Bugün; 21 Mayıs 2019, Salı
YAZARLAR
Mahcubiyet kayıplara karıştı

                Psikoloji, mahcubiyetin en karmaşık duygulardan birisi olduğunu söyler. Yaptığımız hatanın topluma açık olma durumu diye de tanımlanabilir.

                İçinde suçlulukla utancı da barındıran mahcubiyet; sahibinin gafıyla şaşkınlığa da yol açar.

                Toplumsal kurallara veya ahlaki ölçülere uymayan bir davranışımızın toplum önüne atılmasının insanı üzdüğünü hepimiz tecrübeyle biliriz.

                 Hadi Duygusal Zeka Yöneticisi üslubuyla söyleyelim ‘’Mahcup olduğunuz zaman ne hissettiğinizi değil de nasıl gözüktüğünüzü düşünün. Omuzlarınız düşer ve aşağı doğru bakarız. Başınız omuzlarınıza gömülür; dudaklarınızda bir garip gülümseme belirir. Her nasılsa daha küçük daha zayıf daha az önemli gözükürsünüz.’’(David R. Caruso-Peter Saloyev sf.187)

                Mahcubiyet bazen ağırlığıyla orantılı; cezalandırma beklentisini de beraberinde getirir.

                Buraya kadar anlatılan mahcubiyetin hicab kökünden gelen kapalı, örtülü, utangaç ve sıkılganlık gibi  bireyde kişilik haline gelmiş anlamıyla bir ilgisi yoktur. Mahcubiyeti kişilik haline getirmiş bireye suçlu muamelesi yapılamadığı gibi ‘’utanmanın her çeşidinde hayır vardır’’ buyuran Peygamberimizin(S.A.V.) iltifatına mazhar olduğu için takdiri bile hak ediyor. Toplum önünde konuşurken gösterilen sıkılganlık, az daha derinde, ayıplanma endişesi/korkusuna bağlı bir kimliğin baskısı altındadır örneğin.

                Bizim  üzerinde durmak istediğimiz mahcubiyet, günlük yaşantımız içinde patavatsızlığımızdan kaynaklanan, altından kalkamayacağımız sözler veya davranışlarımızla ilgili mahcubiyetsizliktir.

                Mesela:

                ‘’Paradan altı sıfır atarlarsa Kızılay Meydanı’nda eşek olup anırırım’’ diyen adamın  hala gazete köşelerinde Müslümanlara salya akıtırken daha az önemli, daha küçük göründüğüne dair bir emare görüyor musunuz?

                Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce ‘’Erdoğan %50 yi geçsin kafama sıkmazsam şerefsizim’’ sözü ağzından çıktığı halde hala TV-TV koşturup siyaset yapan adamın omuzlarının düştüğüne, aşağı doğru baktığına dair bir işaret var mı?

                DHKP-C li Elif Sultan Kalsen, Vatan Caddesinde bulunan İstanbul Emniyet Müdürlüğü binasına düzenlediği bombalı saldırıda öldürülünce ‘’polisin mağdur ettiği öğrenci(!)’’ diyen ve devletten milletvekili maaşı alabilmesindeki utanmazlığı taşıyan adamda, başının omuzuna düştüğüne  dair bir belirti gördünüz mü?

                2007 de %47 oyla tek başına iktidar olan ve milyonların oyunu alan AK Parti’ye 2008 de açılan kapatma davasının hakimlerini aslan hukukçu yapan CHP lilerin; 31 Mart sonrası iptal kararı veren YSK üyelerini çete ilan etmelerine rağmen, hala demokrasi, hukuk diyebilecek makyavelist pişkinliğin, mahcubiyeti bile mahcup ettiğini yaşayarak öğrenmedik mi?

                Hükümeti düşürmek için vatan düşmanı dış güçlerle işbirliği yapmayı normal siyaset haline getirmişken; o sosyalitenin değerleriyle sanki aynı yerde duruyormuş gibi Kur’an okuyup oruç yemesindeki popülist aymazlığın yok ettiği mahcubiyeti, sormayalım mı nerede diye!

                Özel davranışa özel örnek de vererek konuyu kapatalım.

                Hırsızı, polisler suçüstü yakalamış. Gazeteci,  haber için resim çekiyor. ’’Ne çekiyorsunuz Konya’yı mı götürdük?’’ cevabını veren hırsız da, kişisel mahcubiyetin bir erdem olduğunu düşünen bizler için ders verici bir karakter değil mi? Ya kayıpsa? Bu yazı neden yazıldı ki? Selamlar.

Türk futbolu kaçtan büyük?

Haftaya Rize ile Galatasaray arasında oynanan maçta bir hakem nasıl yönetmez sorusunun cevabını bularak başladık. Ligin 32.haftası geldiğinde Fenerbahçe düşmemeyi ancak garantileyebildi. Trabzon’u konuk ettiğimiz maçta da bir hakem nasıl iki kulübünde emeğini hiçe sayar onu yaşadık. Enteresan bir lig yaşıyoruz.

Konyaspor ve Trabzonspor maçları her zaman heyecanı golü bol karşılaşmalara adaydır. Son dönemde kadro konusunda sıkıntılar yaşayan Aykut Kocaman’ın Konyaspor’u transfer yasağı ve önceki hataların bedeli maddi krizlerden gençlere yönelen Trabzonspor’un karşılaşmasını izleyecektik. Keşke bıraksalardı izleseydik.

Konyaspor Flipovic’in yokluğunda rakibin hücum özelliklerini de düşünerek Volkan ve Jevtovic’in yerlerini değiştirmişti. Uğur’da eski takımına karşı sahadaydı.  İlk düdükle birlikte beklediğimiz üzere saldıran Trabzon karşılayan Konyaspor olacaktı. Fakat 90 dakika bu şekilde gideceğini düşünenler sadece 3 dakikalık özet kadar Konyaspor’u tanıyordu. Trabzon yorgunluk emareleri göstermeye başladığında ise devreye fizik kalitesi girecekti. Gol yemediği her dakika Konyaspor hanesine artı olarak yazılıyordu.  Kim bilir, belki de bu yüzden Mücahit ile başlamıştı hoca Jahovic ile son darbeyi vuracaktı. İlk yarı topa sahip olan takım Trabzon olsa da oyuna şekil veren istediğini alan Konyaspor oldu. Buraya bir mim koyarak bir konuya açıklık getirmek isterim.

Türk futbolunda şeffaf oda uygulaması başlamalı artık. Nedir bu şeffaf oda ? şimdi uydurdum! Ama eminim okuyunca benimle hem fikir olacaksınız. Sadece bu maç özelinde değil ülkemizde tüm profesyonel liglerde, karşılaşmanın ilk yarısı oldukça güzel maç yöneten hakemlere karşılaşmaların ikinci yarısı başlayınca bir haller oluyor. Futbolcular devre arasında soyunma odasına gidiyor peki hakemler neden gidiyor?  O soyunma odalarında neler yaşanıyor ? Hakemleri hem koruma adına hem baskıyı azaltma adına onlara sahanın içinde şeffaf bir oda yapalım kimsenin tesirinde kalmasınlar herkes nerede durduklarını görsün kimse onlara müdahil olamasın! Siyah ile beyaz kadar farklı iki yarı yönetmeleri bir şekilde engellenir en azından akıllarda soru işareti kalmaz.

Lobi faaliyetleri ve güç dediğimiz olay sırasıyla Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzon şeklinde gidiyor. Fakat her hafta sadece başı yanan takım veryansın ediyor. Kendi lehinize bir durum olduğunda insandır canım hata yapabilir derseniz bu iş olmaz. Üstelik bu durum oyuncularınız ve taraftarınız içinde geçerli.  Hakemler eskiden bu işi ek iş olarak yaparlardı mesela Erman hoca Kabzımaldı aynı zamanda hakemlik yapardı. Şuan hakemler profesyonel ama gerçekten öyleler mi ? Bence sadece aldıkları para konusunda profesyonel oldular zihniyet düşünce eskiden daha kötü dersem yanlış olmaz. Ben Galatasaray’a hata yaparsam hakemliğim biter mi ? Beşiktaş aleyhine bu düdük ne olmalı ? Fenerbahçe küme düşerse hesabı bana mı sorulur? Gibi sorular hakemlerin kafasında döndükçe bozuk plak gibi başa sarar dururuz.  Olaya sadece Konyaspor olarak bakmayalım. Doğru soru şu olabilir mi ?  Bugün verilen saç baş yolduğumuz penaltı pozisyonunda maç  o an berabere olsa o penaltı çalınır mıydı ? Jahovic’in son pozisyonunda Konyaspor mağlup olsa herkesi sinirden güldüren karar çıkar mıydı ? Trabzon’un belki de berabere kalması gerekiyordu. Zira Avrupa için gelen Konyaspor’a sen bir otur bakalım orada dediler. Trabzon’un payına ise sende üçüncülük için göz kırpıyorsun ama daha zamanı var bir puanı al sus denildi. Belki de Beşiktaş Alanya karşısına daha rahat çıkması gerekiyordur.  Ne kızı verdiler nede dünürü küstürdüler.

Birde TV programları var reyting için seviyenin azaldığı insanları bir birine düşüren kavga etmesine sebep olan programlar. Bunlar insanın ruh sağlığı içinde çevresel etki olaraktan da son derece zararlı programlar. Program sonunda sevgi mesajları vermeleri ise komik, bir birlerine saygısı olmayan insanlar, konuşmasına tahammül edemeyen insanlar toplumları birleştirmeye davet insanları yersen …

Sonuç olarak; Halis olabilirsin, sözlük diyor ki katık yok eksiksiz ama muhlis değilsin çünkü verdiğin kararlar içten ve doğru değil, takımlara ve formalara bakmadan yönetsen aslında iyi bir yönetici olabilirdin! Yarını iyileştirmenin tek yolu, bugün neyi yanlış yaptığını bilmektir. İyi biliyorum ki lobi olarak daha büyük bir camia ile Trabzon karşılaştığında Konyaspor’un durumuna düşebilme ihtimali yüksek, hakemler hiç müdahil olmasalar acaba maçlar ve lig nasıl olurdu sanırım hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.  Bu bir puan hem Trabzon’un Beşiktaş karşısında alacağı galibiyeti önemsiz hale getirmiştir, hem de Konyaspor sen bu sene Avrupa’ya gitme otur oturduğun yerde demiştir. Sizce Türk futbolu kaçtan büyük ? Pardon Türk Futbolu büyük mü ?

Maçın sözü; Bir şeyin arkasında durmazsan, önüne gelen her şeyin arkasından gidersin.

İyi Savunma, İyi Sonuç

Yine şampiyonluğun yolunun Konya’dan geçtiği bir maça şahit olduk. Galatasaray, Başakşehir’in sürekli kaybetmesinden sonra umut dolu gelirken, diğer yandan Beşiktaş’ın da sürekli kazanmasıyla stres dolu bir Pazartesi maçına çıktı. 

Konyaspor açısından ise bir prestij maçından çok da fazla anlamı yoktu, bu maçın ancak Aykut Kocaman’ın sürekli dillendirdiği yeni sezon yapılanması için önemli sinyaller alacağı bir maçtı. 

Ankaragücü maçındaki kadroyla sahaya çıktı. Yatabare’de ısrar etmesi makuldü. Durağan oynayan ve pozisyon harcayan Jahoviç yerine yine pozisyon harcayan ama en azından kontratağa daha uygun ve alan açan bir Yatabare daha iyi bir tercihti. 

İlk 10 dakikadaki baskıyı soğukkanlı şekilde savuşturan Konyaspor, 30. dakikayı da ciddi bir pozisyon vermeden geçti. Bu arada özellikle Ömer Ali’nin savunma arkasında kendini çok iyi unutturduğu anlarda da iki tehlikeli pozisyon buldu. Daha fazla tehlikeli olmasını ise havadan oynaması engelledi. Rakip savunma çok uzun olmasına rağmen sürekli yüksek top atmaları anlamsızdı. 

Konyaspor’da herkes Zuta’nın aksamasını beklerken aksine Onyekuru’nun çok hareketli oyununa Skubiç dayanamadı. Neyse ki arkasında kapı gibi duran Uğur Demirok vardı. Feghouli etkisiz olduğu için Zuta’nın kanadında da korkulan olmadı ve ilk yarı Konyaspor’un istediği gibi 0-0 tamamlandı. Çünkü Galatasaray’ın her ne kadar gol arasa da enerjisini ikinci yarıya sakladığı belliydi. Bu yüzden arkada da çok az açık vermediler. Belki daha fazla baskı yapsa Konyaspor ikinci yarıya önde başlayacak golü bulabilirdi. 

İkinci yarı Galatasaray oyunu iyice Konyaspor yarı sahasına yıktı. Yeşil Beyazlılar’ın özellikle stoper ve ön liberoları günündeydi ve savunmada ciddi sıkıntı yaşatmadılar ama orta sahada hücumu organize edecek oyuncu olmaması, Miloseviç’in de sahada gezinmesi kontralarda sürekli top kayıplarını getirdi. 

70’den sonra Aykut Kocaman ilk hedefi olan beraberliği sağlamak için Ömer Ali’yi çıkarıp Amir’i aldı. Yatabare’nin yerine de Jahoviç girdi. “Bu saatten sonra atmasam da olur. Yemeyim yeter” denebilecek ve sonraki maçlara yönelik motivasyonu korumaya yönelik kapanma üzerine kurulu oyun maç sonuna kadar devam etti. Amiyane tabiriyle “Çanakkale geçilmez” oynadı ve istediğini aldı. 

Şampiyonluğa oynayan Galatasaray karşısında son haftaları çok kötü geçmiş ve ligi bitirirmiş Konyaspor için iyi bir sonuç. 

 

Aykut hoca ve Ali Turan

Uzun süredir spor yazısı kaleme almamıştım. Ancak izlediğim Beşiktaş maçı bana bu yazının yazılmasını adeta mecbur etti.

Beşiktaş karşısında en tecrübesiz futbolcu olarak ilk 11’ de sahaya çıkan Mücahid’e varıncaya kadar 85 dakika boyunca çok iyi mücadele eden bir Konyaspor vardı.

Evet takımımız oyun olarak istediğimiz kıvamda değildi, istenilen şekilde pozisyonlara giremiyordu ama nihayet karşımızdaki takım Beşiktaş’tı ve ona ezilmeden mücadele ediyordu.

Yediğimiz iki gole de cevap veren ve son dakikalara beraberlikle giren bir Konyaspor vardı sahada…

Ne olduysa oldu. Her şey Ali Turan’ın son 8 dakika içinde oyuna girmesiyle oldu. Ali Turan’ın gireceğini görünce hemen eyvah dedim. Olacaklar içime doğmuştu sanki. Zira Ali Turan daha önceki maçlarda defalarca hatalar yapmış, buna rağmen kadroda sürekli yer almış bir oyuncu idi.

Ali Turan oyuna girdikten sonra kritik noktalarda iki defa topla buluştu. İkisinde de hata yaptı.

Birisinde 6 pas içinde düştü, top boşta kaldı. Orada bir Beşiktaşlı futbolcu olmaması durumu kurtardı. Şayet o bölgede bir Beşiktaşlı oyuncu olsa idi o pozisyonda da golü yemiştik.

Son dakikaya girilirken yaptığı hata affedilir gibi değil. Daha önceki maçlarda yaptığı hatalar da affedilir cinsten değildi ama her nedense Aykut hoca bir ders vermek yerine sürekli kadroda yer vermeyi tercih etti.

Ta geçen sezon Ali Turan’dan bir yarar sağlanamayacağını birkaç kez yazmıştım. Bu maça girerken eyvah demem boşuna değildi. Bunu ben görebiliyorken, bunu herkes görebiliyorken şayet Aykut hoca göremiyorsa tekrar bir değerlendirme yapmasında fayda var.

Bunun bir hata olduğu kasti olmadığı söylenebilir. Kasti olsa zaten yapılan ihanet olur. Bizde kasti olduğunu söylemiyoruz ama bunca hatasına rağmen bir oyuncuya bu kadar şans verilmesi çok fazla…

Adam dışarıda bir beklesin. Maça tekrar çıkmaya iştiyak duysun. Hatalarını gözden geçirsin. Kendini düzeltsin. Olumlu gelişme olursa hak ederse tekrar kadroya girsin.

Bütün hatasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kadroda yer almaya devam ederse o da kendini gözden geçirme fırsatı bulamaz ve hatası gittikçe büyür. Nihayet böyle oldu. Bu futbolcuyu kazanmak değil kaybetmektir.

Sonuçta takıma yazık oldu. Konyaspor’umuza yazık oldu. Konya’mıza yazık oldu. Emeklere yazık oldu.

Konyaspor; 3 maç içerde, 3 maç dışarda olmak üzere son 6 maçtır kazanamıyor. Son 6 maçta, 2 yenilgi, 4 beraberlikle sadece 4 puan toplayabildi.

Artık olan oldu. Bundan sonra toparlanma zamanı. Aykut hocanın Konyaspor’u daha önceki şanlı günlerine geri götürmesini canı gönülden arzu ediyor, bekliyoruz. Başarılar Konyaspor.

Farkındalık Günü

Her yıl Birleşmiş Milletlere üye olan 156 ülkede 10 – 16 Mayıs tarihleri arasın da farkında olunması gereken toplumun önemli bir parçası olan özel insanların yani engelli bireylerin haftası olarak kutlanır…

Bu hafta engelli bireylerin kutlanması gereken bir hafta değil onların farkında olunması gereken bir haftadır…

Bir haftaya sıkıştırılmayacak kadar da önemlidir bizlerin farkında olmak…

İnsanların sadece bir gün veya bir hafta değil her gün bizlerin farkında olması gerekir…

Bizlerin toplumun önemli bir parçası olduğu asla unutulmamalıdır…

Çünkü biz özel bireylerin tek ihtiyacı bizlerin farkında olunmasıdır…

Farkında olunan özel bireyler her alanda pekâlâ başarı kaydedebilir…

Şunu belirtmeliyim ki; bizler balık istemiyoruz, bizler balık tutmayı öğrenmek ve balık tutmak için fırsatlar sunulsun istiyoruz…

Bu da ancak insanların bizlerin farkına vararak toplumun önlemli bir parçası olduğumuzu bizlere hissettirmesiyle mümkün olur…

Her konuda azimle, kararlılıkla mücadele eden insanlardır özel bireyler yeter ki onlar için gerekli imkânlar sağlanabilsin…

Gerekli imkânların sağlanması hususunda son yıllarda ülkemizde büyük bir yol kat edildiği de aşikâr…

Zira Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı dönemin de üzerinde durduğu bir konuydu özel bireylerin sorunları, ihtiyaçları…

Bu konuda özel bireyler için devrim niteliğinde özel ve geniş kapsamlı bir yasa çıkartıldı 2005 yılında…

Bu yasa ile pozitif ayrımcılığa kavuşmuş oldu özel bireyler…

Ayrıca erişilebilirlik, eğitim, istihdam, sağlık, kültür, gibi birçok alanda özel insanların maddi ve manevi her türlü ihtiyaçlarının karşılanması, sorunlarının çözülmesinin önü açılmış oldu…

Bunun için Başta Cumhurbaşkanımıza, Partimizin ilgili mensuplarına, ilgili kurum ve kuruluşlara özel bireyler olarak ne kadar teşekkür etsek azdır…

Tabi bu değişikliklerin devamının sağlanması, geliştirilmesi ve konuya gereken ilginin fazlasıyla verilmesi de elzemdir…

Biz özel bireylerin her alan da aktif olması gereklidir…

Bu anlam da diğer özel bireyler için örnek teşkil eden kabuğunu kırmış içine kapanmaktansa azmiyle mücadele eden birçok özel bireylerimiz var…

Birimiz sportif faaliyetlerde aktifken ve örnek olurken bir diğerimiz eğitim alanın da kendini kanıtlayıp örnek olmakta…

Buna bir örnekte kendimi görmekteyim…

İlk olarak Basın alanında aktif hareket ederek özel bireylerin bu alanda da rol aldığını topluma hissettirmiş oldum…

Şimdi ise siyasi alanda aktif görev alarak kader arkadaşlarıma öncü olmaya, örnek olmaya çalışıyorum…

Amacım kaderdaşlarıma cesaret vermek, onlara örnek olmak ve farkındalık oluşturarak insanlara özel bireylerin neleri başarabileceğini kanıtlayabilmektir…

Ayrıca her alanda biz özel bireylerin olması bütün özel bireylerin her alanda ihtiyaç ve sorunlarının tam tespitini mümkün kılar…

Çünkü insanlar yaşamadığı, içinde bulunmadığı bir şeyi tam olarak anlaması mümkün değildir…

Ne demişler; davulun sesi uzaktan hoş gelir…

Diğer bireyler her ne kadar özel bireylerle empati kursalar da onların ihtiyaç ve sorunlarını tam anlamıyla tespit edip onlara cevap verebilmesi imkânsızdır…

Damdan düşenin halinden ancak damdan düşen anlar tabiri caiz ise…

Böyle özel günlerin özel bireylerin farkında olunmasına, onlarla empati kurulup onlar için gerekli imkânların sağlanmasına vesile olmasını temenni ediyorum…

Bütün kaderdaşlarımın 10 – 16 Mayıs Farkındalık Haftasını kutluyor azimle, kararlılıkla adım adım başarıya ulaşabilecekleri günler diliyorum…

Cumamız Mübarek Olsun…

Allah’a Emanet olun…

 

Gönül’e Dokunuş / Emrah Savsar / 10 Mayıs 2019 Cuma

 

Gölyazı’nın Ağlayan Çınarı

2016 yılının Mayısında Bursa’dan Çanakkale’ye giderken yol kenarında “Gölyazı” levhasını görmüş ve “Acaba nasıl bir yermiş, gidip bakalım…” diyerek hemen o tarafa dönmüştük. Düz bir arazi üzerinde döne kıvrıla ilerleyip, bu eski yerleşim yerine ulaştığımızda onun göl kenarında ve karaya büyükçe bir köprü ile bağlı olduğunu görünce sevinç ve şaşkınlığımız artı. Civarda turistler dolaşıyor, etrafta birçok balık lokantası ve çay ocağı gibi işletmeler görünüyordu. Gözümüz, köprü kenarında duran devasa çınara ilişince sevincimiz ziyadeleşti.  Önüne konulmuş “Ağlayan Çınar” levhasında, “Gölyazı’da anıt kapsamına giren çok sayıda çınar ağacı bulunmaktadır. Bunların en yaşlısı olan Ağlayan Çınar yerleşimin ada bölümüne geçişte, köprünün yanında yer almaktadır. Yaklaşık 750 yaşında olduğu tahmin edilmektedir. Ağacın gövdesi yaşını belli edercesine büyük ve geniştir.” yazılıydı.

Gerçekten masal kahramanları gibi devasa bir ağaçtı bu. Kalın gövdesinin hemen kenarından çıkıp çok ötelere uzanan ve adeta ikinci bir ağaçmış gibi görünen büyük bir kolu vardı. Alt tarafına dayanak olsun diye bir duvar örülmüş, hemen yanına küçük bir havuz yapılmıştı. Ana gövdesi üzerinde, içine üç basamaklı bir merdivenle çıkılabilen ve içine bir kaç kişinin sığabileceği büyük ve karanlık bir kovuk görünüyordu.

Daha sonra öğrendiğimiz bilgiler kendisine niçin “Ağlayan Çınar” denildiğini açıklar mahiyetteydi. Belki gövdesinden akıttığı özsuyu sebebiyle bu adı almış belki de hakkında anlatılan bir hikâye sebebiyle ona Ağlayan Çınar denilmişti.

Rivayete göre, beldede Rum ve Türkler birlikte yaşamaktayken Mehmet isimli bir genç, Eleni isimli bir Rum kızına âşık olmuş. Birbirlerini çok seven bu iki genç, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Yunanistan’la yapılan mübadele anlaşması sebebiyle ayrılmak zorunda kalmışlar. Bütün ailesiyle Gölyazı’yı terk etmekte olan Eleni’yi takip eden Mehmet, kızın ağabeyi Yorgi tarafından bıçaklanınca daha önce sevgilisiyle buluştuğu bu çınarın kovuğuna gelip, oracıkta can vermiş. Hadiseye şahit olan bir arkadaşı olup biteni Eleni’ye anlatınca kızcağız da hemen kafilesinden ayrılıp geri dönmüş ve Mehmed’in cansız bedeni yanında kendini çınar ağacına asarak intihar etmiş.  Bu acılı aşk hikâyesinden sonra halk, ağacımıza “Ağlayan Çınar” adını uygun görmüş…

Gölyazı, Ulubat Gölü kıyısında küçük bir adacık. Kıyı şeridi ancak 1,5 km kadar. Tarihi geçmişi Roma dönemine ve belki de çok daha önceki çağlara dayanmakta. Eski ismi Apolyont. Hâlâ içinde önceki medeniyetlerden geriye kalmış yadigârlar bulunmakta. Çoğu kısmı yıkılmış yüksek kale duvarlarıyla çevrili kıyı şeridi rengârenk balıkçı tekneleriyle dolu. Her yanda balık tutan, ağ temizleyen, oradan oraya koşuşturan erkekler, kadınlar, çocuklar var. Tarif edilmez bir renk cümbüşü içinde canlı ve hareketli bir yer. İç taraflarda birbirine yapışmış gibi görünen sarı, yeşil, mavi boyalı evler, taş döşeli daracık sokaklar bulunuyor. Sakinlerinin büyük bir kısmının balıkçılıkla geçindiği Gölyazı son zamanlarda beldeye akın eden turistler sayesinde iyice hareketlenmiş durumda. Bursa’ya bağlı Nilüfer ilçesinin gerçekten gezilip görülmeye değer, şirin beldelerinden biri.

Kıyı şeridini baştanbaşa dolaşarak gezimizin keyfini çıkartıyor, Mayıs güneşinden bunaldığımızda bir ağaç gölgesi bulup altında çaylarımızı yudumluyoruz. Birçok yer yeniden tanzim edilmek üzere kazılmış ve inşaat işleri devam ediyor. Tekrar taş köprüyü geçip anıt çınarımızın yanından ilerleyerek “Zambak Tepesi” denilen yere çıkıyoruz. Gölyazı buradan çok daha farklı ve güzel görünüyor. Bütün bunlara rağmen, beldeden ayrılırken, aklımızda daha çok Ağlayan Çınar’ın arzı kuşatan koyu gölgesinin ve hakkında öğrendiğimiz hikâyenin kalacağını biliyoruz. İnşallah bir fırsatını bulur bulmaz buraya yeniden gelir ve belki birkaç gün konaklarız. O vakit altından bereket fışkıran sevgili Ulubat’ta tekne gezisine çıkar, üzerindeki diğer adacıkları da yakından görme fırsatı buluruz.

 

15 Temmuz ve isyanda ısrar

   Kendimi mecbur gördüğüme inanarak yazıyorum. Ne diye bu konulara giriyorsun? Diye tepki gösterenler oluyor. Oysa ki meselenin ciddiyeti herkesin elini taşın altına koymasını gerektirir. Bizim elimiz, bazan hitabet bazan da kitabettir.İsyana karşı suskun kalmak onun haklılığını kabullenmektir. "Haksızlık karşısında susan,dilsiz şeytandır" hadisi şerifi bu gerçeği ifade ediyor.

   15 Temmuz hain kalkışma üzerinden iki yıl geçti. Olayın teferruatına girmeyeceğim. Neticede meşru otoriteye karşı bir isyan olmuştur. İslama göre buna bağilik hareketi denir. Bunun cezası da islam hukukuna göre bellidir. Daha önce bu konuya temas etmiştim.

   Aslında bu yazıda üzerinde durmak istediğim nokta şudur:Huy yani karekter meselesi...

Allah cc Adem'i yarattıktan sonra, İblise "Ademe secde et" emrini verdi. İblis kendisinin ateşten Ademin ise topraktan yaratıldığını öne sürerek üstünlüğünü iddia etti...Bir müddet sonra İblis Ademi yoldan çıkarmaya çalıştı. Derken Adem as şeytanın vesvesesine uyarak hata işledikten sonra TEVBE etti. Allah da onu affetti. Ancak İblis asla isyanından vazgeçmedi ve isyanına ısrar etti.Böylece kıyamete kadar iki çeşit karekter/huy oluştu ki, hepimiz bu konuda imtihana tabiyiz.

   15 Temmuz bağilik hareketi yalnız Türkiyede değil, bütün İslam aleminde ve ümmetin bünyesinde  bir fitne meydana getirdi. Türkiyenin maddi-manevi,beşeri kaybı halen de tam belirlenmiş değildir. Bazılarının yaptığı mağdur olanlar edebiyatına girmeyeceğim. Hele hele şehit ve yaralıları görmezden gelip hep mağdur edebiyatına dalmak en azından erdemsizliktir. Büyük fitnelerde kuru ve yaş birlikte yanıyorsa, bunun sebebi doğruyu ifade etmeyenlerde saklıdır. Devlet suçluyu suçsuzu birbirinden ayırmakla mükelleftir. Bu hüküm doğrudur. Ben bir vatandaş olarak gereken doğru bilgileri devlete veya devleti temsil edenlere vermezsem devlet, mağdurları nasıl ayıklayabilir?

   İblisin tercih ettiği karekteri tercih etmek bir müslüman için yakışmaz. Ortada bir cürmü meşhut vardır. Açık bir cinayet vardır. Eğer Fethullah Gülen ve darbecileri tevbe etmiyorsa bari mağduriyet edebiyatını yapanların tevbe etmeleri gerekmiyor mu? Kafirlere sığınıp Türkiyenin aleyhine çalışmayı hangi ahlaki değerlerle ölçebilirsiniz? Fetö halen de güvenlik güçlerimizi " Eşkiya" diye nitelendirirken onun aleyhine olumsuz tek kelime konuşmayanlara mağdur mu diyelim?(Fetö bir konuşmasında bağlılarına: tek başınıza gezmeyin eşkiya sizi kapar...diyordu)

   Bağilik hareketine kakışanlar ne kadar dindar kabul edilirse edilsin, DİN seçilmiş otoriteye karşı gelmeyi asla kabul etmez. "Biz Allahın istediği gibi bir yönetim getirecektik" deseler dahi, bu iddia kabul edilemez. İnsan öldürmekle, milletin verdiği maaş ve silahla devlete karşı ihanet etmekle meşru hedefe varılmaz. Hedefin doğruluğu ona götüren her yolu meşru kılmaz. 

   Bütün bu ihanetlere rağmen halen de FETHULLAH GÜLEN hakkında olumsuz kanaatlerini ortaya koymayan insanların karekterlerine şaşıyorum. Bu hainin mensupları tarafından ve direktifleri doğrultusunda yapılan bu bağilik hareketini,yapanları ve halen de onlara karşı iyimserlik gösterenleri ihanetle anmak zorundayız. Ancak İBLİS'in karekterini bırakıp Adem aleyhisselamın karekteri olan TEVBE'yi tercih ederlerse, işte o zaman dindeki kardeşliğimiz rahmet, merhamet,adalet ve karşılıklı saygı çerçevesinde elbette devam edecektir.

   İsyanda ısrar şeytanın huyudur.Adem aleyhisselamın huyunu tercihte hayır vardır.ALLAH CC bu milleti ve ümmeti bağilerin şerrinden korusun.

   Allah'a emanet olunuz.

İman, amellerle imandır

İman; kulun talep etmesi ile Allah’ın kalbine yerleştirdiği bir nurdur.

Peki imanın işaretleri nelerdir?

Bir insanın Allah’tan iman nurunu talep ettiğini ve Allah’ın O’nun kalbine iman nurunu yerleştirdiğini nasıl anlarız?

Burada salih amel devreye giriyor.

Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah müminleri ‘’İman eden ve salih amel işleyenler’’ olarak vasıflandırıyor.

Peki salih amel nedir?

Salih amel; Yaratılmışların haklarına tecavüz etmemekle birlikte, Allah’ın haklarına hakkıyla riayet etmektir.

Önce zarar vermeyeceksin.

Zarar vermemek, fayda sağlamaktan öncelikli ve değerlidir.

Def’i mazarrat, celb-i menafiden evladır.

Önce ‘’la’’ diyeceksin imanına aykırı her işe ve kalbini tertemiz kılacaksın putlardan.

Sonra ‘’illa Allah’’ deyip tertemiz kıldığın kalbe imanı yerleştireceksin.

Önce sabah namazının sünnnetinde ‘’Kafirun’’ suresini okuyup, küfre dair her şeyi kalbinden, aklından, hissiyatından ve hayatından çıkaracaksın.

İkinci rekatta ‘’İhlas’’ suresini okuyup Allah’ın varlığını ve birliğini kalbine, imanına ve hayatına dolduracaksın.

İman kuru bir söz ve söylemden ibaret değildir.

İman bir iddiadır ve ispatı amellerledir.

Ameller imanın muhafızıdır.

Amelinde 2 türü vardır.

Hasenat; bireysel ibadetler.

Salihat; ikinci şahıslara, topluma yönelik ibadet ve iyilikler.

Daha üstün olan ve tercih edilen ikinci şahıslara, topluma yönelik olan iyilik yapmayı ifade eden salihatlardır.

Hasenat ise toplum hayatında salihatı işlememiz konusunda bizi motive eden, teşvik eden, hazırlayan kişisel ibadetlerdir.

İnsan en dar ve en önemli dairedeki nefis ve kalb arasındaki mücadeleden, en geniş dairedeki İslam Ümmeti ile Küfür Topluluğu arasındaki mücadeleye kadar bütün tabakalarda hasenat ve salihatlar işlemekle mükelleftir.

‘’İnsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, sadece "İman ettik" demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?’’ Ankebut, 29/2

Kulluk, imanın amelle bir kuşun kanadı gibi birlikte hareket etmesi halinde kulluktur.

Salih amelin olmadığı yerde sadece ‘’iman ettik’’ sözü kuru içi boş bir laftır.

Yüce Allah iman ile ameli birbirine bakın ayetlerde nasıl bağlıyor.

‘’Müminler ancak Allah’a ve resulüne iman edenlerdir ve onunla ortak bir iş için toplanmış iken kendisinden izin almadan çekip gitmeyenlerdir. Senden izin isteyenler, evet işte onlar Allah’a ve resulüne hakkıyla iman edenlerdir. Bazı özel işlerinden dolayı senden izin istediklerinde onlardan dilediğine izin ver ve Allah’tan onların bağışlanmasını dile. Kuşkusuz Allah çok bağışlar, çok esirger. Nur, 24/62

O halde bizi fabrika ayarlarımıza döndürmek için hanemize teşrif etmiş bulunan Ramazan ayının iklimini de değerlendirip kendimize bir format atalım ve hayatımız Kur’an ve Sahih sünnet tezgahında yeniden dokuyalım.

 

"Cezaevi benim Rabbimle buluşma yerim"

 

 Kur’andaki Yusuf kıssası bir kez daha mucizevi özelliğini gösterdi. Hep denir ya ceza evlerine; “Medrese-i Yusufiyye” diye. “Her olanda bir hayır vardır” diye de çok güzel vecizelerimiz var. Erzurumlu İbrahim Hakkı da  tevfiznamede şöyle der;

 

Hakk şerleri hayr eyler

Zannetme ki gayr eyler 

Ârif anı seyr eyler

Mevlâ görelim n'eyler

N'eylerse güzel eyler

 

 

Sen Hakk'a tevekkül kıl

Tefvîz et ve râhat bul

Sabr eyle ve râzı ol

Mevlâ görelim n'eyler

N'eylerse güzel eyler

 

 

Kalbin ana berk eyle

Tedbîrini terk eyle

Takdîrini derk eyle

Mevlâ görelim n'eyler

N'eylerse güzel eyler

 

Konya E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda anlamlı bir etkinlik yapıldı. Madde bağımlısı 29 yaşındaki Abdulkadir Geylani Tekgöz, cezaevindeyken sadece Kuranı Kerim okumayı öğrenmekle kalmamış, aynı zamanda hafız olmuştu. Tekgöz için cezaevinde “Hafızlık İcazet Merasimi” düzenlendi. 

Diyanet İşleri Başkanlığıyla Adalet Bakanlığı arasında yapılan protokol ile 8 erkek 1 bayan vaizle Konya E Tipi Ceza İnfaz Kurumunda ve açık cezaevinde diyanet işleri başkanlığı olarak hizmet verilmektedir.

Ceza evleri, işkence yerleri değildir. Oraya hasbelkader düşen kardeşlerimiz oluyor. Kaderin cilvesi mi diyelim, nefse uymak mı diyelim, bir anlık öfke mi diyelim… ne dersek diyelim ama buradaki dostlarımızın da bir insan olduğunu, yaptıklarından pişman olup, tövbe edince hiç günah işlememiş olacağını bilerek davranış sergilemek, insan kazanmak demektir. Hayatta insanın başına her şey gelebiliyor. Hiçbir insan günahsız değildir.

Önemli olan insanların elinden tutmak, onlara yol göstermek, rehberlik yapmak. İşte bu yönüyle en güzel rehber, kitabımız Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an’la istikametini bulan, dalaletten hidayete erenlerin sayısı saymakla bitmez.

Ramazanın kazandırdığı ve hepimizi sevinç gözyaşlarına boğan bu güzellik asla unutulmayacaktır. Sebep olanlara ve özellikle de Abdulkadir Geylani Tekgöz’i; kararlılığından, azminden, Kur’ana olan sevgisinden dolayı tebrik ederim. Rabbim, bundan sonraki hayatının daha güzel olacağına inanıyorum. Allah, yar ve yardımcısı olsun.

Konya Başsavcılığı, Cezaevi savcılık ve Müdürlüğü, Konya il Müftülüğü ve değerli vaiz ve Kur’an öğreticisi kardeşlerime sonsuz teşekkürler ediyorum. İnsan kazanmanın mutluluğunu bize yaşattıkları için şükranlarımı sunuyorum.

Böylesine güzel davranışlar sergilendiği sürece “temiz toplum” oluşturmak mümkün olur. Hepimiz bu konuda görevliyiz, sorumluyuz. Milletçe her birimizin olumsuzluklara karşı duyarlı olup, elimizi taşın altına sokmak zorundayız. Hiçbir insanımızın kötülük içinde bocalamasına gönlümüz razı olmaz.

 Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Dr. Burhan İşliyen, meslek hayatında ilk kez cezaevinde icazet merasimine katıldığını belirtti. Duygularını şöyle dile getirdi; “Ben çok icazet törenine katıldım. Çok da cezaevinde yıllarca derse gittim. Ama ilk defa bir cezaevinde bir icazet törenine katılıyorum. Emeği geçenlerden sebep olanlardan destek verenlerden ve dua edenlerden Allah razı olsun. Heralde hayatımızın en anlamlı anlarından birini yaşıyoruz."

Konya Valisi Cüneyit Orhan Toprak ise; "Cezaevinde bulunan kardeşlerimiz var. Bunlar bir şekilde buraya girdi diye hayattan kopup, herşeyden uzaklaşıp insanlıktan ayrılacaklar diye bir mevzu söz konusu değil. Zaten bunun bilincinde olan adalet bakanlığımız, devletimiz ve Konya üzerine baktığımızda sayın cumhuriyet başsavcımız sizlerin daha yüksek meziyetlere ulaşmanız manasıyla birçok faliyette bulunuyorlar." İfadesini kullandı.

Konya E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Vaizi Mehmet Uslu, Abdulkadir Geylani Tekgöz’ün hafızlık serüvenini anlattığı sırada salonda bulunanlar gözyaşlarını tutamadı. Gerçekten duygulanmamak mümkün değildi. Demek ki, insan isterse yapabiliyordu, azmin elinden hiçbir şey kurtulmuyordu. Bunun en açık ve somut örneğini Abdülkadir’de görüyoruz. Toplumdaki diğer Abdülkadir’ler de aynısını yapabilirler. Yeter ki beyinlerinde bitirsinler olumsuzlukları.


Abdulkadir Geylani Tekgöz; “cezaevi benim rabbimle buluşma yerim” diyerek, Çok anlamlı, ders verici ve ibretlik bir söz sarf etti. Yolun açık olsun Abdülkadir Geylani! Rabbim, iki cihanda mutlu eylesin. Kur’an’la olan bağın ve dostluğun kıyamete kadar sürsün. Gözlerinden öperim.

Dedemden dinlediklerim

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÖZÜYLE

 

ataroglumehmet@hotmail.com

Sevgili dostlar Çanakkale adı geçti mi veya her yıl Çanakkale zaferimizin yıl dönümü geldi mi her iki dedem aklıma gelir. Allah her ikisini de gani gani rahmet eylesin. İkisi de Çanakkale de gazilik şerefine ermiş kişilerdi.

Babadan dedem olan Mehmet dedem her iki balkan savaşlarından sonra Çanakkale’ye gitmiş orada sağ şakağından giren kurşunla sol gözünü kaybetmiş, tedaviden sonra malulen memleketine gönderilmiş.1959 yılında kucağında beni severken bir anda kollarına gelen bir ağrıyla kıvranmaya başlamış ve çok geçmeden hayata gözlerini kapamış. Mehmet dedemin ancak resmini görmek nasip oldu.

Anamdan dedem olan Hüseyin dedem ile uzun yaşadığından dolayı çok yıllar beraber olduk. Ben köyde olmadığım için benim tatil günlerimi dört gözle beklerdi. Çünkü ben köye tatile gelince dedeme bol kitap okurdum. Kendisi yeni yazıyı okumasını bilmezdi.

Bu arada bol bol da sohbet eder kendisine askerlik hatıralarını anlattırırdım. Hüseyin dedem de her iki Balkan savaşlarına katılmış, Çanakkale’de topçu çavuşuymuş. Çanakkale’den sonra istiklal savaşımızın bütün süresince savaşmış. I. Ve II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz derken oğlum Yunanı denize döktük öyle döndük derdi. Köyümüzdeki Her Milli bayramlarda mutlaka dedeme hatıralarını anlattırırlardı.

Dedem için anlatması çok zordu. Kırk yıl köyümüzün imamlığını yapan dedem savaş hatıralarını anlatmaya geldi mi çook zor başlardı anlatmaya. Beş on dakika ağlamadan yani boşalmadan başlayamazdı. Onu dinlemekte çok zordu. Dinleyenlerde ağlamadan duramazlardı.

Oğlum derdi Çanakkale savaşını anlatmak çok zor, orada yaşananlar ne kelama sığar ne de kaleme derdi. Dedemin anlatamadıklarını ben size nasıl anlatacağım da zaten dostlar sadece bizimkisi hatırlama ve dualar gönderme olacak.

Dedem derdi ki oğlum, biz koskoca bir Osmanlı iken bizim beslediğimiz milletlerin bize azgın köpekler gibi saldırışı akıl alır şeyler değil, kendisinin de manevi ilminin olması sebebiyle bunun mutlaka batınında(gizlisinde) bir sebebi olmalı derdi. Ve Allah bu asil milleti, öncesindeki islama yaptığı hizmetler hatırına tarihten sildirmedi ama çok süründürdü derdi.

Dedemin bu sözleri benimde yaşım büyüdükçe (yani lise son yıllarımda ve üniversitenin ilk yıllarında) aklımı iyiden iyiye kurcalar olmuştu. Konyamızın Mevlana yanındaki büyük mezarlığı ziyaretimde ayrıca bazı şehirlerin mezarlıklarında üçler, yediler diye toplu mezarlar görüyordum ve bunların da manevi meclisler olduklarını duyuyor ve inanıyordum.

Diyordum ki demek her şey Allahın izni ve iradesince manevi meclislerde konuşuluyor, planlanıyor, tartışılıyor. Bizler sadece zahirdeki olayları seyrediyoruz diyordum.

Dedemin, Çanakkale ve diğer cephelerde verdiğimiz I. Cihan harbinin hakkındaki gizlideki sebepleri neydi ki diye düşüncelerime en sonunda cevap bulmuştum. Bu cevabı dedemin sağlığında da kendisine okuduğum zaman çok rahatlamıştı.

Sizde merak ediyorsunuz değilmi dostlar. Biraz sonra size de aktaracağım. Haydi, sizde okuyun bakayım Bediüzzaman’ın manevi meclisteki müşaveresini.

“1335(1919) senesi Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:

Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi:

"Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."

Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:

"Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et."

Ayakta durup dedim:

"Sorun, cevap vereyim."

Biri dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?"

Dedim: "Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira, şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkate kaybettik. Fakat bir saadeti âcile-i müstemirre bizi bekliyor.

Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikballe mübadele eden kazanır."

Birden meclis tarafından denildi: "İzah et."

Dedim: "Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Galip olsaydık, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimâne, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münâfi, hem ehl-i imânın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsaydık, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecektik. Şu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhte edecektik."

Dediler: "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"

Tekrar biri sordu: "Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir?"

Dedim: "Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

"Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı. El cezâu mincinsi'l-ameli

"Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatâdan neşet eden müşterek musibet, mâzi günahını sildi."

Yine biri dedi: "Bir âmir, hatayla felâkete atmışsa?"

Dedim: "Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatâdarın hasenatı verilecektir; o ise hiç hükmünde. Veya hazine-i gayp verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir."

Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş, kendimi buldum. O gece böyle geçti.

Dostlar Çanakalenin, Kafkasya’nın, Yemenin, İstiklal savaşımızın tüm şehit ve gazilerini rahmetle anarken onlara dualar gönderelim onlara layık evlatlar olmaya çalışalım.

Şairimiz üstat Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah bir daha İstiklal marşı yazdırmasın” diyerek âcizane dedemden dinlediklerimi sizlere bir şiirle aktarmak istiyorum.

ZAFERİN ARDINDAN

Dedemden dinledim canlı destanın,

“Çanakkale şanlı yer oğul.” dedi.

Özünden, hemi de canı gönülden,

“Kulağını bana ver oğul.” dedi.

 

Değişmişti tüm dünyanın havası,

Aslında bu haçla hilâl davası,

Yad’a yurt olmadı Türkün yuvası,

“Göğsümüz bir kale, sur oğul.” dedi.

 

Körpe kuzusuyduk Anadolu’nun,

Bir sınav yeriydi Allah kulunun,

Mükâfatı Cennet, cihat yolunun,

“İki yüz elli bin er oğul.” dedi.

 

Yabancı derdime olur mu hekim,

Küfür bir millettir kim olursa kim,

Bakın tarih gösterdi ya nitekim

“Düşün, biraz kafa yor oğul.” dedi.

 

Silahımız azdı, mermimiz dardı,

Yeşil sarıklılar orada vardı,

Milletin imanı yurdu kurtardı,

“Kaybetmek bizlere ar oğul.” dedi.

 

Cihan savaşının başlangıcıydı,

İman davasının dibi ucuydu,

Aslında bizlerin gizli suçuydu,

“Sonra güle döndü har oğul.” dedi.

 

Bir avuç askerin işi değildi,

Hakikattı, asla düşü değildi,

Tabi ki Bedir’in eşi değildi,

“Ama benzerliği var oğul.” dedi.

 

Boğazın suları al kana döndü,

Bizim için ölüm kalım bir gündü,

Bu zaferle melekler de öğündü,

“İlâhî kudreti gör oğul.” dedi.

 

Bin dokuz yüz on beş, şimdiyse doksan,

Yetmiş beş seneye dönüp bir baksan,

Bedenimiz var ya, ruhumuz noksan,

“Bunun sebebini sor oğul.” dedi.

 

Neden verdik bu savaşı ne varsa?

Gözünü oyardık kim yan bakarsa,

Gülle kalkan yerde, kadeh kalkarsa,

“Bir daha kazanmak zor oğul.” dedi.

 

Ne çabucak, hemen unutuverdik,

Cana kast edenin koynuna girdik,

Silahla kazandık, gönülle verdik,

“Müslüman’ı gördük hor oğul.” dedi.

 

Ataroğlu’m nesil saptı yüzlendi,

Atayın kemiği yerde sızlandı,

Milletimin gücü nerde gizlendi?

“Kuran’a gizlenmiş sır oğul.” dedi.

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Yardımlaşmanın adı; İnfak, Zekât ve Sadaka

     İslâm; hem maddi ve hem de manevi olarak yardımlaşmayı emretmektedir. Nerede bir ihtiyaç sahibi Müslüman kardeşimiz var ise onlara mutlaka maddi ve manevi destek olmalıyız. Yardımlarımızı önce en yakınımızdan başlamak suretiyle vermeliyiz. İhtiyaç sahibi kardeşlerimizin yaralarına merhem olmak için, Zekât, Sadak, Fitre, İnfak gibi maddi yardımları en yoğun olarak yapmalı, ayrıca dualarımızla manevi desteğimizi zirveye çıkarıp, kendimizin ve sevdiklerimizin kurtuluşlarını sağlamak için çalışmalıyız. İslâm; İnfak, Zekât, Sadaka gibi emirlerle maddi yardımları, ihtiyaç sahiplerine vermemizi emretmektedir. Yardımlaşma, kardeşlik duygularımızın kuvvetlenmesi, zenginle fakir arasındaki kaynaşmanın sağlanması gibi çok önemli güzellikleri içinde barındırmaktadır.

     Dini bir terim olarak İnfak; Allah (c.c.)’ın hoşnutluğunu elde etmek amacıyla kişinin kendi servetinden harcaması, muhtaçlara aynî ve nakdi yardımda bulunması demektir. İnfak, Zekât, Sadaka, kısaca Yardımlaşma konularındaki âyet-i kerimelerden bazılarını aktararak konunun önemini belirtmek istiyorum. “De ki: Rabbim, kullarından dilediğine bol rızık verir ve (dilediğinden de) kısar. Siz hayıra ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Sebe Sûresi âyet: 39)  “Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça «iyi»ye eremezsiniz. Her ne harcarsanız, Allah onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmran Sûresi âyet:92)   “Onlar (O kullar), İnfak ettikleri (harcadıkları) vakit israf etmezler, cimrilik de etmezler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” (Furkan Sûresi âyet:67)   “Yine sana iyilik yolunda ne infak edeceklerini (harcayacaklarını) sorarlar. «İhtiyaç fazlasını» de. Allah size âyetleri böyle açıklar ki düşünesiniz.” (Bakara Sûresi âyet:219)   

     Sadaka; İslâm’ın emri gereği olarak Müslümanların Allah (c.c.)’ın hoşnutluğunu kazanmak için şartlarını taşıyan ihtiyaç sahiplerine gönüllü olarak verdikleri maddi yardımlara verilen isimdir. Bu anlamda sadaka; zekât, keffâret, fitre, fidye ve adak’ı içine almaktadır. Zekât; fakirin zenginin malı üzerindeki zorunlu bir alacağıdır. Zekât parası ile hayır kurumları yapılamaz. Sadece ve sadece fakirin hakkı olup, ihtiyaçları için harcanır.  Cami, Okul, Kuran Kursu, Hastahane yaptırma v. b. amaçlı verilen her türlü yardım, infak emri gereğince yapılmaktadır. Zekât’ta verilecek olan miktar bellidir. Ancak İnfak ta bir sınır yoktur. Hz. Ebu Bekir (r.a.) gibi isteyen malının tamamını da verebilir. Hz. Ömer (r.a) gibi isterse malının yarını verebilir. İsterse zorunlu vermesi gereken, zekât, fitre dışında malının bir kısmını da veya tamamını da verebilir. İnfak ederken de âyet-i kerimede ifade buyrulduğu gibi ifrat ve tefrite, israf ve cimriliğe kaçmadan ihtiyaç fazlasının verilmesi yeterlidir. İnfak çok geniş kapsamlı olduğu için İnfak edenler övülmüşlerdir.

     Zekât;  İslam’ın beş temel şartından birisidir. Kelime anlamı; temizlemek, arıtmak, bereketlendirip çoğaltmaktır. Dini anlamı ise; nisap miktarı zenginliğe sahip olan Müslüman’ın Allah (c.c.)’ın emrettiği miktarı ihtiyaç sahibi Müslümanlara vermesidir. Zekât vermekle, bedenimizi ruhumuzu temizlemiş olmakla birlikte mallarımızın da bereketlenip çoğalmasını sağlamış oluruz. İnfak ederek, nifaktan, münafıklıktan korunmuş oluruz. Sadakalarımızla da, Rabbimize Sadakat göstermiş oluruz.  Maddi ve Manevi yardımlaşma duygumuzu her zaman diri ve taze tutup yerine getirerek Rabbimizin rızasını kazanıp gerçek anlamda kurtuluşa erenlerden olalım. Zekâtı emreden birçok âyet-i kerime vardır. Bu ayetlerden birkaçını aktarmak istiyorum: “İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekât veren var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.” “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah’ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözünü yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Muttakiler ancak onlardır!” “Eğer sadakaları (zekât ve benzeri hayırları) açıktan verirseniz ne âlâ! Eğer onu fakirlere gizlice verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır. Allah da bu sebeple sizin günahlarınızı örter. Allah, yapmakta olduklarınızı bilir.” (Bakara Sûresi âyet:277, 177, 271)

     Zekât: Tevbe süresinin 60. ayetinde belirtilen kimselere verilir. Fakirlere   (nisap miktarı malı olmayan), yoksullara( hiçbir şeyi olmayan) borçlulara (borcundan fazla nisap miktarı mala sahip olmayanlar), kölelere (hürriyetlerine kavuşturmak için), kalpleri İslâm’a ısındırılanlara, zekâtı toplayan görevlilere,  yolculara, (memleketinde malı, parası olduğu halde yolda parasız kalan, elinde bir şey bulunmayan kişilere memleketlerine gidecekleri kadar zekât verilebilir) Allah yolun  da mücadele eden, kendini ilme vermiş kimselere verilir.

     Rabbimiz; mazlum ve mağdur olan gerçek ihtiyaç sahiplerine sahip çıkmayı, vereceğimiz Zekât, Sadaka ve İnfaklarımızla da Rızasına kavuşanlardan olmamızı nasip eylesin.Sıhhat ve afiyetler dilerim.

omerlutfiersoz@gmail.com

Dini inanç ve hayatımız başkasına havale edilemez

Din adına söylenen ve yapılanlara şöyle bakıyorum da öyle saçma ve aykırı şeylere şahit oluyorum ki, bir Müslüman olarak kendimden utanıyorum. Hele yıllarını bu işe vermiş, emek çekmiş, hizmet etmiş biri olarak olup bitenleri bir türlü içime sindiremiyor, kabullenemiyorum.

Din adına anlatılan hezeyanları, uydurulan kıssaları, asılsız rivayetleri ve İsrailiyat düzmeceleri bir tarafa koyalım, kendisine “din büyüğü” süsü vermiş, kılık-kıyafetiyle, saç-sakalıyla, cübbe-sarığıyla göz boyayan sahtekârları ve bunların peşinde giden bir yığın insanı gördükçe çıldıracak gibi oluyorum. Aman ya Rabbi, bu ne cehalet, bu ne garabet! Bilgi çağında “cahiliye devrini” yaşıyoruz adeta din konusunda…  Büyük kalabalıklar, muhataplarını sorgulamaksızın, araştırma yapmaksızın bu gibilerin peşine takılmış, din’de “cahil” fakat sahtekârlıkta “mâhir” şarlatanların sözlerine inanıp dünyasını da ahiretini de kurtardıklarını sanıyorlar!

Dikkat edin, din ve dini argümanlar günümüzde tamamen sanatsal etkinliklere ve ticari faaliyetlere uyarlanmış durumda. Kur'an kıraatleri ve güzel yazı örnekleri başta olmak üzere, ayetlerin muska şeklinde yazıya dökülüp maddi hastalıklara şifa aranmasına, yüzük, kolye ve bilekliklere kazınıp/bastırılıp satışa sunulmasına kadar hayli yaygınlaşmış durumda. Peki ya içerik? Ayetlerin vermek istediği mesajlar? Ferde ve topluma yansıması gereken Kur'anî hayat? Bunlar nerede? Kur'an'ın gönderiliş amacı, içindeki emir ve yasaklarla insanların hayatını düzenlemek değil mi? 

Tabii ki bu hizmeti ifa eden görevlilerin hepsini kast etmiyoruz. İçlerinde örnek olan o kadar samimi ve ehil kardeşlerimiz var ki, bunları tenzih ediyor, sözlerimiz dışında tutuyoruz. Ama bazıları var ki, evlere şenlik!  Bunlar, Kur'an'dan bazı ayetleri ezberlemiş, biraz da dini bilgiler elde etmiş ama Kur'an içeriğiyle hiç ilgilenmemiş, Kur'an'ın hedeflediği hayat tarzından uzak bir dünyada yaşayan sözde din adamları... 

Büyük mütefekkir, sosyolog ve müfessir şehit Seyyid Kutup bu konuda şu tahlilde bulunuyor:

"Bu tip din adamları, inanmadıkları şeyleri dilleriyle söylerler. Ve hayrı emrettikleri halde kendileri yapmazlar. İyiliğe çağırdıkları halde kendileri iyilikten kaçarlar. İlâhi Kelâm'ın aslını değiştirip tahrif ederler. Allah'ın kat'i hükümlerini birtakım menfaat ve arzulara göre te'vil ederler. Yahûdi hahamlarının yaptığı gibi, dıştan ilâhi hükümlere uyar görünüp, diğer taraftan devlet adamlarını ve zenginleri memnun etmek için din hakikatleriyle bağdaşmayan fetvâlar verirler."

Bu bilgilerden sonra sonuca gelelim. Allah’ın Dini, hiç kimsenin tekelinde değildir. İslâm’da “din adamlığı” diye de bir sınıf yoktur. Din’in âlimi vardır. Din’e muhatap herkes, dinini öğrenmek ve yaşamakla yükümlüdür. Birilerinin din adına kötü örneklik sergilemesi bize misal olmaz. Herkes yaptığından sorumludur. Dini hayatımızı başkalarına havale etmek yerine, bizatihi kendimiz sahiplenip benimsemeli, bilmediklerimizi ehil âlimlerimizden sorarak öğrenmeliyiz.

Bu konuda vahiy ve akıl yegane rehberimizdir. Ancak bu taktirde, din bezirganlarının tuzağından ve şarlatanların oyuncağı olmaktan kurtuluruz.

Orucu sadece midemizle değil, gönlümüzle de tutalım

Oruç tutmak, her ne kadar yemeden ve içmeden kesilmek ise de, sadece aç kalmak demek değildir. Orucun gayesine tam olarak ulaşabilmek için, sadece midemizi değil bütün vücudumuzu oruçlu hale getirmemiz gerekmektedir.

Orucu, sadece ağzımızı yemeye ve içmeye kapatmak olarak görmemeli bütün bedenimize, bütün azalarımıza, gönlümüze ve ruhumuza yaymalıyız. Ancak, bu şekilde oruç tutarak, orucun tat ve lezzetine kavuşabilir ve orucun maddi- mânevi faydalarına ulaşabiliriz.

Kâinatın Efendisi, oruç tutarken nasıl davranmamız gerektiği ile ilgili bakın nasıl ipuçları veriyor:

“Oruç perdedir. Biriniz oruçlu iken kimseye kötü söz sarfetmesin, bağırıp çağırmasın, birisi kendisine kötü söz edecek veya kavga edecek olursa ben oruçluyum desin ve ona bulaşmasın.”  

“Kim yalan sözü ve yalan ile iş yapmayı bırakmazsa, Allah’ın onun yemesini ve içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur.” 

“Oruç sabrın, sabırda imanın yarısıdır.”

Efendimizin bu güzel sözlerinden anlaşılıyor ki, orucu sadece mideye değil, aynı zamanda dilimize ve diğer bedensel ve ruhsal bütün azalarımıza tutturmamız gerekmektedir. Yani orucu yüreğimizle ve gönlümüzle tutmamız gerekiyor.

Orucu, bütün kötülükleri engelleyen bir perde olarak görmeli ve hayatımızı bu andan itibaren kötülüğe, riyakârlığa, samimiyetsizliğe, vefasızlığa ve topyekûn haramlara tamamen kapatarak, güzelliklerle dolu bir şekilde yaşantımızı sürdürmeliyiz. Böyle yapmazsak sadece aç kaldığımız kalır yanımızda…

Bilmeliyiz ki;  Allah’ın, bizim aç kalmamıza ihtiyacı yoktur. Bilmeliyiz ki; Oruç ile kötü huy ve çirkin yaşantı birbiri ile bağdaşmaz, güzellikler ile çirkinlikler yan yana durmaz. Oruç, bütün kötülükleri engelleyen bir kalkan olmalıdır. Olmuyorsa tuttuğumuzu zannettiğimiz oruçlarımızda bir eksiklik var demektir.

Bilmeliyiz ki; Oruç, nefsi terbiye etmenin en güzel yoludur.  Nefsi terbiye etmenin yolu, sabırdan geçer. Sabır; sadece açlık ve susuzluğa karşı koymak değil, bununla beraber kötülükleri, haksızlıkları, vefasızlıkları ve haramları iştigal etmemek, bütün geçici zevklere direnebilmektir. 

Diğer yandan, oruç tutmamız sebebi ile oluşan açlığımız, bizi yıllar boyunca aç ve susuz kalarak hayatını idame ettirmeye çalışan garip, fakir ve kimsesiz insanları da düşünmeye sevketmelidir.

İftar sofralarımızı, zenginlere gösteriş için değil, fakir ve gariplere açmalı ve bu insanları Ramazan ayının hürmetine sevindirmeli ve Allah’ın rızasının, mazlum ve mağdur insanların rızasına bağlı olduğunu unutmamalıyız.

Zekât ve fitrelerimizi riyadan ve gösterişten uzak bir şekilde, karşılığını, kimsenin kimseye faydası olmayacağı ve ancak amellerimizle baş başa kalacağımız o dehşetli günde görmeye inanarak, hakiki ihtiyaç sahibi insanları araştırıp bulmalı ve tam yerine ulaştırmalıyız.

Bilmeliyiz ki; bizler, iftarlarımızı gösterişli ziyafet sofralarına dönüştürürken, çevremizde kuru ekmeğe muhtaç olan insanlar vardır. Bilmeliyiz ki; boynu bükük, garip, fakir ve mağdur insanları sevindirmek Allah’ı hoşnut eder. Bilmeliyiz ki; bir garibin, bir yetimin, kimsesizin elinden tutmak ve mazlumun duasını almak cennet kapıları açar.

Şeytanların zincire vurulduğu bu ayda nefislerimizi şeytanlaştırmayalım. Şeytanımızla birlikte nefislerimizi de dizginleyerek zincire vuralım. Nefs, benlik ve kibirlerimizin esaretinden kurtulalım. Yaptığımız haksızlıkların muhasebesini yapalım ve üzerimizdeki kul haklarından kurtulalım ki, vicdanımız rahat olsun. Sözlerimize, akitlerimize ve ahde vefaya bağlı kalalım ki, ruh ve gönül dünyamız huzurlu olsun. Bu ayı temizlenme ve arınma fırsatı olarak görelim.

Yüce Rabbimizin hediyelerini baş tacı yapmalı ve O nasıl davranmamızı istiyorsa eksiksiz olarak o şekilde davranmalıyız. Bizleri en iyi bilen ve bizim için en hayırlı olanı takdir eden bizi Yaratan değil midir?

Oruç ibadetini, bizleri günahlarımızdan arındıran bir fırsat ve melekût âlemine yükselten bir imkân olarak görmeliyiz. Oruçlarımızı kendimizi ve toplumu güzelliklere, iyiliklere ulaştıracak şekilde, Yüce Allah’ın istediği gibi ve O’nun rızasını kazanmak için tutmalı, hata, kusur, kötü huy ve günahlarımızı terk etmeli, beden ve gönül dünyamızı tamamen kötülüklere, çirkinliklere kapatarak orucu bedenimizin yanında ruhumuza ve kalbimize de tutturmalıyız.

İşte ancak bu takdirde, tuttuğumuz oruçlar bizleri istenilen amaca eksiksiz ulaştırmış olacaktır.

Bedenimizin ve gönül dünyamızın yıllık bakıma alındığı ve yıl boyunca yaptığımız hata, kusur ve günahlarımızdan dolayı aç kalan ruhumuzun doyuma ulaştığı mübarek Ramazan’ı en iyi şekilde ve Yaratıcımızın isteği doğrultusunda yaşamaya gayret edelim.

Oruç tutan bütün mü’minler kendilerini kötü ve çirkin huylardan arındırır, Yaratıcımızın emirleri ve O’nun elçisinin söylediği sözler doğrultusunda güzel meziyetlerle donatırsa toplumun bir anda olumlu olarak değişeceğini, yaşanan haksızlıkların, çirkinliklerin ve kötülüklerin sona ereceğini görebiliriz.

Ramazan’ı öyle yaşayalım ki, bu kutsal Ay, bizden şikâyetçi değil şefaatçi olsun. Mübarek Ramazan’ımız, bizleri de mübarek kılsın. Sağlıklı ve mutlu Ramazanlar efendim. (Salih Sedat Ersöz – Aydan Arı Günden Duru)

 


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi