Bugün; 21 Kasım 2019, Perşembe
YAZARLAR
Kavga

                Hz. Adem’le başladı kavga; yaratılış gayesinden sapmasın ve cennete sağlam dönüş yapsın diye de; kötülüğün merkezine şeytan yerleştirildi cehennem formuyla. Allah’ın ikazını unuttu mu unutturuldu mu, şeytanı tanıyor mu tanımıyor muydu, ölümün varlığından haberdar mıydı değil miydi, iradesini nereye kadar kullanma ruhsatı verildi bilmiyoruz. Bu konuda o kadar çok yoruma rastladım ki; yapılan onca yorumun hangisinde tam isabet olduğunu Allah’a bıraktım doğrusunu ancak O bilir diye.

            Kavga kelime olarak insan ruhuna ilk düşerken olumlu bir anlam içermez. Hele sokak ortasında dövülmüş mazlum bir insan fotoğrafı varsa zihinde, hem hatırlayınca olaydan korkuyla karışık bir ürküntü duyar insan; hem de mazlumdan yana eğilen bir ateş çıkar yüreğinden.

            Annesiyle babasını kavga ederken ve birbirlerine olmadık hakaretleri yaparken gören bir çocuğun gönül dünyasında kopan fırtınaları hala tam manasıyla  okuyup çözümleyecek bir ilim olduğuna da inanmıyorum. Çünkü her insanın her olaya ve olayın ruhunda bıraktığı izlere gösterdiği tepkinin derecesi bile farklıdır. Çok şey biliyor edasıyla, gönlüne gurur heykelleri dikmiş  ilim adamı etiketli şarlatanlar bu kanaatimizin dışındadır tabi. 

            Tartışma veya darp gibi kavgalar, bizim esirimizken mutluyuzdur; ama biz ona yenik düşünce ‘’neden incittim, neden kırdım, neden vurdum’’ soruları beynimizi yoklarken bir üzüntü günlüğüne yaslandığımızı  yaşayanımız çoktur da; ‘’haklı da olsak tartışmayı bırakmamızı’’ isteyen Peygamber(S.A.V) nasihatının verdiği mutluluğu tecrübe edenlerimize saygısızlık olmasın diye azdır diyelim. Elimizi yakan ateşle savaşmak anlamına gelen böyle bir uygulamayı tercihteki isteksizliğimiz, ‘’öfkemizi yutmuş’’ olmanın vereceği mutluluğu da yok ediyor. Bu da, insanı tanımlamanın en zor tarafı galiba.

            Dış dünyamızda ki, özellikle tartışma merkezli kavgalardan hoşlandığımız gerçeğini inkar etmiyorum. Çünkü  galibiyet duygusu fıtratımızla ilgilidir; bunun sebebiyse kendimize özgüven verdiğine veya bilgili olduğumuza dair akli bir ölçeğe bağlı oluşumuzdur. Halbuki bunun tevazuya meydan okuyan bir yanılgı olduğunu çoğu kez unutuyor veya akıl edemiyoruz.

            Özellikle tartışma merkezli kavgalardan galip çıkanımız da yoktur aslında. Buna rağmen bazen elimiz ve dilimizle değil jest ve mimiklerimizi kullanarak karşımızdakiyle kavga ettiğimiz anlar bile vardır. Bir insanın yüzüne nefretle bakış da bir kavgadır. Şefkatle arasındaki farkı anlamak için kelimeye ihtiyaç var mı sizce? Ama neden?

            Kavganın somut ve soyut anlamıyla psikolojik analizi bir makale boyutunu aşar biliyorum ama beni dış dünyamla kavgadan çok kendimle kavgam ilgilendiriyor. Yakup Kadri Karaosmanoğlu Yunus Emre’yi değerlendirdiği bir yazısında ‘’Koca pir, sen nasıl bir ateşte piştin de yandın. Ben bu yaşa geldim hala kekreyim.’’ diyordu. İçimde o kadar çok kekre hayat bulmuşken başkaları ile kavgayı çok anlamlı bulmuyorum. Kefende kazanmış olacağım zaferin müjdesi, dış kavgamın da zaferidir. Pas geçtiğimiz ilişki  budur. Selamlar.

İsyanım var

Konyaspor camia olarak zor günler geçiriyor. Futbolda da tıpkı hayatın içinde olduğu gibi inişler çıkışlar olacaktır.

Futbol takımımızın önceki başarılı sezon ile arasında uçurumlar yok sadece küçük farklar var.

Ne yapıyordu Konyaspor stoper ile oyunu başlatıp oyunu kanada yayıyordu. Ya da şöyle diyelim; Serkan Vukovic'e veriyor Ali Turan'a aktarıyor o Skubic'e kazandırıyor Skuba müsait ise bir süre sürüp Ömer Ali'ye topu atıyor birkaç kısa pasın ardından top Volkan ve Çamdalı'ya aktarılıyordu. Buraya kadar olan kısım aslında aynen devam ediyor. Şimdi işte biz o dönemki oyuna derinlik katan oyuncu kısmında saçmalıyoruz. Jevtovic ve Jonsson mükemmel gayretli ama defansif daha çok 6 numara pozisyonunda etkililer. Amir saç baş yolduruyor. Bilmiyorum içerdeki maçlarda tek 6 başlayıp Miya'yı bir görsek orada nasıl olur. Milo ise lige başladığı gibi serbest oynasa daha etkili olabilecek gibi.

Ertuğrul bende tamamen hayal kırıklığı oluşturdu. Ben eminim ki Aykut Kocaman, Fenerbahçe maçı sonrası Murat Hoca’ya durumlarını sormuştur. Keşke Ozan oynasaydı. Bir takımın ikinci kalecisi otuzlu yaşlarda 3. kalecisi 27-28 yaşlarında ise burada bir problem mi var diye düşünmek gerek. 

Aykut Kocaman, Türk futbolunun ümit bağlanması gereken özel değerlerden birisi ancak, böyle bir hoca yenilenen tesisler ile Avrupa standardı üzerinde bir kulüp olma özelliği taşıyor. Taraftarı her zaman yanında evinden ailesinden biri gibi hatta daha fazla sahipleniyor. Yönetim ise elinden gelenin fazlasını yapıyor. Ödemeler gecikmiyor ortamın güzel olduğuna inanıyorum. Futbolculardan istenen tek şey işlerini yapmaları özveri ile ama sahada isyan eden duruma terso yapan birini göremeyince insanın zoruna gidiyor. Eyüp maçında Ali Çamdalı'yı gördüğümde geçmişten kesitler izleyeceğiz diye mutlu olmuştum. Tamamen hayal kırıklığına uğradım. 

Tepki vermeyi bırakın bir kaptan ne yapmaz sorusuna cevap oldu. Ortama ayak uydurdu.

Kayseri maçını hatırlayın Skubic performans olarak mum ile geçmişi arasak da kart yeme pahasına gitti isyan etti aldı penaltıyı. Jevtovic ve Jonsson bir futbolcudan çok daha fazlası olduğunu hep hissettirdi. Belki de bu yüzden sahada kaldılar sistem o şekilde şekillendi.

Peki şimdi ne olacak;

Taraftar her zaman olduğu gibi üzerine düşeni yapacak buna eminim. Gençlerbirliği maçı aslında sıradan bir maç ama psikolojik baskısı fazla olduğundan zorlu geçecek. Skor ne olursa olsun destek verme zamanıdır. Tribünde aramızda belki de özel olarak içimize başarısızlıktan prim yapacak kişiler olabilir. Bunların provokasyonlarına gelmemek gerek. Herkes işini yaparsa devre arasına kadar maksimum puanı alırız.  Devre arasında bir takım beklediklerimiz var elbet fakat aklın yolu bir hoca, o konuda bizi şaşırtmaz diye umuyorum. İnanıyorum ki Gençlerbirliği maçını kazanıp kaostan nema yapanlara en güzel cevabı vereceğiz. Hocadan aslında özelde bir isteğim var okur mu görür mü bilmiyorum. Lakin böyle maçlarda (Eyüp) futbolun son demlerine gelmiş oyuncular yerine, çıkart hocam iki Konyalı çocuk oynasın. Yenileceksek öyle yenilelim. Hiç olmazsa canını dişine takar elinden geleni yapar.

Zaten küçümsemek için değil haddimde değildir, Konyaspor kadrosunda Süper Lig’de Eyüpspor’u yenemiyorsan Konyaspor'a boşuna duruyorsundur. İş kazası diyelim. Gelin beraber Gençler maçını alıp bu işe yeniden temiz bir sayfa açalım. Sadece maçı değil birçok şeyi kazanalım. İnanıyor ve güveniyorum... Hocanın kendilerini düşündüğü insanlar da hocaya layık olduğunda çok daha başarılı günler gelecektir.

Günün sözü;

Dev eserler bırakmak için karıncalar gibi çalışmak gerekirmiş.

 

İyi Savunma, İyi Sonuç

Yine şampiyonluğun yolunun Konya’dan geçtiği bir maça şahit olduk. Galatasaray, Başakşehir’in sürekli kaybetmesinden sonra umut dolu gelirken, diğer yandan Beşiktaş’ın da sürekli kazanmasıyla stres dolu bir Pazartesi maçına çıktı. 

Konyaspor açısından ise bir prestij maçından çok da fazla anlamı yoktu, bu maçın ancak Aykut Kocaman’ın sürekli dillendirdiği yeni sezon yapılanması için önemli sinyaller alacağı bir maçtı. 

Ankaragücü maçındaki kadroyla sahaya çıktı. Yatabare’de ısrar etmesi makuldü. Durağan oynayan ve pozisyon harcayan Jahoviç yerine yine pozisyon harcayan ama en azından kontratağa daha uygun ve alan açan bir Yatabare daha iyi bir tercihti. 

İlk 10 dakikadaki baskıyı soğukkanlı şekilde savuşturan Konyaspor, 30. dakikayı da ciddi bir pozisyon vermeden geçti. Bu arada özellikle Ömer Ali’nin savunma arkasında kendini çok iyi unutturduğu anlarda da iki tehlikeli pozisyon buldu. Daha fazla tehlikeli olmasını ise havadan oynaması engelledi. Rakip savunma çok uzun olmasına rağmen sürekli yüksek top atmaları anlamsızdı. 

Konyaspor’da herkes Zuta’nın aksamasını beklerken aksine Onyekuru’nun çok hareketli oyununa Skubiç dayanamadı. Neyse ki arkasında kapı gibi duran Uğur Demirok vardı. Feghouli etkisiz olduğu için Zuta’nın kanadında da korkulan olmadı ve ilk yarı Konyaspor’un istediği gibi 0-0 tamamlandı. Çünkü Galatasaray’ın her ne kadar gol arasa da enerjisini ikinci yarıya sakladığı belliydi. Bu yüzden arkada da çok az açık vermediler. Belki daha fazla baskı yapsa Konyaspor ikinci yarıya önde başlayacak golü bulabilirdi. 

İkinci yarı Galatasaray oyunu iyice Konyaspor yarı sahasına yıktı. Yeşil Beyazlılar’ın özellikle stoper ve ön liberoları günündeydi ve savunmada ciddi sıkıntı yaşatmadılar ama orta sahada hücumu organize edecek oyuncu olmaması, Miloseviç’in de sahada gezinmesi kontralarda sürekli top kayıplarını getirdi. 

70’den sonra Aykut Kocaman ilk hedefi olan beraberliği sağlamak için Ömer Ali’yi çıkarıp Amir’i aldı. Yatabare’nin yerine de Jahoviç girdi. “Bu saatten sonra atmasam da olur. Yemeyim yeter” denebilecek ve sonraki maçlara yönelik motivasyonu korumaya yönelik kapanma üzerine kurulu oyun maç sonuna kadar devam etti. Amiyane tabiriyle “Çanakkale geçilmez” oynadı ve istediğini aldı. 

Şampiyonluğa oynayan Galatasaray karşısında son haftaları çok kötü geçmiş ve ligi bitirirmiş Konyaspor için iyi bir sonuç. 

 

Aykut hoca ve Ali Turan

Uzun süredir spor yazısı kaleme almamıştım. Ancak izlediğim Beşiktaş maçı bana bu yazının yazılmasını adeta mecbur etti.

Beşiktaş karşısında en tecrübesiz futbolcu olarak ilk 11’ de sahaya çıkan Mücahid’e varıncaya kadar 85 dakika boyunca çok iyi mücadele eden bir Konyaspor vardı.

Evet takımımız oyun olarak istediğimiz kıvamda değildi, istenilen şekilde pozisyonlara giremiyordu ama nihayet karşımızdaki takım Beşiktaş’tı ve ona ezilmeden mücadele ediyordu.

Yediğimiz iki gole de cevap veren ve son dakikalara beraberlikle giren bir Konyaspor vardı sahada…

Ne olduysa oldu. Her şey Ali Turan’ın son 8 dakika içinde oyuna girmesiyle oldu. Ali Turan’ın gireceğini görünce hemen eyvah dedim. Olacaklar içime doğmuştu sanki. Zira Ali Turan daha önceki maçlarda defalarca hatalar yapmış, buna rağmen kadroda sürekli yer almış bir oyuncu idi.

Ali Turan oyuna girdikten sonra kritik noktalarda iki defa topla buluştu. İkisinde de hata yaptı.

Birisinde 6 pas içinde düştü, top boşta kaldı. Orada bir Beşiktaşlı futbolcu olmaması durumu kurtardı. Şayet o bölgede bir Beşiktaşlı oyuncu olsa idi o pozisyonda da golü yemiştik.

Son dakikaya girilirken yaptığı hata affedilir gibi değil. Daha önceki maçlarda yaptığı hatalar da affedilir cinsten değildi ama her nedense Aykut hoca bir ders vermek yerine sürekli kadroda yer vermeyi tercih etti.

Ta geçen sezon Ali Turan’dan bir yarar sağlanamayacağını birkaç kez yazmıştım. Bu maça girerken eyvah demem boşuna değildi. Bunu ben görebiliyorken, bunu herkes görebiliyorken şayet Aykut hoca göremiyorsa tekrar bir değerlendirme yapmasında fayda var.

Bunun bir hata olduğu kasti olmadığı söylenebilir. Kasti olsa zaten yapılan ihanet olur. Bizde kasti olduğunu söylemiyoruz ama bunca hatasına rağmen bir oyuncuya bu kadar şans verilmesi çok fazla…

Adam dışarıda bir beklesin. Maça tekrar çıkmaya iştiyak duysun. Hatalarını gözden geçirsin. Kendini düzeltsin. Olumlu gelişme olursa hak ederse tekrar kadroya girsin.

Bütün hatasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kadroda yer almaya devam ederse o da kendini gözden geçirme fırsatı bulamaz ve hatası gittikçe büyür. Nihayet böyle oldu. Bu futbolcuyu kazanmak değil kaybetmektir.

Sonuçta takıma yazık oldu. Konyaspor’umuza yazık oldu. Konya’mıza yazık oldu. Emeklere yazık oldu.

Konyaspor; 3 maç içerde, 3 maç dışarda olmak üzere son 6 maçtır kazanamıyor. Son 6 maçta, 2 yenilgi, 4 beraberlikle sadece 4 puan toplayabildi.

Artık olan oldu. Bundan sonra toparlanma zamanı. Aykut hocanın Konyaspor’u daha önceki şanlı günlerine geri götürmesini canı gönülden arzu ediyor, bekliyoruz. Başarılar Konyaspor.

Zor Olacak ki; İmtihan Olsun

Geçen gün sosyal medyada şöyle bir paylaşım gördüm; “İyilerin imtihanı kolay olsa, Yaradan Resulünü zorluklarla sınamazdı…” Diye…

İnsan bazen o kadar zorlanır ki yaşadığı imtihan karşısında, sabır etmek çok ağır gelir o insana…

Tabi imtihan zor olacak ki imtihan olsun…

Zorlayacak insanı imtihan yoksa imtihanın bir anlamı olmaz…

İmtihanında zorlanan kişi şu sözü duysa, eminim ki imtihanı ne kadar ağır olursa olsun büyük bir şerefle sebat gösterecektir imtihanına karşılık…

Şeref diyorum çünkü Allah katında iyi olmaktan daha büyük bir şeref var mıdır şu cihanda? Elbette yoktur…

Düşünsenize görünenden görünmeyene kadar tüm kâinatı, bütün her şeyi kusursuz yaratan, ezelin ve ebedin tek sahibi olan yüce Rabbimizin katında iyi bir insan olmak…

Daha ne ister ki insan, daha neye ihtiyaç duyar insan…

Tabi bunun bir karşılığı da olmalı…

Böylesi bir makama erişebilmek kolay mı?

Hani Üstad Said-i Nursi’nin bir sözü vardı: “Cennet ucuz değil….” Diye…

Evet, öyle ucuz değil Allah katında iyilerden olmak ve İyilerden olup da onunda karşılığı olan zor imtihanlara sabretmek…

Kolay değil bunu başarmak ama imkânsızda değil…

Yeter ki bizler iyi bir insan olmanın çabasında olalım ve sonrasında Allah-ü Teâlâ’nın sevdiği kullarını imtihana tabi tuttuğunun bilincinde olarak her imtihana sebat gösterebilelim…

Sabır acıdır lakin meyvesi tatlıdır…

İmtihana sabrın sonunda büyük bir mükâfat vardır o mükâfat ise tabi ki Rabbimizin rızasına nail olmaktır…

Böylesi bir mükâfat için nelere göğüs germez insan?

Şüphesiz bu mükâfatın bilincinde olan bir insan her şeye büyük bir sabır ve sebat gösterir…

Hz. Eyyub (a.s.)’a ne demişti hanımı;

‑Ya Eyyub bir dua etsen de Allah seni bu beladan kurtarsa…

Hz. Eyyub ise hanımına cevaben;

‑Rabbim bana 80 sene zenginlik verdi, evlat verdi şimdi ise azcık zorluk verdi diye nasıl itiraz ederim bir 80 sene böyle geçsin hele… Demiş…

Şu teslimiyete bakar mısınız..?

Ne büyük bir teslimiyet değil mi?

Tamam, bir Peygamber kadar olamayız ama onun hayatını örnek alarak bu yönde çabalamamız bile çok önemlidir imtihanlara sabretmek için…

Rabbim imtihanı olan bütün kullarına güç versin, sabır versin ve şeytana uyup da sonu hüsran olan isyana düşmeye müsaade etmesin… Âmin…

 

Gölyazı’nın Ağlayan Çınarı

2016 yılının Mayısında Bursa’dan Çanakkale’ye giderken yol kenarında “Gölyazı” levhasını görmüş ve “Acaba nasıl bir yermiş, gidip bakalım…” diyerek hemen o tarafa dönmüştük. Düz bir arazi üzerinde döne kıvrıla ilerleyip, bu eski yerleşim yerine ulaştığımızda onun göl kenarında ve karaya büyükçe bir köprü ile bağlı olduğunu görünce sevinç ve şaşkınlığımız artı. Civarda turistler dolaşıyor, etrafta birçok balık lokantası ve çay ocağı gibi işletmeler görünüyordu. Gözümüz, köprü kenarında duran devasa çınara ilişince sevincimiz ziyadeleşti.  Önüne konulmuş “Ağlayan Çınar” levhasında, “Gölyazı’da anıt kapsamına giren çok sayıda çınar ağacı bulunmaktadır. Bunların en yaşlısı olan Ağlayan Çınar yerleşimin ada bölümüne geçişte, köprünün yanında yer almaktadır. Yaklaşık 750 yaşında olduğu tahmin edilmektedir. Ağacın gövdesi yaşını belli edercesine büyük ve geniştir.” yazılıydı.

Gerçekten masal kahramanları gibi devasa bir ağaçtı bu. Kalın gövdesinin hemen kenarından çıkıp çok ötelere uzanan ve adeta ikinci bir ağaçmış gibi görünen büyük bir kolu vardı. Alt tarafına dayanak olsun diye bir duvar örülmüş, hemen yanına küçük bir havuz yapılmıştı. Ana gövdesi üzerinde, içine üç basamaklı bir merdivenle çıkılabilen ve içine bir kaç kişinin sığabileceği büyük ve karanlık bir kovuk görünüyordu.

Daha sonra öğrendiğimiz bilgiler kendisine niçin “Ağlayan Çınar” denildiğini açıklar mahiyetteydi. Belki gövdesinden akıttığı özsuyu sebebiyle bu adı almış belki de hakkında anlatılan bir hikâye sebebiyle ona Ağlayan Çınar denilmişti.

Rivayete göre, beldede Rum ve Türkler birlikte yaşamaktayken Mehmet isimli bir genç, Eleni isimli bir Rum kızına âşık olmuş. Birbirlerini çok seven bu iki genç, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Yunanistan’la yapılan mübadele anlaşması sebebiyle ayrılmak zorunda kalmışlar. Bütün ailesiyle Gölyazı’yı terk etmekte olan Eleni’yi takip eden Mehmet, kızın ağabeyi Yorgi tarafından bıçaklanınca daha önce sevgilisiyle buluştuğu bu çınarın kovuğuna gelip, oracıkta can vermiş. Hadiseye şahit olan bir arkadaşı olup biteni Eleni’ye anlatınca kızcağız da hemen kafilesinden ayrılıp geri dönmüş ve Mehmed’in cansız bedeni yanında kendini çınar ağacına asarak intihar etmiş.  Bu acılı aşk hikâyesinden sonra halk, ağacımıza “Ağlayan Çınar” adını uygun görmüş…

Gölyazı, Ulubat Gölü kıyısında küçük bir adacık. Kıyı şeridi ancak 1,5 km kadar. Tarihi geçmişi Roma dönemine ve belki de çok daha önceki çağlara dayanmakta. Eski ismi Apolyont. Hâlâ içinde önceki medeniyetlerden geriye kalmış yadigârlar bulunmakta. Çoğu kısmı yıkılmış yüksek kale duvarlarıyla çevrili kıyı şeridi rengârenk balıkçı tekneleriyle dolu. Her yanda balık tutan, ağ temizleyen, oradan oraya koşuşturan erkekler, kadınlar, çocuklar var. Tarif edilmez bir renk cümbüşü içinde canlı ve hareketli bir yer. İç taraflarda birbirine yapışmış gibi görünen sarı, yeşil, mavi boyalı evler, taş döşeli daracık sokaklar bulunuyor. Sakinlerinin büyük bir kısmının balıkçılıkla geçindiği Gölyazı son zamanlarda beldeye akın eden turistler sayesinde iyice hareketlenmiş durumda. Bursa’ya bağlı Nilüfer ilçesinin gerçekten gezilip görülmeye değer, şirin beldelerinden biri.

Kıyı şeridini baştanbaşa dolaşarak gezimizin keyfini çıkartıyor, Mayıs güneşinden bunaldığımızda bir ağaç gölgesi bulup altında çaylarımızı yudumluyoruz. Birçok yer yeniden tanzim edilmek üzere kazılmış ve inşaat işleri devam ediyor. Tekrar taş köprüyü geçip anıt çınarımızın yanından ilerleyerek “Zambak Tepesi” denilen yere çıkıyoruz. Gölyazı buradan çok daha farklı ve güzel görünüyor. Bütün bunlara rağmen, beldeden ayrılırken, aklımızda daha çok Ağlayan Çınar’ın arzı kuşatan koyu gölgesinin ve hakkında öğrendiğimiz hikâyenin kalacağını biliyoruz. İnşallah bir fırsatını bulur bulmaz buraya yeniden gelir ve belki birkaç gün konaklarız. O vakit altından bereket fışkıran sevgili Ulubat’ta tekne gezisine çıkar, üzerindeki diğer adacıkları da yakından görme fırsatı buluruz.

 

15 Temmuz ve isyanda ısrar

   Kendimi mecbur gördüğüme inanarak yazıyorum. Ne diye bu konulara giriyorsun? Diye tepki gösterenler oluyor. Oysa ki meselenin ciddiyeti herkesin elini taşın altına koymasını gerektirir. Bizim elimiz, bazan hitabet bazan da kitabettir.İsyana karşı suskun kalmak onun haklılığını kabullenmektir. "Haksızlık karşısında susan,dilsiz şeytandır" hadisi şerifi bu gerçeği ifade ediyor.

   15 Temmuz hain kalkışma üzerinden iki yıl geçti. Olayın teferruatına girmeyeceğim. Neticede meşru otoriteye karşı bir isyan olmuştur. İslama göre buna bağilik hareketi denir. Bunun cezası da islam hukukuna göre bellidir. Daha önce bu konuya temas etmiştim.

   Aslında bu yazıda üzerinde durmak istediğim nokta şudur:Huy yani karekter meselesi...

Allah cc Adem'i yarattıktan sonra, İblise "Ademe secde et" emrini verdi. İblis kendisinin ateşten Ademin ise topraktan yaratıldığını öne sürerek üstünlüğünü iddia etti...Bir müddet sonra İblis Ademi yoldan çıkarmaya çalıştı. Derken Adem as şeytanın vesvesesine uyarak hata işledikten sonra TEVBE etti. Allah da onu affetti. Ancak İblis asla isyanından vazgeçmedi ve isyanına ısrar etti.Böylece kıyamete kadar iki çeşit karekter/huy oluştu ki, hepimiz bu konuda imtihana tabiyiz.

   15 Temmuz bağilik hareketi yalnız Türkiyede değil, bütün İslam aleminde ve ümmetin bünyesinde  bir fitne meydana getirdi. Türkiyenin maddi-manevi,beşeri kaybı halen de tam belirlenmiş değildir. Bazılarının yaptığı mağdur olanlar edebiyatına girmeyeceğim. Hele hele şehit ve yaralıları görmezden gelip hep mağdur edebiyatına dalmak en azından erdemsizliktir. Büyük fitnelerde kuru ve yaş birlikte yanıyorsa, bunun sebebi doğruyu ifade etmeyenlerde saklıdır. Devlet suçluyu suçsuzu birbirinden ayırmakla mükelleftir. Bu hüküm doğrudur. Ben bir vatandaş olarak gereken doğru bilgileri devlete veya devleti temsil edenlere vermezsem devlet, mağdurları nasıl ayıklayabilir?

   İblisin tercih ettiği karekteri tercih etmek bir müslüman için yakışmaz. Ortada bir cürmü meşhut vardır. Açık bir cinayet vardır. Eğer Fethullah Gülen ve darbecileri tevbe etmiyorsa bari mağduriyet edebiyatını yapanların tevbe etmeleri gerekmiyor mu? Kafirlere sığınıp Türkiyenin aleyhine çalışmayı hangi ahlaki değerlerle ölçebilirsiniz? Fetö halen de güvenlik güçlerimizi " Eşkiya" diye nitelendirirken onun aleyhine olumsuz tek kelime konuşmayanlara mağdur mu diyelim?(Fetö bir konuşmasında bağlılarına: tek başınıza gezmeyin eşkiya sizi kapar...diyordu)

   Bağilik hareketine kakışanlar ne kadar dindar kabul edilirse edilsin, DİN seçilmiş otoriteye karşı gelmeyi asla kabul etmez. "Biz Allahın istediği gibi bir yönetim getirecektik" deseler dahi, bu iddia kabul edilemez. İnsan öldürmekle, milletin verdiği maaş ve silahla devlete karşı ihanet etmekle meşru hedefe varılmaz. Hedefin doğruluğu ona götüren her yolu meşru kılmaz. 

   Bütün bu ihanetlere rağmen halen de FETHULLAH GÜLEN hakkında olumsuz kanaatlerini ortaya koymayan insanların karekterlerine şaşıyorum. Bu hainin mensupları tarafından ve direktifleri doğrultusunda yapılan bu bağilik hareketini,yapanları ve halen de onlara karşı iyimserlik gösterenleri ihanetle anmak zorundayız. Ancak İBLİS'in karekterini bırakıp Adem aleyhisselamın karekteri olan TEVBE'yi tercih ederlerse, işte o zaman dindeki kardeşliğimiz rahmet, merhamet,adalet ve karşılıklı saygı çerçevesinde elbette devam edecektir.

   İsyanda ısrar şeytanın huyudur.Adem aleyhisselamın huyunu tercihte hayır vardır.ALLAH CC bu milleti ve ümmeti bağilerin şerrinden korusun.

   Allah'a emanet olunuz.

Bağımlılık konusundaki koruyucu ve önleyici tedbir önerilerimiz

Bağımlılıkla mücadelede 2020-2023 stratejik planı çalışmalarına Konya Platformu Eğitim, Kültür, Sağlık ve Çevre Derneği adına katıldım.

Bize “bağımlılıkla mücadelede koruyucu önleyici” faaliyetleri planlayan 2. Komisyonun  moderatörlüğü görevi verildi.

Bizde her üyeye en çok önemsediği öneriyi bir cümle ile dile getirmesini talep ettik.

2. önerisi olanlar için 2. Tura döneceğimizi söyleyerek bütün üyelerin aktif katılımının olduğu verimli bir toplantı yaptık.

Sonuçta harika, uygulanabilir öneriler çıktı:

Bağımlılıkla mücadele toplumun tümünü ilgilendirdiği için ben de kamuoyu ile paylaşmak istedim. İşte bağımlılıkla mücadelede koruyucu ve  önleyici önerilerimiz:

1. Bağımlılıkla mücadelede 0-2 yaşta annenin bebeğini sütüyle beslemesi yanında şefkate, muhabbete doyurması ve oral tatminin tamamlanıp çocuğun kendi bırakması önemli. Aksi halde “oral fiksasyon” gelişiyor ve her tür bağımlılığın altında bu sendrom yatıyor. Bu anlamda anne babalara ve anne baba adaylarına farkındalık eğitimi verilmeli.

2. Okullarda çocuklara derslerin yanında günlük yaşam becerileri kazandırılmalı, her çocuğun en az bir hobisi olmalı, eğitsel kol çalışmalarına aktif destekleri alınmalı.

3. Kredi Yurtlar Kurumu ve Yatılı eğitim kurumlarında gençlerin serbest zamanlarını verimli değerlendirebilecekleri alternatifli programlar sunulmalı.

4. Sertifikalı aile eğitimleri yaygınlaştırılıp, sertifikası olmayanların nikahları kıyılmamalı. Kişiler ailede yaşanan problemler ve çözüm önerileri konusunda yetiştirilmeli, kendilerini aşan konularda hangi kurumlara başvuracakları öğretilmeli.

5. “Uyuma” dedektörü herkesin bileceği ve kullanabileceği düzeyde tanıtılmalı.

6. Her çocuk mutlaka en az bir amatör kulüpte spor yapmalı, resmi kurumlar ve Stk’lar da amatör spor kulübü kurup hareketli ve hedefi olan bir hayata destek vermeli.

7. Medyada iletişim dili bağımlılığı özendirmemeli, Rtük Televizyonu, Btk internet mecrasını bağımlılık ve diğer kötü alışkanlıklar konusunda daha aktif denetlemeli.

8. Çocuklara “sosyal bağışıklık sistemi” kazandırılmalı. Çocuk bağımlılıkla ilgili bir olayı hissettiği anda göstereceği tepkinin bütün aşamalarını bilmeli.

9. Bağımlılık tedavisi görmüş bireyler için istihdamda öncelik ve pozitif ayrımcılık sağlanmalı.

10. Farkındalık ve bilgilendirilme amaçlı kamu spotları yaygınlaştırılsın ve “zorunlu yayın” ibaresi kullanılmasın.

11. “Okul Sosyal Hizmeti” bütün okulları içine alacak şekilde yaygınlaştırılsın.

12. Sınıf öğretmenleri ilave eğitimler ve Yüksek Lisans programı dahil 6 yıllık bir eğitimle çok yönlü yetiştirilsin.

13. Amatem/Umatem’lerin olduğu bütün illerde bağımlılık tedavisi sonrası “Sosyal Uyum, Rehabilitasyon ve İstihdam Merkezleri” kurulsun.

14. “Trafikte Yaya Önceliği” programında olduğu gibi seferberlik tarzı farkındalık ve bilinçlendirme kampanyaları yapılmalı.

15. Her okula mobese kurulmalı ve okul çevreleri ve mahalle takip edilmeli.

16. Meb ve Yüksek Öğretim Mevzuatına bağımlılıkla mücadele ve farkındalık dersleri konulmalı.

17. Tüm il ve ilçelerde “Bağımlılık Risk Haritası” çıkarılmalı ve faaliyetler bu haritadaki öncelikler kapsamında yapılmalı.

18. Meslek Liseleri müfredatı her gencin yaratılışına uygun, kendini gerçekleştireceği bir meslek(altın bilezik) kazandıracak şekilde yaygınlaştırılıp, mesleğin yükseğine geçişte meslek lisesi öğrencilerine pozitif ayrımcılık yapılmalı.

19. Anne babalar 0-3 yaşta çocuklarıyla birebir ilgilenmeli asla kreş ve bakıcı desteği almamalı; 4-12 yaşta ise çocuklarına sevgi ve şefkatlerini koşulsuz sunmalı ve her daim iletişim kanallarını açık tutmalı, asla mesafe koymamalıdır.

Biz komisyon olarak görevimizi en iyi şekilde yapmaya çalıştık.

Şimdi top yetkili kişi ve kurumlarda…

Gayret bizden, Tevfik Allah’tandır.

Muvaffakiyet, niyet-i halisenin refikidir vesselam.

 

Öğrencilerimizi Deizm belasından kurtarmak

Değerli dostlar, kıymetli okurlarım, ülkemizde gençler arasında, hatta yetişkinleri bile etkisi altına almış, büyük yangın gibi, tsunami benzeri hızla yayılan, önüne geleni yutup yok eden bir baş belası var; “DEİZM!”

DEİZM’i, okullarımızda öğrencilere anlatmak, toplumda halka; konferanslarla, sohbetlerle, panellerle sunmak, sosyal medyada, kültür ortamlarında dile getirmek, gazete ve dergilerde yazmak, bu konuyu önemli gören, herkesin en önemli kulluk görevidir. Ne olur, bunu ihmal etmeyelim. Öğrenciler bizim canımız, halkımız her şeyimiz. İslamî hassasiyeti kaybedersek, her şeyimizi kaybederiz. Bu kısa girişten sonra Deizm hakkında bilgi sunmak istiyorum.       

Tarih boyunca insan toplulukları arasında semavi dinlerin haricinde çeşitli inançlar ve uydurma dinler ortaya çıkmıştır. Bu inanç şekillerinden biri deizm inancıdır. Yaradancılık anlamına gelen bu inanç 17. yüzyıldan itibaren adını duyurmaya başlamıştır. Sadece Tanrı'nın varlığına inanan bunun dışında tüm dinleri reddeden bu inanç dinsel bilgiye dolaysız biçimde sadece akıl yoluyla ulaşılabileceği ilkesini esas alır.

Yaradancılık anlamına gelen Deizm, evrenin bir yaratıcı tarafından yaratılıp daha sonra bu yaratıcının insanı kendi başına bıraktığını kabul eden bir felsefi akım ya da inanç biçimidir. Deizm, peygamberleri ve Kutsal kitapları reddeder. 

Tüm dinleri reddeden ancak tanrının varlığına inanan deizm, peygamber, kutsal kitap, cennet ve cehennem, melek ve şeytan gibi kavramların hiçbirini kabul etmez. Deizme göre mutlak bilgiye ulaşmanın yolu vahiy ve peygamberlerden geçmez. Doğa, bilim ve akla dayanır. Bu inanca göre insan aklı yeterli olduğu için vahiy ve kutsal kitaplara da gerek yoktur. Yaratıcının dünyayı ve evreni bir kez yaratmış, sonra kendi yasalarına göre işlemesi için insanları ve evreni bir başına bırakmış olduğunu savunurlar. Deizm inancına göre Tanrı evrene ve dünyaya müdahale etmemektedir.

Deizmin fikir babası 17. yüzyılda yaşayan İrlandalı John Toland'dır Katolik bir ailede doğmuş olup "Pentheistikon" isimli kitabında akla dayalı maddeci bir dinin gerektiğini savunmuştur. Toland'ın bu düşüncesi birçok düşünür tarafından kabul görmüş ve deizm olarak dünyaya yayılmıştır. Voltair ve Rousseau gibi ünlü düşünürler de Deizm savunucusu olmuştur. İlk Deizm kelimesi Viret (1564) ve Burton(1621) tarafından kullanıldığı genel kabul görülmektedir. İngiliz filozof Edward Herbert, "De Veritate" (Hakikat Üzerine) isimli kitabı ile Deizm kurucuları arasında sayılmaktadır. Herbert’e göre bir yaratıcı vardır ve evreni yaratmıştır. Ancak dinlerde yer alan Akıl dışı söylemler doğal düzene gölge düşürmektedir. Rousseau da deizmi savunmuş ancak onun asıl savaşı din adamları ile olmuştur. Rousseau, özellikle katı olarak gördüğü kilise rahipleri ve din adamlarını gereksiz aracılar olarak görmüştür. Deizm genel olarak katı ve baskıcı Katolik dünyasının yüzünden kurulmuştur denilebilir.

DEİZMİN ÖZELLİKLERİ

* Deizme göre Tanrı vahiy göndermez.

* Deizm de peygamberlere inanılmaz, Tanrı ile insan arasına başka hiçbir düşünce giremez.

* Kutsal Kitaplar Tanrı'nın sözü olarak kabul edilmemektedir. Deizme göre elçi olduğunu iddia edenlerin "Vahiy geldi" diyerek var ettiği kitaplar Tanrı'dan gelmiş olamaz.

* Deizm'in hiçbir kutsal kitabı veya peygamberi yoktur.

* Deizm'de şeytan, cehennem gibi öğeler yoktur.

* Deistler "özgür düşünürler"dir. İyi birey olabilmek için peygamber ve kitaplara gerek duymazlar.

* Deistler vahiyleri ve vizyonları reddederler. Hayatlarında insan uydurması mucizelere ve kehanetlere yer yoktur.

* Deizm'in rahip, haham, imam gibi din adamlarına ihtiyacı yoktur. Bir bireyin istediği tek şey kendi sağduyu ve insanlık durumunu düşünme kabiliyetidir.

 

Dedemden dinlediklerim

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÖZÜYLE

 

ataroglumehmet@hotmail.com

Sevgili dostlar Çanakkale adı geçti mi veya her yıl Çanakkale zaferimizin yıl dönümü geldi mi her iki dedem aklıma gelir. Allah her ikisini de gani gani rahmet eylesin. İkisi de Çanakkale de gazilik şerefine ermiş kişilerdi.

Babadan dedem olan Mehmet dedem her iki balkan savaşlarından sonra Çanakkale’ye gitmiş orada sağ şakağından giren kurşunla sol gözünü kaybetmiş, tedaviden sonra malulen memleketine gönderilmiş.1959 yılında kucağında beni severken bir anda kollarına gelen bir ağrıyla kıvranmaya başlamış ve çok geçmeden hayata gözlerini kapamış. Mehmet dedemin ancak resmini görmek nasip oldu.

Anamdan dedem olan Hüseyin dedem ile uzun yaşadığından dolayı çok yıllar beraber olduk. Ben köyde olmadığım için benim tatil günlerimi dört gözle beklerdi. Çünkü ben köye tatile gelince dedeme bol kitap okurdum. Kendisi yeni yazıyı okumasını bilmezdi.

Bu arada bol bol da sohbet eder kendisine askerlik hatıralarını anlattırırdım. Hüseyin dedem de her iki Balkan savaşlarına katılmış, Çanakkale’de topçu çavuşuymuş. Çanakkale’den sonra istiklal savaşımızın bütün süresince savaşmış. I. Ve II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz derken oğlum Yunanı denize döktük öyle döndük derdi. Köyümüzdeki Her Milli bayramlarda mutlaka dedeme hatıralarını anlattırırlardı.

Dedem için anlatması çok zordu. Kırk yıl köyümüzün imamlığını yapan dedem savaş hatıralarını anlatmaya geldi mi çook zor başlardı anlatmaya. Beş on dakika ağlamadan yani boşalmadan başlayamazdı. Onu dinlemekte çok zordu. Dinleyenlerde ağlamadan duramazlardı.

Oğlum derdi Çanakkale savaşını anlatmak çok zor, orada yaşananlar ne kelama sığar ne de kaleme derdi. Dedemin anlatamadıklarını ben size nasıl anlatacağım da zaten dostlar sadece bizimkisi hatırlama ve dualar gönderme olacak.

Dedem derdi ki oğlum, biz koskoca bir Osmanlı iken bizim beslediğimiz milletlerin bize azgın köpekler gibi saldırışı akıl alır şeyler değil, kendisinin de manevi ilminin olması sebebiyle bunun mutlaka batınında(gizlisinde) bir sebebi olmalı derdi. Ve Allah bu asil milleti, öncesindeki islama yaptığı hizmetler hatırına tarihten sildirmedi ama çok süründürdü derdi.

Dedemin bu sözleri benimde yaşım büyüdükçe (yani lise son yıllarımda ve üniversitenin ilk yıllarında) aklımı iyiden iyiye kurcalar olmuştu. Konyamızın Mevlana yanındaki büyük mezarlığı ziyaretimde ayrıca bazı şehirlerin mezarlıklarında üçler, yediler diye toplu mezarlar görüyordum ve bunların da manevi meclisler olduklarını duyuyor ve inanıyordum.

Diyordum ki demek her şey Allahın izni ve iradesince manevi meclislerde konuşuluyor, planlanıyor, tartışılıyor. Bizler sadece zahirdeki olayları seyrediyoruz diyordum.

Dedemin, Çanakkale ve diğer cephelerde verdiğimiz I. Cihan harbinin hakkındaki gizlideki sebepleri neydi ki diye düşüncelerime en sonunda cevap bulmuştum. Bu cevabı dedemin sağlığında da kendisine okuduğum zaman çok rahatlamıştı.

Sizde merak ediyorsunuz değilmi dostlar. Biraz sonra size de aktaracağım. Haydi, sizde okuyun bakayım Bediüzzaman’ın manevi meclisteki müşaveresini.

“1335(1919) senesi Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:

Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi:

"Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."

Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:

"Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et."

Ayakta durup dedim:

"Sorun, cevap vereyim."

Biri dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?"

Dedim: "Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira, şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkate kaybettik. Fakat bir saadeti âcile-i müstemirre bizi bekliyor.

Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikballe mübadele eden kazanır."

Birden meclis tarafından denildi: "İzah et."

Dedim: "Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Galip olsaydık, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimâne, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münâfi, hem ehl-i imânın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsaydık, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecektik. Şu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhte edecektik."

Dediler: "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"

Tekrar biri sordu: "Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir?"

Dedim: "Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

"Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı. El cezâu mincinsi'l-ameli

"Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatâdan neşet eden müşterek musibet, mâzi günahını sildi."

Yine biri dedi: "Bir âmir, hatayla felâkete atmışsa?"

Dedim: "Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatâdarın hasenatı verilecektir; o ise hiç hükmünde. Veya hazine-i gayp verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir."

Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş, kendimi buldum. O gece böyle geçti.

Dostlar Çanakalenin, Kafkasya’nın, Yemenin, İstiklal savaşımızın tüm şehit ve gazilerini rahmetle anarken onlara dualar gönderelim onlara layık evlatlar olmaya çalışalım.

Şairimiz üstat Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah bir daha İstiklal marşı yazdırmasın” diyerek âcizane dedemden dinlediklerimi sizlere bir şiirle aktarmak istiyorum.

ZAFERİN ARDINDAN

Dedemden dinledim canlı destanın,

“Çanakkale şanlı yer oğul.” dedi.

Özünden, hemi de canı gönülden,

“Kulağını bana ver oğul.” dedi.

 

Değişmişti tüm dünyanın havası,

Aslında bu haçla hilâl davası,

Yad’a yurt olmadı Türkün yuvası,

“Göğsümüz bir kale, sur oğul.” dedi.

 

Körpe kuzusuyduk Anadolu’nun,

Bir sınav yeriydi Allah kulunun,

Mükâfatı Cennet, cihat yolunun,

“İki yüz elli bin er oğul.” dedi.

 

Yabancı derdime olur mu hekim,

Küfür bir millettir kim olursa kim,

Bakın tarih gösterdi ya nitekim

“Düşün, biraz kafa yor oğul.” dedi.

 

Silahımız azdı, mermimiz dardı,

Yeşil sarıklılar orada vardı,

Milletin imanı yurdu kurtardı,

“Kaybetmek bizlere ar oğul.” dedi.

 

Cihan savaşının başlangıcıydı,

İman davasının dibi ucuydu,

Aslında bizlerin gizli suçuydu,

“Sonra güle döndü har oğul.” dedi.

 

Bir avuç askerin işi değildi,

Hakikattı, asla düşü değildi,

Tabi ki Bedir’in eşi değildi,

“Ama benzerliği var oğul.” dedi.

 

Boğazın suları al kana döndü,

Bizim için ölüm kalım bir gündü,

Bu zaferle melekler de öğündü,

“İlâhî kudreti gör oğul.” dedi.

 

Bin dokuz yüz on beş, şimdiyse doksan,

Yetmiş beş seneye dönüp bir baksan,

Bedenimiz var ya, ruhumuz noksan,

“Bunun sebebini sor oğul.” dedi.

 

Neden verdik bu savaşı ne varsa?

Gözünü oyardık kim yan bakarsa,

Gülle kalkan yerde, kadeh kalkarsa,

“Bir daha kazanmak zor oğul.” dedi.

 

Ne çabucak, hemen unutuverdik,

Cana kast edenin koynuna girdik,

Silahla kazandık, gönülle verdik,

“Müslüman’ı gördük hor oğul.” dedi.

 

Ataroğlu’m nesil saptı yüzlendi,

Atayın kemiği yerde sızlandı,

Milletimin gücü nerde gizlendi?

“Kuran’a gizlenmiş sır oğul.” dedi.

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Niçin ve nasıl namaz kılmalıyız?

     Namaz; İslam’ın beş temel şartından biridir. Kelime-i Şahadetten sonra en önemlisidir. Kendi hür iradesi ile Kelime-i Şahadet getirip, Müslüman olan bir ferdin, kılmakla yükümlü olduğu, dinin direği hükmünde bir ibadettir. Bedenimiz için nasıl gerekli önlemi alıp, meşru ve helal gıdaları yiyip, su v.b. içeceklerle korunması ve beslenmesini sağlıyorsak, ruhumuzun da gıdası, beslenmesi ancak iman ve onun gereği olarak ibadetlerle mümkündür. Kısacası kulluk görevinin bilincinde olmak gerekir. Namaz Nedir? Namaz, Yüce Yaratıcının huzuruna çıkıp O’nun olduğumuzu göstermenin adıdır. Namaz huzura varış, huzura çıkış, huzurda duruş, huzurda doluş, huzurda huzura eriş ve huzurdan hayata geliştir. O’nunla söyleşinin, O’na ait oluşumuzun göstergesidir. Namaz dinin direğidir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in gözünün nurudur, Mü’minin miracıdır, Müslüman’ın yolunu aydınlatan nurudur, kişi ile küfür arasındaki en büyük settir. Namaz, Mü’min olmanın gereği, İmanın pratiğidir.

     Elif gibi kıyamda duracaksın, dâl gibi rükûlara varacaksın, mîm gibi secdelere kapanacaksın ve âdem, adam olacaksın.Dinin direği olan namazı toplum olarak ayağa kaldırmalı, evde, iş yerinde, camide, arzda… Bunun için cemaat meşru olmuştur. Cemaatle kılınan namaz, yalnız kılınan namazdan 27 (yirmi yedi) kat daha sevap oldu.Namazda cemaat bereketi demek; daha doğru, daha coşkulu, daha etkili namaz kılmak demektir.Namaz; huzurda duruşun göstergesi! 5 beş vakit. Ruhun gıdası, şarj ameliyesi, ruh dünyasının ayarlanması, nefs ve şeytanın çaresiz bırakılması demektir. NAMAZ: Hayatı kuşatan evrensel ibadettir. Kıbleye Yönelmek: Ka’be ile canlı bağlantı kurmaktır. Niyet : Gönlün huzur da duruşu.  Tekbir: Kibir ve istikbara hayır!  demektir. Kıyam: Allah (c.c.)’ın huzurunda esas duruş göstergesidir. Hazır ol vaziyeti ve kulluk tekmilidir. Emre amade oluşun ifadesi. Tahrime, O’ndan alıkoyan her şeyi haram kılma. Nefis eğitimi, Tekbirle Allah (c.c.)’a bağlanıyoruz. O’na kurban olmaya hazır olduğumuzu söylüyoruz. Kıraatle, O’nun söylemiyle O’nunla söyleşiyoruz. Ruku’ ve Secde ile yalnızca O’na boyun eğeceğimize söz veriyoruz! Namazı huşu’ ile kılacaksın, edeple oturacaksın, O’na her şeyini sunacaksın, yalnızca O’ndan isteyeceksin, O’nun Resulünü selamlayacaksın ve sonunda Miraç hediyen tahiyyatı alacaksın. O takdirde; O’ndan istemeye yüzün oldu, artık  duâ edebilir, isteyebilirsin.

     Âyet-i Kerimede: “(Resûlüm!) Sana vahye dilen kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût Sûresi âyet:45) buyrulmuştur. Namaz, tekbirle başlar, selamla sona erer. Kılınan namaz, kılındığı yerde kalmaz. Hayata yansır. Namaz ruhuyla yaşamak gerekir. Namaz bizi istikamet çizgisinde tutmalıdır. Namazlarımız, iyilikleri emredip, kötülüklere de mani olmalıdır. Namaz da daim olmak ve namazın muhafızı olmak gerekir. Kısacası Namaz; hayatı yönetir. Aile sofrası, bütün fertler hazır olduğunda huzurlu, cennet, hep birlikte olunca en güzel olur. Onun içindirki ailecek namz kılınmalıdır.Namaz kılan, Rabbiyle gizlice konuşur. Namazda Rabbime bağlanır. “Namaz gözümün nurudur” ‘Ruku’ ve secde varlık halkasını Allah (c.c.)’ın kapısına vurmaktır. O kapının halkasını dövmek gerekir.
Âyet-i Kerîmelerde: “Onlar ki: Namazlarını sürekli kılarlar/aksatmazlar.” (Mearic Sûresi âyet:23) “Ailene namazı emret, kendin de namaz kılmada sebat et. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz besliyoruz. Sonuç takvâ sahiplerinindir.” (Tâ-hâ Sûresi âyet:132) “Onlardan sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki, namazı zayi ettiler, şehvetlerine uydular. Onlar kötülük bulacaklardır.” (Meryem Sûresi âyet:59) “İkiyüzlü münafıklar, Allah’ı aldatmağa çalışırlar. Oysa O, onları aldatır. Namaza kalktıkları zaman da üşene üşene kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı pek az anarlar.” (Nisa Sûresi âyet:142) “Namaza çağırıldığınız zaman münafıklar onu eğlence ve oyun yerine koydular. Düşüncesiz bir topluluk oldukları için böyle yaptılar.” (Mâide Sûresi âyet:58) “Suçlulara sorulur: Sizi şu yakıcı ateşe ne sürükledi? Onlar da şöyle derler: "Biz namaz kılanlardan olmadık." (Müddessir Sûresi âyet:41-43) “…Namaz Mü’minler üzerine vakitleri belli bir farzdır.” (Nisa Sûresi âyet:103)

     Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) hadis-i şeriflerinde: “Namaz dinin direğidir. Onu gereği gibi kılan dinini yapmış olur, onu terk eden de dinini yıkmış olur.” “Kişi ile küfür arasındaki engel namazdır.” “Namaz, benim gözümün nuru kılındı.” İslam’ın halkaları lime lime çözülecektir. İlk çözülen halka hüküm, son çözülen ise namaz olacaktır! “Namaza, aman namaza dikkat edin...!” buyurmuştur.

     Dini, namazla ikame etmek! Namaz dinin direğidir. Namazsız Müslümanlık eksiktir. Namaz beş öğün ruhun gıdasıdır, kulun Rabbin huzuruna çıkışıdır ve O’na içini döküş fırsatıdır. Tüm peygamberlerin hayatında namaz vardır. Peygamberimizin, peygamberliğinin ilk yıllarından itibaren namaz vardır. Namaz, Peygamberimizin gözünün nurudur. Peygamberimiz vefat ettiği son ana kadar namazlarını kılmıştır. Vefat ederken son sözleri de aman namaza dikkat edin olmuştur. Namaz, en zor şartlarda bile terk edilmemesi gereken bir ibadettir. Ezanla geldiğimiz şu dünyadan dua niyetiyle üzerimize kılınacak cenaze namazı ile göçüp gideceğiz.

     Niçin Namaz Kılarız/Kılmalıyız? O’na muhtaç olduğumuz için… O’nsuz olamayacağımız için… O’nun huzuruna çıkıp dolmaya ihtiyacımız olduğu için…O’nun huzurunda huzura erdiğimiz için… Bunca nimetlerine karşı O’na şükrümüzü göstermek için… O’nun huzuruna çıkıp içimizi O’na dökebilmek için... O’nunla iletişim kurup konuşabilmek için… O’nun yardımına müstahak olabilmek için… Hayata namazla hazırlanmak için… Elbette Allah için!    Namaz kılanlar, layıkıyla namaz kılıp kılmadıklarını, arada sırada kılanlar, beynamazlar kısacası herkes kendini sorgulasınlar!

     İnsan Niçin Namaz Kılmaz? İnsanımız namazın önemi hakkında yeterli bilgiye sahip değil. Namazın günlük hayatımızı manen ve maddeten programlayan bir ibadet olduğunu bilmiyor. Namazla ilgili bilgileri, onu eyleme dönüştürecek seviye ve güçte değil. Yani namazın farziyyetine iman konusunda problemleri var. Namaz ibadetinden çok daha önemli işleri (!) var, Namaza vakit ayıramayacak kadar yoğun.(!) Namaz ibadetini bir angarya olarak görüyor ve nefsine ağır geliyor. Sonra kılarım, büyüyünce kılarım gibi bir çok gerekçeleri var. (!)

     Yüce Allah’ın “Doğrusu namaz, Mü’minler üzerinde vakitleri belirlenmiş bir ibadettir” uyarısına ve beş vakit namazı belirleyen Peygamber uygulamasına rağmen; namaz vakitlerini belirleme konusunda kişinin kendisini yetkin görüp cumadan cumaya yahut keyfi yetince namaz kılması da pek çok insan için önemli bir sorundur. Çoklarının namazı düzenli kılacağı bir aile, iş ve arkadaş ortamı yoktur. Peki, namaz kılınacak bir ortamın oluşması için çaba sarf ediyor muyuz?

     Rabbimiz, her birimize gerçek anlamda İman etmeyi, imanımızın gereği Salih amelleri işlemeyi, namazı dosdoğru kılmayı, bütün ibadetleri yapmayı nasip eylesin. Haydi, bugünden itibaren şuurlu bir şekilde gözümüzün nuru namazı kılalım. Namazla dirilelim, ailemize, çocuklarımıza ve çevremize iyi bir örnek olalım. Haydin namaza! Namazla kalın, namazı ikame edin, namazda kalın, namazlı olun ve namazla dolun!  İki cihanda kurtuluşa erenlerden olmamız duası ile sıhhat ve afiyetler dilerim.      

     omerlutfiersoz@gmail.com

Hak ve Özgürlüklerle oynanmaz

Hak ve Özgürlükler, herkese lâzım olan iki önemli değerdir.

Ama, nedense insanoğlu bu konuda da çok cimri ve bencil davranıyor! 

İnsan, bu değerlerin hep kendi elinde olmasını, bunları sadece kendisinin kullanmasını istiyor.

Hak ve özgürlükleri başkalarına lâyık görmüyor.

Sanki bu değerleri kendisi bulmuş, kendisi üretmiş gibi.

Oysa, insanlığın ortak değerleri bunlar.

Herkes için geçerli ve gereklidir.

Bunu, diğer insanlardan ve devletlerden kıskananlar, bir gün kendilerinin de bundan mahrum kalabileceklerini bilmelidirler.

Çünkü, bu değerler, hiçbir zümrenin ve şahsın inhisarında (tekelinde) olamaz.

Tarih sayfaları, böyle yapanların acı sonlarıyla doludur.

Bugün yaşadıklarımız da, ne yazık ki bundan farklı değildir.

*** 

Hem dünya’da hem de Türkiye’de, hak ve özgürlükleri kendi tekeline alan bazı kişi ve kuruluşların varlığı, kaygı verici boyutlara ulaşmıştır...

Doğuştan özgür olan ve yaratılıştan bazı haklarla donatılan insanoğlunun, bu hakları ve özgürlükleri sanki kendi malıymış gibi elinde tutan bu kişi ve kurumlar, bilmelidirler ki, bunu yaparak insanları kendilerine asla kul-köle edemezler.

Yaptıkları şey, sadece onların nefretlerini artırmak, kendilerine daha da düşman hale getirmekten ibaret kalır.

Çünkü, insan tabiatı, insan doğası, asla bunu kabul etmez.

Kabul eder gibi görünmesi, tümüyle korkudan ve baskıdan dolayıdır.

Ama o korku ve baskının altında, müthiş bir hınç ve korkunç bir kin gizlidir.

İnsanlığın haklarını tümüyle satın almak ve onların özgürlüklerini tamamen yok etmek, tarih boyunca asla mümkün olmamıştır.

Bundan böyle de olmayacaktır.

Kainatın en muhteşem varlığı olan insanı, yine kendisi gibi bir insan olan varlıkla tatmin etmek kesinlikle kabil değildir.

Çünkü insan, aciz bir varlıktır.

Kendisi gibi aciz bir varlık tarafından güdülmesi, hayatına yön verilmesi nasıl mümkün olabilir?

Böyle bir güdülmeden insan nasıl mutlu olabilir?

***

Tatmin olmanın, huzur bulmanın yolu hiç şüphesiz ki, insana hak ve özgürlükleri doğuştan veren Varlık’la mümkündür.

O Yüce Varlığın güdümüne girmek ve O’nun gösterdiği hayatın yoluna girmekle ancak insan huzur bulabilir, mutlu olabilir.

Yani mutluluğun kaynağı, İlahi Kudret’e sığınmaktır.

İnsanoğlunun başkaca tatmin olması mümkün değildir!

İnsanlar, ancak O’nu anarak, O’nunla bir ve beraber olarak mutmain olabilirler.

Öyleyse, sanki kendileri vermiş gibi insanların haklarını ve özgürlüklerini ellerinden almaya çalışan insanlar şunu bilmeliler ki, yaptıkları şey, O yüce Varlığın işine müdahaleden başka bir şey değildir.

Böyle yaparak O’nun İlahlığına ortak olmakta ve O’na şirk koşmaktadırlar.

En büyük isyan da budur ve bunun adı dînî literatürde “şirk” diye isimlendirilir. Çünkü, O Yüce Varlığın eseri Kur’an, şirk günahını, affedilmeyen en büyük isyan ve günah-ı kebâir olarak nitelemektedir.

Bu günahı işleyenlerin dünyası da ahireti de perişandır.

***

Tarih boyunca, insan hak ve özgürlüklerini kısıtlayan ve onlara bu hakkı çok gören kişi, kurum ve kuruluşların neden bir türlü onmadıklarını, kısa sürede perişan hale düşüp helâke uğradıklarını şimdi daha iyi anlayabiliyoruz!

Bugün de, aynı işi yapanların akıbeti, geçmiştekilerden farklı olmayacaktır...

 

Kemalizm’i din haline getirenler

10 Kasım törenlerinde bazı okullarda öğrencilere, Mustafa Kemal Atatürk’ün fotoğrafı önünde secde yaptırılması olayı; Kemalizm’in din haline, Atatürk’ün de bu dinin ilahı haline getirilmek istenmesinin son devirdeki en bariz örneği olmuştur.

Aslında bu ve buna benzer dinimiz açısından oldukça sakat olan uygulama ve sözler çok daha önceki yıllarda da olmuştur.

Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Mustafa Kemal Atatürk’ü övmek adına ortaya konan çok abartılı ve sapkın ifadeler, onun tanrılaştırılmasının, görüşlerinin de dinleştirilmesinin örneklerini oluşturmaktadır.

Bunlardan ilki, Ağustos 1928’de Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi Matbaası’nda bastırılan ve hâsılatı Türk Tayyare Cemiyeti’ne ait olan “Türk’ün Yeni Amentüsü” adlı kitaptı.

Yeni alfabeye geçiş döneminde basılan 60 sayfalık, Osmanlıca kitapta, takma ismi “Sâfi” (Tekin Alp) adlı müellifin, İslam’ın iman esaslarını içeren amentü duası yerine kaleme aldığı şu ifadeleri yer alıyordu:        

“Kahramanlığın örneği olan ve vatanın istiklalini yoktan var eden “Mustafa Kemal”e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına, mücahid analarına ve Türkiye için âhiret günü olmadığına iman ederim. İyilikle fenalığın insanlardan geldiğine, büyük milletimin medenî cihanda en büyük mevkii kazanacağına, hamaset destanlarıyla tarihi dolduran kudretli Türk ordusunun birliğine ve “Gazi’nin Allah’ın en sevgili kulu olduğuna kalbimin bütün hulusuyla şahadet eylerim.”

Müslümanın amentüsünde geçen; “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inandım. Öldükten sonra diriliş haktır. Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim” esaslarına aykırı ve bu esaslara karşı uyduruk bir amentü ortaya atmak, yeni din tesisinden başka bir şey değildir.         

Osmanlı paşası olan ve Osmanlının son Padişahı tarafından Anadolu’ya gönderildikten sonra kahraman haline gelen bir liderin arkasına saklanarak, tarihi olayları çarpıtmayı ve her fırsatta İslâm düşmanlığı yapmayı amaç edinen çevreler, Milli Şairimiz Mehmed Akif’in ifadesiyle “hayayı, utanmayı kaldırmaktan, mukaddesatı ısırmaktan ve Hüda’ya saldırmaktan” çekinmediler.

Dönemin bazı şairleri, Mustafa Kemal Atatürk’ü “peygamber” hatta “ilah” derecesine çıkarmakta birbirleriyle yarıştı.

 

Bunlardan Ali Hadi, “Gazi” başlıklı şiirinde:

“Her yaptığın iş harikadır, her sözün ayet,

Kavmin olalım, sen bize, din eyle inayet!

Din istemeyiz öyle Arap felsefesinden,

Gazi ! Bize bir din de yarat Türk nefesinden!..” derken,

 

Halil Bedi Yönetken:

“Tanrı gibi görünüyor her yerde,

Topraklarda, denizlerde, göklerde;

Gönül tapar, kendisinden geçer de,

Hangi yana göz bakarsa: Atatürk.

 

Babasından önce onun adını,

Öğretiyor oğluna Türk kadını,

Ondan aldık yaşamanın tadını,

Bahtiyarız, bahtiyarsa Atatürk.” Sözleriyle bir “Atatürk Marşı” besteledi.

 

Yusuf Ziya Ortaç da:

 

“Dağların ardında sönüşü gibi,

“Millete can veren, vatan yaratan;

“Tanrının göklere dönüşü gibi,

“Her zaman ırkıma büyük Baş Atam,

“Tanrılaş gönlümde, tanrılaş Atam!”

demekten geri durmadı.

 

İlhami Bekir;

 

“İlk adam, mavi gözlerle baktı toprağa,

“Toprağın haritasını çizdi bayrağa;

“Allah değil, o yazdı alın yazımızı” dedi.

 

Osman Nuri Çerman;

"Cennetse bu yurt, sen onu buldun harabe
Bir gün olacaktır anıtın, Türklüğe Kâbe!
Zindan kesilen ruhlara bir nur gibi doldun
Türk ırkının en son bir peygamberi oldun!” mısralarının ardından,

Atatürk’ün sözlerinin “Kur’an” gibi kutsal olduğunu ifade ederek: “Vatan kurtaran Atatürk’ün ağzından çıkan sözler de bir Tanrı buyruğudur. Türkçe Kur’an okur gibi, onu da oku!.. Tekrar oku ve herkese okut!.. Öğret!.. Anlat!… Yaz, yazdır, yay, yayınla!.. Kutsal kitapların ruhundan ayrı olmayan “Kemalizm” prensipleri, vatansever Türk’ün imanı, ibadeti, medeniyeti, istiklali ve istikbalidir!..” satırlarını kaleme aldı.

Dönemin CHP Edirne milletvekili Şeref Aykut,  KAMALİZM adıyla yayınladığı kitabında, "Kamalizm, bütün dinlerin üstünde bir yaşamak dinidir!" diye söze başladı. Ve CHP'nin 6 okunu, KAMALİZM dininin 6 esası olarak göstermeye çalıştı.

Behçet Kemal Çağlar’da dönemin CHP Erzincan milletvekiliydi. Süleyman Çelebi'nin sevgili Peygamberimiz için yazdığı Mevlidi baştan sona kadar Atatürk üzerine uyguladı: "Ol Zübeyde Mustafa'nın ânesi / Ol sedeften doğdu ol dürdanesi / Gün gelip oldu Rıza'dan hamile / Vakt erişti hafta vü ve eyyam ile!.."

Kemalettin Kamu, dönemin CHP Erzurum milletvekiliydi ve Çankaya önünde secdeye kapananlardandı. Şöyle diyordu: 

“Ne örümcek, ne yosun

Ne mûcize, ne füsun,

Kâbe Arab’ın olsun

Çankaya bize yeter.”

O dönemdeki bu ve bunlar gibi nice sapkın düşünce ve uygulamalar, zamanımızda öğrencilere secde yaptırma olarak tezahür etmiştir. Bu düşüncede olanlar bilsinler ki Atatürk adına yaptıkları bu girişimler, Atatürk’e en büyük zararı vermektedir. Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim.   


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi