Bugün; 20 Eylül 2021, Pazartesi
YAZARLAR
Kapısı hüzne açılan ay, Eylül

Ağustos sıcağı dursa da henüz, 

Bağları bozmaya başladı eylül, 

Kapıda bekliyor sarılarla güz, 

İçeri sızmaya başladı eylül 

  

Mevsimden mevsime dönüyor dünya, 

Daha bir hüzünle dönüyor dünya, 

Giderek kızıla dönüyor dünya, 

Bak gezip tozmaya başladı eylül 

  

Rüzgârın nefesi soğuyor işte, 

Yavaşça yapraklar yağıyor işte, 

Güneş daha erken ağıyor işte, 

Hüznünü yazmaya başladı eylül 

 

Bozuyor renklerin pazarlarını, 

Solduruyor gülün nazarlarını, 

Kuru yaprakların mezarlarını, 

Usulca kazmaya başladı eylül 

 

Leylekler şehirle vedalaşıyor, 

Yalnızlık git gide fenalaşıyor, 

Gökyüzü gün be gün tenhalaşıyor, 

Sinsice azmaya başladı eylül 

 

Bir melal çöküyor sanki sözlere, 

Bulutlar iniyor mahzun gözlere, 

Eğlenen gönüle, gülen yüzlere, 

Köpürüp kızmaya başladı eylül 

 

Sonbahar, güz, hazan, hangi ismiyle söylersek söyleyelim gönülde ince bir hüzün uyandırır bu mevsim. Eylül ise sonbaharın giriş kapısıdır. Havalar hafiften serinler, ağaçlar sararmaya başlar, yapraklar dökülme eğilimine girer. Gökyüzü tenhalaşır, giden kuşların kanat izleri henüz silinmemiştir ve veda hüznüyle yağmurlara gebedir bulutlar.  

İnsan bu mevsimde daha çok düşünüyor eski günleri. Geride kalan yazla birlikte ömrün geçmiş yılları, şurasından burasından canlanıyor hafızada. Solan güller gibi, eski sevdalar, eski arkadaşlar ve eski yüzümüz karşımıza çıkıyor güz günlerinde. Eğer biraz da yaşımız ilerlediyse Cahit Sıtkı gibi bir vehim gelip oturuyor içimize: 

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var? 
Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz? 
Ya gözler altındaki mor halkalar? 
Neden böyle düşman görünürsünüz, 
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar? 


Kendimizi sorguluyor, kalbimizi daha çok dinliyoruz bu gri bulutların mevsiminde.  

Hayatın geçiciliği, insanın acziyeti, dünyanın faniliği her yaprakla önümüze düşüyor. Serçelerin vefası yanımızdaki insanların sıcaklığını, leyleklerin gidişi gurbetteki sevdiklerimizin hasretini yeniliyor. Sonbahar sadece ölümün mevsimi olmadığını bağrında sakladığı tohumlarla sessizce imliyor içimize. Serçeler o ümitle sekiyor sokaklarda, leyleklerin ardından bakıp kalanlar o ümitle dönmeyenlerin hasretine dayanak buluyorlar kalplerinde. 

Eylül bizi öyle bir kapıdan geçiriyor ki zaman ansızın bir iklimden bir iklime geçiyor önümüzde. Sanki Akdeniz’in canlı manzarası, İç Anadolu’nun bozkırlarına geçiveriyor birkaç günde. Ilık yağmur taneleri soğuyor, karın, tipinin nefesinde yeller esiyor ilerleyen her günde. Son yıllarda her ne kadar iklimler değişse de eylül kelimesi, o eski günlerin tanığı olanlarda böyle çağrışımlar yapıyor.  

Eylülde açılıyor okullar, eylülde bozuluyor bağlar. Biri geleceğe yatırım, biri geçmişin hasadı. Hayat böyle yenileniyor yüce Yaratan'ın elinde, insan böyle bağlıyor kendini yarına. Bir yanda fidanları yetiştirme gayreti, bir tarafta dalların nimeti. Her şey akıyor zamanın içinden. Her şey hayata dair oluyor böylece.  

Eylül olgun meyveleri bağlardan toplatırken, bir yandan da olgunlaştırıyor insanları. Her şeyin değişebileceğini, her günün başka bir şey getirdiğini ve hayatın tekdüze olmadığını anlatıyor gören gözlere, hisseden kalplere. Ölümü inceden işliyor insanın içine. Solan güllerle, sararan yeşillerle, giden kuşlarla ayrılıkların herkesi kuşatacağına dair bir mesaj taşıyor bu hazan kapısı. Ölümün son olmadığını da ağaçların köklerine taşıdığı bahar umuduyla fısıldıyor duyan kulaklara.  

En çok da ömrün eylülü vuruyor insanı. Çocukluğun neşesi, gençliğin arzusu yavaş yavaş soğuyor yürekte. Hızlanıyor zamanın akışı, büyüyor ve telaşa düşüyor peşinde koşulan hayaller. Dünyalık ne varsa sararmaya başlıyor yapraklarla beraber. Ve zaman yetmez görünüyor uzun emellere. Ayrı bir korku, başka başka duygular doğuruyor, gençken tanımadığımız, bilmediğimiz duygular gelip oturuyor içimize.  

Bülbülün feryatları çınlıyor kulaklarımızda, elde edemeyecek olma ihtimali yakıyor bağrımızı. Eylül sıcak aldığı nefesi soğuk bırakıyor dışarı. Soğuyor, sararıyor ve ölüyor tıpkı yapraklar gibi içimizde taşıdığımız hayaller de. Eski bir dosttan gelen mektup gibi, bir bir zarflarından çıkıp kalbimize dokunuyor hatıralar. Ve bir aşk kalıyor insana, içini ısıtmak, gönlünü avutmak, kendini teselli etmek için. O aşkın güzellikleriyle çalmayı düşünüyoruz toprağın kapısını, o aşkın yaşadığımıza kanıt olacağını düşünüyoruz, o aşkla dayanıyoruz kalan günlerin ağır yüküne. 

Evet başladı eylül. Eşiğindeyiz kışın. Ve özlüyoruz şimdiden baharın çiçeklerini, yazın olgun meyvelerini ve kuşlarla zengin o mavi gökyüzünü... 

Sevgiyle kalın. 

“Onda var, bende de olsun”

Türk Milleti olarak bize göre olan özel hasletlerimizin yanında bazı olumsuzluklar içeren özelliklerimizde var maalesef.

Geçen haftaki yazımda Türk’ün karakteristik özelliklerini ve Müslüman kişinin uyması gereken güzellikleri yazmıştım.

Bu yazımda, günlük hayatımızda hepimizin gördüğü, hissettiği ikili ilişkilerimizde bizatihi yaşadığı bir takım özelliklerine değinmeye çalışacağım.

Biz toplum olarak duyduğumuz her şeye bir kaynak aramaksızın inanan bir toplumuz. Duyduğumuz şey hakkında bir muhakeme yapma gereği duymadan ortaya atılan mevzuya müdahil olur ve o konuda bir ihtisasımız varmışçasına ahkâm kesmeyi severiz. Genellikle de duyduğumuz her konuyu etrafımıza yaymaya ve insanları kayıtsız şartsız bu olayı kabullenmeye davet ederiz. Genellikle de epeyce taraftar toplarız.

Örnek olarak, “Falanca yerde bir su kaynağı varmış, o suyu içtiğin zaman ne midende yanma ne bağırsaklarında sindirim bozukluğu ne böbrek rahatsızlığı hiçbir derdin kalmıyormuş.” diyerek isim isim örnekler de vererek iddiamızın arkasını kuvvetli delillerle sağlamlaştırmaya çalışırız.

Ya da bitkilerden bir karışım oluşturup birtakım bedensel ya da ruhsal rahatsızlık şikâyetleri bulunanlara “kesin çözümlü” alternatif tıbbi reçeteler sunar onların tedavilerine katkı sunmaya çalışırız.

Bunları yaparken iyi niyetimizden kimse sual edemez. O kadar içtenlikli tavsiyelerdir ki bunlar, eğer bu tavsiyelere uymazsak tavsiyede bulunana saygısızlık etmiş oluruz adeta. Bir nevi tabiat doktoruyuzdur.

Bizlerin özellikle son zamanların hastalığı olan ayrı bir özelliğimiz daha var. Komşumuzun arabasının marka ve modeli eğer bizimkinden daha yüksek bir yerde ise mutlaka ne edip edip onu yakalama hatta onun üzerine çıkma derdi sarar beynimizi de bedenimizi de. Bütçemizin uygun olup olmamasının bu ihtiyacımız gidermek için bir bahane olmadığını düşünürüz.  Bu bir zorunluluktur ve mutlaka gerçekleşmelidir. Kredi mi çekilecek, ek iş mi yapılacak bir çözüm bulunacak ve o arzumuz mutlaka gerçekleşecek...

Komşunun oğlu ya da kızı eğer güzel bir üniversite ya da bölüm kazanmışsa, bizim çocuklarımız için de mutlaka ve mutlaka gerekli tedbirler alınıp, en iyi dershanelerde yer bulunacak ve daha güzel okullara veya bölümlere yerleştirilmeleri sağlanacak. Yoksa hayata atılmanın bir başka şekli asla kabulümüz değil. Çocuğumuzun yeteneğinin de başka ideallerinin de hiçbir anlamı yoktur.

“Yoksa benim oğlum sanayilerde mi ömür tüketecek? Bu bize asla uymaz.”

Okul bitip, akabinde devlette bir iş bulunamadığı takdirde de; serzenişler, eleştiriler, kaprisler ayrı bir konu başlığı olacak.  Yani her işimiz plansız.

Bizler, genel özelliklerimiz itibariyle başkalarının peşine takılarak, onları taklit ederek ya da kendiliğimizden, ilmi olmayan bir takım prensipler ihdas ederek en iyiye ulaşmak için geçilmesi gereken basamakları elimizin tersi ile itebiliyoruz.

Çocuklarımızın; çocukluklarını, gençliklerini, doğal olan insani ihtiyaçlarını düşünmeksizin, onların değil aslında kendimizin tatmin olacağı hususlara yoğunlaşıp çocuklarımızı bu ihtiyaçlarımızın karşılanması sürecinde bir araç olarak kullanmaktan hiç kaçınmıyoruz.

“Ama olsun biz tatmin olalım da gerisinin bir önemi yok” diye düşünüyoruz.

Bizler parayı önceleyen, diğer bütün değerleri ondan sonra sıralayan bir toplum olma yolundayız maalesef. Aslında çok önemli bir iddiada bulunuyorum şahsen. Bizim bu tutumumuz kalkınmamızı engelleyen en etkili konudur.

İçimizden “ne güzel işte, insanlar bir iddia ortaya koyuyorlar, hedeflerini belirliyorlar ve o iddialarını gerçekleştirmek için o hedeflerine ulaşmak için gayret ediyorlar, bundan âlâ ne olabilir ki?” diyebilirler.

İlk duyuşta bu düşünceler çok doğru düşüncelermiş gibi gelse de insana, paranın ve maddiyatın ilk sırada konuşulması ve diğer insani değerlerin hep göz ardı edilmesi sonucu,  toplum düzeninin sağlıklı işleyişine, bir arada yaşamanın güzelliklerine katkı yapmak ve güzelliklerden haz almak yerine tersine etkiler yapmakta ve bunun acısını çekmekteyiz.

Toplumumuzun bu duruma gelmesinde, eğitim sistemimizin 80 yıldır “yaz-boz” oyunundan bir türlü kurtulamamasının birinci sıradaki rolü asla yadsınamaz.

Zira 66 hükumette 78 milli eğitim bakanının görev yapmış olmasının bu halimizi anlatmakta önemli bir anlamı vardır.

Sanırım yeterli bir istatistiki bilgidir bu bilgi.

 

Demokrasinin kerameti kendinden mi?

            Kerameti kahrımdan kullandım; inandığım için değil tabiki. Davit Spitz ‘’siyasi lügatimizde pek az kelime insanların mantık ve zekasına bu derece meydan okumuş ve her kalıba giren bu kadar kışkırtıcı bir yön göstermiştir.’’(Antidemokrati Düşünce Şekilleri sf.24)tespitindeki sitem dolu eleştiriyi anlayabiliyoruz ama keşke ‘’pek az’’ ifadesini kullanmasaydı. Çünkü hiçbir kelimenin, demokrasi gibi insan zekasına ‘’meydan okuduğu’’ kadar da aşağıladığına şahit olmadık. Kelimenin kökeni beni hiç ilgilendirmiyor. Devlet yönetimi anlamıyla Fransızca’dan gelse ne olur; (yardım-bilgi) anlamında ki Yunanca dimokratiadan gelse ne olur? Ben kelimenin kim tarafından nasıl ve hangi amaçla kullanıldığına bakarım.

            Zaten siyasi düşünce tarihinde  bu kelime için fikir üretenlerin sayısı kadar da, tanımı yapılmış olması onun ne kadar kaypak ve oynak olduğu konusunda bize yeterince bir fikir vermektedir. İnsanın dünya sevgisi, ihtirasları, hırsları, kıskançlıkları, ihanetleri, saplantıları ve zafiyetlerini ihmal ediyor değiliz kelimeye suç faturası keserken; ama sonuçta kelimeye can verenin insan olduğu gerçeğini söylemeyi de gereksiz buluyoruz.

            Mesela şimdilerde demokrasi, hırsızın hırsızlığına, zaninin zinasına, tefecinin faizine şemsiye olmaktan tutun da, Ak Parti ve ona oy verenlere sövmeye kadar bir dizi soysuzluğun ve edepsizliğin sembolü haline gelmiştir.

            ‘’Erdoğan gitsin de ülke umurumda değil’’ hezeyanıyla kendini kaybeden   adamların, bir insana duyduğu kin ve  nefretinden dolayı  ülkesini satacak kadar çukurlaşan anlayışlarına yataklık yapan sapmanın adıysa demokrasi, ben demokrat olma hakkımdan vaz geçiyorum; çirkinleşmiş ruhlarıyla bütünleşen demokrasi anlayışlarını da kendilerine armağan ederek.

            Bu ülkenin insanlarının çoğunluk oyuyla iktidara gelmiş bir insanı devirmek için, bu ülkenin düşmanı ülkelerden yardım isteyen adamların demokrasi anlayışından ve demokrasi söylemlerinden de artık tiksinmeye başladığımı ve onların insani birtakım refleksler gösterebileceklerinden umudumu kestiğimi söylemeliyim.

            ‘’Teokratik (yani şer’i hükümlerin)tatbikatın dayandığı telakkiyi, yani Allah’ın(C.C)yegane kanun koyucu ve Mukaddes Kitabın yeterli bir mecelle külliyatı ve hakimlerin, Allah’ın(C.C)kanunlarının uygulayıcıları olduğunu kabul edecek olursak bu takdirde devletin merkezi iktidarı mevcut ferman hükümlerine nazaran(demokratik sistemlere göre demek istiyor.S.Y.)daha kuvvetli ve yüksek bir müeyyide ile teçhiz edilmiş olur’’(Amerikan Düşüncesinde  Başlıca Cereyanlar V.L.Parrigton sf.21)diyen Prof. Vernon Luis Parrigton’un,teokratik sistemin mevcut kanunlardan daha kuvvetli ve yüksek olacağına vurgu yapması gerçekten dikkat çekici. İlginç olan ikinci husus demokrasi demiyor. Teokratik uygulama  diyerek insan müdahalesini dışarda bırakan ama insanı insana anlatan bir sistemden bahsediyor. Muhafazakâr olmadığını söyleyen Parrigton da demokrasiden umudunu kesmiş gibi sanki. Ne dersiniz? Selamlar.  

 

DEJA VU

Hiç şimdiki anı daha önce yaşadım dediğiniz oldu mu? Bir anda zamanda yolculuk edip geçmişe, oradan tekrar bugüne geldiniz mi? Buna Fransızlar öncülüğünde tüm Dünya Deja vu diyor. Daha önce görmek anlamına geliyor. Sanırım 40 yaş üstündeki Konyaspor taraftarları bu Deja vu’yu  Altay maçında yaşadılar. Tarihler 11 Eylül 1988’i gösterdiğinde rakip yine Altay’dı. Konyaspor o gün, bugün süper lig adıyla anılan 1.ligde ilk golünü Bahattin’in ayağından Altay’a atmıştı. Aradan 799 gol geçmiş yine bir 11 Eylülde rakip Altay oluyor ve bu defa da 800.golden, Soner’in ayağından nasiplerini alıyorlardı.

Konyaspor takımı milli aranın ardından ilk kez sahaya çıkacaktı. 7 Oyuncusu milli takıma giden ekibimiz çok fazla beraber çalışma imkânı bulamasa da geçmişten gelen beraber oynama alışkanlığı, takviyelerin takıma tamda oturmasıyla birlikte tek vücut gibi hareket eden bir yapıya bürünmüştü. Bir iki mevki ve oyuncu değişikliği dışında alıştığımız kadro ile sahadaydık. Her iki takımda lige fırtına gibi girmişti. Sonucu merakla beklenen bir maçtı. Altay takımı ise lige başladığı 3-5-2 taktiği yerine karşılaşmaya klasik 4-3-3 dizilişi ile çıktı. Altay takımının defansı sezon öncesi çok da alışık olmadığı taktiği yapmasının mantıklı açıklaması sanırım nasılsa golü bulurum defansı kalabalık tutayımdan başka bir şey olduğunu sanmıyorum. Konyaspor oynadığı bundan önceki 3 karşılaşmada da çok diri görüntü vermişti. İlk düdükle birlikte ilk 5 dakika Altay golü bulup rahatlama amacıyla saldırdı. Fakat 6.dakikadan itibaren oyunun tek hâkimi Konyaspor oldu. Hâkimiyeti eline almanın yanında skor avantajını da yakalayınca oyunun kontrolü tamamen takımımıza geçti. 2.Golden sonra ilk yarının son yedi sekiz dakikası hariç sahada tamamen Konyaspor hâkimdi. Yine de devreye 3 farklı gitmek içten bile değildi. Mustafa hoca ikinci yarı skoru lehine çevirme adına 3 oyuncuyu değiştirerek ikinci yarıya başladı. Konyaspor istediği zaman oyunu hızlandırıp istediği zaman yavaşlatıyordu. 3.golden sonra maç zaten kafada bitmişti. Altay’ın çabası ancak bir teselli golüne yetti. Pozisyonlara fazla takılmam ancak Nadiri’nin hem kendi hem de rakip oyuncuya aynı anda attığı tekme nasıl oldu da hakem atışı ile başladı. Anlamakta güçlük çektim. Altay’ın da bir ofsayt pozisyonu için hakemin oyunu gereksiz kestiğine şahit olduk. Büyük ihtimalle Doğu tribünü önünde görev yapan yardımcı ceza alacaktır. Onun dışında hakem genel olarak maçı fazla riske girmeden idare etti.

Sonuç olarak 4 maç 10 puan muhteşem bir başlangıç oldu. Zirvede yer almak çok güzel bir duygu ve bunu başaran takım bu övgüyü hak ediyor. Giresun ve Trabzon maçlarında alınacak sonuçlar güzel olursa takımımız için ayrı bir hava ayrı bir motivasyon kaynağı olacaktır. Ahmet Hassan için ayrı bir parantez açmak gerekirse topu alışı verişi tutuşu top kontrolü ile çok canlar yakacağa benziyor. Oynadığı süre boyunca yaptıkları hep olumlu olarak döndü. Konyaspor takımının önceki senelerde bir kulübe sorunu vardı. Artık oyuna giren oyuncularda taraftarı heyecanlandırıyor. Bu takım içi rekabeti ve başarıyı getirecektir. Teknik yönetimde ve takım içinde sorunlu oyuncu olmaması da başarının etkenleri arasında şüphesiz yerini alıyor. Bazen kaybedip bazen kazanacağız ama mücadelede ve oyun bize her zaman olumlu bir şeyler katacaktır. Şimdi ise namağlup olmanın tadını çıkarmak gerekiyor.

Maç sözü;  Ligin efendisi olmak için çalışmanın uşağı olmak şarttır.

 

Aykut hoca ve Ali Turan

Uzun süredir spor yazısı kaleme almamıştım. Ancak izlediğim Beşiktaş maçı bana bu yazının yazılmasını adeta mecbur etti.

Beşiktaş karşısında en tecrübesiz futbolcu olarak ilk 11’ de sahaya çıkan Mücahid’e varıncaya kadar 85 dakika boyunca çok iyi mücadele eden bir Konyaspor vardı.

Evet takımımız oyun olarak istediğimiz kıvamda değildi, istenilen şekilde pozisyonlara giremiyordu ama nihayet karşımızdaki takım Beşiktaş’tı ve ona ezilmeden mücadele ediyordu.

Yediğimiz iki gole de cevap veren ve son dakikalara beraberlikle giren bir Konyaspor vardı sahada…

Ne olduysa oldu. Her şey Ali Turan’ın son 8 dakika içinde oyuna girmesiyle oldu. Ali Turan’ın gireceğini görünce hemen eyvah dedim. Olacaklar içime doğmuştu sanki. Zira Ali Turan daha önceki maçlarda defalarca hatalar yapmış, buna rağmen kadroda sürekli yer almış bir oyuncu idi.

Ali Turan oyuna girdikten sonra kritik noktalarda iki defa topla buluştu. İkisinde de hata yaptı.

Birisinde 6 pas içinde düştü, top boşta kaldı. Orada bir Beşiktaşlı futbolcu olmaması durumu kurtardı. Şayet o bölgede bir Beşiktaşlı oyuncu olsa idi o pozisyonda da golü yemiştik.

Son dakikaya girilirken yaptığı hata affedilir gibi değil. Daha önceki maçlarda yaptığı hatalar da affedilir cinsten değildi ama her nedense Aykut hoca bir ders vermek yerine sürekli kadroda yer vermeyi tercih etti.

Ta geçen sezon Ali Turan’dan bir yarar sağlanamayacağını birkaç kez yazmıştım. Bu maça girerken eyvah demem boşuna değildi. Bunu ben görebiliyorken, bunu herkes görebiliyorken şayet Aykut hoca göremiyorsa tekrar bir değerlendirme yapmasında fayda var.

Bunun bir hata olduğu kasti olmadığı söylenebilir. Kasti olsa zaten yapılan ihanet olur. Bizde kasti olduğunu söylemiyoruz ama bunca hatasına rağmen bir oyuncuya bu kadar şans verilmesi çok fazla…

Adam dışarıda bir beklesin. Maça tekrar çıkmaya iştiyak duysun. Hatalarını gözden geçirsin. Kendini düzeltsin. Olumlu gelişme olursa hak ederse tekrar kadroya girsin.

Bütün hatasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kadroda yer almaya devam ederse o da kendini gözden geçirme fırsatı bulamaz ve hatası gittikçe büyür. Nihayet böyle oldu. Bu futbolcuyu kazanmak değil kaybetmektir.

Sonuçta takıma yazık oldu. Konyaspor’umuza yazık oldu. Konya’mıza yazık oldu. Emeklere yazık oldu.

Konyaspor; 3 maç içerde, 3 maç dışarda olmak üzere son 6 maçtır kazanamıyor. Son 6 maçta, 2 yenilgi, 4 beraberlikle sadece 4 puan toplayabildi.

Artık olan oldu. Bundan sonra toparlanma zamanı. Aykut hocanın Konyaspor’u daha önceki şanlı günlerine geri götürmesini canı gönülden arzu ediyor, bekliyoruz. Başarılar Konyaspor.

Ağaca Yaslanma Kurur…

Evet, uzun bir zamandır bir takım sebeplerden ötürü siz değerli gönül dostlarıma buradan hitap etme fırsatı bulamamıştım…

Köşe yazısı yazmak göründüğü kadar kolay olsa da aslında psikolojik olarak buna hazır olmanız gerekir…

Gündemi bile değerlendirebilmeniz için kafanızın boş olması gerek zira kafanıza takılan şeyler tabiri caiz ise kalemi dahi elinize aldırtmaz…

Bende sıkıntılı bir süreçten geçtiğim için sürekli kafama takılan beni manen üzen, yoran şeyler oldu. İşte sağlık sorunları, vermem gereken önemli kararlar, bazı insanlarla imtihanım yani her şey üst üste geldi desem yeridir sanırım…

Tabi bunlardan asla şikâyetçi değilim. Vardır elbet Rabbimizin bir bildiği o yüzden hamdolsun her halimize…

Kısacası sizlerden bu süreçte uzak kaldım. Ama bu arayı kapatacağız inşaAllah… Bu süreç tamamen geçmiş olmasa da… Galiba artık bazı şeylere alışmak gerek…

Neyse, introyu çok uzun tuttuk şimdi gelelim bu haftaki konumuza…

Ağaca yaslanma kurur, insana yaslanma ölür…” Atasözünü duymayanınız yoktur herhalde…

İnsanoğlunun kime güveneceğini unutmasını, sonu olan şeylere yaslanmaması gerektiğini ne güzel özetlemiş atalarımız değil mi?

Öncelikle insanın güveneceği onu yaratan Allah’tır. Ondan başkasına ümit bağlamak güvenmek şüphesiz insanı büyük bir hayal kırıklığına ve hüsrana uğratacaktır…

Zira Baki olan yalnızca Allah’tır…

Ayrıca Allah insana kendi ayaklarının üzerinde durabilmesi için her tür türlü imkânı fazlasıyla vermiştir. Bu sebeple önce Allah’a sonra O‘nun sağladığı imkânlara güvenerek yaşamını sürdürmelidir insan…

Baki olmayana güvenerek hareket etmek, sürekli ondan destek bekleyerek yaşamak günü gelip de güvendiği şey yok olup gittiğinde mevcut imkânlarını da kullanamaz hale getirir insanı… Bu da doğal bir şeydir…

Doğal bir şey diyorum çünkü bu şekilde sürekli fani şeylere umut bağlamakla sadece bedeni değil ruhu da tembelleşir insanın. Kendine olan öz güvenini geliştiremediğinden kendi ayakları üzerinde durması da mümkün olmayacaktır…

Ne parasından, ne malından, ne mülkünden, nede diğer insanlardan gücünü almalıdır insan. Gücünü önce Allah’a olan kayıtsız şartsız ve tam güveninden sonrasında Allah’ın onun için lütfettiği öz güveninden almalıdır…

Şu da var ki; insan insana muhtaçtır ama bu muhtaçlık asla sürekli değildir. Bunu sürekli hale getirmek bizlerin elindedir…(Tabi Allah’ın takdiri ve imtihanı ile insanlara sürekli muhtaç olanları ayrı tutuyorum zira onlar çevresindeki insanların imtihanıdır.)

Allah, kendisine güvenenlerin güvenini boşa çıkarmayandır. Yeter ki kulları O’nun yarattığı fani olan şeylere değil yalnızca O’na güvensin…

Zaten Allah’ın ipine sımsıkı tutunmadan her zorlukta O’ndan yardım beklemek de uygun olmayacaktır…

Rabbimizin o sonsuz yardımına mazhar olmak için önce tam manasıyla güvenmemiz elzemdir şüphesiz…

 

BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN

BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN

 

Erenler hoş görüp de âlemin telaşını

Eskimiş bir tabutla götürdüler naaşını

 

Ömrü beyhude geçen cana eyvah dediler

Taksiratın affede Yüce Allah dediler

 

Üstüne toprak çekip döndüler mezarlıktan...

Döndüler, çünkü herkes korkuyor karanlıktan.

 

Ufkun kızıllığında kanarken bütün camlar

Sahrayı Kerbelâ'dan gam getirdi akşamlar...

 

Kabristana nihayet düştü sükut gölgesi

Ne bir kuşun çığlığı ne de bir çocuk sesi

 

Bir köşeye kıvrılıp düşündüm öyle mahzun

Dedim Leyla uğruna böyle can verdi Mecnun

 

Şurda taşı yıkılmış ne civanlar yatıyor

Nice sırma saçlılar nice hanlar yatıyor

 

Şurda toprağı çökmüş mezar, kimin mezarı?

Duyan var mı içinden yükselen ah u zarı?..

 

Şu çınar köklerinin sardığı beden kimin?

Servilerin divana durduğu beden kimin?

 

Uyanmasın diye kim sallıyor beşik gibi...

Bir çocuk mezarı şu, aşılmaz eşik gibi...

 

Şu mermer kavukların üstüne işlenen gül

Ne vakit solup gitmiş şu karanfil, şu sümbül?

 

Kiminde hiç bir ışık vermeyen kandil yanar

Üstüne çerağının, bir koca baykuş konar...

 

Kaybolur yavaş yavaş gül yüzünden benleri

Zaman, elinde çekiç, siler tüm desenleri

 

Nâm u ünvânı yitmiş nice şanlı erlerin

Ucu kırık, taşlara işlenmiş hançerlerin...

 

Bin utanca düşüp de yere eğdim başımı

Sessizce akıtarak şu kanlı gözyaşımı

 

Kameti iki büklüm bir dal gibi eğildim

Ben artık o kaygusuz, avâre kul değildim

 

Dedim a dost bilirsin silinir bütün izler

Yerlere kapanmaya mahkum değil mi dizler?

 

Gün gelince ehibbâ çekip gitmeyecek mi?

Tüm şarkılar susup da masal bitmeyecek mi?

 

Çırpınmaz mı sanırsın amansız yelde yaprak?

Sevgilin yâd ellerin ellerini tuttu bak!..

 

Şakıyor bülbül yine, dolaşır bağ u bostan

Ve söyler başka şarkı, anlatır başka destan

 

Yine seyrana çıkar el âlem şen ve şakrak

Ah seni çürütürken kabrinde kara toprak

 

En yakın dostlar bile unuturlar ismini

Düşünür "bu kim?" diye görse bile resmini...

 

Aşinalar yabancı lisan başka türlüdür

Bu çok eski bir şarkı, çok eski bir türküdür

 

Bak hayali bin cihan değen yâr nerden gelir?

Bir soru sor belki de "bildiğin yerden" gelir...

 

Bir gün ağyar da yere kapanacak çâre yok

Bütün yollar tutulmuş, yol var mıdır yâre, yok!..

 

Şu testi, şu kiremit, şu tuğla toprağındır

Şu rüzgârda savrulan, sararmış yaprağındır

 

Gözü yaşlı kalanlar, boş yerine bakınsın

Sen şimdi maverâya bizden daha yakınsın

 

A dostum sözün sonu, yok olur bir gün cihan

Hiç kimse kalmaz geri "küllü men aleyhâ fân"

 

Rabbi zülcelâl'indir elbette kalan, bâki...

Başka her söz yalandır ve her kelâm afâki...

 

Ahmet Efe

31. 3. 2020

Çekmeköy/İstanbul

 

Üretim Bağımsızlık İlişkisi

Üretkenlik, iktisadi kalkınmanın en önemli motoru olduğu hepimizce bilinir. Meşru ve mübah olan her şeyin üretilmesi, ihtiyaç olduğu kadar aynı zamanda bir vatandaşlık görevidir. Köylünün ürettiği ürünler, şehirlinin icra ettiği ticaretler, sanayicinin çevirdiği çarklar bütünüyle iktisadi kalkınmanın bir gereğidir. 
İktisadi kalkınma, milli gelirin yükselmesine vesile olan en doğru yoldur. Milli gelirin yükselmesi, dünyadaki refahın sağlanmasına katkı sağladığı inkar edilemez. 
Her türlü üretkenlik ve iktisadi kalkınma, dünya hayatının refahı yanında ebedi hayatı kazandıracak bir yola vesile oluyorsa büyük bir nimet olur. İşte “ Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver...” ayetindeki dua bunu ifade ediyor. 
Fert ve devlet zenginliği güç, kuvvet olup adaleti, içtimai yardımlaşmayı, mütevazılığı sağlıyorsa; arkasından özellikle Allah’a kul olmayı getiriyorsa ne kadar şükretsek azdır. 
Haram yollarla yapılan veya harama götüren üretkenlik, dünyada kalacağı gibi ebedi hayatı zindana çevireceği izahtan varestedir. 
Üzerinde durulması, konuşulması oldukça önemli olan bu konu ehli tarafından daha iyi izah edileceğinden eminim. 
Aslında benim ifade etmek istediğim hedef nokta bu değildir. Şüphesiz devlet ricali, iktisatçılarımız,sanayicilerimiz bu konunun önemini çok iyi biliyorlar. Benim özellikle vurgulamak istediğim nokta iktisadi kalkınmanın bağımsızlıkla bağlantılı olduğunu söylemektir. Gücümüz varsa vatanımızı başta olmak üzere her türlü kutsalımızı müdafaa edebiliriz. Ayasofya’yı açar her türlü iç ve dış terörü önleyebiliriz. Evimizde rahat uyur normal hayatımıza devam edebiliriz. 
Güçlü değilseniz iç ve diş canavarlara yem olmaktan başka bir yol olmadığı tarihi hadiselerle ispatlanmıştır. Onun içindirki Allah cc bizi bu konuda özellikle uyarıyor. Hatta şöyle emrediyor:“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.”Enfal 60. 
Şüphesiz zaman ve zemin neyi gerektiriyorsa ona göre güçlü ve hazırlıklı olmak zorundayız. İşte güçlü olmanın yolu da iktisadi kalkınmadan geçer. Onun için Türkiye’nin her tarafında bulunan sanayici kardeşlerimize, üretici köylümüze ve güçlü olmamıza katkıda bulunan herkese müteşekkiriz. Özellikle son zamanlarda devlet ricalimizin silahlanmaya verdiği önemi takdirle karşılıyoruz. “Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır” hadisindeki mesaj oldukça önemlidir. 
Bu arada her üretici kardeşimize hatırlatmakla mükellef olduğumuz bir noktayı belirtmek isterim. Doğruluk,kalite,sözde durma,haram-helal ölçülerine dikkat etme ve özellikle Allah’a karşı kulluk görevlerimizi yerine getirme ilkelerinden ödün vermeyelim. Allah’a emanet olunuz. 

Fetva, DİB, iletişim, algı ve halkla ilişkiler / Fatwa, DIB, communication, perception and public re

Tıp biliminde kuraldır: “Hastalık yoktur, hasta vardır.”

Fıkıhta da aynı kural geçerlidir: “Fetva, kişiye, zamana ve mekana özeldir.”

Tıpta bir hastanın tedavisini benzer diğer hastaya aynen tatbik edemezsiniz. Zira o tedavi o kişiye özeldir. Fıkıhta da bir kişi veya topluluk için verilen fetva aynen diğer kişi ve toplumlara aynen uygulamaz. Çünkü o fetva kişi, topluluk, zaman, mekan ve şartlarla sınırlandırılmıştır.

Siz İbn Sina’’nın tıpta yaptığı genel ilkeleri bugün bakış açınızı geliştirmek için kullanabilirsiniz. Ancak kendi zamanında bir hastaya uyguladığı tedaviyi aynı usul ve yöntemle, alet-edevatla günümüzdeki hastaya uygulayamazsınız.

Peki, çözüm nedir?

Doktorun hastayı dinleyip, muayene edip, tahlil ve görüntüleme ile koyduğu teşhis sonucu o kişinin yaşı, boyu, kilosu v.b. yüzlerce etkeni değerlendirerek reçete yazması, tedavi paketi önermesi gibi; fetvalarda da kişi dikkatle dinlenmeli, kayıt alınmalı, kayıt numarası verilmeli, sözler yazıya dökülmeli, kayıt işin ehli bir heyet tarafından dinlenilmeli, konu bütün yönleriyle değerlendirilmeli ve verilen karar kişiye ulaştırılmasının yanında, herkesin ulaşacağı şekilde veri tabanı oluşturulup internet üzerinden herkesin istifadesi için yayımlanmalıdır.

Fetva isteyen kişi isminin açıklanmasını istemiyorsa gizli tutulmalı ama olay isimler gizlenerek hikaye edilip çıkan fetva mutlaka paylaşılmalı.

Fetva talebi kaydını değerlendiren heyette temel İslam bilimlerine dair farklı branş hocalarının yanında; iletişimci, halkla ilişkiler uzmanı, psikolog, sosyal hizmet uzmanı, sosyolog ve konuyla ilgili mutlaka görüşüne başvurulması gereken farklı disiplinlerden uzman kişiler bulunmalıdır. Bizzat heyete iştirak sağlanamadığı durumda teknolojinin imkanları kullanılarak uzman görüşleri alınmalıdır.

Telefonla doktor muayenesi olmadığı gibi, canlı, anında telefonla fetva vermekten de kesinlikle kaçınılmalıdır. Alınan kayıtlar çok yönlü incelenmeli, fetva konusu olan olaylar iyileştirici-geliştirici, koruyucu-önleyici, tedavi-rehabilite edici sistemler açısından değerlendirilmeli ve kendisine görev düşen kamu, yerel yönetim üniversiteler ve STK’lar harekete geçirilmelidir.

Fetvaların dayanak noktası olarak “hablullah” olan ayet ve sahih hadis mutlaka vurgulanarak zihinlerin tatbike motivasyonu güçlendirilmelidir.

Eşyada helallik esastır. Aksi kesin bir ayet ve hadis yoksa bütün yiyecek ve içecekler helaldir, temizdir. Ayet ve sahih hadis dışında yorumlarla daraltılamaz. Bu durumlarda temel ilkeyi Allah Resulü (s.a.v.) şöyle belirtmiştir: “Kolaylaştırın zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin!” (Buhari, İlim, 11)

Kolaylaştırma ve müjdeleme konusunda Mücadele suresindeki merhamet silsilesi sürekli en ön planda ele alınmalıdır.

Bu sıralama da eşine zıhar yapana ilk planda köle azat etmesi(Mücadele, 58/3), buna güç yetiremezse aralıksız iki ay oruç tutması (Mücadele, 58/4), buna da güç yetiremezse 60 fakiri doyurması (Mücadele, 58/4) emredilmiştir.

Bu ayetleri eşi   Havle bint Sa‘lebe’ye zıhar yapan Evs b. Sâmit el-Ensârî’ye uygulayan Allah Elçisi, Evs’in ayette 3 kademede sayılan kefaretlerin hiçbirini yapamayacağını beyan etmesi durumunda kendisine hediye gelen bir sepet hurmayı vermiş ve mahallesindeki ihtiyaç sahiplerine kefaret olarak dağıtmasını söyleyerek kolaylaştırma ve müjdelemenin bir örneğini göstermiştir.

Günümüzden bir misalle vermek gerekirse: deniz ürünlerinin temiz ve helalliği ile açık ifadelerle Yüce Allah tarafından Kur’an-ı Kerim’de belirtilmiştir:

"O, yemeniz için taze et (su ürünü), takınmanız için değerli taşlar çıkarasınız diye denizi emrinize verendir. Gemilerin orada suyu yararak gittiğini görürsün. (Bütün bunlar Allah'ın) lütfundan nasip arayasınız ve O'na şükredesiniz diyedir." Nahl, 16/14.

İslam ve bütün meseleleri bulutsuz gökyüzündeki güneş gibidir. Onu hakkıyla anlayan ve yaşayan istifade eder, kendini geliştirir. Tertemiz su gibidir İslam. Onu kaynağından içen kendini ve çevresini tertemiz kılar.

Bu açık hükme, temel ilke ortada iken geçmişte yapılmış bazı yorumlarla konuyu daraltmaya çalışmak sadece o kişi ve kişinin ait olduğu kuruma zarar verir.

“İlişkilerin yenilgisi aslında iletişim yenilgisidir” der Zygmunt Bauman.

23 yıllık görevinde Rabbi, ailesi ve Ashabı ile interaktif bir ilişki halinde iletişim ve halkla ilişkilerin en güzel misallerini Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) göstermiştir. Ve bu misaller sağlık diliyle kök hücre, bilgisayar terminolojisiyle kod hücre olarak kıyamete kadar bütün sosyal, siyasi ve ekonomik problemlere yetecek şekilde kayıt altına alındı.

Din hakkında konuşacak her kişiye düşen; işi sağa sola ihale etmeden bizzat emek vererek, sağlam kaynaklardan o 23 yıllık altın sahifeleri ayrıntısına kadar yeniden incelemek, araştırmak, öğrenmek ve yaşamak.

Fatwa, DIB, communication, perception and public relations.

The rule in medical science is: "There is no disease, there is a patient."

The same rule applies in fiqh: "Fatwa is specific to the person, time and place."

In medicine, you cannot apply the same treatment to a similar patient as another patient. Because that treatment is specific to that person. The same fatwa given for a person or a community in fiqh does not apply to other people or societies. Because that fatwa is limited by person, community, time, place and conditions.

You can use the general principles of Avicenna in medicine to improve your perspective today. However, you cannot apply the same treatment to a patient today, with the same method and method, with the tools and equipment that he used to treat a patient in his own time.

So what is the solution?

As a result of the diagnosis made by the doctor by listening to the patient, examining, analyzing and imaging, the age, height, weight, etc. of that person. such as writing a prescription by evaluating hundreds of factors, recommending a treatment package; In the fatwas, the person should be listened carefully, the record should be taken, the registration number should be given, the words should be written down, the recording should be heard by a competent committee, the matter should be evaluated in all aspects and the decision should be conveyed to the person, as well as a database should be created and published on the internet for the benefit of everyone.

If the person requesting a fatwa does not want his name to be disclosed, it should be kept confidential, but the event should be shared by hiding the names and the resulting fatwa should be shared.

In the delegation, which evaluated the fatwa request record, besides different branch teachers on basic Islamic sciences; There should be communicators, public relations specialists, psychologists, social workers, sociologists and experts from different disciplines whose opinions should be consulted. In case of not being able to personally participate in the delegation, expert opinions should be obtained by using the possibilities of technology.

As there is no doctor's examination by phone, giving a fatwa live and instantly over the phone should definitely be avoided. The records taken should be examined in many ways, the events that are the subject of the fatwa should be evaluated in terms of curative-developing, protective-preventive, treatment-rehabilitative systems, and the public, local government universities and NGOs that have a duty should be mobilized.

The verse and authentic hadith, which are the basis of fatwas, must be emphasized and the motivation of the minds to practice should be strengthened.

Halal in goods is essential. Unless there is a verse or hadith to the contrary, all food and beverages are halal and clean. It cannot be narrowed down with interpretations other than verses and authentic hadiths. In these cases, the Messenger of Allah (pbuh) stated the basic principle as follows: “Make it easy, do not make it difficult; give good news, do not make hate!” (Bukhari, Science, 11)

In terms of facilitating and giving good news, the chain of mercy in the time of Struggle should always be at the forefront.

In this order, a person who commits zihar to his wife is ordered to free a slave in the first place (Mücadele, 58/3), to fast for two months uninterruptedly for two months if he is unable to do so (Mücalele, 58/4), and to feed 60 poor people if he is unable to do so (Mücadele, 58/4). .

Evs b. The Messenger of Allah, who applied it to Samit al-Ansari, showed an example of facilitating and giving good news by telling him to distribute it to the needy in his neighborhood as a penance, gave him a basket of dates when Evs declared that he could not do any of the three levels of expiation listed in the verse.

To give an example from today: the cleanness and halalness of seafood is clearly stated by Almighty Allah in the Qur'an:

"He is the One who has placed the sea at your service so that you may extract fresh meat (water product) for you to eat and precious stones to wear. You will see the ships going there by breaking the water. All this is so that you may seek for His bounty and give thanks to Him." Nahl, 16/14.

Islam and all its issues are like the sun in a cloudless sky. Those who understand and live it properly benefit and develop themselves. Islam is like clean water. Whoever drinks it from its source cleans himself and his surroundings.

While this clear provision and the basic principle are clear, trying to narrow the issue with some comments made in the past only harms that person and the institution to which the person belongs.

“The defeat of relationships is actually the defeat of communication,” says Zygmunt Bauman.

In his 23-year mission, our Prophet, Hz. Muhammad (pbuh) showed. And these examples were recorded as stem cells in the language of health, and code cells in computer terminology, in a way that would suffice for all social, political and economic problems until the apocalypse.

For every person who will talk about religion; re-examining, researching, learning and living the 23-year-old gold pages from solid sources, by working hard, without tendering the work to the right or left.

 

AHİLİK

Ahilik, 13. yüzyılda Anadolu’da kurulmuş bir esnaf teşkilatıdır. Sözlük anlamı olarak “eli açık, kardeş, yiğit, delikanlı” gibi manalara gelen “ahi” kelimesi; aynı zamanda bugün, yüzlerce yıllık bir değerler sistemine karşılık gelir. Selçuklu Devleti döneminde; Türk kültürü ve İslâm dininin tüm pozitif değerlerini taşıyan bir sentez olarak ortaya çıkmıştır. Esnaf yaşamına belirli kaideler getirerek, insanların maddi ve manevi tüm ihtiyaçlarını gidermeyi, toplumsal düzeni sağlamayı kendine amaç edinmiş bir sistemdir. Bunu gerçekleştirmek için de sanat, ticaret, dayanışma ve yardımlaşmayı yöntem olarak kullanmıştır.

Esnafın ticaret hayatını organize etmek üzere ortaya çıkan Ahilik; sosyal hayattaki, eğitim hayatındaki, askeri ve siyasi alandaki faaliyetleri ile günümüze kadar etkileri olan bir teşkilattır. Özellikle Osmanlının kuruluşu dönemindeki siyasi etkisi önemlidir.

Anadolu’da Ahilik Teşkilatı’nı Ahi Evran kurmuştur. Asıl adı Mahmut bin Ahmet olan Ehi Evran; Ebu’l Hakayık unvanıyla da anılırdı. Ahi Evran 1171 yılında Azerbaycan’ın Hoy şehrinde doğdu. Anadolu’da pek çok şehirde bulunan Ahi Evran; Hacı Bektaş-ı Veli ve Mevlana Celaleddin-i Rumi ile aynı çağın bilgesidir. Kaleme aldığı ilmi eserleri, vaktiyle Sultan Alâeddin Keykubat’ın da takdirini almıştır.

Ahi Evran, dericilik zanaatıyla meşguldü. Başta Kayseri olmak üzere Anadolu’daki diğer şehirlerde bu zanaatı geliştirdi ve bununla da kalmayıp teşkilatlandırdı. “Ahi Teşkilatı” olarak bildiğimiz yapının başlangıcı da budur. Sadece dericileri değil, zamanla diğer esnaf gruplarını da içine alan sistem, vakit ilerledikçe sosyal bir güç haline geldi. Ahi Evran Selçuklu döneminde 32 meslek grubunun başkanıydı.

 Ahlak konusu ahilik için en öncelikli konudur. Çalışmak, ibadet ve dürüstlük bir bütün olarak düşünülür, ahlakın olduğu yerde dirlik ve düzen olduğu kabul edilir. Bir kişi ya da zümrenin diğeri üzerinde bir üstünlüğü olmadığı ilkesi ile insanlar arasında ayrıcalığa engel olunup eşitlik savunulur. Dindarlık, yalan söylememek, içki içmemek, haram ve zinaya bulaşmamak, büyüklere hürmet ve küçüklere merhamet gibi kavramlar ahlaki fonksiyonun felsefesini oluşturur.

Ahilik sistemi kendi içindeki eğitim sistemi ile misyonuna uygun insanları yetiştirir. Esnaf ve sanatkâr olmak isteyenlere; yamak, çırak, kalfa ve usta hiyerarşisine göre mesleğin incelikleri öğretilir; kabiliyetli çırak, kalfa ve ustaların elinden tutularak medreselerde eğitim görmesi sağlanır. Gerektiğinde de kendilerine maddi destek olunur.

 Ahi teşkilatı toplumun huzuru için birleştirici bir bağ görevi görür. Anadolu’da XIII. yüzyılda devlet otoritesinin oldukça zayıfladığı bir dönemde, siyasi ve askeri güçlerini ortaya koymuşlardır. Özellikle Moğol istilası sırasında şehirlerde ve küçük kasabalarda halkın koruyucusu olmayı başarmışlardır. Osmanlının kuruluşu sırasında, birtakım ayaklanmaları bastırarak, güçlenmesine organize bir katkı sağlamışlar ve bu anlamda Osmanlının yükünü azaltmışlardır.

 Ahiliğin ekonomik fonksiyonu özellikle Fatih Sultan Mehmet devrinden itibaren dikkat çeker. Ekonomide vurgun, serbest rekabet ve aşırı kazanca karşı çıkmış, bütün topluma fayda ilkesini hedef almıştır. Ekonomiye gösterilen bu özenin nedeni ise gerçek bağımsızlığın iktisadî bağımsızlıkla elde edilebileceğine olan inançtır.

Ahilik; Anadolu Selçukluları döneminde her yere yayılıp iyice teşkilatlanmıştı. Öyle ki devletin zayıf kaldığı yerlerde önemli bir ekonomik, siyasi, sosyal ve askeri güç olarak kabul edilebilirdi. Moğolların Türkler üzerine yaptıkları akınlara karşı durmuş ve bu sayede özellikle batı Anadolu’daki Türk boyları bağımsız kalabilmişlerdi. Osman Bey’in çevresinde pek çok ahi şeyhi de vardı. Bunlardan Şeyh Edebali’nin kızı ile evlenen Osman Bey, arkasındaki Ahi desteğini de bu şekilde kuvvetlendirmişti. Osmanlı ordusu sefere çıktığında gerekli olan alet edevatı taşımak yerine bunları ahilerden yol üstünde temin etmeyi tercih ediyordu. Bu da ordunun daha hızlı hareket etmesini sağladığı için avantaj oluyordu.

Ahiliğin zamanla etkisini kaybetmesi ve dağılmasında genel olarak toplumsal ahlakın, özelde ise iş ahlakının bozulması etkili olmuştur. Osmanlı’da zayıflayan devlet otoritesi ve dış siyaset bu süreci hızlandırmıştır. Devletin gücü zayıflayınca doğal olarak Ahi Birlikleri de zayıflamıştır. (http://tesvak.com/)

AHİLİK NASİHATLARI

  1. Harama bakma.
  2. Nefsine hakim ol.
  3. Haram yeme.
  4. Doğru, sabırlı, dayanaklı ol.
  5. Yalan söyleme
  6. Büyüklerinden önce söze başlama
  7. Kimseyi kandırma
  8. Kanaatkâr ol
  9. Dünya malına tamah etme

10.  Yanlış ölçme

11.  Eksik tartma

12.  Kuvvetli ve üstün durumda iken affetmesini,

13.  Hiddetli iken yumuşak davranmasını bil

14.  Kendin muhtaç iken bile başkasına verecek kadar cömert ol

15.  Din ve mezhep ayrılığı gözetmeden bütün insanlara karşı sevgi besle

16.  Toprağa bağlan

17.  Suyu israf etme

18.  Ağaç dik

19.  Güçlü olmak için Kur'an-ı Kerim oku

20.  Bağı bahçeyi viran bırakma

21.  Hadis ezberle

22.  Bildiklerini öğret

Faydalıyı faydasızı ayırmasını bil

 

Emanet

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÕZÜYLE

               Aşık Ataroğlu

 

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

Sevgili dostlar, bu muhabbetimiz de emanet üzerine olsun istedim. Nedense biz millet olarak hatta insanlık olarak bu emanet konusunu ya anlayamadık yada anlamak istemiyoruz. Bir türlü içimize sindiremedik.

Bence insanın eğitiminde en önce verilecek ders emanet olmalı. Ana dilimiz gibi emanetin ehemmiyetini öğrenmeliyiz. Annenin babanın en önemli görevi olmalı bu emanet duygusunu evladına kazandırmak. Ama tabi duyguyu kazandırmak kendi yaşantılarıyla tezat teşkil etmemeli.

Bu duygu ve alışkanlık eğitimine okullarımızda daha da şumullü olarak devam edilmeli ve kazandırılmalı.

Bir japon atasözünde derk ki " Bize bu vatan atalarımızdan miras kalmadı, gelecek nesillerden emanet aldık"

Bu pencereden bakarak vatanımız bayrağımız cumhuriyrtimiz kültürümüz(gelenek görenek örf adetlerimiz  edebiyata eserlerimiz vb.) elimizde bulunan her şeyimiz gelecek nesillerin emanetidir.

En baştan çocuklarımız oyuncaklarını kırıyorsa, okul sıralarını kirletiyor çiziyorsa okul eşyalarına zarar veriyorsa emanet eğitimini almamış demektir.

İleriki yaşlarda çalıştığı kurumlarda da aynı sorumsuzluğuna devam ettiğini düşünün. Düşünün felaket olur değilmi. Zaten de olmuyormu. Çalıştığı fabrikayı zarara uğratanlar hatta yakanlar, yine çalıştığı kurumu babasın malı sanıp kendi menfeatına kullananlar aramızdan çıkmadımı halada devam etmiyorlarmı.

Şimdi biraz da en önceye gidelim. İnsanın ilk yaratılışına. Biz kendi kendimize olmamışız bizi en güzel şekilde yaratan ve ilkimizede Adem diyen bir yaratıcımız var. O da Allah.

Ne bedenimizin var oluşunda nede Dünyanın üzerindeki emrinize verilen her bir şeyin var oluşunda bizim bir sermayemiz yok. Sermaye Onun, onun kârı bizim. Tabi zararıda bize ait.

Senin ruhunu yaratıp üzerine bu bedeni giydiren sahibin, var oluştan bu yana daima rehberler ve kullanma kılavuzlarını da göndermiş.

Demiş ki sana verilen her şey emanet gönderdiğim rehbere birde kullanma kılavuzu verdim. Rehberden bu kılavuzun içinde yazanları öğren ve daima kılavuzu yanında taşı. Dünya hayatında neyi nasıl yapacağını bu kılavuza göre yapacaksın. Gün gelecek emanetini geri alacağım hesabıda o zaman görürüz demiş.

İnsanlığın yaratılışından bu yana ilk insanı kendi kendine ve çocuklarına rehber tain ettikten sonra binlerce rehber göndermiş ve son olarak ta bizlere Hz. Muhammed Mustafa'yı(s.a.v) rehber olarak göndererek hayat ve kulluk klavuzumuz olarakta Kuranı vermiş.

Dostlar bu konuda yazılacak çok şeyler var ama ben sözü şuraya getirmek istiyorum.

Şu anda tüm Dünyayı sarsan bir Çorana virüsü var.Bütün Dünya milletleri bu virüsle kalkıyor bununla yatıyor. Haberlerin hepsi virüs üstüne. Her kafadan tavsiyeler yorumlar. Ayrıca komplo teorileri. Bundan sonra yaşantı şöyle olacakmış böyle olacakmış.

Dostlar Dünya veya yaşantı sağ kalanlar için nasıl olur kimsenin bileceği bir şey değil.İnsanların komplo teorileri varsa Allah'ın değişmez kaderi var. Allah'ın indinde her şey biliniyor ve işleyiş ona göre gidiyor.

Eee Ataroğlu sen işi bitirdin yani hiç bişey yapmıyalımmı der gibisiniz. Asla öyle bir şey demiyorum. Tabi ki üzerimize düşeni yapacağız.

Hemen kullanma klavuzumuza ve rehberimizin tavsiyelerine baktığımızda zaten çok açık .

Ne buyurmuş efendimiz rehberimiz "Bir yerde veba varsa oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba varsa da oradan da çıkmayınız"

İşte sana talimat uymalısın. Daha başka dinimiz ilim dinidir. Doktorların ve bilim adamlarının tavsiyelerine uyacağız. O zamanlar veba şimdi Corona. Geçen çağlar içinde nice virüsler, bulaşıcı hastalıklar çıkmış binlerce insan can vermiş.

Bunların hepsinden yaratan haberdar. Onun izni olmadan hiç bir şey çıkamaz. O dilemezse kimse bir şey dileyemez.

Dostlar muhabbetimizin başında konuşmuştuk ya bu beden bize emanet biz emaneti korumakla görevliyiz. Ölümün ne zaman nerde ne şekilde geleceğini bilemeyiz.

O zaman yapacağımız bütün korunmaları Allah'ın emri olarak yapmalıyız. İşte o zaman hareketleriniz ibadet hükmüne de geçiyormuş.

Vazifeni yap tevekkül et.

Haa, kendi emanetimizi korurken başkalarının emanetine de saygılı olmalıyız çünkü onunda hesabını bizden soracaklar.

Dostlar araya birde fıkra koyalımda hem düşünelim hem de birazcık gülelim.

Babayla oğlu deniz kenarına kamp yapmaya gitmişler. Çadırlarını kurup eşyalarını yerleştirmişler.

Akşama kadar yüzmüşler spor yapmışlar zamanı gelince de yatmışlar.

Gece bir ara baba uyanmış ki yıldızlar görünüyor. Hemen oğlunu kaldırmış demiş bak bakalım yukarıda ne görüyorsun bir değişiklik varmı.

Oğlu yıldızları görüyorum baba deyinca babası tekrar sormuş. Nasıl olmuş bu iş. Oğlu başlamış anlatmaya demiş , Astronomi ilmine göre yıldızlar birer güneştir onlardan galaksiler oluşur falan derken babası ensesine yapıştırmış.

Demiş ulan salak oğlum görmüyormusun çadırı çalmışlar.

Sevgili dostlar inanın çoğumuzun üzerimizdeki çadırdan haberimiz yok ahkam kesiyoruz.

Anlayan ne anlarsa anlasında ben bir ozan olarak muhabbete bir şiirle son vereyim.

Sağlıcakla kalın.

EMANET 2

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

 

Emanetin sahibi var

Odur bize en güzel yar

Yeşil ova karlı dağlar

İniş yokuş düz emanet

 

Karun kadar malın olsa

Evin Barkın altın dolsa

Hesabı var nasıl olsa

Çok emanet az emanet

 

Geçen ömrüm bunca yaşım

Elim kolum ayak başım

Dilim dişim gözüm kaşım

Aynadaki yüz emanet

 

Dört mevsim gelip geçecek

Herkes ektiğin biçecek

Onlar bir mevsimlik çiçek

Torun oğlan kız emanet

 

Ataroğlum gönül eri

Emanete ver değeri

Benim sinem yangın yeri

Ocak onun köz emanet

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Ölmemiz ve yaşamamız da Allah (c.c.)'ın emri iledir

     Ölüm dediğiniz hadise kişiyi ansızın yakalayan raslantısal bir hadise değildir. Âyet-i Kerimelerde: “Hiçbir kimse Allah’ın izni olmadan ölmez. Ölüm belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya menfaatini isterse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret mükâfatını isterse, ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız.” (Ali İmran Sûresi âyet:155) “O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.” Buyurulmuştur.

     Hayat, anlamsız bir var oluş olmadığı gibi ölüm de sonu hiçlik olan bir yok oluş değildir. Aksine hayat, bir hayırlı faaliyetler alanı, ölüm ise bu faaliyetlerin karşılığını bulacağımız ebedî varlık sahasına geçişi sağlayan bir dönüm noktası ve Peygamber (s.a.s.)in de belirttiği gibi bir uyarıcıdır. Bir kimse Allah‘ın izni olmadan ölemez. Savaş ile ölümün yakın olduğunu düşünmek, riski yüksek demek bile doğru değildir. Her şey Allah ‘ın bilgisi ve müsadesi ile gerçekleşmektedir. Ağaçtan düşen bir yaprak bile onun bilgisi ve emri dışında düşmez, istese de düşemez.

     Âyet-i Kerimede: “Gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah’ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz’da) olmasın.” (En’âm Sûresi âyet:59) buyurulmuştur. 

     Göklerde ve yerde insan ilminin keşf edip insanlığın istifadesine sunamadığı nice hazineler vardır ki Allah bunları bilir, zamanı geldiğinde, dilediğini insanlığın istifadesine sunar, dilediğini de kendi ilminde saklı tutar. Allah (c.c.) her şeyin yaratıcısı, sahibidir ve mülkünde istediği gibi kararını verir. Varlık âleminde hiçbir şey O’nun izni ve bilgisi olmadan gerçekleşmez.  Her şeyi Allah yaratmıştır. O’nun yaratması dışında hiç bir şey yoktur. En küçük zerreden en büyüğüne kadar her şey Allah‘ın hükmü ile yaratılmıştır. Allah’ın emri ile İnsan doğar gelişir. Her yaratılan Allah’ın emri ile görevlerini yaparlar. İnsanın kalbi O’nun izniyle atar. Kişi  Ordinaryüs olsa bile kendini ölümden koruma imkanı yoktur. Allah (c.c.)’ın belirlediği zamanda belirlediklerine ölüm gelir. Kişinin ölüm vakti geldiğinde İnsanoğlu  istemese de ölümden kurtulamaz. Bir Mü’min ölümden kaçmayı düşünmez, ölüm sonrası ebedi âlemde hesaba çekileceğine inandığı için de hayatını Kur’an ve Sünnet hükümlerine uygun olarak yaşar. Çünkü bilir ki ölüm Allah’ın emriyledir. Kişi alması gereken bütün tedbirleri kusurlu olmamak için alacak, ancak tedbiri alması takdirin gerçekleşmesini engelleyemez.

      Âyet-i Kerimede: “Ey iman edenler! Tedbirinizi alın; bölük bölük savaşa çıkın, yahut (gerektiğinde) top yekün savaşın.” (Nisa Sûresi âyet:71) buyurulmuştur.

     Barış içinde yaşamak arzu edilir bir şey olmakla beraber, tarih boyunca devamlı gerçekleştiği görülmemiştir. Uzun tecrübelerden sonra sulh, dirlik ve düzenlik isteyenlerin ancak savaşa hazır olmakla bunu elde edebilecekleri anlaşılmış, ‘Hazır ol cenge eğer ister isen sulhu salâh’ denilmiştir. İslâm meşrû müdafaa için, yeryüzünden zulmü, baskıyı kaldırmak, gerçek din ve vicdan hürriyetini sağlamak için savaşa izin vermiş, Müslümanları cihada çağırmıştır. Müslümanların vazifesi her zaman cenge hazır olmak, fakat meşrû sebep bulunmadıkça onu yapmamak, hazırlığı sulhun teminatı kılmaktır.  Bize düşen; sağlık, savaş ve benzeri her konuda önce den tedbirimizi sağlam alıp sonucunda da Allah (c.c.)’ın takdirine de razı olmaktır.

     Her konuda elimizden gelen bütün tedbirleri almakla yükümlüyüz. Ölmemiz de, yaşamamız da Allah ‘ın emri ile gerçekleşmektedir. İrade-i cüziyemizden dolayı bizlerin muratları gerçekleşmektedir. Kişi isterse dünya ya, isterse ahirete, isterse de hem dünya hem de ahiret hayatına göre yaşayışını sergiler. Özgür iradesiyle verdiği kararların gereği olarak ta ya cennete ya da cehenneme gitmesi de  kendi yaptıklarının kaçınılmaz bir sonucudur.

     Münafıklar uhut savaşında bizi dinleyip gitmeseler burada kalsalardı bu insanlar ölmezlerdi dedikleri için bu hususun doğru olmadığı âyetler de çok net olarak ifade edilmiştir.  Âyet-i Kerimelerde:“Sonra o kederin arkasından Allah size bir güven indirdi ki, (bu güvenin yol açtığı) uyuklama hali bir kısmınızı kaplıyordu. Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir gurup da, Allah'a karşı haksız yere cahiliye devrin dekine benzer düşüncelere kapılıyorlar, ‘Bu işten bize ne!’ diyorlardı. De ki: İş (zafer, yardım, her şeyin karar ve buyruğu) tamamen Allah'a aittir. Onlar, sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar. ‘Bu işten bize bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik’ diyorlar. Şöyle de: Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi. Allah, içinizdekileri yoklamak ve kalplerinizdekileri temizlemek için (böyle yaptı). Allah içinizde ne varsa hepsini bilir.” (Ali İmran Sûresi âyet:154) “(Evlerinde) oturup da kardeşleri hakkında: ‘Bize uysalardı öldürülmezlerdi’ diyenlere, ‘Eğer doğru sözlü insanlar iseniz, canlarınızı ölümden kurtarın bakalım!’ de.”(Ali İmran Sûresi âyet:168) buyurulmuştur.

    Allah (c.c.) kendi yürüttüğü sistemi bütünüyle gönderdiği rol model Peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.s) aracılığı ile uygulatıp öğretmiştir. O’nun emri ve izni olmadan hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceği hakikati bilmemiz gerekmektedir. Ölüm vaktini Allah tayin etmektedir. O’nun izni olmadan hiç kimse ölemez. Ölmek istese de ölemez. Belirlediği vakit geldiğinde de yaşamak iste de yaşayamaz. Hiç kimse ölümden de kaçamaz. Kişi mesuliyetini yerine getirmekle yükümlüdür. Kulun özgürleşmesi hak ile buluşması ile mümkündür. Aksi halde dünyevileşip sahip olduklarının esiri ve kölesi durumuna düşer. Küffarın içine düştüğü anlayışa düşen Müslümanlarının zillete düşmesinin temelinde de dünyevileşip nankörleşmesi problemi vardır. Gerçek anlamda rol model Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)’in hayatını anlayıp yaşamamız kurtuluş reçetemizdir. Çünkü Allah (c.c.)’ın vahyine muhatap olmuş, Kur’an-ı en iyi anlayıp uygulamıştır. İslam ’ı, en doğru, en güzel bir şekilde yaşayanlardan olmamız duâsı ile sıhhat ve afiyetler dilerim. 

omerlutfiersoz@gmail.com

 

Adaletin şaşmaz ölçüsü: Ödül ve ceza

ÖZGÜRÜZ AMA BAŞIBOŞ DEĞİLİZ
De ki: “Gerçek, Rabbinizden (gelen)dir. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin."
(Kehf,29)
Evet, özgürüz.
Aklımız ve irademiz var. 
Söz ve davranışlarımızda, hür irademizi dilediğiniz gibi kullanabiliriz. 
Lakin, Bu serbestiyet bize, canlı cansız hiçbir varlığa kötülük yapma, zarar verme hakkı tanımaz. Böyle yaparsak zâlimlerden oluruz. 
Bu da cezasız kalmaz:
"Biz, ZALİMLERE öyle bir cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 
Susuzluktan imdat dileyecek olsalar imdatlarına, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir kalma yeri!..”
(Kehf,29)
Ya sorumlu davrananlar?..
Özgürlüğünün sınırını bilip faydalı işler yapanlar?..
Onlar da elbette ödülsüz kalmayacak:
"Allah’ın ayetlerine yürekten İMAN eden ve bu imanın gereği olarak GÜZEL ve YARARLI davranışlar ortaya koyanlara gelince; 
İyilik yapanların emeklerini elbette boşa çıkarmayacağız."
(Kehf,30)
Dahası...
Ödül sağanağı var:
"İşte ayaklarının altından ırmakların aktığı ve mutluluğun üretildiği merkezler olan Adn cennetlerini böyleleri için hazırladık. 
Orada onlara altın künyeler-bilezikler takılacak; dahası ince ve kalın ipekten sırmalı yeşil elbiseler giyerek oradaki tahtlara (krallar gibi) kurulacaklar: 
Ne güzel bir ödül ve 
ne hoş bir konaktır orası..."
(Kehf,31)
Ceza ve ödül, adaletin gereğidir.
Bunlarsız hiçbir sistem olmaz. Allah'ın sistemi de bu adalet üzeredir.
İnsanlar: "Bunlardan haberimiz yok" demesinler diye, Yüce Allah ayetlerini açık açık anlatıyor. 
Ey Allah'ım! 
Sana hakkıyla iman edip razı olacağın işleri yapmayı, 
böylece dünyada da ahirette de kazananlardan olmayı 
bizlere nasip eyle! 
Amin.

AŞI KARŞITLIĞI

Dünyanın koronavirüsle tanışmasının üzerinden 22 ay gibi uzun bir süre geçti. Yani 2 yıla yakın bir zamandır koronavirüsün etkisi altındayız.

Koronavirüsün tüm dünyayı sarmasının üzerinden yaklaşık bir yıl geçtikten sonra aşılar kullanılmaya başlandı. Bu süre zarfında dünyada milyonlarca kişi virüse yakalanmış bunların yüz binlercesi de hayatını kaybetmişti.

Şu ana kadar ise tüm dünyada 220 milyon kişi virüse yakalandı, bunlardan 4,5 milyonu hayatını kaybetti. Ülkemize gelince virüse yakalanan 6,7 milyon kişiden 60 binden fazla kişi hayatını kaybetti.

Bunlar oldukça yüksek rakamlar. Bu illet virüsü ortadan kaldırmanın kesin bir yolu şu ana kadar bulunabilmiş değil. Ancak dünya ülkeleri yüzde yüz olmasa da yüzde 85 lere varan oranda başarı sağlayan aşıları kullanmaya başladılar.

Aşıları kullanan ülkeler arasında Türkiye’de var. Türkiye’de 2021 yılının başından itibaren başlanan aşı kampanyası bütün hızıyla devam ediyor.

Şu ana kadar yapılan toplam aşı miktarı 100 milyonu aştı. Nüfusun %80 inden fazlası birinci doz aşısını olurken %65 civarı da ikinci doz aşısını oldu. Üçüncü doz aşı çalışmaları da hızla devam ediyor. Yetkililer, aşının tam koruma sağlayabilmesi için mutlaka üçüncü doz aşının yapılması gerektiğini belirtiyorlar.

Ülkemizde bu kadar yoğun aşı çalışması yapılmışken bazı grupların aşı karşıtlığı yaptıkları da malum…

Aşı karşıtlığı yapanların ileri sürdükleri farklı görüş ve iddiaları var. İnsan vücuduna zararlı maddeler enjekte edildiğinden tutun da çip yerleştirmeye varıncaya kadar görüş ve iddiada bulunanlar mevcut.

Bu görüş ve iddiada bulunanlar ortaya somut bir bilgi, belge, delil veya ilmi geçerliliği olan ispata dayalı bir şey koyamıyorlar ama insanların kafasını karıştırmakta da oldukça mahirler.

Böyle birini yakından tanıyorum. Her yerde aşı karşıtlığı yaparak çevresindeki insanlara “sakın aşı yaptırmayın, aşı ile sizi zehirliyorlar” diye telkinde bulunuyor. Bu kişinin çeşitli bitkisel ürünler sattığını, çeşitli yol ve usullerle insanlardan para aldığını onu tanıyan herkes biliyor. Adam aşı karşıtlığı yaparak şunu demek istiyor: “Aşı olmayın, bana gelin, ben paranızı almaya devam edeyim.”

Bu ve bunun gibi menfaat uğruna aşı karşıtlığı yapanlar çoğunlukta. Bir de bunlara inananlar var. Ayrıca aşının vücudumuzu zehirlediğine inanan ayrı bir kesim daha var. Bu kesim sadece koronavirüs aşısına değil her türlü aşıya karşılar. Çiçek aşısından tutun daçocuklara uygulanan her türlü aşıya karşı çıkanlar her zaman olmuştur. Bunların yıllar önce ortaya attıkları bir görüş vardı. Aşılar kısırlığa yol açıyor diyorlardı. Aşı kısırlığa yol açsaydı Türkiye nüfusunun bu kadar artmaması hatta daha da azalması gerekirdi. Ama onların bu iddialarının boş olduğu bugün ortada…

Şimdi ortaya attıkları vücudun zehirlenmesi ve çip takma olayının da boş olduğu ilerde ortaya çıkacaktır. Şayet bunların elinde iddia ettikleri görüşlerin bir delili ve ilmi karşılığı olmuş olsa da onları ortaya koysalar, ilmi belgelerle konuşsalar tamam diyeceğiz ama görüşleri kuru bir iddiadan öte gitmiyor.

Türkiye aşı temininde bu kadar başarılı olmasa idi, şimdi aşı karşıtlığı yapanlar eminim o zaman yönetimi suçlayacaklar ve dünya insanı aşı olurken bizim insanımızın niçin aşı olamadığını sorgulayacaklardı. Yani bu insanlar her ortamda sorumluları suçlayacak bir şey ortaya atıyorlar.

Bir de son zamanlarda aşının insanları ağır hastalığa sevk ettiği hatta öldürdüğü iddiaları ortaya atılmaya başlandı. Sağlık Bakanlığı zaman zaman koronadan hastanede yatan, yoğun bakımlık olan ve entübe olan kişileri oranları ile açıklıyor. Bakanlığın açıklamasına göre hastanede yatan ve yoğun bakımlık olan kişiler %95 gibi çok büyük oranda ya aşılarını olmamış veya aşılarını tamamlamamış kişilerden oluşuyor. Aşılarını tamamlamış kişilerin hastanelik olma oranı ise %5 gibi küçük bir azınlığı oluşturuyor. Bunlardan %1 ide yoğun bakımlık olabiliyor.

Mesela ben iki aşı olmama rağmen yakalandığım koronavirüs hastalığını çok ağır geçirdim. Buna benzer örnekler var. Ama yüzdeye vurduğumuz zaman çok düşük bir oranı oluşturan bu örnekleri genelleştirmek ve aşının insanları öldürdüğünü ortaya atmak tamamen gerçekleri ters yüz etmek ve öte yandan çok büyük çoğunluğun aşı ile korunduğunu görmezden gelmektir.  

Zaten aşının %100 koruduğunu hiç kimse iddia etmiyor. Yapılan çalışmalar, istatistikler aşının %85 – 90 oranında koruduğunu ortaya koymaktadır. Sürekli söylenen budur. Bu da yüksek bir rakamdır. Şu anda koronavirüsten korunmanın başka bir yolu da yoktur. Aşı karşıtı olanların söylemek istedikleri şudur aslında: “Aşı olmayın, ölün.”    

Bakanlığın açıkladığı verilere yalan diyen bir kesim de var. Neye dayanarak yalan dediklerini de anlamak mümkün değil. Yalan derken ellerinde yine ilmi bir veri veya daha doğru istatistiki bir bilgi olması gerekir. Bunlar yokken kuru kuruya yalan edebiyatı yapmak asla inandırıcı olmaz. 

Türkiye’de uzmanlardan, sağlık profesörlerinden oluşan Koronavirüs Bilim Kurulu var. Sık sık toplanarak kararlar alıyor. Bu kararları da Sağlık Bakanlığı uyguluyor. Böylesine önemli bir kurulun aldığı ilmi kararlar dururken temeli boş iddiada bulunanların ortaya attığı aşı karşıtlığı sözlerine aldırış etmemek gerekir.

Sağlıkçılarımız, hastalara şifa dağıtmaya sebep olmak için canla başla gayret etmektedirler. Hepsine şükran borçluyuz. Onlar görevlerini hakkıyla yerine getirmeye çalışıyorlar. Biz de üzerimize düşen görevi yapmak zorundayız.

Vatandaş olarak üzerimize düşen görev maske, mesafe, temizlik kuralına riayet etmek ve aşımızı da geciktirmeden zamanında olmaktır. Bunlara tam riayet edersek koronavirüs illetinden bir an önce kurtuluruz İnşallah… Aksi halde bu illetin kendiliğinden ortadan kalkması yani mutasyonla yok olması gibi bir durum gözükmüyor. Zira vakalar ve ölüm sayıları gittikçe artıyor. Görevimizi yaparak hem kendimizi hem toplumu korurken sağlıkçılarımızın da yükünü hafifletmiş oluruz.

Aşı karşıtlığı yaparak ölen veya hastanelerde çok ağır şartlarda tedavi olmaya çalışan nice kişiler biliyorum. Yakalandıktan sonra elbette aşı karşıtlığı davranışlarından pişman olmuşlardır ama iş o raddeye gelmeden gerçekleri görerek ona göre hareket etmek gerekmektedir.

Kuru inatla değil, ilmi verilere, doğru ve gerçek bilgilere dayanarak hareket etmeye ve zamanında aşılarımızı olmaya mecburuz.

***   ***   ***

Eylül ayı yazın sona erdiğini ve kışın geleceğini haber veren bir aydır. Eylül’ün diğer bir adı güneş almayan anlamına gelen güzdür.

Eylül aynı zamanda insana ölümü hatırlatan hüzünlü bir aydır. Eylül ayından itibaren yapraklar yavaş yavaş yeşilden sarıya döner ve dökülmeye başlar. Böylece tabiat ölüme gider. Ama bahar gelince yeniden canlanır.

İnsan da böyledir aslında. Bu dünyada ömrünü tamamlayan insan ölüme gider ama ikinci ve ebedi bir hayat onu beklemektedir. Tabiatın ölüp tekrar dirildiği gibi insan da ölümden sonra mutlaka dirilecektir.

Sözü fazla uzatmadan bir şiirimle yazıma son vereyim. Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim.   

       EYLÜL RÜZGÂRI

 

Düşünce gönlüme mevsim-i hazan,

Örüyor gönlümü Eylül rüzgârı,

Her güzde vedaya şarkılar yazan,

Buruyor gönlümü Eylül rüzgârı.

 

Yüreğimi yetim koyan bu güzler,

Hazin gidişlerle dolu bak yüzler,

Suskun, kırık dökük, içli hep sözler,

Vuruyor gönlümü Eylül rüzgârı.

 

Esen yel dallarla terennüm eder,

Yazla gelen her şey, hep olur heder,

İçimde saklı gam, hüzün ve keder,

Kırıyor gönlümü Eylül rüzgârı.

 

Tüm çiçekler solar, arza gam iner,

Yapraklar dökülür, sarıya döner
Yeşillik yok olur, tabiat söner,

Bürüyor gönlümü Eylül rüzgârı.

 

Dört mevsimi bizler kuramayız ki,

“Niçin?”, “neden?” böyle soramayız ki,

Kış görmeden yazda duramayız ki,

Karıyor gönlümü Eylül rüzgârı.

 

Her tarafı sarar toprağın tonu,

Ölümdür mutlaka nebatın sonu,

Meşhur imzasından tanırız onu,

Tarıyor gönlümü Eylül rüzgârı.

 

Puslu günleriyle kalbi karartan,

Doğayla birlikte ruhu sarartan,

Hüzünlü, kasvetli, sisli bir ortam, 

Yoruyor gönlümü Eylül rüzgârı.

 

Güzel yeşil perde geri çekilir,

Gökyüzünden nice sada dökülür,

Bir dahaki yazın özü ekilir,

Arıyor gönlümü Eylül rüzgârı.

 

Ömrümüz geçiyor mevsimler gibi,

Gittikçe soluyor resimler gibi,

İyiler yaşıyor, isimler gibi

Seriyor gönlümü Eylül rüzgârı.

 

İnsan hayatı da son bulur bir gün,

Ölen tüm canlılar kan bulur bir gün,

Ekilen tohumlar can bulur bir gün,

Kuruyor gönlümü Eylül rüzgârı.

 

Doğanın ölüme yürüdüğü ay,

Kırılır mutlaka o en büyük fay,

Ölen her canlının adresidir Hayy,

Sarıyor gönlümü Eylül rüzgârı.

SALİH SEDAT ERSÖZ

 


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi