Bugün; 16 Ocak 2019, Çarşamba
YAZARLAR
Batı Anaforu

                Batı öyle karmakarışık bir savruluş yaşadı ve yaşamaya devam ediyor ki, içinden çıkmaya çalışır gibi göründükçe batmanın verdiği hüzünle çırpındıkça batıyor.

                Bu batış bir tercih mi yoksa kendisine tayin edilen bir kader mi sorusunun cevabının verilmiş olduğu kanaatinde değiliz. Belki birinci ikinciyi hazırlayan bir ön şarttır. Bilmiyoruz. İkinciyi tartışmaya İslam’ın kapalı olduğunu bir tarafa bırakalım ama zaten Batı’nın kendisi terminolojik olarak bile kelimeyi kökünden inkar etmekte bir sakınca görmez.

                Öyleyse bir bakıma insanın kendisini  de inkar anlamına gelen bu tercih nasıl ve neden yapılmıştır sorusuna Kur’an, dünya sevgisindeki ifrat için ‘’siz peşini seviyorsunuz’’ karşılığıyla cevap verir.

                Dünyaya olan aşırı tutkusu yüzünden, yanlışlarla dolu olsa da, Hristiyanlığın öteye uzanan  hesabını imha ederek psikolojik anlamda rahatlayacaktı. Anafordan kaçışın en kolay yolu inkardır. Kilisenin baskısından bunaldığı zamanla; aklın dışında ne varsa inkar ettiği zaman ki bunalım arasında fark yoktu.

                17. Yüzyılın sonları ile 18.yüzyılın başlarında  sözde can sıkıntısı sebebine bağlanarak Doğuya yapılan seyahatlar sonunda  tercüme edildiği iddia edilen eserlere kendisinin hayal ettiği  despot, miskin, mistik, duygusal ve irrasyonel Müslüman tipini ilave etmekten çekinmez  ve bunu bir görev aşkıyla yapar.

                 Batı düşüncesinin , Doğu’ya yaptığı güzellemelerde de samimiyet ve içtenlik yoktur çünkü oradaki amacı Kiliseyle mücadelesine lojistik destek sağlamaktır. Kısacası bir oryantalist kurnazlığıdır yaptığı.

                ‘’Bu dönemin romanlarında bile en dikkat çeken şey’’ diyerek cümlesine başlayan Paul Hazard devamlı bir tahrip hırsıdır’’ hükmünde duramaz; nerdeyse öfkesine yenik düşmek üzeredir. ’’Hiçbir gelenek hücumdan kurtulamaz; karşı çıkılmayan  hiçbir fikir sarsılmamış hiçbir otorite kalmaz. Her türlü müessese yıkılır her şeye menfi bir tavırla bakılır.’’ dedikten sonra hüküm cümlesini şöyle kurar. ’’Nihayet dünyada hiç mevcut olmayan o memleketin insanlarının yaşadığı mesut  hayatı tasvir eder.’’

                  Zaten Doğu da hayaletler ülkesi  Batı için. Kendileri tarafından kurgulanmış ve artık dirilmemek üzere mezara konulmuş bir hayalet. Zihinlerindeki algı bu. Hayaleti mezara koymuştu ama  dirilebileceği korkusunu da hiçbir zaman aklından çıkarıp atamadı .Bu diriliş korkusuyla Doğu daha doğru ifadeyle İslam düşmanlığını hep canlı tutmayı başardı.

                20.yy son çeyreğinde İslam ülkelerindeki bağımsızlık adına yapılan siyasi ve kültürel sıçramalar Batı’nın uykularını kaçırdı. Bu sıçramaların önünü kesmek için iki yol deneyecek gibi geliyor bize. Ya Cizvitlerin Çin’li putperestlere  ‘’siz de aslında yarım Hristiyansınız’’demagojisine sarıldığı gibi   ‘’aslında Batı kültürünün kaynağı Doğudur’’ teoriğinden yola çıkıp Doğu’nun duygusal damarını yoklayarak sömürüye devam edecek; ya da teknolojisine duyduğu güvenle çok korktuğu medeniyetler çatışmasına razı olacak. Her iki tercihde  de kaybeden taraf kendisi olacak .Bunda kuşku yok.

                Sevgisi çıkara, konuşması riyaya, eylemi samimiyetsizliğe, dostluğu namertliğe, kahramanlığı bencilliğe, kibiri gizli aşağılık duygusuna, tebessümü sahteliğe açık bir Batı’yı taklit etmek kadar beni yaralayan bir yanılma yoktur. Sen  eski cebindeki güneşlere baksana.Selamlar. 

Her şey tamam gibi

Ülke futbolu şöyle dursun, kurulduğu günden bugüne Konyaspor’da bir şeyler yıllarca hep eksik kaldı. Ya takım kötü idi, ya teknik heyet bazen para bulamadılar bazen de saha. Yıllar içerisinde ülkede siyasetle yürümeyen siyaset olmadan futbol düşünülemez hal aldı. Şehrimizde hep tek milletvekili olan şehirler bile siyasi olarak bizden baskın geliyor 16 vekilimiz ne iş yapıyor diye yaygara yaptık. Bir dönem geldi futbolun içi siyaset meydanına döndü o zamanda bu söylemleri unutup siyasetin futbolda işinin olmayacağından bahsettik. Aslında reçete basitti işi ehline vermek.  Herkes anladığı işi yapsa ülke futbolu da dibe vurmayacaktı belki de. Zaman geldi doğuda  bir meşguliyeti olsun diye harcadılar bizi, zaman geldi zevk olsun diye! Futbol pastasından en az nemalanan takımdık belki de… Belediye başkanı kim olacak takıma yardım edecek mi diye düşünürdük. Ufak tefek dışında ne bir atılım ne bağış nede vizyon geldi. Saman alevi gibi parladık durduk, hep tamam şimdi olacak mı dedik. Ya bizi yarı yolda bıraktılar ya da biz pes ettik.

Gecenin en karanlık dönemi güneşin doğma vaktidir ya Ülke futbolu dibe vurduğu bir dönemde son hafta ligde kalmayı başaran hücum futbolu diye diye dokuz doğurduğumuz sezon düşmeden kurtulmayı başarmıştı. Karanlık içinden güneş doğacak mıydı ? Yeni sezona nasıl başlayacaktık ?

 Belki de bir ilk yaşadık delege sayısı az olsa bile kongrede 3 aday başkan olmak için ter dökecekti.

Hilmi kulluk ve yönetimi ipi göğüslemeyi başardı. İlk icraat olarak takıma kambur olan futbolculardan temizlediler kulübü çok büyük iş yaptılar bu bile saygınlık için yeterdi aslında ama durmadılar. Kamburlardan sonra iş yapan fakat maliyeti yüksek oyuncuları temizlemeyi başardılar. Dolar ve Euro’nun sonraki dönemdeki çıkışını düşünürsek Konyaspor’u sessiz sedasız batmaktan kurtardılar.

Çağımızın olmazsa olmazı sosyal medyada yaptıkları projelerle nötr insanlarda sempati , nefret duyanların kıskançlık halini almasını başardılar. 

Güzel bir takım kurdular başına da Rıza Çalımbay getirildi. İşte yönetimin yaptığı en büyük hata buydu. Aslında Aykut Kocaman’a görev alır almaz teklif götürmüşlerdi. Ancak o gün ki şartlarda Kocaman takım çalıştırmayı düşünmediğinden kabul etmemişti. Çok yönlü bir takım kurdular kalite olarak ligin üzerinde bir takım. Saçımızı başımızı yolduğumuz lider olabileceğimiz bir sezon ilk yarısında talihsiz ve beceriksiz saha içi yönetim anlayışıyla puanları kaptırdık.

Neyse ki hatadan erken dönüldü ve lezzetli yemeğin olmazsa olmazı takımın başına getirildi. Artık her şey vardı. Başarılı bir yönetim, maddi sıkıntı çekmeyen kulüp, başarılı bir teknik adam ve muhteşem bir taraftar. Devre arasında yapılacak yüklemeler ile ligi ilk üç içerisinde bitirmemiz kesinlikle sürpriz olmaz.

Sonuç olarak; Teknik heyet, yönetim ve futbolcular oturup samimi bir şekilde yön çizmeleri ve koyulan hedefle yatıp kalkmaları gerekiyor. Devre arasında futbolcularımızı istemeseler bile kafasını karıştıracak tekliflerle gündem olup form düşüklüğüne sebep olmak isteyeceklerdir. Şuanda Ülkemizde hiçbir takım oyuncuları Konyaspor’da olduğundan daha mutlu değildir. Yukarıda saydıklarımızdan hep biri eksik bizde ki tek eksik ise takıma göre sportif başarıdır.

 Kondisyon ve taktik ! Onunda bir numaralı adamı artık takımın başındadır. İlla ki takımla irtibata geçen ciddi tekliflere de kapımız açık kalmalıdır. Çünkü biz ülkemizde ki bir çok takıma inat para kazanan bir kulüp olmayı başarmıştık. Aykut hoca soğuk ülkelerden çok daha iyilerini bize düşük maliyetle kazandıracaktır. Bu sezon her şeye gebe ve ilk yarı ikinci yarı sıralaması büyük ölçüde değişimler göstereceği bir ligi belki de ilk kez yaşayacağız. İkinci yarı için şimdiden çok heyecanlıyım. Şampiyonluk mu ? Çok zor! Ama her şey de tamam gibi neden olmasın!

 

İlk yumruğu vuracaksın

Aykut Kocaman Konyaspor ile çıktığı ilk maçı olan Galatasaray maçından sonra “galip gelseydik farklı şeyler düşünebilirdik ama yine de elimizden geleni yapacağız ” demişti. Daha gelmeden önce kafasında farklı bir Konyaspor ve yüksek bir hedef belirlemişti. O maçtan üç puan almak takımı üst gruba atacaktı. 
 
Trabzonspor maçı da benzer önemde ve kattık bir karşılaşmaydı ve Galatasaray kadar zor bir deplasmandı. Yeşil Beyazlılar her zamanki gibi kontrollü başladı maça. Zaten Trabzon’un da Rakibini öne çıkarmaya pek niyeti yoktu. İlk 15 dakika çok yoğun baskı yaptılar ama güvenlik duvarı gibi olan Konyaspor savunması geçit vermedi. Sonrasındaki 10 dakika ise Konyaspor çok akıllı defans arkası toplarla iki önemli pozisyon buldu. 
 
Konyaspor gibi oynayan takımların önemli handikabı az pozisyon bulması. O yüzden çok becerikli ve son vuruşları iyi olan oyunculara ihtiyaç daha fazla oluyor. Jahoviç aslında böyle bir oyuncu ve Aykut Hoca’nın sistemine de uygun ama üç haftadır formu yerlerde. Kaleciyle karşı karşıya öyle bir pozisyon harcadı ki akıl alır gibi değildi. Sonrasında oyun yine dengelendi ve ilk yarı cılız ataklar ve orta sahada çalınan karşılıklı toplarla geçti. Rodalega’nın 45’teki şutu ise ürkütücüydü. 
 
İlk yarı Konyaspor’da en çok sorumluluk alan yine Ömer Ali’ydi. Çekingen oynayan Traore dışında da takım genel olarak iyi bir görüntü ortaya koydu. 
 
Devre arasında Trabzonlu gazeteciler yine Aykut Kocaman’dan şikayetçiydi. Yok savunma yapıyor, yok oyunu çirkinleştiriyor, kilitliyor basitlikleri... “Ne yapacak, maçı hediye mi etsin?” dedim. Tabi ki önce skoru korumak isteyecekti ve ikinci yarıda da Konyaspor oyun düzenine sadık kaldı ama Trabzonspor’un en hareketli adamı Abdülkadir’in aldığı tartışmalı penaltı ve hemen ardından gelen ikinci gol Konyaspor’un en istemediği oyun seyrini ortaya çıkardı. Yumruk yedikten sonra acele etmeyi sevmeyen boksör gibi gardını koruyup açık kollayacaktı ama bir yumruk daha yiyince nakavt kaçınılmaz oldu. Disiplinli oynarken bulamadığı gollerin kurbanı oldu. İlk yumruğu atmalıydı. Çünkü Trabzon, yüklenmeden iki farklı öne geçince savunmasını sağlamlaştırdı. Aykut Hoca’nın hücum gücünü arttırması bu yüzden hiç etki etmedi. Üstüne bir de Hacıahmedoviç’in berbat hatası yüzünden fark üç oldu. 
 
Lig maratonunda böyle sonuçlar normal. Takım gerektiği gibi oynadı ama savunmanın hatasız oyununa karşılık golcüler yani Jahoviç böyle etkisiz kalmaya devam ederse Konyaspor geriye düştüğü maçlarda kolay tepki veremez. Böyle olursa da yazının başında belirttiğim Aykut Kocaman’ın hedefle ilgili faklı düşünceleri hayal olur. Kilit nokta savunmadayken gol bulmak. Başka çare yok. 

Sporda da vefa yokmuş

sedater42@gmail.com

Siyasette vefanın olmadığını biliyorduk da, sporda vefanın olmadığını yeni öğrenmiş olduk.

Ligin bitimine 10 maç kala gelerek, artık düştük bizi kimse kurtaramaz dediğimiz bir ortamda, Konyaspor’u ligden düşmekten kurtaran Sergen Yalçın vefasızlığın kurbanı oldu.

Tüm Konya’nın ümidini kestiği bir anda, Sergen Yalçın ve teknik ekibinin Konya’da gösterdiği samimi gayret sonucu ligde kalan Konyaspor’un yeni yönetim kurulu, tercihini Rıza Çalımbay hocadan yana kullandı.

Rıza Çalımbay ile ilgili bir şey söylemiyorum. Belki Sergen Yalçın’dan daha iyi bir hocadır, bunu zaman gösterecek ama benim söylediğim şey şudur ki; düştük denilen bir anda Konyaspor’u yeniden ayağa kaldıran teknik adama vefa gösterilmeliydi.

Geçtiğimiz sezonda 3 ayrı hocanın ellerine teslim edilen Konyaspor, en başarılı dönemini son 10 hafta içinde Sergen Yalçın ile yaşamış ve her şeyin bittiği yerde Sergen’in samimi gayreti ile yeniden hayat bulmuştur.

Bu başarının karşılığı, Sergen yerine başka bir hocanın getirilmesi ile sonuçlanmıştır.

Aykut hocanın beklenmesini anlamak mümkündür. Sergen Yalçın’ın da bunu anlayışla karşıladığını zannediyorum.

Zira Konyaspor, tarihindeki en büyük başarılara Aykut hoca döneminde ulaşmıştır. Konyaspor, Aykut hocayla altın dönemini yaşamıştır.  

Aykut hocanın olmadığı anlaşıldığı anda ilk görüşme yapılması gereken isim Sergen Yalçın olmalıydı.

Görüşme yapılıp da anlaşılamasa idi yine anlayış gösterilebilirdi.

Ama Sergen hocanın başarısına rağmen kendisine hiç dönülüp bakılmadan başka bir hoca ile görüşülüp anlaşılması bana göre hoş olmadı.

Sergen Yalçın’ın yardımcılığını yapan Çağdaş Atan’ın yaptığı veda açıklaması haklı olarak sitem yüklüydü.

Yardımcı Antrenör Çağdaş Atan, Konyaspor’un teknik direktör olarak Rıza Çalımbay ile anlaşmasının ardından sosyal medya hesabından bir açıklama yaptı.

Atan’ın mesajı şöyle:

“Tüm benliğimizi, cesaretimizi, oyun zekâmızı koyarak Süper Lig’de tuttuğumuz, gelirken sadece günü değil yarınları planladığımız Atiker Konyaspor bugün başka bir hocadan yana tercihini kullandı. Oyuncularımıza, yönetimimize, tüm personele ve taraftarımıza sonsuz teşekkürler. Başarılar Atiker Konyaspor.”

Sitemin yanında oldukça olgun bir mesaj…

Neyse artık olan oldu. Şimdi bize, Konyaspor’umuza büyük emek vererek süper ligde kalmamızı sağlayan Sergen Yalçın ve ekibine teşekkür etmek ve başarılar dilemek düşer.

Konyaspor’un yeni teknik direktörü Rıza Çalımbay ve ekibine de başarılar dilerken, geçen yıl ki çekilen sıkıntıların tekrarlanmaması temennisinde bulunuyorum.

Son olarak Konyaspor’un yeni başkanı Hilmi Kulluk ile yönetim kuruluna da hayırlı olsun diyor, ilk 5 olarak tuttukları hedefin gerçekleşmesini diliyorum.

İnsanlığa Faydalı Olabilmek

Bir insan düşünün ki tek hayali insanlara faydalı olmak olsun…

Bu insan bu hayalini bir şekilde gerçekleştirse ne kadar mutlu olur değil mi?

Zira insanları mutlu eden şüphesiz kendi de mutlu olur…

Her zaman derim mutluluk bulaşıcıdır diye…

Peki, bu hayali kuran bir insan hayalini gerçekleştirebilmesi için en başta ne yapması lazım?

Tabi ki en başta kendine inanması, güvenmesi gerek ve hayalinin gerçeğe dönüşebileceğinden asla ümidini kesmemesi gerek…

Hedefe ulaşmak için; yılmadan usanmadan hedefe odaklanmakta çok önemlidir.

İnsan hedefini daima büyük tutmalıdır aslında…

Kendine hedefler koymalıdır insan koyduğu hedefler bile o hedefe giderken motive etmeli onu…

Yukarıda saydıklarımı uygulayarak bırakın hedefine ulaşmayı koyduğu hedefin kat be kat üzerinde bir hedefe ulaşmış nice insanlar var.

Başarı asla zor değildir. Yeter ki insan çok çalışsın çaba etsin…

İmkansızlık başarmaya engel olamaz bu sadece bir bahanedir…

İnsanlığa faydalı işler yapmış, kurduğu hayalleri gerçeğe dönüştürmüş insanların hayat hikayesini incelesek birçoğunun imkansızlıklarla hedefine ve daha ilerisine ulaşmış olduğunu görürüz.

Ha, şu da var ki; insanlığa faydalı olabilmek için illa fiziki işler yapacağız diye bir kaide yoktur.

Bir düşünce, bir bakış açısı, hayata hangi pencereden baktığını göstermek bile insanlığa faydalı olabilmektir…

Topluma aktardığınız bir düşünce insanların olaylara bakış açısını pekala değiştirebilir…

Bu sayede insanların olumlu veya olumsuz olayları farklı boyuttan gözlemleyerek bu yönde hareket etmelerini sağlamış oluruz ki; buda insanlığa faydalı olabilmenin bir şeklidir şüphesiz.

Hayata hangi pencereden baktığımızı insanlara hissettirmekte çok önemlidir…

Mesela yaşadığımız bir imtihanı nasıl değerlendiriyoruz?

İmtihana sabır ve sebat gösterebiliyor muyuz?

Yoksa bu duruma isyan mı ediyoruz?

İçinde bulunduğumuz imtihanı tefekkür edip, imtihana tevekkül ile sabır ederek bunu da insanlara hissettirerek insanlığa örnek olabiliriz…

Örnek teşkil ederek bile insanlığa faydalı işler yapmış oluruz aslında.

Çünkü topluma örnek olarak insanlarında yaşadığı imtihanlara bakış açısını değiştirebilmemiz mümkündür…

Bir olayı yaşayan mı daha iyi anlatır yoksa duyan mı? Diye sorsam sizlere elbette yaşayan diye cevap verirsiniz…

Zira olayı yaşayan insan tam da ortasından anlatır yaşadıklarını…

Bizlerde yaşadığımız imtihanlarda nasıl davrandığımızı anlatarak insanların da yaşadığı imtihanlar karşısında nasıl hareket etmeleri hususunda yol göstermiş oluruz…

Düşüncelerimizin ulaştığı nice insana yaşadıklarımızı aktarıp, örnek olarak belki de doğru hareket etmelerini sağlamış oluruz ve onların kurtuluşuna vesile oluruz kim bilir..?

Cumamız Mübarek Olsun…

Allah’a Emanet Olun…

 

Gönül’e Dokunuş / Emrah Savsar / 11 Ocak 2019 Cuma

Gölyazı’nın Ağlayan Çınarı

2016 yılının Mayısında Bursa’dan Çanakkale’ye giderken yol kenarında “Gölyazı” levhasını görmüş ve “Acaba nasıl bir yermiş, gidip bakalım…” diyerek hemen o tarafa dönmüştük. Düz bir arazi üzerinde döne kıvrıla ilerleyip, bu eski yerleşim yerine ulaştığımızda onun göl kenarında ve karaya büyükçe bir köprü ile bağlı olduğunu görünce sevinç ve şaşkınlığımız artı. Civarda turistler dolaşıyor, etrafta birçok balık lokantası ve çay ocağı gibi işletmeler görünüyordu. Gözümüz, köprü kenarında duran devasa çınara ilişince sevincimiz ziyadeleşti.  Önüne konulmuş “Ağlayan Çınar” levhasında, “Gölyazı’da anıt kapsamına giren çok sayıda çınar ağacı bulunmaktadır. Bunların en yaşlısı olan Ağlayan Çınar yerleşimin ada bölümüne geçişte, köprünün yanında yer almaktadır. Yaklaşık 750 yaşında olduğu tahmin edilmektedir. Ağacın gövdesi yaşını belli edercesine büyük ve geniştir.” yazılıydı.

Gerçekten masal kahramanları gibi devasa bir ağaçtı bu. Kalın gövdesinin hemen kenarından çıkıp çok ötelere uzanan ve adeta ikinci bir ağaçmış gibi görünen büyük bir kolu vardı. Alt tarafına dayanak olsun diye bir duvar örülmüş, hemen yanına küçük bir havuz yapılmıştı. Ana gövdesi üzerinde, içine üç basamaklı bir merdivenle çıkılabilen ve içine bir kaç kişinin sığabileceği büyük ve karanlık bir kovuk görünüyordu.

Daha sonra öğrendiğimiz bilgiler kendisine niçin “Ağlayan Çınar” denildiğini açıklar mahiyetteydi. Belki gövdesinden akıttığı özsuyu sebebiyle bu adı almış belki de hakkında anlatılan bir hikâye sebebiyle ona Ağlayan Çınar denilmişti.

Rivayete göre, beldede Rum ve Türkler birlikte yaşamaktayken Mehmet isimli bir genç, Eleni isimli bir Rum kızına âşık olmuş. Birbirlerini çok seven bu iki genç, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Yunanistan’la yapılan mübadele anlaşması sebebiyle ayrılmak zorunda kalmışlar. Bütün ailesiyle Gölyazı’yı terk etmekte olan Eleni’yi takip eden Mehmet, kızın ağabeyi Yorgi tarafından bıçaklanınca daha önce sevgilisiyle buluştuğu bu çınarın kovuğuna gelip, oracıkta can vermiş. Hadiseye şahit olan bir arkadaşı olup biteni Eleni’ye anlatınca kızcağız da hemen kafilesinden ayrılıp geri dönmüş ve Mehmed’in cansız bedeni yanında kendini çınar ağacına asarak intihar etmiş.  Bu acılı aşk hikâyesinden sonra halk, ağacımıza “Ağlayan Çınar” adını uygun görmüş…

Gölyazı, Ulubat Gölü kıyısında küçük bir adacık. Kıyı şeridi ancak 1,5 km kadar. Tarihi geçmişi Roma dönemine ve belki de çok daha önceki çağlara dayanmakta. Eski ismi Apolyont. Hâlâ içinde önceki medeniyetlerden geriye kalmış yadigârlar bulunmakta. Çoğu kısmı yıkılmış yüksek kale duvarlarıyla çevrili kıyı şeridi rengârenk balıkçı tekneleriyle dolu. Her yanda balık tutan, ağ temizleyen, oradan oraya koşuşturan erkekler, kadınlar, çocuklar var. Tarif edilmez bir renk cümbüşü içinde canlı ve hareketli bir yer. İç taraflarda birbirine yapışmış gibi görünen sarı, yeşil, mavi boyalı evler, taş döşeli daracık sokaklar bulunuyor. Sakinlerinin büyük bir kısmının balıkçılıkla geçindiği Gölyazı son zamanlarda beldeye akın eden turistler sayesinde iyice hareketlenmiş durumda. Bursa’ya bağlı Nilüfer ilçesinin gerçekten gezilip görülmeye değer, şirin beldelerinden biri.

Kıyı şeridini baştanbaşa dolaşarak gezimizin keyfini çıkartıyor, Mayıs güneşinden bunaldığımızda bir ağaç gölgesi bulup altında çaylarımızı yudumluyoruz. Birçok yer yeniden tanzim edilmek üzere kazılmış ve inşaat işleri devam ediyor. Tekrar taş köprüyü geçip anıt çınarımızın yanından ilerleyerek “Zambak Tepesi” denilen yere çıkıyoruz. Gölyazı buradan çok daha farklı ve güzel görünüyor. Bütün bunlara rağmen, beldeden ayrılırken, aklımızda daha çok Ağlayan Çınar’ın arzı kuşatan koyu gölgesinin ve hakkında öğrendiğimiz hikâyenin kalacağını biliyoruz. İnşallah bir fırsatını bulur bulmaz buraya yeniden gelir ve belki birkaç gün konaklarız. O vakit altından bereket fışkıran sevgili Ulubat’ta tekne gezisine çıkar, üzerindeki diğer adacıkları da yakından görme fırsatı buluruz.

 

15 Temmuz ve isyanda ısrar

   Kendimi mecbur gördüğüme inanarak yazıyorum. Ne diye bu konulara giriyorsun? Diye tepki gösterenler oluyor. Oysa ki meselenin ciddiyeti herkesin elini taşın altına koymasını gerektirir. Bizim elimiz, bazan hitabet bazan da kitabettir.İsyana karşı suskun kalmak onun haklılığını kabullenmektir. "Haksızlık karşısında susan,dilsiz şeytandır" hadisi şerifi bu gerçeği ifade ediyor.

   15 Temmuz hain kalkışma üzerinden iki yıl geçti. Olayın teferruatına girmeyeceğim. Neticede meşru otoriteye karşı bir isyan olmuştur. İslama göre buna bağilik hareketi denir. Bunun cezası da islam hukukuna göre bellidir. Daha önce bu konuya temas etmiştim.

   Aslında bu yazıda üzerinde durmak istediğim nokta şudur:Huy yani karekter meselesi...

Allah cc Adem'i yarattıktan sonra, İblise "Ademe secde et" emrini verdi. İblis kendisinin ateşten Ademin ise topraktan yaratıldığını öne sürerek üstünlüğünü iddia etti...Bir müddet sonra İblis Ademi yoldan çıkarmaya çalıştı. Derken Adem as şeytanın vesvesesine uyarak hata işledikten sonra TEVBE etti. Allah da onu affetti. Ancak İblis asla isyanından vazgeçmedi ve isyanına ısrar etti.Böylece kıyamete kadar iki çeşit karekter/huy oluştu ki, hepimiz bu konuda imtihana tabiyiz.

   15 Temmuz bağilik hareketi yalnız Türkiyede değil, bütün İslam aleminde ve ümmetin bünyesinde  bir fitne meydana getirdi. Türkiyenin maddi-manevi,beşeri kaybı halen de tam belirlenmiş değildir. Bazılarının yaptığı mağdur olanlar edebiyatına girmeyeceğim. Hele hele şehit ve yaralıları görmezden gelip hep mağdur edebiyatına dalmak en azından erdemsizliktir. Büyük fitnelerde kuru ve yaş birlikte yanıyorsa, bunun sebebi doğruyu ifade etmeyenlerde saklıdır. Devlet suçluyu suçsuzu birbirinden ayırmakla mükelleftir. Bu hüküm doğrudur. Ben bir vatandaş olarak gereken doğru bilgileri devlete veya devleti temsil edenlere vermezsem devlet, mağdurları nasıl ayıklayabilir?

   İblisin tercih ettiği karekteri tercih etmek bir müslüman için yakışmaz. Ortada bir cürmü meşhut vardır. Açık bir cinayet vardır. Eğer Fethullah Gülen ve darbecileri tevbe etmiyorsa bari mağduriyet edebiyatını yapanların tevbe etmeleri gerekmiyor mu? Kafirlere sığınıp Türkiyenin aleyhine çalışmayı hangi ahlaki değerlerle ölçebilirsiniz? Fetö halen de güvenlik güçlerimizi " Eşkiya" diye nitelendirirken onun aleyhine olumsuz tek kelime konuşmayanlara mağdur mu diyelim?(Fetö bir konuşmasında bağlılarına: tek başınıza gezmeyin eşkiya sizi kapar...diyordu)

   Bağilik hareketine kakışanlar ne kadar dindar kabul edilirse edilsin, DİN seçilmiş otoriteye karşı gelmeyi asla kabul etmez. "Biz Allahın istediği gibi bir yönetim getirecektik" deseler dahi, bu iddia kabul edilemez. İnsan öldürmekle, milletin verdiği maaş ve silahla devlete karşı ihanet etmekle meşru hedefe varılmaz. Hedefin doğruluğu ona götüren her yolu meşru kılmaz. 

   Bütün bu ihanetlere rağmen halen de FETHULLAH GÜLEN hakkında olumsuz kanaatlerini ortaya koymayan insanların karekterlerine şaşıyorum. Bu hainin mensupları tarafından ve direktifleri doğrultusunda yapılan bu bağilik hareketini,yapanları ve halen de onlara karşı iyimserlik gösterenleri ihanetle anmak zorundayız. Ancak İBLİS'in karekterini bırakıp Adem aleyhisselamın karekteri olan TEVBE'yi tercih ederlerse, işte o zaman dindeki kardeşliğimiz rahmet, merhamet,adalet ve karşılıklı saygı çerçevesinde elbette devam edecektir.

   İsyanda ısrar şeytanın huyudur.Adem aleyhisselamın huyunu tercihte hayır vardır.ALLAH CC bu milleti ve ümmeti bağilerin şerrinden korusun.

   Allah'a emanet olunuz.

Alemi ve kendimizi anladığımız kadar değerliyiz

Yüce Allah kainatı daimi bir değişim kanunu üzerine yaratmıştır.

‘’Sünnetullah’’ tabir ettiğimiz tabiat kanunlarında 2 temel esası birlikte görüyor ve yaşıyoruz.

1. Makro alemde nihayetsiz bir benzerlik

2. Mikro alemde nihayetsiz ve tam bir farklılık

Kainata dikkatli bir gözle baktığımızda makro alemde nihayetsiz bir benzerlik, mikro alemde baktığımızda nihayetsiz ve tam bir farklılığı açıkça görebiliyoruz.

İşte kainatın Allah tarafından seçilen halifesi eşref-ül mahlukat insan makro alemdeki nihayetsiz benzerliği ve mikro alemdeki nihayetsiz ve tam farklılığı hayatına yansıtmalıdır.

Dış alemde gördüğümüz benzerliği içerisinde sürekli ve kesintisiz bir pozitif değişimle destekleyerek kendine, ailesine ve çevresine anlam katmalıdır.

Bu  hafta hayatımda yeni ve önemli bir kilometre taşını daha geride bıraktım.

25 Mayıs 2015 tarihinden itibaren görev yaptığım önce Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü şimdi ise Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı(CİB) olan kurumdan 07 Ocak 2019 tarihi itibariyle ayrıldım.

Yeni görev yerim Selçuk Üniversitesi.

Memuriyet hayatıma 25 Mayıs 1987 yılında Sağlık Bakanlığında Sağlık Memuru olarak başladım. 9 yıl süren çalışma sürecimde gece çalıştım gündüzleri devam eder 2 fakülte bitirdim ve öğretmen olarak çalışma hayatıma devam ettim.

1996 yılın sonunda o zaman ki ismiyle Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu( SHÇEK)  şimdi Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına geçtim. 8 yıl Erkek Yetiştirme Yurdu, 2 yıl Huzurevi Müdür Yardımcılığı ve 9 yıl İl Müdür Yardımcılığı yaparak tam 19 yıl hizmet verdim. Bu arada Yüksek Lisansımı tamamladım. Biri 4. Baskıyı yapan 3 adet kitap yazdım.

2015 yılı Mayıs ayından Konya ve Afyonkarahisar İl Müdürlüklerini yaptığım eski adıyla Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü(BYEGM) yeni adıyla Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı(CİB) süresinde 2 kitap daha bastırdım ve doktoramı tez dönemine getirdim.

Çalışma hayatım içerisinde 1993 yılında evlendim ve 3 çocuğum var hamd olsun. Hayatta en önemli kariyer, başarı ve mutluluk vesilesinin de her şeyden önce ve önemde aile kurmak olduğuna inanıyorum.

Bunları şu gerçeği izah etmek için aktarıyorum.

Milletimizin, devletimizin gelişmesi, ilerlemesi, güçlenmesi fertlerin kendini geliştirmesine, güçlendirmesine bağlıdır.

Toplumdaki olumsuz gelişmelerden rahatsız olanlar lütfen kendilerine baksınlar.

Bu durumda bizim pasif kalarak ta olsa payımız ne kadar?

Biz değişmeden, kendimizi geliştirmeden, üretmeden toplumun olumlu olarak değişme imkanı var mı?

Elmas ve kömürün başlangıçta temel maddesi aynıdır dostlar.

İkisinin de kökeni karbondur.

Peki neden elmas kömüre göre daha değerlidir?

Elmas madenler arasında en çok değişime uğradığı için en kıymetlidir.

Yüce Allah’ın ‘’iyi insan yetiştirme projesi’’ olan İslam, insanda sürekli olumlu değişimi emreder.

‘’ Göklerde ve yerde bulunanlar, (her şeyi sadece) O'ndan isterler. O, (bütün bunları hayata geçirmek için) her an yeni bir ilâhî tasarruftadır (yeni bir şey yaratmaktadır). Rahman, 55/29 ayetiyle Rabbimiz kendi tasarrufları üzerinden bize ders vermektedir.

‘’İki günü birbirine eşit olan ziyandadır’’ ve ‘’Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim’’ sözleriyle Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) bu gerçeğe dikkat çeker.

Hz. Mevlana Celalettin Rumi bu gerçeği ne güzel açıklar akıl sahiplerine:

“Her gün bir yerden göçmek ne iyi, 

Her gün bir yere konmak ne güzel

Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş,

Dünle beraber gitti cancağızım

Ne kadar söz varsa düne ait

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım”

Alemi ve kendimizi anlamamız, değiştirmemiz, geliştirmemiz iç alemimizde ve dış alemimizde sürekli bir faaliyetle mümkün.

Kainatın halifesi insan bu temsil görevinde son nefesine kadar hareket etmek, çalışmak, üretmek, değişmek zorundadır.

Görev ancak son nefeste bırakılabilir.

İslam, insanda, kainatta, sünnetullahta emeklilik yoktur. Siz hiç emekli olan hayvan gördünüz mü?

Kenara çekilip ölümü Hz. Azrail’i beklemek yoktur.

Hz. Azrail(a.s) geldiğinde bizi sürekli güncellediğimiz yeni hedeflere doğru yürürken değil koşarken bulmalıdır.

Bu gerçeğe Rabbim en açık şekilde şu ayetiyle işaret etmektedir.

‘’Rabbini hamd ile an, secde edenlerden ol ve ölünceye kadar Rabbine kulluk et.’’ Hicr, 15/99

Rabbim nokta koymadan  biz harekete, değişime, gelişime nokta koyamayız.

Bu dünya hayatı neticesi itibariyle ahiret hayatından daha önemlidir. Zira ahiret hayatımız bu dünyadaki çalışmalarımızın neticesidir.

O alemde bizim yapacağımız, dünya hayatında yaptıklarımızın neticesini beklemekten başka bir şey değildir.

O halde haydi ahiret hayatımızda çok lazım olacak olan ‘’iyilik’’ biriktirmek için daha çok çalışmaya, koşmaya, üretmeye, gelişmeye devam.

İsmail Detseli ve İkindi Sohbetleri

İsmail Detseli, sevdiğim, saydığım gönül insanlarından biri. Konya ile ilgili hatıraları, bizzat yaşanmışlıkları onun ağzından dinlemek insana haz veriyor. Yine onun ağzından Konya’nın yetiştirdiği; Abbas hoca, Tahir efendi ve Delibaşı Vak’ası olarak bilinenleri dinleme fırsatım oldu.  

Konya Büyükşehir Belediyesi ile Konya Fikir, Sanat, Kültür Adamları Derneği ve Selçuk Üniversitesi Selçuklu Araştırma Merkezine bir kez daha teşekkür ederim. Her hafta Konya ile ilgili ilginç konuları ele alıyor. Konya’mızın tanınmasına, detaylı olarak anlatılıp, anlaşılmasına sebep oluyorlar. 

Değerli gönül dostu İsmail Detseli, kendine has üslubuyla konuşmaya başladı ve şunları anlattı:

 “Son dönemde yetişmiş önemli şahsiyetlerden biri olan Abbas Hoca Delibaş İsyanı sırasında idama mahkum olmuş, Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Tahir Efendi’nin kız kardeşinin araya girmesiyle dosyası yeniden incelenerek idamdan kurtulmuş, Edirne’ye sürgüne gönderilmiştir.

Son dönemde yetişmiş önemli kişilerden, Evliya Tekke köylü olan Abbas Hoca, 1872 yılında doğmuş, nişanlısını dövmesiyle kız tarafının tehditleri üzerine kız kardeşinin isteğiyle İstanbul’a gitmiş, burada medrese eğitimi almıştır.

Dedesinin de hocası olan Abbas Hoca hakkında şu anda 87 yaşında olan torunu Abbas’dan aldığı bilgiye göre Hoca’nın İstanbul’da okuduğu yıllarda sürekli uğrayıp sohbet ettiği Yahudi tüccar ile ilgili bir olay anlattı:

 “Tüccar bir gün Hoca Efendi’ye der ki ‘Yahu Abbas Efendi benim gözüme bir hal oldu, kanlanıyor, yaşarıyor. Doktora gittim bir çare bulamadılar. Sen hocasın, acaba bir dua okusan bir ilaç söylesen gözüme bir çare olsa” der.

Hoca, Müslüman düşmanı Yahudi’ye kötülük olsun diye; “Acılı bir avuç toz biberi gözüne sar, o acı biber gözünü iyileştirir, ben de dua edeyim.” Karşılığını verir. Adam, denilenleri uygular, gözdeki yanma ve yaşarma geçer, Hoca’ya;

 “Yahu, bu İslâm dininin adamları hem bilgili, hem de iyi niyetli, evde hanımdan korkmasam Müslüman olacağım.” der. Bu olay Hoca’ya büyük bir ders olur. Sonradan aldığı haberle Yahudi’nin Müslüman olduğunu öğrenir.”

Hocalığı yıllarında köyde hırsızlık olaylarının artması üzerine Abbas Hoca’nın Cuma hutbesinde muhtara hitaben ağır sözler söyler;

 “Bu muhtarlığı yapamıyorsan bırak başkası yapsın” sözü üzerine muhtar, Hoca’yı mahkemeye vermek ister, köylülerin ısrarı üzerine vazgeçer. Muhtar, Hoca’nın da bulunduğu sohbette Hoca’ya;

 “Hadi seni affettim, seni mahkemeye vermeyeceğim” deyince Hoca, hırsızlık yapanları koruduğunu bildiği muhtara;

 “Sen kimsin de beni affedeceksin, affetmek Allah’a mahsustur.” Diyerek anlamlı bir cevap verir.

 

DELİBAŞ İSYANI VE ABBAS HOCA

 

Detseli, 1953 yılında vefat eden Abbas Hoca ile ilgili Hınız Amca (Hüseyin Hınazlı)‘nın Delibaş İsyanı hakkındaki konuşmasını aktardı:

 “Osmanlı’nın yıkılışından sonra ülkede başıbozuk hareketler ortaya çıkmış ‘Din ve devlet elden gidiyor’ diyerek isyan çıkartmış. Suçlu olanlar sorgusuz infaza tabi tutulmuş, bazılarının suçu olmadığı halde sadece şahsî ihtiraslar uğruna başkalarının iğvası ile idam edilmişlerdir. Köyümüze gelen Delibaş’ın adamları tellal çıkartıp Delibaş’a katılmaya çağırırlar. Köylüler, Abbas Hoca’ya dinin elden gidip gitmediğini araştırmasını istemesi üzerine Delibaş’ın yanına gider. Bunların dinle ilgisinin olmadığını görünce kendi köylüsü kişilere saklanmalarını söyler.” Kuvay-ı Milliye Grubu isyanı bastırdıktan sonra topladığı isyancıları Konya’da Tantavi Hanı’nda toplayıp yargılanmışlardır. Abbas Hoca da tutuklanarak hana getirilmiş, arkadaşlarına “salatentüncina” okumalarını istemiş, Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Tahir Efendi’nin kız kardeşinin araya girmesiyle idamdan kurtulmuş; ancak sürgüne gönderilmiş.

Büyük oğlu Mehmet, Kurtuluş Savaşına Mekkare subayı olarak katılmış, 2. Dünya Savaşı’nda da görev yapmıştır. Dinine çok bağlı birisiydi, 1944 yılında öldü, kabri Musalla mezarlığındadır. 1911 doğumlu ikinci oğlu Mustafa Sabri 1937’de gölette boğuldu. 1917 doğumlu Mevlüt Münir de 1993’te öldü.

1920 yılında 600 adamıyla Çumra’da isyan başlatan Delibaş, isyan bastırılınca Fransızlara sığınmış sonra da Yunan ordusunda görev yapmış, 1921’deki isyanda ise adamları tarafından öldürülmüştür.

 Hıyanet-i Vataniye Kanunu çerçevesinde İslahat-ı Medaris hocalarından üç değerli insanın da asılması halkta hoşnutsuzluk yaratmıştır.”

 

Dedemden dinlediklerim

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÖZÜYLE

 

ataroglumehmet@hotmail.com

Sevgili dostlar Çanakkale adı geçti mi veya her yıl Çanakkale zaferimizin yıl dönümü geldi mi her iki dedem aklıma gelir. Allah her ikisini de gani gani rahmet eylesin. İkisi de Çanakkale de gazilik şerefine ermiş kişilerdi.

Babadan dedem olan Mehmet dedem her iki balkan savaşlarından sonra Çanakkale’ye gitmiş orada sağ şakağından giren kurşunla sol gözünü kaybetmiş, tedaviden sonra malulen memleketine gönderilmiş.1959 yılında kucağında beni severken bir anda kollarına gelen bir ağrıyla kıvranmaya başlamış ve çok geçmeden hayata gözlerini kapamış. Mehmet dedemin ancak resmini görmek nasip oldu.

Anamdan dedem olan Hüseyin dedem ile uzun yaşadığından dolayı çok yıllar beraber olduk. Ben köyde olmadığım için benim tatil günlerimi dört gözle beklerdi. Çünkü ben köye tatile gelince dedeme bol kitap okurdum. Kendisi yeni yazıyı okumasını bilmezdi.

Bu arada bol bol da sohbet eder kendisine askerlik hatıralarını anlattırırdım. Hüseyin dedem de her iki Balkan savaşlarına katılmış, Çanakkale’de topçu çavuşuymuş. Çanakkale’den sonra istiklal savaşımızın bütün süresince savaşmış. I. Ve II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz derken oğlum Yunanı denize döktük öyle döndük derdi. Köyümüzdeki Her Milli bayramlarda mutlaka dedeme hatıralarını anlattırırlardı.

Dedem için anlatması çok zordu. Kırk yıl köyümüzün imamlığını yapan dedem savaş hatıralarını anlatmaya geldi mi çook zor başlardı anlatmaya. Beş on dakika ağlamadan yani boşalmadan başlayamazdı. Onu dinlemekte çok zordu. Dinleyenlerde ağlamadan duramazlardı.

Oğlum derdi Çanakkale savaşını anlatmak çok zor, orada yaşananlar ne kelama sığar ne de kaleme derdi. Dedemin anlatamadıklarını ben size nasıl anlatacağım da zaten dostlar sadece bizimkisi hatırlama ve dualar gönderme olacak.

Dedem derdi ki oğlum, biz koskoca bir Osmanlı iken bizim beslediğimiz milletlerin bize azgın köpekler gibi saldırışı akıl alır şeyler değil, kendisinin de manevi ilminin olması sebebiyle bunun mutlaka batınında(gizlisinde) bir sebebi olmalı derdi. Ve Allah bu asil milleti, öncesindeki islama yaptığı hizmetler hatırına tarihten sildirmedi ama çok süründürdü derdi.

Dedemin bu sözleri benimde yaşım büyüdükçe (yani lise son yıllarımda ve üniversitenin ilk yıllarında) aklımı iyiden iyiye kurcalar olmuştu. Konyamızın Mevlana yanındaki büyük mezarlığı ziyaretimde ayrıca bazı şehirlerin mezarlıklarında üçler, yediler diye toplu mezarlar görüyordum ve bunların da manevi meclisler olduklarını duyuyor ve inanıyordum.

Diyordum ki demek her şey Allahın izni ve iradesince manevi meclislerde konuşuluyor, planlanıyor, tartışılıyor. Bizler sadece zahirdeki olayları seyrediyoruz diyordum.

Dedemin, Çanakkale ve diğer cephelerde verdiğimiz I. Cihan harbinin hakkındaki gizlideki sebepleri neydi ki diye düşüncelerime en sonunda cevap bulmuştum. Bu cevabı dedemin sağlığında da kendisine okuduğum zaman çok rahatlamıştı.

Sizde merak ediyorsunuz değilmi dostlar. Biraz sonra size de aktaracağım. Haydi, sizde okuyun bakayım Bediüzzaman’ın manevi meclisteki müşaveresini.

“1335(1919) senesi Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:

Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi:

"Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."

Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:

"Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et."

Ayakta durup dedim:

"Sorun, cevap vereyim."

Biri dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?"

Dedim: "Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira, şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkate kaybettik. Fakat bir saadeti âcile-i müstemirre bizi bekliyor.

Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikballe mübadele eden kazanır."

Birden meclis tarafından denildi: "İzah et."

Dedim: "Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Galip olsaydık, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimâne, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münâfi, hem ehl-i imânın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsaydık, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecektik. Şu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhte edecektik."

Dediler: "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"

Tekrar biri sordu: "Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir?"

Dedim: "Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

"Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı. El cezâu mincinsi'l-ameli

"Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatâdan neşet eden müşterek musibet, mâzi günahını sildi."

Yine biri dedi: "Bir âmir, hatayla felâkete atmışsa?"

Dedim: "Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatâdarın hasenatı verilecektir; o ise hiç hükmünde. Veya hazine-i gayp verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir."

Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş, kendimi buldum. O gece böyle geçti.

Dostlar Çanakalenin, Kafkasya’nın, Yemenin, İstiklal savaşımızın tüm şehit ve gazilerini rahmetle anarken onlara dualar gönderelim onlara layık evlatlar olmaya çalışalım.

Şairimiz üstat Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah bir daha İstiklal marşı yazdırmasın” diyerek âcizane dedemden dinlediklerimi sizlere bir şiirle aktarmak istiyorum.

ZAFERİN ARDINDAN

Dedemden dinledim canlı destanın,

“Çanakkale şanlı yer oğul.” dedi.

Özünden, hemi de canı gönülden,

“Kulağını bana ver oğul.” dedi.

 

Değişmişti tüm dünyanın havası,

Aslında bu haçla hilâl davası,

Yad’a yurt olmadı Türkün yuvası,

“Göğsümüz bir kale, sur oğul.” dedi.

 

Körpe kuzusuyduk Anadolu’nun,

Bir sınav yeriydi Allah kulunun,

Mükâfatı Cennet, cihat yolunun,

“İki yüz elli bin er oğul.” dedi.

 

Yabancı derdime olur mu hekim,

Küfür bir millettir kim olursa kim,

Bakın tarih gösterdi ya nitekim

“Düşün, biraz kafa yor oğul.” dedi.

 

Silahımız azdı, mermimiz dardı,

Yeşil sarıklılar orada vardı,

Milletin imanı yurdu kurtardı,

“Kaybetmek bizlere ar oğul.” dedi.

 

Cihan savaşının başlangıcıydı,

İman davasının dibi ucuydu,

Aslında bizlerin gizli suçuydu,

“Sonra güle döndü har oğul.” dedi.

 

Bir avuç askerin işi değildi,

Hakikattı, asla düşü değildi,

Tabi ki Bedir’in eşi değildi,

“Ama benzerliği var oğul.” dedi.

 

Boğazın suları al kana döndü,

Bizim için ölüm kalım bir gündü,

Bu zaferle melekler de öğündü,

“İlâhî kudreti gör oğul.” dedi.

 

Bin dokuz yüz on beş, şimdiyse doksan,

Yetmiş beş seneye dönüp bir baksan,

Bedenimiz var ya, ruhumuz noksan,

“Bunun sebebini sor oğul.” dedi.

 

Neden verdik bu savaşı ne varsa?

Gözünü oyardık kim yan bakarsa,

Gülle kalkan yerde, kadeh kalkarsa,

“Bir daha kazanmak zor oğul.” dedi.

 

Ne çabucak, hemen unutuverdik,

Cana kast edenin koynuna girdik,

Silahla kazandık, gönülle verdik,

“Müslüman’ı gördük hor oğul.” dedi.

 

Ataroğlu’m nesil saptı yüzlendi,

Atayın kemiği yerde sızlandı,

Milletimin gücü nerde gizlendi?

“Kuran’a gizlenmiş sır oğul.” dedi.

Laiklik (3)

Bugün Atatürk'ün Din ve Laiklik anlayışından yorum yapmadan bahsetmek istiyorum. Atatürk; dini, toplumun devamını sağlayan bir unsur olarak görmekte ve gerekliliğine inanmaktadır. Bu konuda şöyle söylemiştir:

“Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddî menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. İşte biz bu vaziyete muhalifiz ve buna müsaade etmiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir”

Atatürk, İslâm dininin büyüklüğüne de inanmıştı. Bu konuda şöyle konuşmuştur:

“Bizim dinimiz en makul ve en tabiî bir dindir ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabiî olabilmesi için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lâzımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur”

Böyle düşünen Atatürk acaba ne için Türkiye’yi lâik bir devlet haline getirdi sorusuna birçok tarihçi iki şıklı cevap vermektedir: Millî bir devlet kurabilmek için. Ülkenin çağdaş uygarlık seviyesine çıkabilmesi için.

Millî Devlet Kurulması Açısından:

Fransız İhtilâli’nden sonra gelişen milliyetçilik fikri bütün dünyaya yayılmış ve her yerde milliyetçi ayaklanmalar çıkmıştı. Çok uluslu imparatorluklardan olan Osmanlı İmparatorluğu ise bu hareketler karşısında bütünlüğünü koruyabilmek için çareler aramaktaydı. Başlarda denediği Osmanlılık uygulaması tutmayıp da Hıristiyan unsurlar birer birer koptuktan sonra, hiç olmazsa Müslüman unsurları elde tutabilmek amacıyla Halifelik makamını da kullanarak İslamcılık uygulamasına geçti. Burada ileri sürülen görüş milliyetlerin bir önemi olmadığı tüm Müslümanların, Hz. Muhammed’in ümmeti olarak bir devlet çatısı altında birleşmeleri gerekliliği idi. Yapılan bütün propagandalara rağmen bu da tutmadı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında ordularımız yeterince destek görmedi...

Atatürk bu konuda şöyle diyor: “Efendiler, vatandaşlarımızdan, dindaşlarımızdan ve hemşerilerimizden her biri dimağında bir mefkûre-i âliye besleyebilir. Hürdür, muhtardır. Buna kimse karışamaz. Fakat bu münasebetle şunu derim ki: Büyük hayaller peşinde koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar gibi görünen sahtekâr insanlardan değiliz. Şimdiye kadar büyük ve hayalî şeyleri yapmadan yapmış görünmek yüzünden bütün dünyanın husumetini celbettik. Biz panislâmizm yapmadık, belki yapıyoruz, yapacağız dedik. Düşmanlar da yaptırmamak için bir an evvel öldürelim dediler. Panturanizm yapmadık, yapıyoruz, yapacağız dedik ve onlar da yine öldürelim dediler. Bütün dava bundan ibaret. Biz böyle yapmadığımız ve yapamayacağımız mefhumlar üzerinde koşarak düşmanlarımızın üzerimize olan tazyikatını tezyit etmekten ise hattı hatibe, hattı meşrua rücu edelim, haddimizi bilelim”

Atatürk haddimizi bilelim derken; aklımızı başımıza toplayalım bize, Anadolu’da yaşayan Türk milletinden başka hiç kimseden hayır gelmez düşüncesine sahip olduğundan zerre kadar şüphe yoktur.

Birinci Dünya Savaşı sonrası parçalanan Osmanlı İmparatorluğunun yerine artık milliyet esasına dayanan bir devlet kurmak şart olmuştu. Ancak bunu sağlamak kolay değildi. Millî Mücadele sırasında Atatürk Türk milletini mücadeleye çağırıyordu., Bilindiği gibi Millî Mücadele yıllarında, Atatürk İstanbul’dan verilen fetvalarla ölüme mahkûm edilmiş bunun sonucunda da Ankara ile İstanbul arasında bir fetvalar savaşı meydana gelmişti. Burada Atatürk de dini kullananlara karşı aynı şekilde cevap vermişti. Mustafa Kemal'e göre henüz millî duyguları gelişmemiş dindar bir millet ancak bu şekilde mücadeleye inandırılabilirdi.

Atatürk, Millî Mücadele içinde ve sonrasında milleti ümmet olmaktan çıkartmak Türk milleti haline getirmek için çabalar sarf etmiştir

Bu konuda Kemalist Prof. Dr. Özer Ozankaya Türkiye'de Laiklik isimli kitabında  şunları yazmıştır: “Mustafa Kemal’e gelinceye değin hiç kimse Osmanlılığın ve teokratik dönemin artık bir imparatorluğu yaşatacak bir bağ olamayacağını görememiştir. Örneğin 19. yüzyıl sonrası önde gelen Osmanlı aydınlarından ünlü dilci Şemseddin Sami, Kamus-u Türkî’nin “millet” maddesinde ulus olgusunu dine dayandırıyor, “İslâm milleti” demek gerektiğini, “Türk milleti” demenin yanlış olduğunu, “Türk ümmeti” demek doğru olacağını yazıyordu. Oysa Atatürk, 1930’da Medenî Bilgiler Kitabında el yazısıyla yazdığı üzere, dinin Türk ulusunun kurucu üyelerinden olmadığını, Türklerin İslâmlığa girmeden önce de bir ulus olarak var olduğunu, İslâmlığın, Arap, İran, Türk uluslarını bir tek ulus haline hiç bir zaman getiremediğini, ancak Türklerin ulusçuluk bilincini zayıflattığını yazar”

Yeni Türk devletinin kurucusu Atatürk için en büyük amaç, kurulan devleti Batı medeniyeti seviyesine çıkararak geleceğini garanti altına almaktı. Bunu yapabilmek için de, eğitimde, hukukta ve günlük yaşamda yer etmiş bir çok alanda inkılâp yapmak gerekiyordu. M.Kemal'e göre: "Din kisbesi altında koyu taassubun etkisinde kalan bu kurumlar zaman geçtikçe daha yaşlanıyor, her türlü yeni adımı, ıslahatı din dışı ve dine karşı diye engelliyorlardı. Din dışına çıkmayı akıllarından bile geçiremeyen padişahların özellikle askerlik alanında uygulamaya koydukları ıslahatlar bile çok büyük tepkiler görmüş, ayaklanmalar olmuş ve padişahlar öldürülmüştür. Osmanlı tarihinde sonuncusu 31 Mart Vakası olan bu ayaklanmalar ülkenin çağdaş uygarlık seviyesinin daima daha gerisine düşmesine neden oluyorlardı".

Yine M. Kemal'e göre  Osmanlı Devleti, yozlaşmış dinî çevrelerin baskısıyla kapılarını uygarlığa kapamış ve bunun sonucu olarak da çağın çok gerilerinde kalmıştı. Öyle ki, kendi içindeki azınlıkların bile gerisinde kalmıştı. Örneğin matbaayı Osmanlı tebaası Müslümanlar yine Osmanlı tebaası Hıristiyanlardan yüz yıl sonra kullanmaya başlamışlardı.

Mustafa Kemal'e göre  lâiklik ilkesi Türk inkılâbının genel özelliğidir. Lâiklik, şuurlu bir Türklük bilinci, geliştirme ve çağdaşlaşma hareketidir.

1921 yılında kabul edilen Anayasa ile egemenlik kayıtsız şartsız millete verilmişti. Bu lâiklik hareketinin ilk evresiydi. Daha sonra 1922’de Saltanat kaldırılmış, 1923’de Cumhuriyet ilân edilmiş ve nihayet 1924’de Hilâfetin kaldırılmasıyla dinin devlet hayatında bir fonksiyonu kalmamıştı.

9 Nisan 1924’de devletin dininin İslâm olduğunu belirten madde Anayasa’dan kaldırılarak Anayasa laikleştirildi. Hukukun laikleştirilmesi konusunda en önemli adım. 1926 Medenî Kanunu’nun kabulüdür. İsviçre medenî kanununun Türk toplumuna uyarlanması şeklinde uygulanan bu Kanun, kadın ve erkeği eşit bireyler haline getiriyordu.

Sonuç olarak söylemek gerekirse, Atatürk’ün lâiklik politikası, fertlerin dinî inançlarına hiç karışmamakta ancak devleti dinden ayrı tutmaktadır.

Bitti.

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Türkiye'mizin bekası için tefrikaya düşmemeliyiz

      Yeryüzünde cereyan eden bütün olumsuzlukların genel olarak Müslümanların aleyhine olduğunu hepimiz görebiliyoruz. Dünya’nın birçok yerinde yapılan zulüm, işkence, vahşet, kan, gözyaşı vb. olumsuzlukların hemen hemen büyük çoğunluğu Müslümanların yaşadıkları coğrafyalarda, Müslümanlara reva görülmektedir. Yapılan zulüm, işkence, vahşet vb. olumsuzlukları görmemek için kör, duymamak için sağır ve anlamamak içinse akılsız olmak lâzım gelmektedir. Onun içindir ki, Müslümanlarının en çok ihtiyaç duydukları konulardan birisi, beklide en önemlisi, birlik ve beraberliktir. Birlik ve beraberlik ruhunu kaybeden, tefrikaya düşen toplumlar, her şeylerini kaybetmek zorunda kalırlar. Fertleri birbirine düşmüş milletler, yok olup gitmeye mahkûmdurlar. Tarih bunun en büyük şahididir. Onun içindir ki dinimiz, birlik, beraberlik, kardeşlik hukukunun önemini belirtmiş, fitne ve tefrikanın da son derecede tehlikeli olduğunu da açıkça belirtmiştir.

     Müslümanlar dünkünden daha çok bugün, kardeşlik dayanışma, birlik-beraberlik içerisinde maddi ve manevi unsurlarını seferber etmelidirler. Bu seferberlik ruhu, güzelim ülke Türkiye’miz üzerinde oynanmak istenen oyunun olumsuzluklarını 15 Temmuz gecesi giderdiği gibi, bundan sonra da aynı kararlılığımızı sürdürmemiz gerekmektedir. İçeriden ve dışarıdan güzel Ülkemiz Türkiye’mize düşmanlık eden hainlerin tuzaklarını boşa çıkarmak için, birliğimizi, beraberliğimizi ve kardeşlik hukukumuzu muhafaza etmek zorundayız. Riyakâr batı,  nasıl ki, Mısır da ki darbeyi görmezden gelmişse,  milli iradeyi yok saymışsa, ülkemize yapılan hainliği, darbeyi de görmediği gibi hainlere destek verip yönetmiş, bugünde teröristlerle ülkemizi bölmek için yoğun temas içinde bulunmaktadırlar. Akıl, fikir ve vicdandan uzak durup alçalan zalimlerin her birinin tuzaklarını, bugüne kadar nasıl boşa çıkarmışsak, beraberliğimizi sürdürdüğümüz sürece de, Allah (c.c.)’ın izni ile hiçbir güç karşımızda duramayacak, Suriye ve Irak’taki bütün teröristleri kazdıkları çukurlara mutlaka gömeceğiz. Ölümü göze almış, şehadet için can atam milletimize, ölmek istemeyen kâfirler, zalimler topluluğunun başarısı söz konusu olmayacaktır. Yeter ki, bizler bir ve beraber olalım, tefrika belasından uzak duralım. Allah (c.c.), inananların yardımcısıdır. Sefer bizden zafer Allah (c.c.)’tandır.

    Âyet-i Kerîmelerde: “Hepiniz toptan Allah’ın ipine (İslam’a) sarılın, ayrılmayın, Allah’ın size olan nimetini anın; düşmandınız, kalpleriniz arasını uzlaştırdı da O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah doğru yola erişesiniz diye size böylece ayetlerini açıklar” “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.” (Al-i İmran Sûresi âyet:103, 105) “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz.” (Hucurat Sûresi âyet:10) buyrulmuştur.

    Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) bizlere şu emirleri vermektedir: “Sakın, birbirinize düşman olup, buğuz etmeyiniz. Birbirinize haset etmeyiniz. Birbirinizden yüz çevirip ayrılmayınız. Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz.” Dinimiz İslam, insanları kesinlikle ırk, renk, soy ve cinsiyet ayrımına tabi tutmadan aynı anlayışla kucaklamaktadır. Birlik ve beraberliğin olmadığı yerde tefrika vardır. Tefrika, girdiği cemiyetlerde, itimat-emniyet, hürmet- muhabbet, şefkat ve merhamet gibi her türlü ahlaki güzellikleri ortadan kaldırır. Doğu Türkistan da, Suriye de, Irak’ta, Yemen de, Filistin’de v.b. Müslümanların yaşadıkları coğrafyalarda yapılan zulümleri, işkenceleri görmemek için kör, duymamak için sağır ve anlamamak içinse akılsız olmak lâzım gelmektedir. Biz Müslümanlar, zalimlere karşı, inancına bakmadan bütün mazlumlara destek olmak zorundayız.

    Her birimiz elimizden gelen maddi ve manevi unsurlarımızı seferber ederek, güzelim ülke Türkiye’miz üzerinde oynanmak istenen oyunun olumsuzluklarını gidermek için gece gündüz demeden çalışmalıyız. Kesinlikle fitne ve fesattan uzak durarak, birliğimizi, dirliğimizi korumak zorundayızBirlik-beraberlik ruhunu koruduğumuz sürece başarılı olmamız, Rabbimizin lütfu ile kaçınılmaz olacak, önümüzde hiçbir güç ve onun maşaları duramayacaktır.

    Ülkemizde en geniş anlamda özgürlük olmasına rağmen, ihanet şebekelerinin oyuncağı olan, terör faaliyetlerine devam eden teröristlere dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar gerekli cezaların verilmesinden daha doğal ne olabilir ki… Türkiye’mizin Suriye ve Irak ta yapacağı operasyonlar da tam da bu anlamdadır. Ancak içimizdeki bazı beyinsizler bu aşikâr gerçeği görmezden gelerek, ülkemize ihanet edip, teröristlerle beraber olduklarını doğrudan veya dolaylı olarak ifade edebilmektedirler. Milletimiz bu işbirlikçi hainleri çok iyi tanımak zorundadır. Değerlerine bağlı Milletimizin, Devletimizin şefkatine razı olmayanlar, kudretine boyun eğmek zorunda kalacaklardır. Milletimiz; birlik ve beraberlik içerisinde maddi-manevi unsurlarını seferber ederek iç ve dış hainlere hâdlerini mutlaka bildirecektir. Birlik ve beraberliğimizi sürdürdüğümüz sürece, Allah (c.c.)’ın izni ile hiçbir güç karşımızda duramayacaktır.

     Allah (c.c.);her birimize, bir, beraber olarak iç ve dış düşmanlara karşı gerekenleri yapıp, tefrika belalarından uzak durarak mutluluk içinde İslâm’a uygun yaşamayı nasip eylesin. Sıhhat ve afiyetler dilerim.

omerlutfiersoz@gmail.com 

Dini inanç ve hayatımız başkasına havale edilemez

Din adına söylenen ve yapılanlara şöyle bakıyorum da öyle saçma ve aykırı şeylere şahit oluyorum ki, bir Müslüman olarak kendimden utanıyorum. Hele yıllarını bu işe vermiş, emek çekmiş, hizmet etmiş biri olarak olup bitenleri bir türlü içime sindiremiyor, kabullenemiyorum.

Din adına anlatılan hezeyanları, uydurulan kıssaları, asılsız rivayetleri ve İsrailiyat düzmeceleri bir tarafa koyalım, kendisine “din büyüğü” süsü vermiş, kılık-kıyafetiyle, saç-sakalıyla, cübbe-sarığıyla göz boyayan sahtekârları ve bunların peşinde giden bir yığın insanı gördükçe çıldıracak gibi oluyorum. Aman ya Rabbi, bu ne cehalet, bu ne garabet! Bilgi çağında “cahiliye devrini” yaşıyoruz adeta din konusunda…  Büyük kalabalıklar, muhataplarını sorgulamaksızın, araştırma yapmaksızın bu gibilerin peşine takılmış, din’de “cahil” fakat sahtekârlıkta “mâhir” şarlatanların sözlerine inanıp dünyasını da ahiretini de kurtardıklarını sanıyorlar!

Dikkat edin, din ve dini argümanlar günümüzde tamamen sanatsal etkinliklere ve ticari faaliyetlere uyarlanmış durumda. Kur'an kıraatleri ve güzel yazı örnekleri başta olmak üzere, ayetlerin muska şeklinde yazıya dökülüp maddi hastalıklara şifa aranmasına, yüzük, kolye ve bilekliklere kazınıp/bastırılıp satışa sunulmasına kadar hayli yaygınlaşmış durumda. Peki ya içerik? Ayetlerin vermek istediği mesajlar? Ferde ve topluma yansıması gereken Kur'anî hayat? Bunlar nerede? Kur'an'ın gönderiliş amacı, içindeki emir ve yasaklarla insanların hayatını düzenlemek değil mi? 

Tabii ki bu hizmeti ifa eden görevlilerin hepsini kast etmiyoruz. İçlerinde örnek olan o kadar samimi ve ehil kardeşlerimiz var ki, bunları tenzih ediyor, sözlerimiz dışında tutuyoruz. Ama bazıları var ki, evlere şenlik!  Bunlar, Kur'an'dan bazı ayetleri ezberlemiş, biraz da dini bilgiler elde etmiş ama Kur'an içeriğiyle hiç ilgilenmemiş, Kur'an'ın hedeflediği hayat tarzından uzak bir dünyada yaşayan sözde din adamları... 

Büyük mütefekkir, sosyolog ve müfessir şehit Seyyid Kutup bu konuda şu tahlilde bulunuyor:

"Bu tip din adamları, inanmadıkları şeyleri dilleriyle söylerler. Ve hayrı emrettikleri halde kendileri yapmazlar. İyiliğe çağırdıkları halde kendileri iyilikten kaçarlar. İlâhi Kelâm'ın aslını değiştirip tahrif ederler. Allah'ın kat'i hükümlerini birtakım menfaat ve arzulara göre te'vil ederler. Yahûdi hahamlarının yaptığı gibi, dıştan ilâhi hükümlere uyar görünüp, diğer taraftan devlet adamlarını ve zenginleri memnun etmek için din hakikatleriyle bağdaşmayan fetvâlar verirler."

Bu bilgilerden sonra sonuca gelelim. Allah’ın Dini, hiç kimsenin tekelinde değildir. İslâm’da “din adamlığı” diye de bir sınıf yoktur. Din’in âlimi vardır. Din’e muhatap herkes, dinini öğrenmek ve yaşamakla yükümlüdür. Birilerinin din adına kötü örneklik sergilemesi bize misal olmaz. Herkes yaptığından sorumludur. Dini hayatımızı başkalarına havale etmek yerine, bizatihi kendimiz sahiplenip benimsemeli, bilmediklerimizi ehil âlimlerimizden sorarak öğrenmeliyiz.

Bu konuda vahiy ve akıl yegane rehberimizdir. Ancak bu taktirde, din bezirganlarının tuzağından ve şarlatanların oyuncağı olmaktan kurtuluruz.

Kar berekettir, şikâyet etmeyelim, şükredelim

Geçtiğimiz günlerde yoğun olarak yağan beyaz bereket öncelikle çiftçiler ve çocuklar olmak üzere Konyalıların büyük çoğunluğunu sevindirdi.

Son yıllarda Konya’nın susuzluk problemi herkes tarafından biliniyor, konuşuluyor. Konya’nın yıllardır yeterli yağış almadığı, bu sebeple ekinlerin susuz kaldığı, yeraltı sularının çekildiği, barajların tamamen boşaldığı konuları her günün konusu haline gelmişti. 

Rabbim yüzümüze baktı ve bize büyük bir bereketi bahşetti. Yağan kar, vatandaşların büyük kısmını sevindirirken bazılarının da şikâyet etmesine sebep oldu.

Şikâyetlerin, yaşam şartlarının zorlaşması üzerine yapıldığı bir gerçek… Ancak her şeye rağmen Rabbimizin verdiği bu berekete şikâyet etmek değil şükretmek gerekir.

Yağış olmaz, yağmadı susuz kaldık diye şikâyet ederken, yağınca da yaşamımız zorlaştı diye şikâyet ediyoruz. Böyle bir berekete ne kadar şükretsek az olduğu halde, şikâyet etmek inanan insanlara yakışmaz. Biraz zorluk olsa da büyük çapta bir sıkıntı yaşamıyoruz hamdolsun.

Büyükşehir Belediyemiz, ana caddelerin tamamını ulaşıma sürekli açık tutmayı başarmıştır. Toplu taşım araçlarının çalışmasında hiçbir aksaklık olmamıştır.

İlçe belediyelerimiz, bazı ara sokaklara girememiş veya biraz geç girmiş olsa da, bu durum yaşamımızda, işe gelip gitmemizde çok büyük bir sıkıntı oluşturmamıştır. Zaten okullar tatil edilince çocuklarımız da bir sıkıntı yaşamamış oldular.

Yaşadığımız ufak tefek bazı zorlukları, büyük sıkıntı olarak görmektense çocuklar gibi beyaz bereketten keyif almak, mesela önü ve üstü karla kapanan aracımızın veya kapımızın önünü gerginlikle değil, neşeyle, zevkle açmak psikolojik olarak bizi rahatlatacaktır.

Böylece her tarafı bembeyaz bir örtüyle kaplayan karın, vücudumuza mutluluk hormonu salgıladığını hissedeceğiz. Ayıca kar yağışı bir hareket oluşturuyor. Bu hareketlenmenin insanları ataletten uzaklaştırdığı ve mutlu ettiği bir gerçektir. 

Ayrıca kar, tüm canlılar ve doğa için oldukça faydalı bir nimettir. Kar suyu, topraktaki potasyum, kalsiyum, demir gibi mineralleri çözerek bitkilerin beslenmesini sağlar.

Kar, yeryüzü ve yeraltı su rezervlerinin en önemli kaynağıdır. Kar sayesinde barajlar dolar ve enerji olarak bize döner.

Karda bulunan amonyak, karın erimesiyle birlikte toprakta kalır. Bu amonyak, azot bakterileri tarafından kalsiyum nitrat gibi azot tuzlarına çevrilerek bitkilerin azot ihtiyacını karşılar.

Havadaki ve karadaki mikropların zararlı olanları, karla birlikte yok olur. Kar yağınca hava yumuşar ve havanın aşırı soğuması engellenmiş olur. Bitkiler üzerinde koruyucu bir örtü oluşmuş olur.

Karın, bütün bu faydalarını düşünerek yaşamımız birazcık zorlaştı diye, bereketi felâket olarak görmemek gerekir. Rabbimizin verdiği bu büyük nimet için şikâyet etmeyelim, şükredelim.

Şükredelim ki, Rabbimiz bu bereketin devamını versin de susuzluktan kaynaklanan bütün problemlerimiz yok olup gitsin. Şikâyete devam edersek, Rabbimiz nimetini keserse o zaman anlarız yaşamın ne kadar zorlaştığını…

Sosyal medyada dolaşan bir mesajı sizlerle de paylaşıyorum.

Kar deyip geçmeyin! Kar insanlara neleri düşündürüyor? Kar, ilahî rahmet elinin yerin yüzüne sürdüğü bir krem gibi; yeri nemlendiriyor, çatlaklarını tamir ediyor, canlandırıyor. İnsana nimeti hatırlatıyor. (Şükür)

Kar, Settar olan Allah'ın yeryüzüne serdiği bir yorgan. İnsana tövbeyi, günahların silinmesini, masumiyeti hatırlatıyor. (Tövbe)

Kar, bir açıdan yeryüzü mezarının üzerine atılan ölü toprağı. İnsana ölümü hatırlatıyor. (Tefekkür-ü mevt)

Kar, karlı zeminde yürürken düşmemek için azamî gayret göstermeyi, bu yönüyle de Müslümana günaha bulaşmamak için attığı adıma dikkat etmeyi hatırlatıyor.  (Takva)

Kar, düşe kalka, bata çıka yürürken, soğuktan ellerini ovuşturup gözlerini kısarken zorluklara karşı sabretmeyi hatırlatıyor. (Sabır)

Kar! Yâr-ı Hakîkiden bize Kâr!

Son yazdığım şiirimi sizlerle paylaşarak bugün de veda ediyorum. Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim.

KAR

Yer gök ilahi rahmetle süsleniyor,
Beyaz örtü yeryüzünde üsleniyor,
Gökyüzünden tane tane iner kar,
Dünyamızda bereket, sel olur akar.

İnsan ruhunu dinlendirir yağarken,
Mevlâ, lütfunu üzerimize yığarken,
Gerginlikler yerine ferahlık gelir,
Görüntüsüyle psikolojimiz düzelir.

Yer altı yer üstü suların kaynağıdır,
Barajların dolmasının dayanağıdır,
Bitkileri beslemenin sağlayanıdır,
Üretimin nehirler gibi çağlayanıdır.

Havadaki mikropları yıkar öldürür,
Sağlığa zararlıları kırar söndürür.
Kar yağarken hava soğukluğu kırılır,
Bitkinin tohumuna yorgan olur sarılır.

Beyaz berekettir o, felaket değildir,
Beyaz mucizedir o, esaret değildir.
Nitekim kar, Rabbimizin rahmetidir,
Her türlü hastalığın kurtuluş çaresidir.

Ey kardeşim iyi bil karın kıymetini,
Karlar gibi bembeyaz eyle tıynetini,
Asıl büyük felâket onun yokluğudur,
Hüzünden kurtulmanın yolu çokluğudur.

Rabbim; kalbimize karın paklığını indir,
Hüzünlerimizi karın eridiği gibi dindir,
Kardeşliğimizi kartopu gibi kavi eyle,
Bizi rızan yolunda kar gibi naif eyle.

Salih Sedat, Rabbimizin nimetidir kar,
O toprağı kucaklasın, sen de onu sar,
Sakın nankörlük etme o büyük rahmete,
Sonra katlanırsın çok büyük zahmete...
Salih Sedat Ersöz


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi