Bugün; 19 Ağustos 2017, Cumartesi
YAZARLAR
Hüseyin, Göçük yönetti

sayan.suleyman.42@gmail.com

Süper kupa karşılaşmasında taraflı tarafsız herkesin beğenisini kazanan ekibimiz, Konyaspor süper kupa sonrasında abartılan göklere çıkartılan olaylar sonucunda, bir anda ikinci planda kalmıştı ne oynadığı oyun ne de Beşiktaş gibi bir takıma sahayı dar edişine yer verilmemişti. Sonrasında yapılan eyyamlar ile eşi benzeri olmayan bir linç kampanyası ile 5 maç ceza almıştı.

İşte Trabzon’da Trabzonspor ile oynanacak maç bu açıdan çok önem arz ediyordu. Karşılaşma, bir gün öncesi Trabzon’daki şehitlerimiz için saygı duruşu ile başladı. Trabzonsporlu taraftarların ‘’Ne mutlu Türküm diyene, vatan sana canım feda’’ tezahüratlarını alkışladık.

Daha Trabzonlular ne olduğunu anlamadan yapılan hatayı değerlendiren Fofana’nın golüyle öne geçmiştik. Trabzon bu gole kısa sürede yanıt verdi. Bu golden sonra sahada büyük bir savaş başladı. Top oynamaya çalışan Konyaspor’a karşı, Pereira başta olmak üzere aşırı gaza gelmiş Trabzonlular. İşte burada karşılaşmanın hakemi Hüseyin Göçek 16. dakika o gazı alsa bugün belki Traore sakatlanmayacaktı.  Olayın fitilin köşe gönderinde top dışarıya çıktıktan sonra kasti olarak Fofana’ya basan Pereira ateşledi. Baktılar hakem yumuşak oyun oynatmaya çalışıyor iyi niyetle yeteneksiz tavırlarla bir şeyler yapmak istiyor, bunu sonuna kadar kullandılar.

Şunu açık yüreklilik ile söyleyebilirim Trabzonspor kazanmış biz kaybetmiş olabiliriz, bu kafa yapısı devam ederse sezon genelinde Trabzon bu aşırı gaz ile sürekli kaybeden olacaktır. Karşılaşmanın hakemi 16. dakikada pozisyona uzaktı görmedi, 36. dakikada yakındı seçemedi, peki 52. dakikada suç ortada gördün ki oyunu durdurdun. Konyasporlu oyuncunun ayak bileğide kırıldı, hangi kafayı yaşıyordun da sarı kart verdin diye sorarlar adama. Ama biz sormayız hoşgörü timsaliyiz, Mevlana torunuyuz ne de olsa, yok öyle bir dünya! Sen hakem olarak adaleti sağlayamaz isen, taraftar kendi adaletini kendisi vermeye kalkar. Bunları göremeyecek ya da veremeyeceksen yapma zaten bu mesleği… Sonra maalesef Türkiye’de ne sahaya atlayan biter, ne oraya buraya saldıran!

Nasıl bir futbol dünyamız var ise herkes Burak Yılmaz’ın muhteşem dönüşüyle haftayı 2 golle tamamladığını falan konuşur artık. Traore’nin ayağı kimin umurunda. Haftaya Fenerbahçe maçında da yedikleri kırmızıyı konuşuruz, kabak tadı verdiniz. Ülkemize video hakem gelsin mümkünse diğer hakemlerin hiçbiri olmasın sadece video hakem yönetsin maçları. Cip takılsın futbolculara video oyunlarındaki gibi!  Alkışlayın Trabzon galibiyetle başladı, Burak 2 gol attı, sahi ya 5 maç ceza ne oldu? İtirazdan sonra 10 maça çıkar mı, vallahi şaşırmam çıkarsa! Hiçbir konuda anlaşamayan Hegemonya bize karşı birleşti ya, güvenliği bahane ederek deplasmanı yasakladı ne de olsa, elde var 10, yok mu artıran?

Sonuç olarak; İster köçek, ister göçük yönetim deyiniz, Konyaspor’un bu güzel oyunu değerlendirme fırsatı vermediğiniz için, ister toplu olarak, ister ayrı ayrı yazıklar olsun size, ne Konyaspormuş arkadaş. Bir de penaltımız verilmedi ya, o kadar olay içinde, hakem onu mu görecek canım . Hoş geldin süper lig, aynen bıraktığımız gibisin, Amerika’da yayınlanmış Beşiktaş Antalya maçı rezil olmuşuz Dünya’ya, Pepe’de ilk kez seyircisiz oynamış, tıpkı Van Persie gibi. Sevsinler sizin dertlerinizi! Büyük harfle mi gülelim, capslocku mu kapatalım.

Maçın sözü;  Ama bugün ama yarın; niyeti kötü olanın attığı ok kendine döner.

ALLAHIM! İNANAMIYORUM
selmanselimakyuz@hotmail.com

Konyaspor Eskişehir'de tarihinin en önemli maçına çıktı. Geçen yılki UEFA başarısından sonra bu sezon kupada finale kalan Yeşil Beyazlılar, iki yıl üst üste tarih yazdı. Anadolu’nun hükümdarı olduğunu bir kez daha ispatladı. Muhteşem taraftarıyla Eskişehir'e akın eden Konyaspor, daha maç başlamadan kupayı hak eden taraf olduğunu ispatlamıştı. Harikaydılar. Her yer yeşil beyazdı ve Konyaspor tezahüratlarıyla inliyordu. 
 
Maçın başındaki meşaleler yüzünden duran maç daha sonra Başakşehir tribünlerine giren Eskişehirspor taraftarı Konyaspor lehine tezahürat yapınca olaylar çıktı. Başakşehirli 2-3 bin toplama taraftar Eskişehirliler’e saldırdı. Onlar da tribünleri boşaltıp Konyasporlular’ın yanına geçti. Gerçekten çok ilginç bir görüntüydü. Zaten kaçtan önce sokaklarda karşılaştığımız tüm Eskişehirliler “Sizden yanayız, kupayı İstanbul'a vermeyin” diyordu. Bunun sorumlusu da Federasyon ve Başakşehir Kulübü yönetimi. Taraftarsız kulüp başarılı olsa ne yazar. Yazık. 
 
Bu olaylar yüzünden maça gerçekten zor odaklandık. Futbolcular da konsantre olamadı. İlk yarının uzatma dakikalarına kadar iki takım da aşırı kontrollü oynadı. Hiç pozisyon yoktu. Son beş dakikada Visca kanat değiştirince tehlikeli oldu ve gole yaklaştılar. Fakat net görünen bir şey vardı ki o da, Başakşehir dipdiri dururken Konyasporlu oyuncular ilk yarının sonunda yere eğilmiş nefes nefeseydi. 
 
İkinci yarının ilk on dakikası Başakşehir çok sağlam baskı yaptı. Konyaspor hayli bunaldı ama çok ciddi pozisyon vermedi. Bir ara iyi karşı ataklar yaptılar ve Ömer Ali'nin şutu direkten döndü. Herkes kahroldu. Fakat Başakşehir’in güç farkı açıkça ortadaydı. 
 
Aykut Kocaman gol yolundaki sıkıntıyı da görünce çok akıllıca davrandı ve uzatmaya dönük savunma futboluna döndü. Amir’in etkisiz oyunu iki kez tehlike oluştursa da Konyaspor savunması gerçekten sağlamdı. 
 
Uzatmalarda da aynı disiplinle oynayan Konyaspor macı penaltılara götürmeyi başardı. Spor gazeteciliği hayatımda hiç bu kadar heyecanlandığımı hatırlamıyorum. Penaltılarda resmen stresten titredim. Başakşehir kaçırdıkça, Serkan kurtardıkça coştuk. Skubiç atınca kendimi nereye atacağını şaşırdım. İnanamıyordum. Rüya gibiydi. Konyaspor Türkiye kupasını kazanmıştı. Söyleyecek, yazacak bir şey bulamıyorum bu sevinci tarif etmek için. 
Allah'a şükürler olsun. İyi niyetli, şehrini ve ülkesini seven Konyaspor taraftarı ve tüm Anadolu insanı sevindi bu kupaya. 
Başta büyük taraftar, Aykut Kocaman, futbolcular, yönetim, hepiniz tarihe geçtiniz. Hepinizi seviyoruz. Sağolun. Varolun. 
 
Not: Maç sırasında 13 askerimizin şehit olduğu haberi geldi. Allah mekanlarını cennet etsin. Peygamberimize komşu olsunlar. Bu yüzden buruk bir sevinç yaşadık. Allah ülkemizin birliğini bozmasın.
Sevinci ve hüznü aynı anda yaşadık

sedater42@gmail.com

İnsanoğlu, sevinci yaşamak isterken bir anda büyük bir hüzne kapılabiliyor.

Geçtiğimiz Çarşamba gecesi Konyalılar olarak sevinci ve hüznü aynı anda yaşadık.

Bir yanda aynı gün meydana gelen iki ayrı olayda toplam 16 şehidimizin büyük üzüntüsü, diğer yanda tarihinde ilk defa Türkiye Kupası şampiyonu olan Konyaspor’umuzun büyük başarısının buruk sevinci…

Böyle anlarda bir tuhaf oluyor insan…

Ne tam olarak sevincini yaşayabiliyor, ne de tam olarak hüzne kapılabiliyor.

Sevinç ve hüzün… Birbirine zıt iki duygu…

Böyle anlarda iki zıt duygu arasında sıkışıp kalıyorsunuz veya sürekli gel git yaşıyorsunuz.

Ne gülebiliyorsunuz, ne ağlayabiliyorsunuz.

Şehitlerimizin cennete uçtuğunu düşünüp teselli oluyoruz.

Evet onlar cennete uçtular.

Çünkü onlar, vatan savunmasının büyük kahramanları...

Ve bu yolda canlarını verdiler.

Peygamberin ağuşunu açarak kucakladığı  aziz şehitler ordusuna dahil oldular.

Allah gani gani rahmet eylesin. Mekânları cennet bahçeleri olsun.  Milletimizin başı sağolsun.

Diğer yandan güzel Konya’mızın güzide takımı Konyaspor adeta tarih yazdı.

Başakşehir gibi güçlü bir takımı saf dışı bırakarak kupa şampiyonu olmak kolay değildi.

Zoru başardı Konyaspor… Ve tüm Konya’ya buruk da olsa büyük bir sevinç yaşattı.

Aykut Kocaman, Başakşehir’e karşı ne yapılması gerekiyorsa tam da onu yaptı.

Taktiği yüzde yüz doğruydu. Futbolcularımız da hocalarının taktiğini aynen uyguladılar.

Görevini yapmayan veya eksik yapan hiç kimse yoktu. Hatta herkes bir kişilik değil iki kişilik oynadı.

Başakşehir’e geçit vermediler. Rahat top oynatmadılar. Her Başakşehirlinin yanında iki Konyasporlu vardı.

Kalecimiz Serkan’ı ayrıca zikretmek gerekiyor. Serkan kalede devleştikçe devleşti. Hem yüzde yüzlük gol pozisyonlarını çıkararak, hem de penaltı kurtararak bu başarıda büyük pay sahibi oldu.

Maçın adamı olan Ömer Ali gerçekten harikaydı.

Tek tek saymaya gerek yok. Hepsi ama hepsi görevlerini tam yaptılar, 120 dakika durup dinlenmeden çalıştılar, koştular, gayret ettiler ve kupayı candan istediler.

Taraftarın hakkını da vermek lâzım.

O kupa Konya’ya gelecek inancıyla binlerce insan, Eskişehir’e kadar giderek maçın son dakikasına kadar destek vermekle görevlerini tam yaptılar.

Şu kadarını söylemem gerekiyor. Tribünlerden atılan maddeler bu güzellik içinde hiç yakışmadı. Keşke olmasaydı.

Konyaspor her yıl ilkleri yaşıyor.

Geçen yıl tarihinde ilk defa Avrupa kupalarına katılmıştı. Bu yıl da tarihinde ilk defa kupa şampiyonu oldu ve yine Avrupa kupalarına doğrudan katılma hakkı kazandı.

Gelecek yıl da tarihinde ilk defa Süper lig şampiyonluğunu kazanır İnşallah…

Konya’mız her güzelliğe lâyık…

Konya’ya bu güzelliği yaşattınız ya, candan yürekten sonsuz şükranlarımız sizlere olsun. Helal olsun size ve emeği geçen herkese…

Başkan başta olmak üzere tüm yönetime, Aykut hocaya ve tüm teknik heyete, fedakâr futbolcularımıza ve taraftara sonsuz teşekkürler, sonsuz tebrikler.

Güzel Konya’mıza hayırlı olsun.

"İman varsa imkânda vardır"

namikceyhan@hotmail.com

Tek vatan, tek bayrak, tek millet ve tek devlet ülküsünü yüreğinde hisseden, iman gücüyle hareket eden her yaş ve her kesimden vatandaşımızın azimli ve kararlı duruşu ve Yüce Allah (c.c)’ın lütfuyla milletimiz 15 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişimine dur demiştir.

Uzaklardan aldıkları emirlerle ekmeğini yediği ülkesine ihanet eden FETÖ/PDY çete mensupları bir kez daha anlamalıdır ki askeriyle, polisiyle, sivil toplum örgütleriyle, siyasi partileriyle, 7 den 70 e her kesimden insanıyla Türkiye Cumhuriyeti dik dik ayaktadır ve bölmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.

Dünyanın geleceğini dizayn eden ve hükmeden (kendini büyük zanneden) ülkeler,15 Temmuz FETÖ/PDY ayaklanması gecesi ve ardından yaşanan hadiseleri izledikçe Türkiye’de yaşayan Türk, Kürt, Laz,  Çerkez, Roman, Pomak, Sünni Alevi ama ortak adı Türk olan bu aziz milletin evlatlarının vatanı için neler yapabileceğini gördüler.

Bu güzide milletin insanı için “vatanımı seviyorum, bayrağımı seviyorum” demek tek başına yeterli değildir; bu sevgisini her fırsatta göstermesi gerekir. İşte o gece yaşananlar vatan sevgisinin ve iman gücünün eyleme dönüşmesidir. O günden sonra her akşam yaşanan demokrasi nöbetleri de bu eylemin bir parçasıdır.

Televizyonlardan 15 Temmuz FETÖ/PDY ayaklanmasının ayrıntılarını ve o gece yaşanan kahramanlık öykülerini her akşam dinlediğimde gözümden yaş geliyor. Bu gözyaşları yüreğimde duyduğum gururun gözyaşlarıdır. Eminim ki benim gibi pek çok vatandaşımızda aynı gözyaşlarını döküyordur. Ne mutlu bize ki böyle bir ülkede yaşıyoruz. Elhamdülillah.

Hain kalkışmanın yaşandığı gece şehit olan kardeşlerimizin aileleriyle yapılan görüşmeleri yine televizyonlardan öğreniyoruz. Şehitlerimizin her birisi evinden helalleşerek ve öleceğini bilerek çıkmış. Bu çelik yürekli kahramanları oraya çıkaran güç hiç şüphesiz iman gücüdür. Sarsılmaz inançtır. O insanları imanının gücü karşısında kıskandım. Ama bir o kadar da onlarla aynı duyguları paylaştığım için gurur duydum.

O gece köprüde tankların karşısına çıkan kardeşlerimizin dilinden dökülen her kelime tarihe altın harflerle geçecek şekilde. Hepsi ayrı ayrı duygularını anlatıyor ama gerçekte aziz milletimizin ortak inancını, azmini ve iman gücünü tarif ediyorlar.

Hastanede yatan gazi bir hanım kardeşimizin bir sözü hepimizin kulağına küpe olmalı ve daima en çaresiz durumda hatırlamalıyız: “İMAN VARSA İMKÂNDA VAR” işte o gece Rabbim pek çok vatandaşımıza ölüme yürüme gücü verdi. Bu güç bizi ayaklandırdı tanklara, darbeye dur dedirtti. Çünkü Allah var, dert yok.

Eğer gerçekten inanıyorsak, Rabbimize teslim olup tevekkül etmeliyiz. Herkesin bir hesabı varsa onunda bir hesabı vardır ve daima o hesap hâkim olur. O gece de onun dediği oldu.

Hain kalkışmanın ilk anından itibaren dik duran ve süreci başarıyla yöneten Cumhurbaşkanı ve Başkomutan Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’ın liderliğinde, halkımız milli iradeye, demokratik düzene ve ülkesine sahip çıkmış, bütün dünyaya ders veren ve örnek olacak azim ve kararlılık sergilemiştir. Sergilemeye de devam etmektedir.

81 Vilayetimizde istisnasız her akşam devam eden demokrasi nöbetlerine katılan vatandaşlarımızı izleyin lütfen. Hepsi tek bir yürek,  tek bir ses haykırıyorlar:  “Vatan Sana Canım Feda” , “Halkın Gücü Tankı Yendi” “Dik Dur Eğime Bu Millet Seninle”,  “Darbelere Hayır” “Vatandaş Vatanına Sahip Çıkıyor” “Milli İrade Nöbetindeyiz” vb. Her yaş ve her kesimden insanı oraya toplayan ve seslendiren gücün adı: Sarsılmaz iman gücü ve güçlü vatan sevgisidir.

Meğer bu dayanışmaya ne kadar ihtiyacımız varmış. Başta daima dik duran sayın Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız olmak üzere asker polis ayırmadan güvenlik güçlerimize, Valilerimize, Belediye Başkanlarımıza, Medya mensuplarına, sivil toplum örgütlerine, her akşam lojistik destek sağlayan özel sektör mensuplarına ve aziz milletimizin kahraman evlatlarına ne kadar teşekkür etsek azdır. Allah hepsinden razı olsun.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanıyla, Başbakanıyla, Hükümet üyeleriyle, Milletvekilleriyle, Türk Silahlı Kuvvetleriyle, Güvenlik güçleriyle, Medya mensuplarıyla, sivil toplum kuruluşları ve üniversiteleriyle en önemlisi 79 milyon kahraman milletiyle el ele dimdik ayaktadır. Bu gurur tablosu olduğu müddetçe hep payidar kalacaktır.

Bu vesile ile halkın şanlı direnişinde şahadet şerbeti içen aziz şehitlerimize Allahtan rahmet gazilerimize acil şifalar diliyorum. Cenab-ı Hak bizleri her türlü terör örgütlerinin şerrinden korusun, yöneticilerimize güç kuvvet versin, güvenlik kuvvetlerimizin ve aziz milletimizin yar ve yardımcısı olsun.  Amin, amin, amin. Kalın sağlıcakla.

ÇEVRECİ SÖZÜ: Dünyada hiçbir güç halkın kararlı tutumu ve iman gücü karşısında duramaz.

Yeni Yetme Bir Çoban

Gökyüzünü sayısız kandille donatan Allah’a hamd olsun. Bütün bulutların, ağaçların, dal ve yaprakların ve insanların Rabbi O’dur. Yer, gök, ay ve yıldızlar O’nu tespihe devam eder. Hiç bir gezegen kendi yörüngesinden çıkıp bir düzensizliğe meydan veremez. Her an bir başka renge bürünen dünya da öylesine güzel ve yaşanılır bir yerdir ki, insanlar onun kıymetini anlamakta çoğu zaman âciz kalır.

Bu gökyüzünün altında her dalı Hak’ka uzanmış ağaçlar vardır. Kökleriyle toprağı sımsıkı kucaklamış, gölgeleriyle yorgunlara döşek olmuş, meyveleriyle kurdu kuşu dahi doyurmuş sayısız ağaç. Sonra beri yanlarında renk renk açmış kır çiçekleri, toprağın boz bağrını şenlendirmiş çayır ve çimen. Yağmur yağmış, sular akmış, yazı yaban kim bilir kaçıncı kez şenlenmiştir böyle. Arada patika yollar uzanır garip yolcuların geçip gittiği. Yollardan bazen bir çoban da geçer sürüsünün ardında. Sırtında azık torbası, elinde sopasıyla yine bir garip çoban.

Onu Erciş’te, Emrah ile Selvinaz’ın kabrini ziyarete giderken, gölün kıyısındaki geniş merada görmüştüm. Garip, utangaç, acılı yeni yetme bir genç adamdı. Belki henüz çocukluktan çıkamamış bir koca adam! Sürülerinin yünleri kararmış, kirlenmişti çamurdan çaylaktan, ama onun dudakları kenarında sıcak bir gülümseme ve gözlerinde derin bakışlar vardı. Hikâyesine başlasa, sanki yer gök susup onu dinleyecek, yeni doğmuş kuzuların anaları peşinde nasıl koşturduklarını anlatacaktı.

Bir anası, babası, bir evi, bir ocağı var mıydı bilmiyorum.

Selâmlaşıp ayrıldık...

İkinci Şerif Hüseyin Gülen Vakıası

csancar55@hotmail.com   

    Adı Hüseyin. Hazreti peygamberin soyundan geldiği için şerif ünvanını almıştır. " Kimin iyi ameli kendisini öne çıkarmıyorsa, soyu onu öne çıkarmaz "  hadisi şerifini hemen hatırlamamızda zaruret vardır. Kişinin peygamber veya salih bir zatın soyundan gelmesi onun iyi olduğunu onaylamaz.

   Şerif Hüseyinin kim olduğunu kısaca anlatayım. İstanbulda doğmuş bir osmanlı vatandaşı. Aynı zamanda şerif. Osmanlı devleti Şerif Hüseyini MEKKE'ye emir tayin eder. İngilizler Osmanlı imparatorluğunu parçalamak ve işgal etmek için önceden giriştiği şeytani planlarına ek olarak Şerif Hüseyin'i piyon seçer. Ona çeşitli vaatlerde bulunur. Bu vaatlerin özeti " Seni yeryüzü müslümanların halifesi yapacağız..." cümlesinde temerküz etmiştir.

   Mağrur Hüseyin, İngilizlerin zehirli balını tereddüt etmeden iştahla yemeye başlar. Halife olacak diye. Zavallı adam Kuranı Kerimin kafir tuzaklarıyla ilgili ayetleri ya okumamış ya okumuş/ anlamış da o ayetleri şahsi kaprislerine kurban etmiştir. Ne yazık ki, sonunda kendisi kafirlere kurban oldu.

   Şerif Hüseyin Bedevi arapları kışkırttı. Osmanlıya karşı silahlı saldırıya geçti. Hicaz demir yolunu tahrip ettirdi. Medine müdafaasını yapan Fahrettin paşanın Osmanlıdan gelecek imdadını kesti. Neticede o şerefli imparatorluk  bir ŞERİF'in(!) eliyle kafirlere karşı gücünü kaybetti, parçalandı ve işgal edildi.

   Şerif Hüseyin sonunda halifeliği rüyasında bile göremedi. Kıbrısta sürgün hayatı yaşatıldı. Daha sonra Ürdüne gitmeye izin verildi ve orada öldü. Allah cc onu hesaba çekecektir. Doğrusu şerif olsa da müslümanların güven ve istikrarını bozanlara rahmet okumak bana çok ağır geliyor. Ancak Yüce Allah affederse, O'nun iradesine teslim olmak imanın gereğidir. 

   İkinci Şerif (!)GÜLEN'e gelince; tek cümle ile şunu söylüyorum: Tarih ibret almayanlar için  tekerrür etmiştir. Nitekim Fethullah Gülenin küçük dünyası, Zaman gazetesinde anlatıldığında Gülenin baba tarafından Seyyid yani Şerif olduğu iddia ediliyordu. Sanki o anlatım mehdiliğinin ilk ilanı ve 15 Temmuz hain darbe için gizli bir şifrenin habercisiydi. Çünkü halkımız bu gibi konularda oldukça olumlu yönde cömerttir. Birinin Şerif olması veya rüyalarla hazreti peygamberle irtibat kurması, hatta yakaza halinde onunla diyalog kurması birçok kişi tarafından sorgusuz kabul edilmektedir. İşte şerif Gülen ve destekçileri böyle bir yolun yolcusu. Ne acıdır ki; bu yol fitne, fesat ve düşmanlıkla noktalandı. " Rasulullah'ın ruhu evlerimizde dolaşıyor, talebe evlerine, dersanelere, türkçe olimpiyatlara misafir oluyor... " ve daha nice safsatalarla halkımızı kandırdılar. Ama Allah için söyliyeyim; ahlaki açıdan bakacak olursak başlangıçta iyi bir nesil yetiştirdiler. Ancak VAHİ'siz yetişen bir nesil ne hocasını ne şeyhini ne de bir başka sevdiğini sorgulayamaz. Böyle bir nesil ancak " sorma yürü" tarikatının bir müridi olur. Hedefi bellidir. Hedefine götürecek her yol meşrudur. Soru çalmak, şantaj yapmak, hile ve desise kurmak, adam kayırmak, meşru olmayan yollarla devleti ele geçirmeye kalkışmak... Bütün bunlar Kur'an ve Hadis eğitimini sıhhatli bir şekilde almayanların işidir. İşte FETÖ böyle bir örgüte dönüştürüldü. Kim ve nasıl dönüştürdü sorusunun cevabını sizlere bırakıyorum. Ancak 15 Temmuz darbesi bir ikinci şerif Hüseyin vakıasının bir kopyasıdır. Oyuncuları Farklıdır. ALLAH'a hamd olsun; FETÖ  İslam ümmetini ve özellikle Türkiyedeki fedakar ve samimi  müslümanları kandıramadı ve başaramadı. Fakat Fethullah Gülen, Şerif Hüseyin gibi tarihin şerefsiz levhalarında tescil edilmiştir. İbret alan yok mu?

   " Allahım bizi vatanımızda güvenli kıl " hadisini unutmamak temennisiyle Allaha emanet olunuz.

Sosyal, siyasi, hukuki, kültürel problemlerimiz için ‘kök hücre kaynağımız’ var mı?

cmpasli@gmail.com

Bilim adamları, hamile kadınlarda ceninin annesinin kalbini koruduğunu,  gönderdiği hücrelerle  kalp dokusunun yenilenmesine yardımcı olduğunu, hasarlı beyin, karaciğer ve akciğer dokularını tedavi ettiğini,  göğüs kanserine karşı koruduğunu ispat ettiler.

Yeni ve en kıymetli canlıyı Rabbim annelerin vücudunda büyütürken mükafat olarak tüm vücudu yeniden ve birlikte doğuma hazırlıyor.

Sünnetullah’ta yer alan bu tıbbi gerçeği farklı bir konu için güzel bir misal yapmak mümkün bence.

Toplumlar, devletler de insan gibi.

Peki toplum ve devletler için ‘kök hücre’ tedavisi mümkün mü?

Bunun mümkün olduğuna inananlardanım.

Yüce Allah insanı kendine halife olarak yaratarak ödüllendirdi.

Bu halifeyi 124 bin Peygamberle eğitti.

Hz. Muhammed (s.a.v.) zincirin son halkası idi.

‘’Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim (Muvatta, Husnü'l-Hulk, 1.)’’ sözüyle 123.999 Peygamberin getirdiği ahlak binasının son çiviyi çakarak, mührü vurmuş, hatem-ül enbiya olarak noktayı koymuştu.

Bu noktayı tarif ederken de ‘’Benim hilafetim 30 yıldır, daha sonra ısırıcı bir saltanat gelecektir.(Ebû Dâvud, Sünnet 9 (4648, 4647); Tirmizî, Fiten 48, (2227).’’

Peygamberimiz kendi dönemi, 4 halife ve Hz. Hasan’ın 6 aylık dönemini hilafet olarak zikrediyor, sonra ısırıcı bir saltanatın geleceğini bildiriyordu.

‘’Biz insana ana ve babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Anası onu (karnında) güçlükle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Onun ana karnında taşınması ile sütten kesilme süresi otuz aydır. Nihayet insan olgunluk çağına ulaşıp, kırk yaşına geldiğinde der ki: “Ey Rabbim! Bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetlerine şükretmemi ve senin hoşnut olacağın faydalı işler işlememi nasip et! Benim neslimden gelenleri de salih kimseler yap. Doğrusu ben tevbe edip sana yöneldim. Ve ben gerçekten sana teslim olanlardanım.”Ahkaf,46/15

Ben İslam toplumunun yaşadığı bu 30 yıl ile her insan hayatında yaşanan 30 ay arasında bir alaka olduğunu düşünüyorum.

Bir ümmet şekillenirken yaşadığı süre olan 30 yıl ile bir insanın şekillenirken yaşadığı süre olan 30 ay aynı hakikate işaret ediyor.

Peki Peygamberimizin size sağlam bir kulp bırakıyorum dediği Kur’an ve onun  yaşanmış bir formatından ibaret olan Sünnet-, Seniyye’nin kıyamete kadar insanların yaşadığı problemler için kök hücre gönderme imkan ve ihtimali var mı?

‘’Allah'ın öteden beri işleyip duran sünneti/kanunu böyledir. Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.’’ Fetih, 48/23

‘’ Daha önce gelen (münafıklar) hakkında da Allah'ın kanunu böyledir. Allah'ın kanununda asla değişme bulamazsın.’’ Ahzab, 33/62

‘’Bu nefretlerinin sebebi yeryüzünde büyüklük taslamaları ve hileli düzen kurmalarıdır. Oysa hileli düzen, kendi sahibinden başkasını sarıp kuşatmaz. Onlar, evvelkilerin (başlarına gelen azap) kanunundan başka bir akıbet mi bekliyorlar? Allah'ın kanununda asla bir değişiklik göremezsin! Allah'ın kanununda herhangi bir sapma da bulamazsın!’’ Fatır, 35/43

Bu gün insanlar olarak bizler siyasi, sosyal, ekonomik, psikolojik, pedagojik v.b. tüm konularda yaşadığımız sıkıntılarda kıyamete kadar yetecek şekilde kök hücreyi kendisinde barındıran asr-ı saadete müracaat etmek zorundayız.

Peygamberimiz; Hayatın mikro/makro tüm alanlarına dair kendi hareketlerinin yanında kendisinden çnceki  Kur’an-ı Kerim’in kıssalarını bizzat anlattığı diğer Peygamberlerle ve kendisinden sonra Raşit Halifelerle destekleniyor, hiçbir kafa karışıklığına meydan verilmeyecek tarzda AYRINTILI BİR HAYAT MODELİ sunuyordu.

Misal vermek gerekirse;

1.İman ve Sıddıkiyet alanında, öncesinde Atası Hz. İbrahim ve İsmail’le desteklenirken, sonrasında Ebu Bekir Sıddık ile güçlendiriliyordu.

2.Adalet, devlet ve teşkilat alanında, öncesinde Süleyman kardeşlerinin mirasını zirveye taşırken, sonrasında Hz. Ömer’ül Faruk ile kesin hatlar çiziliyordu.

3.Ahlak, haya, cömertlikte, öncesinde Yusuf ve Şuayip’le  öncülerinin yolunu kemale erdirirken, sonrasında Hz. Osman-ı Zinnurreyn ile resim tamamlanıyordu.

4.İlim ve şecaatte, öncesinde Davut ve Musa ile önü açılırken, Hz. Ali efendimizle son şekli veriliyordu.

Yani 23 yıllık Peygamberlik hayatı ‘’ ... Artık bugün inkârcılar dininizi söndürmekten ümitlerini kestiler. Öyleyse onlardan korkmayın, bana karşı gelmekten sakının. İşte bugün sizin dininizi kemale erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm'ı beğendim/seçtim. Kim günaha meyletmeksizin açlıktan bunalıp çaresiz kalırsa, haram olan etlerden yiyebilir. Çünkü Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.’’ Maide, 5/3 ayetiyle kıyamete kadar beşeriyetin tüm problemlerini çözecek, dünya ve ahiret mutluluğuna kefil ‘’kök hücreleri’’ garanti etti.

Bunun en bariz delili de Rabbimiz, (‘’ Muhammed, sadece bir Peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse (bilsin ki), Allah'a hiçbir şekilde zarar veremez (kendisine zarar verir). Allah, şükredenlere karşılığını verecektir.’’ Al-i İmran,3/144) ayetiyle Peygamberin elçiliğinin süreli/geçici, getirdiği, kurduğu, yaşadığı/yaşattığı sistemin Kur’an-ı Kerim ışığında kıyamete kadar geçerli, daimi, canlı olduğunu ifade etmiştir.

Tabii ki insanın büyüdüğü ve geliştiği gibi toplumlar ve milletler gelişiyor, problemler çeşitleniyor, ama sünnetullah aynı, sistem aynı, birey aynı, aile kavramı aynı, ihtiyaçlar aynı.

“İbn Haldun’un hedefi, “masal”cıların masallarını yakmaktır.”, “çağını anlamak için eğilir tarihe. Çünkü her tarih eseri, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak yazarın hayat tecrübesine bağlıdır.”Bu hayat tecrübesi de hiç şüphesiz bir kültür ve medeniyet ortamında oluşacaktır. Onun amacı rivayet etmek için tarih yazmak değildir. Onun yaptığı kendisindeki önceki büyük tarihçilerin hata yaptıklarını gördükten ve hesaba katmadıkları başka bir bilimin kuralları olduğu bilincine vardıktan sonra onu aramaya koyulmaktır. Çünkü “onun nazarında tarih küllî bir ilimdir.” Yine ona göre “tarih, siklet merkezliği yapan bir bilgidir.” İbn Haldun “tarihin bir ilim olduğunu, geçmişi bilmekle insanların hali değerlendirebileceklerini söylemektedir. İbn Haldun bir su damlası nasıl diğer su damlalarına benzer ise bir milletin geleceği de geçmişe aynen benzer demektedir.”

27 Nisan 2017 de ‘’kök hücre’’ marifetiyle bu ‘’YENİLENME’’ işleminin nasıl olacağını anlattım.

(ŞİMDİ SİSTEMİ FORMATLAMA ZAMANI http://www.cemilpasli.com/siyaset/simdi-acil-sisteme-format-zamani )

Dünya ve ahrette huzur ve mutluluk isteyen insan/toplum/devletler için tüm problemlerin çözümüne yetecek ‘’kök hücre’’ deposu olan Asr-ı Saadet’i  araştırmalı, öğrenmeli, incelemeli.

Zira Rabbim Ahsen-i Takvim ve Üsve-i Hasene olarak bir kulunu bizler için eğitti, yetiştirdi, hüsn-ü misal yaptı.

Ne mutlu çareyi yanlış yerde aramak yerine Rahmet Hazinesinden istifade eden bahtiyarlara.

 

Konya'mızın gülleri

kazim_ozturk2016@mynet.com 

Bir Konyalı olarak, doğup büyüdüğüm, ekmeğini yiyip, suyunu içtiğim, nimetlerinden yararlandığım şehrimi adım adım dolaşmaktayım. Doğup büyüdüğüm Aymanas (Kalfalar) mahallesinde geçti hayatımın çoğu.

“Konya’mızın Gülleri” deyince; rengarenk açan, tabiatın en nadide çiçeği gül akla gelmesin. Burada sözünü edeceğim güller başka güller.

Bendenizi en çok etkileyen ve ders almaya yönelten olaylar vardır. Bunların başında  herkesin; “deli” dediği, aslında bunların değil, bizim deli olduğumuz ve Allah dostları yani meczuplar gelir. Bu insanlar, kendi hallerinde, kimseye zararları olmayan Allah adamlarıdır. Çoğunlukla bizim aklımızın almayacağı olaylarla herkese parmak ısırtırlar. O kadar ki; “inanın, böyle olduklarını tahmin edemezdik” gibi sözler söyleriz. Hayretimizi gizleyemeyiz.

        "Konya'nın Meczupları" adıyla tarafıma gönderilen video, bende geçmişe yönelik hatıraların canlanmasına sebep oldu!

        "hey gidi günler" demekten kendimi alamadım. Parsana’lı Mustafa ile ilgili başımdan geçen iki hatırayı anlatayım;

  1. Oğlum daha küçüktü. Elinden tuttum, Kapı Camiinde öğle namazımızı kılalım, çarşıdaki işlerimizi halledelim, etli ekmeğimizi de yiyip dönelim diye evden çıktım. Niyetimde; “Mustafa’yı görürsem, ona iki tane çikolata almak” vardı. Bunu kimseye söylemedim, içimde kaldı. Kapı Camiinin önüne vardığımda, Mustafa beni gördü, yanıma geldi, elimden tutup doğruca bakkala götürdü. “Mustafa istediğini al” dedim. O, raftan sadece iki tane çikolata aldı ve çıktı, başka hiç bir şey almadı.  Bu olaya hayret ettim, sanki niyetimi okumuş gibiydi!
  2. Bir başka zaman, ayın sonu. Cepte sadece beş lira var. Yine çarşıda bir işim vardı. Kapı Camiinde namazımı kılarak, işimi bitirip eve dönecektim. Kendi kendime; “Mustafa karşıma çıkmasa” diye söylendim. Kapı camiinin önüne gelmemle, Mustafa’nın karşımda belirmesi bir oldu. Hemen elimden tuttu, caminin altındaki hazır elbisecilere götürdü. Dükkancıyı tanısam mesele yok. Zira cepte beş liradan fazla para olsa, mesele değil. Soğuk terler bastı beni, ama çar naçar dükkana girdik. Mustafa mor renkli bir yelek aldı. Fiyatını sordum, “beş lira” dedi. O kadar rahatladım ve bir o kadar da hayretler içinde kaldım. Dükkancı; “Ağabey, Mustafa hep mor renkli yelek giyer, başkasını almaz” dedi.   

 

Parsanalı Mustafa Konya Çarşı’sının son gülüdür. Çarşıda genellikle Kapı Camii çevresinde eğleşirdi. 25-30 sene öncelerine kadar –bizim gençlik yıllarımızda- Kapı Camii’nin musalla taşına bir tabut konmuşsa, dolaştığı her sokakta, rast geldiği kişilerin ta gözlerinin içine bakarak yüksek perdeden ve gayet ciddi olarak “Kapı Camii’nde ölü va, ölü va…” diyerek bunu haber verirdi. İhtiyarlık döneminde bu âdetini bırakan Mustafa, çokluk namaz çıkışlarında Kapı Camii’nin kuzey kapısı önünü bekler, gözüne kestirdiği bir kişinin önüne geçer, kendisine kıyafet almasını isterdi. Bu hususta ısrarcı değildi.

Konya’nın bir başka gülü; Silleli İsmail idi. Onun da, bizi hayrete düşüren halleri vardı. Özellikle bendeniz bunlara şahidim. İsterseniz bir tanesini anlatayım.  İplikçi Camii önünden çarşıya gidiyordum. Karşımda İsmail belirdi. İçimden; “cebimdeki bozuk paralardan bir miktar vermek, aynı zamanda İsmail’i test etmek” geçti. Acaba cebimde başka para olduğunu bilecek mi? Diye merak ettim. “Para ver” dedi, İsmail. Çıkardım bir miktar verdim. Öteki cebindekileri de ver, daha cebinde şu kadar para var” dedi. Şaşırdım gerçekten daha bozuk para vardı. Bu söz üzerine cebimde ne kadar bozuk para varsa verdim. Tamam mı İsmail? Dedim, “şimdi tamam” dedi.

İsmail, türkü söyler, ilahi söyler, kızarsa tükürürdü…

İnsan, kimde ne olduğunu kimse bilmez. Yaratanın kudret ve büyüklüğü, mucize dediğimiz olağanüstü haller ortaya koyması her zaman mümkündür.

Hiç unutmamamız gereken bir söz; “Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler.” Der Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri.

Dedemden dinlediklerim

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÖZÜYLE

 

ataroglumehmet@hotmail.com

Sevgili dostlar Çanakkale adı geçti mi veya her yıl Çanakkale zaferimizin yıl dönümü geldi mi her iki dedem aklıma gelir. Allah her ikisini de gani gani rahmet eylesin. İkisi de Çanakkale de gazilik şerefine ermiş kişilerdi.

Babadan dedem olan Mehmet dedem her iki balkan savaşlarından sonra Çanakkale’ye gitmiş orada sağ şakağından giren kurşunla sol gözünü kaybetmiş, tedaviden sonra malulen memleketine gönderilmiş.1959 yılında kucağında beni severken bir anda kollarına gelen bir ağrıyla kıvranmaya başlamış ve çok geçmeden hayata gözlerini kapamış. Mehmet dedemin ancak resmini görmek nasip oldu.

Anamdan dedem olan Hüseyin dedem ile uzun yaşadığından dolayı çok yıllar beraber olduk. Ben köyde olmadığım için benim tatil günlerimi dört gözle beklerdi. Çünkü ben köye tatile gelince dedeme bol kitap okurdum. Kendisi yeni yazıyı okumasını bilmezdi.

Bu arada bol bol da sohbet eder kendisine askerlik hatıralarını anlattırırdım. Hüseyin dedem de her iki Balkan savaşlarına katılmış, Çanakkale’de topçu çavuşuymuş. Çanakkale’den sonra istiklal savaşımızın bütün süresince savaşmış. I. Ve II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz derken oğlum Yunanı denize döktük öyle döndük derdi. Köyümüzdeki Her Milli bayramlarda mutlaka dedeme hatıralarını anlattırırlardı.

Dedem için anlatması çok zordu. Kırk yıl köyümüzün imamlığını yapan dedem savaş hatıralarını anlatmaya geldi mi çook zor başlardı anlatmaya. Beş on dakika ağlamadan yani boşalmadan başlayamazdı. Onu dinlemekte çok zordu. Dinleyenlerde ağlamadan duramazlardı.

Oğlum derdi Çanakkale savaşını anlatmak çok zor, orada yaşananlar ne kelama sığar ne de kaleme derdi. Dedemin anlatamadıklarını ben size nasıl anlatacağım da zaten dostlar sadece bizimkisi hatırlama ve dualar gönderme olacak.

Dedem derdi ki oğlum, biz koskoca bir Osmanlı iken bizim beslediğimiz milletlerin bize azgın köpekler gibi saldırışı akıl alır şeyler değil, kendisinin de manevi ilminin olması sebebiyle bunun mutlaka batınında(gizlisinde) bir sebebi olmalı derdi. Ve Allah bu asil milleti, öncesindeki islama yaptığı hizmetler hatırına tarihten sildirmedi ama çok süründürdü derdi.

Dedemin bu sözleri benimde yaşım büyüdükçe (yani lise son yıllarımda ve üniversitenin ilk yıllarında) aklımı iyiden iyiye kurcalar olmuştu. Konyamızın Mevlana yanındaki büyük mezarlığı ziyaretimde ayrıca bazı şehirlerin mezarlıklarında üçler, yediler diye toplu mezarlar görüyordum ve bunların da manevi meclisler olduklarını duyuyor ve inanıyordum.

Diyordum ki demek her şey Allahın izni ve iradesince manevi meclislerde konuşuluyor, planlanıyor, tartışılıyor. Bizler sadece zahirdeki olayları seyrediyoruz diyordum.

Dedemin, Çanakkale ve diğer cephelerde verdiğimiz I. Cihan harbinin hakkındaki gizlideki sebepleri neydi ki diye düşüncelerime en sonunda cevap bulmuştum. Bu cevabı dedemin sağlığında da kendisine okuduğum zaman çok rahatlamıştı.

Sizde merak ediyorsunuz değilmi dostlar. Biraz sonra size de aktaracağım. Haydi, sizde okuyun bakayım Bediüzzaman’ın manevi meclisteki müşaveresini.

“1335(1919) senesi Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:

Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi:

"Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."

Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:

"Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et."

Ayakta durup dedim:

"Sorun, cevap vereyim."

Biri dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?"

Dedim: "Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira, şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkate kaybettik. Fakat bir saadeti âcile-i müstemirre bizi bekliyor.

Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikballe mübadele eden kazanır."

Birden meclis tarafından denildi: "İzah et."

Dedim: "Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Galip olsaydık, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimâne, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münâfi, hem ehl-i imânın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsaydık, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecektik. Şu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhte edecektik."

Dediler: "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"

Tekrar biri sordu: "Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir?"

Dedim: "Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

"Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı. El cezâu mincinsi'l-ameli

"Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatâdan neşet eden müşterek musibet, mâzi günahını sildi."

Yine biri dedi: "Bir âmir, hatayla felâkete atmışsa?"

Dedim: "Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatâdarın hasenatı verilecektir; o ise hiç hükmünde. Veya hazine-i gayp verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir."

Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş, kendimi buldum. O gece böyle geçti.

Dostlar Çanakalenin, Kafkasya’nın, Yemenin, İstiklal savaşımızın tüm şehit ve gazilerini rahmetle anarken onlara dualar gönderelim onlara layık evlatlar olmaya çalışalım.

Şairimiz üstat Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah bir daha İstiklal marşı yazdırmasın” diyerek âcizane dedemden dinlediklerimi sizlere bir şiirle aktarmak istiyorum.

ZAFERİN ARDINDAN

Dedemden dinledim canlı destanın,

“Çanakkale şanlı yer oğul.” dedi.

Özünden, hemi de canı gönülden,

“Kulağını bana ver oğul.” dedi.

 

Değişmişti tüm dünyanın havası,

Aslında bu haçla hilâl davası,

Yad’a yurt olmadı Türkün yuvası,

“Göğsümüz bir kale, sur oğul.” dedi.

 

Körpe kuzusuyduk Anadolu’nun,

Bir sınav yeriydi Allah kulunun,

Mükâfatı Cennet, cihat yolunun,

“İki yüz elli bin er oğul.” dedi.

 

Yabancı derdime olur mu hekim,

Küfür bir millettir kim olursa kim,

Bakın tarih gösterdi ya nitekim

“Düşün, biraz kafa yor oğul.” dedi.

 

Silahımız azdı, mermimiz dardı,

Yeşil sarıklılar orada vardı,

Milletin imanı yurdu kurtardı,

“Kaybetmek bizlere ar oğul.” dedi.

 

Cihan savaşının başlangıcıydı,

İman davasının dibi ucuydu,

Aslında bizlerin gizli suçuydu,

“Sonra güle döndü har oğul.” dedi.

 

Bir avuç askerin işi değildi,

Hakikattı, asla düşü değildi,

Tabi ki Bedir’in eşi değildi,

“Ama benzerliği var oğul.” dedi.

 

Boğazın suları al kana döndü,

Bizim için ölüm kalım bir gündü,

Bu zaferle melekler de öğündü,

“İlâhî kudreti gör oğul.” dedi.

 

Bin dokuz yüz on beş, şimdiyse doksan,

Yetmiş beş seneye dönüp bir baksan,

Bedenimiz var ya, ruhumuz noksan,

“Bunun sebebini sor oğul.” dedi.

 

Neden verdik bu savaşı ne varsa?

Gözünü oyardık kim yan bakarsa,

Gülle kalkan yerde, kadeh kalkarsa,

“Bir daha kazanmak zor oğul.” dedi.

 

Ne çabucak, hemen unutuverdik,

Cana kast edenin koynuna girdik,

Silahla kazandık, gönülle verdik,

“Müslüman’ı gördük hor oğul.” dedi.

 

Ataroğlu’m nesil saptı yüzlendi,

Atayın kemiği yerde sızlandı,

Milletimin gücü nerde gizlendi?

“Kuran’a gizlenmiş sır oğul.” dedi.

Eski Türklerde Din

Bugün Tarih boyunca sürekli tartışılan Eski Türk İnancından bir bölümü yazmak istiyorum.

Bu konuya başlamadan önce nereden başlayacağımı çok düşündüm.

Çünkü; Eski Türklerde (İslamiyet ten önceki Türkler) Din dediğimiz zaman herkes farklı yorumlamalar yapıyor, dolayısıyla ortaya doğru somut bir şey çıkmıyor.

Bilindiği gibi din, insanın inanç ve ibadetlerinin bütünüdür. Göçebe Türk halkı  dini bir topluluk değildir. Daha çok siyasi bir karakter göstermiştir.

Din Adamları yerleşik kültürde çöl ve orman kavimlerinde görülenden farklı olarak Türkler arasında önemli bir rol oynamaz. Ancak bu duruma eski Türk sosyal hayatında bir inanç sisteminin olmadığı şekilde bakılmamalıdır.

Eski Türklerde (İslamiyet ten önceki Türkler) Totemciliğin var olduğu ileri sürülmüş ise de küçük ailelerde (Klan)  bu inanış görülmüş, Türklerde genel olarak Kurt'a tapma yada başka totemlere tapma yoktur.

Eski Türk toplumunun inancı üç noktada toplanır, bunlar 'Tabiat Kuvvetlerine inanma, Atalar Kültü ve Gök Tanrı Dini' dir ben burada bu üç inancı başka bir yazıma bırakıp göçebe yaşayan toplulukların dini inançlarının Şamanlığa bağlanması gelenek haline geldiği için bende şamanlardan kalan, içimize örf olarak giren şamanlık öğütlerinden bahsedeceğim.

Bu yazımızdan sonra  öğütlerin bir çoğunun dinimizin emirlerine de çok benzediğini görecek ve Eski Türklerin (İslamiyet ten önceki Türkler) inanışları hakkında bilgi sahibi olacağız.

İşte Şamanlardan Kalan Öğütler;

İçmeyin. Hiç içmeyin! Alkol vücudu, beyni ve ruhu öldürür. Ben yıllardır içmiyorum. Eğer şamansanız veya ruhsal bir insansanız içerek bir süre sonra tüm güçlerinizi bitireceksiniz ve ruhlar sizi cezalandıracaktır. Alkol gerçekten de öldürür, aptalca şeyler yapmayın.

Hayat çok kısadır. Bunu gözyaşları, kavgalar, küfür ve alkol ile çarçur etme. İyi şeyler yapabilir, çocuk yetiştirir, dinlenir ve daha fazla mutluluk verici şeyler yapabilirsiniz.

Oldukça güzel bir deyiş vardır: Veren eli kısıtlı görme. Eğer mümkünse zayıf ve ihtiyacı olanlara para ver. Miktarı önemli değil ancak vermiş olmak önemlidir.

Eğer Dünya’yı değiştirmeyi amaçlıyorsan önce kendini değiştir.

Ahlaki olarak önceliğiniz başka birine zarar vermemek olmalıdır. Bu prensip oldukça güçlü olmalıdır. Sadece şöyle düşünün: “Hiçbir zaman hiç kimseye zarar vermeyeceğim.”

Size saygı gösterilmesini istiyorsanız başkalarına saygı gösterin. İyilik için iyilik, kötülük içinse bu kötülüğü yok saymak yapılacak en doğru şeydir. Sizi kötü yapmaya çalışan biri onu yoksaydığınız için kendini gerçekte daha kötü hissedecektir.

Tüm gücünle diğer insanlara yardım etmeye çalış. Eğer mutluluk veremiyorsan en azından zarar verme.

Zorluklar birer formalitedir. Ciddi zorluklar, daha ciddi olsalar bile hala formaliteden ibarettir. mesela bir uçağa binerek aynı mavi gökyüzüne ulaşmak mümkündür. Herkese barış!

Bir hayale ulaşmak için bazen tüm gereken bir adım atmaktır. Zorluklardan korkmayın, her zaman vardırlar ve olacaktırlar.

Canlılar için bir mutluluk kaynağı olabilirseniz siz kendiniz en mutlu olursunuz. Ve başkalarına acı çektirirseniz siz kendiniz de acı çekersiniz.

Sevebilme yeteneği Dünya üzerindeki en önemli yetenektir. Herkesi sevmeyi öğrenin, düşmanlarınızı bile.

Akarsulara çöp atmayın. Asla! Suyun ruhu çok sinirlenebilir. Ruhu yatıştırmak için ekmek, süt yada para atabilirsiniz.

Genelde geçmişimizi “altın çağ” yada “altın günler” olarak adlandırırız. Bu bir hatadır. Hayatımızda yaşanan her an tam olarak altın çağdır.

Her zaman hatırla: Doğru din, doğru inanç ya da en becerikli şu veya bu inancın din adamı yoktur. Tanrı birdir. Farklı din ve inançlar bu tepeye ulaşmanın farklı yollarını sunarlar. Kime istersen dua et, ancak bil ki senin asıl amacın günahsız olmak değil, tanrı’ya ulaşmaktır.

Eğer bir şey yapmaya karar verdiysen kendinden şüphe etme. Korku seni kendinden ve doğru yoldan saptırmaya çalışacak. Çünkü bu kötülüğün ana silahıdır.

Hayatta çok önemli bir şeyi hatırla. Herkes hak ettiğini bulur. Problemlerin ruhuna ve düşüncelerine girmesine izin verme böylelikle problemler vücuduna da ulaşamaz.

Hayat sana yüzünü ya da başka bir tarafını çevirmiş olabilir. Ancak sadece çok az kimse aslında hayatı çevirenin gerçekte kendisi olduğunu anlayabilir.

Asla pişmanlık duyma! Ne olursa olsun bu ruhların isteğiyle olur ve bu her zaman en iyisidir.

Kalbinizde her hangi bir baskı olmadan rahat nefes alabilmek için, ağlamayı öğrenin. 

Kadınlar alışveriş yaparken ailelerinin önlerindeki günlerdeki mutluluğunu satın alırlar. Her bir taze, güzel, olgun ve güzel kokan meyve bu ailede mutlu ve sakin bir hayattır. Erkek, kendi tarafından kadına para sağlamalıdır. Böylece kadın en iyi kalitedeki ürünleri seçebilir. Yiyeceğe harcanan paradan kısan bir aile fakirleşir ve mutsuzlaşır. Bu kısıntı aslında sevdiklerinin mutluluğundan kısılır.

 

Üstâd Necip Fâzıl’ı Anlamak…

m.balkan42@hotmail.com

26 Mayıs 1904’de doğan ve 25 Mayıs 1983’de hayata gözlerini yuman Ahmet Necip Fâzıl Kısakürek, gençliğimde eserlerini okuyarak beni son derece etkileyen bir yazarımız.

Hiç unutmuyorum. Sanırım en son olarak 1977’de, MHP Konya Mitingine gelmişti. Ben Üstâdı Zafer Sineması’nda dinledim ve kendisini yakından gördüm. En çok da dikkatimi çeken de sağ parmak ucundaki cıgarasının biri sönmeden diğerini yakmasıydı. Yâni konferansta bile sigarasını hiç söndürmeyen bir üstâd ile karşı karşıya idim. Onu dinleyebilmek ve ne dediğini anlayabilmek için bu kusurlarını bile müsamaha ile karşılayabiliyorduk, o dönemlerde.

Beni asıl tesiri altına alan ise Çile adlı şiir kitabı oldu. Sonra “Çöle İnen Nûr, İdeolocya Örgüsü, Esselâm, Moskof, Râbıta-ı Şerife, O ve Ben, Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin, Tarih Boyunda Büyük Mazlumlar” adlı eserlerini okudum. Rapor adlı ayda bir çıkan küçük risale biçiminde dergiyi almaya başladım. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in hayatını anlatan Çöle İnen Nûr’u genç nesillerin hassaten okumalarını isterim.

 

***

Necip Fâzıl Kısakürek’i Anma Etkinlikleri, bildiğiniz gibi 2013’de Konya’dan başlatılmıştı. Bu etkinliklerden de son derece faydalandım. Pek çok kitap ve çıkardığı dergileri gazeteler vasıtasıyla insanımıza ve okurlara ulaştırıldı.

Bu etkinliklerin son bölümünde dağıtılan ödüllerin yanında tertip komitesine birde “Üstâdın Büstü” hediye edildi. Bu çok garibime gitmişti. İki hayatından son bölümü ‘ikon’larla mücadele içerisinde ve zindanlarda geçen, son nefesini verirken dahi mahkemelerden kurtulamayan aksiyon adamı, fikrin namusunu edeple savunan bir şâir ve yazara bu yapılmalıydı, dedim.

 

***

Üstâdın çekilmiş pek çok eski (siyah beyaz)resmi var. Renkli olarak çekilen fotoğrafı pek yoktu. Medyada en çok kullanılan bir fotoğrafı var ki, o resim 1980’den önce “Erkekçe” dergisinde, kendisiyle yapılan bir röportajda çekilen bir resimdi. O dergiyi sırf bu röportaj için almış, Necip Fazıl’la olan kısımları koparıp saklamıştım. Bu fotoğraf üstadı yüz hatlarıyla olduğu gibi anlatan güzel bir fotoğraftı. Çektiği çileler o fotoğraf karesinde anlamlı bir şekilde ifadesini bulduğu için hâlâ o resmi kullanıyoruz.

İki insanı çok sevmeme rağmen cenazelerinde bulunamayan talihsiz ve şansız bir insanım. 1983’ün kış aylarında vatani görevimi İstanbul’da yaptığım için ne yazık ki ne Erol Güngör hocanın ne de Üstâd Necip Fazıl’ın cenaze merasimlerinde bulunamadım. Üstâdı, “ikon” hediye ederek bir çuval inciri berbat etmeden, onun düşünce ve fikirlerine saygı göstererek anmak ve anlamak gerekir. Her okula, her yere, her şeye onun adını koyarak onu başka yerlere çekmeye hiç gerek yok. Herşeyi tadında bırakmak, tadında anmak, ve üstâdı anlamaya çalışmak için orta yolu bulmak gerekir.

 

***

Büyük Doğu Yayınları arasında 3. kitap olarak çıkan “Cumhuriyet 50. Yılında Türkiye’nin Manzarası”nı her yönüyle çizen Necip Fazıl Kısakürek, yaşamış olsaydı günümüz Türkiye’sinin manzarasını acaba nasıl çizerdi?..

Meselâ Suriye’de 6 milyon insanın göç meselesine nasıl bakardı? Olaylara “Millî Bakış” açısını nasıl resmederdi?

Gençlik ve üniversitelere nasıl bir yorum getirirdi? 17 Maddelik Öz’e daha hangi maddeler eklerdi? “Seni Bekliyoruz!” derken acaba hangi partiyi kastediyordu?

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Üstadı ölümünün 33’üncü, doğumunun 112’inci yılında rahmetle yâd ediyoruz. Nûr içinde yatsın.

Son söz yine Üstâdın:

“Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!”

 

Allah'ım, azabından affına, gazabından rızana sığınıyorum

omerlutfiersoz@gmail.com    

    Malumunuz son dönemlerde Mübarek gecelerle ilgili diğer günlerden hiçbir farkları olmadığı, o gecelerde yapılacak ibadetlerinde bid’at olduğunu ifade eden bir grup bulunmaktadır. Hâlbuki Allah (c.c.), bazı geceleri diğer gecelere üstün kılmıştır. Kadir Sûresinde Kadir gecesinin bin aydan daha hayırlı olduğu ifade buyrulmuştur. Bazı günler diğer günlerden üstün kılınmıştır. Cuma Sûresinde Cuma gününün önemi vurgulanmıştır. Cuma günü diğer günlerden üstündür. Bazı aylar, diğer aylardan üstün kılınmıştır. Kendisinde Kur’an-ı Kerîm’in indirildiği Ramazan ay’ı diğer aylardan üstündür. Bazı Mekânlar diğer mekânlardan üstün kılınmıştır. Mesela: Mekke, Kâbe-i Muazzama, Medine, Ravza-i Mutahhara, Arafat v.b. yerler, diğer yerlerden, şehirlerden, Mekânlardan Üstün kılınmıştır.

     Bahsettiğim gerçekler,  Kur’an-ı Kerimde açıkça ifade buyrulmuştur. Ayrıca, önemli gün ve gecelerle ilgili olarak hadis-i şeriflerde de bilgiler verilmektedir.  Bunlar tartışılamaz dini gerçeklerdir. Okuyucularımız bu önemli gün, ay ve geceleri bu bakış açıları ile değerlendirirlerse daha isabetli davranmış olurlar diye düşünüyorum. Rabbimiz, biz günahkârları affetmek için bazı gün ve geceleri kurtuluşumuza vesile kılmaktadır.  

 

     Berât Gecesi, Kameri takvimin 8. ay'ı olan Şaban'ın 15. gecesidir. 10/11 Mayıs 2017 Çarşambayı Perşembeye bağlayan gece, Berât Kandilidir. Bu vesile ile Berât Gecemizi tebrik eder, her iki cihanda kurtuluşa erenlerden olmamızı Yüce Mevla’dan niyaz ederim.

     Berât kelimesi, sıkıntıdan, borçtan, suç ve cezadan kurtulmak, beri olmak anlamına ge­lir. Dini anlamı ise; günahlardan/kötülüklerden arınmak/temize çıkmak, İlâhi af ve Rahmete nail olmak/erişmektir. Berat Gecesinde, Berat edenlerden olmamızı Yüce Mevlâdan niyaz ederim. Hayatımızın her dönemini kulluk görevimizin bilinciyle geçirmeliyiz. Sadece önemli gün ve gecelerde değil, her zaman ibadetlerimizi yapmalıyız. Berat Gecesinde, mağfirete ermek ve günahlardan temizlenmek için dua ve niyazlarımızı artırmalıyız. Yüce Allah (c.c.)’ın bu gecede, dili ve kalbi ile kendisine yöne­lenleri, kendisinden bağışlanmalarını is­teyen Mü’minleri, affedeceğini, bağışlayacağını ümit ediyoruz. Yeter ki, Müslüman tam bir dil ve gönül bağı ile Al­lah (c.c.)'a yönelmiş olsun.

 

     Bu gece, her insanının mukadderatının tayin edildiği bir dönüm zamanıdır. Çok feyizli, bereketli olan Berât gecesini uyanık bir şekilde geçirmemiz tavsiye olunmuştur. Gecesini ibadetle ihya eder, gündüzde de Oruçlu olursak güzel olur. Rabbimizden, bağışlanma, helâlinden geniş rızık, hastalıklarımıza şifa ve başka ne gibi dileklerimiz varsa dualarımızla istemeliyiz. Önemli gün ve gecelerde diğer günlerden daha fazla bir şekilde farzlara ilave olarak, nafile ibadetlerle de Allah (c.c.)’a yalvarıp kurtuluşa ermek için çalışmalıyız. Bu geceye mahsus, özel bir ibadet şekli yoktur. Kuran-ı Kerim okuyarak, namaz kılarak, dua ederek, Yüce Allah’ımızdan bağışlanmamızı dileyerek geceyi en iyi şekilde değerlendirmeliyiz. Aynı zamanda bu gece bir Muhasebe gecesidir. Bütün sene içinde işlenen sevap ve günahların muha­sebesini yapmalıyız. Bunun için bu mübarek geceyi tövbe ve istiğfar, ibadet ve taât içinde ge­çirmek kazançlarının en iyisidir.

 

      Bu Mübarek gecede; “Allah'ın azabından affına, gazabından rızana sığınıyorum. Senden yine sana iltica ediyorum. Şanın yücedir.” diye dua edilmelidir. Ay­rıca fakirlere, darda kalmışlara, kimsesiz ye­timlere yardım elimizi uzatmalıyız.

     Âyet-i Kerîme ve Hadis-i Şeriflerden öğrendiğimiz emirleri yapıp, yasaklananlardan da kaçınmak zorundayız. Müslüman şirk koşmamalı ve kul hakkına girmemelidir. İçki müptelası olup, terk etmeyenler, akraba ile irtibatı kesenler, ana babaya asi olanlar, bu yanlışları devam ettirdikleri sürece affa kavuşmayacaklar.

     Müslümanlar, sevap ve günahlarının hangisi daha çoksa ona göre mükâfat veya ceza göreceklerdir. Rabbimizin Rahmeti gazabından çoktur. Onun içindir ki; Rabbimizin Rızasını kazanacak ameller yapıp, mükâfatlandırılacaklardan olmak için çalışmalıyız. Önemli gün ve geceleri kurtuluşumuz için değerlendirmeliyiz. Berât gecesini fırsat bilerek, Allah’ın emirlerine aykırı davranışlarımız terk edilmeli, pişman olup tövbe ederek, affedilmemiz için çalışmalıyız.

 

Bu gece af yağmurunu, sağnak  sağnak ver bize,
Bu gece cennet yolunu, adım adım ser bize,
Bu gece nûr perdelerin, kanat kanat ger bize,
Mahşer günü, biz kulları, utandırma YÂ RABBİ !

                                         Cengiz Numanoğlu

      Allah (c.c.), her birimize, hayatımızın her anını gereği gibi ihya edebilmeyi, yapılacak dualar hürmetine Berât eden Müslümanlardan olmayı nasip eylesin. Berât Gecesinin Âlem-i İslam’ın kurtuluşuna vesile olmasını Yüce Mevlâdan niyaz eder, sıhhat ve afiyetler dilerim.

“Çünkü O Azdı”

parlakturk@yaho.com

Dünya seyrediyorsa bizde mi seyretmeliydik?! 

Şeytan şeytanlığını, düşman düşmanlığını, firavun da firavunluğunu yapacak elbet.

Cibilliyetleri bunu gerektiriyor çünkü.

Ama Müslüman böyle mi olmalı?

O, iman ve ahlakının gereği, haksızlık ve zulüm karşısında asla sessiz kalamaz, kalmamalıdır.

Ne var ki, bu sesin çok az ve kısık çıkışı, firavunlara cesaret veriyor!..

Mısır'daki idam kararları karşısında yükselen çığlığa, kaç tane İslam ülkesi ses veriyor acaba?

Saymaya dilim varmıyor...

Bunlara İslam ülkesi demeye de....

Bu nasıl İslam anlayışı, bu nasıl kardeşlik, anlaşılmaz bir durum?!...

Firavunun zulmü kadar, ona sessiz kalanlar da bu zulme ortak olmuyorlar mı?

***

Diplomatik veya siyasi yollardan veyahut nasıl olacaksa bir şekilde Firavun'a gitmede geç kalmamak lâzım.

Çünkü Firavun azdı.

Geçmişte de firavunlar vardı, azgın, zalim, sapkın firavunlar.

Allah Teâlâ, böyle bir Firavun için Hz.Musa'ya sesleniyordu. 

"(Ya Musa, artık) Firavun'a git! Çünkü o iyice azgınlaştı."(Taha,24).

Evet, o hangi dilden anlıyorsa o dilden ona bir şeyler söylemek gerek!

Nasıl ki, Hz.Musa (a.s) bu görevi ifa için yanına yardımcı istediyse, biz de yanımıza yardımcılar alarak çağdaş firavunun kapısını çalmalı, onu bu zulmünden vazgeçirmeye çalışmalıyız.

Zalimi zulmünden vazgeçirmek de bir cihad değil mi?

Böylece, hem zulmü önlemiş, hem de zalimle mazluma yardım etmiş oluyoruz.

*** 

Allah Rasulü (s.a.v) bakın ne buyurmuşlardı:

"Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım et!"

Sahabeler: "Ya Rasulallah! Zalime yardım edelim tamam da, mazluma nasıl yardım edelim?" diye sorunca şöyle cevap verdiler:

"Zalimi zulmünden alıkorsun, işte bu ona yardımdır."(Buhari, Mezalim,4).

Esasen mazlum, Müslüman da olsa gayrımüslim de olsa durum değişmez.

Ona yardım etmek, hem insanlık hem Müslümanlık görevidir.

Peki, duyarsız kalmak, yardım etmemek hâlinde durum nedir?

İşte o zaman, azaba da gazaba da hazır olmak gerekir.

Peygamberimiz buyurdular:

"Şüphesiz insanlar zalimi görüp de zulmüne engel olmazlarsa, Allah'ın kendi katından göndereceği bir azabı hepsinin üzerine yayması yakındır."(Tirmizi, Fiten,8).

*** 

Böyle bir azaba müstahak olmamak için, bir yandan Allah'a sığınıp dua ve temennide bulunurken, diğer yandan zulmün önüne geçmek, zalime de mazluma da yardım etmek için fikrî, ameli ve malî her türlü araç ve imkanlarla gayret sarf etmeliyiz.

Belki o zaman, Allah'ın azabı veya gazabı değil, inşaallah rahmet ve nusreti üzerimize inmiş olacaktır.  

Arzın Kalbine yolculuk

salihsedatersoz@hotmail.com
salihsedatersoz@gmail.com

Değerli okuyucularım, kıymetli kardeşlerim;

2007 yılında yapmış olduğumuz umre dönüşünden sonra müracaatta bulunduğum Haccımız 10 yıl bekledikten sonra nihayet bu yıl kuradan çıkmış oldu.

Rabbime sonsuz şükürler olsun ki 10 yıl sonra da olsa, Hac gibi ulvi ve mukaddes bir yolculuğa çıkmayı biz aciz kullarına da nasip etti.

Bu sebeple yarın yani 18 Ağustos Cuma günü sabah namazından hemen sonra bu kutlu yolculuğumuz başlayacak İnşaallah…

Hac; bildiğiniz gibi, dinimizin farzlarındandır ve şartları tutanlara Allah’ın bir emridir. 

Dünya mertebelerinden, süs ve ziynetlerinden sıyrılarak bir anlamda kefene bürünmek olan ihrama girmeyi,

Kendi beyti olan Kâbe’ye yüz sürerek tavaf etmeyi,

Hz. Adem ve Hz. Havva’nın buluşup bağışlandığı yer olan Arafat’ta vakfeye durmayı ve göz yaşları ile dualar etmeyi,

Nefsimizi ve dünyanın her türlü oyun ve eğlencesini taşladığımız, dışladığımız anlamını ifade eden şeytan taşlamayı,

Safa – Merve arasında say yapmayı ve

Efendimizi ziyaret etmeyi nasip eden Yüce Yaratan’ımıza ne kadar şükretsek azdır.

Rabbim bütün bu güzel davranışları içten yerine getiren kullarından eylesin.

Bütün bu ibadetlerin samimi olarak, kalpten yerine getirildikten sonra günahsız olarak memleketlerine dönenlere ne mutlu…

Dünya Müslümanlarının tek yürek olup atması niyetiyle, orada sadece bedeniyle değil aynı zamanda ruhuyla ve bütün gönlüyle beraber olanlara ne mutlu…

İslâm dışı her türlü düşünceyi, zihniyeti, davranışı terk ederek, Rabbimizin emrine amade olanlara ne mutlu…

Hac, umre ve o mübarek mekânlarda yapılan ibadetlerin tamamı arınma, günahlardan temizlenme ve Allah’ın rızasını kazanma gayesi ile yapılır. Rabbim bizi de bu düşüncede sabit tutsun İnşaallah…

Arzın kalbine yapacağımız bu kutsal yolculuğumuzun hayırla tamamlanması için dualarınıza talibim. Haklarınızı helal ediniz.

Dönüşte o mübarek mekânlarda yaşadıklarımızı anlatan yazılarımla tekrar beraber oluruz İnşaallah…

Yazımı yeni yazdığım Hac yolculuğu başlıklı şiirim ile tamamlıyorum. Hepinize sağlıklı ve mutlu yarınlar diliyorum.

Hac yolunda    

Mukaddes yolculuk başlıyor İnşaallah,
Hayırlı mübarek eylesin Cenabı Allah,
Geride kalanlar Fiemanillah,
Haklarınızı helal ediniz dostlar.

Yapılan çağrıyı biz de duymuşuz,
Rahman, Rahim'in emrine uymuşuz,
Rasûlün yolunda türab olmuşuz,
Rabbim herkese göstersin dostlar.

Arzın Kalbine ulaşmaktır hedefimiz,
Dünya Müslümanları olarak gayemiz,
Tek yürek olup çarpmaktır emelimiz,
Allah yar ve yardımcımız olsun dostlar.

Kabe'ye yüz sürüp ağlayabilirsek,
Rasûlün misk kokusunu alabilirsek,
Yurdumuza günahsız dönebilirsek,
Bizden bahtiyarı olur mu dostlar?

Salih Sedat hepinizden dua bekliyor,
Siz de benim dualarımdasınız diyor,
Selâmlarınızın ulaşacağını da ekliyor,
Haklarınızı helal ediniz dostlar.

YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi