doğrudur. Ben bir vatandaş olarak gereken doğru bilgileri devlete veya devleti temsil edenlere vermezsem devlet, mağdurları nasıl ayıklayabilir?

   İblisin tercih ettiği karekteri tercih etmek bir müslüman için yakışmaz. Ortada bir cürmü meşhut vardır. Açık bir cinayet vardır. Eğer Fethullah Gülen ve darbecileri tevbe etmiyorsa bari mağduriyet edebiyatını yapanların tevbe etmeleri gerekmiyor mu? Kafirlere sığınıp Türkiyenin aleyhine çalışmayı hangi ahlaki değerlerle ölçebilirsiniz? Fetö halen de güvenlik güçlerimizi " Eşkiya" diye nitelendirirken onun aleyhine olumsuz tek kelime konuşmayanlara mağdur mu diyelim?(Fetö bir konuşmasında bağlılarına: tek başınıza gezmeyin eşkiya sizi kapar...diyordu)

   Bağilik hareketine kakışanlar ne kadar dindar kabul edilirse edilsin, DİN seçilmiş otoriteye karşı gelmeyi asla kabul etmez. "Biz Allahın istediği gibi bir yönetim getirecektik" deseler dahi, bu iddia kabul edilemez. İnsan öldürmekle, milletin verdiği maaş ve silahla devlete karşı ihanet etmekle meşru hedefe varılmaz. Hedefin doğruluğu ona götüren her yolu meşru kılmaz. 

   Bütün bu ihanetlere rağmen halen de FETHULLAH GÜLEN hakkında olumsuz kanaatlerini ortaya koymayan insanların karekterlerine şaşıyorum. Bu hainin mensupları tarafından ve direktifleri doğrultusunda yapılan bu bağilik hareketini,yapanları ve halen de onlara karşı iyimserlik gösterenleri ihanetle anmak zorundayız. Ancak İBLİS'in karekterini bırakıp Adem aleyhisselamın karekteri olan TEVBE'yi tercih ederlerse, işte o zaman dindeki kardeşliğimiz rahmet, merhamet,adalet ve karşılıklı saygı çerçevesinde elbette devam edecektir.

   İsyanda ısrar şeytanın huyudur.Adem aleyhisselamın huyunu tercihte hayır vardır.ALLAH CC bu milleti ve ümmeti bağilerin şerrinden korusun.

   Allah'a emanet olunuz.

Şartlarını oluşturduğunda bir anne bebeğini emzirmeyebilir mi?

Yazımın başlığını oluşturan cümle 8 mart Dünya kadınlar günü etkinlikleri çerçevesinde benim de panelist olarak katıldığım bir panelde sarf edildi.

Benden önce konuşan bir hanımefendi ‘’İlahiyatçı değilim ama Alla Teala Kur’an-ı Kerim’de o kadar özgürlük vermiş ki, şartlarını oluşturduğunda bir anne bebeğini emzirmeyebilir’’ cümlesini kurdu.

Hanımefendiden sonra konuşmaya başladığımda selamlama ve giriş cümlelerinden sonra; ‘’25 yıl önce İlahiyat Fakültesi’nden mezun, şu an yine İlahiyat Fakültesi’nde doktora yapan, 9 yıl sağlık, 19 yıllık sosyal hizmet, 4 yıl basın yayın alanlarında iş tecrübesi olan bir kardeşiniz olarak kesin ve net ifade ediyorum ki; Kur’an-ı Kerim’de; Bakara 233 (2 yıl) Ahkaf 15(30 ay), Lokman 14(24 ay) Allah Teala anneye bebeğini emzirmesini EMRETMİŞTİR’’ dedim.

Kendisini tanıdığım kadarıyla muhafazakar değerlere sahip bir hanımefendinin bu görüşü ifade etmesi beni son derece üzdü.

Yazıma başlamadan yaptığım kısa bir araştırmada bu görüşün toplumda yayılmaya çalışıldığını öğrendim.

Bebeğin anne rahmine düşmesi ile birlikte başlayan 3 yıllık süre bir insan hayatındaki en önemli ve en değerli süredir.

İnsanı bir bina gibi değerlendirirsek 0-3 yaş temel, 4-7 yaş su basmanı seviyesini manasındadır.

Kişiliğin %90 0-7 yaş arasında oluşur.

0-7 yaşları arası gereken annelik babalık yapılmış çocukta inşa edilen kişilik 12 şiddetinde depremlere dayanacak bir kişiliktir.

Ve bu %90’ın %70’ni 0-3 yaş bebeklik dönemi oluşturur.

Anne bebeğe en az 2 yıl boyunca sadece bir ömür boyu beden sağlığı için lazım olan dünyanın en zengin gıdası olan anne sütünü değil; o anne sütüyle beraber yine bir ömür boyu lazım olacak ruh sağlığı için gereken muhabbeti, şefkati, merhameti, sabrı, şükrü ve özgüveni verir.

Bebekte 3 yıllık süreçte öz annesinden uzun süre ayrı kaldığında ‘’oral fiksasyon’’ sendromu gelişir.

Oral fiksasyon; bebeğin başta anne sütü, ilgi, alaka, şefkat ve merhameti olmak üzere beden ve ruh sağlığı için gerekli bakımlardan yoksun bırakıldığında oluşan ve tamamen tedavisi mümkün olmayan bir patolojinin adıdır.

Sigara, alkol dahil bağımlılığın her çeşidi, cinsel sapkınlıklarda dahil tüm ahlak dışı alışkanlıklar, obezite, tırnak yeme, kürdan çiğneme, kendi vücuduna ve sağlığına zarar verdiği halde kişinin terk edemediği her davranışının altında çocukluk döneminde gelişmiş oral fiksasyon sendromu en büyük paya sahiptir.

Adeta bebeklik ve çocukluk döneminde beyinde bırakılmış bu hava boşlukları dolana kadar kişi o alışkanlığa devam edecektir.

Bağımlılık tedavisine de çocukluk dönemi mercek altına alınarak başlanmalıdır.

Oral fiksasyonla ilgili geniş bilgi sahibi olmak isteyen okurlarım linkini verdiğim                           ‘’ORAL FİKSASYON VE ANNE YOKSUNLUĞU’’ başlıklı yazımı okuyabilirler. http://www.cemilpasli.com/sosyal-hizmet/oral-fiksasyon-ve-anne-yoksunlugu

Bizi bizden daha iyi bilen Allah Teala annenin bebeğini şefkatli merhametli emzirmesinin önemini anlamamız için tam 3 kez emrediyor.

Peki neden 1 kez değil de 3 kez emrediliyor?

Bugün olduğu gibi o günde daha fazla refah peşinde koşan insanlar bazı adetleri kurumsallaştırmışlardı.

Bunlardan birisi de ‘’süt annesi’’ edinme adetiydi.

Bu asırlardan beri Araplarında içinde olduğu birçok millette uygulanan kötü bir adetti.

Allah Teala bu adeti ortadan kaldırmak için Peygamberine farklı zamanlarda ve surelerde 3 ayeti kerime indirdi.

’Emzirmeyi tamamlamak isteyen için analar çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Onların normal ölçülerde yiyecek ve giyeceklerini sağlamak da çocuk kendisi için doğurulanın (babanın) borcudur. Hiç kimse gücünü aşan bir şeyle yükümlü kılınamaz. Ne ana çocuğu yüzünden zarara uğratılsın ne de çocuk kendisi için doğurulan çocuğundan dolayı zarar görsün. Kendisine miras kalan kimseye de benzer yükümlülük vardır. Ana baba karşılıklı danışarak ve anlaşarak çocuğu sütten kesmek isterlerse bundan dolayı onlar için bir sakınca yoktur. Çocuklarınızı sütannelere emzirtmek isterseniz münasip olan ücreti verdiğiniz takdirde sizin için bir günah yoktur. Allah’ın koyduğu kurallara aykırı davranmaktan sakının ve bilin ki Allah yaptıklarınızın tamamını görmektedir.’’

Bakara, 2/233

‘’Biz insana anne babasıyla ilgili öğütler verdik. Annesi, güçten kuvvetten düşerek onu karnında taşımıştır; çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Bunun için (ey insan), hem bana hem anne babana minnet duymalısın; sonunda dönüş yalnız banadır.’’

Lokman, 31/14

‘’ İnsana, anne ve babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu zahmete katlanarak taşıdı ve zorluk çekerek doğurdu. Karnında taşıması ve sütten kesmesinin süresi otuz aydır. Nihayet çocuk olgunluğuna ulaşıp kırk yaşına girince şöyle yakarır: "Rabbim! Bana ve anne babama lutfettiğin nimete şükretmeye, razı olacağın işleri yapmaya beni muvaffak kıl. Benden gelecek nesli hayırlı eyle, pişmanlıkla dönüp senin kapına başvurmaktayım ve ben şüphesiz sana boyun eğenlerdenim!"

Ahkaf, 46/15

İblis 124. Peygamberle tamamlanan İslam’ın kıyamete kadar korunacağı garanti edilen rehberi Kur’an-ı Kerim’den müminleri uzaklaştırmak için küçük küçük hamleler yapar.

Bu küçük hamlelerde o kadar sabırlı ve devamlıdır ki inananların çoğunu zamanla Kur’an-ı Kerim’in temel mesajından uzaklaştırmayı başarır.

Yüce Allah dinin bir kısmını alıp bir kısmını reddeden İsrailoğulları nezdinde hepimizi uyarıyor.

(Bütün bunlardan) sonra, siz öyle kimselersiniz ki, birbirinizi öldürüyor ve içinizden bir kısmını yurtlarından çıkarıyor, onlara karşı kötülükte ve düşmanlıkta yardımlaşıyorsunuz. Eğer size esir olarak gelirlerse fidyelerini veri(p onları kurtarı)yorsunuz; hâlbuki o, (onların, yurtlarından) çıkarılmaları size haram kılınmıştı. Yoksa Kitâb’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık içinizden böyle yapanın cezâsı, dünya hayâtında rezîl olmaktan başka bir şey değildir! Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine uğratılırlar! Ve Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir. Kaynak: Yoksa Kitâb’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Bakara, 2/85

Annelik bir faniye Peygamberlikten sonra verilmiş en büyük payedir. Cennetin anahtarı ayağının altına konulmuştur.

Annelik makamı emek ister, sabır ister, fedakarlık ister.

Ve anneliğin en önemli zamanı anne rahmi ve sonrasında ki en az 24 aylık emzirme süresidir.

Kavvam olan erkeğin görevi ise annenin bu toplam 35 aylık süreçte annenin bebeğiyle en fazla 3 saatten fazla ayrı kalmamasını sağlayacak tüm şartları oluşturmaktır.

Bebekte oral fiksasyon gelişirse fatura anne baba arasında ortak ödenecek, belki de babaya daha çok fatura çıkacaktır.

Yarım asırlık tecrübe ve okuduklarım çerçevesinde yazdıklarımdan %100 eminim ve kararlıyım.

Karar sizin!

Kur'an'i tefekkür ihtiyacımız var

Çocukluğumuzda, camilere, önce cüz veya elif ba, sonra Kur’an okumaya giderdik. Hocamız; “Müslüman mısın?” diye sorar, ardından bizler; “elhamdülillah” deyince, “ne zamandan beri Müslümansın?” diye eklerdi.  Biz, bu soruya bir şey diyemezdik. Ne söyleneceğini, nasıl söyleneceğini bilmiyorduk. Ama hocamız; “kalu bela zamanından beri Müslümanız” diye cevap verirdi. Yine hocamız, “kalu bela” ne demek?” diye sorar ve cevab kendisi verirdi;

KALU BELA;   bir sözleşmedir. 

Bezm-i elest; “la ilahe illallah Muhammeden resulullah” Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed (SAV) O’nun resulüdür cümleleri içinde cereyan eder.

“Fe’stekım kema ümirte” Emir olunduğun gibi dosdoğru ol.

Bunun adına; “L”dan “İLL” ya demek doğru olmaktadır.
Hayat iki kelimeden ibaret; “L” ve “İLL”. Evet diyebilmek için önce hayır demeyi öğrenmek, hayatımızda; “Hayır” lara da yer vermek gerekir.

“Doğrudan Kur’an’dan alarak ilhamı,
                          Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı” (M.Akif Ersoy)

Kur’an; sakınanlar ve arınanlar için bir yol göstericidir.

Kur’an;                                                                                                                      

 İnancı düzeltmek, ahlakı güzelleştirmek, dünya hayatını düzene koymak, ilahi irade, rıza ve düzene uygun bir dünya hayatından sonra ebedi mutluluklarını kazandırmak için gönderildi.

Kur’an’ın; “belhum adal” dediği; “hayvanlardan daha aşağı” duruma düşmemek, Kur’an’la yaşamakla mümkündür.

Kur’an’la yaşamak, aynı zamanda Kur’an’la İletişim kurmaktır. 

Mümin şahsiyet; Kur’an’la iletişim içine girer. Bu, her Ramazan ayında “hatim yarışı”na girerek, el alem; “ne çok hatim yapmış, ne kadar iyi okuyor” diye iftihar vesilesi yapmakla olmaz. Kur’an’ı, yükseklere koyarak, gelin ve damatların odalarında süs olsun diye nakışlı kaplarda saklamakla şahsiyet elde edemeyiz.

Mümin; aynı zamanda ve her şeyden önce Allah’la iletişim kuran, Kur’an okudukça, Allah’la konuştuğunu bilen insandır.

Kur’an’la iletişime geçen; hurafelerden, akıl ve düşünceye aykırı davranışlardan, ilme ters tutumlardan uzak kalan, Kur’an’ca iletişimi hayat iksiri olarak gören, barışı, kardeşliği, diğer dinlerden olanlara karşı hoşgörüyü, insan sevgisini, adaleti, eşitliği, “veren el” olmayı, “bugün Allah için ne yaptın?” anlayışına ilgisiz kalamayan kimsedir.

Kur’an
Kur’an; kurtuluşa vesile,
Kur’an; inanana reçete! 
Kur’an; insanlığa pencere! 
Kur’an’a kapı aç her gece,    

 

Dedemden dinlediklerim

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÖZÜYLE

 

ataroglumehmet@hotmail.com

Sevgili dostlar Çanakkale adı geçti mi veya her yıl Çanakkale zaferimizin yıl dönümü geldi mi her iki dedem aklıma gelir. Allah her ikisini de gani gani rahmet eylesin. İkisi de Çanakkale de gazilik şerefine ermiş kişilerdi.

Babadan dedem olan Mehmet dedem her iki balkan savaşlarından sonra Çanakkale’ye gitmiş orada sağ şakağından giren kurşunla sol gözünü kaybetmiş, tedaviden sonra malulen memleketine gönderilmiş.1959 yılında kucağında beni severken bir anda kollarına gelen bir ağrıyla kıvranmaya başlamış ve çok geçmeden hayata gözlerini kapamış. Mehmet dedemin ancak resmini görmek nasip oldu.

Anamdan dedem olan Hüseyin dedem ile uzun yaşadığından dolayı çok yıllar beraber olduk. Ben köyde olmadığım için benim tatil günlerimi dört gözle beklerdi. Çünkü ben köye tatile gelince dedeme bol kitap okurdum. Kendisi yeni yazıyı okumasını bilmezdi.

Bu arada bol bol da sohbet eder kendisine askerlik hatıralarını anlattırırdım. Hüseyin dedem de her iki Balkan savaşlarına katılmış, Çanakkale’de topçu çavuşuymuş. Çanakkale’den sonra istiklal savaşımızın bütün süresince savaşmış. I. Ve II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz derken oğlum Yunanı denize döktük öyle döndük derdi. Köyümüzdeki Her Milli bayramlarda mutlaka dedeme hatıralarını anlattırırlardı.

Dedem için anlatması çok zordu. Kırk yıl köyümüzün imamlığını yapan dedem savaş hatıralarını anlatmaya geldi mi çook zor başlardı anlatmaya. Beş on dakika ağlamadan yani boşalmadan başlayamazdı. Onu dinlemekte çok zordu. Dinleyenlerde ağlamadan duramazlardı.

Oğlum derdi Çanakkale savaşını anlatmak çok zor, orada yaşananlar ne kelama sığar ne de kaleme derdi. Dedemin anlatamadıklarını ben size nasıl anlatacağım da zaten dostlar sadece bizimkisi hatırlama ve dualar gönderme olacak.

Dedem derdi ki oğlum, biz koskoca bir Osmanlı iken bizim beslediğimiz milletlerin bize azgın köpekler gibi saldırışı akıl alır şeyler değil, kendisinin de manevi ilminin olması sebebiyle bunun mutlaka batınında(gizlisinde) bir sebebi olmalı derdi. Ve Allah bu asil milleti, öncesindeki islama yaptığı hizmetler hatırına tarihten sildirmedi ama çok süründürdü derdi.

Dedemin bu sözleri benimde yaşım büyüdükçe (yani lise son yıllarımda ve üniversitenin ilk yıllarında) aklımı iyiden iyiye kurcalar olmuştu. Konyamızın Mevlana yanındaki büyük mezarlığı ziyaretimde ayrıca bazı şehirlerin mezarlıklarında üçler, yediler diye toplu mezarlar görüyordum ve bunların da manevi meclisler olduklarını duyuyor ve inanıyordum.

Diyordum ki demek her şey Allahın izni ve iradesince manevi meclislerde konuşuluyor, planlanıyor, tartışılıyor. Bizler sadece zahirdeki olayları seyrediyoruz diyordum.

Dedemin, Çanakkale ve diğer cephelerde verdiğimiz I. Cihan harbinin hakkındaki gizlideki sebepleri neydi ki diye düşüncelerime en sonunda cevap bulmuştum. Bu cevabı dedemin sağlığında da kendisine okuduğum zaman çok rahatlamıştı.

Sizde merak ediyorsunuz değilmi dostlar. Biraz sonra size de aktaracağım. Haydi, sizde okuyun bakayım Bediüzzaman’ın manevi meclisteki müşaveresini.

“1335(1919) senesi Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:

Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi:

"Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."

Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:

"Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et."

Ayakta durup dedim:

"Sorun, cevap vereyim."

Biri dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?"

Dedim: "Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira, şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkate kaybettik. Fakat bir saadeti âcile-i müstemirre bizi bekliyor.

Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikballe mübadele eden kazanır."

Birden meclis tarafından denildi: "İzah et."

Dedim: "Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Galip olsaydık, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimâne, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münâfi, hem ehl-i imânın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsaydık, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecektik. Şu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhte edecektik."

Dediler: "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"

Tekrar biri sordu: "Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir?"

Dedim: "Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

"Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı. El cezâu mincinsi'l-ameli

"Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatâdan neşet eden müşterek musibet, mâzi günahını sildi."

Yine biri dedi: "Bir âmir, hatayla felâkete atmışsa?"

Dedim: "Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatâdarın hasenatı verilecektir; o ise hiç hükmünde. Veya hazine-i gayp verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir."

Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş, kendimi buldum. O gece böyle geçti.

Dostlar Çanakalenin, Kafkasya’nın, Yemenin, İstiklal savaşımızın tüm şehit ve gazilerini rahmetle anarken onlara dualar gönderelim onlara layık evlatlar olmaya çalışalım.

Şairimiz üstat Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah bir daha İstiklal marşı yazdırmasın” diyerek âcizane dedemden dinlediklerimi sizlere bir şiirle aktarmak istiyorum.

ZAFERİN ARDINDAN

Dedemden dinledim canlı destanın,

“Çanakkale şanlı yer oğul.” dedi.

Özünden, hemi de canı gönülden,

“Kulağını bana ver oğul.” dedi.

 

Değişmişti tüm dünyanın havası,

Aslında bu haçla hilâl davası,

Yad’a yurt olmadı Türkün yuvası,

“Göğsümüz bir kale, sur oğul.” dedi.

 

Körpe kuzusuyduk Anadolu’nun,

Bir sınav yeriydi Allah kulunun,

Mükâfatı Cennet, cihat yolunun,

“İki yüz elli bin er oğul.” dedi.

 

Yabancı derdime olur mu hekim,

Küfür bir millettir kim olursa kim,

Bakın tarih gösterdi ya nitekim

“Düşün, biraz kafa yor oğul.” dedi.

 

Silahımız azdı, mermimiz dardı,

Yeşil sarıklılar orada vardı,

Milletin imanı yurdu kurtardı,

“Kaybetmek bizlere ar oğul.” dedi.

 

Cihan savaşının başlangıcıydı,

İman davasının dibi ucuydu,

Aslında bizlerin gizli suçuydu,

“Sonra güle döndü har oğul.” dedi.

 

Bir avuç askerin işi değildi,

Hakikattı, asla düşü değildi,

Tabi ki Bedir’in eşi değildi,

“Ama benzerliği var oğul.” dedi.

 

Boğazın suları al kana döndü,

Bizim için ölüm kalım bir gündü,

Bu zaferle melekler de öğündü,

“İlâhî kudreti gör oğul.” dedi.

 

Bin dokuz yüz on beş, şimdiyse doksan,

Yetmiş beş seneye dönüp bir baksan,

Bedenimiz var ya, ruhumuz noksan,

“Bunun sebebini sor oğul.” dedi.

 

Neden verdik bu savaşı ne varsa?

Gözünü oyardık kim yan bakarsa,

Gülle kalkan yerde, kadeh kalkarsa,

“Bir daha kazanmak zor oğul.” dedi.

 

Ne çabucak, hemen unutuverdik,

Cana kast edenin koynuna girdik,

Silahla kazandık, gönülle verdik,

“Müslüman’ı gördük hor oğul.” dedi.

 

Ataroğlu’m nesil saptı yüzlendi,

Atayın kemiği yerde sızlandı,

Milletimin gücü nerde gizlendi?

“Kuran’a gizlenmiş sır oğul.” dedi.

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Hak ile Batıl'ın mücadelesi

     Hak ile batılın mücadelesi ilk insan Hz. Âdem (a.s.) ile başlamış, kıyamete kadar da devam edecektir. Kâinatta her şey zıddı ile kaimdir. Kötüler olmasa iyilerin, açlık olmasa tokluğun, gece olmasa gündüzün, batıl olmasa hakkın kıymeti tam anlamı ile anlaşılamaz. Bizler hakkın, adaletin, iyilerin, doğruların yanında yer almaya devam etmeliyiz.

     Dinde zorlama yoktur, senin dinin sana benimki banadır diye inanıyoruz. Biz Müslümanlar başka inançlara sahip olanlara saygı gösterip, asla ibadetlerini yapmalarına engel olmaz, gerekli kolaylıkları sağladığımız gibi inanmadığımız İlâhlarına küfretmeyiz. Bütün bunları dinimiz İslâm’ın emri olduğu için uygularız. Bizi öldürmek için gelen düşmanlarımızın savaş ortamında bile çocuklarına, kadınlarına, ihtiyarlarına asla dokunmayız. Bizimle kim savaşırsa onunla savaşımızı yaparız. Savaş ortamında öldürmediklerimizi barış zamanlarında zaten öldürmeyiz. İslâm’a ve Müslümanlara terörist diyenler bu hakikati görüp, anlamak zorundadırlar. İslâm gerçek anlamda barış dinidir. Ancak bunu anlamayanlara da hadleri anladıkları dilden mutlaka bildirilir.

     Geçtiğimiz hafta Cuma Namazı için Yeni Zelanda da Camide ibadet eden Müslümanlara ateş edip öldüren TERÖRİSTLERİ lanetliyorum. Teröristler hak ettikleri cezaya mutlaka çarptırılmalıdırlar. İnsanlıktan yoksun hain, zalim teröristler için yaşasın Cehennem. Rabbimiz, Müslüman kardeşlerimize rahmet eylesin, yaralılara acil şifalar lütfeylesin.

     Vatanımızın her karış toprağında gözü olan bütün hain ve zalimlerle dün olduğu gibi bugün de mücadele etmekteyiz. Yeni Zelanda da Cuma namazında katliam yapan teröristin yaptığı açıklamalarla ecdadımıza Milletimize saldırılarını sürdürmüş, Ayasofya’nın minarelerinin kaldırılacağını haykırmıştır. Müslüman Türk Milleti, senin gibi haydut eşkıya teröristlere tarihin her döneminde karşı durmuş, haçlı ziyneti her daim durdurulmuş, ecdadımızın zaferleri ile savaşlar sonuçlanmıştır. Çanakkale de sahip oldukları güçlere rağmen hezimete uğrayanlar, 15 Temmuz da Milletimizin tankını, topunu Milletimize doğrultan iç ve dış hainler şunu iyi bilmelidirler ki, bu asil inançlı, imanlı Milletimizi yenemeyeceksiniz, boyunduruk altına alamayacaksınız. Biz Müslümanların ölüleri şehittir ve cennette nimetler içerisindedirler. Siz Kâfirlerin ölüleri leştir ve cehennemde aşağılıklar olarak kızgın alevler içinde yaptıklarının karşılığı cezalarını gerçek anlamda çekeceklerdir.

     Din, Vatan, Bayrak, Ezan v. b.  bütün kutsal değerlerimiz uğruna yıllardır yaptığımız haklı mücadelemiz sonuç vermiş, Anadolu, Milletimizin vazgeçilmezi olmuştur. Gerek içeriden ve de gerekse dışarıdan hainlik edenler, yedi düvel, zulümlerinde birleşmişlerdir ama dün olduğu gibi bugünde asla emellerine ulaşamayacaklardır. Milletimiz, bütün zalimlere en güzel cevabı vermektedir. İslâm düşmanı iç ve dış hainler, geçtiğimiz yüz yıl da bütün zalimlerle birlikte seferber olup, Abdülhamit Han cennet mekân güzel insana karşı, her türlü hainliklerin yapıldığı gibi bugünde ihanetin her türlüsü, şer odakları tarafından sergilenmekte, güçlenen güzel ülkemiz Türkiye’yi bölüp parçalamak istemektedirler. Yakın tarihimizin o dönemlerinde yapılmak istenenlerle bugünlerde yapılmak istenenler aynı şeylerdir. Zerre kadar aklı, imanı, irfanı olan insanımızın bu oynanan oyunlara alet olmadığı gibi, bozmak için mücadele etmesi gerekmektedir. Güzel ülke Türkiye’miz üzerinde oynanmak istenen,  iç ve dış hainlerin planlarına karşı, kararlılıkla birlik ve beraberlik içinde karşı koymalıyız. Güzel ülkemiz Türkiye, içerideki ve dışarıdaki bütün terör örgütleri ve dost görünümlü düşmanlarla mücadele etmektedir.

     Yakın tarihimizde yaşadığımız olumsuzlukları yeniden yaşamamak için özümüze dönmeli, kardeşliğimizi, birlik ve beraberliğimizi güçlü tutmalıyız. Birlik ve beraberlik ruhuna sahip olduğumuz sürece, düşmanlar ne kadar çok olursa olsun emellerine ulaşamayacaklardır. Ülkemiz üzerinde oynanan hain plânlar ne ilktir, ne de son olacaktır. Hak ve batıl mücadelesi kıyamete kadar devam edecektir. Hain Teröristler Başlıklı şiirimi ekte sunuyorum:

HAİN TERÖRİSTLER

 

Müslümanları Camide vurdular,
Çocukları bile kurşunladılar,
Haçlı zihniyetli Hristiyanlar,
Bu hain teröristler kudurdular.

İbadethanelere saldırdılar,
Ecdadın zaferlerine taktılar,
Müslüman Türklere savaş açtılar,
Yeni Zelanda da katliam yaptılar.

Firavunlar söndüremedi nuru,
Zalimler Hakkın karşısında durdu,
Dünyadaki mazlumlar birlik oldu,
İşte budur gerçek kurtuluş yolu.

İnsanlıktan yoksun aşağılıklar,
Yapılan katliamı kısas paklar,

Birazcık vicdanı olanlar ağlar,

Mü’minlerin gönüllerini dağlar.

 

Hak, adalet tesis edilmelidir,

Hain katiller, lânetlenmelidir,

Şehitlere duâ edilmelidir,

İnsanlar, hak yoluna dönmelidir.

 

Şehit kardeşlerimi çok severim,

İnanın ben onları hep överim,

Cennette beraber olmak dileğim,

Zalimlere bedduâlar ederim.

 

Zalimler için yaşasın cehennem,

Caniler için yaşasın cehennem.

18.03.2019 Ömer Lütfi ERSÖZ

     Hak ile batıl mücadelesin de her daim hak ’kın safında yer alıp, bütün zalimlerle gerçek anlamda mücadele edenlerden olmamız duası ile bütün şehitlerimize Rabbimizden rahmet diliyorum, mekânları cennet olsun.

Dini inanç ve hayatımız başkasına havale edilemez

Din adına söylenen ve yapılanlara şöyle bakıyorum da öyle saçma ve aykırı şeylere şahit oluyorum ki, bir Müslüman olarak kendimden utanıyorum. Hele yıllarını bu işe vermiş, emek çekmiş, hizmet etmiş biri olarak olup bitenleri bir türlü içime sindiremiyor, kabullenemiyorum.

Din adına anlatılan hezeyanları, uydurulan kıssaları, asılsız rivayetleri ve İsrailiyat düzmeceleri bir tarafa koyalım, kendisine “din büyüğü” süsü vermiş, kılık-kıyafetiyle, saç-sakalıyla, cübbe-sarığıyla göz boyayan sahtekârları ve bunların peşinde giden bir yığın insanı gördükçe çıldıracak gibi oluyorum. Aman ya Rabbi, bu ne cehalet, bu ne garabet! Bilgi çağında “cahiliye devrini” yaşıyoruz adeta din konusunda…  Büyük kalabalıklar, muhataplarını sorgulamaksızın, araştırma yapmaksızın bu gibilerin peşine takılmış, din’de “cahil” fakat sahtekârlıkta “mâhir” şarlatanların sözlerine inanıp dünyasını da ahiretini de kurtardıklarını sanıyorlar!

Dikkat edin, din ve dini argümanlar günümüzde tamamen sanatsal etkinliklere ve ticari faaliyetlere uyarlanmış durumda. Kur'an kıraatleri ve güzel yazı örnekleri başta olmak üzere, ayetlerin muska şeklinde yazıya dökülüp maddi hastalıklara şifa aranmasına, yüzük, kolye ve bilekliklere kazınıp/bastırılıp satışa sunulmasına kadar hayli yaygınlaşmış durumda. Peki ya içerik? Ayetlerin vermek istediği mesajlar? Ferde ve topluma yansıması gereken Kur'anî hayat? Bunlar nerede? Kur'an'ın gönderiliş amacı, içindeki emir ve yasaklarla insanların hayatını düzenlemek değil mi? 

Tabii ki bu hizmeti ifa eden görevlilerin hepsini kast etmiyoruz. İçlerinde örnek olan o kadar samimi ve ehil kardeşlerimiz var ki, bunları tenzih ediyor, sözlerimiz dışında tutuyoruz. Ama bazıları var ki, evlere şenlik!  Bunlar, Kur'an'dan bazı ayetleri ezberlemiş, biraz da dini bilgiler elde etmiş ama Kur'an içeriğiyle hiç ilgilenmemiş, Kur'an'ın hedeflediği hayat tarzından uzak bir dünyada yaşayan sözde din adamları... 

Büyük mütefekkir, sosyolog ve müfessir şehit Seyyid Kutup bu konuda şu tahlilde bulunuyor:

"Bu tip din adamları, inanmadıkları şeyleri dilleriyle söylerler. Ve hayrı emrettikleri halde kendileri yapmazlar. İyiliğe çağırdıkları halde kendileri iyilikten kaçarlar. İlâhi Kelâm'ın aslını değiştirip tahrif ederler. Allah'ın kat'i hükümlerini birtakım menfaat ve arzulara göre te'vil ederler. Yahûdi hahamlarının yaptığı gibi, dıştan ilâhi hükümlere uyar görünüp, diğer taraftan devlet adamlarını ve zenginleri memnun etmek için din hakikatleriyle bağdaşmayan fetvâlar verirler."

Bu bilgilerden sonra sonuca gelelim. Allah’ın Dini, hiç kimsenin tekelinde değildir. İslâm’da “din adamlığı” diye de bir sınıf yoktur. Din’in âlimi vardır. Din’e muhatap herkes, dinini öğrenmek ve yaşamakla yükümlüdür. Birilerinin din adına kötü örneklik sergilemesi bize misal olmaz. Herkes yaptığından sorumludur. Dini hayatımızı başkalarına havale etmek yerine, bizatihi kendimiz sahiplenip benimsemeli, bilmediklerimizi ehil âlimlerimizden sorarak öğrenmeliyiz.

Bu konuda vahiy ve akıl yegane rehberimizdir. Ancak bu taktirde, din bezirganlarının tuzağından ve şarlatanların oyuncağı olmaktan kurtuluruz.

Çanakkale, yine Çanakkale, hep Çanakkale

Çanakkale’yi geçip İstanbul’a ulaşmak isteyen itilaf devletleri 19 Şubat 1915’de çok büyük bir savaş donanması ile Çanakkale’yi denizden dövmeye başlarlar. 1 ay süren bu saldırı Mehmetçiğin iman gücü ile 18 Mart 1915’de zaferle sonuçlanır ve düşman gemileri boğazı geçemeyerek geri dönerler. Ama asıl büyük, kanlı ve uzun savaşlar bundan sonra başlayacaktır. 

25 Nisan’da deniz ve hava destekli kara saldırısı başlar. 9 ay süren bu kanlı savaşta 253 bin kayıp vermemize rağmen büyük bir zafer kazanılır. Çanakkale’yi geçemeyen itilaf devletleri her türlü teknolojik üstünlüklerine rağmen 9 Ocak 1916’da tamamen çekilmek zorunda kalırlar ve Çanakkale’nin geçilemeyeceği tarihe altın harflerle yazılır.  

Bir destan yazıldı Çanakkale’de… Bir İman gürledi coştu, bir inanç patlaması yaşandı Çanakkale’de… Kuru kuruya kazanılan bir zafer değildi bu… Bitti denilen bir ruhun yeniden coşması, yeniden ayağa kalkması,  yeniden dirilişiydi.  Kurtuluşun müjdesi, bitmek üzere olan ümitlerin yeniden yeşermesiydi Çanakkale destanı…

Çanakkale ruhunu ve Çanakkale şuurunu yaşatmamız lâzım. Yeni nesillerimizi bu iman ve bu inanç şuuru ile yetiştirmemiz lâzım. Çanakkale ruhunun bize bıraktığı emaneti yaşatmamız lâzım. O kutsal emaneti evlatlarımıza aktarmamız lâzım. Çanakkale destanını diri tutmamız, o inanca sıkı sıkıya bağlanmamız lâzım.

Topluca dua ediyor Mehmetçik… Biraz sonra öleceğini, vatan için şehit olacağını düşünerek… En ufak bir tereddüt duymuyorlar, koşarak, sevinerek gidiyorlar ölüme… Aynen Bedr’in aslanları gibi… Önde gidenler şehit olup düşüyorlar toprağa… Hemen arkalarından gelenler en ufak bir tereddüt duymadan koşuyorlar ölüme…  Ne için? Tabi ki vatan için, din için, namus için…

Unutmak mümkün mü Çanakkale’yi? Aradan 104 yıl geçse de... Bir değil, bin değil binlerce destan yazıldı Çanakkale’de… Bir avuç iman âbidesi kahraman insanın, “kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ” olan ,“eski dünya, yeni dünya bütün akvâm-ı beşer” e karşı 12 ay boyunca denizde ve karada verdiği amansız mücadelenin, insanı nice ibretlere, nice hayretlere, nice dehşetlere düşüren, unutulmaz savaş sahnelerinin yaşandığı yerdir Çanakkale…

Tabii ki, “bu topraklar için toprağa düşmüş” olan 253 bin vatan evladını unutmak mümkün değildir. Unutmadık onları… Her yıl andık vermiş oldukları şanlı destanı… Toplantılar düzenledik, konuştuk… Onların şehit olduğu aynı amaçlar için çalışmaya söz verdik… Ama ne yazık ki tutamadık sözümüzü… Onların canlarını seve seve verdikleri ruhu yaşatamadık benliğimizde… Onların uğrunda şehit düştükleri kutsal emaneti taşıyamadık yeterince… O emanetin kıymetini bilemedik.

Onlar Allah’ın dinini yaşatmak için canlarını verdiler, biz o dinin gereklerini yaşayamadık nefsimizde… Onlar kenetlendiler birbirleri ile biz parçalandık, dağıldık. Onlar son nefeslerini bile verirlerken yanlarındaki yere düşen kardeşlerini düşündüler, uzattılar ellerini kardeşlerine, kaldırmak için son bir gayretle… İman birliği, yürek birliği, gönül birliği içinde olduklarını son nefeste dahi gösterdiler kardeşlerine… Biz ise yerlerde sürüklemek için ayaklarını kaydırdık kardeşlerimizin… Kendimizin yükselişini başkalarının düşüşünde aradık hep… Düşene bir tekme de biz vurduk. Kardeşlik nedir bilmedik…

Onlar ahde vefaya sıkı sıkıya bağlıydı, verdikleri sözü namusları bilirlerdi. Biz ise ağzımızdan çıkan sözlere kıl kadar kıymet vermedik, vefasızlık karakterimiz oldu bizim…

Onlar güvendiler önce Allah’a, sonra beraber yola çıktıkları ve omuz omuza çarpıştıkları kardeş bildikleri insanlara… Ve asla ihanet etmediler kardeşlerine… Beraber yola çıktılar ve beraber şehit oldular kardeşleri ile… Kanlarının son damlasına kadar bırakmadılar kardeşlerinin ellerini… Biz ise beraber yola çıktığımız insanları kullandık ve fırlatıp attık ilk fırsatta… Yanıbaşımızdaki insanlara, kardeş gözü ile değil, ihtiyacımız varken yararlanılan sonra da fırlatılıp atılan bir meta gözü ile baktık hep… Sebepsiz yere terk ettik kardeşlerimizi…

Sonuç olarak; Çanakkale muharebesini kazandıran yüksek ruh kudretini terk ettik ve canlarını vererek bize bu vatanı, bu dini ve dinin bütün temel vasıflarını emanet eden o 253 bin şehidimize lâyık olamadık. Onların yaşadığı gibi yaşayamadık ve onların dâhil olduğu sonsuzluk kervanına katılamadık.

Selam size, hürmet size, rahmet size ey şehitler ordusu… Sizden, sizin ruhâniyetinizden binlerce kez özür diliyoruz. Sizlere lâyık olamadığımız ve sizin imanınızı, sizin inancınızı, sizin emanetinizi, sizin samimiyetinizi, sizin vefa duygunuzu, sizin kardeşlik anlayışınızı ve sizin uğruna canlarınızı verdiğiniz o yüce ruhu yaşayamadığımız, yeni nesillerimize yeterince aktaramadığımız için…

Bu arada şunu da belirtmeliyim ki vatanımızı işgale gelenlerin cesetleri ile şehitlerimizin kaynaşarak, dostça, kardeşçe, kucak kucağa yattığına dair söylemler; bizim inancımıza, değerlerimize, kültürümüze uymayan, şehitlerimizin ruhunu inciten, Müslümanları rahatsız eden işgalcileri masum göstermeye yönelik söylemlerdir. Bizim 253 bin şehidimiz cennetlere uçmuş, onların cesetleri ise cehenneme odun olmuştur. Bu da böyle biline… Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim.

https://youtu.be/4FLK7hDJeRg


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi