Bugün; 27 Mart 2017, Pazartesi
YAZARLAR
Her boy kapak gelmiştir

sayan.suleyman.42@gmail.com

Dünya üzerinde en alttaki takımdan en üsteki takıma kadar belli grafikte düz gitmez, özellikle futbolda bazen inişler bazen çıkışlar olması son derece normaldir. Konyaspor çok ekstra geçen bir sezon sonrası, bekleyen tehlike buydu aslında.Bu durumun böyle olabileceğini geçtiğimiz sezon yazmıştım. Fakat son bir ayda yaşananlar bizleri, oyuncuları, teknik heyeti, taraftarları hatta yönetimi bile çok yordu. Yalnız bu durumda ergenler şöyle dursun, baş suçlu yönetimdir. Ev sahibi Fenerbahçe’nin Volkan, Kjaer ve Lens’in eksikliğine karşı Konyaspor’da Ali Çamdalı, Rangelov   ve Dauglas’tan yoksun olarak çıktı karşılaşmaya, iki takımında kilit diyebileceğimiz oyuncularından eksik çıkması maçın tatsız pozisyonsuz geçecek diyenleri yanılttı.

Fenerbahçe 4-5-1 düzeninde sahada yer alırken orta alanı kalabalık tutup topa sahip olmayı, plandı, Konyaspor ise alıştığımızdan biraz farklı sahadaydı, Aykut hoca orta alanı diri tutma adına genç fizik kapasitesi yüksek oyunculardan faydalanırken 4-4-1-1 taktiği ile sahadaydı ki Fenerbahçe’nin tekniği az oyuncularını hataya zorlamayı düşünerek, çıkarken kapılan toplarla etkili olmaya çalıştı.

Maçın ilk 15 dakikası takımlar birbirini tartarken Fenerbahçe menzil dışından savaşlardaki taciz ateşleri gibi tartıp yokladı. Konyaspor oyun disiplininden vazgeçmeyerek bekledi, dakikalar 17 olduğunda geçen sene izlemeye alışık olduğumuz ve özlediğimiz organize gollerden birini izledik. 2 dakika sonra serseri mayın gibi kaleye sokulan Skrtel’in gol olacağına kendisinin bile inanmadığı şutu ile denge gelse de yine 2 dakika sonra Konyaspor’un önde baskısıyla hataya zorlaması ile 2.gol geldi. Maçın gizli kahramanı Miloseviç’in direkten dönen güdümlü füzesi gol olmayı hak etmişti belki de. Fernandao’nun kolunun kırılması ise gerçekten güzel akşamın tek kötü tarafıydı.

Devreye 2-1 önde girdik ikinci yarı demoralize olan Fenerbahçe karşısında, umutlanan Konyaspor’u izledik. Artık Konyaspor’un işi daha rahattı. En iyi yaptığı işlerden birini yapacak bekleyecek rakibi hataya zorlayıp belki de hiç olmadığı gibi tarihi bir zaferle ayrılacaktı. İkinci yarı bana deselerdi Konyaspor’un farkı artırması için ne yapması lazım diye Fenerbahçe orta alanından bir oyuncu çıkartıp hücuma bir oyuncu alınması lazım derdim. Orta alan hakimiyetini yitiren Fenerbahçe karşısında üçüncü golü bulmak fişi çekmek demekti. Tamda dakikalar 54 olduğunda Ömerali’nin golü ile maç 3-1’ e geliyordu.  İşte bu dakikada Aykut hocanın hamle hatası geldi. İlk yarı sakatlanan ve sakat sakat fedakarca oynayan Mehmet Uslunun yerine Ömerali’yi çekip Fofana’yı oyuna alsa inanın çok çok farkı bir maç konuşuyor olacaktık. Çünkü Fenerbahçe o dakikadan sonra varı yoğu ile bilinçsizce saldıracaktı, Fernandao sakatlandı doldur boşalt yapamazlar organize zaten sıfır geriye Alper’i kilitleyip Fenerbahçe’yi kilitleyebilirdi. Halil İbrahim’in oyuna girmesi hamle hatası fakat  Meha’nın oyuna girmesi son bölümde Fenerbahçe’nin ekmeğine yağ sürdü Kibonk’un girmesi gerekirdi, hoca hatasını hemen anlayıp Kibonk’u oyuna dahil etti ve hoca bence değişiklik yapmada geç kaldı. Ancak kazanılan maç kazanılmıştır ve tarihimizde ilk kez kazandığımız için bence çokta eleştiri yersiz olur. Yalnız Fenerbahçe maçı bizi yanıltmasın içerde oynayacağımız çok önemli iki maç bizi bekliyor. Saha içi böyleydi şimdi gelelim asıl filmin koptuğu yere dışarıya, İrlanda parlamentosuna. Konyaspor’a kim zarar veriyor diye bir soru gelse bana ; Kimin ne kadar Konyasporlu olduğu beni ilgilendirmez, sorgulamak haddim değildir. Konyaspor’u yeni statta görüp sosyal medyayı aktif kullanan ergen ile sosyal medyanın gücünün farkında olmayan fakat şampiyonluk yaşamış takım destekleyip artık Konyaspor’u destekleyen şampiyon olamadığı için salya akıtanlar ve Başka kulüp taraftarı olup burada yönetici olanlar Konyaspor’a zarar veriyor derdim. Yeni moda Aykut Kocaman takımının attığı gole sinirlendi Fenerbahçe ile anlaştı şike var. Birazcık beyni olan adam burada yayıncı kuruluşun ve maç sunan arkadaşın, hatasını görür normalde spiker orada şöyle demeliydi Konyaspor teknik direktörü Aykut Kocaman yenilen golden sonra verdiği tepki, tamam hadi bunu anlamadınız Aykut Kocaman ve antrenör Ömeroviç (tanımayanlar için hocanın hemen yanındaki adam), neden Konyaspor kalesine bakıyor düşünmediniz mi hiç buradaki kasıt yada hata, gollerin dakikaları yakın olduğu için oluşmuş bir durum dikkatli bakınız öyle yorum yapınız, maçta bitti Konyaspor kazandı ne oldu şimdi yediniz mi laflarınızı kazandık! Maç sonu yapılan açıklamalardan şunu anlıyorum maalesef hoca sezon sonu takımımızdan ayrılabilir kalması için Türkiye Kupasını kazanmak, ligde başarılı bir yerde bitirmek ve Aziz Yıldırım’ın yeniden başkan olmasını beklemek gerekiyor. 

Sonuç olarak;  kazandığımız maçta bile Hocaya mesnetsiz iddialar yapanlar, vasfı, işi, sıfatı ne olursa olsun, elimizde bol miktarda kapak vardır kendinize uygun olanı alın, rakamlar yanılmaz 2 kere 2 kere her zaman 4 eder. 95 Yıllık kulübün altın anahtarıdır AYKUT KOCAMAN, bunu böyle bilin, üçlük İrlandalılar.

Maçın sözü;  Zeki Müren’den KOCAMAN YÜREKLİ ADAMA GELSİN ‘’Gitmek mi zor ,kalmak mı zor ,O ayrılığı gel bana sor’’

Aykut Kocaman'ı kınıyorum

selmanselimakyuz@hotmail.com

Konyaspor’un vefalı taraftarı futbolu ve takımını özlemiş. Trabzon maçındaki ceza sonrası Başakşehir karşılaşmasında soğuk havaya rağmen maça ilgi fazlaydı.

Konyaspor da haftalar sonra dişine göre bir rakip buldu. Kendisi gibi iyi pas yapan, oyunu iyi açarken rakibe boş alan bırakmayan, diri ve hızlı Başakşehir’e karşı Kocaman’ın ne yapacağını merak ediyordum.

Bütçelere baktığımızda iki takım arasında uçurum var ama Aykut Kocaman daha düşük maliyetli bir kadroyla kolektif oyun düzenini oturtabilmiş bir isim. Abdullah Avcı’ya göre bu nedenle daha başarılı bir hoca fakat bu seneki performansı için bunu pek diyemeyiz. Hem kendisi mutlu değil hem de takım geçen sene büyük işler yapan Konyaspor'dan hayli uzak.

Bu yüzden Başakşehir, ilk 30 dakika Yeşil Beyazlılar’a hakimiyeti kaptırmadı. Çok kısa sürelik bir baskıyla pozisyon da buldular. 15. dakikada attıkları gol Konyaspor stoperlerinin işini savsaklaması yüzünden geldi ama o golü mutlaka yerdi Konyaspor. Adamlar atmayı kafaya koymuş ve Konyaspor da durduracak mecale sahip değildi. Ayrıca hoca, anlaşılmaz bir şekilde Meha’yı oynattığı için zaten sahada bir kişi eksikti. Fofana tam takıma alışmaya başlamışken haftalardır oynamayan Meha’yı oynatmak fantezi mi kendi ayağına çelme takmak mı, siz karar verin.

İkinci yarı aynı taktikle, kanatları zorlayıp hızlı hücumlarla Konyaspor’un üstüne giden Başakşehir, savunmanın aptallaşmasını iyi değerlendirip bir gol daha bulunca maç bitti.

70. Dakikadan sonra sahada, 9 kişi kalmış Antalya'ya hiçbir şey yapamayan Konyaspor görüntüsü vardı. Böyle goller yiyince cılız ataklarda direkten dönen topların hiçbir değeri kalmıyor. Adana deplasmanından gümüş gibi galibiyet alan takım altın değerinde Başakşehir maçını kaybetti. Kendi evinde üç gol yemek de berbat bir sonuç oldu.

“Lig maçları bizim için daha önemli” diyerek UEFA’ya çerez muamelesi yapan Aykut Kocaman’a bu lig yenilgisini armağan ediyorum.  Hediyesiyle birlikte sene sonunda Fenerbahçe'ye gidebilir. Hayırlı olsun.

Bu arada İstanbul basınında çıkan haberler doğru ve Kocaman, Konyaspor'un hocasıyken Fenerbahçe ile görüşüp anlaştıysa kendisini en hafif ifadeyle kınıyorum. 

Hakem suçlu da, bizimkilerin hiç mi suçu yok?

sedater42@gmail.com

Konyaspor, Galatasaray maçında tarihi bir fırsatı elinin tersi ile itti.

Beceriksizlik ve kırmızı kart olayında Ali Çamdalı’nın yaptığı büyük hata Konyaspor’a pahalıya mal oldu. Belki de 3 puan alabileceği bu maçtan, bu iki nedenden dolayı puansız ayrılmak zorunda kaldı.

Konyaspor, ilk yarıda yakaladığı pozisyonlardan hiç değilse birini gole çevirebilse maç farklı şekilde tamamlanırdı. 45 dakika boyunca rakibi ceza sahana sokmuyorsun, buna karşılık 12 defa rakip ceza sahasına giriyorsun ve en az %100 lük 3 net pozisyon buluyorsun da, bunlardan birini bile gol yapamıyorsun. Bu olacak iş mi? Bunun beceriksizlikten başka bir izahı var mı?

Ayrıca Türkiye’deki genel kuralın (!) İstanbul takımları lehine işlediğini biliyorsun, hemen hemen bütün hakemlerin Anadolu takımlarına rahatça çıkardığı kartlarını İstanbul takımlarına karşı çıkaramadıklarını, Anadolu’nun civanmert futbolcularına sergiledikleri cesareti aynı şekilde 3 büyük takımın oyuncularına karşı sergileyemediklerinin de farkındasın ama yine de hakeme büyük koz vererek bile bile kırmızı kart görüyorsun ve kendi takımına büyük bir darbe vuruyorsun..

Tamam ülkemizde bu konuda adalet söz konusu değil. İstanbul takımları oyuncularına es geçilen söz ve davranışların çok daha küçüğü Anadolu takımlarının futbolcularına kart olarak dönüyor. Bu da tamam… Maalesef yıllardır uygulama böyle yürüyor. Bu durumu Konyaspor futbolcularının ve de Ali Çamdalı’nın bilmemesi mümkün mü?

Hal böyle iken, aleyhine verilen haksız bir faule oldukça sert ve şiddetle itiraz etmenin ve de gerçekten korkak olan hakemin yüzüne karşı 4 defa korkak diye bağırmanın kırmızı kart olarak sana döneceğini bilmiyor musun ey Ali Çamdalı kardeşim… 

Yüzüne karşı 4 defa “sen korkaksın” denildiği halde kart göstermeyecek bir hakem var mıdır dünyada? Ben olsam ben de gösteririm. Hem de direk kırmızı. Ali Çamdalı o sözü haykırırken o kartı göreceğini kesin olarak biliyordu. Peki bile bile takımına bu darbeyi niye vurdu? Bunun benim açımdan açıklaması yok. Ali Çamdalı açıklarsa öğreniriz.

Sakın hakemin adaletsizliğinden, Galatasaraylı oyunculara kart göstermemesinden söz etmesin. Bunları zaten herkes biliyor, konuşuyor. Yıllardır uygulanan bu genel kuralı değiştiremeyeceğine göre, oyunu kuralına göre oynamak varken niçin kendini ve takımını ateşe atacak davranışta bulunuyorsun? Senin bu davranışının faturası kime çıktı? Hem kendine hem takımına… Yazık değil mi?

İlk yarıdaki onca beceriksizliğe ve ikinci yarıda 1-0 geriye düşülmesine rağmen, ben inanıyorum ki, Ali Çamdalı sabırlı davransa ve o kırmızı kartı görecek davranışta bulunmasa Konyaspor sahadan en azından 1 puanla ayrılacaktı. 

Maç sonunda yapılan açıklamalara baktığımız zaman, sadece hakemin eleştirildiğini, maalesef hiç özeleştiri yapılmadığını görüyoruz. Futbolcularımıza biraz da sabır eğitimi verilmesi gerekiyor.

Ben hakem kararlarına yapılan itirazları hiçbir zaman anlamıyorum. Bugüne kadar itirazdan dolayı hakemin kararını değiştirdiğini gören bilen var mı? Buna rağmen niye sürekli itiraz edilir? Bu alışkanlığın kırılması gerekiyor. Hadi serzeniş ve sitemler neyse… Ama Ali Çamdalı’nın yaptığının hiç affedilir bir yanı yok.

Bilhassa takım kaptanının daha sakin ve arkadaşlarına örnek olması lâzımken böyle bir davranışta bulunması hiç hoş olmadı ve Konyaspor çok iyi oynadığı bir maçtan yenilgi ile ayrılmak zorunda kaldı.

Tamam hakem yerden yere vurulmayı hak ediyor ama bizim futbolcularımızın beceriksizliklerine ve davranışlarına çözüm getirmeyi de ihmal etmeyelim. Hakemin suçlarını dile getirirken, özeleştiri de yapalım ki hatalar tekrarlanmasın.

"İman varsa imkânda vardır"

namikceyhan@hotmail.com

Tek vatan, tek bayrak, tek millet ve tek devlet ülküsünü yüreğinde hisseden, iman gücüyle hareket eden her yaş ve her kesimden vatandaşımızın azimli ve kararlı duruşu ve Yüce Allah (c.c)’ın lütfuyla milletimiz 15 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişimine dur demiştir.

Uzaklardan aldıkları emirlerle ekmeğini yediği ülkesine ihanet eden FETÖ/PDY çete mensupları bir kez daha anlamalıdır ki askeriyle, polisiyle, sivil toplum örgütleriyle, siyasi partileriyle, 7 den 70 e her kesimden insanıyla Türkiye Cumhuriyeti dik dik ayaktadır ve bölmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.

Dünyanın geleceğini dizayn eden ve hükmeden (kendini büyük zanneden) ülkeler,15 Temmuz FETÖ/PDY ayaklanması gecesi ve ardından yaşanan hadiseleri izledikçe Türkiye’de yaşayan Türk, Kürt, Laz,  Çerkez, Roman, Pomak, Sünni Alevi ama ortak adı Türk olan bu aziz milletin evlatlarının vatanı için neler yapabileceğini gördüler.

Bu güzide milletin insanı için “vatanımı seviyorum, bayrağımı seviyorum” demek tek başına yeterli değildir; bu sevgisini her fırsatta göstermesi gerekir. İşte o gece yaşananlar vatan sevgisinin ve iman gücünün eyleme dönüşmesidir. O günden sonra her akşam yaşanan demokrasi nöbetleri de bu eylemin bir parçasıdır.

Televizyonlardan 15 Temmuz FETÖ/PDY ayaklanmasının ayrıntılarını ve o gece yaşanan kahramanlık öykülerini her akşam dinlediğimde gözümden yaş geliyor. Bu gözyaşları yüreğimde duyduğum gururun gözyaşlarıdır. Eminim ki benim gibi pek çok vatandaşımızda aynı gözyaşlarını döküyordur. Ne mutlu bize ki böyle bir ülkede yaşıyoruz. Elhamdülillah.

Hain kalkışmanın yaşandığı gece şehit olan kardeşlerimizin aileleriyle yapılan görüşmeleri yine televizyonlardan öğreniyoruz. Şehitlerimizin her birisi evinden helalleşerek ve öleceğini bilerek çıkmış. Bu çelik yürekli kahramanları oraya çıkaran güç hiç şüphesiz iman gücüdür. Sarsılmaz inançtır. O insanları imanının gücü karşısında kıskandım. Ama bir o kadar da onlarla aynı duyguları paylaştığım için gurur duydum.

O gece köprüde tankların karşısına çıkan kardeşlerimizin dilinden dökülen her kelime tarihe altın harflerle geçecek şekilde. Hepsi ayrı ayrı duygularını anlatıyor ama gerçekte aziz milletimizin ortak inancını, azmini ve iman gücünü tarif ediyorlar.

Hastanede yatan gazi bir hanım kardeşimizin bir sözü hepimizin kulağına küpe olmalı ve daima en çaresiz durumda hatırlamalıyız: “İMAN VARSA İMKÂNDA VAR” işte o gece Rabbim pek çok vatandaşımıza ölüme yürüme gücü verdi. Bu güç bizi ayaklandırdı tanklara, darbeye dur dedirtti. Çünkü Allah var, dert yok.

Eğer gerçekten inanıyorsak, Rabbimize teslim olup tevekkül etmeliyiz. Herkesin bir hesabı varsa onunda bir hesabı vardır ve daima o hesap hâkim olur. O gece de onun dediği oldu.

Hain kalkışmanın ilk anından itibaren dik duran ve süreci başarıyla yöneten Cumhurbaşkanı ve Başkomutan Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’ın liderliğinde, halkımız milli iradeye, demokratik düzene ve ülkesine sahip çıkmış, bütün dünyaya ders veren ve örnek olacak azim ve kararlılık sergilemiştir. Sergilemeye de devam etmektedir.

81 Vilayetimizde istisnasız her akşam devam eden demokrasi nöbetlerine katılan vatandaşlarımızı izleyin lütfen. Hepsi tek bir yürek,  tek bir ses haykırıyorlar:  “Vatan Sana Canım Feda” , “Halkın Gücü Tankı Yendi” “Dik Dur Eğime Bu Millet Seninle”,  “Darbelere Hayır” “Vatandaş Vatanına Sahip Çıkıyor” “Milli İrade Nöbetindeyiz” vb. Her yaş ve her kesimden insanı oraya toplayan ve seslendiren gücün adı: Sarsılmaz iman gücü ve güçlü vatan sevgisidir.

Meğer bu dayanışmaya ne kadar ihtiyacımız varmış. Başta daima dik duran sayın Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız olmak üzere asker polis ayırmadan güvenlik güçlerimize, Valilerimize, Belediye Başkanlarımıza, Medya mensuplarına, sivil toplum örgütlerine, her akşam lojistik destek sağlayan özel sektör mensuplarına ve aziz milletimizin kahraman evlatlarına ne kadar teşekkür etsek azdır. Allah hepsinden razı olsun.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanıyla, Başbakanıyla, Hükümet üyeleriyle, Milletvekilleriyle, Türk Silahlı Kuvvetleriyle, Güvenlik güçleriyle, Medya mensuplarıyla, sivil toplum kuruluşları ve üniversiteleriyle en önemlisi 79 milyon kahraman milletiyle el ele dimdik ayaktadır. Bu gurur tablosu olduğu müddetçe hep payidar kalacaktır.

Bu vesile ile halkın şanlı direnişinde şahadet şerbeti içen aziz şehitlerimize Allahtan rahmet gazilerimize acil şifalar diliyorum. Cenab-ı Hak bizleri her türlü terör örgütlerinin şerrinden korusun, yöneticilerimize güç kuvvet versin, güvenlik kuvvetlerimizin ve aziz milletimizin yar ve yardımcısı olsun.  Amin, amin, amin. Kalın sağlıcakla.

ÇEVRECİ SÖZÜ: Dünyada hiçbir güç halkın kararlı tutumu ve iman gücü karşısında duramaz.

Bizim “Ankâ”mız Ebâbil’dir!
Bizim “Ankâ”mız Ebâbil’dir. 
 
Şirk, inkâr ve tuğyanın üstüne bir azap yağmuru gibi iner taşlarımız! 
 
Ashâb-ı Fil’i nasıl yenilmiş ekin yaprağı gibi yerlere sermişsek biz, başka zâlimleri de benzer akıbete uğratırız.
 
Değdiği yeri delip geçen kurşun misli kelimelerimiz vardır bizim. Müstebitlerin suratına çarpılmış kezzap gibi şiirlerimiz vardır.
Harflerimizin her biri kıyama kalkmış bir ordudur ve “Allahuekber!” deyip yürüdüğünde hiç bir dağ önünde durmaya güç yetiremez. Mızraklarımız gökyüzüne direktir ve harbelerimiz yalancı peygamberlerin bağrına saplanıp durmaya devam eder.
 
Bizim “Ankâ”mız Ebâbil’dir. 
 
Sûre-i Fil’de uçuşur bölük bölük ve küfrün ciğerlerini sökeriz!
Kimdir özgürlüğümüze karşı çıkan? Kimdir hürriyetimize kastedip saldıran? Bizim Kâbe’mizi yıkmaya hangi filin gücü yetebilir? Gülüp geçeriz hepsine. 
 
Ebrehe ve askerleri değirmen taşı gibi büyümüş gözlerle bakar bize. Deniz yönünden bölük bölük, taraf taraf, akın akın geliriz biz. Biz Ebâbilleriz. Üç taş taşırız her birimiz. Biri gagamızda, ikisi pençeleşmiş ayaklarımızdadır ve onları azap kamçıları gibi fırlatırız zalimler üstüne. Şaşırıp kalır, neye uğradıklarını anlayamazlar. Taşlarımızın değdiği her vücut delik deşik olup çürür ve serilir kara taşlar üstüne. 
Biz Rabbin ordularıyız. Rabbin ordularının sayısını kim bilebilir? 
 
Bizim “Ankâ”mız Ebâbil’dir. 
 
Rabbimizin beytine tecavüze kalkışanların mabetlerini yerle bir eder, Rabbimizin asıl mabetleri olan kalplere hücum eden iblisleri soluksuz bırakırız.
 
“Rabbin evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldik” deriz ve gönüller kırmaya gelenleri şiddetle sarsarız. Zulmü yıkıp hâk ile yeksân ederiz de Hakkın sancağını yükseltiriz arz üzerinde. 
 
Kor parçası kumlar üstünde sırtı dağlanan ve göğsü üzerine kızgın taşlar konularak işkence edilen Bilalleri, Kâbe’nin damında ezan okumaya muktedir kılan Rabdir bizim Rabbimiz. 
 
Ve biz soyu tükenmez ankâlarız! 
 
Bizden kim usanası?..
 
Nûh’un Gemisi
O’dur masalları hiç bitmeyen zümrüd-ü ankâ. Gagası bin nağme salan hümâ. Kafdağı’ndan yüksek uçan O’dur.
 
O’dur odamın ışıyan mumu, gecemin çerağı, rûhumun kandili. Ocağım ve bucağım O’dur.
 
Yürürse çayır çimen koşar peşinden, Hızır gibi... Uzatsa avucunu, her pınardan âb-ı hayat akar. Bengisu O’dur. Dudağının değdiği bir kâse olmak için toprak kesilir has bedenli güzeller. Güzellik mülkünün nazlı padişahı O’dur.
 
O’dur tüm çâresizlerin çâresâzı, taze ağaçların tomurcuğu, bulutların bereketi. Bulut ve yağmur O’dur.
 
Sırça gibi kırılmış gönülleri onaran el, çölde ansızın esen yel, gülşende gül, gülde bülbül, bülbülde dil O’dur.
 
Âh O’dur yâri yâr eden, Leylâ’yı Leylâ, Mecnûn’u Mecnûn eden. Âh O’dur taşı yakut, çakılı mercan eden.
 
Ayın, yüzüne hasret kaldığı sevgili O’dur. Özün özü, sözün sözü, yolun yolu O’dur.
 
Bir kuğu şarkısıdır şarkısı...
İsa nefesli O’dur ve Musa sesli O’dur. O’dur İbrahim’in putlar boynuna inmiş baltası. Şuayb’ın sevinci, Hûd’un kıvancı, Lût’un ümidi O’dur!
 
O’dur Nûh’un gemisi!..
İkinci Şerif Hüseyin Gülen Vakıası

csancar55@hotmail.com   

    Adı Hüseyin. Hazreti peygamberin soyundan geldiği için şerif ünvanını almıştır. " Kimin iyi ameli kendisini öne çıkarmıyorsa, soyu onu öne çıkarmaz "  hadisi şerifini hemen hatırlamamızda zaruret vardır. Kişinin peygamber veya salih bir zatın soyundan gelmesi onun iyi olduğunu onaylamaz.

   Şerif Hüseyinin kim olduğunu kısaca anlatayım. İstanbulda doğmuş bir osmanlı vatandaşı. Aynı zamanda şerif. Osmanlı devleti Şerif Hüseyini MEKKE'ye emir tayin eder. İngilizler Osmanlı imparatorluğunu parçalamak ve işgal etmek için önceden giriştiği şeytani planlarına ek olarak Şerif Hüseyin'i piyon seçer. Ona çeşitli vaatlerde bulunur. Bu vaatlerin özeti " Seni yeryüzü müslümanların halifesi yapacağız..." cümlesinde temerküz etmiştir.

   Mağrur Hüseyin, İngilizlerin zehirli balını tereddüt etmeden iştahla yemeye başlar. Halife olacak diye. Zavallı adam Kuranı Kerimin kafir tuzaklarıyla ilgili ayetleri ya okumamış ya okumuş/ anlamış da o ayetleri şahsi kaprislerine kurban etmiştir. Ne yazık ki, sonunda kendisi kafirlere kurban oldu.

   Şerif Hüseyin Bedevi arapları kışkırttı. Osmanlıya karşı silahlı saldırıya geçti. Hicaz demir yolunu tahrip ettirdi. Medine müdafaasını yapan Fahrettin paşanın Osmanlıdan gelecek imdadını kesti. Neticede o şerefli imparatorluk  bir ŞERİF'in(!) eliyle kafirlere karşı gücünü kaybetti, parçalandı ve işgal edildi.

   Şerif Hüseyin sonunda halifeliği rüyasında bile göremedi. Kıbrısta sürgün hayatı yaşatıldı. Daha sonra Ürdüne gitmeye izin verildi ve orada öldü. Allah cc onu hesaba çekecektir. Doğrusu şerif olsa da müslümanların güven ve istikrarını bozanlara rahmet okumak bana çok ağır geliyor. Ancak Yüce Allah affederse, O'nun iradesine teslim olmak imanın gereğidir. 

   İkinci Şerif (!)GÜLEN'e gelince; tek cümle ile şunu söylüyorum: Tarih ibret almayanlar için  tekerrür etmiştir. Nitekim Fethullah Gülenin küçük dünyası, Zaman gazetesinde anlatıldığında Gülenin baba tarafından Seyyid yani Şerif olduğu iddia ediliyordu. Sanki o anlatım mehdiliğinin ilk ilanı ve 15 Temmuz hain darbe için gizli bir şifrenin habercisiydi. Çünkü halkımız bu gibi konularda oldukça olumlu yönde cömerttir. Birinin Şerif olması veya rüyalarla hazreti peygamberle irtibat kurması, hatta yakaza halinde onunla diyalog kurması birçok kişi tarafından sorgusuz kabul edilmektedir. İşte şerif Gülen ve destekçileri böyle bir yolun yolcusu. Ne acıdır ki; bu yol fitne, fesat ve düşmanlıkla noktalandı. " Rasulullah'ın ruhu evlerimizde dolaşıyor, talebe evlerine, dersanelere, türkçe olimpiyatlara misafir oluyor... " ve daha nice safsatalarla halkımızı kandırdılar. Ama Allah için söyliyeyim; ahlaki açıdan bakacak olursak başlangıçta iyi bir nesil yetiştirdiler. Ancak VAHİ'siz yetişen bir nesil ne hocasını ne şeyhini ne de bir başka sevdiğini sorgulayamaz. Böyle bir nesil ancak " sorma yürü" tarikatının bir müridi olur. Hedefi bellidir. Hedefine götürecek her yol meşrudur. Soru çalmak, şantaj yapmak, hile ve desise kurmak, adam kayırmak, meşru olmayan yollarla devleti ele geçirmeye kalkışmak... Bütün bunlar Kur'an ve Hadis eğitimini sıhhatli bir şekilde almayanların işidir. İşte FETÖ böyle bir örgüte dönüştürüldü. Kim ve nasıl dönüştürdü sorusunun cevabını sizlere bırakıyorum. Ancak 15 Temmuz darbesi bir ikinci şerif Hüseyin vakıasının bir kopyasıdır. Oyuncuları Farklıdır. ALLAH'a hamd olsun; FETÖ  İslam ümmetini ve özellikle Türkiyedeki fedakar ve samimi  müslümanları kandıramadı ve başaramadı. Fakat Fethullah Gülen, Şerif Hüseyin gibi tarihin şerefsiz levhalarında tescil edilmiştir. İbret alan yok mu?

   " Allahım bizi vatanımızda güvenli kıl " hadisini unutmamak temennisiyle Allaha emanet olunuz.

Peygamber şehrini dört kapısıyla tanıyabildik mi?

Rabbim son din İslam’ın tamamlandığını bize ‘’Bugün, size dîninizi kemâle erdirdim,üzerinize olan ni'metimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’a râzı oldum.Maide,5/3’’ayetiyle ifade etmişti.

Peki yaşayan Kuran-ı Kerim olan ve Rabbimizin kitabının birçok yerinde ona uymamızı emir buyurduğu Elçisinin tebliğinin tamamlanması ne zaman gerçekleşti ?

Ben;Veda hutbesinde Peygamberimizin ‘’Tebliğ ettim mi ya Rab !’‘ sözleri , kendisinden sonra Kuran ve Sünnet tavsiyesi ile 100 bin den fazla Sahabesini şahit tutarak görevini Muhammed bin Abdullah olarak tamamladığını düşünüyorum.

Ancak Nübüvvet , Peygamberlik müessesesi, hilafet dört halifenin de katkısıyla Hz. Ali Efendimizin şehadetiyle tamamlanmıştır.Hatta Hz. Hasan Efendimizin 6 aylık hilafetini de 30 yıllık bu Raşit Halifeler dönemine dahil edebiliriz.

“Benden sonra hilafet -veya nübüvvet hilafeti otuz yıldır.”Ebu Davud, Sünnet, 8; Tirmizî, Fiten, 48; Ahmed b. Hanbel, 4/272; 5/220, 221

Hz. Huzeyfe anlatıyor: Resulüllah(a.s.m) şöyle buyurdu:“Nübüvvet içinizde Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam eder; ardından Allah onu da –dilediği zaman- ortadan kaldırır. Sonra ısırıcı bir saltanat olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberut bir saltanat olur; o da Allah’ın dilediği kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.”  Ahmed b. Hanbel, 4/273

Otuz seneye kadar hilafetin devam edeceğini beyan eden hadis-i şerif ile, hukuki bir mesele olan ümmetin bu müddetten sonra imamsız olduğu ve bundan mesul olup olmadığı sorusuna Sadeddin Teftazani şöyle cevap verir:

“Otuz senelik halifelikten maksat, kamil manadaki hilafettir; mutlak hilafet kastedilmiş değildir. Böyle bir itirazın doğruluğunu kabul etsek bile mümkündür ki, hilafet biter, ama imamet dönemi bitmez. Zira imamet daha umumi bir mefhumdur. Çünkü Ömer b. Abdülaziz gibi bazı kimselerin Raşid halifelerin yolunu izledikleri açıktır. Dolayısıyla hadisle anlatılmak istenen şey, kâmil bir halifeliğin bazen olacağı, bazen de bulunmayacağı hususudur." et-Taftâzânî, Şerhu`l-Akâid, s. 180

Benim asıl ifade etmeye çalışacağım konu Peygamberimizin mesajının tam olarak anlaşılması ve anlatılması meselesidir.

Peygamberimiz damadı Hz. Ali’den bahsederken ‘“Ben ilmin/ hikmetin şehriyim, Ali de kapısıdır. İlim isteyen kimse bu kapıdan gelsin” buyurmuştur. Tirmizi, Menâkıb, 20; Hakim, Müstedrek, H.No: 4612, 4613, 4614; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, H.No: 10898

Ben buradan hareketle Peygamberimin kıyamete kadar verdiği tam evrensel mesajı şöyle açmak ve anlamlandırmak istiyorum:

1.Ebu Bekir Kapısı=İman ve Sıddıkiyet Kapısı: Kainatta en değerli hakikat iman hakikatidir.Allah katında en yüce mertebe Şehadet değil Sıddıkiyettir makamıdır. ‘’Kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler(1), (hakikatten hiç sapmamış) Sıddıklar(2), (Allah yolunda hayatını vakfeden ve canını imanına şahid kılan) şehidler(3) ve (İslam'ın emir ve yasaklarına uyan) Salihlerle(4) beraber olacaklardır. İşte onlar ne güzel arkadaştır!’’ Nisa,4/69

2.Ömer Kapısı=Adalet,Yönetim ve Organizasyon Kapısı:Faruk ismiyle adaletin en güzel örneklerini göstermiş,fitnelerin önünde dağ gibi durmuş ve İslam Devletinin tüm kurumlarıyla teşkilatlanmasını sağlamış,nüfuz ticareti gibi adalet ve hukukun en ince meselelerini uygulayarak İslam’ın dünya tarihindeki adalet penceresini kapanmamak üzerine açık bırakmıştır.

3.Osman Kapısı=Ahlak,Hilm,Edep,Cömertlik Kapısı: ‘’Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim’ mesajıyla gelen Peygamberimize iki kez damat olmuş insanlığa ahlakın,hilmin,edebin en güzel örneklerini sunmuştur.Cömertliği ile İslam’ en fazla destekleyen sahabe ünvanına sahiptir.

4.Ali Kapısı=İlim,Şecaat ve Kahramanlık Kapısı: Çekirdekten yetişme sahabe.Küçüklüğünden beri devamlı Allah Resulü’nün yanında bulunmuş İlmiyle,cesaretiyle,şecaatiyle ve Peygamber neslinin devamına vesile olma şerefine nail olmuştur.

Kutlu Doğum Haftası içerisinde olduğumuz şu günlerde kendimize sormamız gereken en temel soru bu olmalı:

Peygamberimi ne kadar tanıyor,sünnetini ne kadar yaşıyorum ???

İşte onu Kuran-ı Kerimin işaretiyle ve şehadetiyle ( Fetih,48/29) en yakından ve en iyi tanıyan 4 kişi, 4 kapı ,4 fazilet levhası ve yaşamları.

Ebu Bekir,Ömer VE Ali Efendilerimizin vefat yaşları dahi aynı:63

Bize düşen bu dört hayatı iyi tanımak ve bizim fıtratımıza en uygun,en yakın kapı ya da kapılardan Peygamber şehrine girmek ve temaşa etmek ve yansıtmak.

Semazen gibi Resulünden ve Raşit Halifelerinden almak Hak’ka ve halka sunmak.

Kutlu Doğum haftanız/haftamız,3 aylarımız hakkımızda hayırlara vesile olsun inşallah.

Selam ve dua ile…

Yaşantımızı Kur'anlaştırmak

kazim_ozturk2016@mynet.com

  “Biz, Kur’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.”   (İsra/82)

     Kur’an, indirildiği andan itibaren; ha­yatın içinde, zamanda ve mekânda. İnsanda ve toplumda; zihinde ve kâğıtta; nakışta ve duvarda. Kur’an diller­de ve ellerde.

Kur’an, inananların kullanma kılavuzudur. Kur’an, insanı inşa eder. Mükemmel insanın reçetesi Kur’an’dadır. Mükemmel insan; hatasız insan demek değildir. Hatalarından ders çıkaran, bir delikten iki kere sokulmayan insandır. 

Watt:

     “İnsan ruhu üzerinde çok az kitap, Kur’an’dan daha geniş ve daha derin bir etki bı­rakmıştır.” Der.

     Burada temel soru şu; insan ruhu üzerinde en geniş ve en derin etkiyi bırakan bu kitap, dünyaya merhaba de­diği ilk andan itibaren, inananlar için ne ifade ediyor? İn­san hayatının neresinde durmaktadır?

Hayatımızı Kur’anlaştırdık mı? Her işlemimizde Kur’ana mı uyduk? Yoksa Kur’anı kendimize mi uydurduk? Ne kadar Müslümanız? İmanımızı tartıya koyarsak, ne kadar çeker? Gösteriş Müslümanı mıyız? Yoksa samimi Müslüman mı? “Amel-i Salih” adı verilen güzel uygulamalar, hayatımızın neresinde?

Şems-i Tebrizi, 10 ilkeyle bize bu gerçekleri hatırlatır;

1. Alah’ı tanıdığınızı iddia ediyor, fakat ona olan borcunuzu vermiyorsunuz. Bu borcu, fakir ve muhtaçlara ihsanda bulunarak ödeyin.

         2. Kur’an-ı Kerim’i okuyorsunuz fakat hüküm ve kurallarından haberiniz yok. Okuduklarınızı uygulayın.

         3. Şeytanın, düşmanınız olduğunu iddia ediyor, fakat ona itaat ediyorsunuz. Onun tekliflerini geri çevirin.

         4. Kendinizi Muhammed (SAV) ümmetinden sayıyor, fakat sünnetini uygulamaya çalışmıyorsunuz.

         5. Cennete girmek istediğinizi söylüyor, fakat ona girmek için gerekli hiçbir ameli işlemiyorsunuz.

         6. Ateşten kurtulmak istiyor, fakat günahlarınızı ve kötü amellerinizle kendinizi durmadan ona doğru sürüklüyorsunuz.

         7. Ölümün herkese geldiğini biliyor, fakat ona hiçbir hazırlıkta bulunmuyorsunuz.

         8. Bütün din kardeşlerinizin kusurlarını görüyor, fakat kendi kusurlarınızı görmüyorsunuz.

         9. Allah’tan gelen bütün nimetleri şükretmeden yiyor ve kullanıyor, fakat O’na olan minnettarlığınızı size verdiği nimetlerden muhtaçlara tasadduk ederek göstermiyorsunuz.

         10.Ölülerinizi, aynı sonun sizin de başınıza geleceğini bile bile, ibret almadan, gömüyorsunuz. (Kazım Öztürk; Şems-i Tebrizi’nin Evrensel Mesajları, NKM Konya, 2010)

Dedemden dinlediklerim

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÖZÜYLE

 

ataroglumehmet@hotmail.com

Sevgili dostlar Çanakkale adı geçti mi veya her yıl Çanakkale zaferimizin yıl dönümü geldi mi her iki dedem aklıma gelir. Allah her ikisini de gani gani rahmet eylesin. İkisi de Çanakkale de gazilik şerefine ermiş kişilerdi.

Babadan dedem olan Mehmet dedem her iki balkan savaşlarından sonra Çanakkale’ye gitmiş orada sağ şakağından giren kurşunla sol gözünü kaybetmiş, tedaviden sonra malulen memleketine gönderilmiş.1959 yılında kucağında beni severken bir anda kollarına gelen bir ağrıyla kıvranmaya başlamış ve çok geçmeden hayata gözlerini kapamış. Mehmet dedemin ancak resmini görmek nasip oldu.

Anamdan dedem olan Hüseyin dedem ile uzun yaşadığından dolayı çok yıllar beraber olduk. Ben köyde olmadığım için benim tatil günlerimi dört gözle beklerdi. Çünkü ben köye tatile gelince dedeme bol kitap okurdum. Kendisi yeni yazıyı okumasını bilmezdi.

Bu arada bol bol da sohbet eder kendisine askerlik hatıralarını anlattırırdım. Hüseyin dedem de her iki Balkan savaşlarına katılmış, Çanakkale’de topçu çavuşuymuş. Çanakkale’den sonra istiklal savaşımızın bütün süresince savaşmış. I. Ve II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz derken oğlum Yunanı denize döktük öyle döndük derdi. Köyümüzdeki Her Milli bayramlarda mutlaka dedeme hatıralarını anlattırırlardı.

Dedem için anlatması çok zordu. Kırk yıl köyümüzün imamlığını yapan dedem savaş hatıralarını anlatmaya geldi mi çook zor başlardı anlatmaya. Beş on dakika ağlamadan yani boşalmadan başlayamazdı. Onu dinlemekte çok zordu. Dinleyenlerde ağlamadan duramazlardı.

Oğlum derdi Çanakkale savaşını anlatmak çok zor, orada yaşananlar ne kelama sığar ne de kaleme derdi. Dedemin anlatamadıklarını ben size nasıl anlatacağım da zaten dostlar sadece bizimkisi hatırlama ve dualar gönderme olacak.

Dedem derdi ki oğlum, biz koskoca bir Osmanlı iken bizim beslediğimiz milletlerin bize azgın köpekler gibi saldırışı akıl alır şeyler değil, kendisinin de manevi ilminin olması sebebiyle bunun mutlaka batınında(gizlisinde) bir sebebi olmalı derdi. Ve Allah bu asil milleti, öncesindeki islama yaptığı hizmetler hatırına tarihten sildirmedi ama çok süründürdü derdi.

Dedemin bu sözleri benimde yaşım büyüdükçe (yani lise son yıllarımda ve üniversitenin ilk yıllarında) aklımı iyiden iyiye kurcalar olmuştu. Konyamızın Mevlana yanındaki büyük mezarlığı ziyaretimde ayrıca bazı şehirlerin mezarlıklarında üçler, yediler diye toplu mezarlar görüyordum ve bunların da manevi meclisler olduklarını duyuyor ve inanıyordum.

Diyordum ki demek her şey Allahın izni ve iradesince manevi meclislerde konuşuluyor, planlanıyor, tartışılıyor. Bizler sadece zahirdeki olayları seyrediyoruz diyordum.

Dedemin, Çanakkale ve diğer cephelerde verdiğimiz I. Cihan harbinin hakkındaki gizlideki sebepleri neydi ki diye düşüncelerime en sonunda cevap bulmuştum. Bu cevabı dedemin sağlığında da kendisine okuduğum zaman çok rahatlamıştı.

Sizde merak ediyorsunuz değilmi dostlar. Biraz sonra size de aktaracağım. Haydi, sizde okuyun bakayım Bediüzzaman’ın manevi meclisteki müşaveresini.

“1335(1919) senesi Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:

Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi:

"Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."

Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:

"Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et."

Ayakta durup dedim:

"Sorun, cevap vereyim."

Biri dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?"

Dedim: "Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira, şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkate kaybettik. Fakat bir saadeti âcile-i müstemirre bizi bekliyor.

Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikballe mübadele eden kazanır."

Birden meclis tarafından denildi: "İzah et."

Dedim: "Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Galip olsaydık, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimâne, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münâfi, hem ehl-i imânın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsaydık, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecektik. Şu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhte edecektik."

Dediler: "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"

Tekrar biri sordu: "Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir?"

Dedim: "Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

"Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı. El cezâu mincinsi'l-ameli

"Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatâdan neşet eden müşterek musibet, mâzi günahını sildi."

Yine biri dedi: "Bir âmir, hatayla felâkete atmışsa?"

Dedim: "Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatâdarın hasenatı verilecektir; o ise hiç hükmünde. Veya hazine-i gayp verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir."

Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş, kendimi buldum. O gece böyle geçti.

Dostlar Çanakalenin, Kafkasya’nın, Yemenin, İstiklal savaşımızın tüm şehit ve gazilerini rahmetle anarken onlara dualar gönderelim onlara layık evlatlar olmaya çalışalım.

Şairimiz üstat Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah bir daha İstiklal marşı yazdırmasın” diyerek âcizane dedemden dinlediklerimi sizlere bir şiirle aktarmak istiyorum.

ZAFERİN ARDINDAN

Dedemden dinledim canlı destanın,

“Çanakkale şanlı yer oğul.” dedi.

Özünden, hemi de canı gönülden,

“Kulağını bana ver oğul.” dedi.

 

Değişmişti tüm dünyanın havası,

Aslında bu haçla hilâl davası,

Yad’a yurt olmadı Türkün yuvası,

“Göğsümüz bir kale, sur oğul.” dedi.

 

Körpe kuzusuyduk Anadolu’nun,

Bir sınav yeriydi Allah kulunun,

Mükâfatı Cennet, cihat yolunun,

“İki yüz elli bin er oğul.” dedi.

 

Yabancı derdime olur mu hekim,

Küfür bir millettir kim olursa kim,

Bakın tarih gösterdi ya nitekim

“Düşün, biraz kafa yor oğul.” dedi.

 

Silahımız azdı, mermimiz dardı,

Yeşil sarıklılar orada vardı,

Milletin imanı yurdu kurtardı,

“Kaybetmek bizlere ar oğul.” dedi.

 

Cihan savaşının başlangıcıydı,

İman davasının dibi ucuydu,

Aslında bizlerin gizli suçuydu,

“Sonra güle döndü har oğul.” dedi.

 

Bir avuç askerin işi değildi,

Hakikattı, asla düşü değildi,

Tabi ki Bedir’in eşi değildi,

“Ama benzerliği var oğul.” dedi.

 

Boğazın suları al kana döndü,

Bizim için ölüm kalım bir gündü,

Bu zaferle melekler de öğündü,

“İlâhî kudreti gör oğul.” dedi.

 

Bin dokuz yüz on beş, şimdiyse doksan,

Yetmiş beş seneye dönüp bir baksan,

Bedenimiz var ya, ruhumuz noksan,

“Bunun sebebini sor oğul.” dedi.

 

Neden verdik bu savaşı ne varsa?

Gözünü oyardık kim yan bakarsa,

Gülle kalkan yerde, kadeh kalkarsa,

“Bir daha kazanmak zor oğul.” dedi.

 

Ne çabucak, hemen unutuverdik,

Cana kast edenin koynuna girdik,

Silahla kazandık, gönülle verdik,

“Müslüman’ı gördük hor oğul.” dedi.

 

Ataroğlu’m nesil saptı yüzlendi,

Atayın kemiği yerde sızlandı,

Milletimin gücü nerde gizlendi?

“Kuran’a gizlenmiş sır oğul.” dedi.

Çanakkale savaşıyla ilgili yalanlar ve gerçekler

yucelkemendi@hotmail.com

Bugün Çanakkale savaşların yazacağım. Bugün yıllarca ders kitaplarında, bugünde köşe yazılarında Çanakkale savaşını yazarken, bilerek ya da bilmeyerek yapılan yanlışlıkları ve yalanları yazacağım.

Kısaca dün bir şey yazmayanlar bugün hep Çanakkale”yi yazıyor, methiyeler düzüyorlar, bu yazdıklarının çoğunun yalan yanlış şeyler olduğunu söylemek için yazacağım.

Öncelikle Ders kitaplarımızda Çanakkale muharebeleri ile Mustafa Kemal ismi nasıl özdeşleş ondan bahsedelim.

“Türk kuvvetleri karadan atılmadıkça Boğazların geçilemeyeceğini anlayan İngilizler karşılarında Mustafa Kemal'i buldular. Mustafa Kemal emrindeki askerlerle savaş tarihine örnek zaferler ekledi. Çanakkale Savaşları, üstün düşman kuvvetleri karşısında Mustafa Kemal'in dünya çapında büyük bir komutan olduğunu ve Türk askerinin yenilmeyeceğini bütün dünyaya göstermiştir.”

Bu ifadelerle Arıburnu ve Anafartalar cephelerindeki başarı öyle bir abartılmış ki,  Mustafa Kemal”in hiç alakası olmadığı halde 18 Mart deniz savaşında bile 'tek kahraman' olarak ortaya çıkarılmakla ne yapılmak istenmiştir gerçekten anlamakta çok güçlük çekiyorum

Bu savaşlarda Seyit Onbaşı veya Yahya Çavuş gibi alt rutbeli kahramanlarımızın isimlerden bahsedilirken bu bölgenin gerçek kahramanları diğer Osmanlı komutanlarından hiç bahsedilmemektedir.

Çanakkale muharebeleriyle ilgili sadece bu şekilde yanlış ve eksik bilgiler aktarılmamıştır. Mustafa Kemalin burada olanlarla ilgili söyledikleri de ya değiştirilmiş yada kesilip biçilerek bir kuşa benzetilmiştir.

İşte bu yazdıklarıma bir örnek;

Mustafa Kemal Paşa 1918 Mart'ında Ruşen Eşref'e bir mülakat verir. Mülakatın Cumhuriyet devrindeki ilk baskısı 1930'da çıkar. Şimdi ilk yayınındaki şu cümleyi beraberce okuyalım:

“Binaenaleyh zabitlerimiz, askerlerimiz hissiyat-ı vatanperverane ve dindaraneleriyle, şecaat-i mahsusa-i milliyeleri bu derece kuvvetli bir düşmana karşı Darü'l-Hilafe ve Saltanat kapılarını muhafaza etmekle cidden şayan-ı iftihar bir mevki kazanmışlardır.”

Metnin 1930 baskısında bakın neler yazılmıştır;

“Binaenaleyh zabitlerimiz, askerlerimiz hissiyat-ı vatanperverane ve diniyeleriyle, şecaat-i mahsusa-i milliyeleriyle bu derece kuvvetli bir düşmana karşı payitaht kapılarını muhafaza etmekle cidden şayan-ı iftihar bir mevki kazanmışlardır.”

Bu iki yazıda ne farklıdır buna neden ihtiyaç duyulmuştu kısaca ondanda bahsedelim 1918'de, Hilafet ayaktadır Onun için o yıllarda dindarlık duygularıyla Hilafet ve Saltanatın Merkezi olan İstanbul'u koruduklarını söylerken 12 yıl sonra laiklik dayatmasından çekinerek  aynı konuşmayı yeniden yayınlarmış gibi yapacak ve Hilafet ve Saltanat Merkezi (Darü'l-Hilafe ve Saltanat) kelimelerini keserek yerine başkent anlamındaki payitaht kelimesini yazılmıştır.

Bu değişikliklerle Kemalistler hiç yüzleri kızarmadan uydurdukları tarihi bize gerçek tarih gibi yutturmuşladır.

Birde Mustafa Kemalin hayatında iki tane önemli 19 Mayıs vardır. Biri Samsun'a çıkışı, öbürü ise Çanakkale'deki 19 Mayıs harekâtı.

Malum şahsiyetler 19 Mayıs günü Mustafa Kemal”in 19.Tümen Komutanı olarak giriştiği taarruzdaki rolünden bahsederken  19 Mayıs taarruzunda kendi cephesinde mühim önemli olaylar olmamış gibi gösterilmişlerdir

Ben burada ders kitaplarına girmeyen köşe yazılarında yazılmayan 19 Mayıs”tan bahsetmek istiyorum.

Bakın 19 Mayısla ilgili o yıllardaki olay, Genelkurmay arşivlerinde nasıl yazılmıştır.

“19 Mayıs sabahı saat 3,30'da Yarbay Mustafa Kemal'in başında bulunduğu 19. Tümen Arıburnu cephesinde taarruza geçmiş, 5,30'da bir sonuç alınamamış, 7,00'da Tümenin sağ kanadına düşman karşı taarruz düzenlemiştir. 10'da ise Kuzey Grubu Komutanlığı taarruzu durdurmuştur”.Genelkurmay'ın Çanakkale Tarihi (cilt V, 3. kitap) ile İngiliz Deniz Harekatları Tarihi'ne (c. III, s. 25)

Bir başka abartıdan daha bahsetmeden geçemeyeceğim

Biz Çanakkale 19 Mayıs Taarruzunda Anzak”lara dünyayı dar ettik tamamına yakın Anzak”ı öldürdük diye yazarken,

Avustralyalı tarihçi Robin Prior bu olayı şöyle yazar: “Mustafa Kemal'in en iyi saatleri olmayan 19 Mayıs'taki feci karşı saldırının başında olduğunu ve burada ölen Türklerin sayısınında anlatılanların çok üstünde olduğunu belirtmektedir.

 Prior'a göre 19 Mayıs taarruzu bütün Çanakkale Savaşı'nda Türklerin yaşadığı en büyük felaket oldu. 30 veya 42 bin Türk askerinden 10 bini kaybedilmişti. Ölü sayısı 3,500'dü. Peki Anzakların kaybı 'ağır' mıydı? Prior'a göre Anzakların sadece 160 ölü, 486 yaralısı vardır! 3 bin şehide karşılık 160 ölü diye yazmaktadır

Hangisi doğru bunu da iyi değerlendirmemiz lazım

Hocam bizim tarihi bilgilerimize inanmanız gerekirken ta Avusturalyalı tarihçiye inanıyorsunuz diyenlere vereceğim cevap, birde bizden birinden bahsetmek olacaktır tabi, Kuşa çevrilerek basılabilen Esad Paşa'nın hatıratı da Robin Prior un yazdıklarını doğrular türdendir. Peki bu konuyla ilgili cephede Mustafa Kemal'in yanında bulunan ve İstiklal Savaşı komutanlarından Fahreddin Altay'ın hatıraları ne diyor? Birde ona bakalım

 “Safha safha devam eden bu saldırı sırasında Mustafa Kemal sol yanındaki 13. Alay'ın bu saldırıya katılması için emir vermiş, fakat saldırı sırasında alayın YARIDAN FAZLASININ eriyip gittiğini gözlerimle görmüştüm.” (s. 97)

Ben burada birilerini karalamak için bunları yazmadım. Çanakkale şavaşlarını sadece bir kişiye mal etmenin yanlış olduğunu yazmak istedim. bu savaşın Osmanlı Devletinin kahraman komutan ve askerleri tarafından kazanıldığını bu payeninde onlara verilmesi gerektiğini anlatmak için yazdım.

Biz birinci dünya savaşında Çanakkale cephesinde olduğu gibi birçok cephede büyük zaferler kazandık bu cephede Mustafa Kemal vardı diye diğer cepheleri görmemezlikten gelmemiz kanıma dokunuyor onu için yazmak istedim,

O kadar…

Üstâd Necip Fâzıl’ı Anlamak…

m.balkan42@hotmail.com

26 Mayıs 1904’de doğan ve 25 Mayıs 1983’de hayata gözlerini yuman Ahmet Necip Fâzıl Kısakürek, gençliğimde eserlerini okuyarak beni son derece etkileyen bir yazarımız.

Hiç unutmuyorum. Sanırım en son olarak 1977’de, MHP Konya Mitingine gelmişti. Ben Üstâdı Zafer Sineması’nda dinledim ve kendisini yakından gördüm. En çok da dikkatimi çeken de sağ parmak ucundaki cıgarasının biri sönmeden diğerini yakmasıydı. Yâni konferansta bile sigarasını hiç söndürmeyen bir üstâd ile karşı karşıya idim. Onu dinleyebilmek ve ne dediğini anlayabilmek için bu kusurlarını bile müsamaha ile karşılayabiliyorduk, o dönemlerde.

Beni asıl tesiri altına alan ise Çile adlı şiir kitabı oldu. Sonra “Çöle İnen Nûr, İdeolocya Örgüsü, Esselâm, Moskof, Râbıta-ı Şerife, O ve Ben, Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin, Tarih Boyunda Büyük Mazlumlar” adlı eserlerini okudum. Rapor adlı ayda bir çıkan küçük risale biçiminde dergiyi almaya başladım. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in hayatını anlatan Çöle İnen Nûr’u genç nesillerin hassaten okumalarını isterim.

 

***

Necip Fâzıl Kısakürek’i Anma Etkinlikleri, bildiğiniz gibi 2013’de Konya’dan başlatılmıştı. Bu etkinliklerden de son derece faydalandım. Pek çok kitap ve çıkardığı dergileri gazeteler vasıtasıyla insanımıza ve okurlara ulaştırıldı.

Bu etkinliklerin son bölümünde dağıtılan ödüllerin yanında tertip komitesine birde “Üstâdın Büstü” hediye edildi. Bu çok garibime gitmişti. İki hayatından son bölümü ‘ikon’larla mücadele içerisinde ve zindanlarda geçen, son nefesini verirken dahi mahkemelerden kurtulamayan aksiyon adamı, fikrin namusunu edeple savunan bir şâir ve yazara bu yapılmalıydı, dedim.

 

***

Üstâdın çekilmiş pek çok eski (siyah beyaz)resmi var. Renkli olarak çekilen fotoğrafı pek yoktu. Medyada en çok kullanılan bir fotoğrafı var ki, o resim 1980’den önce “Erkekçe” dergisinde, kendisiyle yapılan bir röportajda çekilen bir resimdi. O dergiyi sırf bu röportaj için almış, Necip Fazıl’la olan kısımları koparıp saklamıştım. Bu fotoğraf üstadı yüz hatlarıyla olduğu gibi anlatan güzel bir fotoğraftı. Çektiği çileler o fotoğraf karesinde anlamlı bir şekilde ifadesini bulduğu için hâlâ o resmi kullanıyoruz.

İki insanı çok sevmeme rağmen cenazelerinde bulunamayan talihsiz ve şansız bir insanım. 1983’ün kış aylarında vatani görevimi İstanbul’da yaptığım için ne yazık ki ne Erol Güngör hocanın ne de Üstâd Necip Fazıl’ın cenaze merasimlerinde bulunamadım. Üstâdı, “ikon” hediye ederek bir çuval inciri berbat etmeden, onun düşünce ve fikirlerine saygı göstererek anmak ve anlamak gerekir. Her okula, her yere, her şeye onun adını koyarak onu başka yerlere çekmeye hiç gerek yok. Herşeyi tadında bırakmak, tadında anmak, ve üstâdı anlamaya çalışmak için orta yolu bulmak gerekir.

 

***

Büyük Doğu Yayınları arasında 3. kitap olarak çıkan “Cumhuriyet 50. Yılında Türkiye’nin Manzarası”nı her yönüyle çizen Necip Fazıl Kısakürek, yaşamış olsaydı günümüz Türkiye’sinin manzarasını acaba nasıl çizerdi?..

Meselâ Suriye’de 6 milyon insanın göç meselesine nasıl bakardı? Olaylara “Millî Bakış” açısını nasıl resmederdi?

Gençlik ve üniversitelere nasıl bir yorum getirirdi? 17 Maddelik Öz’e daha hangi maddeler eklerdi? “Seni Bekliyoruz!” derken acaba hangi partiyi kastediyordu?

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Üstadı ölümünün 33’üncü, doğumunun 112’inci yılında rahmetle yâd ediyoruz. Nûr içinde yatsın.

Son söz yine Üstâdın:

“Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!”

 

Muhacir kardeşlerimize, ensar olabilmek

omerlutfiersoz@gmail.com

     İnsanlıktan yoksun Zalim yöneticilerin ceberrut uygulamaları sonucunda son yıllarda, Suriye, Irak, Afganistan, Libya, Doğu Türkistan, Filistin, Mısır, Yemen, v.b. birçok ülkede zulümler artmış,  çocuk, kadın, ihtiyar demeden milyonlar, ya öldürülmüş, ya da yerinden yurdundan edilmişlerdir. Mekke’deki Müşriklerin, Müslümanlara karşı uyguladıkları eza ve cefaları arttırmış olmalarından dolayı Miladi 622 yılında Müslümanların, Mekke’den Medine’ye hicret etme izni Allah (c.c.) tarafından verilmiştir. Bu izin üzerine Mü’minler, Mekke’deki evlerini, tarlalarını bırakarak Medine ye hicret etmişlerdir. Ülkelerini terkedip, bizlere sığınan Muhacir kardeşlerimize, Yüreklerimizden taşacak büyük bir sevgi ile her sinede ölümsüz Ensar olabilmek biz Mü’minlerin asli özelliği olmalıdır.

     Mekke’den Medine’ye hicret eden Müslümanlara Muhacir, Muhacirlere, Medine de maddi ve manevi yönden her türlü desteği veren, yardım eden Müslümanlara da Ensar denir. Ensar ve Muhacirlerin sergiledikleri dostluk, kardeşlik ve fedakarlıkların tarihte eşi ve benzeri yoktur. Hicret; Mekke’den Medine’ye yapılan kutsal bir yolculuktur. Bu kutsal yolculuğun önemi çok büyüktür. Efendimiz Hz. Muhammed(s.a.s.) ve Ashabı, gerektiğinde, Allah (c.c.) Rızası için,  malların, canların tereddüt edilmeden, severek isteyerek verilmesi gerektiğinin en güzel örnekliğini, fedakârlıklarını göstermişlerdir. Son yıllarda, güzel Ülkemiz Türkiye; kamu kurum-kuruluşları, Sivil Toplum Kuruluşları aracılıkları ile bütün mazlumlara, mağdurlara maddi ve manevi desteği sağlamaktadırlar. Gerçek anlamda kardeş olduğumuzu, fertler olarak bizlerde göstermeliyiz. Elimizden gelen maddi ve manevi desteği sağlamalıyız. Her birimiz imtihan ediliyoruz. İmtihanı kazanmak için, maddi ve manevi yönden elimizden gelen desteği kardeşlerimize sağlamalı, en azından birer aileye sahip çıkmalıyız. Türkiye’mize sığınanların büyük çoğunluğunu, çocuklar, kadınlar ve ihtiyarlar oluşturmakla birlikte çok az sayıda da genç bulunmaktadır. Ziyaret ettiğim ailelerden gördüğüm kadarı ile ailelerine, akrabalarına, yani birkaç aileye genç veya orta yaşlardaki aile fertlerinden birer kişi temsilci olarak bırakılıp, ailenin ihtiyaçları için bütün işlerini takip etmektedirler. Ziyaret ettiğim ailelerden birçoklarının Babalarının Şehid olduğunu, bazılarının halen Suriye de bulunduğunu, üç, beş, yedi yetimle memleketlerini bırakıp, topraklarımıza bir nevi hicret ettiklerini gördüm. Onlara sahip çıkmak inancımızın gereğidir. Milyonlarca Müslüman bizler için dua etmektedirler. İçlerinden bir kaçının yanlışı var diyerek bu mazlumlara düşmanlık yapmak çok yanlıştır. Özgür Suriye Ordusunda görev almaları için Ülkemizde eğitip, donatarak savaşmaları için ülkelerine gönderilmektedirler. Suriye de, Irakta, öncelikle kendi güvenliğimiz ve aynı zamanda zalimlere karşı mazlumların yanında olduğumuzu da göstermek için bulunmaktayız.

     Âyet-i Kerimede: “Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurat Sûresi âyet:10) buyrulmuştur. Peygamberimiz Hz. Muhammed(s.a.s.); “Birbirinize buğzetmeyiniz, dünya menfaatlerine rağbet edip de aranızda fesat çıkarmayınız. Ey Allah (c.c.)’ın kulları kardeş olunuz” (Ahlâk Hadisleri C.1,No:400) buyurmuştur. Muhacirler, Ensar kardeşlerimiz bize, mal, mülk verip, iaşemizi temin ederek, barınacak yerlerimizi sağladı diyerek boş oturmamışlardır. Her biri elinden gelen gayreti göstererek, mümkün oldukça kimseye yük olmamaya çalışmışlar. Bunun en güzel örneği; Efendimiz Hz. Muhammed(s.a.s.)  tarafından birbirine kardeş ilan edilen, Sa’d bin Rebi (r.a.),  Abdurrahman bin Avf (r.a.)’a; "Ben mal cihetiyle Medineli Müslümanların en zenginiyim, malımın yarısını sana ayırdım" dediğinde,  Abdurrahman bin Avf (r.a.)’ın  verdiği cevap yapılan teklif kadar ibretlidir. "Allah sana malını hayırlı kılsın benim onlara ihtiyacım yok. Bana yapacağın en büyük iyilik, içinde alış-veriş yaptığınız çarşının yolunu göstermendir" diyerek, ticaretin merkezine giderek, ticarete başlamış, kısa zamanda Medine’nin sayılı tüccarları arasındaki yerini almış ve bir defasında, yaklaşık olarak 700 (yedi yüz) civarındaki develeri yükleri ile birlikte, Allah Rızası için tasadduk etmiştir.

     İslâm, Tevhid (birlik ) dinidir, mensuplarının da birlik ve beraberlik içinde olmalarını emreder. Müslümanların ırk, dil, renk, bölge ve benzeri unsurlarla bölünüp parçalanmamalarını,  Tevhid’in gereklerinden sayar. İnsanlık tarihinde birçok göç hadisesi olmuştur ama böylesine manalı, böylesine ulvî bir hicrete, böylesine can-ı gönülden sarılma, bir biriyle muhabbetle kaynaşma, kucaklaşmaya şahit olunmamıştır. Bu samimi kaynaşma neticesinde muazzam bir kuvvet doğmuş ve kısa zaman içerisinde bütün Arabistan her şeyiyle bu kuvvete boyun eğmek mecburiyetinde kalmıştır.

     Muhacir ve Ensar kardeşliğinin günümüzde de gerçekleşmesi için, Ülkemize sığınan kardeşlerimize gönülden sahip çıkmak zorundayız. İslâm kardeşliği bunu gerektirmektedir. Zalime karşı durup, zulme uğrayan, kim olursa olsun, hangi inançtan, hangi ırktan olurlarsa olsunlar onlara destek olmalıyız. Güzelim Ülkemizi yakıp yıkmak isteyen iç ve dış düşmanlara, zalimlere karşı çıkıp, mazlumlardan yana olmamız inancımız gereğidir.

     Muhacir ve Ensar’ın birbirlerini sevdikleri gibi biz Mü’minlerinde, bize sığınan kardeşlerimizi sevip, onlara yardım edenlerden olmamızı Yüce Mevla’dan niyaz eder, sıhhat ve afiyetler dilerim.   

“Çünkü O Azdı”

parlakturk@yaho.com

Dünya seyrediyorsa bizde mi seyretmeliydik?! 

Şeytan şeytanlığını, düşman düşmanlığını, firavun da firavunluğunu yapacak elbet.

Cibilliyetleri bunu gerektiriyor çünkü.

Ama Müslüman böyle mi olmalı?

O, iman ve ahlakının gereği, haksızlık ve zulüm karşısında asla sessiz kalamaz, kalmamalıdır.

Ne var ki, bu sesin çok az ve kısık çıkışı, firavunlara cesaret veriyor!..

Mısır'daki idam kararları karşısında yükselen çığlığa, kaç tane İslam ülkesi ses veriyor acaba?

Saymaya dilim varmıyor...

Bunlara İslam ülkesi demeye de....

Bu nasıl İslam anlayışı, bu nasıl kardeşlik, anlaşılmaz bir durum?!...

Firavunun zulmü kadar, ona sessiz kalanlar da bu zulme ortak olmuyorlar mı?

***

Diplomatik veya siyasi yollardan veyahut nasıl olacaksa bir şekilde Firavun'a gitmede geç kalmamak lâzım.

Çünkü Firavun azdı.

Geçmişte de firavunlar vardı, azgın, zalim, sapkın firavunlar.

Allah Teâlâ, böyle bir Firavun için Hz.Musa'ya sesleniyordu. 

"(Ya Musa, artık) Firavun'a git! Çünkü o iyice azgınlaştı."(Taha,24).

Evet, o hangi dilden anlıyorsa o dilden ona bir şeyler söylemek gerek!

Nasıl ki, Hz.Musa (a.s) bu görevi ifa için yanına yardımcı istediyse, biz de yanımıza yardımcılar alarak çağdaş firavunun kapısını çalmalı, onu bu zulmünden vazgeçirmeye çalışmalıyız.

Zalimi zulmünden vazgeçirmek de bir cihad değil mi?

Böylece, hem zulmü önlemiş, hem de zalimle mazluma yardım etmiş oluyoruz.

*** 

Allah Rasulü (s.a.v) bakın ne buyurmuşlardı:

"Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım et!"

Sahabeler: "Ya Rasulallah! Zalime yardım edelim tamam da, mazluma nasıl yardım edelim?" diye sorunca şöyle cevap verdiler:

"Zalimi zulmünden alıkorsun, işte bu ona yardımdır."(Buhari, Mezalim,4).

Esasen mazlum, Müslüman da olsa gayrımüslim de olsa durum değişmez.

Ona yardım etmek, hem insanlık hem Müslümanlık görevidir.

Peki, duyarsız kalmak, yardım etmemek hâlinde durum nedir?

İşte o zaman, azaba da gazaba da hazır olmak gerekir.

Peygamberimiz buyurdular:

"Şüphesiz insanlar zalimi görüp de zulmüne engel olmazlarsa, Allah'ın kendi katından göndereceği bir azabı hepsinin üzerine yayması yakındır."(Tirmizi, Fiten,8).

*** 

Böyle bir azaba müstahak olmamak için, bir yandan Allah'a sığınıp dua ve temennide bulunurken, diğer yandan zulmün önüne geçmek, zalime de mazluma da yardım etmek için fikrî, ameli ve malî her türlü araç ve imkanlarla gayret sarf etmeliyiz.

Belki o zaman, Allah'ın azabı veya gazabı değil, inşaallah rahmet ve nusreti üzerimize inmiş olacaktır.  

Yeni sistemde 28 Şubatlar olur mu?

salihsedatersoz@hotmail.com
salihsedatersoz@gmail.com

Türkiye hızla 16 Nisan’da yapılacak referanduma doğru yol alıyor. Bu hafta sonu itibariyle 3 hafta sonra, TC tarihinin en önemli sistem değişikliğine sahne olacak olan halk oylaması için sandık başına gideceğiz.

Daha önce yapılan referandum ile, Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesine yeşil ışık yakan Türk halkı bu defa Cumhurbaşkanı’nın partili olmasına ve Başbakan’ın da yetkilerini üstlenmesine yani Başkan olmasına karar verecek.

Zaten Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi ile Türkiye’de fiilen Başkanlık sistemine geçilmişti. Bu defa bu fiiliyat resmiyet kazanmış olacak. Tabii milletimiz onay verirse…

16 Nisan’da oylanacak olan 18 maddenin temelini teşkil eden madde budur. Yani Başkanlık sistemine geçiş… Adına her ne kadar Cumhurbaşkanlığı sistemi denmişse de, bu sistem Başkanlık sistemidir.

Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın yetkilerini tek elde toplayan sistem… Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın ayrı tellerden çalmasını önleyen sistem… Cumhurbaşkanı’nın cuntacılarla veya vesayetçilerle bir olup halkın seçtiği Başbakan’ın görevini sona erdiren veya etkisiz hale getiren sistemi yerle bir eden sistem… 

16 Nisan’da oylanacak temel madde budur. Diğer maddeler teferruattır.

O zaman neye karar vereceğiz? Yeni 28 Şubatların bir daha yaşanmasını istiyor muyuz, istemiyor muyuz? İşte karar vereceğimiz temel konu budur.

28 Şubat’ta neler olmuştu kısaca bir hatırlayalım.

Maneviyatımıza büyük darbe indirecek kararlar ihtiva eden MGK kararlarını imzalamadığı için, Başbakan Erbakan’a ve Refah-Yol Hükümetine karşı harekete geçen ve her türlü baskıyı uygulayan cuntacılarla birlikte hareket eden Cumhurbaşkanı Demirel, kısa sürede büyük işler başaran o efsane hükümetin sonunu hazırlamıştı.

Başta Cumhurbaşkanı Demirel olmak üzere, bütün medya, yüksek yargı organları, STK’lar, muhalefet partileri ve ne kadar resmi kurum ve kuruluş varsa tamamı askeri cuntanın yanında yer almış, RP’nin ortağı olan DYP’den tehdit, şantaj ve maddi imkânların seferber edilmesi ile 43 milletvekili istifa ettirilerek, hükümetin meclisteki çoğunluğu yok edilmiştir. İstifa eden milletvekillerinin Demirel’in yakın adamları olması da ayrıca düşündürücüdür. 

28 Şubat’tan yıllar sonra, “Genelkurmay Harekât Başkanlığı Psikolojik Harekât Dairesi Faaliyetleri” başlıklı bir belge ortaya çıktı. Belgeye göre "DYP milletvekillerinin istifa ettirilerek Refah-Yol hükümetinin düşürülmesi en önemli faaliyet" olarak gösteriliyor ve "Söz konusu dairemiz, Doğru Yol Partili milletvekillerinin partilerinden istifa etmesini ve Refah-Yol hükümetinin düşürülmesini sağladı.” Deniyordu.

Böylece Başbakan Erbakan istifa etmek zorunda bırakılmış, yerine Cumhurbaşkanı Demirel’in görevlendirmesi ile, cuntacıların emrindeki ANASOL-D hükümeti kurdurulmuştur.    

Peki yeni sistemde 28 Şubatlar yaşanır mı?

Şimdi de buna bakalım.

Bir kere Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde, hükümetler Meclis içinden çıkmayacak ve Mecliste güven oylaması yapılmayacaktır. Yani hükümetlerin kurulması ve yaşaması için Meclis çoğunluğu diye bir şart söz konusu değildir.

Hükümeti halkın seçeceği Cumhurbaşkanı oluşturacak, bakanları O atayacak ve değiştirebilecektir. Böyle olunca, Meclisteki milletvekilleri istedikleri kadar parti değiştirsinler, istifa edip yeni partiler kursunlar, bu gelişmelerin hiç biri hükümeti etkilemeyecek ve hükümetin yapısında değişiklik yapamayacaktır.  

Bu şartlarda hükümetin başı olan yeni sistemdeki Cumhurbaşkanı’nın ve kurduğu hükümetin, Parlamento yapısındaki değişikliklerden zerre kadar etkilenmesi mümkün değildir. Cuntacılar, milletvekillerine istedikleri kadar baskı, tehdit, şantaj yapsınlar, istedikleri kadar maddi imkân seferber etsinler artık hükümeti düşüremeyeceklerdir.

Bu da şu demektir ki, cuntacıların, yeni sistemde 28 Şubat Post Modern Darbeleri oluşturma imkânları ortadan kalkacaktır. Bir kısım cuntacılar, hükümete müdahale etme cüretini gösterseler bile, onların tasfiyeleri de yeni sistemde kolaylaşacaktır.

28 Şubat döneminde Başbakan Erbakan’a küfreden ve Genelkurmay’da omuz vuran bazı cuntacı paşaların görevden alınmasına da yine Cumhurbaşkanı Demirel şiddetle karşı çıkmış ve onları korumuştu.

Artık bunlar bir daha yaşanmayacak ve bu girişimler tarihe karışacaktır İnşaAllah… 

“EVET ÇIKARSA AB ÜYELİĞİNİ UNUTUN”

Son haftalarda Almanya, Hollanda ve Avusturya’nın başını çektiği Avrupa ülkeleri, Türkiye’ye karşı hasmane bir tutum içine girmişlerdir.

PKK’nın, FETÖ’nün ve her türlü terör örgütlerinin gösteri, miting, yürüyüş gibi eylemlerine destek ve izin veren bu ülkeler, TC Başbakan’ının ve Bakanların Türk Konsoloslarındaki konuşmalarına dahi izin vermemektedirler.    

Bu ülkeler daha da ileriye giderek şunu söylemişlerdir: “Şayet referandumdan “Evet” çıkarsa AB üyeliğini unutun.” Bu açıklama açıkça Türkiye’nin içişlerine müdahale anlamına gelmektedir.

Daha önce taşeronlar kullanarak, perde gerisinden Türkiye’yi zayıflatmak için ellerinden gelen her türlü gayreti gösteren bu ülkeler şimdi meydana çıkmışlar, açıkça Türkiye düşmanlığı yapmaktan ve içişlerimize karışmaktan çekinmiyorlar.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, onlara anladıkları dilden gereken cevapları veriyor ama gün geçtikçe daha da azgınlaşıyorlar.

Daha önceki yıllarda, bizim yöneticilerimize istedikleri her şeyi yaptırmaya alışmış olanlar, şimdi karşılarında kaya gibi dik bir Cumhurbaşkanı görünce ve de bu Cumhurbaşkanı’nın Başkanlık yetkileri ile donatılması halinde neler olabileceğini düşününce adeta çıldırıyorlar.

Bu arada şu hususu belirtmeden geçemeyeceğim. Saadet Partisi’nin, Türkiye’nin, AB üyeliğine şiddetle karşı olduğunu hepimiz biliyoruz. AB ülkeleri de, “Evet çıkarsa AB üyeliğini unutun” diyorlar. Yani, referandumda Evet çıkarsa Türkiye AB’ye üye olamayacak. O zaman Türkiye’nin AB yolundan geri dönmesi için Saadet Partisi’nin Evet demesi gerekmez mi? Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim.


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi