Bugün; 17 Temmuz 2018, Salı
YAZARLAR
Yeni sistemin M.E.B. üzerine birkaç kelam

                    Yeni sistemin kabinesini gördük. Hayırlı olsun.

                Medyanın  dikkatini çeken bakanlardan birisi de Milli Eğitim  Bakanı Ziya Selçuk’tu.  Biyografisini araştırırken, tebessümle karşıladığım bir ifadesine rastladım. Gazeteci 2013 yılında kendisiyle yapılan bir mülakatta ‘’mesela Milli Eğitim Bakanısınız ne yaparsınız?’’ diye bir soru yöneltince ‘’Allah korusun’’  diyerek konuşmasına başlıyor. Allah herkesi böyle korusun keşke demiştim içimden gülümseyerek.

                 Verdiği beyanatlardan, yaptığı konuşmalardan, verdiği konferanslardan iyi bir eğitimci olduğunu anlayabiliyoruz. Düşünce olarak öğretmenliğe, özel ve değerli bir meslek anlamı yüklediği için  takip edilmeyi ve izlenmeyi hak ediyor. Fakat  ‘’üniversiteler otuz yıldır iyi öğretmen yetiştiremiyor’’ tespiti bir hatıra düşürdü hafızama; biraz da ürküntüyle.

                Yıl 1982  İstanbul’da Eğitim Felsefesine giren bir hocamız vardı sahasında otorite. Şöyle bir hatırasını nakletmişti.

                ‘’Zamanın MEB Hasan Sağlam özel olarak Ankara’ya davet etti. Randevu verilen saatte vardım. İçerde bakanın karşısında iki tane danışman oturuyor. Hal hatırdan sonra bakan bana dedi ki; sayın hocam, ben üniversite mezunu öğretmen yetiştirmek istiyorum ne dersiniz? Ben de sayın bakan, bireye öğretmenlik ruhu vermediğiniz müddetçe, üç tane fakülte diploması da cebine koysanız, öğretmen okulu mezunu seviyesinde öğretmen  yetiştiremezsiniz deyince; danışmanlarından birisi küçümseyen bir edayla -ne yani hakim-hekim yetiştiren üniversite öğretmen mi  yetiştiremeyecek- diye  araya girdi. Ben kendisine hitaben -buraya kendiliğimden  gelmedim; özel davet  üzere geldim, hukuki bir  mesele  olursa ben sizi dinlerim. Eğitim konuştuğumuza göre siz beni dinlemek zorundasınız- cevabıma hiç karşılık vermedi ve konuya devam ettik.’’          

                 Bu hatıra ile Bakan’ın yukarıdaki tespiti arasında bağlantı kurarken ürkmemin sebebi ‘’ eyvah sayın Bakan’ın  bilinçaltında öğretmeni Bakanlığa bağlı yüksek okullarda yetiştirmek gibi bir düşüncesi varsa ‘’üç ayda kabak bile yetişmezken öğretmen yetiştirmeye’’ hazır mı olmalıyız acaba endişesiydi.  (Kalın ve tırnaklı kaba benzetme o yıllarda halk arasında film replikleri gibi dolaşır olmuştu. Yani anonimdir bana ait değil)

                Sayın Bakan, eğitim konusunda liyakatinizden şüphemiz yok. Size bu konuda güvenimiz de tam. Ancaaak Hasan  Sağlam’ın öğretmenlik mesleğini küçümseyen danışmanları gibi danışmanlarla çalışmayı tercih ederseniz; çok önemsediğim ‘’şahsiyeti, şahsiyet bina eder; öğretmeni hakikaten güçlendirmeyeceksek kimse gelecek vadetmesin’’ sözünüzde ki, öğretmenlik mesleğine duyduğunuz bu umut dolu heyecanı öldüreceği şüphesini taşımıyor değilim. Sizi de 24 Kasım nutuklarıyla yetinmek zorunda bırakabilirler. Bürokratlarımız bu konuda çok yeteneklidirler.

                Bu konunun, bir gazete makalesiyle halledilebilecek bir konu olmadığını tabi ki biliyoruz ama 90 nın üstünde Eğitim Fakültesi açıp üniversite sınavında 15. 16.sırayı  tercih etmeye zorladığınız öğrencilerden yetiştirilen  öğretmene, çocuğunu teslim eden velilerin karabasanlar gördüğünü de biliyoruz 

                Eğitim Fakültelerini ekol yapmak istiyorsanız bugünden tezi yok hepsini kapatmak,eğitimini durdurmak gerek. Üretim kalitesi düşük, talebi de olmayan bir malı üreten fabrikayı çalıştırmaya devam eder misiniz? MEB verilerine göre 359.000 öğretmen atama bekliyor. Ne yapacaksınız?

                Eğitimi özelleştirmeyi, dört yıllık teorik eğitim üzerine en az bir hatta iki yıl da pratik staj uygulamasını eğitim süresine eklemeden sınıf teslim etmemeyi neden düşünmüyoruz? Daha çok yapılacak var ama üst düzey çoook akıllı bürokratlar varken, biz haddimizi aşmayalım ayıp(!) olur. Selamlar.   

Karşınızda atom karınca

sayan.suleyman.42@gmail.com

Dünya Kupası oynana dursun, şampiyonlar, yıldızlar birer birer kupaya veda ederken ülke gündemini, şehir gündemini insanımız unutmaya yüz tutmuşken, bir de seçim atlatıp yeni bir yönetim şekline girmişken Konyaspor’u da araya sıkıştırmadan geçmemek gerekir diye düşündüm…

Kariyerinde Beşiktaş’tan başka takımda oynamayan çalışkanlığı ile “atom karınca” lakabını alan yeni hocamız teknik direktörlük döneminde de başarısız denilemeyecek bir kariyere sahiptir.

Geldiği günden beri sosyal medyada belirsiz başsız kişilerce karalama kampanyalarına maruz kalan Rıza Çalımbay’ı ve takımımızı ve yeni yönetimi değerlendirmenin vakti gelmiştir diyerek 2018-2019 köşe yazısı sezonumu açıyorum.

Elimize Konyaspor’un şişkin kadrosunu aldığımızda şişkin bir kadro dengesiz bir düzen görmemiz zor değil bir tane sol bek varken 8 tane golcü olması gibi düşünebiliriz. Haliyle takımda transfer yapılması şart görünürken gönderilmesi gerekenlerde yok değil. Transfer demişken ilk transferimiz Uğur Demirok’tan kısaca bahsedecek olursak, savaşçı mücadeleci Ali Turan’ın biraz daha genç versiyonu diyebilirim. Eto’o ve Jahovic’e penaltı konusunda rakip olması da bonusudur. Uğur konusunda şu aşamada söylenecek en güzel şey hoca tarafından tercih edilmesidir. Bir oyuncuyu yönetim almasıyla hoca alması arasında büyük bir fark vardır.

Hoca demişken Rıza hoca hakkında birkaç cümle söylemezsek olmaz. Rıza Çalımbay, çalıştırdığı takımlarda tarzına uygun oyuncuları transfer etmiş, çalıştığı takımlar nirvasına ulaşmış süreklilik konusunda zaman zaman problemler olmuş ve takımlardan ayrılmıştır. Yani geldiği takımlar genelde geldiği sene can çekişir vaziyette iken hoca bunları zirveye yaklaştırmış büyük oranda başarılıda olmuş fakat ya takımlar geldiği yeri unutup hedef yükseltmişler ya da hocaya karşı çıkmış takımı bitirmişler. İnişler çıkışlar futbolda doğaldır, Rıza Çalımbay ile iki yıl ilk beş içinde olup üçüncü sene artık şampiyonluğa oynarız deyip sancılı bir dönem geçirebilirsiniz fakat hocaya güvenirseniz istikrarlı adamdır oradan da sizi yine kendisi çıkartır. Bu örneklerin en belirginlerini Denizlispor, Sivasspor ve Antalyaspor’da görmüştük.

Takıma dönecek olursak iç transferde Jonsson ile sözleşme yenilemek güzel oldu, benzer uygulamayı Patrik’te de görmek isterim.  Hele ki Serkan’ın akıbeti belli değilken, gitmeyi kafasına takmışken. Ayağı çabuk, cepheden iyi ve oyunu iyi kuran kaleci çok bulunmuyor. Yan toplardaki zaafı çalışma ile giderilebilir. Takımdaki sol bek problemini ülkemizde kıtlığı olduğundan, İskandinav ülkelerinden uygun fiyata çözebileceğimizi düşünüyorum.  Bir de kadro içi yabancı problemimiz oluştu. Rıza Çalımbay oyunu kuran, topu dağıtan, ataklara yön veren, taraftar dilinde sihirbaz, büyücü, sniper, kısaca 10 numara oyuncuları sever. Yabancı bir 10 numara ve sol bek geleceğini düşünürsek, hali hazırda 17 yabancı falan olacak gibi bu da en az 3 yabancıyı elden çıkartmak demek. Elimizdeki Erdon Daci ve Mücahit’in kampta hocanın gözüne gireceğini ümit ediyorum. Uzun soluklu sözleşmeler yapılıp yatırım olarak elde tutulmalıdır.

Rıza Çalımbay’a az da olsa sabredersek, başarılı olacağına inancım tamdır. Beyaz bir sayfa açtık, yeni yönetim, yeni hoca ve muhteşem taraftar ile başarılara aç bir şehiriz. Kadro kalitemiz bu ligin ilk 6 sırasını zorlayacak ve kupada da üst klasmana çıkacak kadar iddialıdır. Uçmaya hazırız yeter ki fazlalıkları atalım.

 

Herkese Başarılar. Ahmet Şan hariç!

selmanselimakyuz@hotmail.com

Konyaspor başkanlığı için birden çok aday yarışacak. Beklendiği gibi, Takımı bir yılda dibe düşüren Ahmet Şan, yine aday. Konyaspor’dan istifa ederek büyük bir hayır yapmıştı ama sabit bir işi olmadığı için yine gelmek istiyor anlaşılan. Delegelerin önemli bölümü de kendi döneminde yazılanlardan oluşuyor. Yakınları ve akrabalarından yaklaşık 60 kişiyi delege yaptığı iddia ediliyor. Hırsı ve oğlunu işlerine karıştırması yüzünden hem kendi başına hem de Konyaspor’un başına açmadık iş bırakmayan Ahmet Şan, siyasetteki muhalefet gibi kulübü geriye götürmeyi vaat edecek galiba. Sene başında yaptıkları transferlerle sportif ve mali açıdan, İzmir Marşı açıklamasıyla da imaj açısından kulübü dibe indiren müstefi şahsı, Konyalı iki önemli iş adamının da desteklediği söylentisi çıktı.

Açıkçası Hilmi Kulluk ismini duyunca şaşırmıştım. Kendisini aradım, sordum, “biz arkadaşlarımızla birlikte yönetime talibiz ama Ahmet Şan ile birlikte hareket etmiyoruz” deyince rahatladım. Tabi Hilmi Bey’in başkan adayı olarak bu işe girme arzusu da çok önemli. Kendisi gerçekten önemli bir iş adamı ve Konyaspor’da kısa sürede olsa mali ve idari olarak önemli işler yapmıştı. 

Asıl iddialı liste ise Zeki Çimen’den geldi. Adaylığını açıklamadan önce görüştüm. Çok yoğun ve heyecanlı olduğu belliydi. İddialı olduğunu, sportif başarı açısından olmasa da idari ve mali olarak Konyaspor’u mutlaka düze çıkaracaklarını vurguladı. 

Öğrendiğime göre listesinde de Kemal Korkmaz, Hasan Dağlı, Adem Bulut, Yunus Derebağ, Ali Kaya gibi güçlü iş adamları var. Zeki Abi’yi yıllardır tanırım. Olgun ve başarımı bir yöneticidir. Aday olması Konyaspor için bir şanstır. 

Aday olduğu konuşulan bir diğer isim ise Eski Yönetici Mustafa Oral. 

O da Ahmet Şan ile bir süre çalıştı. Listesinde kim var henüz belli değil. 

Evet, yıllar sonra ilk kez birden fazla aday yarışıyor. 8 Haziran’da inşallah kulübü ileriye taşıyacak bir başkan seçilir. 

Şahsi olarak herkese aynı mesafedeyim ve başarılar dilerim. Ahmet Şan hariç.

Sporda da vefa yokmuş

sedater42@gmail.com

Siyasette vefanın olmadığını biliyorduk da, sporda vefanın olmadığını yeni öğrenmiş olduk.

Ligin bitimine 10 maç kala gelerek, artık düştük bizi kimse kurtaramaz dediğimiz bir ortamda, Konyaspor’u ligden düşmekten kurtaran Sergen Yalçın vefasızlığın kurbanı oldu.

Tüm Konya’nın ümidini kestiği bir anda, Sergen Yalçın ve teknik ekibinin Konya’da gösterdiği samimi gayret sonucu ligde kalan Konyaspor’un yeni yönetim kurulu, tercihini Rıza Çalımbay hocadan yana kullandı.

Rıza Çalımbay ile ilgili bir şey söylemiyorum. Belki Sergen Yalçın’dan daha iyi bir hocadır, bunu zaman gösterecek ama benim söylediğim şey şudur ki; düştük denilen bir anda Konyaspor’u yeniden ayağa kaldıran teknik adama vefa gösterilmeliydi.

Geçtiğimiz sezonda 3 ayrı hocanın ellerine teslim edilen Konyaspor, en başarılı dönemini son 10 hafta içinde Sergen Yalçın ile yaşamış ve her şeyin bittiği yerde Sergen’in samimi gayreti ile yeniden hayat bulmuştur.

Bu başarının karşılığı, Sergen yerine başka bir hocanın getirilmesi ile sonuçlanmıştır.

Aykut hocanın beklenmesini anlamak mümkündür. Sergen Yalçın’ın da bunu anlayışla karşıladığını zannediyorum.

Zira Konyaspor, tarihindeki en büyük başarılara Aykut hoca döneminde ulaşmıştır. Konyaspor, Aykut hocayla altın dönemini yaşamıştır.  

Aykut hocanın olmadığı anlaşıldığı anda ilk görüşme yapılması gereken isim Sergen Yalçın olmalıydı.

Görüşme yapılıp da anlaşılamasa idi yine anlayış gösterilebilirdi.

Ama Sergen hocanın başarısına rağmen kendisine hiç dönülüp bakılmadan başka bir hoca ile görüşülüp anlaşılması bana göre hoş olmadı.

Sergen Yalçın’ın yardımcılığını yapan Çağdaş Atan’ın yaptığı veda açıklaması haklı olarak sitem yüklüydü.

Yardımcı Antrenör Çağdaş Atan, Konyaspor’un teknik direktör olarak Rıza Çalımbay ile anlaşmasının ardından sosyal medya hesabından bir açıklama yaptı.

Atan’ın mesajı şöyle:

“Tüm benliğimizi, cesaretimizi, oyun zekâmızı koyarak Süper Lig’de tuttuğumuz, gelirken sadece günü değil yarınları planladığımız Atiker Konyaspor bugün başka bir hocadan yana tercihini kullandı. Oyuncularımıza, yönetimimize, tüm personele ve taraftarımıza sonsuz teşekkürler. Başarılar Atiker Konyaspor.”

Sitemin yanında oldukça olgun bir mesaj…

Neyse artık olan oldu. Şimdi bize, Konyaspor’umuza büyük emek vererek süper ligde kalmamızı sağlayan Sergen Yalçın ve ekibine teşekkür etmek ve başarılar dilemek düşer.

Konyaspor’un yeni teknik direktörü Rıza Çalımbay ve ekibine de başarılar dilerken, geçen yıl ki çekilen sıkıntıların tekrarlanmaması temennisinde bulunuyorum.

Son olarak Konyaspor’un yeni başkanı Hilmi Kulluk ile yönetim kuruluna da hayırlı olsun diyor, ilk 5 olarak tuttukları hedefin gerçekleşmesini diliyorum.

Fe Eyna Tezhebun

esvr36@gmail.com

Son dönemde yaşadığımız vahim olaylarda gördüğümüz canilik ruhu gerçekten hepimizi dehşete düşürdü şüphesiz…

Bu tür olayları son on yılda maalesef çokça görür olduk…

Hayatlarının ilk yıllarını yaşayan melaike dediğimiz yaşta olan nice Eylül’ler, nice Leyla’lar vahşice, canice katledildi…

Anne babalarının gözbebekleri olan, öpmeye koklamaya kıyamadıkları bu yavrucaklara kıyan mahlûkatlar ile aynı ülkede olmaktan, aynı havayı solumaktan nefret ediyorum…

Dünya, her geçen gün olayların daha da vahimleştiği yaşanmaz bir yer oldu artık…

Her gün haber kaynaklarında cani ruhlu mahlûkların yaptığı vahşetleri duyuyoruz hep…

Tekfir Suresinin 26. Ayeti Kerimesinden alıntı yaparak başlıkta da yazdığım gibi “bu gidiş nereye(Fe eyna tezhebun)..?

Bu gidişe tamamen dur diyebilmek mümkün değil tamam; ahir zamandayız lakin en azından bu caniliklere caydırıcı cezalarla bir dur diyebiliriz…

Mesela Ecdadımız Osmanlı ne yapıyordu ağır suç işleyenleri, toplumun huzurunu bozacak iç karışıklığa neden olacak suçları işleyenleri idam edip ibret olsun diye meydanlarda sallandırıyordu…

İdamın geri gelmesi bu tür suçlular için elzemdir diyoruz ama bu çokta kolay olamayacak bir şey şimdilik…

İdam yerine ağırlaştırılmış müebbet hapis, kastrasyon gibi şeylerde bu mahlûklara ödül vermek gibi bir şey işte…

Mahkûm edip beslemek ben sana bakayım sen yarın aftan, iyi halden yararlan çık yine aynısını yap demekten farksızdır…

Ama işte gelin görün ki; aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık tabiri caizse…

Her ne ceza uygulanırsa uygulansın o yavrucakları geri döndürmeyecek, anne babaların yüreğine düşen ateşi söndüremeyecek…

Geçen gün bir abimizle sohbet ederken bu konu hakkında şöyle bir şey söyledi;

Onlara idam da çözüm değil…

Onları zincire vurup koyacaksın taş ocağına, maden ocağına günde bir öğün yemek, on öğün dayak…

İlaç niyetine de tuz vereceksin bassınlar yaralarına ömür boyu geberinceye kadar böyle gidecek…

Sonra bak bakalım böyle suçlar bir daha işleniyor mu..?

Bence abimiz haklıydı hiç olmazsa bir işe de yaramış olurlar yan gelip yatıp koğuşlarda misafir gibi bakılmasından iyidir…

Hem de sürekli ibret olur diğer mahlûklara…

İdam edeceksin unutulup gidecek sonra tekrar dön başa…

Şu da bir gerçek ki; yaşanan her olayın ardında yatan maneviyat eksikliğidir…

Böyle canavarların türemesi hep aile ortamlarından kaynaklanmakta…

Manevi yönden hiçbir bilgi birikimine sahip olmayan aileler yetiştirdiği nesilleri de maneviyattan yoksun hale geriyorlar sonrada böyle caniler ortaya çıkıyor…

En başta Allah korkusu olacak arkadaş…

Allahtan gerçekten korkan, her ne kadar Allah’ın merhameti gazabını geçmiş olsa da gazabının ne kadar çetin olduğunun farkında olan insan asla suç işleyemez, günah işleyemez…

Bütün kötülüklerin anası maneviyat eksikliğidir…

Ne demişler kork Allah’tan korkmayandan. Zira Allah korkusu olmayandan her kötülük beklenir…

Allah’a Emanet Olun…

Hayırlı Cumalar…

 

Gönül’e Dokunuş / Emrah Savsar / 6 Temmuz 2018 Cuma

 

Gölyazı’nın Ağlayan Çınarı

2016 yılının Mayısında Bursa’dan Çanakkale’ye giderken yol kenarında “Gölyazı” levhasını görmüş ve “Acaba nasıl bir yermiş, gidip bakalım…” diyerek hemen o tarafa dönmüştük. Düz bir arazi üzerinde döne kıvrıla ilerleyip, bu eski yerleşim yerine ulaştığımızda onun göl kenarında ve karaya büyükçe bir köprü ile bağlı olduğunu görünce sevinç ve şaşkınlığımız artı. Civarda turistler dolaşıyor, etrafta birçok balık lokantası ve çay ocağı gibi işletmeler görünüyordu. Gözümüz, köprü kenarında duran devasa çınara ilişince sevincimiz ziyadeleşti.  Önüne konulmuş “Ağlayan Çınar” levhasında, “Gölyazı’da anıt kapsamına giren çok sayıda çınar ağacı bulunmaktadır. Bunların en yaşlısı olan Ağlayan Çınar yerleşimin ada bölümüne geçişte, köprünün yanında yer almaktadır. Yaklaşık 750 yaşında olduğu tahmin edilmektedir. Ağacın gövdesi yaşını belli edercesine büyük ve geniştir.” yazılıydı.

Gerçekten masal kahramanları gibi devasa bir ağaçtı bu. Kalın gövdesinin hemen kenarından çıkıp çok ötelere uzanan ve adeta ikinci bir ağaçmış gibi görünen büyük bir kolu vardı. Alt tarafına dayanak olsun diye bir duvar örülmüş, hemen yanına küçük bir havuz yapılmıştı. Ana gövdesi üzerinde, içine üç basamaklı bir merdivenle çıkılabilen ve içine bir kaç kişinin sığabileceği büyük ve karanlık bir kovuk görünüyordu.

Daha sonra öğrendiğimiz bilgiler kendisine niçin “Ağlayan Çınar” denildiğini açıklar mahiyetteydi. Belki gövdesinden akıttığı özsuyu sebebiyle bu adı almış belki de hakkında anlatılan bir hikâye sebebiyle ona Ağlayan Çınar denilmişti.

Rivayete göre, beldede Rum ve Türkler birlikte yaşamaktayken Mehmet isimli bir genç, Eleni isimli bir Rum kızına âşık olmuş. Birbirlerini çok seven bu iki genç, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Yunanistan’la yapılan mübadele anlaşması sebebiyle ayrılmak zorunda kalmışlar. Bütün ailesiyle Gölyazı’yı terk etmekte olan Eleni’yi takip eden Mehmet, kızın ağabeyi Yorgi tarafından bıçaklanınca daha önce sevgilisiyle buluştuğu bu çınarın kovuğuna gelip, oracıkta can vermiş. Hadiseye şahit olan bir arkadaşı olup biteni Eleni’ye anlatınca kızcağız da hemen kafilesinden ayrılıp geri dönmüş ve Mehmed’in cansız bedeni yanında kendini çınar ağacına asarak intihar etmiş.  Bu acılı aşk hikâyesinden sonra halk, ağacımıza “Ağlayan Çınar” adını uygun görmüş…

Gölyazı, Ulubat Gölü kıyısında küçük bir adacık. Kıyı şeridi ancak 1,5 km kadar. Tarihi geçmişi Roma dönemine ve belki de çok daha önceki çağlara dayanmakta. Eski ismi Apolyont. Hâlâ içinde önceki medeniyetlerden geriye kalmış yadigârlar bulunmakta. Çoğu kısmı yıkılmış yüksek kale duvarlarıyla çevrili kıyı şeridi rengârenk balıkçı tekneleriyle dolu. Her yanda balık tutan, ağ temizleyen, oradan oraya koşuşturan erkekler, kadınlar, çocuklar var. Tarif edilmez bir renk cümbüşü içinde canlı ve hareketli bir yer. İç taraflarda birbirine yapışmış gibi görünen sarı, yeşil, mavi boyalı evler, taş döşeli daracık sokaklar bulunuyor. Sakinlerinin büyük bir kısmının balıkçılıkla geçindiği Gölyazı son zamanlarda beldeye akın eden turistler sayesinde iyice hareketlenmiş durumda. Bursa’ya bağlı Nilüfer ilçesinin gerçekten gezilip görülmeye değer, şirin beldelerinden biri.

Kıyı şeridini baştanbaşa dolaşarak gezimizin keyfini çıkartıyor, Mayıs güneşinden bunaldığımızda bir ağaç gölgesi bulup altında çaylarımızı yudumluyoruz. Birçok yer yeniden tanzim edilmek üzere kazılmış ve inşaat işleri devam ediyor. Tekrar taş köprüyü geçip anıt çınarımızın yanından ilerleyerek “Zambak Tepesi” denilen yere çıkıyoruz. Gölyazı buradan çok daha farklı ve güzel görünüyor. Bütün bunlara rağmen, beldeden ayrılırken, aklımızda daha çok Ağlayan Çınar’ın arzı kuşatan koyu gölgesinin ve hakkında öğrendiğimiz hikâyenin kalacağını biliyoruz. İnşallah bir fırsatını bulur bulmaz buraya yeniden gelir ve belki birkaç gün konaklarız. O vakit altından bereket fışkıran sevgili Ulubat’ta tekne gezisine çıkar, üzerindeki diğer adacıkları da yakından görme fırsatı buluruz.

 

BAĞİLİK ve FETÖ

csancar55@hotmail.com   

Bağilik meşru, müesseseye adli ve idari sisteme karşı isyan etmektir. Devletin istikrarını bozan bu kalkışma hareketi her türlü güveni sarsar,huzuru yok eder. En tehlikeli olanı da devleti böler, parçalar veya işgale maruz bırakır. Tarih buna şahittir. Bundan dolayı İslama göre BAĞİLİK büyük bir suç kabul edilmiştir. Maide suresi  otuzüçüncü ayette Yüce Allah şöyle buyuruyor: " Allah ve Resûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır."

Yine  BAĞİLİĞİN toplumda açacağı büyük yarayı dikkate alan Rasulullah s.a.v, " Habeşli siyah bir köle de olsa, âmirinize itaat edin!" [Buhari] " buyurması, itaatsizliğin en çirkin yüzü olan BAĞİLİĞİN ne kadar tehlikeli olduğunu vurgulamıştır.

Durum böyle olunca FETÖ' nün geçirdiği dönemleri bu bilgiler ışığında ele almamız gerekir.

Birinci dönem Fetö: Bu dönemde Fetö bir hizmet hareketidir. Eğitim ve öğretimi hedef alan bu hareket genellikle milletin ve devletin teveccühünü kazanmıştır. Dünyanın birçok yerinde de aynı durumdaydı. Ona verilen maddi ve manevi desteği inkar edemeyiz. Çünkü Fetö bu dönemde iyilik ekiyor ve iyilik biçiyordu. Peygamber efendimizin buyurduğu gibi " Biz zahire göre hükmederiz. Gizlilikleri Allah bilir." Anlayışıyla hareket eden fedakar insanlar bu örgüte sahip çıkmıştır. Her ne kadar bu dönemde gördüğümüz bazı olumsuzluklar olmuşsa da; görmezlikten değil de, bu gün için şartlar bunu gerektirir diyerek olumsuzlukları geçiştirdiğimiz olmuştur. Allah bizi affetsin.

İkinci dönem Fetö: Bu dönemde maddiyata önem verilmiştir. Fedakarca koşturan fakat para veremeyen veya az para verenler arkaya itilmiş; fazla para verenlere, bürokraside sözü geçenlere önem verilmiştir. Durum böyle olunca haram-helal ölçüleri zedelenmiş, meşru olan hedefe gayri meşru yollarla varma yoluna gidilmeye başlanmıştır. Bu dönemde keyfiyet bozulmuş, kemiyet kabardıkça şımarıklık artmıştır. Böylece iyilik ekme ve kötülük biçme hareketi, hizmet hareketi yerine geçmiştir.

Üçüncü dönem Fetö: " Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder." (Alak 6-7) ayeti kerimede buyurulduğu gibi BAĞİLİK dönemi başlamıştır. Kırk senedir yetiştirilen hizmet nesli menfaat nesline, altın nesil kömür nesline dönüşmüştür. Hizmet saiki ile kendilerine verilen her türlü emanete ihanet etmiştir. Kimi himmete, kimi makama, kimi de namusu hükmündeki silahına ihanet etmiştir. Devletine baş kaldıran bu BAĞİLER artık kafirlerle işbirliği yapmayı tercih etmiştir. Üstelik Pensilvanyadaki BAĞİ, müntesiplerine " imanınız varsa dayanacaksınız" diyerek onları devletlerine karşı kışkırtmaya devam etmektedir. Biz de diyoruz ki " İmanınız varsa tevbe edin ve devletinize sahip çıkın! "

Biz bu fitne döneminde meydana gelmiş mağduriyetlerden bahsetmeyeceğiz. Çünkü başta cumhurbaşkanımız olmak üzere sorumlu devlet ricali, at ve it izini birbirlerinden ayırmaya çalışmaktadırlar.Münafıklığın olmadığı, doğruluk ve samimiyetin olduğu yerde yanlışlıkların düzeltileceğine inancımız tamdır. Buna rağmen bazı mağduriyetler olursa bu istisnalar kaideyi bozmaz. Ama ne acıdır ki; Nisa suresi 135  "  Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır." Ayeti kerimesine rağmen yalanı kendine prensip edinen bu örgüt, Fetönün emirleri doğrultusunda hareket ederek devlete meydan okumaya devam etmektedir. Durum böyle olunca adalet ya tam olarak tahakkuk etmemekte veya gecikmektedir. Bunun da tek sorumlusu Pensilvanyadaki BAĞİ ve onun emirlerini bir vahi gibi telakki eden gafillerdir.

Çözüm:

1- Darbe emrini veren ve darbeye fiilen iştirak edenlerin idam edilmesi,

2- Fetönün bir terör örgütü olduğunu kabül edenlerin cümlesinin şartlı affedilmesi,

3- İkinci madde kapsamında olupta emekliliği hakkedenlerin emekliliğe ayırılması, diğerlerinin pasif görevlere atanması,

4- Herşeye rağmen Fetönün halen bir hizmet hareketi olduğunu söyleyenlerin cezalandırılması,

5- Yurt dışına kaçanlara bir ay süre verilerek beklenmesi, geldiklerinde yukarıdaki maddelere göre muamele edilmesi, gelmediklerinde de vatandaşlıktan çıkarılması,

   Bütün bunlara rağmen herşey halledilmez. Ancak bütünü elde edilemeyen şeyin tümü terkedilmemelidir.

   Fetö ve benzer terör örgütleri Türkiyeni gücünü yok etmeye çalışmaktadır. Bu piyonlarla mücadelemiz şüphesiz aktif olmalıdır. Onlara destek veren devletleri unutmamalıyız. " Ayıdan post gavurdan dost olmaz " sözü boşa söylenmemiştir. Nükleer silah dahil her türlü silahla silahlanmamız Yüce Allahın emri olduğu bilinmelidir. Nitekim Enfal suresi altmışıncı ayette şöyle buyuruyor: " Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez."  Ogün için at bugün için uçak, füze, tank vs.

   Ümmetin güven ve istikrarı Türkiyenin güven ve istikrarına bağlı olduğunu söylersek mübalağa etmiş olmayız. Zira İslam ülkelerinin bir bölümünü işgal ettiler. Bir bölümünü parçaladılar. Diğer bir kısmının başına diktatörler dikerek esaret altına aldılar. Türkiye ben size teslim olmayacağım deyince kıyametler koptuğunun farkında olmamak safdillik olur.

GÜÇLÜ VE ADİL BİR TÜRKİYE temennisiyle ALLAH'a emanet olunuz.

 

Yard.doç.dr. CEMALETTİN SANCAR

 

Dünya için bir devir kapanmış, yeni bir devir açılmıştır

cmpasli@gmail.com

09 Temmuzda milletin seçtiği ilk Başkan yemin ederek görevine başladı. Akşamda bir başkan yardımcısı ve 16 bakandan oluşan kabinesini açıkladı.

2100 yılı aşan devlet tecrübemiz açısından tarihten bugünümüze baktığımızda şunu net görürüz: 1299'da kurulan Osmanlı Devleti için 29 Mayıs 1453 ne anlama geliyorsa, Türkiye Cumhuriyeti için 09 Temmuz 2018 aynı manadadır. Gelişim ve alt yapısını tamamlayan devletimiz  vites yükseltmiştir.

29 Mayıs 1453’de İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet, kendisinden önceki bütün devlet tecrübelerini kendisinde toplayan Bizans Devleti’nin birikimi ile İslam ve Türk Devlet tecrübesini birleştirerek eski çağı kapatıp dünyayı yeni bir çağla tanıştırmıştır.

1683’den itibaren defalarca ‘’bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin’’ tabirine muvafık bir biçimde var olma mücadelesi veren Osmanlı Devleti’nin tamamen yanmasıyla, 23 Nisan 1920’de küllerinden doğan genç Cumhuriyet gelişim ve alt yapısını tamamlamış ve 09 Temmuz 2018’de vites yükselterek dünyanın dikkatine en yeni, en taze, en güzel yönetim sistemini sunmuştur.

Yeni sistemde herekse düşen görev işe yaradığı alanı doğru belirleyip daha çok çalışmak ve daha fazla üretmektir.

 ‘’Dünya 5’den büyüktür’’ cümlesinde ifadesini bulan dünyayı yeni bir çağa taşıma eylemi 09 Temmuz’da Beştepe’de yapılan törenle tamamlanmış ve dünya bu mesajı iliklerine kadar hissetmiştir.

Bugün millet olma bilincine sahip her ferde düşen tarihi görev birbirine sıkıca kenetlenip ayaklarına vurulmuş vesayet prangalarından kurtulmuş bu devletin içte ve dışta yeni fetihlere yelken açmasına destek vermektir.

Mankurtlar ve 15 Temmuz

kazim_ozturk2016@mynet.com

15 Temmuz hain darbe girişiminin 2. Yıl dönümünü kutladık. Bu hain darbe girişiminin nasıl püskürtüldüğü, milletimizin, vatanına nasıl sahip çıktığı yurdumuzda ve yurtdışında muhteşem bir kutlamalarla hatırlanıyor. Bu, asla unutulmayacak, unutturulmayacak. Darbe gişimiyle, mankurtluk arasında ilişki var. 

TDK'ya göre mankurt: “Ulusal kimlikten uzaklaşan, içinde bulunduğu topluma yabancılaşan” demektir.

Eski çağlarda Çinliler tarafından uygulanan bir akılsızlaştırma operasyonun adıdır. Anadolu'da “Mankafa” olarak kullanılır. 

Mankurtlaştırılmak istenen kişiler, bir biçimde kirli işlere ortak kılınmakta, çıkar hesaplarına alet edilmekte veyahut da onlara bazı sahte hedefler, sahiciymiş gibi gösterilmekte ve böylece neo-mankurtun bu rolü terk edip kaçması engellenmektedir. Yani kişiler bir şekilde, efendilerine gebe bırakılmaktadırlar.

Kirli ilişkilere bir kez bulaşan bir kimse, artık dönüşü olmayan bir yola girdiğini fark etmekte ve bundan böyle, mankurtlaşmayı sonuna kadar oynamaktan başka çare kalmadığını idrak etmektedir.    

 Mankurtlaşanlar; kendi evladını, anasını, babasını, eşini ve sevdiklerini öldürmekten, vatanına, milletine kurşun atmaktan geri durmamaktadır.

Mankurtlar; efendilerinin sözünden asla dışarı çıkamaz. Bu yüzden yaşadığı vatanını satmaktan çekinmez. Kendi milletine kurşun sıkmak, tanklarla üzerinden geçmek, uçaklarla bomba yağdırmak mankurtlar için hiç de zor değil.

Mankurtlaştırılanların hafızası işkence ile boşaltılmıştır. Günümüzdekiler ise oldukça komplike yöntemlerle bu hale getirilmişlerdir. Elbette bu çağdaş mankurtların kafalarına deve derisi geçirilmiyor. Fakat onlara öyle gözlükler takılıyor ki, tamamen efendilerinin gözüyle görüyorlar. Onlar gibi düşünüyor, onlar gibi hissediyorlar.  

15 Temmuz, mankurtların en büyük ihanet provasıdır!

Mankurtlarda fikir yoktur. Fikri olmadığı için, sağa sola saldırırlar. Önüne geleni kapar, ardına geleni teperler. Köşelerini saldırıya ayırırlar. Onlara göre; ülkeye hizmet; vatan millet Sakarya cinsinden bir lükstür. Fikirsiz düşünce sahipleri, fikirsizlere göre aydındır. Bunlar memlekete şekil vermeye, hükümet kurup, hükümet yıkmaya, sistemi kontrol etmeye kendilerini görevli sayarlar.

Mankurtlar; beyinlerin içini okumayı, olmamış şeyleri olmuş gibi göstermeyi, insanları karalamayı, hayal kurmayı pek severler. Fikirsiz düşünenler, adından da anlaşılacağı gibi, fikirleri olmadığı için; hizmet sözünden; kışkırtmayı, diyalog sözünden; laikliğin elden gideceğini, anayasayı değiştirelim sözünden; rejimin elden gideceği, Atatürk ilke ve inkılaplarına neşter vurulacağını, ülkenin İran’a döneceğini, kadınların kara çarşafa bürüneceğini, cumhuriyetin gidip krallığın geleceğini, zorla herkese dini uygulama yapılacağını.... anlarlar.

Mankurtlar; kendi beceriksizliklerini başkalarına yamamaya kalkarlar. Fikirsizlerle tartışmaya girmek, boşuna zaman kaybıdır. Onlarla diyalog içine girmeye çalışmak, deveye hendek atlatmak kadar zordur. Fikirsizler; demokrasiyi, insan haklarını, hukukun üstünlüğünü, halkı, halkın tercihlerini.... kabul etmezler. Dayatmadan, zorbalıktan, kaba kuvvetten, darbeden... medet umarlar.

Fikirsizler, dini kendilerine uydurmaya çalışırlar! İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız! Yani yaşantınızı din haline getirirsiniz. Zaten problem burada! Şöyle piyasaya çıkıp sorsanız; herkes Müslüman, herkes medeni, herkes çağdaş, herkes demokrat!... ama uygulamaya gelince samimi olanların sayısı çok aza iner!

Necip Fazıl merhum, Sakarya Türküsü’nde; “Yokuşlarda Susamak” tabirini kullanır.

Evet, Türkiye’yi durmadan yokuşlarda susatmak, sıkıntı üstüne sıkıntı verdirmek, attığı taşın ileri gitmemesi için her türlü oyunu oynamak, akla hayale gelmeyen ayak oyunları içinde olmak, yalanı, hileyi, iftirayı, masum insanları karalamayı marifet saymak… gibi daha sayamayacağım bir çok numaralarla kündeye getirmek, pes ettirmek istiyorlar!

Müslüman bir genci mankurt yapmak demek doğrudan ve yalın bir biçimde onun nazarındaki Kur’an’ın yerini sıradanlaştırmak, Kur’an’ın saygınlığını bozmak demektir. Müslüman bir gencin Kur’an’a olan sarsılmaz imanı sulandırılmadıkça tam bir mankurt yapılamaz. Çünkü Kur’an, aklı hiç kimsenin ipoteğine vermemeyi emreder. 

15 Temmuz’da şehit olan kahramanlara ve diğer tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyor, gazilerimize acil şifalar temenni ediyorum. Yüce Mevla’ya niyaz ediyorum; “Ya Rabbi! Bize bir daha 15 Temmuzları yaşatma.  Samimiyetten ayırma, riyadan, iki yüzlülükten, maskeli tavır sergilemekten uzak tut!”

 

Düşman Bunlar!

 

Ezelden beri halkına düşman bunlar,

Millete, halkın Hakkına düşman bunlar!

Nesli bozuk, hiç kanları temiz değil,

İz’anları yok, halleri temiz değil,

Vatanmış, milletmiş, hiç vefaları yok,

Emek vermez asla, hiç cefaları yok.

Ezelden beri halkına düşman bunlar,

Millete, halkın Hakkına düşman bunlar!

Hep haktan söz ederler, görev bilmezler,

Şikayet eder, mesuliyet almazlar.

Din deyince, korkar ve ürker her zaman,

Ar, namus yok, etrafa sarkar her zaman.

Ezelden beri halkına düşman bunlar,

Millete, halkın Hakkına düşman bunlar!

Cami, Ezan, Kur’an bunlara yabancı,

Özleri bozuk, kafa bozuk, yalancı.

Namazda gözü yok, günde Cuma kılar,

Halka küfreder, vatana kumpas kurar.

Ezelden beri halkına düşman bunlar,

Millete, halkın Hakkına düşman bunlar!

 

Dedemden dinlediklerim

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÖZÜYLE

 

ataroglumehmet@hotmail.com

Sevgili dostlar Çanakkale adı geçti mi veya her yıl Çanakkale zaferimizin yıl dönümü geldi mi her iki dedem aklıma gelir. Allah her ikisini de gani gani rahmet eylesin. İkisi de Çanakkale de gazilik şerefine ermiş kişilerdi.

Babadan dedem olan Mehmet dedem her iki balkan savaşlarından sonra Çanakkale’ye gitmiş orada sağ şakağından giren kurşunla sol gözünü kaybetmiş, tedaviden sonra malulen memleketine gönderilmiş.1959 yılında kucağında beni severken bir anda kollarına gelen bir ağrıyla kıvranmaya başlamış ve çok geçmeden hayata gözlerini kapamış. Mehmet dedemin ancak resmini görmek nasip oldu.

Anamdan dedem olan Hüseyin dedem ile uzun yaşadığından dolayı çok yıllar beraber olduk. Ben köyde olmadığım için benim tatil günlerimi dört gözle beklerdi. Çünkü ben köye tatile gelince dedeme bol kitap okurdum. Kendisi yeni yazıyı okumasını bilmezdi.

Bu arada bol bol da sohbet eder kendisine askerlik hatıralarını anlattırırdım. Hüseyin dedem de her iki Balkan savaşlarına katılmış, Çanakkale’de topçu çavuşuymuş. Çanakkale’den sonra istiklal savaşımızın bütün süresince savaşmış. I. Ve II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz derken oğlum Yunanı denize döktük öyle döndük derdi. Köyümüzdeki Her Milli bayramlarda mutlaka dedeme hatıralarını anlattırırlardı.

Dedem için anlatması çok zordu. Kırk yıl köyümüzün imamlığını yapan dedem savaş hatıralarını anlatmaya geldi mi çook zor başlardı anlatmaya. Beş on dakika ağlamadan yani boşalmadan başlayamazdı. Onu dinlemekte çok zordu. Dinleyenlerde ağlamadan duramazlardı.

Oğlum derdi Çanakkale savaşını anlatmak çok zor, orada yaşananlar ne kelama sığar ne de kaleme derdi. Dedemin anlatamadıklarını ben size nasıl anlatacağım da zaten dostlar sadece bizimkisi hatırlama ve dualar gönderme olacak.

Dedem derdi ki oğlum, biz koskoca bir Osmanlı iken bizim beslediğimiz milletlerin bize azgın köpekler gibi saldırışı akıl alır şeyler değil, kendisinin de manevi ilminin olması sebebiyle bunun mutlaka batınında(gizlisinde) bir sebebi olmalı derdi. Ve Allah bu asil milleti, öncesindeki islama yaptığı hizmetler hatırına tarihten sildirmedi ama çok süründürdü derdi.

Dedemin bu sözleri benimde yaşım büyüdükçe (yani lise son yıllarımda ve üniversitenin ilk yıllarında) aklımı iyiden iyiye kurcalar olmuştu. Konyamızın Mevlana yanındaki büyük mezarlığı ziyaretimde ayrıca bazı şehirlerin mezarlıklarında üçler, yediler diye toplu mezarlar görüyordum ve bunların da manevi meclisler olduklarını duyuyor ve inanıyordum.

Diyordum ki demek her şey Allahın izni ve iradesince manevi meclislerde konuşuluyor, planlanıyor, tartışılıyor. Bizler sadece zahirdeki olayları seyrediyoruz diyordum.

Dedemin, Çanakkale ve diğer cephelerde verdiğimiz I. Cihan harbinin hakkındaki gizlideki sebepleri neydi ki diye düşüncelerime en sonunda cevap bulmuştum. Bu cevabı dedemin sağlığında da kendisine okuduğum zaman çok rahatlamıştı.

Sizde merak ediyorsunuz değilmi dostlar. Biraz sonra size de aktaracağım. Haydi, sizde okuyun bakayım Bediüzzaman’ın manevi meclisteki müşaveresini.

“1335(1919) senesi Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:

Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi:

"Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."

Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:

"Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et."

Ayakta durup dedim:

"Sorun, cevap vereyim."

Biri dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?"

Dedim: "Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira, şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkate kaybettik. Fakat bir saadeti âcile-i müstemirre bizi bekliyor.

Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikballe mübadele eden kazanır."

Birden meclis tarafından denildi: "İzah et."

Dedim: "Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Galip olsaydık, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimâne, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münâfi, hem ehl-i imânın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsaydık, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecektik. Şu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhte edecektik."

Dediler: "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"

Tekrar biri sordu: "Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir?"

Dedim: "Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

"Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı. El cezâu mincinsi'l-ameli

"Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatâdan neşet eden müşterek musibet, mâzi günahını sildi."

Yine biri dedi: "Bir âmir, hatayla felâkete atmışsa?"

Dedim: "Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatâdarın hasenatı verilecektir; o ise hiç hükmünde. Veya hazine-i gayp verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir."

Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş, kendimi buldum. O gece böyle geçti.

Dostlar Çanakalenin, Kafkasya’nın, Yemenin, İstiklal savaşımızın tüm şehit ve gazilerini rahmetle anarken onlara dualar gönderelim onlara layık evlatlar olmaya çalışalım.

Şairimiz üstat Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah bir daha İstiklal marşı yazdırmasın” diyerek âcizane dedemden dinlediklerimi sizlere bir şiirle aktarmak istiyorum.

ZAFERİN ARDINDAN

Dedemden dinledim canlı destanın,

“Çanakkale şanlı yer oğul.” dedi.

Özünden, hemi de canı gönülden,

“Kulağını bana ver oğul.” dedi.

 

Değişmişti tüm dünyanın havası,

Aslında bu haçla hilâl davası,

Yad’a yurt olmadı Türkün yuvası,

“Göğsümüz bir kale, sur oğul.” dedi.

 

Körpe kuzusuyduk Anadolu’nun,

Bir sınav yeriydi Allah kulunun,

Mükâfatı Cennet, cihat yolunun,

“İki yüz elli bin er oğul.” dedi.

 

Yabancı derdime olur mu hekim,

Küfür bir millettir kim olursa kim,

Bakın tarih gösterdi ya nitekim

“Düşün, biraz kafa yor oğul.” dedi.

 

Silahımız azdı, mermimiz dardı,

Yeşil sarıklılar orada vardı,

Milletin imanı yurdu kurtardı,

“Kaybetmek bizlere ar oğul.” dedi.

 

Cihan savaşının başlangıcıydı,

İman davasının dibi ucuydu,

Aslında bizlerin gizli suçuydu,

“Sonra güle döndü har oğul.” dedi.

 

Bir avuç askerin işi değildi,

Hakikattı, asla düşü değildi,

Tabi ki Bedir’in eşi değildi,

“Ama benzerliği var oğul.” dedi.

 

Boğazın suları al kana döndü,

Bizim için ölüm kalım bir gündü,

Bu zaferle melekler de öğündü,

“İlâhî kudreti gör oğul.” dedi.

 

Bin dokuz yüz on beş, şimdiyse doksan,

Yetmiş beş seneye dönüp bir baksan,

Bedenimiz var ya, ruhumuz noksan,

“Bunun sebebini sor oğul.” dedi.

 

Neden verdik bu savaşı ne varsa?

Gözünü oyardık kim yan bakarsa,

Gülle kalkan yerde, kadeh kalkarsa,

“Bir daha kazanmak zor oğul.” dedi.

 

Ne çabucak, hemen unutuverdik,

Cana kast edenin koynuna girdik,

Silahla kazandık, gönülle verdik,

“Müslüman’ı gördük hor oğul.” dedi.

 

Ataroğlu’m nesil saptı yüzlendi,

Atayın kemiği yerde sızlandı,

Milletimin gücü nerde gizlendi?

“Kuran’a gizlenmiş sır oğul.” dedi.

Harem-2

yucelkemendi@gmail.com

Saraydaki cariyeler nasıl seçilirdi adları nasıl konurdu? Cariyeler Harem’den ayrılabilirler miydi? Devlet ileri gelenlerinin kızları hareme alınır mıydı? sorularına cevap vermeden önce konuyu biraz daha ditmek ve anlaşılmayan konulara cevap teşkil edecek bilgileri daha ciddi satılmamış soytarılıktan uzak bazı önemli araştırmacı ve Tarihçilerin aktardığı şekilde yazmak istiyorum. 

Topkapı Sarayı örneğinden de bildiğimiz üzere haremler genellikle sarayların iç avlularına bakacak şekilde konumlandırılan bölmelerdir. Harem kelimesinin, kelime olarak anlamına baktığımızda muhterem yer, korunan ve mukaddes anlamlarına gelen bir kelime olduğunu görürüz. Sadece saraylarda değil, büyük evlerin bazılarında da harem ismi verilen bölümlerin olduğu bilinmektedir. Bu haremlerin genel olarak ortak özellikleri, o sarayda ya da evde yaşayan kadınların yabancı erkeklerden korunarak rahatça yaşamalarının sağlanmasıdır. Bu sebeple de haremler sarayın sadece iç avlusunu görecek şekilde inşa edildiler. 

Birinci bölümde açıkladığımız gibi Osmanlı döneminde haremler Harem-i Humayun şeklinde isimlendirilmişlerdir. "Burada bahsedilen Harem-i Humayun padişahın yanında saray hizmetlerini yapacak kadınların yetiştirilmesi için kullanılan bir eğitim müessesesi özelliği taşır. Bu şekilde düşünüldüğünde haremin genel olarak bilindiği şekli ile bir zevk ve eğlence bölümü olmaktan ziyade eğitim amaçlı oluşturulmuş bir bölüm olduğu anlaşılır. Bu özelliği ile haremlere aynı zamanda yüksek dereceli kadınlar akademisi de denilebilir. Burada kadınlar arasında bir hiyerarşi mevcuttur ve cariyelikten en üst kademe olan ustalığa kadar dereceler bulunmaktadır. Aynı zamanda bu dereceler arasında terfinin mümkün olduğu bir sistem işlemektedir".(Uzunçarşılı İsmail Hakkı Osmanlı Devleti'nin Saray teşkilatı)

Saraylardaki harem bölümünün mahremiyeti ve gizliliği haremleri farklı şekillerde tanıtılmasına ve adından bahsedilmesine neden olmuştur. Harem konulu bazı sanat eserlerinde haremler genelde eğitim fonksiyonu gözardı edilerek sadece gizlilik ve mahremiyetinden dolayı farklı şekillerde tanıtılmıştır.

Son zamanlarda yerli ve yabancı bilim insanlarının yaptıkları araştırmalar haremin o dönemde dünya üzerinde bulunan en gelişmiş ve etkili eğitim sistemlerinden bir tanesine sahip olduğunu göstermektedir. Amerikalı bilim adamı Leslie Peirce on yıl süren araştırması sonucu Harem hakkında yazdığı bilimsel araştırmasını şu şekilde özetlemektedir:

"Biz batılılar İslam toplumunda cinselliği saplantı haline getirmek gibi eski ama güçlü bir geleneğin mirasçılarıyız. Harem, Müslüman cinsel duyarlılığı üzerine kurulu Batı efsanelerinin kuşkusuz en yaygın simgesidir.“ 

Burada haremin bilinen şekli ile sadece eğlence ve zevk düşkünü padişahlar için yapılmış bir bölüm olarak düşünülmesini eleştiren  Peirce şu şekilde devam ediyor:

"Hanedan ailesi üyeleri için harem bir ikametgâhtı. Sultan ailesinin hizmetkârları için ise bir eğitim kurumu diye tarif olunabilir. Genç kadınlar sadece padişaha uygun cariyeler ve annesiyle diğer ileri gelen harem kadınlarına nedimler sağlamak amacıyla değil, aynı zamanda askerî / idarî hiyerarşinin tepesine yakın erkekler için uygun eş sağlama amacıyla eğitilirlerdi. Enderun, saray içinde padişaha kişisel hizmet yoluyla erkekleri nasıl saray dışında hanedana hizmet hazırlıyorsa, harem de kadınları padişah ve annesine kişisel hizmet yoluyla dış dünyadaki rollerini almaya hazırlıyordu."

Azat edilerek Enderun mezunları veya diğer görevlilerle evlendirilen bu kadınların payına da kocalarının oluşturduğu erkek hanelerini (selamlık) tamamlayan haremler oluşturmak düşerdi.

Sultan hanesinin kurduğu teşkilat ve eğitim kalıbı bu köle evlilikleri vasıtasıyla çoğaltılarak Osmanlı yönetici sınıfının sosyal ve politik temelini oluşturuyordu. Saray eğitim sisteminin -hem erkek hem de kadınlar için- ana hedeflerinden biri hükümran hanedana sadakatin aşılanmasıydı. İmparatorluk elitini sarmalayan bağları erkekler kadar kadınlar da sürdüğü için elitin sadakatinin odağında sadece padişahın kendisi değil, aynı zamanda sultan hanesinin kadınları, yani bir bütün olarak haneden ailesi vardı."

17. yüzyıl yazarlarına baktığımızda yine haremi yakından tanımamıza yardımcı olacak bir kaç anekdotu paylaşmak yerinde olacaktır. 1638 yılında yaptığı araştırması sonucu Henry Blunt Harem ile ilgili şu şekilde yazmaktadır:

"Sarayın, ikinci avluya girmelerine izin verilen yabancıların gidebildiği kadarını gördüm... İçeriyi görmedim. Ama hükümdarlarına karşı huşu duyduklarını gösteren şahane bir sessizlik ve saygı içindeki sonsuz bir görevliler ve hizmetkârlar kalabalığı ile karşılaştım." (Henry Blunt, A Voyage into the Levant, 1638).

Harem ile ilgili karşımıza çıkan bir diğer önemli araştırmada Fransız yazar Petiş de la Croix’ dan gelmektedir. Uzun yıllar sarayda yaşama fırsatı bulan yazar harem hakkında gözlemlerini şu kelimeler ile anlatmaktadır:

“Kardeşim, Osmanlı sultanlarının sarayı konusundaki merakını herkesten kolay giderebilirim. Çünkü yirmi yıldan fazla bir süredir bu sarayın içine kapalı kalmış biri olarak güzelliklerini, yaşam tarzını, disiplinini gözlemleme zamanım oldu. Çeşitli yabancı gezginlerin bir kısmı dilimize de çevrilmiş olan bir çok fantastik tasvirine inanılacak olursa bu sarayın büyülü bir yer olmadığını hayal etmemek güçtür... Fakat sarayın asıl güzelliği içinde gözlenen düzende ve burada yaşayan güçlü kişilerin hizmetine bakacak olanların eğitiminde yatar." (François Petiş de la Croix, Ett General de l'Empire Ottoman, 1695).

Devam Edecek. Haftaya; Haremin Genel Özellikleri ve Fonksiyonları Saraydaki cariyeler nasıl seçilirdi adları nasıl konurdu? Cariyeler Harem’den ayrılabilirler miydi? Devlet ileri gelenlerinin kızları hareme alınır mıydı? ve diğer bilgiler.

Üstâd Necip Fâzıl’ı Anlamak…

m.balkan42@hotmail.com

26 Mayıs 1904’de doğan ve 25 Mayıs 1983’de hayata gözlerini yuman Ahmet Necip Fâzıl Kısakürek, gençliğimde eserlerini okuyarak beni son derece etkileyen bir yazarımız.

Hiç unutmuyorum. Sanırım en son olarak 1977’de, MHP Konya Mitingine gelmişti. Ben Üstâdı Zafer Sineması’nda dinledim ve kendisini yakından gördüm. En çok da dikkatimi çeken de sağ parmak ucundaki cıgarasının biri sönmeden diğerini yakmasıydı. Yâni konferansta bile sigarasını hiç söndürmeyen bir üstâd ile karşı karşıya idim. Onu dinleyebilmek ve ne dediğini anlayabilmek için bu kusurlarını bile müsamaha ile karşılayabiliyorduk, o dönemlerde.

Beni asıl tesiri altına alan ise Çile adlı şiir kitabı oldu. Sonra “Çöle İnen Nûr, İdeolocya Örgüsü, Esselâm, Moskof, Râbıta-ı Şerife, O ve Ben, Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin, Tarih Boyunda Büyük Mazlumlar” adlı eserlerini okudum. Rapor adlı ayda bir çıkan küçük risale biçiminde dergiyi almaya başladım. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in hayatını anlatan Çöle İnen Nûr’u genç nesillerin hassaten okumalarını isterim.

 

***

Necip Fâzıl Kısakürek’i Anma Etkinlikleri, bildiğiniz gibi 2013’de Konya’dan başlatılmıştı. Bu etkinliklerden de son derece faydalandım. Pek çok kitap ve çıkardığı dergileri gazeteler vasıtasıyla insanımıza ve okurlara ulaştırıldı.

Bu etkinliklerin son bölümünde dağıtılan ödüllerin yanında tertip komitesine birde “Üstâdın Büstü” hediye edildi. Bu çok garibime gitmişti. İki hayatından son bölümü ‘ikon’larla mücadele içerisinde ve zindanlarda geçen, son nefesini verirken dahi mahkemelerden kurtulamayan aksiyon adamı, fikrin namusunu edeple savunan bir şâir ve yazara bu yapılmalıydı, dedim.

 

***

Üstâdın çekilmiş pek çok eski (siyah beyaz)resmi var. Renkli olarak çekilen fotoğrafı pek yoktu. Medyada en çok kullanılan bir fotoğrafı var ki, o resim 1980’den önce “Erkekçe” dergisinde, kendisiyle yapılan bir röportajda çekilen bir resimdi. O dergiyi sırf bu röportaj için almış, Necip Fazıl’la olan kısımları koparıp saklamıştım. Bu fotoğraf üstadı yüz hatlarıyla olduğu gibi anlatan güzel bir fotoğraftı. Çektiği çileler o fotoğraf karesinde anlamlı bir şekilde ifadesini bulduğu için hâlâ o resmi kullanıyoruz.

İki insanı çok sevmeme rağmen cenazelerinde bulunamayan talihsiz ve şansız bir insanım. 1983’ün kış aylarında vatani görevimi İstanbul’da yaptığım için ne yazık ki ne Erol Güngör hocanın ne de Üstâd Necip Fazıl’ın cenaze merasimlerinde bulunamadım. Üstâdı, “ikon” hediye ederek bir çuval inciri berbat etmeden, onun düşünce ve fikirlerine saygı göstererek anmak ve anlamak gerekir. Her okula, her yere, her şeye onun adını koyarak onu başka yerlere çekmeye hiç gerek yok. Herşeyi tadında bırakmak, tadında anmak, ve üstâdı anlamaya çalışmak için orta yolu bulmak gerekir.

 

***

Büyük Doğu Yayınları arasında 3. kitap olarak çıkan “Cumhuriyet 50. Yılında Türkiye’nin Manzarası”nı her yönüyle çizen Necip Fazıl Kısakürek, yaşamış olsaydı günümüz Türkiye’sinin manzarasını acaba nasıl çizerdi?..

Meselâ Suriye’de 6 milyon insanın göç meselesine nasıl bakardı? Olaylara “Millî Bakış” açısını nasıl resmederdi?

Gençlik ve üniversitelere nasıl bir yorum getirirdi? 17 Maddelik Öz’e daha hangi maddeler eklerdi? “Seni Bekliyoruz!” derken acaba hangi partiyi kastediyordu?

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Üstadı ölümünün 33’üncü, doğumunun 112’inci yılında rahmetle yâd ediyoruz. Nûr içinde yatsın.

Son söz yine Üstâdın:

“Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!”

 

Şükredersek mutlaka nimetler artacaktır

omerlutfiersoz@gmail.com

     Şükür, bütün nimetlerin Allah(c.c.)’tan geldiğini bilip hamd etmektir. Allah (c.c.)’ın emirlerini yapıp yasak ettiklerinden de kaçınırsak şükretmiş oluruz. Dünyevi hususlarda durumu bizlerden daha aşağıda olanlara bakıp şükretmeli, uhrevi konularda da İslâmi yaşantısı bizden daha üstün olanlara bakıp üzülmeli ve onlar gibi olmak için çalışmalıyız. Gerçek şükre bu güzel özelliklerle ulaşabiliriz.

     Âyet-i Kerîmelerde şöyle buyurulmuştur: Hani Rabbiniz şöyle duyurmuştu: “Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim Sûresi âyet:7)  “Öyleyse yalnız beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.”(Bakara Sûresi âyet:152) “Andolsun biz Lokman'a: Allah'a şükret! Diyerek hikmet verdik. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye lâyıktır.” (Lokman Sûresi âyet:12)

     Nankörlük, Şükrün zıddıdır. Allah (c.c.)’ın emirlerini yerine getirmeyen, yasaklarından kaçınmayan kişi nankörlük etmiş olur. Rabbimiz, bizleri yaratıp bu dünyaya göndermiş, birçok nimetler lütfetmiştir. Bu kadar ikramda bulunan yaratıcımıza şükretmezsek, nankörlük etmiş oluruz. Günümüz insanlarının birçoklarının doyumsuz olarak hırsa kapılarak şükürden uzaklaşıp, nankörlüğe doğru meylettiğini üzülerek görmekteyiz. Hâlbuki şükredecek o kadar güzel imkânlarımız var ki, bunların farkında bile değiliz.  Yeniden tefekkür ederek hayatımızı şükür eksenli bir merkeze oturtmak zorundayız. Sağlıklı bir nefes alıp vermemiz bile çokça şükretmemizi gerektirir. Verilen nimetleri saymaya kalksak sayamayız. O halde bu doyumsuzluk, mutsuzluk niye… Müslüman sahip olduğu az veya çok imkânlara rıza gösterip şükreder ve sonucunda rahat eder. Zenginlik, fakirlik, sağlık veya hastalık ve benzeri durumlar imtihan edilmemiz içindir. İmtihanı kazanmak içinde nankör olmayıp, hamd ve şükür ile hayatımızı güzelleştirmeliyiz.

     Rabbimizin emrettiklerini yapıp, yasak ettiklerinden kaçınmamız sonucu bizlere sevap vererek her defasında borçlu olmamıza rağmen, rahmeti ile muamele ettiğini açıkça görmekteyiz. İnsanların hidayeti için çalışmak, onları irşat etmek de şükür sayılır. Nefsimizin istek ve arzularına uymayıp, Rabbimizin, rızası için çalışmalı, evlâtlarımızı O’nun rızasına uygun yetiştirmeliyiz ki, kulluğumuzun ve şükrün gereğini yapmış olalım.

    Tanıdığımız tanımadığımız insanlardan aldığımız bir eşyayı iade ederken, nasıl ki teşekkür ediyorsak ve etmemiz gerekirse, bizleri yoktan yaratan, birçok nimetleri bizlerin emrine sunan, Âlemlerin Rabbine kulluk görevimizi en iyi şekilde yapmalı, nankörlükten uzak kalarak, şükür, hayatımızın her zaman merkezinde olmalıdır. İhlâslı, samimi olarak, İslâm’ın emirlerini yerine getirip içtenlikle bağlanmak, sırf Allah(c.c.) rızası için çalışmak, yasaklardan da aynı anlayışla kaçınmak gerekir.

    Samed, hiçbir şeye muhtaç olmayan, aksine her şey kendisine muhtaç olan demektir. Bizlerin yapacağı İbadetelere, Zikir ve Şükürlere Allah (c.c.)’ın kesinlikle ihtiyacı yoktur. Allah (c.c.)’ın ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in emrettiklerini yapıp, yasak ettiklerinden kaçınmamıza bizlerin ihtiyacı vardır. Yaptıklarımızın karşılığında sevap almaktayız. Sonucunda gerçek hakiki olan ebedi ahiret yurdunda yaptığımız ibadetler vesilesi ile Rabbimizin rızasını kazanabiliriz. Biz Rabbimize yönelirsek, Rabbimiz bizden razı olacak ve mükâfatlandıracaktır. Nankörlük edersek de İlâhi adalet tecelli edecek, cezalandırılmamız kaçınılmaz olacaktır.

     Çorbaya şükredersen, fazlasını bulursun;

     Aç gözlülük edersen, çorbadan da olursun.         

                                              Cengiz Numanoğlu

    Hayatımızı İslâm’a uygun bir şekilde yaşayıp, nankörlükten uzak durarak, şükrü hayatımızın merkezine alanlardan olmamız duası ile sıhhat ve afiyetler dilerim. 

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı

Yeni Milli Eğitim Bakanı Prof.Dr.Ziya SELÇUK, inşaallah farklı bir anlayışla eğitime yeni, güçlü ve kalıcı bir soluk getirerek Kur'an'dan uzaklaşan toplumdaki yaygın Müslümanlık anlayışını virüslerden temizleyip bidat  ve hurafe kuşatması altındaki köhnemiş dini düşünce ve anlatımlardan İlköğretimden yüksekokula kadar tüm okullarımızı kurtarır da, yeni bir müfredatla merhum Mehmet Akif'in deyişiyle "asrın idrakine" hitap eden "vahiy"eksenli gerçek İslam'la bu toplumun doğrudan tanışmasına ve yaşanmasına katkı sağlar.

Asıl meselemiz, İslam'ı günümüz hayatına nasıl uyduracağımız, uyarlayacağımız, ayarlayacağımız meselesi değil, tam aksine günümüz hayatını İslam'ın gerçek kodlarına nasıl döndüreceğimiz, inanç ve ilkelerine nasıl uyarlayacağımız, yaşayabileceğimiz meselesidir. İslam'ın asrın idrakine arzı, İslam'dan taviz verilerek yapılamaz. Batıl fikir, bidat ve hurafeden arındırılıp gerçek İslam'ı asra arz ederek yapılır..

Çünkü, biz inanıyoruz ki, kıyamete kadar geçerli olan, her zaman dilimine ait bireysel ve toplumsal tüm düzenlemeleri güncel olarak içeren bir Kitap olan KUR'AN, an itibariyle manen (hatta maddeten de) hastalanan günümüz toplumuna ve insanlık dünyasına diriltici soluğuyla sunulmayı bekliyor.

Formel eğitim bunun en önemli ayağı olduğu için sayın SELÇUK'tan beklentimiz budur.

15 Temmuz gecesini hatırlamak

salihsedatersoz@hotmail.com
salihsedatersoz@gmail.com

15 Temmuz, zifiri karanlıktan aydınlığa geçişin adıdır. Bu gecenin öncesi ihanet sonu kurtuluş ve zaferdir.

15 Temmuz gecesi; Millete darbe yapılmaya kalkışılan karanlık bir gece olduğu kadar, Milletimizin dik duruşuyla darbe girişiminin püskürtüldüğü milli irade zafer gecesidir aynı zamanda…

Gerçekten o gece, bu millet nasıl büyük bir millet olduğunu dünyaya gösterdi. Ülkemizi işgale götürecek bir darbeyi önledi bu millet o gece… Tanklara ve savaş uçaklarına karşı ölümüne karşı durmak her yiğidin harcı değil. O gece dünya, destanlaşan bir lider ve şanlı bir millet gördü.

Bir çağrısı ile milyonları meydanlarda toplayabiliyor ve darbeyi önleyebiliyorsa bu kişi gerçek bir liderdir. Böyle bir lider dünyada kaç tane var acaba? Başkomutanın ve Milletimizin basireti ve cesareti ile büyük bir tehlike atlatıldı o gece...

Karadan ve havadan en stratejik bölgeler ele geçirilmiş. Genelkurmay Başkanı ve darbeye karşı olan Ordu komutanları rehin alınmış. Ele geçirilen TRT’den ‘TSK tümüyle ülke yönetimine el koymuştur’ duyuruları yapılmış. Halkın sindirilmesi için üzerine pervasızca bombalar atılmış ve ateşler açılmış. TBMM bombalanmış.

Cumhurbaşkanının bulunduğu otele operasyon düzenlenmiş. Yeni Genelkurmay Başkanı ve yöneticiler belirlenmiş. Her şey düşünülmüş ve uygulanmış. Hesap etmedikleri tek şey, Milletimizin eskisi gibi olmadığıdır. Millet, eski darbelerde olduğu gibi korkuyla evine çekilip, darbecilere eyvallah dememiştir. İşte hesap edilemeyen bu olmuştur.  Milletimiz olaya el koymuş ve gerçek bir darbeyi önlemiştir.

Şanlı milletimiz görevini hakkıyla yaptı. Güzel ülkemin tüm güzel insanları canları pahasına darbeye, hain darbecilere geçit vermedi. “Çanakkale Geçilmez” ruhu bir kere daha yaşandı o gece…

Canları pahasına tankların ve silahların önünde duran ve milli irade uğruna can veren 250 şehidimize bir kere daha Allah'tan rahmet diliyorum. Darbeye geçit vermeyen bu şanlı millete selam olsun.

"Darbeler dönemi bitti" cümlesi 15 Temmuz’a kadar sadece kuru bir söz olarak söylenirdi. O gece bu söz, uygulamaya geçti. Artık hakikaten Türkiye'de darbeler döneminin bittiğini o gece aynel yakin, hakkal yakin gördük, yaşadık. Bundan böyle hiç bir güç bu şanlı millete darbe yapmaya cesaret edemeyecek.

İnsanlık, Türk milletinin yeni bir destanına daha şahit oldu  o gece… Yeni nesillerimize anlatacak tarihe geçen şanlı bir destanımız daha gerçekleşti o gece… 15 Temmuz 2016 Türkiye'de darbeler döneminin tamamen sona erdiği ve toprağa gömüldüğü, Milli İradenin zafer günü olarak tarihe geçti.

O gece millet olarak çok zor bir imtihandan başarıyla geçtik.

Başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere, Meclis Başkanımız, Başbakanımız, Bakanlarımız, Medyanın büyük bölümü, Sivil Toplum Kuruluşları, polisimiz, darbeye karşı duran gerçek askerimiz ve şanlı milletimizin her bir ferdi hepsi birer kahraman, hepsi birer yiğit, hepsi birer Alparslan, hepsi birer Ulubatlı Hasan, hepsi birer Fatih oldu o gece…

Peygamber övgüsüne nail olan Fatih’in ve ordusunun torunu olan bu milletle ne kadar iftihar etsek azdır. Dünya üzerinde böyle bir millet bulamazsınız.

Yaşantısı tam istenilen seviyede olmasa bile, vatan söz konusu olunca, namus söz konusu olunca, bayrak söz konusu olunca, din söz konusu olunca kükreyen ve bir anda dalga dalga  ayağa kalkan bu şanlı millet, İslâm aleminin tekrar lideri olacaktır İnşaallah… İnanıyorum ki, Allah bu millete bunu nasip edecek.

Ve Milli İrade nöbetleri… Heyecandan, Vatan aşkından hiçbir şey kaybetmeden tam 27 gün boyunca akşamdan sabaha kadar devam eden nöbetler…

Söz konusu Vatan olunca, değil 27 gün yıllarca yorgunluğa ve uykusuzluğa rağmen milli irade nöbetlerine devam eder bu millet.

Zira Vatan giderse yorgun, uykusuz, ağrılı bedenlerimiz de olmayacak. Vatan giderse sığınağımız, korunağımız, ailemiz, bakmaya kıyamadığımız evlat ve torunlarımız da olmayacak. Vatan giderse mal ve mülklerimiz de olmayacak. Vatan bizim her şeyimiz.

FETÖ denilen bu alçak örgüt ve mensupları bir daha böyle bir kalkışmaya cesaret edemezler. Ancak, suikastlar düzenleyebilirler. Onun için uyanık olmak gerekir.

Bunların masum görünümlerine aldanmayın. Yeter ki Pensilvanya’daki o haydut başından emir alsınlar. O masum yüzlerin bir anda canavarlaştığını, bir anda en kanlı teröriste döndüğünü, bir anda canlı bombalara dönüştüğünü görebilirsiniz.

Ancak ne yapsalar boş… Ölüme gülerek giden bu millete ne yapabilirler ki? Ölümden öte yol mu var? Ölümü göze alarak kurşunun üstüne giden, tankın altına yatan bu milleti korkutabilirler mi?

O gece, Allah, bu milletin her bir ferdinden ölüm korkusunu kaldırdı. Rabbimiz ölümü öyle bir güzel gösterdi ki, herkes ölüme koşarak gitti. Gidemeyenler de ben niye şehit olamadım diye hayıflandı. Kıskandı şehitlerini, gazilerini…Bu millet ne güzel millet Yarabbi…

Yaşadığımız şerden, büyük hayırlar doğdu. Yeniden bütünleştik, kardeş olduğumuzun farkına vardık. Bedenlerimizle birlikte yüreklerimiz de birleşti. Normal zamanlarda yapamayacağımız işleri yaptık, büyük adımlar attık millet olarak, devlet olarak…

Ayrıca, bu Fetö’nün iç yüzünü göremeyen ahmaklarda görmüş oldular, bunların ne büyük bela olduğunu… Bu şerden, bu beladan, büyük hayırlar hâsıl eden Rabbimize sonsuz şükürler olsun.

15 Temmuz’un o karanlık gecesini, 16 Temmuz’un ve daha sonraki günlerin nurlu sabahına dönüştüren Rabbimize hamdolsun.

Sonsuza kadar var ol, sonsuza kadar bahtiyar ol Türkiyem. Sonsuza kadar mahrem eller sana değmesin canım Vatanım…

BU DUAYA 'AMİN' DİYELİM
Cennet Vatanımızı dış güçlere peşkeş çekenleri,

Ülkemizin huzurunu bozmak isteyenleri,
Paralel Devlet Yapılanmasındaki hainleri,
Kahhar ismi şerifinle kahreyle Sen Yarabbi!

Ülkemizi bir gecede kan gölüne çevirenlere,
Çocuk, kadın, yaşlı demeden öldürenlere,
Çete reisinin emriyle hareket edenlere,
Bir daha gün yüzü gösterme Sen Yarabbi!

Pensilvanya'daki psikopat haydut başını,
O iblis, o hain, o deccal Amerikan uşağını,
Türkiye düşmanları hesabına çalışan bu ajanı,
En kısa zamanda cehenneme gönderiver Yarabbi!

Milli iradeye tasallut edenlerin,
Hak ve özgürlüğümüzü gasp edenlerin,
Milletin silahını millete yöneltenlerin,
Ocaklarını başlarına geçiriver Yarabbi!

Ne yapsalar, Türk Milleti kabul etmez zilleti,
Yılmaz mücadelesiyle def eder başındaki illeti,
Vatanına, Ülkesine sahip çıkan bu Milleti,
Kıyamete kadar, Sen bahtiyar eyle Yarabbi!

Çanakkale geçilmez ruhuyla destanlar yazan,
İstiklal mücadelesi ruhuyla kıyama kalkan,
Vatanı için ölümü göze alarak şahlanan,
Bu milleti, tekrar, İslam Âleminin lideri yap Yarabbi!

Salih Sedat der ki, sözde hizmet hareketi,
Karanlık güçlere hizmetinin olmazdı bereketi,
İslam'ı istismar eden bu ihanet şebekesi,
Aldı milletten cevabını,
Sonrasını Sana havale ediyoruz Yarabbi!

Salih Sedat Ersöz


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi