Bugün; 18 Ocak 2020, Cumartesi
YAZARLAR
Geleceğin örneğini tespit etmek

            İnsanın geçmişini özlediği zamanlar vardır. Aklın zarını çatlatıp ruhun kafesinden kurtularak kanatlandığı anları özlerken geri gelmeyecek olmanın sancısıyla da kavrulur bazen yüreğimiz.

            ‘’Ah ne günlerdi’’ gibi nostaljik takılmak değildir amacım. Dedesinin önünde diz çökmüş halde Hz. Ali cenkleri dinlerken yüreğinde uyanan kahramanlığı içinde kuşanan çocuğun hatırasından söz ediyorum.

            5 yaşında utancından yere kapanan yavrusunu kucağına alıp  ‘’Hz.Osman kokulu ciğerim’’ diyerek alnına öpücük konduran annenin küçük bedene attığı cennet tohumlu çocuktan bahsediyorum.

            Özel işiyle devlet yönetiminin hukukunu ayıran Hz. Ömer’i anlatan babanın, evrensel adalet  duygusuyla ruhunu donattığı çocuktur özlediğimiz.

            Hicret mağarasında O’na(S.A.V) bir şey olur endişesiyle yanarak, miraç olayında  zaman ve mekanı yırtan Hz. Ebubekir’in inancını anlatırken, yamalı pantolonunu gözyaşlarıyla ıslatan komşunun ay gönüllü çocuğudur özlemini çektiğimiz.

            Büyükannenin anlattığı Uhud Savaşıyla üzüldüğü kadar Bedir Savaşıyla sevinen  şehit adayı çocuğun, ölümü küçümseyen teslimiyeti içinde yeniden ölmeyen dirilişini özlüyoruz.

            Yaz günü sıcağında cennet bekler gibi iftar bekleyip göklerin çağlayanında susuzluğunu giderdikten sonra annesinin mütevazi iftar sofrasına koşan çocukların bayram sevincini özlüyoruz.

            Evlerin gaz lambalarını ruhunun ateşiyle tutuşturup sahuru gök sofrasına çeviren çocukların çocukluğuna yolculuğun özlemi var kapısı örtük yüreğimizde.

            Teravih salası vermek için koşarcasına tahta yapılı minarenin önünde yıldız kümesi gibi sıra bekleyen; ezan yağmuru misali yetişkinlerin önüne düşerken gülümseyen ve gülümseten çocukların özlemi kayıtlı hafızamızın bir yerinde.          

            Peygamber(S.A.V.) sevdasının ve ahlakının yüceliği önünde yokluğa dönük olmaktan kurtularak Allah aşkı ve korkusuyla tevhide ayarlı ötelerin yolcusu neslin çocuğudur hasretini çektiğimiz.

            Özlemini çektiğimiz örneklerin yerine Batı’nın ruhsuz, heykel duruşlu, yaşarken ölmüş yazar ve düşünürlerini önümüze koyan Tanzimat sonrası hayat, eğitim sistemimizin de yardımıyla özlemimize bile geceleri ağlattı.

            Geçmişi olmayanın geleceği de olmayacağını hesaplayan bir planın tortularıyız biz. Tanzimat’tan beri sunulan örneklerin, kilise artığı, inkara saplanmış, maddeyi bile şuurundan koparmış, kendisini bunalım tanrısı yerine koyan insansı varlıklar olduğunu anlatmayınca, anlatamayınca şimdi karşımıza çıkan cafe gençliğini sorgulayarak suçtan kendimizi yalıtmaya çalışıyoruz; sanki Allah suçun nerde ve kimde olduğunu bilmiyormuş gibi.

            Hep söylediğimiz gibi eğitim bir model ister. İnsanı yaratan Allah, peygamberleri örnek olarak gönderdiği halde başka örnekler arayan insanın bulacağı bir şey yoktur hep kaybetmekten başka. Dolayısıyla yapacağınız eğitimin adı sadece aforizmadır o kadar.

            Savaşa giderken ‘’beklemesinler’’ diyerek gülen yiğidin vatan sevgisini kazıyıp onun altında ve onu ateşleyen asıl unsurun çocukluğundan aldığı ve ruhuna (farkında olmasak da) işlediği iman ve onun değerli bir parçası olan şehitlik kavramını kavramayan bir eğitim sistemi daha çoook Finlandiya gibi yalandan ülkelerde modeller arar kaybedeceğini bile bile. Yazık ki sistem, bu yavruların şuur altı küllerini bile eşelemeye hala korkuyor ve şehitliği slogandan öteye taşıyamıyor. Geleceğe model sunacaksanız geçmişin örneklerine bakacaksınız. Selamlar.

Alanya Cumhuriyeti

Alanyaspor ile oynanacak ilk yarının son hafta karşılaşması için yıllardır olduğu gibi tribünden kardeşlerimiz ile gitme kararı aldık. Türkiye’nin hemen hemen her yerinde deplasmana gitmiş bir küçüğünüz, büyüğünüz ya da ağabeyiniz olarak şunu tavsiye edebilirim; Eğer Alanya gibi bir yere deplasmana gidecekseniz , temel yaşam malzemelerinin olduğu bir çanta hazırlayın ve yola öyle çıkın.

Açık yüreklilik ile söylemek isterim ki Seydişehir ‘den sonra Konya il sınırlarını geçtiğimizde başladı aslında çile! Akseki’den itibaren her tesis önünde konuşlanan Jandarma ekipleri bir sonraki tesise yönlendiriyorlar sizi söyledikleri şey ise ’’ Planımızı programımızı yaptık sizi mağdur etmemek için, güvenliğiniz için bu uygulama yapılıyor’’ Hangi uygulama bu? İnsanları aç bırakmak mı temel ihtiyaçlarını elinden almak mı yoksa gösterdiğiniz muamele mi? Söyleyin Hangisi? 

Koca Koca tesislerden tutunda esnaf lokantasına kadar hiç tesise alınmadıkları gibi onların ihtiyacını gidermesi bile engellendi! Yazık !

 Her kontrol noktasından bir sonrakine giderek Manavgat girişinde bulunan asıl kontrol noktasına geldik. Önceki noktalardan bizlere söylenen bu ana noktada tüm ihtiyaçların karşılanacağı ve kumanyaların verileceği  kimsenin mağdur olmayacağı idi bu tabi ki büyük bir yalandı. Oraya geldiğimizde askerler ne kumanyası abi biz bile sabahtan beri açız deyince grubun içinden bir arkadaş kendi hazırladığı dönüşte yiyeceği ekmekleri askerlere verdi.  Burada da başka bir tartışma konusu oldu. Konu şu idi askerler Konya’dan gelecek otobüsleri konvoy şeklinde değil üçerli götüreceklerini söylediler.  Biz dört otobüs kontrol noktasına girmiştik üçünü gönderdiler iki otobüs daha gelmeden bizi göndermeyeceklerini söylediler. Mülteci kamplarında esir alınmış insanlar gibiydik otobüsten inmemize bile müsaade etmiyorlar beşer dakika sırayla dakika havalandırma yaptırınca geri bindiriyorlardı.  Peki biz maç izlemekten başka ne suç işlemiştik ?  1 saat sonra diğer iki otobüs geldi neyse ki…

Stadın  konumundan mı iklim mi yoksa başka bir şey mi bilmiyorum! Maç boyunca yağan yağmur en alttakinden en üstteki ne kadar tüm taraftarları sırılsıklam ıslattı. Konyaspor'un vefakâr ve cefakar taraftarları tarafından maç başlamadan önce başladıkları tezahürata maç bitene kadar hatta bittikten sonra da devam etti. Taktik,teknik, yerleşim vs yazmaya konuşmaya gerek yok sadece şu sorunun cevabını merak ediyorum. Başka takımlarla anlaşıldığı söylenen  iki oyuncu  Levan ve Hurtado kulübede iken neden oyuna girdiler?  Son saniye golü ile yenilmek üzdü belki ama biz Konyaspor’un gerçek sahipleri olarak vazgeçmemiştik. Maç sonu Selim’in açık yüreklilik ile dilediği özür ve samimi açıklamalar takdire şayandı.

Maç bitti…

Saat16:30’da başlayan maçın ilk devresi; 17:15’de bitti. İkinci devre ise 17:30’da başladı ve 18:15’de sona erdi. Saat 18:30 olduğunda stadyumda birtane Alanya taraftarı yoktu. Stadın kapıları saat:18:45’de açıldı. Biz kapıdan çıktık kapılar kapandı. Stadyumun bahçesinde sıkıştırıldık ve saat:20:00’a kadar yağmurun altında bekledildik. Sebebi bizim güvenliğimiz neredeyse zatürre olacaktık belki de olduk ya hayırlısı. Taraftarlar iç çamaşırlarına kadar ıslanmış bir şekilde karga tulumba otobüslere bindirildiler. Gelirken uyguladıkları üç kuralı yine geçerliydi. Akseki’ye kadar yine bizi hiçbir yerde durdurmadılar. Alacabel mevkiinde yoğun kar fırtınası ile mücadele etmemiz için bizi oraya saldılar ve döndüler. Dağı aştığımızda Alanya Cumhuriyetinden kurtulmuş, kutsal topraklara girmiştik. Zirve bize kucağını açmıştı. Bireysel gidişlerde bu yaşadıklarımızı dikkate alacağız tabi ki de…

Gece saat: 01:15 olduğunda Konya taraftarlarını bağrına basmak için bekliyordu…  7 saatlik bir süre de olsa !

Şimdi yaşadığımız olayları çarpıtmadan yazmaya çalıştım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Devletimiz kuralı Alanya’ya farklı Ankara’ya ya da İstanbul’a farklı uygulatmaz diye düşünüyorum. Neden Alanya’ya her gidişimizde bu tür problemler oluyor?

İyi Savunma, İyi Sonuç

Yine şampiyonluğun yolunun Konya’dan geçtiği bir maça şahit olduk. Galatasaray, Başakşehir’in sürekli kaybetmesinden sonra umut dolu gelirken, diğer yandan Beşiktaş’ın da sürekli kazanmasıyla stres dolu bir Pazartesi maçına çıktı. 

Konyaspor açısından ise bir prestij maçından çok da fazla anlamı yoktu, bu maçın ancak Aykut Kocaman’ın sürekli dillendirdiği yeni sezon yapılanması için önemli sinyaller alacağı bir maçtı. 

Ankaragücü maçındaki kadroyla sahaya çıktı. Yatabare’de ısrar etmesi makuldü. Durağan oynayan ve pozisyon harcayan Jahoviç yerine yine pozisyon harcayan ama en azından kontratağa daha uygun ve alan açan bir Yatabare daha iyi bir tercihti. 

İlk 10 dakikadaki baskıyı soğukkanlı şekilde savuşturan Konyaspor, 30. dakikayı da ciddi bir pozisyon vermeden geçti. Bu arada özellikle Ömer Ali’nin savunma arkasında kendini çok iyi unutturduğu anlarda da iki tehlikeli pozisyon buldu. Daha fazla tehlikeli olmasını ise havadan oynaması engelledi. Rakip savunma çok uzun olmasına rağmen sürekli yüksek top atmaları anlamsızdı. 

Konyaspor’da herkes Zuta’nın aksamasını beklerken aksine Onyekuru’nun çok hareketli oyununa Skubiç dayanamadı. Neyse ki arkasında kapı gibi duran Uğur Demirok vardı. Feghouli etkisiz olduğu için Zuta’nın kanadında da korkulan olmadı ve ilk yarı Konyaspor’un istediği gibi 0-0 tamamlandı. Çünkü Galatasaray’ın her ne kadar gol arasa da enerjisini ikinci yarıya sakladığı belliydi. Bu yüzden arkada da çok az açık vermediler. Belki daha fazla baskı yapsa Konyaspor ikinci yarıya önde başlayacak golü bulabilirdi. 

İkinci yarı Galatasaray oyunu iyice Konyaspor yarı sahasına yıktı. Yeşil Beyazlılar’ın özellikle stoper ve ön liberoları günündeydi ve savunmada ciddi sıkıntı yaşatmadılar ama orta sahada hücumu organize edecek oyuncu olmaması, Miloseviç’in de sahada gezinmesi kontralarda sürekli top kayıplarını getirdi. 

70’den sonra Aykut Kocaman ilk hedefi olan beraberliği sağlamak için Ömer Ali’yi çıkarıp Amir’i aldı. Yatabare’nin yerine de Jahoviç girdi. “Bu saatten sonra atmasam da olur. Yemeyim yeter” denebilecek ve sonraki maçlara yönelik motivasyonu korumaya yönelik kapanma üzerine kurulu oyun maç sonuna kadar devam etti. Amiyane tabiriyle “Çanakkale geçilmez” oynadı ve istediğini aldı. 

Şampiyonluğa oynayan Galatasaray karşısında son haftaları çok kötü geçmiş ve ligi bitirirmiş Konyaspor için iyi bir sonuç. 

 

Aykut hoca ve Ali Turan

Uzun süredir spor yazısı kaleme almamıştım. Ancak izlediğim Beşiktaş maçı bana bu yazının yazılmasını adeta mecbur etti.

Beşiktaş karşısında en tecrübesiz futbolcu olarak ilk 11’ de sahaya çıkan Mücahid’e varıncaya kadar 85 dakika boyunca çok iyi mücadele eden bir Konyaspor vardı.

Evet takımımız oyun olarak istediğimiz kıvamda değildi, istenilen şekilde pozisyonlara giremiyordu ama nihayet karşımızdaki takım Beşiktaş’tı ve ona ezilmeden mücadele ediyordu.

Yediğimiz iki gole de cevap veren ve son dakikalara beraberlikle giren bir Konyaspor vardı sahada…

Ne olduysa oldu. Her şey Ali Turan’ın son 8 dakika içinde oyuna girmesiyle oldu. Ali Turan’ın gireceğini görünce hemen eyvah dedim. Olacaklar içime doğmuştu sanki. Zira Ali Turan daha önceki maçlarda defalarca hatalar yapmış, buna rağmen kadroda sürekli yer almış bir oyuncu idi.

Ali Turan oyuna girdikten sonra kritik noktalarda iki defa topla buluştu. İkisinde de hata yaptı.

Birisinde 6 pas içinde düştü, top boşta kaldı. Orada bir Beşiktaşlı futbolcu olmaması durumu kurtardı. Şayet o bölgede bir Beşiktaşlı oyuncu olsa idi o pozisyonda da golü yemiştik.

Son dakikaya girilirken yaptığı hata affedilir gibi değil. Daha önceki maçlarda yaptığı hatalar da affedilir cinsten değildi ama her nedense Aykut hoca bir ders vermek yerine sürekli kadroda yer vermeyi tercih etti.

Ta geçen sezon Ali Turan’dan bir yarar sağlanamayacağını birkaç kez yazmıştım. Bu maça girerken eyvah demem boşuna değildi. Bunu ben görebiliyorken, bunu herkes görebiliyorken şayet Aykut hoca göremiyorsa tekrar bir değerlendirme yapmasında fayda var.

Bunun bir hata olduğu kasti olmadığı söylenebilir. Kasti olsa zaten yapılan ihanet olur. Bizde kasti olduğunu söylemiyoruz ama bunca hatasına rağmen bir oyuncuya bu kadar şans verilmesi çok fazla…

Adam dışarıda bir beklesin. Maça tekrar çıkmaya iştiyak duysun. Hatalarını gözden geçirsin. Kendini düzeltsin. Olumlu gelişme olursa hak ederse tekrar kadroya girsin.

Bütün hatasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kadroda yer almaya devam ederse o da kendini gözden geçirme fırsatı bulamaz ve hatası gittikçe büyür. Nihayet böyle oldu. Bu futbolcuyu kazanmak değil kaybetmektir.

Sonuçta takıma yazık oldu. Konyaspor’umuza yazık oldu. Konya’mıza yazık oldu. Emeklere yazık oldu.

Konyaspor; 3 maç içerde, 3 maç dışarda olmak üzere son 6 maçtır kazanamıyor. Son 6 maçta, 2 yenilgi, 4 beraberlikle sadece 4 puan toplayabildi.

Artık olan oldu. Bundan sonra toparlanma zamanı. Aykut hocanın Konyaspor’u daha önceki şanlı günlerine geri götürmesini canı gönülden arzu ediyor, bekliyoruz. Başarılar Konyaspor.

Ahlaki Nizamı Bozuyorlar

Ben çok televizyon izleyen biri değilim genelde zira çalışmalardan, derslerimden pekte vakit bulamıyorum açıkçası…

Fakat ben bilgisayarda iken evde televizyon açık oluyor bende her ne kadar televizyonu görmesem de sesler geliyor bana ister istemez kulak misafiri oluyorum tabiri caiz ise…

Tabi bizim evde genelde haberler, bazı bilgilendirme programları işte bazen de usturuplu diziler, filmler izleniyor. Hoş şimdilerde en usturuplu diziler bile reyting uğruna neler yapıyor neler…

Demem o ki; bence televizyondaki birçok dizide, filimde birçok programda tamamen aile yapısını düzenini, ahlakını bozmaya yönelik konular ele alınıyor…

Mesela dizilerin çoğunda mutlaka asi bir genç oluyor. Bu genç annesine babasına ailesine başkaldırarak kötü bir örnek teşkil ediyor yeni nesiller için…

Hele kötü alışkanlıkları normal bir şey gibi göstermelerini demiyorum bile çünkü o tür şeyler artık standart hale getirildi…

Birde ahlaki boyutu aşan şeyleri tam anlamıyla göstermeseler bile ima ederek zihinlerde oluşmasını sağlıyorlar…

Aile içi ilişkileri farklı farklı lanse ederek aile kavramını ortadan kaldırmaya yönelik sahneler oluşturuyorlar…

Şiddet öğeleriyle dolu sahnelerde cabası…

İzleyici kitlelerini her türlü olumsuz etkiliyor televizyon programları…

Son 2-3 yıldır usturuplu kanallar bile kendinden geçti maalesef…

Yahu eskiden yemek programları olurdu adabındaydı her şey hanımlar yemek tarifleri öğreniyor pratik bilgiler ediniyordu…

Şimdiki yemek programlarına bakıyorsunuz amaç yemek tarifi vermek değil tartışmak…

Allahtan televizyon izlemiyorum diyorum çoğu zaman gerçekten psikolojisi bozulur insanın bu tür programlarla…

Tabi insanlar artık o kadar zehirlenmiş olacak ki; böylesi saçma sapan dizi, film ve programlara rağbet ediyorlar…

Mesela ahlak yoksunu dizi ve filmler reyting rekorları kırıyor. Neden? Çünkü toplumda da normal bir hal almış artık ahlak dışı şeyler…

Özellikle ülkemizdeki film sektörü küfürle, kötü esprilerle,  saçma sapan konularla izleyicilerini güldürmeye çalışıyor…

Örnek göstermiyorum ama yabancı filmlere baktığınızda adamlar aşmış kendilerini tamam ahlaki boyutu tartışılır fakat adamların kendi toplumlarını bozmak gibi bir dertleri olmadığı için kaliteli filmler yapmaya odaklanmış durumdalar…

Bizde öyle mi?

Toplumu nasıl bozarız ahlak yoksunu bir hale getiririz diye çabalayıp duruyorlar…

Bu aynı zamanda bir kısır döngü toplum bozuldukça bu tür yapımlara daha çok rağbet gösteriyorlar. Bu rağbet karşısında sırf reyting uğruna, para kazanmak uğrunda her yola başvuruyor TV kanalları…

Yani şunu söyleyeyim; televizyon netten daha tehlikeli bir boyuta ulaşmış durumda tamam neti biliyoruz ucu açık gerektiğinde her türlü içeriğe ulaşılabiliyor kolayca ama televizyonla her an haşır neşir insanlar…

Hep derim eldeki en büyük tehlike telefondur evdeki en büyük tehlike ise televizyondur...

Hele hele çocuklara telefonu yasaklamalı televizyon içinde saatler belirlemeli, izleyecekleri şeyleri seçmeliler ebeveynler. Çünkü neredeyse eğitici hiç program kalmadı ya saçma sapan çizgi filimler, ya da gereksiz programlar var…

Gençler için ise potansiyel beyin yıkama makinesi bence televizyon…

 

Gölyazı’nın Ağlayan Çınarı

2016 yılının Mayısında Bursa’dan Çanakkale’ye giderken yol kenarında “Gölyazı” levhasını görmüş ve “Acaba nasıl bir yermiş, gidip bakalım…” diyerek hemen o tarafa dönmüştük. Düz bir arazi üzerinde döne kıvrıla ilerleyip, bu eski yerleşim yerine ulaştığımızda onun göl kenarında ve karaya büyükçe bir köprü ile bağlı olduğunu görünce sevinç ve şaşkınlığımız artı. Civarda turistler dolaşıyor, etrafta birçok balık lokantası ve çay ocağı gibi işletmeler görünüyordu. Gözümüz, köprü kenarında duran devasa çınara ilişince sevincimiz ziyadeleşti.  Önüne konulmuş “Ağlayan Çınar” levhasında, “Gölyazı’da anıt kapsamına giren çok sayıda çınar ağacı bulunmaktadır. Bunların en yaşlısı olan Ağlayan Çınar yerleşimin ada bölümüne geçişte, köprünün yanında yer almaktadır. Yaklaşık 750 yaşında olduğu tahmin edilmektedir. Ağacın gövdesi yaşını belli edercesine büyük ve geniştir.” yazılıydı.

Gerçekten masal kahramanları gibi devasa bir ağaçtı bu. Kalın gövdesinin hemen kenarından çıkıp çok ötelere uzanan ve adeta ikinci bir ağaçmış gibi görünen büyük bir kolu vardı. Alt tarafına dayanak olsun diye bir duvar örülmüş, hemen yanına küçük bir havuz yapılmıştı. Ana gövdesi üzerinde, içine üç basamaklı bir merdivenle çıkılabilen ve içine bir kaç kişinin sığabileceği büyük ve karanlık bir kovuk görünüyordu.

Daha sonra öğrendiğimiz bilgiler kendisine niçin “Ağlayan Çınar” denildiğini açıklar mahiyetteydi. Belki gövdesinden akıttığı özsuyu sebebiyle bu adı almış belki de hakkında anlatılan bir hikâye sebebiyle ona Ağlayan Çınar denilmişti.

Rivayete göre, beldede Rum ve Türkler birlikte yaşamaktayken Mehmet isimli bir genç, Eleni isimli bir Rum kızına âşık olmuş. Birbirlerini çok seven bu iki genç, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Yunanistan’la yapılan mübadele anlaşması sebebiyle ayrılmak zorunda kalmışlar. Bütün ailesiyle Gölyazı’yı terk etmekte olan Eleni’yi takip eden Mehmet, kızın ağabeyi Yorgi tarafından bıçaklanınca daha önce sevgilisiyle buluştuğu bu çınarın kovuğuna gelip, oracıkta can vermiş. Hadiseye şahit olan bir arkadaşı olup biteni Eleni’ye anlatınca kızcağız da hemen kafilesinden ayrılıp geri dönmüş ve Mehmed’in cansız bedeni yanında kendini çınar ağacına asarak intihar etmiş.  Bu acılı aşk hikâyesinden sonra halk, ağacımıza “Ağlayan Çınar” adını uygun görmüş…

Gölyazı, Ulubat Gölü kıyısında küçük bir adacık. Kıyı şeridi ancak 1,5 km kadar. Tarihi geçmişi Roma dönemine ve belki de çok daha önceki çağlara dayanmakta. Eski ismi Apolyont. Hâlâ içinde önceki medeniyetlerden geriye kalmış yadigârlar bulunmakta. Çoğu kısmı yıkılmış yüksek kale duvarlarıyla çevrili kıyı şeridi rengârenk balıkçı tekneleriyle dolu. Her yanda balık tutan, ağ temizleyen, oradan oraya koşuşturan erkekler, kadınlar, çocuklar var. Tarif edilmez bir renk cümbüşü içinde canlı ve hareketli bir yer. İç taraflarda birbirine yapışmış gibi görünen sarı, yeşil, mavi boyalı evler, taş döşeli daracık sokaklar bulunuyor. Sakinlerinin büyük bir kısmının balıkçılıkla geçindiği Gölyazı son zamanlarda beldeye akın eden turistler sayesinde iyice hareketlenmiş durumda. Bursa’ya bağlı Nilüfer ilçesinin gerçekten gezilip görülmeye değer, şirin beldelerinden biri.

Kıyı şeridini baştanbaşa dolaşarak gezimizin keyfini çıkartıyor, Mayıs güneşinden bunaldığımızda bir ağaç gölgesi bulup altında çaylarımızı yudumluyoruz. Birçok yer yeniden tanzim edilmek üzere kazılmış ve inşaat işleri devam ediyor. Tekrar taş köprüyü geçip anıt çınarımızın yanından ilerleyerek “Zambak Tepesi” denilen yere çıkıyoruz. Gölyazı buradan çok daha farklı ve güzel görünüyor. Bütün bunlara rağmen, beldeden ayrılırken, aklımızda daha çok Ağlayan Çınar’ın arzı kuşatan koyu gölgesinin ve hakkında öğrendiğimiz hikâyenin kalacağını biliyoruz. İnşallah bir fırsatını bulur bulmaz buraya yeniden gelir ve belki birkaç gün konaklarız. O vakit altından bereket fışkıran sevgili Ulubat’ta tekne gezisine çıkar, üzerindeki diğer adacıkları da yakından görme fırsatı buluruz.

 

15 Temmuz ve isyanda ısrar

   Kendimi mecbur gördüğüme inanarak yazıyorum. Ne diye bu konulara giriyorsun? Diye tepki gösterenler oluyor. Oysa ki meselenin ciddiyeti herkesin elini taşın altına koymasını gerektirir. Bizim elimiz, bazan hitabet bazan da kitabettir.İsyana karşı suskun kalmak onun haklılığını kabullenmektir. "Haksızlık karşısında susan,dilsiz şeytandır" hadisi şerifi bu gerçeği ifade ediyor.

   15 Temmuz hain kalkışma üzerinden iki yıl geçti. Olayın teferruatına girmeyeceğim. Neticede meşru otoriteye karşı bir isyan olmuştur. İslama göre buna bağilik hareketi denir. Bunun cezası da islam hukukuna göre bellidir. Daha önce bu konuya temas etmiştim.

   Aslında bu yazıda üzerinde durmak istediğim nokta şudur:Huy yani karekter meselesi...

Allah cc Adem'i yarattıktan sonra, İblise "Ademe secde et" emrini verdi. İblis kendisinin ateşten Ademin ise topraktan yaratıldığını öne sürerek üstünlüğünü iddia etti...Bir müddet sonra İblis Ademi yoldan çıkarmaya çalıştı. Derken Adem as şeytanın vesvesesine uyarak hata işledikten sonra TEVBE etti. Allah da onu affetti. Ancak İblis asla isyanından vazgeçmedi ve isyanına ısrar etti.Böylece kıyamete kadar iki çeşit karekter/huy oluştu ki, hepimiz bu konuda imtihana tabiyiz.

   15 Temmuz bağilik hareketi yalnız Türkiyede değil, bütün İslam aleminde ve ümmetin bünyesinde  bir fitne meydana getirdi. Türkiyenin maddi-manevi,beşeri kaybı halen de tam belirlenmiş değildir. Bazılarının yaptığı mağdur olanlar edebiyatına girmeyeceğim. Hele hele şehit ve yaralıları görmezden gelip hep mağdur edebiyatına dalmak en azından erdemsizliktir. Büyük fitnelerde kuru ve yaş birlikte yanıyorsa, bunun sebebi doğruyu ifade etmeyenlerde saklıdır. Devlet suçluyu suçsuzu birbirinden ayırmakla mükelleftir. Bu hüküm doğrudur. Ben bir vatandaş olarak gereken doğru bilgileri devlete veya devleti temsil edenlere vermezsem devlet, mağdurları nasıl ayıklayabilir?

   İblisin tercih ettiği karekteri tercih etmek bir müslüman için yakışmaz. Ortada bir cürmü meşhut vardır. Açık bir cinayet vardır. Eğer Fethullah Gülen ve darbecileri tevbe etmiyorsa bari mağduriyet edebiyatını yapanların tevbe etmeleri gerekmiyor mu? Kafirlere sığınıp Türkiyenin aleyhine çalışmayı hangi ahlaki değerlerle ölçebilirsiniz? Fetö halen de güvenlik güçlerimizi " Eşkiya" diye nitelendirirken onun aleyhine olumsuz tek kelime konuşmayanlara mağdur mu diyelim?(Fetö bir konuşmasında bağlılarına: tek başınıza gezmeyin eşkiya sizi kapar...diyordu)

   Bağilik hareketine kakışanlar ne kadar dindar kabul edilirse edilsin, DİN seçilmiş otoriteye karşı gelmeyi asla kabul etmez. "Biz Allahın istediği gibi bir yönetim getirecektik" deseler dahi, bu iddia kabul edilemez. İnsan öldürmekle, milletin verdiği maaş ve silahla devlete karşı ihanet etmekle meşru hedefe varılmaz. Hedefin doğruluğu ona götüren her yolu meşru kılmaz. 

   Bütün bu ihanetlere rağmen halen de FETHULLAH GÜLEN hakkında olumsuz kanaatlerini ortaya koymayan insanların karekterlerine şaşıyorum. Bu hainin mensupları tarafından ve direktifleri doğrultusunda yapılan bu bağilik hareketini,yapanları ve halen de onlara karşı iyimserlik gösterenleri ihanetle anmak zorundayız. Ancak İBLİS'in karekterini bırakıp Adem aleyhisselamın karekteri olan TEVBE'yi tercih ederlerse, işte o zaman dindeki kardeşliğimiz rahmet, merhamet,adalet ve karşılıklı saygı çerçevesinde elbette devam edecektir.

   İsyanda ısrar şeytanın huyudur.Adem aleyhisselamın huyunu tercihte hayır vardır.ALLAH CC bu milleti ve ümmeti bağilerin şerrinden korusun.

   Allah'a emanet olunuz.

İrfandan kopup, kültür karanlığına yuvarlandık

300 yıllık arayışlar döneminde yaptığımız en büyük hatalardan birisi ve en önemlisi bizi biz yapan irfandan kopup, batıdan kopyaladığımız kültür bataklığına saplanmamız oldu.

Oysa asırlardır irfanla gelişen bir millette kültür karşılığı olmayan bir kavramdı.

Bu ontolojik savruluş bize çok pahalıya mal oldu.

Bir hayat nizamı olan dinimiz İslam’ı “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” yaklaşımı ile hem diğer muharref dinlerle aynı kefeye koyduk, hem de genel kültürden ibaret malumattan ibaret olduğu yanlışına düştük.

Cemil Meriç, kültürü “katı ve fakir” bulur; onun karşısına medeniyeti değil, irfanı koyar. İrfan; kültürü de, medeniyeti de, dünya görüşünü de içeren bir anlam zenginliğine sahiptir. Meriç’in irfan tanımı, insan ile varlık arasındaki ilişkinin maddi ve manevi yönlerini ihtiva edecek genişlikte olduğunu göstermektedir:

“Batı’nın kültürü var, bizim irfanımız. İrfan, insanoğlunun has bahçesi, ayırmaz, birleştirir. Bu bahçede kinler susar, duvarlar yıkılır, anlamsızlıklar sona erer. İrfan kendini tanımakla başlar. Kendini tanımak için yargıların köleliğinden kurtulmak gerekir. İrfan, nefis terbiyesi, olgunluğa açılan kapı, amelle taçlanan ilim. Kültür, irfana göre katı ve fakir. İrfan, insanı insan yapan vasıfların bütünü, yani hem ilim, hem iman ve hem de edep, Batı kültürün vatanı. Ne Batı’yı tanıyoruz, ne Doğu’yu; en az tanıdığımız ise kendimiz.”[1]

Cemil Meriç irfanın yerine koyduğumuz kültürün en önemli referanslarından olan hümanizm üzerinde de uzun uzun tahliller yapar. “Hümanizm, insan haysiyetine saygı, insana tabiat içinde istisnai bir değer vermekse, İslamiyet tek gerçek hümanizmdir” der Meriç. Ama insanı tanrının yerine koymaya gayreti olarak hümanizme ve insan-merkezciliğe şiddetle karşı çıkar. Hümanizm insanı ilahlaştırırken İslam, onu varlık dairesi içinde layık olduğu saygın bir yer verir. Meriç hümanizmin sağ sol versiyonlarına şiddetle karşı çıkarken, Kemal Tahir’den de bir alıntı yapar: “Hümanizm, dünyanın en namussuz sömürüsü olan burjuva sömürüsünü ört bas etmek için ileri sürülmüş bir duman parçasıdır.”[2]

İrfanından koparak kültür ve hümanizme kaymış Müslümanı müstağrib olarak değerlendirir Meriç: “İrfanından kopan, ana dilini bile unutan müstağribler kafilesi kime, neye bağlanacak?...Müstağrib ne yeni bir dünya görüşü kurabilir, ne de Batı’nın cömertçe sunduğu türlü ideolojiler arasında seçim yapacak güçtedir. Seçmek için, anlamak lazım; anlamak için, karşılaştırmak. Mukayese, irfana dayanır.”[3]

Ne Batı’lı olabilmiş, ne Doğu’lu kalabilmiş müstağrib aydınlara şu tespitlere yol gösterir: “19. asra kadar, Osmanlı ülkesinde ortak bir şuur vardı: İslamiyet. Vahye dayanan hakikatler bütünü… Sosyal bir sınıfın yahut kavmin değil, ümmetin inançlarını dile getiriyordu. Ayıran değil, birleştirendi… Yunus’un mısralarını kanatlandıran imanlar, Mesnevi’deki pırıltılar aynı ezeli nurdan. İslamiyet Sülaymaniye’de kubbe, Itri’de nağme, Baki’de şiir.”[4]

Bugün İslam, birçok insanın zihninde sembollerle ifade edilen ve yaşanan bir kültür maalesef.

“Meeting Müslümanlığı” ismini verdiğim bu yaklaşımda İslam özünden koparılıp belli şekil, mekan ve zamanlarda yaşanan bir kültür haline getirildi.

Bütün bir yılda aranması emredilerek bütün gecelerin kıymetlendirilmesi arzu edilen kadir Gecesi Ramazan ayının 27. Gecesine sabitlenip camiler dolduruldu, fotoğraflar verildi, günahlar sıfırlandı.

Ertesi gün camilerin almadığı Müslümanlar çokoprens almaya gittiler, zira yıllık sevap depolanmış, günahlarda nasıl olsa birçok hocanın şehadeti ve imzasıyla silinmişti.

Ufak tefek sevap eksiği veya günah artığı kaldıysa onlarda Cuma namazlarında hallediliyor…

Umreyi konuşmaya bile gerek yok. İnsanlar yılda bir umre ile gidiş, hazırlanış, oradan fotoğraflar, dönüş, hurma, zemzem, misvakla tam bir yılı ihya edebiliyorlar artık.

İnsanlar kostümleriyle değerlendiriliyor, takke, sarık, sakal, 99 luk tesbih varsa tamamdır.

Arayışlar dönemi ile alakalı kifayet-i müzakere talep ediyorum. Edindiğimiz bilgi ve tecrübeyi yedeğimize alarak Kur’an-ı Kerim ve Sahih Sünnet rehberliğinde yeni bir zihin ve gönül dünyası kurmanın vaktidir.

Bu konuda tercihimiz; uzun süredir ihmal ettiğimiz akıl, kalp ve vicdanın birlikte hareket ettiği, insanın kendi derinliğinden hareketle aleme açıldığı irfan yoludur.

İslam kültürünün özü şu: Senaryoyu kendin yaz, kutsal mekanları sahne olarak belirle, kostümleri seç, güzelce oyna, haberin yokmuş gibi kaydet ve paylaş…

İslam irfanın özü ise; her mümini kendinden üstün bilen bir tevazu, her geceyi kadir bilen bir zaman genişliği, her kişiyi hızır bilen bir feraset, hazineyi virane şekil ve gönüllerde arayan bir şefkat ve merhamet, her kelime ve ameliyle rızayı kazanma veya kaybetme dengesi, ilmin amele, amelin ihlasa, ihlasın ahlaka dönüştüğü bir derinlik ve itminan, aynı zamanda ibadete ve amele güvenmeme; sadece gönlüyle Rabbine olan rabıtasına odaklı sade, sürekli, gösterişten uzak bir içeriye yürüyen bir hayat…


[1] Cemil Meriç, Kültürden İrfana, İnsan Yayınları, İstanbul, 1986, s. 11.

[2] Cemil Meriç, Kırk Ambar: Rumuzu’l-Edep, Cilt, l, İstanbul, İletişim Yyaınları, 2002, s. 85.

[3] Cemil Meriç, Mağaradakiler, İstanbul, Ötüken, 1980, s. 272-3.

[4] Cemil Meriç, Işık Doğudan Gelir, İstanbul, İletişim Yayınları, 2008, s. 52-108.

TYB Konya Şubesinde seçim vardı

TYB Konya şubesi kurulduğu günden beri; kültüre, ilmi çalışmalara gereken önemi veriyor. Bu yönüyle bir marka diyebilirim. Her kademede görev yapan gönül dostları, gecesini gündüzüne katarak çalışma sergilemektedir. Konya’daki mevcut kültür kuruluşları arasında ilk sırada yer alır.

Üyesi olduğum ilk yıllardan bu yana, belli bir çalışma takvimi belirliyor ve o takvim üzerinde şaşmadan yürüyor. Bu yönüyle de takdire şayandır. Yönetim kurulu, denetleme kurulu ve Genel merkez delegeleri hepsi; “görev için hazırım” diyebilecek fedakâr ve vefakâr insanlar. Rabbim yollarını açık etsin. 

Görevler ilelebet devam etmez. Zaman olur, bir başka dosta tevdi edilir. Burada gücenme, kırılma, darılma, gönül koyma, bir kenara çekilme… olmaz, olmamalı. Zaten böyle bir olumsuz anlayış içinde olmadığı için bugüne kadar başarıyla görevini yaptı. Şimdiye kadar görev yürüten değerli Başkan Prof. Dr. Hayri Erten kardeşim, akademik çalışmalar sebebiyle, görevi, eskimeyen, yıllarını TYB’ye vakfetmiş, kültür adamı, gönül insanı Ahmet Köseoğlu’na devretti. Aslında Köseoğlu, daha önce de başarıyla yürütmüştü başkanlık görevini. Yine de aynı performansla devam edeceğine inancım tamdır.

TYB demek; kültür demek. TYB; dostluk anlamına geliyor. TYB’de çok dostlar tanıdım. Kitap çalışmalarımda, ilmi ve kültürel konularda referansım olmuştur. Özellikle Cumartesi günleri yapılan kültürel etkinlikler gerçekten ufuk açıcı, kaynak oluşturucu, dini ve milli alanlarda proje geliştirici çalışmalarıyla sadece Konya’ya değil, Türkiye’ye örneklik etmektedir.

Üyesi olan tüm yazarlarımız; her alanda görev yapmaya layık insanlardır. Diyebilirim ki, hepsi dertlidir. Görevlerini en iyi şekilde yapmanın derdindedir. Yazarlarımızdan kime görev verilirse, TYB’nin yüzünü kara çıkartmayacaklarına eminim. Yeni seçilen tüm gönül dostlarına başarılar diliyorum.

Yazarlarımız!

Aklını kullanır, fikir üretir,

Tefekkür eder hep, ilim öğretir,

Hak emrini dinler, beyin terletir,

Gönüllere girer, yazarlarımız!

 

Dertlere dermandır, ibretli sözü,

Merhametle dolu, şefkatli özü,

Okumayı sever, kitapta gözü,

Gönüller sultanı, yazarlarımız!

 

Halkın ta kendisi, ilmi tarayan,

Dertliye çaredir, derman arayan,

Barışa aşıktır, kardeşçe yanan,

Kalplere ilaçtır, yazarlarımız!

 

Kitabı dost bilir, halka ulaşır,

Düşünceleriyle, Hakka ulaşır,

Tevazu sergiler, Rabba ulaşır,

Tefekkür mimarı yazarlarımız!

 

Kırmaz kırılmaz hiç, sevgiyle bakar,

Hoş görülüdür hep, gönüle akar,

Kibri ve riyayı, kökünden yakar,

Gönüller fatihi, yazarlarımız!

 

Deniz kadar derin, yürekleri var,

Kalem tutan eller, bilekleri var,

Semaya yükselen, dilekleri var,

Allah’ın sevdiği yazarlarımız!

 

Annedir babadır, evlattır, eştir,

O akrandır dosttur, hep arkadaştır,

Gönüller sultanı, can vatandaştır,

İçimizden biri, yazarlarımız!   

 

Dedemden dinlediklerim

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÖZÜYLE

 

ataroglumehmet@hotmail.com

Sevgili dostlar Çanakkale adı geçti mi veya her yıl Çanakkale zaferimizin yıl dönümü geldi mi her iki dedem aklıma gelir. Allah her ikisini de gani gani rahmet eylesin. İkisi de Çanakkale de gazilik şerefine ermiş kişilerdi.

Babadan dedem olan Mehmet dedem her iki balkan savaşlarından sonra Çanakkale’ye gitmiş orada sağ şakağından giren kurşunla sol gözünü kaybetmiş, tedaviden sonra malulen memleketine gönderilmiş.1959 yılında kucağında beni severken bir anda kollarına gelen bir ağrıyla kıvranmaya başlamış ve çok geçmeden hayata gözlerini kapamış. Mehmet dedemin ancak resmini görmek nasip oldu.

Anamdan dedem olan Hüseyin dedem ile uzun yaşadığından dolayı çok yıllar beraber olduk. Ben köyde olmadığım için benim tatil günlerimi dört gözle beklerdi. Çünkü ben köye tatile gelince dedeme bol kitap okurdum. Kendisi yeni yazıyı okumasını bilmezdi.

Bu arada bol bol da sohbet eder kendisine askerlik hatıralarını anlattırırdım. Hüseyin dedem de her iki Balkan savaşlarına katılmış, Çanakkale’de topçu çavuşuymuş. Çanakkale’den sonra istiklal savaşımızın bütün süresince savaşmış. I. Ve II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz derken oğlum Yunanı denize döktük öyle döndük derdi. Köyümüzdeki Her Milli bayramlarda mutlaka dedeme hatıralarını anlattırırlardı.

Dedem için anlatması çok zordu. Kırk yıl köyümüzün imamlığını yapan dedem savaş hatıralarını anlatmaya geldi mi çook zor başlardı anlatmaya. Beş on dakika ağlamadan yani boşalmadan başlayamazdı. Onu dinlemekte çok zordu. Dinleyenlerde ağlamadan duramazlardı.

Oğlum derdi Çanakkale savaşını anlatmak çok zor, orada yaşananlar ne kelama sığar ne de kaleme derdi. Dedemin anlatamadıklarını ben size nasıl anlatacağım da zaten dostlar sadece bizimkisi hatırlama ve dualar gönderme olacak.

Dedem derdi ki oğlum, biz koskoca bir Osmanlı iken bizim beslediğimiz milletlerin bize azgın köpekler gibi saldırışı akıl alır şeyler değil, kendisinin de manevi ilminin olması sebebiyle bunun mutlaka batınında(gizlisinde) bir sebebi olmalı derdi. Ve Allah bu asil milleti, öncesindeki islama yaptığı hizmetler hatırına tarihten sildirmedi ama çok süründürdü derdi.

Dedemin bu sözleri benimde yaşım büyüdükçe (yani lise son yıllarımda ve üniversitenin ilk yıllarında) aklımı iyiden iyiye kurcalar olmuştu. Konyamızın Mevlana yanındaki büyük mezarlığı ziyaretimde ayrıca bazı şehirlerin mezarlıklarında üçler, yediler diye toplu mezarlar görüyordum ve bunların da manevi meclisler olduklarını duyuyor ve inanıyordum.

Diyordum ki demek her şey Allahın izni ve iradesince manevi meclislerde konuşuluyor, planlanıyor, tartışılıyor. Bizler sadece zahirdeki olayları seyrediyoruz diyordum.

Dedemin, Çanakkale ve diğer cephelerde verdiğimiz I. Cihan harbinin hakkındaki gizlideki sebepleri neydi ki diye düşüncelerime en sonunda cevap bulmuştum. Bu cevabı dedemin sağlığında da kendisine okuduğum zaman çok rahatlamıştı.

Sizde merak ediyorsunuz değilmi dostlar. Biraz sonra size de aktaracağım. Haydi, sizde okuyun bakayım Bediüzzaman’ın manevi meclisteki müşaveresini.

“1335(1919) senesi Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:

Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi:

"Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."

Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:

"Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et."

Ayakta durup dedim:

"Sorun, cevap vereyim."

Biri dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?"

Dedim: "Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira, şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkate kaybettik. Fakat bir saadeti âcile-i müstemirre bizi bekliyor.

Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikballe mübadele eden kazanır."

Birden meclis tarafından denildi: "İzah et."

Dedim: "Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Galip olsaydık, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimâne, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münâfi, hem ehl-i imânın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsaydık, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecektik. Şu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhte edecektik."

Dediler: "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"

Tekrar biri sordu: "Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir?"

Dedim: "Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

"Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı. El cezâu mincinsi'l-ameli

"Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatâdan neşet eden müşterek musibet, mâzi günahını sildi."

Yine biri dedi: "Bir âmir, hatayla felâkete atmışsa?"

Dedim: "Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatâdarın hasenatı verilecektir; o ise hiç hükmünde. Veya hazine-i gayp verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir."

Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş, kendimi buldum. O gece böyle geçti.

Dostlar Çanakalenin, Kafkasya’nın, Yemenin, İstiklal savaşımızın tüm şehit ve gazilerini rahmetle anarken onlara dualar gönderelim onlara layık evlatlar olmaya çalışalım.

Şairimiz üstat Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah bir daha İstiklal marşı yazdırmasın” diyerek âcizane dedemden dinlediklerimi sizlere bir şiirle aktarmak istiyorum.

ZAFERİN ARDINDAN

Dedemden dinledim canlı destanın,

“Çanakkale şanlı yer oğul.” dedi.

Özünden, hemi de canı gönülden,

“Kulağını bana ver oğul.” dedi.

 

Değişmişti tüm dünyanın havası,

Aslında bu haçla hilâl davası,

Yad’a yurt olmadı Türkün yuvası,

“Göğsümüz bir kale, sur oğul.” dedi.

 

Körpe kuzusuyduk Anadolu’nun,

Bir sınav yeriydi Allah kulunun,

Mükâfatı Cennet, cihat yolunun,

“İki yüz elli bin er oğul.” dedi.

 

Yabancı derdime olur mu hekim,

Küfür bir millettir kim olursa kim,

Bakın tarih gösterdi ya nitekim

“Düşün, biraz kafa yor oğul.” dedi.

 

Silahımız azdı, mermimiz dardı,

Yeşil sarıklılar orada vardı,

Milletin imanı yurdu kurtardı,

“Kaybetmek bizlere ar oğul.” dedi.

 

Cihan savaşının başlangıcıydı,

İman davasının dibi ucuydu,

Aslında bizlerin gizli suçuydu,

“Sonra güle döndü har oğul.” dedi.

 

Bir avuç askerin işi değildi,

Hakikattı, asla düşü değildi,

Tabi ki Bedir’in eşi değildi,

“Ama benzerliği var oğul.” dedi.

 

Boğazın suları al kana döndü,

Bizim için ölüm kalım bir gündü,

Bu zaferle melekler de öğündü,

“İlâhî kudreti gör oğul.” dedi.

 

Bin dokuz yüz on beş, şimdiyse doksan,

Yetmiş beş seneye dönüp bir baksan,

Bedenimiz var ya, ruhumuz noksan,

“Bunun sebebini sor oğul.” dedi.

 

Neden verdik bu savaşı ne varsa?

Gözünü oyardık kim yan bakarsa,

Gülle kalkan yerde, kadeh kalkarsa,

“Bir daha kazanmak zor oğul.” dedi.

 

Ne çabucak, hemen unutuverdik,

Cana kast edenin koynuna girdik,

Silahla kazandık, gönülle verdik,

“Müslüman’ı gördük hor oğul.” dedi.

 

Ataroğlu’m nesil saptı yüzlendi,

Atayın kemiği yerde sızlandı,

Milletimin gücü nerde gizlendi?

“Kuran’a gizlenmiş sır oğul.” dedi.

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Görünmeyen iki düşman: Biri nefsin, biri şeytan

     Çok değerli kitap dostu kardeşlerim; geçtiğimiz günlerde ‘Görünmeyen İki Düşman: Biri Nefsin Biri Şeytan’ isimli kitabım yayımlandı. Öncelikle hayırlara vesile olmasını Rabbimizden niyaz ederim. Bu eserimi de, amel defterimin öldükten sonra kapanmaması, sevaplara nail olmamız inancı ile insanlarımıza faydalı olup, Rabbimizin Rızasını kazanmayı düşünerek siz değerli okuyucularımıza sunmuş bulunuyorum.  

     ‘Görünmeyen İki Düşman: Biri Nefsin Biri Şeytan’ isimli Kitabımda görünmeyen en büyük iki düşman olan nefs ve şeytan’ı âyet ve hadislerin ışığında anlatarak, nasıl korunabileceğimizi de anlatmaya çalıştım. Görünmeyen en büyük iki düşman olan nefs ve şeytan virüslerinin anti virüsleri, Kur’an ve Sünnet hükümlerine uygun olarak emredilenleri yapıp, yasaklananlardan kaçınmakla elde edilebileceği, başka bir çözümünün olmadığı hakikatini aktarmaya gayret ettim.Eşref-i mahlûkat olarak yaratılan, akıl nimeti ile donatılan insan; aklını, vahye tabi olarak kullanması sonucu bütün virüslerden korunacağını belirtmek isterim. Kur’an-ı Kerîm ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hadis-i şeriflerinde en büyük tehlike olarak nefs ve şeytan bildirilmektedir.Vahye tabi olup, aklı melekemizi kullandığımız sürece iç ve dış tehlikelerden, düşmanlardan korunabileceğimizde aşikârdır. Şirk’e düşmeden Tevhid inancına sahip olarak kulluk görevimizi yaparak, her türlü tehlikeden korunabiliriz.Bu eserimde; nefs ve şeytan ile ilgili Kur’an-ı Kerîmdeki âyetlerin tamamını ve bazı hadis-i şeriflerin ışığında açıklayıp, faydalı olmayı amaçlamış bulunmaktayım. 

     Eşrefi Mahlûkat olan İnsan; Yaratılış gayesini anlayıp, imtihanda olduğu bu dünya hayatında sorumluluğunun gereği olarak yaşayışını güzel ahlâk ile taçlandırdığı sürece Meleklerden bile üstün, İmandan, ahlaktan yoksun olduğu sürece de hayvanlar gibi, hatta hayvanlardan bile aşağı düşeceği bilinen İslâm ’i hakikatlerdendir. İnsan akıl gibi bir nimet ile birlikte, düşünen, konuşan, duyan v.b. özelliklere sahiptir. Tertemiz bir fıtratla dünyaya gelen insan; hilkatin özü ve Kâinatın özeti gibidir. Allah (c.c.), insanı en güzel ve en özel varlık olarak yaratmış, hiçbir varlıkta bulunmayan, üstün meziyetlerle donatmış, bütün nimetleri emrine vermiştir. Bu kadar güzelliklere mazhar olan İnsan, yaratılış gayesinin farkında olmalı, görünmeyen en büyük iki düşman nefs ve şeytanın vesvese vererek haktan, hakikatten uzaklaştırılmasına zemin hazırlayan virüslerinin farkında olup gerekli önlemleri almasının her iki âlemde huzur ve mutluluğa kavuşması için gerekli olduğunu anlatmaya gayret ettim.Herkesin içinde var olan iki düşman Nefs ve Şeytan durmadan kötülüğü emreder. Şeytan, insanın içinde bulunan kötü düşünce ve arzuları körüklemekte, nefsi ise insana kötülüğü sevdirmektedir. Bu sebeple insanın kötülük yapmasını kolaylaştırır. Bu tehlikenin her zaman farkında olmalıyız.

     İnsanların başkalarını yargılayıp suçlamaları çok kolaydır. Ancak kişinin kendisini hesaba çekip, kendini yargılaması esastır. Müslüman, nefs muhasebesini hiçbir zaman ihmal etmemeli, şeytanın vesveselerine, hile ve tuzaklarına gerekli önlemleri almalıdır. İmtihanda bulunduğumuz dünya hayatını çok iyi değerlendirmeliyiz. Önemli olan her zaman nefs muhasebemizi yapmalı, hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekmeli, kulluk görevimizi daha iyi yapmak için gayret sarf etmeliyiz. 

     Görünmeyen İki Düşman: Biri Nefsin Biri Şeytan isimli kitabımdan önce,  Âyetlerin Işığında Peygamber Kıssaları ve Helâk Olan Kavimler, Muhammedül Emin Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem Efendimizin Hayatı  ile Damıtılmış Damlalar isimli eserlerim yayımlanmıştı. Kısmet olursa önümüzdeki günlerde Sünnet Düşmanlığının Sebepleri yayınlanacaktır. Ayrıca Çocuk hikâyeleri alanında; Güzel Ahlâklı İbrahim, Hayvanların Dilini Bilen Ve Anlayan Güzel Huylu Süleyman, Güzel Huylu Ve Güzel Yüzlü Yusuf,  Nuh’un Gemisi ve Topal Veyis (Veysel) isimli eserlerim hazırlanıp incelenmek ve sonrasında yayınlanması düşüncesiyle ilgililere verilmiştir. Hayırlara vesile olması için dua eder, dualarınızı beklerim.

Değerli Okurlarımız Kitaplarımı;

Kardelen, Çimke Yayın Evlerinden, Kitap Dünyası, Enes Kitap Sarayı, Mavi Gül Kırtasiye Kitapçılardan,

Ayrıca ekteki mail adresi veya telefon ile temin edebilirsiniz. İlginize şimdiden teşekkür ederim.

                                   kitapsatissm@gmail.com

 

                                    0 505 410 94 36          

    Görünmeyen İki Düşman: Biri Nefsin Biri Şeytan isimli kitabımın insanlarımıza faydalı olmasını Allah (c.c.)’ dan niyaz ederim. Amacım siz değerli okurlarımıza faydalı olmak ve aynı zamanda öldükten sonra da amel defterimin kapanmamasını düşünerek eserimi yayımlamış bulunuyorum. Değerlendirmelerinizi bekliyorum. Kusur ve hatalar bana ait olup, güzellikler Rabbimizin, lütfudur. Kitap dostu kardeşlerimizden fiili ve kavli dualarınızı bekler, sıhhat ve afiyetler dilerim.

     omerlutfiersoz@gmail.com

 

Hak ve Özgürlüklerle oynanmaz

Hak ve Özgürlükler, herkese lâzım olan iki önemli değerdir.

Ama, nedense insanoğlu bu konuda da çok cimri ve bencil davranıyor! 

İnsan, bu değerlerin hep kendi elinde olmasını, bunları sadece kendisinin kullanmasını istiyor.

Hak ve özgürlükleri başkalarına lâyık görmüyor.

Sanki bu değerleri kendisi bulmuş, kendisi üretmiş gibi.

Oysa, insanlığın ortak değerleri bunlar.

Herkes için geçerli ve gereklidir.

Bunu, diğer insanlardan ve devletlerden kıskananlar, bir gün kendilerinin de bundan mahrum kalabileceklerini bilmelidirler.

Çünkü, bu değerler, hiçbir zümrenin ve şahsın inhisarında (tekelinde) olamaz.

Tarih sayfaları, böyle yapanların acı sonlarıyla doludur.

Bugün yaşadıklarımız da, ne yazık ki bundan farklı değildir.

*** 

Hem dünya’da hem de Türkiye’de, hak ve özgürlükleri kendi tekeline alan bazı kişi ve kuruluşların varlığı, kaygı verici boyutlara ulaşmıştır...

Doğuştan özgür olan ve yaratılıştan bazı haklarla donatılan insanoğlunun, bu hakları ve özgürlükleri sanki kendi malıymış gibi elinde tutan bu kişi ve kurumlar, bilmelidirler ki, bunu yaparak insanları kendilerine asla kul-köle edemezler.

Yaptıkları şey, sadece onların nefretlerini artırmak, kendilerine daha da düşman hale getirmekten ibaret kalır.

Çünkü, insan tabiatı, insan doğası, asla bunu kabul etmez.

Kabul eder gibi görünmesi, tümüyle korkudan ve baskıdan dolayıdır.

Ama o korku ve baskının altında, müthiş bir hınç ve korkunç bir kin gizlidir.

İnsanlığın haklarını tümüyle satın almak ve onların özgürlüklerini tamamen yok etmek, tarih boyunca asla mümkün olmamıştır.

Bundan böyle de olmayacaktır.

Kainatın en muhteşem varlığı olan insanı, yine kendisi gibi bir insan olan varlıkla tatmin etmek kesinlikle kabil değildir.

Çünkü insan, aciz bir varlıktır.

Kendisi gibi aciz bir varlık tarafından güdülmesi, hayatına yön verilmesi nasıl mümkün olabilir?

Böyle bir güdülmeden insan nasıl mutlu olabilir?

***

Tatmin olmanın, huzur bulmanın yolu hiç şüphesiz ki, insana hak ve özgürlükleri doğuştan veren Varlık’la mümkündür.

O Yüce Varlığın güdümüne girmek ve O’nun gösterdiği hayatın yoluna girmekle ancak insan huzur bulabilir, mutlu olabilir.

Yani mutluluğun kaynağı, İlahi Kudret’e sığınmaktır.

İnsanoğlunun başkaca tatmin olması mümkün değildir!

İnsanlar, ancak O’nu anarak, O’nunla bir ve beraber olarak mutmain olabilirler.

Öyleyse, sanki kendileri vermiş gibi insanların haklarını ve özgürlüklerini ellerinden almaya çalışan insanlar şunu bilmeliler ki, yaptıkları şey, O yüce Varlığın işine müdahaleden başka bir şey değildir.

Böyle yaparak O’nun İlahlığına ortak olmakta ve O’na şirk koşmaktadırlar.

En büyük isyan da budur ve bunun adı dînî literatürde “şirk” diye isimlendirilir. Çünkü, O Yüce Varlığın eseri Kur’an, şirk günahını, affedilmeyen en büyük isyan ve günah-ı kebâir olarak nitelemektedir.

Bu günahı işleyenlerin dünyası da ahireti de perişandır.

***

Tarih boyunca, insan hak ve özgürlüklerini kısıtlayan ve onlara bu hakkı çok gören kişi, kurum ve kuruluşların neden bir türlü onmadıklarını, kısa sürede perişan hale düşüp helâke uğradıklarını şimdi daha iyi anlayabiliyoruz!

Bugün de, aynı işi yapanların akıbeti, geçmiştekilerden farklı olmayacaktır...

 

TYB Konya Şubesi’nde Bayrak Değişimi

Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi’nde bayrak değişimi yaşandı.

Son dört yıldır TYB Konya Şubesi’nin başkanlığını icra eden Prof. Dr. Hayri Erten hocamızın kendi isteği ile tekrar görev almayacağını beyan etmesi üzerine, daha önce de başkanlık yapan Ahmet Köseoğlu kardeşimiz yeniden başkanlığa getirildi.

Geçen hafta Cumartesi günü yapılan 13. Olağan genel kurul toplantısı olgun bir hava içerisinde cereyan etmiş ve yeni yönetim, denetim kurulları belirlenmiştir.

Benim de denetim kurulu üyesi ve genel merkez delegesi olarak bulunduğum TYB Konya Şubesi, kurulduğu 1994 yılından bu yana yapmış olduğu kültürel etkinliklerle, Konya’da kültür ve sanat faaliyetlerinin öncüsü konumunda olmayı başarmıştır. 

TYB Konya Şubesi, Prof. Dr. Hayri Erten hocamızın başkanı olduğu son 4 yıl içinde 200 civarında kültürel etkinliğe imza atmış, Konya’nın kültür hafızasında önemli bir yer edinmiştir.

TYB Konya Şubesi’nin son 22 yıl içindeki kültürel etkinliklerine yakinen şahit olan bir kardeşiniz olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki TYB’nin, Konya’nın kültürel birikiminde çok büyük katkısı vardır.

Önceden planlandığı şekilde aksatmadan her hafta bir kültürel etkinlik gerçekleştiren bunu da 20 yıldır eksiksiz ve pürüzsüz devam ettiren TYB Konya Şubesi, yapmış olduğu kalıcı ve insana yönelik yatırımları ile en büyük takdir ve teşekkürü hak etmiştir.

TYB Konya Şubesi bu yönü ile sadece Konya’da değil Türkiye’de sayılı STK’lar arasına girmeyi başarmış ender kuruluşlardandır.

Bu başarıda, daha önceki dönemlerde başkanlık yapan Mustafa Çalışkan, Tahir Erbil, Ahmet Efe, Yusuf Türkalp,  Bekir Şahin, M. Ali Köseoğlu kardeşlerimizin elbette büyük payı vardır. Kendilerine şükran borçluyuz.

Yapılan TYB etkinliklerinde başta Büyükşehir Belediyesi olmak üzere, ilçe belediyelerinin katkısını da zikretmem gerekiyor. Kazanılan bu başarıda verdikleri destek ve katkıları nedeniyle şükranlarımı sunuyorum.

Hayri Erten hocamız, sadece hizmetleri ile değil, nezaketi, insana olan saygısı, muhabbeti, mütevazılığı ve kimseyi kırmamaya özen gösteren güzel ahlakı ile gönüllerde taht kurmuştur. Hocamızın samimiyetine ve istikamet üzere olduğuna şehadet ederim.   

Hayri Erten hocamızın bundan sonra akademik çalışmalara daha fazla ağırlık vermek istediğini beyanla görev almak istemediği genel kurulda daha önce 8 yıl başkanlık yapan, TYB Konya Şubesine büyük hizmetleri dokunan ve onursal başkan sıfatını almaya hak kazanan Ahmet Köseoğlu kardeşim oy birliği ile ikinci defa başkanlığa seçilmiş oldu.

Ahmet Köseoğlu kardeşimin bundan sonra da TYB Konya Şubesi faaliyetlerine büyük katkısı olacağına ve tekrar devraldığı bayrağı daha yükseklere taşıyacağına inanıyorum.

Hayri Erten hocamıza bugüne kadar yaptığı hizmetlerden dolayı tebrik ve teşekkürlerimi sunarken, Ahmet Köseoğlu kardeşimi kutluyor, Cenab-ı Hak’tan muvaffakiyetler diliyorum. Rabbim utandırmasın ve hayırlı hizmetlere vesile kılsın.

Bir ay kadar önce bu dönemdeki yıllık faaliyetini tamamlayan TYB Konya Şubesinde yeni dönem Şubat ayı başında başlayacaktır. Yeni dönemde de daha önceki güzel, faydalı ve verimli etkinlikler yıl boyunca sürüp gidecektir İnşaallah… 

Etkinliklerin kültürel boyutu olması yanında aynı zamanda bir eğitim boyutu olduğunu da belirtmek mümkündür. Bu haliyle TYB Konya Şubesi’nin bir mektep rolü oynadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu mektepte, insanımızın büyük küçük, kadın erkek her kesimine, milli ve manevi değerlerimizi de içine alacak şekilde bir eğitim ve kültür programı uygulanmaktadır. 

Bu etkinliklere bilhassa gençlerimizin ilgi göstermesi şarttır. Son dönemde, daha önceki dönemlere göre gençlerimizin daha fazla ilgi göstermesi memnuniyet vericidir.

Etkinlikler önceden hazırlanıp basın aracılığı ile duyurulduğu gibi, bastırılan afişler, üniversitelere, belediyelere ve kamu - özel tüm kurumlara gönderilmekte, böylece toplum kesimlerine duyurulması için çaba sarf edilmektedir. 

Gerekli duyurular yapıldığına göre, artık görev gençlere düşmektedir. Bundan sonra İnşaallah onlar da daha fazla ilgi gösterirler. Gençlerimizin etkinliklere katılmaları kendilerine çok büyük artılar sağlayacak, onlara büyük kazançlar elde etmelerinin yolunu açacaktır.

Etkinlikler Kültür Park yanındaki Kültür Evlerinin ortasına bağımsız bir bina olarak inşa edilen Kılıçarslan Konferans Salonunda Şubat ayından itibaren her Cumartesi gerçekleştirilecektir.

Tüm kardeşlerimizi bir mektep havası içinde faaliyet icra eden TYB Konya Şubesinin kültürel etkinliklerine davet ederken, önceki dönemlerde görev ifa eden yönetim ve denetim kurulu üyesi dostlarımıza şükranlarımı sunuyor, yeni görev alan kardeşlerimize de hayırlı ve başarılı hizmetler diliyorum. Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim.  


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi