Bugün; 17 Temmuz 2019, Çarşamba
YAZARLAR
Şu İstanbul Sözleşmesi dedikleri

         Baştan söyleyelim biz, herkes için şiddete, şiddetle karşıyız.

         01/08/2014 yılında yürürlüğe giren İstanbul Sözleşmesi üzerinde yoğun bir tartışma var.

 Feminist grupların, muhafazakar kesimi sırf dini argümanlarla sözleşmeye karşı çıktıkları iddiasıyla suçlamalarına soğuk kanlılığımızı muhafaza ederek cevap verelim.81 maddelik sözleşmeyi madde atlamadan(Ek 66 madde hariç)okudum. Hem taşıdığı başlık hem de 2/2. Madde de ki bir ifadeyi dikkat çekici buldum.

         Sözleşme ‘’Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’’ başlığını taşıyor. 2/2.madde de ‘’ Toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin kadın mağdurlarına özel olarak dikkat edilecektir’’ deniliyor.

         Sözleşmenin başlığından ve  2/2. maddenin ‘’kadın mağdurlarına özel olarak dikkat edilecektir’’ ifadelerinden kendilerinin kadın erkek eşitliğine inanmadıklarını anlayabiliyoruz. Çünkü hem eşitliği kabul edip hem de iki eşitten birisini, özel hükümle  korumaya alıyorsanız, korunanı zavallı, aciz, güçsüz ve çaresizlik retoriğiyle aşağılıyorsunuz demektir. Bu, akıl dışı anlayışın hukukundan da bir sonuç çıkmaz. Sözleşmenin samimiyetle bir alakası yoktur; onu söylemeye çalışıyoruz.

          Feministlerin, ’’kadınlar, zavallı, aciz, çaresiz ve güçsüz değildir’’ diyerek bu sözleşmeyi ret etmesi gerekirken sahiplenmeleri kendi içinde ayrı bir paradoks.

         Sırf cinsiyet üzerinden yürüyen bu sözleşmenin, kadın kadına şiddette nasıl işleyeceği de merak konusu. O zaman taraflardan hangisini koruyacaksınız? Çünkü sözleşmenin 1.maddesinde ki maksatlarda bu sorunun cevabı yok.

          3/C maddesinde ‘’toplumsal cinsiyet’’ ‘’toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller ,davranışlar, faaliyetler ve özellikler’’ olarak tanımlandığı halde toplum, bu rollerin  belirlenmesinde kültür, töre, din ,gelenek, namus gibi kavramları kullanamaz(!) Çünkü 12/1. Madde de ‘toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı ön yargıların, törelerin ,geleneklerin ve diğer uygulamaların(?) kökünün kazınmasını’’ istiyor. Giriş cümlesinde ‘’kadınların daha aşağı düzeyde olduğu düşüncesi’’ varsayımı, ‘’diğer uygulamalar’’ ifadesinin dini yoruma da açık olduğunu bildikleri için toplumsal tepkiyi önlemek adına kullanılmış  bir tampon sadece. Gerçekle alakası yok.

         Dindarların, LGBTİ’ye alan açıyor iddiası ön yargı ve çarpıtmadır diyenler; 4/3.maddede geçen ‘’cinsel yönelim’’ tanımı ve hukuki yorumuyla LGBTİ’ye yol vermediğini/vermeyeceğini nasıl izah edecekler merak ediyoruz.

         Aileyi parçalamadığı iddiasına gelince:

         Ankara 2. Aile Mahkemesinin 23 Mayıs 2018 de emsal olacak bir kararı vardır. Hukuk dışı evlilikten hamile kalan kadın, kendisine partnerince(!) şiddet uygulandığı gerekçesiyle mahkemeye başvurur. Mahkeme genç adama 3 ay süreyle uzaklaştırma(kadından-işyerinden) ve bu 3 aylık sürede aylık 300 lira nafaka ödeme cezası verir. Mahkeme nafakayı tartışırken 6284 sayılı yasada açık hüküm olmayınca, İstanbul Sözleşmesinin 3/b maddesi uyarınca partnerlerin de, aile içi şiddet tanımı içinde yer alacağı gerekçesiyle Anayasanın 90.Maddesinden güç alarak 6284 sayılı yasanın 5/4.maddesine göre şiddet uygulama hükmünden nafaka cezasına hükmetmiştir.

         Nasıl?.. Hukuken evli olmayan iki kişiyi İstanbul Sözleşmesinin nasıl evlendirdiğini, ideolojilerinin esiri olanlar anlamış olmalı.

         Bir soru da hükümete: ’’Cennet anaların ayağı altındadır.’’ ’Erkeğin kadınlar üzerinde hakkı vardır. Kadının da erkekler üzerinde hakkı vardır’’ şeklinde anayasa metni kadar özlü hüküm koyan İslam dininde, siz neyi bulamadınız da; iki yüz yıldır kilise üzerinden dinle savaşan bu Avrupalı nihilistlerin belgesini imzaladınız? 80.madde(feshetme) hala işletilmeyecekse biz tokuz. Size afiyet olsun. Selamlar.

La Casa De Keykubat

Eto’onun gelişinde Game of Thrones ve Zuta’nın gelişinde Black Mirror temalarını işleyen Konyaspor forma tanıtımında ise çok daha kapsamlı çalışmalar yaptı…

Önceki sezon adından bir hayli söz ettiren La Casa De Papel dizisinden esinlenerek yapılan forma tanıtımı bir hayli ses getirmişti. Çıtayı yüksek tutan Hüseyin Ekinci önderliğinde ki sosyal medya ekibi yine adından bir hayli söz ettirecek bir projeye imza attı. Zira La Casa De Papel yapımcıları yapacakları belgeselde Konyaspor’un yaptığı projeyi kullanmak için çoktan izin istemişlerdi.

Ülke olarak en büyük problemlerimizden biri bir şeyi olduğu gibi kabul edemeyişimiz diyebilirim. Bir forma tanıtımının altında siyaset aramak ancak cehalet erdemdir sözünü savunan kafayla aynı bakışa ait olabilir. Önceki filmde Konya’ya komünizm geliyor başlığı atarken, bu defa da utandıkları şanlı tarihimize çamur atmakla yetindiler.

Geçtiğimiz yıl yapılan tanıtım filmini de beğenmiştim, bu yıl yapılan filmi de beğendim. Ancak eleştireceğim yönler de olacağını belirtmek isterim.

Selçuklu devletine başkentlik yapmış logosunda Selçuklu devletini taşıyan bir takımın, bir şehrin diriliş temalı bir reklam yapması tartışmaya açık bir konu olmamalıdır. Zaten yaptığınız iş farklı mecralarda ve farklı görüşlerden bile ses getirebiliyorsa yolunuz doğru demektir. Senaryo sağlam Hüseyin Ekinci imzası olduğu belli, futbol takımından birilerinin olması hele ki kaptanlardan birinin olması da güzel. Filmde bazı gereksiz şeyler olduğunu söylemeden geçemeyeceğim, bunlar birileri tarafından sonradan eklendiğini görmek zor değil, soru neden eklendiği…

Filmimiz bir dokuma tezgahında başlıyor ve Keykubat sarayında son buluyor. Dört atlımız Selim önderliğinde yola çıkıyor kutsal emanetleri almak için, at binişlerinden arkadaşların profesyonel oldukları belli ,Selim ise işi çabuk kavramış yıllardır Diriliş dizisinde oynarmış gibi bir havası var…

Filmde demirci, ekmekçi temalarını çok düşündüm neden eklendiği konusunda bir fikir bulamadım siz bulursanız bana da söyleyin merakta kalmayayım.

 Selim ve arkadaşları dörtnala Keykubat sarayına girerken İbnül Arabi edasıyla Arapça bir şeyler okuyan bir detay var mesela bu detay girecekse okuduğu Arapça yazılmış Konyaspor tarihi olabilir miydi ? diye kendime sormadan edemedim. Satıcılar kılıç kalkan hızlı bir şekilde geçtiği için renk katmışlar. Defalarca söylemek gerekirse filmi gerçekten çok beğendim…

Saraya kadar olan kısım tamam, benim şahsi fikrim bu senaryo birkaç defa değiştirilmiş birazda aceleye getirilmiş gibi bir kanı bıraktı. Bence Filmdeki gereksiz dediğimiz yerler atılmalı bazı kısımlarda detay dediğimiz olaya girmeliydik. Görüşlere saygımız var bu benim kendi görüşüm tabi ki…

Sultan huzurunda iki şey dikkatimi çekti; Birincisi Sultan’ın huzuruna girerken kapıda bekleyen arkadaşlara kadar ulaşmış iseniz desturu o arkadaşlar alır, sizin ekstra destur istemeniz bence komik olur o arkadaşlara silahınızı teslim eder ve huzura çıkarsınız.

İkincisi ise kullanılan ‘’ emeğiniz yağlı olsun yiğitlerim ‘’ yerine kutlu sancağımız sizlerle dalgalanacaktır gibi bir şey olabilirdi. Fakat biliyorum ki kısa sürede neredeyse sıfır bütçe ile bundan iyisi olması imkansızdı.

 Yine mükemmel bir işe imza attınız tebrikler eleştireceğim asıl yer ise bu tanıtımın sonunda Selim rüyada olsa ve tam sultan formalara bakıp cümleyi kurduktan sonra Selim’in  telefonu çalsa takımdan futbolcunun biri hadi selim unuttun mu bugün forma tanıtımı var dese günümüze taşısalar olayı stadyumda Selim formaları aynı rüyasındaki formalar olduğunu görse diğerleri şaşkınlıkla bakarken Selim kameranın zoom yaptığı esnada gülümseyip göz atsa efsane ötesi bir tanıtım olurdu diye düşünüyorum. Son olarak forma satış fiyatımız kişi başına düşen milli geliri baz almak yerine ülke gerçeklerini göz önüne alırsa sattığının on katı kadar satacağına eminim.

Forma tanıtımımız ile ilgili naçizane düşüncelerim bunlar, yapıcı eleştiri yaptığımı düşünüyorum. Ya siz ?

 

İyi Savunma, İyi Sonuç

Yine şampiyonluğun yolunun Konya’dan geçtiği bir maça şahit olduk. Galatasaray, Başakşehir’in sürekli kaybetmesinden sonra umut dolu gelirken, diğer yandan Beşiktaş’ın da sürekli kazanmasıyla stres dolu bir Pazartesi maçına çıktı. 

Konyaspor açısından ise bir prestij maçından çok da fazla anlamı yoktu, bu maçın ancak Aykut Kocaman’ın sürekli dillendirdiği yeni sezon yapılanması için önemli sinyaller alacağı bir maçtı. 

Ankaragücü maçındaki kadroyla sahaya çıktı. Yatabare’de ısrar etmesi makuldü. Durağan oynayan ve pozisyon harcayan Jahoviç yerine yine pozisyon harcayan ama en azından kontratağa daha uygun ve alan açan bir Yatabare daha iyi bir tercihti. 

İlk 10 dakikadaki baskıyı soğukkanlı şekilde savuşturan Konyaspor, 30. dakikayı da ciddi bir pozisyon vermeden geçti. Bu arada özellikle Ömer Ali’nin savunma arkasında kendini çok iyi unutturduğu anlarda da iki tehlikeli pozisyon buldu. Daha fazla tehlikeli olmasını ise havadan oynaması engelledi. Rakip savunma çok uzun olmasına rağmen sürekli yüksek top atmaları anlamsızdı. 

Konyaspor’da herkes Zuta’nın aksamasını beklerken aksine Onyekuru’nun çok hareketli oyununa Skubiç dayanamadı. Neyse ki arkasında kapı gibi duran Uğur Demirok vardı. Feghouli etkisiz olduğu için Zuta’nın kanadında da korkulan olmadı ve ilk yarı Konyaspor’un istediği gibi 0-0 tamamlandı. Çünkü Galatasaray’ın her ne kadar gol arasa da enerjisini ikinci yarıya sakladığı belliydi. Bu yüzden arkada da çok az açık vermediler. Belki daha fazla baskı yapsa Konyaspor ikinci yarıya önde başlayacak golü bulabilirdi. 

İkinci yarı Galatasaray oyunu iyice Konyaspor yarı sahasına yıktı. Yeşil Beyazlılar’ın özellikle stoper ve ön liberoları günündeydi ve savunmada ciddi sıkıntı yaşatmadılar ama orta sahada hücumu organize edecek oyuncu olmaması, Miloseviç’in de sahada gezinmesi kontralarda sürekli top kayıplarını getirdi. 

70’den sonra Aykut Kocaman ilk hedefi olan beraberliği sağlamak için Ömer Ali’yi çıkarıp Amir’i aldı. Yatabare’nin yerine de Jahoviç girdi. “Bu saatten sonra atmasam da olur. Yemeyim yeter” denebilecek ve sonraki maçlara yönelik motivasyonu korumaya yönelik kapanma üzerine kurulu oyun maç sonuna kadar devam etti. Amiyane tabiriyle “Çanakkale geçilmez” oynadı ve istediğini aldı. 

Şampiyonluğa oynayan Galatasaray karşısında son haftaları çok kötü geçmiş ve ligi bitirirmiş Konyaspor için iyi bir sonuç. 

 

Aykut hoca ve Ali Turan

Uzun süredir spor yazısı kaleme almamıştım. Ancak izlediğim Beşiktaş maçı bana bu yazının yazılmasını adeta mecbur etti.

Beşiktaş karşısında en tecrübesiz futbolcu olarak ilk 11’ de sahaya çıkan Mücahid’e varıncaya kadar 85 dakika boyunca çok iyi mücadele eden bir Konyaspor vardı.

Evet takımımız oyun olarak istediğimiz kıvamda değildi, istenilen şekilde pozisyonlara giremiyordu ama nihayet karşımızdaki takım Beşiktaş’tı ve ona ezilmeden mücadele ediyordu.

Yediğimiz iki gole de cevap veren ve son dakikalara beraberlikle giren bir Konyaspor vardı sahada…

Ne olduysa oldu. Her şey Ali Turan’ın son 8 dakika içinde oyuna girmesiyle oldu. Ali Turan’ın gireceğini görünce hemen eyvah dedim. Olacaklar içime doğmuştu sanki. Zira Ali Turan daha önceki maçlarda defalarca hatalar yapmış, buna rağmen kadroda sürekli yer almış bir oyuncu idi.

Ali Turan oyuna girdikten sonra kritik noktalarda iki defa topla buluştu. İkisinde de hata yaptı.

Birisinde 6 pas içinde düştü, top boşta kaldı. Orada bir Beşiktaşlı futbolcu olmaması durumu kurtardı. Şayet o bölgede bir Beşiktaşlı oyuncu olsa idi o pozisyonda da golü yemiştik.

Son dakikaya girilirken yaptığı hata affedilir gibi değil. Daha önceki maçlarda yaptığı hatalar da affedilir cinsten değildi ama her nedense Aykut hoca bir ders vermek yerine sürekli kadroda yer vermeyi tercih etti.

Ta geçen sezon Ali Turan’dan bir yarar sağlanamayacağını birkaç kez yazmıştım. Bu maça girerken eyvah demem boşuna değildi. Bunu ben görebiliyorken, bunu herkes görebiliyorken şayet Aykut hoca göremiyorsa tekrar bir değerlendirme yapmasında fayda var.

Bunun bir hata olduğu kasti olmadığı söylenebilir. Kasti olsa zaten yapılan ihanet olur. Bizde kasti olduğunu söylemiyoruz ama bunca hatasına rağmen bir oyuncuya bu kadar şans verilmesi çok fazla…

Adam dışarıda bir beklesin. Maça tekrar çıkmaya iştiyak duysun. Hatalarını gözden geçirsin. Kendini düzeltsin. Olumlu gelişme olursa hak ederse tekrar kadroya girsin.

Bütün hatasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kadroda yer almaya devam ederse o da kendini gözden geçirme fırsatı bulamaz ve hatası gittikçe büyür. Nihayet böyle oldu. Bu futbolcuyu kazanmak değil kaybetmektir.

Sonuçta takıma yazık oldu. Konyaspor’umuza yazık oldu. Konya’mıza yazık oldu. Emeklere yazık oldu.

Konyaspor; 3 maç içerde, 3 maç dışarda olmak üzere son 6 maçtır kazanamıyor. Son 6 maçta, 2 yenilgi, 4 beraberlikle sadece 4 puan toplayabildi.

Artık olan oldu. Bundan sonra toparlanma zamanı. Aykut hocanın Konyaspor’u daha önceki şanlı günlerine geri götürmesini canı gönülden arzu ediyor, bekliyoruz. Başarılar Konyaspor.

Dalkavuk ve Yalaka

Bir insana kıymet verirken menfaat doğrultusunda onun mevkiine makamına saygı duymak ve kıymet vermek eş anlamı şaklabanlık olan dalkavukluktan başka bir şey değildir…

İnsana sadece insan olduğu için değer verilmeli yoksa diğerleri gelip geçicidir her şeyi geçtim dünya geçici, dünya…

Böyle insanlar mevki makam geçinceye kadar insanın dostudur...

Zira mevki makamdan sonra menfaati biteceği için dostluğu da biter böyle insanların ve bir anda dönüverirler…

Bütün şakşakçılığı menfaat üzeredir…

İnsana tabiri caiz ise öyle bir gaz verirler ki şaşar kalır insan bunun karşısında…

Sonra bu şaşkınlık yerini alışkanlığa bırakır ama menfaati biten dalkavuklar birden bire kaybolur gider insanın etrafından…

Onların işidir çıkarı doğrultusunda hareket etmek…

Bu manada her yolu mubah görürler böyle insanlar…

Kuzu postuna bürünmüş kurt misali de gizleyebilirler kendilerini bunlar…

Hakkı, hakikati savunurlar ama özlerinde haktan hakikatten eser yoktur…

İyilik abidesi gibi görünürler ama bu iyi olduklarından değil kendilerini güzel kamufle etmek istediklerindendir…

Çünkü kendilerini iyi kamufle edemezlerse toplum içinde iki para etmeyeceklerini ve paçavradan ibaret olduklarını çok iyi bilirler…

Zoruma giden nedir biliyor musunuz?

Böyle insanların giydiği kuzu postuna aldanıp sözlerinin dinlenip kaleye alınması…

Hâlbuki o postun altında neler var neler o kuzu postu üzerinden alınsa böyle kişilerin ne olduğu apaçık ortaya çıkacaktır…

Böyle karakterler dinden maneviyattan konuşurken mangalda kül bırakmazlar ama arka planda ise maneviyat yoktur içlerinde…

Geçen gün sosyal medyada bir yazı okumuştum tamda anlatmak istediklerimi özetleyen bir yazı aslında…

Yazı aynen şöyle;

Öyle insanlar var ki ayakkabı dükkânı gibi her numara var…

İşte dalkavuklar da böyledir ayakkabı numarası gibi çeşit çeşit numara vardır onlarda…

Birde dalkavukların satın aldıkları yalaka adamlar var ki sormayın gitsin…

Yalakalar içinde ayrı bir yazı yazmak lazım aslında…

Bunlar ise dalkavukların üç beş kuruşa satın aldığı insanlardır ki; esas bunların çirkinliğinden korkacak insan, zira işsiz güçsüz veya insanlıktan çıktığı için buruşturulup bir kenara atılmış karakter yoksunlarından her zarar gelir insana…

Velhasıl; dalkavuk ve yalakalar her toplumun başına bela olmuştur olmaya da devam edecektir…

Yapmamız gereken tek şey bunların şerrinden korunmak için Allah’a sığınmak zira tek sahibimiz O’dur…

Rabbim böylelerini ıslah etsin ıslah olacak halleri yoksa da masumları incitmemeleri adına Kahhar ismi şerifleriyle muamele eylesin… Amin Amin Amin…

Cumamız Mübarek Olsun…

Allah’a Emanet Olun…

 

Gölyazı’nın Ağlayan Çınarı

2016 yılının Mayısında Bursa’dan Çanakkale’ye giderken yol kenarında “Gölyazı” levhasını görmüş ve “Acaba nasıl bir yermiş, gidip bakalım…” diyerek hemen o tarafa dönmüştük. Düz bir arazi üzerinde döne kıvrıla ilerleyip, bu eski yerleşim yerine ulaştığımızda onun göl kenarında ve karaya büyükçe bir köprü ile bağlı olduğunu görünce sevinç ve şaşkınlığımız artı. Civarda turistler dolaşıyor, etrafta birçok balık lokantası ve çay ocağı gibi işletmeler görünüyordu. Gözümüz, köprü kenarında duran devasa çınara ilişince sevincimiz ziyadeleşti.  Önüne konulmuş “Ağlayan Çınar” levhasında, “Gölyazı’da anıt kapsamına giren çok sayıda çınar ağacı bulunmaktadır. Bunların en yaşlısı olan Ağlayan Çınar yerleşimin ada bölümüne geçişte, köprünün yanında yer almaktadır. Yaklaşık 750 yaşında olduğu tahmin edilmektedir. Ağacın gövdesi yaşını belli edercesine büyük ve geniştir.” yazılıydı.

Gerçekten masal kahramanları gibi devasa bir ağaçtı bu. Kalın gövdesinin hemen kenarından çıkıp çok ötelere uzanan ve adeta ikinci bir ağaçmış gibi görünen büyük bir kolu vardı. Alt tarafına dayanak olsun diye bir duvar örülmüş, hemen yanına küçük bir havuz yapılmıştı. Ana gövdesi üzerinde, içine üç basamaklı bir merdivenle çıkılabilen ve içine bir kaç kişinin sığabileceği büyük ve karanlık bir kovuk görünüyordu.

Daha sonra öğrendiğimiz bilgiler kendisine niçin “Ağlayan Çınar” denildiğini açıklar mahiyetteydi. Belki gövdesinden akıttığı özsuyu sebebiyle bu adı almış belki de hakkında anlatılan bir hikâye sebebiyle ona Ağlayan Çınar denilmişti.

Rivayete göre, beldede Rum ve Türkler birlikte yaşamaktayken Mehmet isimli bir genç, Eleni isimli bir Rum kızına âşık olmuş. Birbirlerini çok seven bu iki genç, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Yunanistan’la yapılan mübadele anlaşması sebebiyle ayrılmak zorunda kalmışlar. Bütün ailesiyle Gölyazı’yı terk etmekte olan Eleni’yi takip eden Mehmet, kızın ağabeyi Yorgi tarafından bıçaklanınca daha önce sevgilisiyle buluştuğu bu çınarın kovuğuna gelip, oracıkta can vermiş. Hadiseye şahit olan bir arkadaşı olup biteni Eleni’ye anlatınca kızcağız da hemen kafilesinden ayrılıp geri dönmüş ve Mehmed’in cansız bedeni yanında kendini çınar ağacına asarak intihar etmiş.  Bu acılı aşk hikâyesinden sonra halk, ağacımıza “Ağlayan Çınar” adını uygun görmüş…

Gölyazı, Ulubat Gölü kıyısında küçük bir adacık. Kıyı şeridi ancak 1,5 km kadar. Tarihi geçmişi Roma dönemine ve belki de çok daha önceki çağlara dayanmakta. Eski ismi Apolyont. Hâlâ içinde önceki medeniyetlerden geriye kalmış yadigârlar bulunmakta. Çoğu kısmı yıkılmış yüksek kale duvarlarıyla çevrili kıyı şeridi rengârenk balıkçı tekneleriyle dolu. Her yanda balık tutan, ağ temizleyen, oradan oraya koşuşturan erkekler, kadınlar, çocuklar var. Tarif edilmez bir renk cümbüşü içinde canlı ve hareketli bir yer. İç taraflarda birbirine yapışmış gibi görünen sarı, yeşil, mavi boyalı evler, taş döşeli daracık sokaklar bulunuyor. Sakinlerinin büyük bir kısmının balıkçılıkla geçindiği Gölyazı son zamanlarda beldeye akın eden turistler sayesinde iyice hareketlenmiş durumda. Bursa’ya bağlı Nilüfer ilçesinin gerçekten gezilip görülmeye değer, şirin beldelerinden biri.

Kıyı şeridini baştanbaşa dolaşarak gezimizin keyfini çıkartıyor, Mayıs güneşinden bunaldığımızda bir ağaç gölgesi bulup altında çaylarımızı yudumluyoruz. Birçok yer yeniden tanzim edilmek üzere kazılmış ve inşaat işleri devam ediyor. Tekrar taş köprüyü geçip anıt çınarımızın yanından ilerleyerek “Zambak Tepesi” denilen yere çıkıyoruz. Gölyazı buradan çok daha farklı ve güzel görünüyor. Bütün bunlara rağmen, beldeden ayrılırken, aklımızda daha çok Ağlayan Çınar’ın arzı kuşatan koyu gölgesinin ve hakkında öğrendiğimiz hikâyenin kalacağını biliyoruz. İnşallah bir fırsatını bulur bulmaz buraya yeniden gelir ve belki birkaç gün konaklarız. O vakit altından bereket fışkıran sevgili Ulubat’ta tekne gezisine çıkar, üzerindeki diğer adacıkları da yakından görme fırsatı buluruz.

 

15 Temmuz ve isyanda ısrar

   Kendimi mecbur gördüğüme inanarak yazıyorum. Ne diye bu konulara giriyorsun? Diye tepki gösterenler oluyor. Oysa ki meselenin ciddiyeti herkesin elini taşın altına koymasını gerektirir. Bizim elimiz, bazan hitabet bazan da kitabettir.İsyana karşı suskun kalmak onun haklılığını kabullenmektir. "Haksızlık karşısında susan,dilsiz şeytandır" hadisi şerifi bu gerçeği ifade ediyor.

   15 Temmuz hain kalkışma üzerinden iki yıl geçti. Olayın teferruatına girmeyeceğim. Neticede meşru otoriteye karşı bir isyan olmuştur. İslama göre buna bağilik hareketi denir. Bunun cezası da islam hukukuna göre bellidir. Daha önce bu konuya temas etmiştim.

   Aslında bu yazıda üzerinde durmak istediğim nokta şudur:Huy yani karekter meselesi...

Allah cc Adem'i yarattıktan sonra, İblise "Ademe secde et" emrini verdi. İblis kendisinin ateşten Ademin ise topraktan yaratıldığını öne sürerek üstünlüğünü iddia etti...Bir müddet sonra İblis Ademi yoldan çıkarmaya çalıştı. Derken Adem as şeytanın vesvesesine uyarak hata işledikten sonra TEVBE etti. Allah da onu affetti. Ancak İblis asla isyanından vazgeçmedi ve isyanına ısrar etti.Böylece kıyamete kadar iki çeşit karekter/huy oluştu ki, hepimiz bu konuda imtihana tabiyiz.

   15 Temmuz bağilik hareketi yalnız Türkiyede değil, bütün İslam aleminde ve ümmetin bünyesinde  bir fitne meydana getirdi. Türkiyenin maddi-manevi,beşeri kaybı halen de tam belirlenmiş değildir. Bazılarının yaptığı mağdur olanlar edebiyatına girmeyeceğim. Hele hele şehit ve yaralıları görmezden gelip hep mağdur edebiyatına dalmak en azından erdemsizliktir. Büyük fitnelerde kuru ve yaş birlikte yanıyorsa, bunun sebebi doğruyu ifade etmeyenlerde saklıdır. Devlet suçluyu suçsuzu birbirinden ayırmakla mükelleftir. Bu hüküm doğrudur. Ben bir vatandaş olarak gereken doğru bilgileri devlete veya devleti temsil edenlere vermezsem devlet, mağdurları nasıl ayıklayabilir?

   İblisin tercih ettiği karekteri tercih etmek bir müslüman için yakışmaz. Ortada bir cürmü meşhut vardır. Açık bir cinayet vardır. Eğer Fethullah Gülen ve darbecileri tevbe etmiyorsa bari mağduriyet edebiyatını yapanların tevbe etmeleri gerekmiyor mu? Kafirlere sığınıp Türkiyenin aleyhine çalışmayı hangi ahlaki değerlerle ölçebilirsiniz? Fetö halen de güvenlik güçlerimizi " Eşkiya" diye nitelendirirken onun aleyhine olumsuz tek kelime konuşmayanlara mağdur mu diyelim?(Fetö bir konuşmasında bağlılarına: tek başınıza gezmeyin eşkiya sizi kapar...diyordu)

   Bağilik hareketine kakışanlar ne kadar dindar kabul edilirse edilsin, DİN seçilmiş otoriteye karşı gelmeyi asla kabul etmez. "Biz Allahın istediği gibi bir yönetim getirecektik" deseler dahi, bu iddia kabul edilemez. İnsan öldürmekle, milletin verdiği maaş ve silahla devlete karşı ihanet etmekle meşru hedefe varılmaz. Hedefin doğruluğu ona götüren her yolu meşru kılmaz. 

   Bütün bu ihanetlere rağmen halen de FETHULLAH GÜLEN hakkında olumsuz kanaatlerini ortaya koymayan insanların karekterlerine şaşıyorum. Bu hainin mensupları tarafından ve direktifleri doğrultusunda yapılan bu bağilik hareketini,yapanları ve halen de onlara karşı iyimserlik gösterenleri ihanetle anmak zorundayız. Ancak İBLİS'in karekterini bırakıp Adem aleyhisselamın karekteri olan TEVBE'yi tercih ederlerse, işte o zaman dindeki kardeşliğimiz rahmet, merhamet,adalet ve karşılıklı saygı çerçevesinde elbette devam edecektir.

   İsyanda ısrar şeytanın huyudur.Adem aleyhisselamın huyunu tercihte hayır vardır.ALLAH CC bu milleti ve ümmeti bağilerin şerrinden korusun.

   Allah'a emanet olunuz.

Konya Yazarlar Birliği bir akademidir

07.07.2007 yılında ‘’Türk Aleviliği’’ konferansı verdiğimde Konya Yazarlar Birliği ailesiyle tanışmıştım.

O tarihten sonra bu kıymetli aileden hiç ayrılmadım.

‘’Ailede Huzur için 9 S’’ i anlattım 28.10.2013’de.

Ama daha çok dinledim, öğrendim, tanıştım, kaynaştım, ufkumu açtım.

Konya Yazarlar Birliği benim ve tanıştığım, tanıştırdığım tüm dostlarımın ifadesiyle bir akademi, sürekli eğitim merkezi oldu.

25 yıldır Cumartesi günü saat 14.00 de kıymetli bir konu ve değerli bir konukla öğrencilerinin ruhunu, aklını, kalbini doyurma gayretinden hiç taviz vermedi Konya Yazarlar Birliği.

14.00 deki programdan sonra önce havuzlu, çiçekli doğal bahçesinde gerçekleşen sohbetler şimdilerde Kılıçarslan Meydanı  bitişiğindeki STK’lara ayrılmış havzadaki merkezinin harika salonunda devam ediyor.

‘’Dost dostun zehrini alır.’’

‘’Müsademe-i efkardan barika-i hakikat tevellüt eder/Fikirlerin çarpışmasından hakikat şimşeği ortaya çıkar.’’

Sadece Cumartesi 14.00’de düzenlenen panel ve konferanslar değil, bazen şiir akşamları, bazen sempozyumlarla akademi özelliğini pekiştiriyor Konya Yazarlar Birliği.

Bir de eğitimin yaşamın içerisinden yürümesi gerektiğini vurgulayan ‘’Yazılacak çok şeyimiz var’’ gezilerini düzenler.

Bu geziler bazen yakın çevremize, bazen ülkemizin farklı coğrafyalarına uzanır.

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı? Sorusunun cevabı aslında ‘’Gezerken okuyandır.’’

Gezilen yerler 100’ün üstünde göz, 50’nin üstünde akıl ve gönülle yazıya ve söze dökülür ve akademi hem üyelerine hem de Konya’dan başlayarak ülkeye, ümmete ve insanlığa katkı yapar.

Yazarlar gezi boyunca dağarcıklarını birbirlerine açarlar ve ortaya muazzam bir yerli sofra orta çıkar.

Tam anlamıyla fikrin hakim olduğu bir yerli malı havası eser gönüllerde.

Karabük-Safranbolu-Amasra-Bartın gezisi de bu manaların coştuğu bir seyahat oldu.

Batı Karadeniz’in bu doğal güzellikleri ve tarihi zenginliğiyle meşhur beldeleri tüm yazarlarımızı mest etti.

Karabük; demirin merkezi Kardemir’i ve Üniversitesi ile,

Safranbolu; meşhur evleri , Tokatlı Kanyonu, Cam terası, safran başta baharat çeşidiyle,

Çeşm-i Cihan Amasra; denizi, coğrafi güzelliği, kalesi, Fatih Camii, Şapeli ve tarihi derinliğiyle,

Bartın; müzesinde somutlaştırdığı tarımı, gülü, balıkçılığı ve tarihi zenginliğiyle hepimizde unutulmaz izler bıraktı.

Konyamıza en acil yansıtmamız gereken Bartın Şehir Müzesi gibi bir şehir müzesi.

Büyükşehir Belediye Başkanımız Uğur İbrahim Altay’ın Çevre ve Şehircilik Bakanımız Murat Kurum’la birlikte Konya kültür ve turizmi için en önemli ve en acil olan Şehir Müzesini Bartın Şehir Müzesi ve son dönem farklı örneklerini modelleyerek bu dönem içerisinde gerçekleştireceğine inanıyorum.

Kulluk ‘’bal arısı’’ gibi yaşamaktır.

Okuduğun her kitap, gezip gördüğün her mekan bir çiçektir.

Kulun üzerine farz olan ise okuduğu kitaplardan ve gezip gördüğü mekanlardan aldığı nektarları kendi kovanına çekilip en güzel ve kendine özgün bal yapıp Rabbinin ve insanların dikkatine sunmaktır.

Bu bazen biz de olduğu gibi nesir tarzında yazı, bazen şair ruhlularda şiir, bazen de türkü ve şarkı olarak yansır aleme.

Prof. Dr. Hayri Erten Bey’in şahsında tüm Konya Yazarlar Birliği Yönetimine bu nevi güzel hizmetlere vesile oldukları için teşekkür ediyorum.

Bir milletin istikbali eğitime bağlıdır (1)

Değerli gönül dostları, geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz kıymetli yazar Mehmet Şevket Eygi’den ibretlik ve mesaj yüklü bir yazı okudum. Yazıda Eğitimden söz ediyordu. Bu sebeple Milli Eğitim Bakanımıza açık mektup yazmış. Bendeniz de, bu mektubu sizinle paylaşmak istiyorum.

Sayın Millî Eğitim Bakanımız
Ziya Selçuk beyefendinin dikkatlerine,

Yük beygirine bol miktarda arpa, fındık, fıstık yedirseniz yine de yarış atı olamaz.

* Kalitesiz, vasıfsız bir elemanın maaşını iki, üç misline çıkartsanız, ondan iki üç misli hizmet ve randıman alamazsınız.

* Kavak ağacından mobilya, ev, kapı pencere yapılmaz.

* İnsanlar insan olmak bakımından adalet önünde eşittir ama ağaçları, kumaşları eşit değildir.

* Tahtası kıymetli olan gençler lisede ve üniversitede okutulmalıdır. Meşe, gürgen, kestane, tek ağacı, ceviz, akaju, abanoz.

* Kaliteli yün kumaş ile patiska veya kaput bezi bir olmaz. Patiskadan veya basmadan, terzi çok mahir de olsa güzel kostüm dikilmez.

* İlköğretimden sonra, okutulmaması gereken gençlerini lisede ve üniversitede okutan bir toplum iflah olmaz, necat bulmaz, yükselmez. Almanya’dan ibret alalım.

* Bir ülkenin, bir devletin, bir milletin istikbali eğitime bağlıdır. Eğitim iyi ise gelecek parlaktır, eğitim kötü ise gelecek karanlıktır.

* Kapısına okul tabelası asmakla bir bina okul olmaz.

* İhtişamlı okul binası iyi ve vasıflı okul olması için yeterli değildir.

* Okulu okul yapan dört temel unsur şunlardır: Vasıflı öğretmen ve idareci kadrosu... Uygun ve üstün bir eğitim sistemi... Mükemmel ders kitapları... İstidatlı vasıflı, kumaşları kıymetli öğrenciler.

* Şu anda dünyada eğitim konusunda birinci olan iki ülke vardır: Singapur ve Finlandiya. Türkiye’nin bu iki ülkeden alacağı dersler vardır.

* Singapur ve Finlandiya eğitimde dünya birincisidir ama onların sistemleri Türkiye’ye uygun değildir. Zaten ikisinin sistemleri de birbirine benzemez.

* Japonya’yı Japonya yapan yazısının çok zor, okullarının mükemmel olmasıdır. Kolay alfabeler ve imlalar geriletir, tembelleştirir.

* Kitap ismi: Arabî Harfleri Terakkimize Mâni Değildir. 
Yazarı: İstanbul Üniversitesi profesörlerinde Avram Galanti.

Bu zat ondan fazla lisan biliyordu.
Türkiye eğitimi Kemalist ideoloji üzerine değil; millî kimlik, millî kültür, evrensel değerler üzerine kurulu olmalıdır.

* Ders kitapları mükemmel olmayan bir eğitim sistemi vasıflı kuşaklar yetiştiremez.

* Bu ülkenin ismi Türkiye’dir, lisanı Türkçedir; liselerinde zengin edebî yazılı Türkçe öğretemeyen eğitim sistemi ve okullar boştur koftur, bir işe yaramazlar.

* Fransa’da lise mezunu bir genci düşünelim. Bu genç, 1928’den önce yayınlanmış Fransızca kitapları okuyamıyor. 1927’de vefat etmiş büyük dedesinin Fransızca mezar kitabesini okuyamıyor, yine 1928’den önceki aile arşivini, mektupları okuyamıyor. Orada böyle bir şey düşünülebilir mi? Böyle bir cahillik mazur görülebilir mi?

* Liseler hem bilgi ve kültür kazandırır, onun yanında ahlak ve karakter terbiyesi verir, üçüncü olarak da güzellik, sanat, estetik boyutu. Bizim eğitimimizde üçü de yoktur.

* Liselerde estetik, güzellik, sanat boyutu kazanamayan nesiller, ülkelerini çirkinleştirir.

* Ahlak aksiyon boyutu güdük nesiller ülkeyi yolsuzluklar ülkesi haline getirir.

*Bitirme sınavı olmayan lise, lise değildir.

* Eskiden Türkiye’de sıkı zorlu lise bitirme imtihanları yapılıyordu. Bunu kazandıktan sonra ayrıca olgunluk (bakalorya) imtihanları vardı.

* Dünyanın belki de en önemli örnek koleji olan Eton’da niçin kız erkek karışık karma eğitim yapılmıyor? Eğitim ile cinsellik birbirine karıştırılmamalıdır.

* Birleşik krallığın en büyük bölgesi olan Britanya’da 1944’ten bu yana, her gün derslere başlanmadan önce okulun şapelinde (kilisesinde) ayin ve ibadet yapılmaktadır.

* Laik Fransa’da, çok başarılı Katolik liseleri vardır. (Devam edecek)

 

Dedemden dinlediklerim

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÖZÜYLE

 

ataroglumehmet@hotmail.com

Sevgili dostlar Çanakkale adı geçti mi veya her yıl Çanakkale zaferimizin yıl dönümü geldi mi her iki dedem aklıma gelir. Allah her ikisini de gani gani rahmet eylesin. İkisi de Çanakkale de gazilik şerefine ermiş kişilerdi.

Babadan dedem olan Mehmet dedem her iki balkan savaşlarından sonra Çanakkale’ye gitmiş orada sağ şakağından giren kurşunla sol gözünü kaybetmiş, tedaviden sonra malulen memleketine gönderilmiş.1959 yılında kucağında beni severken bir anda kollarına gelen bir ağrıyla kıvranmaya başlamış ve çok geçmeden hayata gözlerini kapamış. Mehmet dedemin ancak resmini görmek nasip oldu.

Anamdan dedem olan Hüseyin dedem ile uzun yaşadığından dolayı çok yıllar beraber olduk. Ben köyde olmadığım için benim tatil günlerimi dört gözle beklerdi. Çünkü ben köye tatile gelince dedeme bol kitap okurdum. Kendisi yeni yazıyı okumasını bilmezdi.

Bu arada bol bol da sohbet eder kendisine askerlik hatıralarını anlattırırdım. Hüseyin dedem de her iki Balkan savaşlarına katılmış, Çanakkale’de topçu çavuşuymuş. Çanakkale’den sonra istiklal savaşımızın bütün süresince savaşmış. I. Ve II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz derken oğlum Yunanı denize döktük öyle döndük derdi. Köyümüzdeki Her Milli bayramlarda mutlaka dedeme hatıralarını anlattırırlardı.

Dedem için anlatması çok zordu. Kırk yıl köyümüzün imamlığını yapan dedem savaş hatıralarını anlatmaya geldi mi çook zor başlardı anlatmaya. Beş on dakika ağlamadan yani boşalmadan başlayamazdı. Onu dinlemekte çok zordu. Dinleyenlerde ağlamadan duramazlardı.

Oğlum derdi Çanakkale savaşını anlatmak çok zor, orada yaşananlar ne kelama sığar ne de kaleme derdi. Dedemin anlatamadıklarını ben size nasıl anlatacağım da zaten dostlar sadece bizimkisi hatırlama ve dualar gönderme olacak.

Dedem derdi ki oğlum, biz koskoca bir Osmanlı iken bizim beslediğimiz milletlerin bize azgın köpekler gibi saldırışı akıl alır şeyler değil, kendisinin de manevi ilminin olması sebebiyle bunun mutlaka batınında(gizlisinde) bir sebebi olmalı derdi. Ve Allah bu asil milleti, öncesindeki islama yaptığı hizmetler hatırına tarihten sildirmedi ama çok süründürdü derdi.

Dedemin bu sözleri benimde yaşım büyüdükçe (yani lise son yıllarımda ve üniversitenin ilk yıllarında) aklımı iyiden iyiye kurcalar olmuştu. Konyamızın Mevlana yanındaki büyük mezarlığı ziyaretimde ayrıca bazı şehirlerin mezarlıklarında üçler, yediler diye toplu mezarlar görüyordum ve bunların da manevi meclisler olduklarını duyuyor ve inanıyordum.

Diyordum ki demek her şey Allahın izni ve iradesince manevi meclislerde konuşuluyor, planlanıyor, tartışılıyor. Bizler sadece zahirdeki olayları seyrediyoruz diyordum.

Dedemin, Çanakkale ve diğer cephelerde verdiğimiz I. Cihan harbinin hakkındaki gizlideki sebepleri neydi ki diye düşüncelerime en sonunda cevap bulmuştum. Bu cevabı dedemin sağlığında da kendisine okuduğum zaman çok rahatlamıştı.

Sizde merak ediyorsunuz değilmi dostlar. Biraz sonra size de aktaracağım. Haydi, sizde okuyun bakayım Bediüzzaman’ın manevi meclisteki müşaveresini.

“1335(1919) senesi Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:

Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi:

"Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."

Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:

"Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et."

Ayakta durup dedim:

"Sorun, cevap vereyim."

Biri dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?"

Dedim: "Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira, şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkate kaybettik. Fakat bir saadeti âcile-i müstemirre bizi bekliyor.

Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikballe mübadele eden kazanır."

Birden meclis tarafından denildi: "İzah et."

Dedim: "Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Galip olsaydık, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimâne, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münâfi, hem ehl-i imânın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsaydık, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecektik. Şu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhte edecektik."

Dediler: "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"

Tekrar biri sordu: "Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir?"

Dedim: "Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

"Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı. El cezâu mincinsi'l-ameli

"Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatâdan neşet eden müşterek musibet, mâzi günahını sildi."

Yine biri dedi: "Bir âmir, hatayla felâkete atmışsa?"

Dedim: "Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatâdarın hasenatı verilecektir; o ise hiç hükmünde. Veya hazine-i gayp verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir."

Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş, kendimi buldum. O gece böyle geçti.

Dostlar Çanakalenin, Kafkasya’nın, Yemenin, İstiklal savaşımızın tüm şehit ve gazilerini rahmetle anarken onlara dualar gönderelim onlara layık evlatlar olmaya çalışalım.

Şairimiz üstat Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah bir daha İstiklal marşı yazdırmasın” diyerek âcizane dedemden dinlediklerimi sizlere bir şiirle aktarmak istiyorum.

ZAFERİN ARDINDAN

Dedemden dinledim canlı destanın,

“Çanakkale şanlı yer oğul.” dedi.

Özünden, hemi de canı gönülden,

“Kulağını bana ver oğul.” dedi.

 

Değişmişti tüm dünyanın havası,

Aslında bu haçla hilâl davası,

Yad’a yurt olmadı Türkün yuvası,

“Göğsümüz bir kale, sur oğul.” dedi.

 

Körpe kuzusuyduk Anadolu’nun,

Bir sınav yeriydi Allah kulunun,

Mükâfatı Cennet, cihat yolunun,

“İki yüz elli bin er oğul.” dedi.

 

Yabancı derdime olur mu hekim,

Küfür bir millettir kim olursa kim,

Bakın tarih gösterdi ya nitekim

“Düşün, biraz kafa yor oğul.” dedi.

 

Silahımız azdı, mermimiz dardı,

Yeşil sarıklılar orada vardı,

Milletin imanı yurdu kurtardı,

“Kaybetmek bizlere ar oğul.” dedi.

 

Cihan savaşının başlangıcıydı,

İman davasının dibi ucuydu,

Aslında bizlerin gizli suçuydu,

“Sonra güle döndü har oğul.” dedi.

 

Bir avuç askerin işi değildi,

Hakikattı, asla düşü değildi,

Tabi ki Bedir’in eşi değildi,

“Ama benzerliği var oğul.” dedi.

 

Boğazın suları al kana döndü,

Bizim için ölüm kalım bir gündü,

Bu zaferle melekler de öğündü,

“İlâhî kudreti gör oğul.” dedi.

 

Bin dokuz yüz on beş, şimdiyse doksan,

Yetmiş beş seneye dönüp bir baksan,

Bedenimiz var ya, ruhumuz noksan,

“Bunun sebebini sor oğul.” dedi.

 

Neden verdik bu savaşı ne varsa?

Gözünü oyardık kim yan bakarsa,

Gülle kalkan yerde, kadeh kalkarsa,

“Bir daha kazanmak zor oğul.” dedi.

 

Ne çabucak, hemen unutuverdik,

Cana kast edenin koynuna girdik,

Silahla kazandık, gönülle verdik,

“Müslüman’ı gördük hor oğul.” dedi.

 

Ataroğlu’m nesil saptı yüzlendi,

Atayın kemiği yerde sızlandı,

Milletimin gücü nerde gizlendi?

“Kuran’a gizlenmiş sır oğul.” dedi.

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

15 Temmuz'u unutma, unutturma

     Güzel Ülke Türkiye’miz üzerinde yıllardır oynanan oyunlara, ihanetlere 15 Temmuz 2016 Cuma akşamı bir yenisi daha eklenmiş, bir grup gözü dönmüş hain, zalim cuntacı grup, darbe, işgal girişiminde bulunmuştur. Ancak, halkımızın meydanlara inmesi ile beklemedikleri, hesaba katmadıkları bir tepki ile karşılaşmışlardır. Allah (c.c.)’ın Lütfu, Cumhur Başkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Cesareti, kararlılığı sonucu ölümüne vatanseverleri meydanlara davet etmesi, Başbakanımızın, Bakanlarımızın, Hükumetimizin, Milletvekillerimizin, Milletimizin feraseti,  Darbeye karşı olan askerlerimizin, polislerimizin kahramanlıkları,  Siyasi Partilerin büyük çoğunluğunun karşı tavır koyuşu,  Medyanın milli iradeye güçlü desteği, farklı görüşteki bütün insanlarımızın birlikteliği, halkımızın sokaklara inerek iradesine sahip çıkarak, tankların, topların, durdurulması için ölümüne mücadelesi sonucunda, zalimlere, hainlere gerekli direniş   gösterilmiş, darbecilere, darbe yapılmıştır.

     15 Temmuz 2016 Darbe girişiminin hemen akabinde meydanlara çıkarak Valilik önünde ilk günden itibaren düzenli olarak darbeye karşı duruşumuzu net olarak göstermenin manevi huzurunu yaşamaktayım. Ayrıca 16/17 Temmuz Akşamı Mevlana Meydanında Konuşma yaparak duruşumuzu, net bir şekilde ortaya koymuş olduk. Darbe girişiminin hemen akabinde dört yazı yazmıştım. Yazılarım ile konuşmamın linklerini ekte sunuyorum.

     http://www.yenikonya.com.tr/yazar/omer_lutfi_ersoz-30/milletimiz_bir_destan_yazmistir-3816

    https://www.konhaber.com/yazar-ser_gibi_gorunen_bazi_seylerde_hayir_hayir_gibi_gorunenlerde_de_ser_olabilir-10420.html

     http://www.dogruses.com/yazarlar/omer-lutfi-ersoz/4300-birlik-ve-beraberligimiz-daim-olsun.html

      http://www.haberfark.net/bu-gunes-batmayacak-ta-ki-mahsere-kadar-29469yy.htm

      https://www.facebook.com/1221817265/videos/10206933263909718/

     Türkiye’mizi, Vatanımızı, Bayrağımızı seven, Milletimiz ’in güzel insanları, korkmadan, büyük bir cesaretle saflarını belli ederek, cuntacılara karşı gelerek bir destan yazmıştır. İlk andan itibaren sokaklara inerek, Milli İradeye sahip çıkmıştır.  Türkiye bir muz Cumhuriyeti değildir. Milletimiz dik durup, eğilmemiş, Türkiye’mizi Darbecilere teslim etmemiştir. Hakkın ve Halkın önünde hiç bir güç duramaz. Halkımız, demokratik tepkilerini bulundukları şehirlerin büyük meydanlara inerek göstermişlerdir.

     Bu güne kadar eşi ve benzeri görülmemiş şekilde ilk günden itibaren bir halk hareketi gerçekleştirilmiş, darbeciler durdurularak tutuklanmaları sağlanmış, sabaha kadar, fiili ve kavli dualar yapılmış, Yasinler, Fetihler, Fatihalar, hatimler, salalar, ezanlar okunmuştur. Adını Yurtta Sulh Konseyi olarak lanse eden bir grup gözü dönmüş cuntacı, Milli İradeye,  Türkiye Büyük Millet Meclisine, Milletvekillerinin üzerlerine, Emniyet Müdürlüklerine, Önemli Kamu Kurumlarımıza F 16‘lar, helikopterler ile bombalar atılmış, sivil halkımız silahlarla taranmıştır.

     Demokrasiye, Milletimize hiç çekinmeden kurşun sıkan, öldüren cuntacı hainlere hak ettikleri en ağır cezalar verilmiştir ve verilmeye devam edecektir. Allah (c. c.)’ın yardımı, lütfu, milletimizin irfanı ile büyük bir oyun bozulmuştur.  Ne kadar şükretsek, hamt etsek azdır diye düşünüyorum. Türkiye’mize, Milletimize, Vatanımıza, Bayrağımıza, mukaddesatımıza, bütün değerlerimize ihanet etmeye kalkan cuntacılara, Milletimiz en güzel cevabı vermiştir. Allah (c.c.)’ ın Lâneti, bütün zalimlerin, hainlerin üzerine olsun.

     Darbecilere karşı duran, destan yazan, bulundukları yerlerdeki büyük meydanları doldurarak iradesine sahip çıkan Milletimizi gönülden tebrik ediyor, alkışlıyorum. 15 Temmuz’u Unutmamak ve unutturmamak için üçüncü yılında yeniden meydanlarda olmamız gerekir. Bizler Konya da Mevlana meydanında olacağız inşAllah.       Bugüne kadar destek veren, bundan sonrada desteğini her yıl düzenli olarak sürdürüp nöbetine devam edecek bütün kardeşlerimize kalb-i şükranlarımı sunarım. Rabbimiz, her birinizden Razı Olsun.  Cuntacılara karşı haklı mücadelede hayatını kaybeden Şehitlerimize, Allah (c. c.), Rahmet eylesin. Mekânları Cennet Olsun. Gazilerimize hayırlı bereketli uzun ömürler dilerim.

     Rabbimiz, her türlü iç ve dış fitneden her birimizi korusun. Allah (c.c.) yâr ve yardımcımız olsun, bir daha 15 Temmuzlar yaşatmasın.(Âmin)    

omerlutfiersoz@gmail.com

Hak ve Özgürlüklerle oynanmaz

Hak ve Özgürlükler, herkese lâzım olan iki önemli değerdir.

Ama, nedense insanoğlu bu konuda da çok cimri ve bencil davranıyor! 

İnsan, bu değerlerin hep kendi elinde olmasını, bunları sadece kendisinin kullanmasını istiyor.

Hak ve özgürlükleri başkalarına lâyık görmüyor.

Sanki bu değerleri kendisi bulmuş, kendisi üretmiş gibi.

Oysa, insanlığın ortak değerleri bunlar.

Herkes için geçerli ve gereklidir.

Bunu, diğer insanlardan ve devletlerden kıskananlar, bir gün kendilerinin de bundan mahrum kalabileceklerini bilmelidirler.

Çünkü, bu değerler, hiçbir zümrenin ve şahsın inhisarında (tekelinde) olamaz.

Tarih sayfaları, böyle yapanların acı sonlarıyla doludur.

Bugün yaşadıklarımız da, ne yazık ki bundan farklı değildir.

*** 

Hem dünya’da hem de Türkiye’de, hak ve özgürlükleri kendi tekeline alan bazı kişi ve kuruluşların varlığı, kaygı verici boyutlara ulaşmıştır...

Doğuştan özgür olan ve yaratılıştan bazı haklarla donatılan insanoğlunun, bu hakları ve özgürlükleri sanki kendi malıymış gibi elinde tutan bu kişi ve kurumlar, bilmelidirler ki, bunu yaparak insanları kendilerine asla kul-köle edemezler.

Yaptıkları şey, sadece onların nefretlerini artırmak, kendilerine daha da düşman hale getirmekten ibaret kalır.

Çünkü, insan tabiatı, insan doğası, asla bunu kabul etmez.

Kabul eder gibi görünmesi, tümüyle korkudan ve baskıdan dolayıdır.

Ama o korku ve baskının altında, müthiş bir hınç ve korkunç bir kin gizlidir.

İnsanlığın haklarını tümüyle satın almak ve onların özgürlüklerini tamamen yok etmek, tarih boyunca asla mümkün olmamıştır.

Bundan böyle de olmayacaktır.

Kainatın en muhteşem varlığı olan insanı, yine kendisi gibi bir insan olan varlıkla tatmin etmek kesinlikle kabil değildir.

Çünkü insan, aciz bir varlıktır.

Kendisi gibi aciz bir varlık tarafından güdülmesi, hayatına yön verilmesi nasıl mümkün olabilir?

Böyle bir güdülmeden insan nasıl mutlu olabilir?

***

Tatmin olmanın, huzur bulmanın yolu hiç şüphesiz ki, insana hak ve özgürlükleri doğuştan veren Varlık’la mümkündür.

O Yüce Varlığın güdümüne girmek ve O’nun gösterdiği hayatın yoluna girmekle ancak insan huzur bulabilir, mutlu olabilir.

Yani mutluluğun kaynağı, İlahi Kudret’e sığınmaktır.

İnsanoğlunun başkaca tatmin olması mümkün değildir!

İnsanlar, ancak O’nu anarak, O’nunla bir ve beraber olarak mutmain olabilirler.

Öyleyse, sanki kendileri vermiş gibi insanların haklarını ve özgürlüklerini ellerinden almaya çalışan insanlar şunu bilmeliler ki, yaptıkları şey, O yüce Varlığın işine müdahaleden başka bir şey değildir.

Böyle yaparak O’nun İlahlığına ortak olmakta ve O’na şirk koşmaktadırlar.

En büyük isyan da budur ve bunun adı dînî literatürde “şirk” diye isimlendirilir. Çünkü, O Yüce Varlığın eseri Kur’an, şirk günahını, affedilmeyen en büyük isyan ve günah-ı kebâir olarak nitelemektedir.

Bu günahı işleyenlerin dünyası da ahireti de perişandır.

***

Tarih boyunca, insan hak ve özgürlüklerini kısıtlayan ve onlara bu hakkı çok gören kişi, kurum ve kuruluşların neden bir türlü onmadıklarını, kısa sürede perişan hale düşüp helâke uğradıklarını şimdi daha iyi anlayabiliyoruz!

Bugün de, aynı işi yapanların akıbeti, geçmiştekilerden farklı olmayacaktır...

 

Çeşm-i Cihan Gezisi

TYB Konya Şubesinin düzenlediği, her yıl icra edilen ‘Yazılacak Çok Şey Var’  sloganı kapsamındaki yurt gezileri bu yıl da gerçekleşti.

Geçtiğimiz Cumartesi ve Pazar günlerini içine alan gezide Batı Karadeniz bölgemizin incileri olan Karabük, Safranbolu, Bartın ve Amasra görüldü. İkisi il, ikisi de ilçe olan bu güzide şehirlerimizin her birinin farklı bir özelliği var.

Karabük, içinde barındırdığı Türkiye’nin ilk ağır sanayi fabrikası olan Demir Çelik Fabrikası ile önemli bir sanayi şehri ve önemli bir merkez halindedir. Karabük’te ayrıca kimya, çimento, gıda, orman ürünleri ve tekstil gibi sanayi kuruluşları da bulunmaktadır.

Karabük’ün en güzel ilçelerinden biri şüphesiz Safranbolu’dur. Evleri ile meşhur olan Safranbolu yılın dört mevsiminde misafirlerini ağırlamaktadır. Türk kentsel tarihinin bozulmamış bir örneği olan Safranbolu geleneksel şehir dokusu, ahşap yığma evleri ve anıtsal yapılarıyla bütünü sit alanı ilan edilmiş ender şehirlerden biridir. 18. Yüzyıl Osmanlı mimarisinin en güzel örnekleri görülen Safranbolu evleri UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınmıştır. Yaklaşık 2 bin evden 800 ü koruma altındadır.

Karadeniz kıyılarını, Batı, Kuzey ve Orta Anadolu’ya bağlayan yol üzerinde yer alan tarihi Safranbolu 14. yüzyılın başlarında Osmanlı hâkimiyetine girmiş, özellikle 18. yüzyılda Asya ve Avrupa arasındaki ticaretin önemli bir merkezi olmuştur.

Bartın; Karadeniz’in yeşilini, doğasını sonuna kadar hissedebileceğimiz güzel şehirlerden bir tanesidir. Havasıyla, suyuyla ve küçük, sakin olması, bozulmayan yöresel özellikleri ve Safranbolu evlerinden biraz farklı ahşap evleriyle Bartın insanı cezbetmektedir.  

Bartın’ın çok yağış alması zaman zaman bazı olumsuzluklara yol açmıştır. Yağan şiddetli yağmurlar sonucu Bartın'da nehirler taşmış, köprüler sularla kapanmış ve ırmak kenarlarında bulunan yapılarda sel felaketleri görülmüştür. Bunun yanında şehrin % 40' ını kaplayan ormanlarıyla, her tonunun görüldüğü yeşiliyle ve şehrin ortasından geçen ırmağıyla Bartın yaşanabilir bir şehrimizdir.

dsc08577.jpg

Ve Amasra… Fatih Sultan Mehmet’in fethetmek için geldiği Amasra’yı görünce söylediği, “Lala Lala Çeşm-i Cihan bu mu ola?” sözü Amasra’nın harika güzelliğini anlatmaya kâfidir sanırım.

Gözün nereye baksa hayran olduğu eşsiz doğal güzelliği ile bizi karşılayan Amasra, Büyük İskender'in baldızı olan Amastris tarafından M.Ö. 300-286 yılları arasında kurulmuş. Cenova ve Roma'dan sonra Bizanslıların yönettiği Amasra, Fatih Sultan Mehmet tarafından teslim olunduğu için savaşılmadan, kan dökülmeden fethedilmiştir.

Fatih Sultan Mehmet Han, 1460 yılında Amasra’yı teslim almasının ardından galibiyetin bir simgesi olarak kiliseden camiye çevrilen Fatih Camii’ne bir kılıç bırakır. Fatih Sultan Mehmet’in fetihten sonra bu camide elinde kılıçla bizzat kendisinin hutbe okuduğu rivayet edilir. Fatih Camiinde o tarihten bugüne kadar her Cuma ve Bayram namazlarında hutbeye çıkan imam, hutbeyi eline aldığı kılıçla okumaya devam ediyor. Böylece Fatih’in geleneği Amasra’da hâlâ sürdürülüyor.

Amasra, benzersiz doğal güzellikleri, eşsiz koyları ve tarihi mekânları ile Batı Karadeniz'in çekim merkezlerinden biridir.

Kısaca tarihi değerleri, kültürel dokuları, yöresel özellikleri ve doğal güzellikleri ile ön planda olan bu şehirlerimize yapılan gezimiz baştan sona gayet güzel, uyumlu, ahenkli, hoş sohbetli bir şekilde geçmiş ve TYB düzenlerse işte böyle düzenler sözünü bir kere daha söyletmiştir.

Safranbolu’yu, Konya’da öğretmenlik yapan Ramazan Uzuntarla kardeşimizin rehberliğinde pencerelerinden çiçekler sarkan meşhur Safranbolu Evlerini, Tokatlı Kanyon ve Cam Teras ile Ters evi ziyaret ederek gezdik. Serbest zaman içinde eşimle birlikte Saklı Cennet’e giderek oranın güzelliğini de görmüş olduk.

Ertesi gün, yolun iki tarafındaki ağaçların üstten kavuşarak tünel haline getirdiği filmlere konu olan şahane Bartın yolu üzerinden Amasra’ya geçtik. Amasra’yı Melih Saylam rehberliğinde şehir ve yarımada gezisi yaparak Ceneviz Kalesi, Kemere köprüsü, Fatih Camii ve tarihi Şapeli ziyaret ederek ağlayan ağacın bulunduğu tepeye geldik.

Yürüyüş yaparak gezdiğimiz yerlerden sonra Amasra’yı yukardan gören manzaralı tepeye çıkınca birikmiş çöp ve insan kalabalığı görünmez oldu. İşte ancak o zaman yüzlerce yıldır medeniyetleri buraya çeken müthiş bir koy gördük. O müthiş görüntü bize Fatih’in Amasra için Çeşm-i Cihan yani Dünyanın Gözü sözünü boş yere söylemediğini göstermiş oldu.

Son olarak Nihal Çınçın’ın rehberliğinde Bartın’ı gezdik. Bartın’ın yukarıda da belirttiğim gibi, yeşil dokusunu, ortasından akan ırmağını ve Şehir Müzesi’ni görülmeye değer bulduk. Konya’mızda böyle bir Şehir Müzesi olmaması bizi yaraladı gerçekten…

Sonuç olarak her yıl olduğu gibi bu yıl da şahane bir TYB gezisi yapmış olduk. Buraları görünce ülkemizde hakikaten yazılacak çok yerin olduğu izlenimini bir kere daha edinmiş olduk.

Kafilemizle ilgilenen ve ikramlarda bulunan Karabük Belediye Başkanı Rafet Vergili ile Karabük Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Metin Kaya ve İkinci Başkan Nuray Alpboğa’ya, Amasra Belediye Başkanı  Recai Çakır’a, Bartın Belediye Başkanı Cemal Akın ve ekibine ayrıca ve özellikle heyetimizin Bartın’da olduğu bilgisini alınca ırmak kenarındaki güzel mekânında ikram etmeden bizi bırakmayan ve yakından ilgilenen 22. Dönem Bartın milletvekili Hacı İbrahim Kabarık ve eşine, ayrıca rehberlerimize sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Rabbim her birinden ebeden razı olsun.

Diğer yandan bu geziyi düzenleyerek bizlere unutulmayan 2 gün yaşamamıza vesile olan ve hayat kitabının her sayfasını okumamıza katkı sağlayan TYB Konya Şube Başkanı Hayri Erten hocamız başta olmak üzere emeği geçen, yardımcı olan herkese ve katılımcı dostların her birine sonsuz teşekkürlerimi arz ediyorum.

Buraları görünce daha önce yazdığım BİR ŞEHİR İSTİYORUM şiirimi hatırladım. Birkaç dörtlüğünü tekrar sizlerle paylaşıyorum. Yukarıda yazdıklarımla şiirin bu bölümlerini kıyaslamanızı istiyorum.

Tüm yol kenarları ağaçlı, yeşil otlu,

Tüm insanları derin ve çok boyutlu,

Alanları, meydanları cennet kokulu,

İşte ben böyle bir şehir istiyorum.

 

Bahçeli, yatay evlerin inşa edildiği,

Komşu sizde tadın diye seslenildiği,

Sakinlerin birbirine tam güvendiği,

İşte ben böyle bir şehir istiyorum.

 

Tüm pencerelerinden çiçekler sarkan,

Şehrin orta yerinden ırmaklar akan,

Yakalara kırmızı beyaz güller takan,

İşte ben böyle bir şehir istiyorum.  

 

Irmaklarında kayıklarla gezilen,

Güzellikleri tablolarda çizilen,

Minyatürleri büfelerde dizilen,

İşte ben böyle bir şehir istiyorum.

 

Her nereye baksan pırıl pırıl görülen,

Her köşe bucağı gergef gergef örülen,

Yollarında aynadaymış gibi yürünen,

İşte ben böyle bir şehir istiyorum.

 

Her yerde göze zevk veren şelaleler,

Gül, karanfil, menekşe, sümbül, laleler,

Hicran açmaz bu şehir sinede yâreler,

İşte ben böyle bir şehir istiyorum.

 

Şelalelerinin gürül gürül coştuğu,

İnsanının iştahla çevresine koştuğu,

Gençlerinin mutluluktan uçtuğu,

İşte ben böyle bir şehir istiyorum.

 

İyi ki varsın TYB. İyi ki varsınız dostlarım. İyi ki varsınız gönlü güzel insanlar. Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim.

dsc-1-1.jpg


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi