Bugün; 27 Haziran 2017, Salı
YAZARLAR
Giden Ağam, Gelen Paşam

sayan.suleyman.42@gmail.com

Konyaspor’un gündemi hızlı değişmeye başlayınca rutine dönene kadar yazı yazmanın mantıksız olacağını düşünerek, yazı yazmanın en uygun zamanın bu zaman olacağını düşündüm artık transfer dışında pek hareketli günler geçirmeyeceğiz gibi en azından yeni sezona kadar.

Nereden başlayalım Türkiye kupası finali mi ? kazandığımız kupa mı sonrasında yaşananlar mı ? yoksa hepimizin bildiği fakat gidişine alışamadığımız Kocaman mı ? Birde Mustafa Reşit Akçay  var aslında tefrika tarzında 4-5 yazı yazmayı da düşünmedim de değil, sonunda tek yazıda karar kıldım.

Tarihimizde bir ilk olan final için, daha büyük bir ilk için yani gitmişken kupayı almak için Eskişehir’e doğru yola çıktık. Her zaman ki gibi güzel karşılanıp maçımıza girdik. Şehrimize yakıştığı gibi güzelce takımımıza destek verdik, işin psikolojik boyutu ağırlıklı olmak üzere Başakşehir’i alt ettik. Aykut Kocaman giderayak adeta etinden sütünden yararlanma adına bu güzelliği de yaptı dersek yanlış olmaz. O kadar karakterli bir davranıştı ki bu bir sonraki sezon çalıştıracağı takım aldığı bu kupayla Avrupa’ya direkt olarak katılamıyordu, Fener yatar diyenlere inat kendine yakışanı yapmıştı. Öyle ya Şampiyonluk yaşamamış hiçbir takım iki sene üstüste Avrupa kupalarında grup oynama başarısı gösterememişti. Kocaman yapmıştı üstadım yapacağını, daha ne yapacaktı ki.

Gideceğini biliyorduk ya, tıpkı ölümü bildiğimiz gibi biliyorduk, başımıza gelmeden acıtmıyordu canımızı. 31 Mayıs Konya için milli bayram ilan edilirken 2.gün sonra derin bir yas yaşayacaktık. Hücum futbolu oynatmıyor, zevk vermiyor diyenler mi kazanmıştı şimdi, yoksa hepimiz mi kaybetmiştik. Gitmeden bıraktıkları bile aslında yazılacak bir kitap konusu olabilirdi. Gelişimine katkı sağladığı oyuncu grubu, aradan geçen sürede takım olmuştu. Tamda en güzel yerinde zirvede bıraktı kocaman yürekli güzel insan, hayran olduğum sistemi kelimelerle anlatamayacak kadar mest ederken beni, yanımda oturan adamın homurdanarak ‘’hıh dön kaleciye aferim ‘’ demesi arasındaki uçurum tutmaya yetmedi aslında kralı burada. Bundan sonra Ay-yıldızlı yeşil beyaz formayı şerefli bir şekilde sırtına geçiren her futbolcuya baktığımızda Aykut Kocaman’ı göreceğiz aslında.

Aykut Kocaman… Düşük maliyet, kaliteli oyun, gelişim gösteren oyuncu grubu ve Başarı tüm bunların aynı anda sağlayan ülkede kaç teknik patron var yada bırakın ülkeyi Dünya’da kaç tane, başarılı bir ömür geçirmen dileğiyle, gitme kal diyemedik …

Aykut Kocaman elinizden gittiğinde siz eğer Abdullah Avcı’yı alamıyorsanız ki alamazsınız alacağınız hoca proje bakımından Mustafa Reşit Akçay’dır küçük birkaç istisna ile yalnız.

Erken davrandığı dallanıp budaklandırmadığı için, ender aldığı tebriklerden biri yönetime gelsin. Mustafa Reşit Akçay almak kadar önemli olan bir şey varsa eğer, önüne bir proje koyup o proje dahil olunacak oyuncu grubunu seçmek ve bu seçimi kendisine bırakmak derim. Osmanlıspor Avrupa’da başarı sağlamasındaki en büyük etkenlerden biri ileride ki 4 oyuncunun çok iyi silah olması kanat beklerinin iyi olması ve kalecinin sağlam olması diyebilirim. Şimdi kale konusunda sıkıntı yok, elde tutabilirsek kanat beklerimiz de güzel geriye kalacak hocanın seçeceği muhtemelen kariyerinde İngiltere-Fransa – ispanya görmüş oyuncu ağırlıklı 4-5 transfer diyelim. Şimdi siz başarı istiyorsanız kıvırmadan bu oyuncuları alacaksınız yok biz ortada dolaşalım bir hafta 4 atalım öteki hafta 5 yiyelim diyorsanız transferleri kendinizde yapabilirsiniz ama iskeleti bozmamak kaydıyla.

Defansif becerisi ön planda olan bir takımdan tamamen kontraya dayalı bir sisteme geçmek biraz sancılı ve sert olabilir, lakin hocaya güven ilk şartımız olsun. Bu takım sistem değişiminde ya çog Agresif bir takım olarak çıkar yada tek kulvarda gidecek bir takım ortaya çıkar 3 kulvarda da iş yapmak mı istiyorsunuz eldekileri tutun kalitelileri transfer edin ve hocaya güvenin…

 Günün sözü; Ziyalar,Yılmazlar,Hikmetler şöyle dursun bizim eskiden ümitlerimiz kocamandı şimdi akçayla bahar gelsin. Giden ağamdı inşallah gelende paşam olur… 

 

ALLAHIM! İNANAMIYORUM
selmanselimakyuz@hotmail.com

Konyaspor Eskişehir'de tarihinin en önemli maçına çıktı. Geçen yılki UEFA başarısından sonra bu sezon kupada finale kalan Yeşil Beyazlılar, iki yıl üst üste tarih yazdı. Anadolu’nun hükümdarı olduğunu bir kez daha ispatladı. Muhteşem taraftarıyla Eskişehir'e akın eden Konyaspor, daha maç başlamadan kupayı hak eden taraf olduğunu ispatlamıştı. Harikaydılar. Her yer yeşil beyazdı ve Konyaspor tezahüratlarıyla inliyordu. 
 
Maçın başındaki meşaleler yüzünden duran maç daha sonra Başakşehir tribünlerine giren Eskişehirspor taraftarı Konyaspor lehine tezahürat yapınca olaylar çıktı. Başakşehirli 2-3 bin toplama taraftar Eskişehirliler’e saldırdı. Onlar da tribünleri boşaltıp Konyasporlular’ın yanına geçti. Gerçekten çok ilginç bir görüntüydü. Zaten kaçtan önce sokaklarda karşılaştığımız tüm Eskişehirliler “Sizden yanayız, kupayı İstanbul'a vermeyin” diyordu. Bunun sorumlusu da Federasyon ve Başakşehir Kulübü yönetimi. Taraftarsız kulüp başarılı olsa ne yazar. Yazık. 
 
Bu olaylar yüzünden maça gerçekten zor odaklandık. Futbolcular da konsantre olamadı. İlk yarının uzatma dakikalarına kadar iki takım da aşırı kontrollü oynadı. Hiç pozisyon yoktu. Son beş dakikada Visca kanat değiştirince tehlikeli oldu ve gole yaklaştılar. Fakat net görünen bir şey vardı ki o da, Başakşehir dipdiri dururken Konyasporlu oyuncular ilk yarının sonunda yere eğilmiş nefes nefeseydi. 
 
İkinci yarının ilk on dakikası Başakşehir çok sağlam baskı yaptı. Konyaspor hayli bunaldı ama çok ciddi pozisyon vermedi. Bir ara iyi karşı ataklar yaptılar ve Ömer Ali'nin şutu direkten döndü. Herkes kahroldu. Fakat Başakşehir’in güç farkı açıkça ortadaydı. 
 
Aykut Kocaman gol yolundaki sıkıntıyı da görünce çok akıllıca davrandı ve uzatmaya dönük savunma futboluna döndü. Amir’in etkisiz oyunu iki kez tehlike oluştursa da Konyaspor savunması gerçekten sağlamdı. 
 
Uzatmalarda da aynı disiplinle oynayan Konyaspor macı penaltılara götürmeyi başardı. Spor gazeteciliği hayatımda hiç bu kadar heyecanlandığımı hatırlamıyorum. Penaltılarda resmen stresten titredim. Başakşehir kaçırdıkça, Serkan kurtardıkça coştuk. Skubiç atınca kendimi nereye atacağını şaşırdım. İnanamıyordum. Rüya gibiydi. Konyaspor Türkiye kupasını kazanmıştı. Söyleyecek, yazacak bir şey bulamıyorum bu sevinci tarif etmek için. 
Allah'a şükürler olsun. İyi niyetli, şehrini ve ülkesini seven Konyaspor taraftarı ve tüm Anadolu insanı sevindi bu kupaya. 
Başta büyük taraftar, Aykut Kocaman, futbolcular, yönetim, hepiniz tarihe geçtiniz. Hepinizi seviyoruz. Sağolun. Varolun. 
 
Not: Maç sırasında 13 askerimizin şehit olduğu haberi geldi. Allah mekanlarını cennet etsin. Peygamberimize komşu olsunlar. Bu yüzden buruk bir sevinç yaşadık. Allah ülkemizin birliğini bozmasın.
Sevinci ve hüznü aynı anda yaşadık

sedater42@gmail.com

İnsanoğlu, sevinci yaşamak isterken bir anda büyük bir hüzne kapılabiliyor.

Geçtiğimiz Çarşamba gecesi Konyalılar olarak sevinci ve hüznü aynı anda yaşadık.

Bir yanda aynı gün meydana gelen iki ayrı olayda toplam 16 şehidimizin büyük üzüntüsü, diğer yanda tarihinde ilk defa Türkiye Kupası şampiyonu olan Konyaspor’umuzun büyük başarısının buruk sevinci…

Böyle anlarda bir tuhaf oluyor insan…

Ne tam olarak sevincini yaşayabiliyor, ne de tam olarak hüzne kapılabiliyor.

Sevinç ve hüzün… Birbirine zıt iki duygu…

Böyle anlarda iki zıt duygu arasında sıkışıp kalıyorsunuz veya sürekli gel git yaşıyorsunuz.

Ne gülebiliyorsunuz, ne ağlayabiliyorsunuz.

Şehitlerimizin cennete uçtuğunu düşünüp teselli oluyoruz.

Evet onlar cennete uçtular.

Çünkü onlar, vatan savunmasının büyük kahramanları...

Ve bu yolda canlarını verdiler.

Peygamberin ağuşunu açarak kucakladığı  aziz şehitler ordusuna dahil oldular.

Allah gani gani rahmet eylesin. Mekânları cennet bahçeleri olsun.  Milletimizin başı sağolsun.

Diğer yandan güzel Konya’mızın güzide takımı Konyaspor adeta tarih yazdı.

Başakşehir gibi güçlü bir takımı saf dışı bırakarak kupa şampiyonu olmak kolay değildi.

Zoru başardı Konyaspor… Ve tüm Konya’ya buruk da olsa büyük bir sevinç yaşattı.

Aykut Kocaman, Başakşehir’e karşı ne yapılması gerekiyorsa tam da onu yaptı.

Taktiği yüzde yüz doğruydu. Futbolcularımız da hocalarının taktiğini aynen uyguladılar.

Görevini yapmayan veya eksik yapan hiç kimse yoktu. Hatta herkes bir kişilik değil iki kişilik oynadı.

Başakşehir’e geçit vermediler. Rahat top oynatmadılar. Her Başakşehirlinin yanında iki Konyasporlu vardı.

Kalecimiz Serkan’ı ayrıca zikretmek gerekiyor. Serkan kalede devleştikçe devleşti. Hem yüzde yüzlük gol pozisyonlarını çıkararak, hem de penaltı kurtararak bu başarıda büyük pay sahibi oldu.

Maçın adamı olan Ömer Ali gerçekten harikaydı.

Tek tek saymaya gerek yok. Hepsi ama hepsi görevlerini tam yaptılar, 120 dakika durup dinlenmeden çalıştılar, koştular, gayret ettiler ve kupayı candan istediler.

Taraftarın hakkını da vermek lâzım.

O kupa Konya’ya gelecek inancıyla binlerce insan, Eskişehir’e kadar giderek maçın son dakikasına kadar destek vermekle görevlerini tam yaptılar.

Şu kadarını söylemem gerekiyor. Tribünlerden atılan maddeler bu güzellik içinde hiç yakışmadı. Keşke olmasaydı.

Konyaspor her yıl ilkleri yaşıyor.

Geçen yıl tarihinde ilk defa Avrupa kupalarına katılmıştı. Bu yıl da tarihinde ilk defa kupa şampiyonu oldu ve yine Avrupa kupalarına doğrudan katılma hakkı kazandı.

Gelecek yıl da tarihinde ilk defa Süper lig şampiyonluğunu kazanır İnşallah…

Konya’mız her güzelliğe lâyık…

Konya’ya bu güzelliği yaşattınız ya, candan yürekten sonsuz şükranlarımız sizlere olsun. Helal olsun size ve emeği geçen herkese…

Başkan başta olmak üzere tüm yönetime, Aykut hocaya ve tüm teknik heyete, fedakâr futbolcularımıza ve taraftara sonsuz teşekkürler, sonsuz tebrikler.

Güzel Konya’mıza hayırlı olsun.

"İman varsa imkânda vardır"

namikceyhan@hotmail.com

Tek vatan, tek bayrak, tek millet ve tek devlet ülküsünü yüreğinde hisseden, iman gücüyle hareket eden her yaş ve her kesimden vatandaşımızın azimli ve kararlı duruşu ve Yüce Allah (c.c)’ın lütfuyla milletimiz 15 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişimine dur demiştir.

Uzaklardan aldıkları emirlerle ekmeğini yediği ülkesine ihanet eden FETÖ/PDY çete mensupları bir kez daha anlamalıdır ki askeriyle, polisiyle, sivil toplum örgütleriyle, siyasi partileriyle, 7 den 70 e her kesimden insanıyla Türkiye Cumhuriyeti dik dik ayaktadır ve bölmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.

Dünyanın geleceğini dizayn eden ve hükmeden (kendini büyük zanneden) ülkeler,15 Temmuz FETÖ/PDY ayaklanması gecesi ve ardından yaşanan hadiseleri izledikçe Türkiye’de yaşayan Türk, Kürt, Laz,  Çerkez, Roman, Pomak, Sünni Alevi ama ortak adı Türk olan bu aziz milletin evlatlarının vatanı için neler yapabileceğini gördüler.

Bu güzide milletin insanı için “vatanımı seviyorum, bayrağımı seviyorum” demek tek başına yeterli değildir; bu sevgisini her fırsatta göstermesi gerekir. İşte o gece yaşananlar vatan sevgisinin ve iman gücünün eyleme dönüşmesidir. O günden sonra her akşam yaşanan demokrasi nöbetleri de bu eylemin bir parçasıdır.

Televizyonlardan 15 Temmuz FETÖ/PDY ayaklanmasının ayrıntılarını ve o gece yaşanan kahramanlık öykülerini her akşam dinlediğimde gözümden yaş geliyor. Bu gözyaşları yüreğimde duyduğum gururun gözyaşlarıdır. Eminim ki benim gibi pek çok vatandaşımızda aynı gözyaşlarını döküyordur. Ne mutlu bize ki böyle bir ülkede yaşıyoruz. Elhamdülillah.

Hain kalkışmanın yaşandığı gece şehit olan kardeşlerimizin aileleriyle yapılan görüşmeleri yine televizyonlardan öğreniyoruz. Şehitlerimizin her birisi evinden helalleşerek ve öleceğini bilerek çıkmış. Bu çelik yürekli kahramanları oraya çıkaran güç hiç şüphesiz iman gücüdür. Sarsılmaz inançtır. O insanları imanının gücü karşısında kıskandım. Ama bir o kadar da onlarla aynı duyguları paylaştığım için gurur duydum.

O gece köprüde tankların karşısına çıkan kardeşlerimizin dilinden dökülen her kelime tarihe altın harflerle geçecek şekilde. Hepsi ayrı ayrı duygularını anlatıyor ama gerçekte aziz milletimizin ortak inancını, azmini ve iman gücünü tarif ediyorlar.

Hastanede yatan gazi bir hanım kardeşimizin bir sözü hepimizin kulağına küpe olmalı ve daima en çaresiz durumda hatırlamalıyız: “İMAN VARSA İMKÂNDA VAR” işte o gece Rabbim pek çok vatandaşımıza ölüme yürüme gücü verdi. Bu güç bizi ayaklandırdı tanklara, darbeye dur dedirtti. Çünkü Allah var, dert yok.

Eğer gerçekten inanıyorsak, Rabbimize teslim olup tevekkül etmeliyiz. Herkesin bir hesabı varsa onunda bir hesabı vardır ve daima o hesap hâkim olur. O gece de onun dediği oldu.

Hain kalkışmanın ilk anından itibaren dik duran ve süreci başarıyla yöneten Cumhurbaşkanı ve Başkomutan Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’ın liderliğinde, halkımız milli iradeye, demokratik düzene ve ülkesine sahip çıkmış, bütün dünyaya ders veren ve örnek olacak azim ve kararlılık sergilemiştir. Sergilemeye de devam etmektedir.

81 Vilayetimizde istisnasız her akşam devam eden demokrasi nöbetlerine katılan vatandaşlarımızı izleyin lütfen. Hepsi tek bir yürek,  tek bir ses haykırıyorlar:  “Vatan Sana Canım Feda” , “Halkın Gücü Tankı Yendi” “Dik Dur Eğime Bu Millet Seninle”,  “Darbelere Hayır” “Vatandaş Vatanına Sahip Çıkıyor” “Milli İrade Nöbetindeyiz” vb. Her yaş ve her kesimden insanı oraya toplayan ve seslendiren gücün adı: Sarsılmaz iman gücü ve güçlü vatan sevgisidir.

Meğer bu dayanışmaya ne kadar ihtiyacımız varmış. Başta daima dik duran sayın Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız olmak üzere asker polis ayırmadan güvenlik güçlerimize, Valilerimize, Belediye Başkanlarımıza, Medya mensuplarına, sivil toplum örgütlerine, her akşam lojistik destek sağlayan özel sektör mensuplarına ve aziz milletimizin kahraman evlatlarına ne kadar teşekkür etsek azdır. Allah hepsinden razı olsun.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanıyla, Başbakanıyla, Hükümet üyeleriyle, Milletvekilleriyle, Türk Silahlı Kuvvetleriyle, Güvenlik güçleriyle, Medya mensuplarıyla, sivil toplum kuruluşları ve üniversiteleriyle en önemlisi 79 milyon kahraman milletiyle el ele dimdik ayaktadır. Bu gurur tablosu olduğu müddetçe hep payidar kalacaktır.

Bu vesile ile halkın şanlı direnişinde şahadet şerbeti içen aziz şehitlerimize Allahtan rahmet gazilerimize acil şifalar diliyorum. Cenab-ı Hak bizleri her türlü terör örgütlerinin şerrinden korusun, yöneticilerimize güç kuvvet versin, güvenlik kuvvetlerimizin ve aziz milletimizin yar ve yardımcısı olsun.  Amin, amin, amin. Kalın sağlıcakla.

ÇEVRECİ SÖZÜ: Dünyada hiçbir güç halkın kararlı tutumu ve iman gücü karşısında duramaz.

Yalnızlığa Koşmak

Kızgın güneş altında kavrulan Harran’ın, taş evleri arasındaki yolda gördüm onu. Eşeğine binmiş, kim bilir nereye gitmekteydi…

Ona mı yansam, eşeğe mi? Birileri hiç acımamış da kulaklarını kesmiş baksanıza... Üstündeki çul gibi eskimiş, yorulmuş ve bıkmış hayattan. Onu tutup Van’ın Gürpınar ilçesinin aşağı tarafındaki yeşil derenin kenarına getirdim, üstündeki çocukla beraber. Biraz gözleri, gönülleri açılsın diye... Bu eski ve güzel ağaçlar dereye eğilmiş, onun şarkılarını dinliyordu.  Dallarının biri üzerinde Yedi Kilise köyünün saksağını...

Koyunlarımız ve onların bekçisi köpeği Erciyes eteklerinde görmüş, öndeki papatyaları Beypazarı’ndaki dağlardan toplamıştım. Yolun kenarına dökülmüş kuru yapraklar, Ömerli barajı kenarındaki güzelim ağaçların gazelleri olsun dedim...

Bir resim yaptım işte. Gökyüzünde bembeyaz bulutlar, uzakta güzeller güzeli dağlar. Urartulardan kalma kadim Çavuştepe’ye bakan ve üzerlerinde sayısız ayak izi duran dağlar.

Her şey yerli yerinde ve bütün kareler tamam. İnişli ve çıkışlı da olsa hayat yaşanmaya değer görünüyor.

Siz de elinize bir değnek alıp yalnızlığınıza koşmaz mısınız? Gürpınar’ı, Çavuştepe’yi, Hoşap Kalesini görmediniz mi hâlâ?

Ah ömür hızla tükenirken Urfa dağlarında gezen ceylanları görmemek olur mu?

 

İkinci Şerif Hüseyin Gülen Vakıası

csancar55@hotmail.com   

    Adı Hüseyin. Hazreti peygamberin soyundan geldiği için şerif ünvanını almıştır. " Kimin iyi ameli kendisini öne çıkarmıyorsa, soyu onu öne çıkarmaz "  hadisi şerifini hemen hatırlamamızda zaruret vardır. Kişinin peygamber veya salih bir zatın soyundan gelmesi onun iyi olduğunu onaylamaz.

   Şerif Hüseyinin kim olduğunu kısaca anlatayım. İstanbulda doğmuş bir osmanlı vatandaşı. Aynı zamanda şerif. Osmanlı devleti Şerif Hüseyini MEKKE'ye emir tayin eder. İngilizler Osmanlı imparatorluğunu parçalamak ve işgal etmek için önceden giriştiği şeytani planlarına ek olarak Şerif Hüseyin'i piyon seçer. Ona çeşitli vaatlerde bulunur. Bu vaatlerin özeti " Seni yeryüzü müslümanların halifesi yapacağız..." cümlesinde temerküz etmiştir.

   Mağrur Hüseyin, İngilizlerin zehirli balını tereddüt etmeden iştahla yemeye başlar. Halife olacak diye. Zavallı adam Kuranı Kerimin kafir tuzaklarıyla ilgili ayetleri ya okumamış ya okumuş/ anlamış da o ayetleri şahsi kaprislerine kurban etmiştir. Ne yazık ki, sonunda kendisi kafirlere kurban oldu.

   Şerif Hüseyin Bedevi arapları kışkırttı. Osmanlıya karşı silahlı saldırıya geçti. Hicaz demir yolunu tahrip ettirdi. Medine müdafaasını yapan Fahrettin paşanın Osmanlıdan gelecek imdadını kesti. Neticede o şerefli imparatorluk  bir ŞERİF'in(!) eliyle kafirlere karşı gücünü kaybetti, parçalandı ve işgal edildi.

   Şerif Hüseyin sonunda halifeliği rüyasında bile göremedi. Kıbrısta sürgün hayatı yaşatıldı. Daha sonra Ürdüne gitmeye izin verildi ve orada öldü. Allah cc onu hesaba çekecektir. Doğrusu şerif olsa da müslümanların güven ve istikrarını bozanlara rahmet okumak bana çok ağır geliyor. Ancak Yüce Allah affederse, O'nun iradesine teslim olmak imanın gereğidir. 

   İkinci Şerif (!)GÜLEN'e gelince; tek cümle ile şunu söylüyorum: Tarih ibret almayanlar için  tekerrür etmiştir. Nitekim Fethullah Gülenin küçük dünyası, Zaman gazetesinde anlatıldığında Gülenin baba tarafından Seyyid yani Şerif olduğu iddia ediliyordu. Sanki o anlatım mehdiliğinin ilk ilanı ve 15 Temmuz hain darbe için gizli bir şifrenin habercisiydi. Çünkü halkımız bu gibi konularda oldukça olumlu yönde cömerttir. Birinin Şerif olması veya rüyalarla hazreti peygamberle irtibat kurması, hatta yakaza halinde onunla diyalog kurması birçok kişi tarafından sorgusuz kabul edilmektedir. İşte şerif Gülen ve destekçileri böyle bir yolun yolcusu. Ne acıdır ki; bu yol fitne, fesat ve düşmanlıkla noktalandı. " Rasulullah'ın ruhu evlerimizde dolaşıyor, talebe evlerine, dersanelere, türkçe olimpiyatlara misafir oluyor... " ve daha nice safsatalarla halkımızı kandırdılar. Ama Allah için söyliyeyim; ahlaki açıdan bakacak olursak başlangıçta iyi bir nesil yetiştirdiler. Ancak VAHİ'siz yetişen bir nesil ne hocasını ne şeyhini ne de bir başka sevdiğini sorgulayamaz. Böyle bir nesil ancak " sorma yürü" tarikatının bir müridi olur. Hedefi bellidir. Hedefine götürecek her yol meşrudur. Soru çalmak, şantaj yapmak, hile ve desise kurmak, adam kayırmak, meşru olmayan yollarla devleti ele geçirmeye kalkışmak... Bütün bunlar Kur'an ve Hadis eğitimini sıhhatli bir şekilde almayanların işidir. İşte FETÖ böyle bir örgüte dönüştürüldü. Kim ve nasıl dönüştürdü sorusunun cevabını sizlere bırakıyorum. Ancak 15 Temmuz darbesi bir ikinci şerif Hüseyin vakıasının bir kopyasıdır. Oyuncuları Farklıdır. ALLAH'a hamd olsun; FETÖ  İslam ümmetini ve özellikle Türkiyedeki fedakar ve samimi  müslümanları kandıramadı ve başaramadı. Fakat Fethullah Gülen, Şerif Hüseyin gibi tarihin şerefsiz levhalarında tescil edilmiştir. İbret alan yok mu?

   " Allahım bizi vatanımızda güvenli kıl " hadisini unutmamak temennisiyle Allaha emanet olunuz.

Babalar tek seferde bir kez kırılır...

cmpasli@gmail.com

Rabbim insanın yaratılış hikayesini bizlere şöyle anlatır:

 Sizi tek bir nefisten (Âdem'den) yaratan, (sevgiyle) kadına meyletsin diye ona kendi özünden/cinsinden eş var edip çıkaran O'dur. Öyle ki, o eşini kucaklayınca, eşi (ilkin) hafif bir yük yüklenir (gebe kalır) ve bir müddet onu taşır. Sonra (kadının) gebeliği ağırlaşınca, her ikisi birden Rableri Allah'a: “Bize gerçekten kusursuz bir (çocuk) bahşedersen, muhakkak ki sana şükreden kimselerden olacağız!” diye dua ederler.  Araf,7/189 (Cemal Külünkoğlu Meali)

Yani önce bir tek nefis yaratıldı, sonra ikiye bölündü ve paylaştırıldı, erkek ve kadın oldu.

Bazı özellikler kadına(anneye), bazıları erkeğe(babaya) verildi, ta ki aile olsunlar ve birbirlerinin eksikliklerini tamamlasınlar.

Kadın daha duygusal ve esnek özelliklerle bezendi, çocuklarını ve eşini şefkatle , merhametle kucaklasın diye. Zira rahim ismiyle şekliyle ona ikram edildi.

Erkek daha sert,  fiziken daha güçlü kılındı;  Ailede ‘kavvam’lık görevini yerine getirsin, ailede kadın ve çocukların yerine getiremediği tüm boşlukları doldursun, bütün kademelere girsin diye.

Dün babalar gününde bir kez daha babalar gündemdi.

Yaratılış imtihanının en zor kısmı kendilerine verildiği, herkesin bir şekilde kendini kurtarsa da her halükarda imtihanla, acıyla, çileyle karşılaşmak zorunda kalan babalar.

Geminin kaptanı onlar ve gemideki bütün vazifeleri bilmek ve o vazifeler ihmal edildiğinde boşluğu doldurmak zorundalar ve gemi mutlaka batacaksa gemiyi en son terk etmek zorunda olan faniler.

Tabii ki bu vaziyet onları daha fazla yoruyor, hırpalıyor, yıpratıyor.

Bu sebeple dünyanın her tarafında kadınlar erkeklerden ortalama 5 yıl daha fazla yaşıyor.

Babamın vefatından sonra tarihe kayıt düşmek için onu tasvir için yazdığım yazı da aslında tüm babaları anlatmıştım:

‘’ 1950 yılında doğdu. Babası bir 27 Nisan günü öldüğünde on iki yaşındaydı. Artık iki kardeşinin babası, evin reisiydi. Hayat yolu bundan sonra oldukça yokuştu onun için. O yılmadı. Bütün dik ve virajlı yolları aştı. O dik ve virajlı yolları aşmak ona çok şey kazandırdı. Çelikten bir irade, sağlam bir vücut,sarsılmaz bir moral ve motivasyon. Öyle olaylar yaşamış ve o olayların üstesinde gelmişti, Ya da rabbine öyle sağlam iman etmişti ki, Ona artık “dünyayı hafife alan adam” diyebilirdiniz. Gerçekten öyleydi. Dünya onun için çok basit ve oldukça önemsizdi. Hastalanmadı. Doktora gitmedi. İlaç kullanmadı. Belki de sıra ona hiç gelmedi.  Ya da Rabbi onu güçlü tutmak istiyordu. Sağlık karnesinin yaprakları hep bembeyazdı. Annesiyle ve annemle babasının ve kendinin yerine iki defa hacca gitti. Namazlarını hep cemaatle camide kılmaya çalıştı. Herkesin yardımına koştu. Hayır işlerinde hep öndeydi. Kardeşlerini ve çocuklarını okuttu, evlendirdi, adam etti. Ama dünya imtihan dünyasıydı. Önce amcamın hanımının vefatı, Sonra aynı amcamın ALS hastası olması, ve kardeşinin 3 yıl içerisinde gözünün önünde adeta eriyerek ölmesi karşısında, hep dik durmaya çalıştı. Ama netice de o da insandı.  Sürekli “ya rabbi beni kimseye muhtaç etme “ derdi dualarında. Rabbi o duayı kabul etmişti.

27 Nisan günü oğluna sırtında bir ağrı olduğunu söyledi. İlk defa doktora gidelim teklifine olumlu yanıt verdi. Ama o “her şeyi hafife alan adamdı” Doktora gittiğinde oldukça şiddetli olan ve sırta vuran kalp ağrısını, “Torunumla yatmıştım sırtım açık kalmış, üşütmüş olmalıyım doktor” diyerek hafife aldı. Doktorda onun açtığı yoldan yürüdü ve kas gevşetici ve ağrı kesici krem yazdı. Kader hükmünü uyguluyordu. Köye geldi ama huzursuzdu, bunu tüm görenler fark etti. Ama morali bozulur düşüncesiyle kimse kendisine söylemedi. Yine o halde, o hareketli insan birkaç km yapmıştı. Akşama doğru eve geldi, abdestini aldı, ama huzursuzdu. Evin içerisinde o oda, bu oda dolaşıyordu. Akşam yemeğini istedi, ağrı artıyordu. Hap atacaktı. Yemeğe oturdu. Bir lokma aldı. Yutamadı. Süre dolmuştu. Ecel vakti gelmişti. Ne bir salise öne, ne de sonraya bırakılamazdı. Oraya yığıldı. Arabaya alındı. Araç hastaneye doğru yola çıkmadan o sevgilisine çoktan yürümüştü. Amcaoğlum yutamadığı lokmayı ağzından almıştı. Kardeşim arabayı kullanıyordu. Kardeşim “Babam nasıl Kadir  abi “  dedikçe, Kadir abi: ”Nabzı atıyor sen arabayı hızlı sür “ diyordu. Kadir abi kollarında yatanın çoktan sevgiliye yürüdüğünü anlamıştı. 10 km lik Zile-Çeltek yolu bitmiyordu. Hastanede doktorların geri döndürme çabaları sonuç vermedi. Sağlıkçıyım. Çok vefat etmiş insan gördüm. Babam da kalp krizi belirtisi yoktu. En küçük bir morarma yoktu. Adeta rüyasında hoş bir görüntüye gülümseyen bir sima vardı. Ölüm vakti geldiği kendisine haber verilmişti. Ölüme gülümseyerek gitmişti. Her şeyi hafife alan adam, babasıyla aynı gün, bir 27 Nisan günü sevgiliye yürüdü. Rabbinin tertemiz emanet ettiği vücudu, Aynı temizlikte iade etti. İnna lillah ve inna ileyhü raciun’’    

Değişmez bütün gerçekten ‘baba’ olan babaların hikayesi.

Onlar kendilerine verilmiş çelikten irade görevi gereği eğilemezler.

Dayanırlar, asılırlar, yüklenirler, ellerinden geleni her şeyi yaparlar, ama tahammül sınırları aşıldığında tek seferde bir kez kırılırlar.   

Bu sebeple 19 yılını Aile ve Sosyal Politikalar kurumlarında çalışmış bir kardeşiniz olarak tüm milletime bir çağrıda bulunuyorum.

Toplumun adı üstünde ‘baba’ ları olan insanlara aşırı yüklenmeyin.

Dayanıyor, götürüyor, çekiyor, taşıyor diye düşünmeyin.

‘Baba’ yıkılmaz, ‘baba’ eğilmez’, ‘baba’ devrilmez tek seferde bir kez kırılır.

Aile eğitimlerinde kullandığım bir görselim var dostlar. Hiçbir ilişki tek taraflı fedakarlıkla yürümez.

Evet ‘baba’lar ‘kavvam’ lığın gereği daima en fedakar olmak zorundalar.

Ama onların gücünün de bir sınırı olduğunu unutmayın.

Geçmiş babalar gününüz bu manaları daima hatırlamaya vesile olsun inşallah.

 

Kadir'i bulabildik mi?

kazim_ozturk2016@mynet.com

"Sayılı gün" sözü çok hoşuma gider. gerçekten günlerimiz sayılı. doğduk, ölüme doğru adım atıyoruz. Bundan kaçış yok.

 

Her zaman dirilişe kapı aralanır.
Hayat diriliş, zaman diriliş!
zamansızlıkla insan paralanır.

 

Her birimiz, yaratana karşı borçlu doğuyoruz. O'na olan borcumuzu ödemek için çaba harcamak zorundayız. Dünyaya geldiğimiz andan itibaren hiçbir zaman diliminde boşluk bulamamışızdır. Allah, biz insanlara şah damarımızdan daha yakındır; her yaptığımızı görür, bilir, hisseder. O’nun kudreti, gücü dışında bir şey yoktur.

Kulaklarınızı tıkayın, hiç bir şey duymayacak şekilde. Acaba ne kadar durabileceksiniz? Tekrar açtığınızda neler hissettiğinizi bana söyler misiniz?

Ağzınızı, burnunuzu nefes alamayacak şekilde kapatınız. Bakalım ne kadar duracaksınız böyle?

Gözünüzü, beş dakika kapatınız, dünyayı görmeyiniz...neler hissedeceksiniz?

 Cuma; Müminlerin bayramı. Bayramı, her güne döndürmek, her günümüzü bayram yapmak elimizde değil mi? 
           Selam vermeyi, hal hatır sormayı, herkese Müminliğin verdiği güzelliği yansıtıyor muyuz?
           Her hayırlı işe; besmele ile başladınız mı? Bunu alışkanlık haline getirdiniz mi?
           Vermek, başkasına el uzatmak, gözyaşı silmek... sahi bunları denedik mi? Deniyor muyuz? 
         Kimse; "ben aldattım" diyerek sevinmesin. Aldatan aldanır. 
        Herkesin şeytanı kendi içinde. Hani denir ya; "cehennemde odun yok, herkes kendi odununu kendisi götürür" .

Zaman mı geçiyor? Ömür mü bitiyor? Yaşımız mı ilerliyor? Yoksa? Evet, yoksa? Adını etmesek de, ismini anmasak da, yavaş yavaş bizi kendisine çeken Ölüm mü yaklaşıyor?

Evimizden; Besmeleyle ve vedalaşarak çıkalım. Unutmayalım ki ölümün ne zaman geleceği belli değil. Vedalaşmak, helalleşmek her zaman için iyidir. Önümüze gelene selam verip hal hatır soralım.

Yeryüzünde ilk yapılan iş; okumak ve öğrenmektir.

İlahi! Hayat üniversitesinde sınıfta bırakma! Hayatta, insanların yüzüne bakamamaktan, utançla gezmekten, insanlara karşı ezik tavırlardan, mahcubiyetten, yalandan, iftiradan, aslı olmadık sözleri söylemekten, kulluktan uzaklaştıracak tüm davranışlardan sana sığınırım!

Neden maske takıyoruz? Niçin bütün işlemlerimizde riyayı baş tacı ediyoruz?

Yunus ne güzel der:
"Ana rahminden çıktık pazara,
Bir kefen aldık, döndük mezara".

 

Samimiyet Öldü mü? 

Sen nesin? Kimsin? Nerelisin?

Halin nedir? Aç mısın? Tok mu?

Selam veren yok, hiç empati yok mu?

Gel, baş başa verelim, konuşalım,

Dertlerimizi dökelim, paylaşalım…

Bak gözlerime, neler söylüyor;

“Bende çok mesaj var, dinle” diyor!

Çekinme, ben de bir Allah kuluyum,

Rengime bakma, kılığım seni korkutmasın,

Dilimi anlamazsın ama, duygularımız susmasın.

Aynı dili konuşanlar hep çatışır,

Fakat aynı duyguları paylaşanlar anlaşır!

Hep kaybettik; kabukla uğraşmaktan,

Sahteye takıldık, sesimiz kısıldı konuşmaktan!

Gördüğümüz insanlara, şirinlikler yaptık,

Olduğumuz gibi görünmedik, gösterişe taptık!

“Ne var, ne yok” diyene; “Allah’a duacıyım” dedik,

Hiç samimi olmadık, hep yalan söyledik!

Ağladık, inledik, üzüldük… duyan çıkmadı,

“Beni anlayın” sözüne uyan çıkmadı!

“Paran var mı?”, zengin misin?” “makamın ne?”…

Hep kabuk, hep madde, hep yaldız…!

Gönüller kırgın, kalpler küskün, ruh yalnız!

 

Samimiyet Nerde?

Dünyaya geldim geleli,

Bu kadar insanı bildim bileli,

Samimi olanı göremedim ki!

Konuşunca ağzından ballar akıyor,

Sanki bülbül gibi şakıyor,

Ağzı bal ama içi yürek yakıyor!

Bu insanları çözemedim ki!  

 

NOT: bir süre yazılarıma ara vereceğim. Herkese şimdiden hayırlı bayramlar dilerim.  

 

Dedemden dinlediklerim

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÖZÜYLE

 

ataroglumehmet@hotmail.com

Sevgili dostlar Çanakkale adı geçti mi veya her yıl Çanakkale zaferimizin yıl dönümü geldi mi her iki dedem aklıma gelir. Allah her ikisini de gani gani rahmet eylesin. İkisi de Çanakkale de gazilik şerefine ermiş kişilerdi.

Babadan dedem olan Mehmet dedem her iki balkan savaşlarından sonra Çanakkale’ye gitmiş orada sağ şakağından giren kurşunla sol gözünü kaybetmiş, tedaviden sonra malulen memleketine gönderilmiş.1959 yılında kucağında beni severken bir anda kollarına gelen bir ağrıyla kıvranmaya başlamış ve çok geçmeden hayata gözlerini kapamış. Mehmet dedemin ancak resmini görmek nasip oldu.

Anamdan dedem olan Hüseyin dedem ile uzun yaşadığından dolayı çok yıllar beraber olduk. Ben köyde olmadığım için benim tatil günlerimi dört gözle beklerdi. Çünkü ben köye tatile gelince dedeme bol kitap okurdum. Kendisi yeni yazıyı okumasını bilmezdi.

Bu arada bol bol da sohbet eder kendisine askerlik hatıralarını anlattırırdım. Hüseyin dedem de her iki Balkan savaşlarına katılmış, Çanakkale’de topçu çavuşuymuş. Çanakkale’den sonra istiklal savaşımızın bütün süresince savaşmış. I. Ve II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz derken oğlum Yunanı denize döktük öyle döndük derdi. Köyümüzdeki Her Milli bayramlarda mutlaka dedeme hatıralarını anlattırırlardı.

Dedem için anlatması çok zordu. Kırk yıl köyümüzün imamlığını yapan dedem savaş hatıralarını anlatmaya geldi mi çook zor başlardı anlatmaya. Beş on dakika ağlamadan yani boşalmadan başlayamazdı. Onu dinlemekte çok zordu. Dinleyenlerde ağlamadan duramazlardı.

Oğlum derdi Çanakkale savaşını anlatmak çok zor, orada yaşananlar ne kelama sığar ne de kaleme derdi. Dedemin anlatamadıklarını ben size nasıl anlatacağım da zaten dostlar sadece bizimkisi hatırlama ve dualar gönderme olacak.

Dedem derdi ki oğlum, biz koskoca bir Osmanlı iken bizim beslediğimiz milletlerin bize azgın köpekler gibi saldırışı akıl alır şeyler değil, kendisinin de manevi ilminin olması sebebiyle bunun mutlaka batınında(gizlisinde) bir sebebi olmalı derdi. Ve Allah bu asil milleti, öncesindeki islama yaptığı hizmetler hatırına tarihten sildirmedi ama çok süründürdü derdi.

Dedemin bu sözleri benimde yaşım büyüdükçe (yani lise son yıllarımda ve üniversitenin ilk yıllarında) aklımı iyiden iyiye kurcalar olmuştu. Konyamızın Mevlana yanındaki büyük mezarlığı ziyaretimde ayrıca bazı şehirlerin mezarlıklarında üçler, yediler diye toplu mezarlar görüyordum ve bunların da manevi meclisler olduklarını duyuyor ve inanıyordum.

Diyordum ki demek her şey Allahın izni ve iradesince manevi meclislerde konuşuluyor, planlanıyor, tartışılıyor. Bizler sadece zahirdeki olayları seyrediyoruz diyordum.

Dedemin, Çanakkale ve diğer cephelerde verdiğimiz I. Cihan harbinin hakkındaki gizlideki sebepleri neydi ki diye düşüncelerime en sonunda cevap bulmuştum. Bu cevabı dedemin sağlığında da kendisine okuduğum zaman çok rahatlamıştı.

Sizde merak ediyorsunuz değilmi dostlar. Biraz sonra size de aktaracağım. Haydi, sizde okuyun bakayım Bediüzzaman’ın manevi meclisteki müşaveresini.

“1335(1919) senesi Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:

Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi:

"Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."

Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:

"Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et."

Ayakta durup dedim:

"Sorun, cevap vereyim."

Biri dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?"

Dedim: "Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira, şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkate kaybettik. Fakat bir saadeti âcile-i müstemirre bizi bekliyor.

Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikballe mübadele eden kazanır."

Birden meclis tarafından denildi: "İzah et."

Dedim: "Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Galip olsaydık, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimâne, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münâfi, hem ehl-i imânın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsaydık, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecektik. Şu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhte edecektik."

Dediler: "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"

Tekrar biri sordu: "Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir?"

Dedim: "Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

"Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı. El cezâu mincinsi'l-ameli

"Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatâdan neşet eden müşterek musibet, mâzi günahını sildi."

Yine biri dedi: "Bir âmir, hatayla felâkete atmışsa?"

Dedim: "Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatâdarın hasenatı verilecektir; o ise hiç hükmünde. Veya hazine-i gayp verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir."

Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş, kendimi buldum. O gece böyle geçti.

Dostlar Çanakalenin, Kafkasya’nın, Yemenin, İstiklal savaşımızın tüm şehit ve gazilerini rahmetle anarken onlara dualar gönderelim onlara layık evlatlar olmaya çalışalım.

Şairimiz üstat Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah bir daha İstiklal marşı yazdırmasın” diyerek âcizane dedemden dinlediklerimi sizlere bir şiirle aktarmak istiyorum.

ZAFERİN ARDINDAN

Dedemden dinledim canlı destanın,

“Çanakkale şanlı yer oğul.” dedi.

Özünden, hemi de canı gönülden,

“Kulağını bana ver oğul.” dedi.

 

Değişmişti tüm dünyanın havası,

Aslında bu haçla hilâl davası,

Yad’a yurt olmadı Türkün yuvası,

“Göğsümüz bir kale, sur oğul.” dedi.

 

Körpe kuzusuyduk Anadolu’nun,

Bir sınav yeriydi Allah kulunun,

Mükâfatı Cennet, cihat yolunun,

“İki yüz elli bin er oğul.” dedi.

 

Yabancı derdime olur mu hekim,

Küfür bir millettir kim olursa kim,

Bakın tarih gösterdi ya nitekim

“Düşün, biraz kafa yor oğul.” dedi.

 

Silahımız azdı, mermimiz dardı,

Yeşil sarıklılar orada vardı,

Milletin imanı yurdu kurtardı,

“Kaybetmek bizlere ar oğul.” dedi.

 

Cihan savaşının başlangıcıydı,

İman davasının dibi ucuydu,

Aslında bizlerin gizli suçuydu,

“Sonra güle döndü har oğul.” dedi.

 

Bir avuç askerin işi değildi,

Hakikattı, asla düşü değildi,

Tabi ki Bedir’in eşi değildi,

“Ama benzerliği var oğul.” dedi.

 

Boğazın suları al kana döndü,

Bizim için ölüm kalım bir gündü,

Bu zaferle melekler de öğündü,

“İlâhî kudreti gör oğul.” dedi.

 

Bin dokuz yüz on beş, şimdiyse doksan,

Yetmiş beş seneye dönüp bir baksan,

Bedenimiz var ya, ruhumuz noksan,

“Bunun sebebini sor oğul.” dedi.

 

Neden verdik bu savaşı ne varsa?

Gözünü oyardık kim yan bakarsa,

Gülle kalkan yerde, kadeh kalkarsa,

“Bir daha kazanmak zor oğul.” dedi.

 

Ne çabucak, hemen unutuverdik,

Cana kast edenin koynuna girdik,

Silahla kazandık, gönülle verdik,

“Müslüman’ı gördük hor oğul.” dedi.

 

Ataroğlu’m nesil saptı yüzlendi,

Atayın kemiği yerde sızlandı,

Milletimin gücü nerde gizlendi?

“Kuran’a gizlenmiş sır oğul.” dedi.

Eski Türklerde Din

Bugün Tarih boyunca sürekli tartışılan Eski Türk İnancından bir bölümü yazmak istiyorum.

Bu konuya başlamadan önce nereden başlayacağımı çok düşündüm.

Çünkü; Eski Türklerde (İslamiyet ten önceki Türkler) Din dediğimiz zaman herkes farklı yorumlamalar yapıyor, dolayısıyla ortaya doğru somut bir şey çıkmıyor.

Bilindiği gibi din, insanın inanç ve ibadetlerinin bütünüdür. Göçebe Türk halkı  dini bir topluluk değildir. Daha çok siyasi bir karakter göstermiştir.

Din Adamları yerleşik kültürde çöl ve orman kavimlerinde görülenden farklı olarak Türkler arasında önemli bir rol oynamaz. Ancak bu duruma eski Türk sosyal hayatında bir inanç sisteminin olmadığı şekilde bakılmamalıdır.

Eski Türklerde (İslamiyet ten önceki Türkler) Totemciliğin var olduğu ileri sürülmüş ise de küçük ailelerde (Klan)  bu inanış görülmüş, Türklerde genel olarak Kurt'a tapma yada başka totemlere tapma yoktur.

Eski Türk toplumunun inancı üç noktada toplanır, bunlar 'Tabiat Kuvvetlerine inanma, Atalar Kültü ve Gök Tanrı Dini' dir ben burada bu üç inancı başka bir yazıma bırakıp göçebe yaşayan toplulukların dini inançlarının Şamanlığa bağlanması gelenek haline geldiği için bende şamanlardan kalan, içimize örf olarak giren şamanlık öğütlerinden bahsedeceğim.

Bu yazımızdan sonra  öğütlerin bir çoğunun dinimizin emirlerine de çok benzediğini görecek ve Eski Türklerin (İslamiyet ten önceki Türkler) inanışları hakkında bilgi sahibi olacağız.

İşte Şamanlardan Kalan Öğütler;

İçmeyin. Hiç içmeyin! Alkol vücudu, beyni ve ruhu öldürür. Ben yıllardır içmiyorum. Eğer şamansanız veya ruhsal bir insansanız içerek bir süre sonra tüm güçlerinizi bitireceksiniz ve ruhlar sizi cezalandıracaktır. Alkol gerçekten de öldürür, aptalca şeyler yapmayın.

Hayat çok kısadır. Bunu gözyaşları, kavgalar, küfür ve alkol ile çarçur etme. İyi şeyler yapabilir, çocuk yetiştirir, dinlenir ve daha fazla mutluluk verici şeyler yapabilirsiniz.

Oldukça güzel bir deyiş vardır: Veren eli kısıtlı görme. Eğer mümkünse zayıf ve ihtiyacı olanlara para ver. Miktarı önemli değil ancak vermiş olmak önemlidir.

Eğer Dünya’yı değiştirmeyi amaçlıyorsan önce kendini değiştir.

Ahlaki olarak önceliğiniz başka birine zarar vermemek olmalıdır. Bu prensip oldukça güçlü olmalıdır. Sadece şöyle düşünün: “Hiçbir zaman hiç kimseye zarar vermeyeceğim.”

Size saygı gösterilmesini istiyorsanız başkalarına saygı gösterin. İyilik için iyilik, kötülük içinse bu kötülüğü yok saymak yapılacak en doğru şeydir. Sizi kötü yapmaya çalışan biri onu yoksaydığınız için kendini gerçekte daha kötü hissedecektir.

Tüm gücünle diğer insanlara yardım etmeye çalış. Eğer mutluluk veremiyorsan en azından zarar verme.

Zorluklar birer formalitedir. Ciddi zorluklar, daha ciddi olsalar bile hala formaliteden ibarettir. mesela bir uçağa binerek aynı mavi gökyüzüne ulaşmak mümkündür. Herkese barış!

Bir hayale ulaşmak için bazen tüm gereken bir adım atmaktır. Zorluklardan korkmayın, her zaman vardırlar ve olacaktırlar.

Canlılar için bir mutluluk kaynağı olabilirseniz siz kendiniz en mutlu olursunuz. Ve başkalarına acı çektirirseniz siz kendiniz de acı çekersiniz.

Sevebilme yeteneği Dünya üzerindeki en önemli yetenektir. Herkesi sevmeyi öğrenin, düşmanlarınızı bile.

Akarsulara çöp atmayın. Asla! Suyun ruhu çok sinirlenebilir. Ruhu yatıştırmak için ekmek, süt yada para atabilirsiniz.

Genelde geçmişimizi “altın çağ” yada “altın günler” olarak adlandırırız. Bu bir hatadır. Hayatımızda yaşanan her an tam olarak altın çağdır.

Her zaman hatırla: Doğru din, doğru inanç ya da en becerikli şu veya bu inancın din adamı yoktur. Tanrı birdir. Farklı din ve inançlar bu tepeye ulaşmanın farklı yollarını sunarlar. Kime istersen dua et, ancak bil ki senin asıl amacın günahsız olmak değil, tanrı’ya ulaşmaktır.

Eğer bir şey yapmaya karar verdiysen kendinden şüphe etme. Korku seni kendinden ve doğru yoldan saptırmaya çalışacak. Çünkü bu kötülüğün ana silahıdır.

Hayatta çok önemli bir şeyi hatırla. Herkes hak ettiğini bulur. Problemlerin ruhuna ve düşüncelerine girmesine izin verme böylelikle problemler vücuduna da ulaşamaz.

Hayat sana yüzünü ya da başka bir tarafını çevirmiş olabilir. Ancak sadece çok az kimse aslında hayatı çevirenin gerçekte kendisi olduğunu anlayabilir.

Asla pişmanlık duyma! Ne olursa olsun bu ruhların isteğiyle olur ve bu her zaman en iyisidir.

Kalbinizde her hangi bir baskı olmadan rahat nefes alabilmek için, ağlamayı öğrenin. 

Kadınlar alışveriş yaparken ailelerinin önlerindeki günlerdeki mutluluğunu satın alırlar. Her bir taze, güzel, olgun ve güzel kokan meyve bu ailede mutlu ve sakin bir hayattır. Erkek, kendi tarafından kadına para sağlamalıdır. Böylece kadın en iyi kalitedeki ürünleri seçebilir. Yiyeceğe harcanan paradan kısan bir aile fakirleşir ve mutsuzlaşır. Bu kısıntı aslında sevdiklerinin mutluluğundan kısılır.

 

Üstâd Necip Fâzıl’ı Anlamak…

m.balkan42@hotmail.com

26 Mayıs 1904’de doğan ve 25 Mayıs 1983’de hayata gözlerini yuman Ahmet Necip Fâzıl Kısakürek, gençliğimde eserlerini okuyarak beni son derece etkileyen bir yazarımız.

Hiç unutmuyorum. Sanırım en son olarak 1977’de, MHP Konya Mitingine gelmişti. Ben Üstâdı Zafer Sineması’nda dinledim ve kendisini yakından gördüm. En çok da dikkatimi çeken de sağ parmak ucundaki cıgarasının biri sönmeden diğerini yakmasıydı. Yâni konferansta bile sigarasını hiç söndürmeyen bir üstâd ile karşı karşıya idim. Onu dinleyebilmek ve ne dediğini anlayabilmek için bu kusurlarını bile müsamaha ile karşılayabiliyorduk, o dönemlerde.

Beni asıl tesiri altına alan ise Çile adlı şiir kitabı oldu. Sonra “Çöle İnen Nûr, İdeolocya Örgüsü, Esselâm, Moskof, Râbıta-ı Şerife, O ve Ben, Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin, Tarih Boyunda Büyük Mazlumlar” adlı eserlerini okudum. Rapor adlı ayda bir çıkan küçük risale biçiminde dergiyi almaya başladım. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in hayatını anlatan Çöle İnen Nûr’u genç nesillerin hassaten okumalarını isterim.

 

***

Necip Fâzıl Kısakürek’i Anma Etkinlikleri, bildiğiniz gibi 2013’de Konya’dan başlatılmıştı. Bu etkinliklerden de son derece faydalandım. Pek çok kitap ve çıkardığı dergileri gazeteler vasıtasıyla insanımıza ve okurlara ulaştırıldı.

Bu etkinliklerin son bölümünde dağıtılan ödüllerin yanında tertip komitesine birde “Üstâdın Büstü” hediye edildi. Bu çok garibime gitmişti. İki hayatından son bölümü ‘ikon’larla mücadele içerisinde ve zindanlarda geçen, son nefesini verirken dahi mahkemelerden kurtulamayan aksiyon adamı, fikrin namusunu edeple savunan bir şâir ve yazara bu yapılmalıydı, dedim.

 

***

Üstâdın çekilmiş pek çok eski (siyah beyaz)resmi var. Renkli olarak çekilen fotoğrafı pek yoktu. Medyada en çok kullanılan bir fotoğrafı var ki, o resim 1980’den önce “Erkekçe” dergisinde, kendisiyle yapılan bir röportajda çekilen bir resimdi. O dergiyi sırf bu röportaj için almış, Necip Fazıl’la olan kısımları koparıp saklamıştım. Bu fotoğraf üstadı yüz hatlarıyla olduğu gibi anlatan güzel bir fotoğraftı. Çektiği çileler o fotoğraf karesinde anlamlı bir şekilde ifadesini bulduğu için hâlâ o resmi kullanıyoruz.

İki insanı çok sevmeme rağmen cenazelerinde bulunamayan talihsiz ve şansız bir insanım. 1983’ün kış aylarında vatani görevimi İstanbul’da yaptığım için ne yazık ki ne Erol Güngör hocanın ne de Üstâd Necip Fazıl’ın cenaze merasimlerinde bulunamadım. Üstâdı, “ikon” hediye ederek bir çuval inciri berbat etmeden, onun düşünce ve fikirlerine saygı göstererek anmak ve anlamak gerekir. Her okula, her yere, her şeye onun adını koyarak onu başka yerlere çekmeye hiç gerek yok. Herşeyi tadında bırakmak, tadında anmak, ve üstâdı anlamaya çalışmak için orta yolu bulmak gerekir.

 

***

Büyük Doğu Yayınları arasında 3. kitap olarak çıkan “Cumhuriyet 50. Yılında Türkiye’nin Manzarası”nı her yönüyle çizen Necip Fazıl Kısakürek, yaşamış olsaydı günümüz Türkiye’sinin manzarasını acaba nasıl çizerdi?..

Meselâ Suriye’de 6 milyon insanın göç meselesine nasıl bakardı? Olaylara “Millî Bakış” açısını nasıl resmederdi?

Gençlik ve üniversitelere nasıl bir yorum getirirdi? 17 Maddelik Öz’e daha hangi maddeler eklerdi? “Seni Bekliyoruz!” derken acaba hangi partiyi kastediyordu?

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Üstadı ölümünün 33’üncü, doğumunun 112’inci yılında rahmetle yâd ediyoruz. Nûr içinde yatsın.

Son söz yine Üstâdın:

“Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!”

 

Allah'ım, azabından affına, gazabından rızana sığınıyorum

omerlutfiersoz@gmail.com    

    Malumunuz son dönemlerde Mübarek gecelerle ilgili diğer günlerden hiçbir farkları olmadığı, o gecelerde yapılacak ibadetlerinde bid’at olduğunu ifade eden bir grup bulunmaktadır. Hâlbuki Allah (c.c.), bazı geceleri diğer gecelere üstün kılmıştır. Kadir Sûresinde Kadir gecesinin bin aydan daha hayırlı olduğu ifade buyrulmuştur. Bazı günler diğer günlerden üstün kılınmıştır. Cuma Sûresinde Cuma gününün önemi vurgulanmıştır. Cuma günü diğer günlerden üstündür. Bazı aylar, diğer aylardan üstün kılınmıştır. Kendisinde Kur’an-ı Kerîm’in indirildiği Ramazan ay’ı diğer aylardan üstündür. Bazı Mekânlar diğer mekânlardan üstün kılınmıştır. Mesela: Mekke, Kâbe-i Muazzama, Medine, Ravza-i Mutahhara, Arafat v.b. yerler, diğer yerlerden, şehirlerden, Mekânlardan Üstün kılınmıştır.

     Bahsettiğim gerçekler,  Kur’an-ı Kerimde açıkça ifade buyrulmuştur. Ayrıca, önemli gün ve gecelerle ilgili olarak hadis-i şeriflerde de bilgiler verilmektedir.  Bunlar tartışılamaz dini gerçeklerdir. Okuyucularımız bu önemli gün, ay ve geceleri bu bakış açıları ile değerlendirirlerse daha isabetli davranmış olurlar diye düşünüyorum. Rabbimiz, biz günahkârları affetmek için bazı gün ve geceleri kurtuluşumuza vesile kılmaktadır.  

 

     Berât Gecesi, Kameri takvimin 8. ay'ı olan Şaban'ın 15. gecesidir. 10/11 Mayıs 2017 Çarşambayı Perşembeye bağlayan gece, Berât Kandilidir. Bu vesile ile Berât Gecemizi tebrik eder, her iki cihanda kurtuluşa erenlerden olmamızı Yüce Mevla’dan niyaz ederim.

     Berât kelimesi, sıkıntıdan, borçtan, suç ve cezadan kurtulmak, beri olmak anlamına ge­lir. Dini anlamı ise; günahlardan/kötülüklerden arınmak/temize çıkmak, İlâhi af ve Rahmete nail olmak/erişmektir. Berat Gecesinde, Berat edenlerden olmamızı Yüce Mevlâdan niyaz ederim. Hayatımızın her dönemini kulluk görevimizin bilinciyle geçirmeliyiz. Sadece önemli gün ve gecelerde değil, her zaman ibadetlerimizi yapmalıyız. Berat Gecesinde, mağfirete ermek ve günahlardan temizlenmek için dua ve niyazlarımızı artırmalıyız. Yüce Allah (c.c.)’ın bu gecede, dili ve kalbi ile kendisine yöne­lenleri, kendisinden bağışlanmalarını is­teyen Mü’minleri, affedeceğini, bağışlayacağını ümit ediyoruz. Yeter ki, Müslüman tam bir dil ve gönül bağı ile Al­lah (c.c.)'a yönelmiş olsun.

 

     Bu gece, her insanının mukadderatının tayin edildiği bir dönüm zamanıdır. Çok feyizli, bereketli olan Berât gecesini uyanık bir şekilde geçirmemiz tavsiye olunmuştur. Gecesini ibadetle ihya eder, gündüzde de Oruçlu olursak güzel olur. Rabbimizden, bağışlanma, helâlinden geniş rızık, hastalıklarımıza şifa ve başka ne gibi dileklerimiz varsa dualarımızla istemeliyiz. Önemli gün ve gecelerde diğer günlerden daha fazla bir şekilde farzlara ilave olarak, nafile ibadetlerle de Allah (c.c.)’a yalvarıp kurtuluşa ermek için çalışmalıyız. Bu geceye mahsus, özel bir ibadet şekli yoktur. Kuran-ı Kerim okuyarak, namaz kılarak, dua ederek, Yüce Allah’ımızdan bağışlanmamızı dileyerek geceyi en iyi şekilde değerlendirmeliyiz. Aynı zamanda bu gece bir Muhasebe gecesidir. Bütün sene içinde işlenen sevap ve günahların muha­sebesini yapmalıyız. Bunun için bu mübarek geceyi tövbe ve istiğfar, ibadet ve taât içinde ge­çirmek kazançlarının en iyisidir.

 

      Bu Mübarek gecede; “Allah'ın azabından affına, gazabından rızana sığınıyorum. Senden yine sana iltica ediyorum. Şanın yücedir.” diye dua edilmelidir. Ay­rıca fakirlere, darda kalmışlara, kimsesiz ye­timlere yardım elimizi uzatmalıyız.

     Âyet-i Kerîme ve Hadis-i Şeriflerden öğrendiğimiz emirleri yapıp, yasaklananlardan da kaçınmak zorundayız. Müslüman şirk koşmamalı ve kul hakkına girmemelidir. İçki müptelası olup, terk etmeyenler, akraba ile irtibatı kesenler, ana babaya asi olanlar, bu yanlışları devam ettirdikleri sürece affa kavuşmayacaklar.

     Müslümanlar, sevap ve günahlarının hangisi daha çoksa ona göre mükâfat veya ceza göreceklerdir. Rabbimizin Rahmeti gazabından çoktur. Onun içindir ki; Rabbimizin Rızasını kazanacak ameller yapıp, mükâfatlandırılacaklardan olmak için çalışmalıyız. Önemli gün ve geceleri kurtuluşumuz için değerlendirmeliyiz. Berât gecesini fırsat bilerek, Allah’ın emirlerine aykırı davranışlarımız terk edilmeli, pişman olup tövbe ederek, affedilmemiz için çalışmalıyız.

 

Bu gece af yağmurunu, sağnak  sağnak ver bize,
Bu gece cennet yolunu, adım adım ser bize,
Bu gece nûr perdelerin, kanat kanat ger bize,
Mahşer günü, biz kulları, utandırma YÂ RABBİ !

                                         Cengiz Numanoğlu

      Allah (c.c.), her birimize, hayatımızın her anını gereği gibi ihya edebilmeyi, yapılacak dualar hürmetine Berât eden Müslümanlardan olmayı nasip eylesin. Berât Gecesinin Âlem-i İslam’ın kurtuluşuna vesile olmasını Yüce Mevlâdan niyaz eder, sıhhat ve afiyetler dilerim.

“Çünkü O Azdı”

parlakturk@yaho.com

Dünya seyrediyorsa bizde mi seyretmeliydik?! 

Şeytan şeytanlığını, düşman düşmanlığını, firavun da firavunluğunu yapacak elbet.

Cibilliyetleri bunu gerektiriyor çünkü.

Ama Müslüman böyle mi olmalı?

O, iman ve ahlakının gereği, haksızlık ve zulüm karşısında asla sessiz kalamaz, kalmamalıdır.

Ne var ki, bu sesin çok az ve kısık çıkışı, firavunlara cesaret veriyor!..

Mısır'daki idam kararları karşısında yükselen çığlığa, kaç tane İslam ülkesi ses veriyor acaba?

Saymaya dilim varmıyor...

Bunlara İslam ülkesi demeye de....

Bu nasıl İslam anlayışı, bu nasıl kardeşlik, anlaşılmaz bir durum?!...

Firavunun zulmü kadar, ona sessiz kalanlar da bu zulme ortak olmuyorlar mı?

***

Diplomatik veya siyasi yollardan veyahut nasıl olacaksa bir şekilde Firavun'a gitmede geç kalmamak lâzım.

Çünkü Firavun azdı.

Geçmişte de firavunlar vardı, azgın, zalim, sapkın firavunlar.

Allah Teâlâ, böyle bir Firavun için Hz.Musa'ya sesleniyordu. 

"(Ya Musa, artık) Firavun'a git! Çünkü o iyice azgınlaştı."(Taha,24).

Evet, o hangi dilden anlıyorsa o dilden ona bir şeyler söylemek gerek!

Nasıl ki, Hz.Musa (a.s) bu görevi ifa için yanına yardımcı istediyse, biz de yanımıza yardımcılar alarak çağdaş firavunun kapısını çalmalı, onu bu zulmünden vazgeçirmeye çalışmalıyız.

Zalimi zulmünden vazgeçirmek de bir cihad değil mi?

Böylece, hem zulmü önlemiş, hem de zalimle mazluma yardım etmiş oluyoruz.

*** 

Allah Rasulü (s.a.v) bakın ne buyurmuşlardı:

"Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım et!"

Sahabeler: "Ya Rasulallah! Zalime yardım edelim tamam da, mazluma nasıl yardım edelim?" diye sorunca şöyle cevap verdiler:

"Zalimi zulmünden alıkorsun, işte bu ona yardımdır."(Buhari, Mezalim,4).

Esasen mazlum, Müslüman da olsa gayrımüslim de olsa durum değişmez.

Ona yardım etmek, hem insanlık hem Müslümanlık görevidir.

Peki, duyarsız kalmak, yardım etmemek hâlinde durum nedir?

İşte o zaman, azaba da gazaba da hazır olmak gerekir.

Peygamberimiz buyurdular:

"Şüphesiz insanlar zalimi görüp de zulmüne engel olmazlarsa, Allah'ın kendi katından göndereceği bir azabı hepsinin üzerine yayması yakındır."(Tirmizi, Fiten,8).

*** 

Böyle bir azaba müstahak olmamak için, bir yandan Allah'a sığınıp dua ve temennide bulunurken, diğer yandan zulmün önüne geçmek, zalime de mazluma da yardım etmek için fikrî, ameli ve malî her türlü araç ve imkanlarla gayret sarf etmeliyiz.

Belki o zaman, Allah'ın azabı veya gazabı değil, inşaallah rahmet ve nusreti üzerimize inmiş olacaktır.  

Çok dikkat etmemiz gereken bir konu; şirk

salihsedatersoz@hotmail.com
salihsedatersoz@gmail.com
    

“Şirk”, Allahü Teâlâ’ya ortak koşmak ve başka bir şeyi Yüce Allah’a benzetmek demektir. Şirk, “Tevhid” kelimesinin zıddıdır.  Şirke girene yani Allah’a ortak koşana da “müşrik” denir.

Müşrik yani şirke düşen kişi, sadece büyük günah işlemiş olmaz, Allah korusun küfre girmiş ve İslâm dairesinden çıkmış olur. 

Kur'an-ı Kerîm, insanları, tevhide, yani Allah'ı birlemeye davet etmiş, O'na; başka bir şeyi ortak kılmaktan kesinlikle men etmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de, “Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar.” (Nisa 48) buyurulmaktadır.

Şirke düşerek müşrik olanın ve bu sebeple küfre düşen kimsenin, o ana kadar yaptığı bütün ibadetlerinin sevapları silinir yok olur. Tövbe etse bile o sevapları geri gelmez.

Böyle kimselerin tövbesi için yalnız Kelime-i Şehadet-i söylemeleri yeterli olmaz. Şirke düşmeye sebep olan o fiilden de tövbe etmeleri gerekir.

Şirk; Allah'a inanmak­la beraber, O'na başka şeyleri ortak koşmak, ilâh ol­duğuna inanılan diğer varlıkları Yüce Allah’a eş görmektir.

Hristiyanlıkta sonradan uydu­rulan “Teslis” inancında, Hz. İsa'ya oğul, Hz. Meryem'e Ruhu'l - Kudüs adını vererek, Yüce Allah ile beraber üçlü bir ilah sistemi geliştirdikleri için şirke düşmüşler, müşrik olmuşlar ve kâfir olmuşlardır.

Ayrıca, Allah’ın bu âlemin yaratıcısı olduğunu kabul etmekle beraber, O’na yakınlığı temin etmek ve O’nun katında şefaatçi olmak üzere, hiçbir fayda veya zarar veremeyecek olan putlara ve heykellere tapmak, onlara ibadet etmek de şirktir. Mekke müşrikleri bu şekilde idi. İslâm’ın zuhuru ile birlikte, putperestlik şiddetle yasaklanmıştır.

Diğer yandan; bir kısım insanların kendi ara­larından bazılarını “Rab” olarak kabul etmeleri, onlara körü kö­rüne inanarak Allah'ın emir ve nehiyleri yerine, onların emrettik­lerini yapmaları, yasak kıldıklarını yapmamaları da şirkin bir çeşididir.

Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de, Yahudilerin hahamlarını, Hıristiyanların da rahiplerini “Rab” edindikleri, yani Allah’ın emir ve yasaklarını bırakarak, kendi din adamla­rının emir ve yasaklarına uymaları, hâlbuki bir tek Allah'a iba­detle emredilmiş oldukları beyan edilmektedir. (Tevbe 31)

Bu şirk çeşidi zamanımızda da hayli yaygındır. Bir takım cahil Müslümanları Allah’ın yoluna değil de, kendi yoluna davet eden ve arkalarındaki kitleleri çeşitli sapkınlıklara sürükleyen sözüm ona bazı din adamları (!) hem kendilerinin hem de peşlerinden giden cahillerin ahiretlerini perişan etmektedirler.

Bu şirk çeşidine en bariz örnek FETÖ olayıdır. Bu örgütün başındaki sapkın adam, yüce dinimizi kullanarak, Allah’ı ve Peygamber’i istismar ederek, milyonlarca Müslümanın kanına girmiş ve onları zehirlemiştir.

Şirkin en kapalı olan şekli ise, insanın kendi heves ve süfli arzularına körü körüne uyması, nefsinin esiri olmasıdır.

Kur’an- Kerim’de, “kendi heves ve arzularını ilah edinen kimseyi gördün mü?” (Furkan 43) buyurularak bu gibi kimselerin şirke düşme tehlikesi haber verilmektedir. 

Hangi çeşit olursa olsun, Allah’a inanmakla birlikte, O’na herhangi bir şeyi ortak koşan, eş gören ve Allah’ın emir ve yasakları yerine başkalarının emir ve yasaklarına uyan kimse şirk bataklığına düşmüş olur.

Şirk bataklığına düşen bir kimsenin de bir ömür ibadet etse bile elde edeceği, ateşten başka bir şey değildir. Allah böyle bir sondan bizleri muhafaza buyursun.

Onun için Müslümanların şirk konusuna çok dikkat etmeleri gerekmektedir.

“De ki: Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim.” Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahid olun, biz gerçekten Müslümanlarız.” (Al-i İmran 64)

Bu Ayeti Kerime dikkatle incelenirse, Allah’a ortak koşanların, Müslümanlar sınıfına dâhil olmadığı rahatlıkla görülebilir.

Değerli üstad Cengiz Numanoğlu’nun bir beyiti, bu konuyu yazmama vesile oldu. Zaman zaman telefonla görüşerek hasret giderdiğimiz ve yeni şiirlerini kendi sesinden dinleyerek rahatladığım üstad ile yaptığımız son görüşmede okuduğu bir beyitlik çarpıcı şiiri, böyle bir yazıyı kaleme almama sebep oldu.

Üstad Cengiz Numanoğlu;

 

Lâ İlâhe İllallah diyenler hayli çoktur,

Ne yazık ki çoğunun şirkten haberi yoktur.

 

Diyerek, Kelime-i Tevhidi söylemelerine rağmen, çok sayıda Müslümanın şirkten haberleri olmadığını böylece büyük bir tehlikenin içinde olduklarını haber vermektedir.

Üstada selam, hürmet ve şükranlarımı sunarken, Yüce Allah’tan, tüm Müslümanları her türlü şirkten muhafaza etmesi niyazında bulunuyorum.

NOT: İdrak ettiğimiz Kadir Gecemizin ve önümüzdeki Ramazan Bayramımızın, Âlemi İslâm’a hayırlar ve güzellikler getirmesini Rabbimizden niyaz ediyorum. Hayırlı Bayramlar efendim.

YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi