Bugün; 19 Eylül 2018, Çarşamba
YAZARLAR
Yeni ders yılına katkısı olur mu bilmem (Sen beni öldüreceksin)

                    2018-2019 öğretim yılı ülkemiz için hayırlı olsun.

                Belki istifade etmek isteyen öğretmen ve velilerimiz olur düşüncesiyle ,Alman okullarında birinde yaşanmış bir olayı aktarmak geldi aklıma. Olayın kahramanları Alman ama ben isimleri Türkçe olarak kullanacağım; hem anlatım kolaylığı hem de olayın kendisi benim açımdan bir özne kadar değerli olduğu için.

                Feride, ilkokul üçüncü sınıf öğrencisidir. Annesi Fatma Hanım yatalak hastadır. Ev içinde Feride annesinin günlük ev işlerine gücü yettiği kadar yardım etmektedir.

                Bir gün anne Fatma Hanım, evde amaçsız dolaşıp durmakta olan Feride’den bir bardak su vermesini ister. Feride’nin de o gün tersliği üstündedir; annesine su vermeyi reddedince Fatma Hanım: ‘’sen beni öldüreceksin’’ diye bir ifade kullanır. Bunun üzerine aralarında kısa süreli de olsa bir tartışma yaşanır.

                Ertesi gün anne gerçekten ölür.

                Feride için bundan sonra yeni bir hayat başlamıştır.

                Okuldaki ders başarısı dibe vurmakla kalsa iyi de; sınıfta ki her kötülüğün altından Feride çıkar(!)  

                Bir gün sınıfta bir hırsızlık olayı olur. Öğretmen Yaşar Bey ‘’bunu kimin yaptığını’’ sorar. Feride parmak kaldırır ‘’ben yaptım öğretmenin’’ Öğretmen, Feride’nin bu çıkışına bir anlam veremez çünkü bunu yapacak bir öğrenci değildir. Olayı araştırmaya başlar. Ulaştığı sonuç, hırsızlığın faili Haydar isimli yaramazlığıyla ön planda olan bir öğrencidir. Birkaç gün sonra sınıfa öğrencilerden biri burnu kanayarak girer. Yaşar Bey ‘’nasıl olduğunu’’ sorar; Feride yine sahnede ‘’ben vurdum öğretmenim.’’

                Bundan sonra sınıfta işlenen bütün suçlar için Feride’nin parmağı havada. ‘’Ben yaptım, ben kırdım, ben bozdum’’

                Yaşar Bey ortada psikolojik bir problem olduğunu anlamıştır. Kızın babasıyla görüşmeler yapar ama sonuç alamaz. Söyledikleri basmakalıp birkaç sözden öteye geçmez.

                Yaşar Bey konuyu çözmekte kararlıdır. ‘’Feride de psikolojik bir sorun olduğu kesin’’ hükmüne odaklanmıştır. Çünkü öğrencisini tanıyordu. Onu birden  bu kadar değiştiren bir şok yaşamış olmalıydı ama neydi geçirdiği şok.

                 Bu arada annenin ölümünü de öğrenmiştir. Bir psikologla temasa geçer. Kendisine yardım etmesi ricasında bulunur. Psikolog severek kabul eder ama Yaşar Hoca’nın da kendisine destek vermesini ister ve konuyu beraberce araştırmaya başlarlar. Her ikisi bulgularını birbirleriyle paylaşır.

                Sonunda olayı çözerler. Anne ölümünden bir gün önce Feride’den su istemiş ama Feride annesinin bu isteğine karşılık vermeyince bir cümle kullanmıştı hatırladınız mı? ‘’Sen beni öldüreceksin’’

                 Annesi, Feride anne sözü tutmadığı için ölmüştür(!) Anne de onun bu davranışından dolayı zaten ‘’sen beni öldüreceksin’’ dememiş miydi?(!)

                Yaşanan su tartışması ile ölümün arka arkaya gelmesi arasında bir korelasyon kurar Feride. Annesinin ölümüne kendisinin sebep olduğuna inanmıştır. Bu inanç onu ağır bir suçluluk duygusuyla tanıştırmış ve en kötü suçlara sahip çıkarak kendisinden annesinin intikamını aldığını sanarak vicdanını rahatlatmıştır.

                Hastanenin çocuk psikiyatrisi servisiyle kontak kurulmuş ve uzun süren bir tedaviden sonra kız sağlığına kavuşmuştur.

                Keşke benim çocuğum da Yaşar Hoca gibi birinde okusa demezden önce anne ve babalar olarak bizim, çocuklarımızla konuşurken biraz daha ciddi ve dikkatli olmamız gerekmiyor mu? Selamlar.

Var mısın yok musun?

Gidilen milli maç arasından sonra 3 haftadır kaybeden Fenerbahçe’nin korunup kollanabileceği konusunda endişe taşımıyor değildik. İstanbul medyasında ise bu maç çok dillendirildi, dallandırdı budaklandırdı. Konyaspor artık alışılageldik kadro ile maçlara çıkmaya başlaması kadro istikrarı açısından önemli. Fenerbahçe’de ise tamamen tersi bir durum söz konusu.

Temkinli başlayan oyunda bireysel hatamız dışında ilk yarı pozisyon vermedik. O pozisyonda Serkan üzerine düşeni yaptı. Direkten dönen top ise ilk yarıda bizim adımıza şanssız andı.  Maçın ikinci yarısı orta sahaların yavaş yavaş oyundan düşmesi ile pozisyon zenginliği olabilecek gibi görünüyordu.  Fakat Fenerbahçe’nin kazanmak gibi bir amacı kaybetmek gibi bir endişesi yok gibiydi. Çırpınan kazanmak isteyen maçın büyük bölümünde Konyaspor oldu. Zaten istatistiklere baktığımızda bunu açıkça görebiliriz.

Fenerbahçe medya baskısı ile kazanmak zorunda olduğunu fakat 1 puana razı bir oyun oynadığını söylersek yanlış bir şey dememiş oluruz. Zaten 50.dakikadan sonra Harun’un oyunu soğutup yavaşlatması bu söylediğimize şahitlik ediyor.

Teknik direktörlerin bir taktiği, tekniği ve oyuna bakış açısı vardır. Bunu sorgulamak bizim haddimiz değildir. Lakin gittiği yol düzgün değilse biz onu eleştirmemiz doğal. Ben Rıza Çalımbay’ın kadro tercihine ve oyun anlayışına saygı duyuyorum fakat müdahale edilecek yerlerde zaaf yaşadığını üzülerek belirtmek isterim.

Anlam veremediğim olay Rıza Çalımbay Jahovic’i neden çıkarttı. Aynı sistemde yorulan Yatabare kenara gelse şuan en kötü 1 puan cepteydi. Hoca hatayı birazda kendisinde arasa fena olmayacak gibi. Ne alakası var canım diyebilirsiniz. Eto’o gittikten sonra o bölgeyi rahatsız eden, korkutan başkası takımımızda yok Fenerbahçe teknik direktörüne Konyaspor kimi çıkartsa rahatlarsınız dese ilk söyleyeceği isim Jahovic olurdu. Jahovic öyle bir oyuncu ki güçlü, teknik ve her an her şeyi yapabilir. Zaten çıktıktan 1 dakika sonra golü yedik emin olun o gol olmasa 5 dakika sonra yerdik. Bir takımın stoperleri ve kanat bekleri oyuna dahil olunca gol yemeniz kaçınılmaz olur. Hani derler ya ölüsü yeter diye işte öyle bir oyuncu Jahovic.

Traore hamlesi ise oyuncuyu bitirmek devre arası göndermek için bir hamle olabilir. Yoksa böyle bir maçta kurtarıcı olarak Traore’nin oyunda olması şaka gibi. Her şeye rağmen bir futbol klişesi olan atamayana atarlar mantalitesi ise geçerliliğini koruyor.

Gelelim VAR’a bize göre VAR sanki NE VAR ! dedi adeta. Pozisyonu stadyumda izlediğimde penaltı isyanını yapanlardan biriyim. Eve gelince defalarca izledim ama bunu video hakemden izleyip de  penaltı veremeyen zihniyeti anlayamadım. Hele ki Ali Palabıyık hocam bir pozisyon düşün top çizgiyi geçti mi geçmedi mi tartışmasının yanı sıra kalecinden dönen topa defans oyuncusu el ile müdahale etsin belki görmemişlerdir diye dönen topa bir defa daha elle kaleci antrenörlerinin hız çalışmasında kullandığı yönteme benzer bir şekilde topu çıkarsın sen VAR ekranına gitmeye tenezzül etme aaa oda ne VAR ekran başında Konyaspor’u çok seven Serkan Çınar olmasın mı ? Başından sonuna şaka gibi bir pozisyon neyse yemiş olalım biz Anadolu takımıyız kaldırırız böyle şeyleri.

Sonuç olarak; Zorlu dört haftalık bölümde ilk maçımızdan mağlup ayrıldık. Ancak hocanın oyuncu değiştirme konusunda yaptığı hata ile geriye düştük. Fakat şu da bir gerçek öne geçebilecek pozisyonları da buldu takım, gerek Harun kalesinde devleşti, gerek biz beceriksiz davrandık, gerek se de VAR’a takıldık. Olmadı ! Oyun ümit vericidi. Hurtado ile bir cümle yazmak gerekirse artık 11’de direkt başlamasının vakti gelmiştir. Oyuna girdi, kısa zamanda büyük işler yaptı. Kalitesi her geçen gün artıyor. Önümüzde önemli 3 deplasman maçı var Kayseri ve Göztepe maçından en kötü 2 puan çıkartabilir, Amasya’yı yenip moral aşılayabilir ve Beşiktaş maçına öyle çıkarız.

Maçın Sözü; VAR MISIN YOK MUSUN ? SİZE YOKUM DİYOR !

 

Konyaspor Harika İş Çıkardı

Rıza Çalımbay, Malatyaspor maçına hem mecburiyet hem taktik değişiklik nedeniyle farklı bir on birle başladı. Geçen hafta çok aksamayan savunma kurgusu aynıydı. Orta sahada ise önemli dokunuşlar vardı. Moke yerine top tekniği daha iyi ve soğukkanlı olan Jevtoviç’i Jonsson’un yanına yerleştirdi. Sağ açık oynattığı Yatabare’yi tek santrfor olarak ileri gönderip oraya savunmaya yardım edebilecek Vedat’ı, sakat olan Ömer Ali’nin yerine de orta sahanın önüne Miloşeviç’i koydu. 

Deplasman olduğu için Jahoviç’i dinlendirmesi de makuldü. Fofana’da gözle görülür bir pasa dönük oynama isteği gördüm. Hoca uyarmış olmalı. Kadro seçimi ve dizilişi ben hem teoride hem de sahadaki oyun itibariyle olumlu gördüm. Takım daha derli topluydu. Özellikle orta saha hakimiyetini rakibe vermemeleri Malatya’nın direncini kırdı. Miloşeviç ilk kez oynamasına rağmen hücum bölgesini iyi hareketlendirdi ve Yatabare ile yaptığı güzel bir verkaçla güzel bir gol buldu. 

Konyaspor golden sonra oyunun temposunu istediği gibi ayarlayıp ilk yarıyı istediği gibi bitirdi. Sakatlanan Ferhat’ın yerine giren Opanasenko da ön liberoların desteğiyle ilk maçında çok zorlanmadı. Fakat bu adam sağ ayakla sol bek oynuyor. Bazı pozisyonlarda acemi bir görüntü verdi. Garip...  

Malatya ikinci yarıda da Konyaspor’un üzerine çok gitmeden gol bulmaya çalıştı ama bu garip taktik Konyaspor’un işine yaradı. Tabi Rıza Hoca’nın oyuna Jahoviç’i de sürerek savunmakta gömülmeyeceği mesajı vermesinin de etkisi oldu.  

Son 10 dakika iki takımın da kondisyonu çok düştü. Yatabare resmen döküldü. Malatyalılar daha da kötüydü. Şuursuz atakları tehlike olmaktan çok uzaktı. Konyaspor maçı kalesinde iki pozisyonla kapattı ve çok kritik bir galibiyet aldı. Açıkçası çok da beklemiyordum ama kadro tercihi, oyuncuların sisteme daha da alışması ve Malatya’nın da gününde olmaması lokum gibi bir galibiyet getirdi. 

Milli araya girerken Yeşil Beyazlı taraftara harika bir moral oldu. Harika iş gerçekten. Bursa beraberliğine rağmen lige çok iyi bir başlangıç oldu ve disiplin devam ederse Konyaspor önü çok açık. 

Sporda da vefa yokmuş

sedater42@gmail.com

Siyasette vefanın olmadığını biliyorduk da, sporda vefanın olmadığını yeni öğrenmiş olduk.

Ligin bitimine 10 maç kala gelerek, artık düştük bizi kimse kurtaramaz dediğimiz bir ortamda, Konyaspor’u ligden düşmekten kurtaran Sergen Yalçın vefasızlığın kurbanı oldu.

Tüm Konya’nın ümidini kestiği bir anda, Sergen Yalçın ve teknik ekibinin Konya’da gösterdiği samimi gayret sonucu ligde kalan Konyaspor’un yeni yönetim kurulu, tercihini Rıza Çalımbay hocadan yana kullandı.

Rıza Çalımbay ile ilgili bir şey söylemiyorum. Belki Sergen Yalçın’dan daha iyi bir hocadır, bunu zaman gösterecek ama benim söylediğim şey şudur ki; düştük denilen bir anda Konyaspor’u yeniden ayağa kaldıran teknik adama vefa gösterilmeliydi.

Geçtiğimiz sezonda 3 ayrı hocanın ellerine teslim edilen Konyaspor, en başarılı dönemini son 10 hafta içinde Sergen Yalçın ile yaşamış ve her şeyin bittiği yerde Sergen’in samimi gayreti ile yeniden hayat bulmuştur.

Bu başarının karşılığı, Sergen yerine başka bir hocanın getirilmesi ile sonuçlanmıştır.

Aykut hocanın beklenmesini anlamak mümkündür. Sergen Yalçın’ın da bunu anlayışla karşıladığını zannediyorum.

Zira Konyaspor, tarihindeki en büyük başarılara Aykut hoca döneminde ulaşmıştır. Konyaspor, Aykut hocayla altın dönemini yaşamıştır.  

Aykut hocanın olmadığı anlaşıldığı anda ilk görüşme yapılması gereken isim Sergen Yalçın olmalıydı.

Görüşme yapılıp da anlaşılamasa idi yine anlayış gösterilebilirdi.

Ama Sergen hocanın başarısına rağmen kendisine hiç dönülüp bakılmadan başka bir hoca ile görüşülüp anlaşılması bana göre hoş olmadı.

Sergen Yalçın’ın yardımcılığını yapan Çağdaş Atan’ın yaptığı veda açıklaması haklı olarak sitem yüklüydü.

Yardımcı Antrenör Çağdaş Atan, Konyaspor’un teknik direktör olarak Rıza Çalımbay ile anlaşmasının ardından sosyal medya hesabından bir açıklama yaptı.

Atan’ın mesajı şöyle:

“Tüm benliğimizi, cesaretimizi, oyun zekâmızı koyarak Süper Lig’de tuttuğumuz, gelirken sadece günü değil yarınları planladığımız Atiker Konyaspor bugün başka bir hocadan yana tercihini kullandı. Oyuncularımıza, yönetimimize, tüm personele ve taraftarımıza sonsuz teşekkürler. Başarılar Atiker Konyaspor.”

Sitemin yanında oldukça olgun bir mesaj…

Neyse artık olan oldu. Şimdi bize, Konyaspor’umuza büyük emek vererek süper ligde kalmamızı sağlayan Sergen Yalçın ve ekibine teşekkür etmek ve başarılar dilemek düşer.

Konyaspor’un yeni teknik direktörü Rıza Çalımbay ve ekibine de başarılar dilerken, geçen yıl ki çekilen sıkıntıların tekrarlanmaması temennisinde bulunuyorum.

Son olarak Konyaspor’un yeni başkanı Hilmi Kulluk ile yönetim kuruluna da hayırlı olsun diyor, ilk 5 olarak tuttukları hedefin gerçekleşmesini diliyorum.

Doymadın Mı Daha İnsanoğlu..?

Bir şeyler yiyip içerken veya acıktığımızda yemek yemeye sabırsızlanırken aç insanları, yiyecek bir lokma ekmeği olmayanları, hatta bir damla suya muhtaç insanları hiç düşünüyor muyuz acaba..?

Empati kurabiliyor muyuz tam anlamıyla..?

Belki bazen belki hiç…

Birleşememiş milletlerin son raporuna göre son üç yılda dünyadaki aç insanların sayısı her geçen gün daha da artmış…

Sekiz yüz milyonun üzerinde insanın aç olduğunu söylüyor rapor yani her dokuz kişiden biri maalesef aç…

Aynı rapordaki çok çarpıcı bir oranda dünyadaki obez insanlara ait tam altı yüz yetmiş milyon kişi obez yani aşırı kilolu…

Şu adalete bakar mısınız?

Her dokuz kişiden biri aç ve her sekiz kişiden biri aşırı kilolu…

Ne kadar acı bir tablo değil mi?

Şimdi böyle bir tablo ortadayken kimse bu dünyada adaletten bahsetmesin…

İnsanoğlunun yapacağı adalette bu kadar olur…

Allah-ü Teâlâ o kadar güzel yaratmış ki dünyadaki fakir zengin dengesini zengin tam anlamıyla paylaşsa yeryüzünde fakir kalmayacak…

Unutmamak gerekir ki din, dil, ırk, ayrımı olmadan kazancın bereketini paylaşmak artırır…

Zira bu Rabbimizin koyduğu bir kanundur…

Aslında her şey paylaştıkça çoğalır…

Yeter ki; insanoğlu bu kanuna tam anlamıyla uysun…

En içler acısı bir durumda bu oranların azımsanmayacak kadarını çocuklar oluşturması…

Çok üzülerek söylüyorum ki yüz elli milyonun üzerinde çocuk maalesef aç…

Çocuk bu ya çocuk anlatamazsın ki hiçbir şekilde açlığı…

İşte bu acı tabloya rağmen dünyadaki aşırı kilolu insanların sayısı da her geçen gün artmakta…

Buna birde israfları eklersek vay ben böyle bir adaletin, vay ben böyle bir düzenin içine tüküreyim diyesim geliyor…

Milyonlarca ton gıda israf ediliyor, çöpe gidiyor. Milyonlarca kişi ise açlığın pençesinde…

Nerede bu vicdan, nerede adil olmak, nerede insanlık..?

Maalesef insanlık yerlerde…

Biliyor musunuz? Bu yıl küresel adaletsizlik ülkemize de sirayet etti…

Nasıl mı?

Bu yıl Kurban Bayramında çevremizde etin kilo hesabını yapan; şu kadarını dondurucuya, şu kadarını sucuğa, şu kadarını kıymaya, şu kadarını bilmem neye diye hesap yapanları hiç fark etmedik mi?

Tamam dinen Kurban’ı dağıtmak gibi bir zorunluluğun yok lakin ne dedik az önce paylaşmak berekettir. Paylaştıkça bereketi de artar, lezzeti de artar artarda artar…

Mesela Ramazanda da aynı şeyleri yaşamıyor muyuz?

Mükellef iftar sofralarında israfın doruklarına çıkmıyor muyuz?

Hoş her gün israfın doruklarındayız ya…

Nasıl ki; paylaşmak her şeyi bereketlendiriyorsa, israf etmek ise her şeyin sonu demektir…

Vicdanen içimiz sızlamıyorsa israf ederken, aç insanları düşünmeden hareket edebiliyorsak, hal böyleyken infak etmekte aciz kalıyorsak hiçbir kelime bizlere kifayet edemez ne desek boş…

Her şey ölçülü olmalı tıka basa yemekte bir israftır aslında… Hem kazancı etkileyen hem de sağlığımızı etkileyen bir israftır…

Peygamber Efendimiz;

“Âdemoğlu, mideden daha şerli bir kap doldurmaz. Âdemoğluna belini doğrultacak birkaç lokmacık yeterlidir. Ancak illa da mideyi dolduracaksa bari onu üçe ayırsın: Üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de nefesine tahsis etsin, üçte birden fazlasına yemek koymasın." Buyurmuştur…

Obez, yani aşırı kilolu olmanın en büyük etkisidir çok yemek…

Kimse su içiyorum bana yarıyor bahanesinin ardına sığınmasın…

Hastalığa bir şey demiyorum lakin birçok hastalığında sebebi çok yemektir vesselam…

Velhasıl açgözlü olmak, cimri olmak; bereketten, rahmetten, insanlıktan, sağlık ve sıhhatten kısacası birçok güzellikten mahrum eder insanı…

Cumamız Mübarek Olsun…

Allah’a Emanet Olun…

 

Gönül’e Dokunuş / emrah savsar / 14 Eylül 2018 Cuma

 

Gölyazı’nın Ağlayan Çınarı

2016 yılının Mayısında Bursa’dan Çanakkale’ye giderken yol kenarında “Gölyazı” levhasını görmüş ve “Acaba nasıl bir yermiş, gidip bakalım…” diyerek hemen o tarafa dönmüştük. Düz bir arazi üzerinde döne kıvrıla ilerleyip, bu eski yerleşim yerine ulaştığımızda onun göl kenarında ve karaya büyükçe bir köprü ile bağlı olduğunu görünce sevinç ve şaşkınlığımız artı. Civarda turistler dolaşıyor, etrafta birçok balık lokantası ve çay ocağı gibi işletmeler görünüyordu. Gözümüz, köprü kenarında duran devasa çınara ilişince sevincimiz ziyadeleşti.  Önüne konulmuş “Ağlayan Çınar” levhasında, “Gölyazı’da anıt kapsamına giren çok sayıda çınar ağacı bulunmaktadır. Bunların en yaşlısı olan Ağlayan Çınar yerleşimin ada bölümüne geçişte, köprünün yanında yer almaktadır. Yaklaşık 750 yaşında olduğu tahmin edilmektedir. Ağacın gövdesi yaşını belli edercesine büyük ve geniştir.” yazılıydı.

Gerçekten masal kahramanları gibi devasa bir ağaçtı bu. Kalın gövdesinin hemen kenarından çıkıp çok ötelere uzanan ve adeta ikinci bir ağaçmış gibi görünen büyük bir kolu vardı. Alt tarafına dayanak olsun diye bir duvar örülmüş, hemen yanına küçük bir havuz yapılmıştı. Ana gövdesi üzerinde, içine üç basamaklı bir merdivenle çıkılabilen ve içine bir kaç kişinin sığabileceği büyük ve karanlık bir kovuk görünüyordu.

Daha sonra öğrendiğimiz bilgiler kendisine niçin “Ağlayan Çınar” denildiğini açıklar mahiyetteydi. Belki gövdesinden akıttığı özsuyu sebebiyle bu adı almış belki de hakkında anlatılan bir hikâye sebebiyle ona Ağlayan Çınar denilmişti.

Rivayete göre, beldede Rum ve Türkler birlikte yaşamaktayken Mehmet isimli bir genç, Eleni isimli bir Rum kızına âşık olmuş. Birbirlerini çok seven bu iki genç, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Yunanistan’la yapılan mübadele anlaşması sebebiyle ayrılmak zorunda kalmışlar. Bütün ailesiyle Gölyazı’yı terk etmekte olan Eleni’yi takip eden Mehmet, kızın ağabeyi Yorgi tarafından bıçaklanınca daha önce sevgilisiyle buluştuğu bu çınarın kovuğuna gelip, oracıkta can vermiş. Hadiseye şahit olan bir arkadaşı olup biteni Eleni’ye anlatınca kızcağız da hemen kafilesinden ayrılıp geri dönmüş ve Mehmed’in cansız bedeni yanında kendini çınar ağacına asarak intihar etmiş.  Bu acılı aşk hikâyesinden sonra halk, ağacımıza “Ağlayan Çınar” adını uygun görmüş…

Gölyazı, Ulubat Gölü kıyısında küçük bir adacık. Kıyı şeridi ancak 1,5 km kadar. Tarihi geçmişi Roma dönemine ve belki de çok daha önceki çağlara dayanmakta. Eski ismi Apolyont. Hâlâ içinde önceki medeniyetlerden geriye kalmış yadigârlar bulunmakta. Çoğu kısmı yıkılmış yüksek kale duvarlarıyla çevrili kıyı şeridi rengârenk balıkçı tekneleriyle dolu. Her yanda balık tutan, ağ temizleyen, oradan oraya koşuşturan erkekler, kadınlar, çocuklar var. Tarif edilmez bir renk cümbüşü içinde canlı ve hareketli bir yer. İç taraflarda birbirine yapışmış gibi görünen sarı, yeşil, mavi boyalı evler, taş döşeli daracık sokaklar bulunuyor. Sakinlerinin büyük bir kısmının balıkçılıkla geçindiği Gölyazı son zamanlarda beldeye akın eden turistler sayesinde iyice hareketlenmiş durumda. Bursa’ya bağlı Nilüfer ilçesinin gerçekten gezilip görülmeye değer, şirin beldelerinden biri.

Kıyı şeridini baştanbaşa dolaşarak gezimizin keyfini çıkartıyor, Mayıs güneşinden bunaldığımızda bir ağaç gölgesi bulup altında çaylarımızı yudumluyoruz. Birçok yer yeniden tanzim edilmek üzere kazılmış ve inşaat işleri devam ediyor. Tekrar taş köprüyü geçip anıt çınarımızın yanından ilerleyerek “Zambak Tepesi” denilen yere çıkıyoruz. Gölyazı buradan çok daha farklı ve güzel görünüyor. Bütün bunlara rağmen, beldeden ayrılırken, aklımızda daha çok Ağlayan Çınar’ın arzı kuşatan koyu gölgesinin ve hakkında öğrendiğimiz hikâyenin kalacağını biliyoruz. İnşallah bir fırsatını bulur bulmaz buraya yeniden gelir ve belki birkaç gün konaklarız. O vakit altından bereket fışkıran sevgili Ulubat’ta tekne gezisine çıkar, üzerindeki diğer adacıkları da yakından görme fırsatı buluruz.

 

15 Temmuz ve isyanda ısrar

   Kendimi mecbur gördüğüme inanarak yazıyorum. Ne diye bu konulara giriyorsun? Diye tepki gösterenler oluyor. Oysa ki meselenin ciddiyeti herkesin elini taşın altına koymasını gerektirir. Bizim elimiz, bazan hitabet bazan da kitabettir.İsyana karşı suskun kalmak onun haklılığını kabullenmektir. "Haksızlık karşısında susan,dilsiz şeytandır" hadisi şerifi bu gerçeği ifade ediyor.

   15 Temmuz hain kalkışma üzerinden iki yıl geçti. Olayın teferruatına girmeyeceğim. Neticede meşru otoriteye karşı bir isyan olmuştur. İslama göre buna bağilik hareketi denir. Bunun cezası da islam hukukuna göre bellidir. Daha önce bu konuya temas etmiştim.

   Aslında bu yazıda üzerinde durmak istediğim nokta şudur:Huy yani karekter meselesi...

Allah cc Adem'i yarattıktan sonra, İblise "Ademe secde et" emrini verdi. İblis kendisinin ateşten Ademin ise topraktan yaratıldığını öne sürerek üstünlüğünü iddia etti...Bir müddet sonra İblis Ademi yoldan çıkarmaya çalıştı. Derken Adem as şeytanın vesvesesine uyarak hata işledikten sonra TEVBE etti. Allah da onu affetti. Ancak İblis asla isyanından vazgeçmedi ve isyanına ısrar etti.Böylece kıyamete kadar iki çeşit karekter/huy oluştu ki, hepimiz bu konuda imtihana tabiyiz.

   15 Temmuz bağilik hareketi yalnız Türkiyede değil, bütün İslam aleminde ve ümmetin bünyesinde  bir fitne meydana getirdi. Türkiyenin maddi-manevi,beşeri kaybı halen de tam belirlenmiş değildir. Bazılarının yaptığı mağdur olanlar edebiyatına girmeyeceğim. Hele hele şehit ve yaralıları görmezden gelip hep mağdur edebiyatına dalmak en azından erdemsizliktir. Büyük fitnelerde kuru ve yaş birlikte yanıyorsa, bunun sebebi doğruyu ifade etmeyenlerde saklıdır. Devlet suçluyu suçsuzu birbirinden ayırmakla mükelleftir. Bu hüküm doğrudur. Ben bir vatandaş olarak gereken doğru bilgileri devlete veya devleti temsil edenlere vermezsem devlet, mağdurları nasıl ayıklayabilir?

   İblisin tercih ettiği karekteri tercih etmek bir müslüman için yakışmaz. Ortada bir cürmü meşhut vardır. Açık bir cinayet vardır. Eğer Fethullah Gülen ve darbecileri tevbe etmiyorsa bari mağduriyet edebiyatını yapanların tevbe etmeleri gerekmiyor mu? Kafirlere sığınıp Türkiyenin aleyhine çalışmayı hangi ahlaki değerlerle ölçebilirsiniz? Fetö halen de güvenlik güçlerimizi " Eşkiya" diye nitelendirirken onun aleyhine olumsuz tek kelime konuşmayanlara mağdur mu diyelim?(Fetö bir konuşmasında bağlılarına: tek başınıza gezmeyin eşkiya sizi kapar...diyordu)

   Bağilik hareketine kakışanlar ne kadar dindar kabul edilirse edilsin, DİN seçilmiş otoriteye karşı gelmeyi asla kabul etmez. "Biz Allahın istediği gibi bir yönetim getirecektik" deseler dahi, bu iddia kabul edilemez. İnsan öldürmekle, milletin verdiği maaş ve silahla devlete karşı ihanet etmekle meşru hedefe varılmaz. Hedefin doğruluğu ona götüren her yolu meşru kılmaz. 

   Bütün bu ihanetlere rağmen halen de FETHULLAH GÜLEN hakkında olumsuz kanaatlerini ortaya koymayan insanların karekterlerine şaşıyorum. Bu hainin mensupları tarafından ve direktifleri doğrultusunda yapılan bu bağilik hareketini,yapanları ve halen de onlara karşı iyimserlik gösterenleri ihanetle anmak zorundayız. Ancak İBLİS'in karekterini bırakıp Adem aleyhisselamın karekteri olan TEVBE'yi tercih ederlerse, işte o zaman dindeki kardeşliğimiz rahmet, merhamet,adalet ve karşılıklı saygı çerçevesinde elbette devam edecektir.

   İsyanda ısrar şeytanın huyudur.Adem aleyhisselamın huyunu tercihte hayır vardır.ALLAH CC bu milleti ve ümmeti bağilerin şerrinden korusun.

   Allah'a emanet olunuz.

Bizden bir şey olur, bize bir şey olur

Bizi de dahil ederek tüm Müslümanları içine alan din, tarih ve örfümüze aykırı iki cümle 300 yıldan fazla bir süredir bizim hareketlerimizin temel referansı oldu.

1.Bizden bir şey olmaz. (ümitsizlik, kendine güvenin olmaması, birbirine değer vermeme, birbirini hakir görme)

2.Bize bir şey olmaz. (lakaytlık, kuralsızlık, ‘sünnetullah’ tabir ettiğimiz tabiat kanunlarını bilmeme ve aykırı hareket, tembellik, pasiflik)

İslam alemi dünya üzerinde bütün alanlarda zirveyi 12. Asırda doğuda Maveraünnehir’de birçok İslam ülkesi ve batıda Endülüs Devletiyle yakaladı.

Bu üstünlük batıda 1492, doğuda 1517’ye kadar devam etti.

Zirvede iken  İbni Tufeyl dünyayı bir ada ve Hay bin Yakzan’ı da Müslümanların ideal şahsiyeti şeklinde kitabında anlattı.

Batı orta çağı yaşarken biz Müslümanlar her açıdan ümranın zirvelerindeydik.

12. asırdan sonra biz Müslümanlar zirvede olmanın rehavetiyle gelişme hızımızı yavaşlatırken batı Endülüs devletini yıkıp bütün mirasına kendi malıymış gibi sahiplenip reform ve Rönesansı o miras üzerine bina etti.

Batı entellektüelleri Endülüs ve diğer İslam ülkelerindeki birikimi alıp kendi yükselmelerine esas yaparken kendi çürük ve bozuk mallarını bizim pazarımıza parlak ambalajlar ve dini kılıflar içerisinde sürdüler.

1719’da zirveye çıktıklarını düşünen batılılar İbn Tufeyl’ in(1106-1186) Hay bin Yakzan’da anlattığı Müslüman Adem’e, Daniel De Foe’nin(1660-1731) Robinson Crusoe ile cevap verdiler.

Artık dünyaya hakim olan Hay bin Yakzan değik Robinson De Crusoe anlayışıydı ve kodlarıydı.

Terakkimizin merkez motoru Kur’an’ı Kerim’i kadife kılıflarla duvara astırıp sadece Cuma akşamları ve mezarlıklarda okunan bir zikir kitabı konumuna getirdiler.

9 sahih hadis kitabını inceleyip ortaya koydukları conkordans çalışması ile elde ettikleri bilgi birikimini ters yüz edip Peygamberimizin ümmetine mesajlarının özünü değiştirdiler.

1700 ile 1850 yılları arasında 15.000’ den fazla İslam, Müslümanlar ve Şark üzerine kitaplar yazdılar. En zeki öğrencilerini Üniversitelerin Oryentalizm/Şarkiyatçılık bölümüne yönlendirdiler.

Asırları aşan çalışmalarla İslami mesajın özünü ve içini boşaltıp şekli ve kabuğu bıraktılar.

O şekil ve kabuğa giren profesyonel şarkiyatçi/oryantalist ajanlar bizlere hoca kılığında kendi proje İslam’larını anlattılar.

Şunu anladılar ki; Sarıklı, sakallı, cübbelli, elinde 99’luk teşbih olan, Pazartesi-Perşembe oruçlu olduğunu söyleyen, ağzından Allah, maşallah, subhanallah, elhamdülillah, Allah-u Ekber zikirleri düşmeyen bir ajandan kimse şüphelenmezdi.

Böyle bir İngiliz ajanı Konya İli Beyşehir ilçesi Gönen köyünde Osmanlı döneminde 20. Yüzyıl başlarında 3,5 ay fahri vaizlik yapmıştı. Köy odasında kalmış ve köylülere İslam’ı(!) anlatmıştı. O zaman vaizlik yapan İngiliz ajan köy odasında hizmet eden genç Yusuf’u yıllar sonra 1. Dünya savaşında İngilizlere esir düşünce bu kez doktor olarak görev yaparken tanımıştı.

Bugün batı ve kodlarını tanımak için Robinson Crusoe şahsında belirlenen kodları iyi analiz etmek ve Hay bin Yakzan ile karşılaştırmalı okumak gerekiyor. (Daha geniş bilgi için bkz. :

HANGİSİ BİZİM ADEMİMİZ, HAYY MI, ROBİNSON MU ??? http://www.cemilpasli.com/?option=com_content&catid=4&id=818&view=article&Itemid=7&font-size=larger )

Rabbim biz Müslümanlardan yüzlerce kez ‘’akıl etmemizi, fikir etmemizi, tefekkür , taakkul, tedebbür etmemizi, daha çok çalışmamızı’’ istiyor. Kainatı tanımamızı ve terakkini için kainatta bizler için sakladığı hazineleri bulmamızı istiyor.

Bu konuda Müslümanlara bir öncelik ya da avantaj tanımayacağını kim daha çok çalışırsa dünyaya ve dünya nimetlerine onların sahip olacaklarını bildiriyor. ‘’İnsan için ancak çalıştığı vardır.’’ Necm, 39/53

O halde ‘’Bizden bir şey olmaz’’ cümlesiyle ifade edilen ümitsizlik, kendine güvenin olmaması, birbirine değer vermeme, birbirini hakir görme gibi sıfatlardan sıyrılıp, ümit, azim, çaba ve kararlılıkla daha çok , herkesten çok çalışacağız.

‘’Bize bir şey olmaz’’ cümlesinde ifadesini bulan lakaytlık, kuralsızlık, ‘sünnetullah’ tabir ettiğimiz tabiat kanunlarını bilmeme ve aykırı hareket, tembellik, pasiflik gibi huylardan silkinip daha çok ilim, amel, gayret ve ihlasla Rabbimize hakiki kulluğun gereğini ywerine getireceğiz.

Günden malum ekonomi. Bu benim 49 yıllık hayatımda yaşadığım 3. ekonomik ortam. Daha çok çalışmalı, daha katma-değeri yüksek ürünler üretmeliyiz. Herkez hesabını iyi yapmalı ve mutlaka tükettiğimizden daha çok üretmelidir.

Yoksa belli periyotlarla bu ekonomik şartların tekrarı iktisat biliminin kuralıdır.

Tıpta tabii ki mikroptan korunma,  uzak durma önemlidir. Ama asıl hekimlik, bağışıklık sisteminin kuvvetlendirilmesiyle mikrop vücuda temas etse dahi bağışıklık sisteminin mikrobu yok etmesi, onu etkisiz hale getirmesidir.

Evet sağa sola bakmadan herkes kendine şu soru sormalı: “Ne kadar üretiyor, ne kadar tüketiyorum?’’ Eğer tükettiği ürettiğinden fazla ise bir an evvel kendi hayatını yeniden dizayn etsin.

Veren el olsun. Zira veren el alan elden üstündür.

Mehmet Akif merhumun sözüyle bağlayalım konuyu:

‘’- Mehmed Ağa'nın evi akmış. Onu aktarmak için

Dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün.

Ne işin var kiremitlerde a sersem desene!

İhtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene.

Hadi aktamıyayım... Kim getirir ekmeğimi?

Oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi?

Kim kazanmazsa bu dünyâda bir ekmek parası:

Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!’’

Sözün özü: Herkes 75 yaşındaki Seyfi Baba gibi kendi ekmeğini kazansın, kimse namerde el açmasın, işte o zaman biz dünyanın 5 ekonomisi arasındayız.

Dini, devletten ayıramazsınız

kazim_ozturk2016@mynet.com

Bir düşünür, mahkemeye düşmüş. Hakim; “Sen, dinin, devletten ayrılamayacağını, dinsiz devlet olamayacağını söylemişsin. Bu sözünle laikliğe aykırı konuşmuş, karşı gelmiş oluyorsun…” deyince, mütefekkir; “hakim bey, çayın içine şeker koymazsan bu nasıl bir çay olur?” Diye sorunca Hakim; “şekersiz çay” demiş. “Pekiyi, yemekte tuz olmazsa, ona nasıl yemek dersiniz?” diye ikinci soruyu sorunca, Hakim, “tabii ki tuzsuz yemek” cevabını vermiş. Mütefekkir; “O zaman siz söyleyin hakim bey, dini devletten ayırırsan, bu nasıl bir devlet olur?” diye sorunca hakim; “dinsiz devlet” demiş. Bu cevabı işiten mütefekkir; “valla hakim bey, siz de, “dinsiz devlet” dediniz. Benim suçum yok” cevabını yapıştırmış.

Konya Aydınlar Ocağında Salı sohbetleri programında Selçuklu Veziri Nizamülmülk ve Siyasetnâme’si anlatıldı. “Nizamülmülk, ünlü eserinde din ve devleti iki kardeş olarak kabul ediyor”.

Araştırmacı yazar Derya Karakaya, konferansında; “Selçuklu döneminin en önemli devlet adamlarından birisi olan Nizamülmülk, 10 Nisan 1018’de Horasan’ın eski kültür merkezlerinden Tûs şehrine bağlı Nukan kasabasında dünyaya geldi. Babasının Ali Bin İshak olduğunu ve annesini de çok ufak yaşlarda kaybetti. Asıl adı Hasan bin Ali bin İshak et-Tûsî olan Nizamülmülk, 11 yaşlarında hafız oldu ve Şâfi mezhebi üzerine fıkıh tahsilinde bulundu.

Nizamülmülk idareciliğe babasıyla birlikte Horasan’da başladı ve 1040 Gazneliler ile Selçuklular arasında yapılan Dandanekan Savaşından sonra Selçuklulara hizmet vermeye başladı.

ATABEK UNVANI İLK DEFA KULLANILDI 

1063 yılında Alp-Arslan’ın veziri olan Hasan bin Ali’ye, Alparslan resmen tahta çıktıktan sonra 1064’te Halife tarafından “Nizamülmülk” ünvanı verildi. Alparslan döneminde her sefere katılan Nizamülmülk, Türklere Anadolu kapılarını açan 1071 Malazgirt Meydan Muharebesinde, Terken Hatun’la birlikte Hemedan’a askeri yardım toplamak için görevlendirildiği için katılamadı. Atabek ünvanını ilk kullanan vezir Nizamülmülk olmuştur.

Hilafet ile saltanatın birbirine karıştırılmamasına büyük gayret göstermiş Melikşah ile Nizamülmülk arasındaki ayrılıklar 1081’de başlamıştır.

Son derece ileri görüşlü olan Nizamülmülk, sultanın meşruiyetini her zaman halifeden önde tutmuş ve hilafet ile saltanatı birbirine karıştırmamış, hilafet ile saltanat arasındaki dengeleri korumak için siyasi evlilikleri desteklemiştir.

Nizamülmülk, devlet teşkilatında İslâm hukukuna uygun mahkemeler kurdurmuş, özellikle Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulmasında ve fetihlerde göçebe Türkmenlerin, büyük faydası görüldüğünden dolayı eski yaşamlarına dönmemeli ve yerleşik hayata geçmeleri için İKDA sistemini geliştirmiştir.

Dinî ve ilmî çalışmalara büyük önem veren Nizamülmülk, bugünkü üniversitelerin temellerini atacak olan Nizamiye Medreselerini açmış, kütüphaneler ve ribatlar kurarak ilim ve tasavvuf erbabına maaşlar bağlamıştır.

 

“DİN VE DEVET İKİ KARDEŞTİR”


           O dönemde Batınîlik ve Karmatîlik gibi İslâm dünyasına çok büyük zararları olan bâtıl tarikat, mezhep ve fikirlerle hem askerî yönden hem de ilmî açıdan büyük mücadele eden Nizamülmülk, dini açıdan şafi mezhebine bağlıydı ve bu mezhebin en parlak dönemi Nizamülmülk döneminde yaşanmıştır.

Karakaya, 1064’den 1092’ye kadar 29 sene Selçuklulara vezirlik yapan Nizamülmülk tarafından 1086’da yazılmaya başlanan “Siyasetname” adlı eserden de bahsetti. 

“Sultan Alparslan tarafından kaleme alınması istenilen ve Selçuklular tarafından devlet yönetiminde müracaat edilen kaynaklardan birisidir. “Nizamülmülk, Siyasetnamesinde sadece nasihat vermekle yetinmiyor ve olayları naklediyor, Büyük Selçuklu Devletinin teşkilatını, işleyişi, askerî, siyasî, malî ve hukukî yapısını, aksayan taraflarını ve bu yönde alınması gereken tedbirleri, müesseselere işlerlik kazandırılması gereken düzenlemeleri ele alıyor. Halkın durumuyla ilgili bilgiler aktarıyor. Eserinde sultanı din ve dünyevî otorite olarak görüyor ve din ile devleti iki kardeş kabul ediyor. Sultanı halifeye karşı savunmakla beraber dini işlerde o işin uzmanlarına danışmasını tavsiye ediyor. Nizamülmülk 16 Ekim 1092’de vefat ediyor.”

 

Dedemden dinlediklerim

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÖZÜYLE

 

ataroglumehmet@hotmail.com

Sevgili dostlar Çanakkale adı geçti mi veya her yıl Çanakkale zaferimizin yıl dönümü geldi mi her iki dedem aklıma gelir. Allah her ikisini de gani gani rahmet eylesin. İkisi de Çanakkale de gazilik şerefine ermiş kişilerdi.

Babadan dedem olan Mehmet dedem her iki balkan savaşlarından sonra Çanakkale’ye gitmiş orada sağ şakağından giren kurşunla sol gözünü kaybetmiş, tedaviden sonra malulen memleketine gönderilmiş.1959 yılında kucağında beni severken bir anda kollarına gelen bir ağrıyla kıvranmaya başlamış ve çok geçmeden hayata gözlerini kapamış. Mehmet dedemin ancak resmini görmek nasip oldu.

Anamdan dedem olan Hüseyin dedem ile uzun yaşadığından dolayı çok yıllar beraber olduk. Ben köyde olmadığım için benim tatil günlerimi dört gözle beklerdi. Çünkü ben köye tatile gelince dedeme bol kitap okurdum. Kendisi yeni yazıyı okumasını bilmezdi.

Bu arada bol bol da sohbet eder kendisine askerlik hatıralarını anlattırırdım. Hüseyin dedem de her iki Balkan savaşlarına katılmış, Çanakkale’de topçu çavuşuymuş. Çanakkale’den sonra istiklal savaşımızın bütün süresince savaşmış. I. Ve II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz derken oğlum Yunanı denize döktük öyle döndük derdi. Köyümüzdeki Her Milli bayramlarda mutlaka dedeme hatıralarını anlattırırlardı.

Dedem için anlatması çok zordu. Kırk yıl köyümüzün imamlığını yapan dedem savaş hatıralarını anlatmaya geldi mi çook zor başlardı anlatmaya. Beş on dakika ağlamadan yani boşalmadan başlayamazdı. Onu dinlemekte çok zordu. Dinleyenlerde ağlamadan duramazlardı.

Oğlum derdi Çanakkale savaşını anlatmak çok zor, orada yaşananlar ne kelama sığar ne de kaleme derdi. Dedemin anlatamadıklarını ben size nasıl anlatacağım da zaten dostlar sadece bizimkisi hatırlama ve dualar gönderme olacak.

Dedem derdi ki oğlum, biz koskoca bir Osmanlı iken bizim beslediğimiz milletlerin bize azgın köpekler gibi saldırışı akıl alır şeyler değil, kendisinin de manevi ilminin olması sebebiyle bunun mutlaka batınında(gizlisinde) bir sebebi olmalı derdi. Ve Allah bu asil milleti, öncesindeki islama yaptığı hizmetler hatırına tarihten sildirmedi ama çok süründürdü derdi.

Dedemin bu sözleri benimde yaşım büyüdükçe (yani lise son yıllarımda ve üniversitenin ilk yıllarında) aklımı iyiden iyiye kurcalar olmuştu. Konyamızın Mevlana yanındaki büyük mezarlığı ziyaretimde ayrıca bazı şehirlerin mezarlıklarında üçler, yediler diye toplu mezarlar görüyordum ve bunların da manevi meclisler olduklarını duyuyor ve inanıyordum.

Diyordum ki demek her şey Allahın izni ve iradesince manevi meclislerde konuşuluyor, planlanıyor, tartışılıyor. Bizler sadece zahirdeki olayları seyrediyoruz diyordum.

Dedemin, Çanakkale ve diğer cephelerde verdiğimiz I. Cihan harbinin hakkındaki gizlideki sebepleri neydi ki diye düşüncelerime en sonunda cevap bulmuştum. Bu cevabı dedemin sağlığında da kendisine okuduğum zaman çok rahatlamıştı.

Sizde merak ediyorsunuz değilmi dostlar. Biraz sonra size de aktaracağım. Haydi, sizde okuyun bakayım Bediüzzaman’ın manevi meclisteki müşaveresini.

“1335(1919) senesi Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:

Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi:

"Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."

Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:

"Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et."

Ayakta durup dedim:

"Sorun, cevap vereyim."

Biri dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?"

Dedim: "Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira, şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkate kaybettik. Fakat bir saadeti âcile-i müstemirre bizi bekliyor.

Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikballe mübadele eden kazanır."

Birden meclis tarafından denildi: "İzah et."

Dedim: "Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Galip olsaydık, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimâne, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münâfi, hem ehl-i imânın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsaydık, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecektik. Şu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhte edecektik."

Dediler: "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"

Tekrar biri sordu: "Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir?"

Dedim: "Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

"Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı. El cezâu mincinsi'l-ameli

"Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatâdan neşet eden müşterek musibet, mâzi günahını sildi."

Yine biri dedi: "Bir âmir, hatayla felâkete atmışsa?"

Dedim: "Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatâdarın hasenatı verilecektir; o ise hiç hükmünde. Veya hazine-i gayp verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir."

Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş, kendimi buldum. O gece böyle geçti.

Dostlar Çanakalenin, Kafkasya’nın, Yemenin, İstiklal savaşımızın tüm şehit ve gazilerini rahmetle anarken onlara dualar gönderelim onlara layık evlatlar olmaya çalışalım.

Şairimiz üstat Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah bir daha İstiklal marşı yazdırmasın” diyerek âcizane dedemden dinlediklerimi sizlere bir şiirle aktarmak istiyorum.

ZAFERİN ARDINDAN

Dedemden dinledim canlı destanın,

“Çanakkale şanlı yer oğul.” dedi.

Özünden, hemi de canı gönülden,

“Kulağını bana ver oğul.” dedi.

 

Değişmişti tüm dünyanın havası,

Aslında bu haçla hilâl davası,

Yad’a yurt olmadı Türkün yuvası,

“Göğsümüz bir kale, sur oğul.” dedi.

 

Körpe kuzusuyduk Anadolu’nun,

Bir sınav yeriydi Allah kulunun,

Mükâfatı Cennet, cihat yolunun,

“İki yüz elli bin er oğul.” dedi.

 

Yabancı derdime olur mu hekim,

Küfür bir millettir kim olursa kim,

Bakın tarih gösterdi ya nitekim

“Düşün, biraz kafa yor oğul.” dedi.

 

Silahımız azdı, mermimiz dardı,

Yeşil sarıklılar orada vardı,

Milletin imanı yurdu kurtardı,

“Kaybetmek bizlere ar oğul.” dedi.

 

Cihan savaşının başlangıcıydı,

İman davasının dibi ucuydu,

Aslında bizlerin gizli suçuydu,

“Sonra güle döndü har oğul.” dedi.

 

Bir avuç askerin işi değildi,

Hakikattı, asla düşü değildi,

Tabi ki Bedir’in eşi değildi,

“Ama benzerliği var oğul.” dedi.

 

Boğazın suları al kana döndü,

Bizim için ölüm kalım bir gündü,

Bu zaferle melekler de öğündü,

“İlâhî kudreti gör oğul.” dedi.

 

Bin dokuz yüz on beş, şimdiyse doksan,

Yetmiş beş seneye dönüp bir baksan,

Bedenimiz var ya, ruhumuz noksan,

“Bunun sebebini sor oğul.” dedi.

 

Neden verdik bu savaşı ne varsa?

Gözünü oyardık kim yan bakarsa,

Gülle kalkan yerde, kadeh kalkarsa,

“Bir daha kazanmak zor oğul.” dedi.

 

Ne çabucak, hemen unutuverdik,

Cana kast edenin koynuna girdik,

Silahla kazandık, gönülle verdik,

“Müslüman’ı gördük hor oğul.” dedi.

 

Ataroğlu’m nesil saptı yüzlendi,

Atayın kemiği yerde sızlandı,

Milletimin gücü nerde gizlendi?

“Kuran’a gizlenmiş sır oğul.” dedi.

Harem-2

yucelkemendi@gmail.com

Saraydaki cariyeler nasıl seçilirdi adları nasıl konurdu? Cariyeler Harem’den ayrılabilirler miydi? Devlet ileri gelenlerinin kızları hareme alınır mıydı? sorularına cevap vermeden önce konuyu biraz daha ditmek ve anlaşılmayan konulara cevap teşkil edecek bilgileri daha ciddi satılmamış soytarılıktan uzak bazı önemli araştırmacı ve Tarihçilerin aktardığı şekilde yazmak istiyorum. 

Topkapı Sarayı örneğinden de bildiğimiz üzere haremler genellikle sarayların iç avlularına bakacak şekilde konumlandırılan bölmelerdir. Harem kelimesinin, kelime olarak anlamına baktığımızda muhterem yer, korunan ve mukaddes anlamlarına gelen bir kelime olduğunu görürüz. Sadece saraylarda değil, büyük evlerin bazılarında da harem ismi verilen bölümlerin olduğu bilinmektedir. Bu haremlerin genel olarak ortak özellikleri, o sarayda ya da evde yaşayan kadınların yabancı erkeklerden korunarak rahatça yaşamalarının sağlanmasıdır. Bu sebeple de haremler sarayın sadece iç avlusunu görecek şekilde inşa edildiler. 

Birinci bölümde açıkladığımız gibi Osmanlı döneminde haremler Harem-i Humayun şeklinde isimlendirilmişlerdir. "Burada bahsedilen Harem-i Humayun padişahın yanında saray hizmetlerini yapacak kadınların yetiştirilmesi için kullanılan bir eğitim müessesesi özelliği taşır. Bu şekilde düşünüldüğünde haremin genel olarak bilindiği şekli ile bir zevk ve eğlence bölümü olmaktan ziyade eğitim amaçlı oluşturulmuş bir bölüm olduğu anlaşılır. Bu özelliği ile haremlere aynı zamanda yüksek dereceli kadınlar akademisi de denilebilir. Burada kadınlar arasında bir hiyerarşi mevcuttur ve cariyelikten en üst kademe olan ustalığa kadar dereceler bulunmaktadır. Aynı zamanda bu dereceler arasında terfinin mümkün olduğu bir sistem işlemektedir".(Uzunçarşılı İsmail Hakkı Osmanlı Devleti'nin Saray teşkilatı)

Saraylardaki harem bölümünün mahremiyeti ve gizliliği haremleri farklı şekillerde tanıtılmasına ve adından bahsedilmesine neden olmuştur. Harem konulu bazı sanat eserlerinde haremler genelde eğitim fonksiyonu gözardı edilerek sadece gizlilik ve mahremiyetinden dolayı farklı şekillerde tanıtılmıştır.

Son zamanlarda yerli ve yabancı bilim insanlarının yaptıkları araştırmalar haremin o dönemde dünya üzerinde bulunan en gelişmiş ve etkili eğitim sistemlerinden bir tanesine sahip olduğunu göstermektedir. Amerikalı bilim adamı Leslie Peirce on yıl süren araştırması sonucu Harem hakkında yazdığı bilimsel araştırmasını şu şekilde özetlemektedir:

"Biz batılılar İslam toplumunda cinselliği saplantı haline getirmek gibi eski ama güçlü bir geleneğin mirasçılarıyız. Harem, Müslüman cinsel duyarlılığı üzerine kurulu Batı efsanelerinin kuşkusuz en yaygın simgesidir.“ 

Burada haremin bilinen şekli ile sadece eğlence ve zevk düşkünü padişahlar için yapılmış bir bölüm olarak düşünülmesini eleştiren  Peirce şu şekilde devam ediyor:

"Hanedan ailesi üyeleri için harem bir ikametgâhtı. Sultan ailesinin hizmetkârları için ise bir eğitim kurumu diye tarif olunabilir. Genç kadınlar sadece padişaha uygun cariyeler ve annesiyle diğer ileri gelen harem kadınlarına nedimler sağlamak amacıyla değil, aynı zamanda askerî / idarî hiyerarşinin tepesine yakın erkekler için uygun eş sağlama amacıyla eğitilirlerdi. Enderun, saray içinde padişaha kişisel hizmet yoluyla erkekleri nasıl saray dışında hanedana hizmet hazırlıyorsa, harem de kadınları padişah ve annesine kişisel hizmet yoluyla dış dünyadaki rollerini almaya hazırlıyordu."

Azat edilerek Enderun mezunları veya diğer görevlilerle evlendirilen bu kadınların payına da kocalarının oluşturduğu erkek hanelerini (selamlık) tamamlayan haremler oluşturmak düşerdi.

Sultan hanesinin kurduğu teşkilat ve eğitim kalıbı bu köle evlilikleri vasıtasıyla çoğaltılarak Osmanlı yönetici sınıfının sosyal ve politik temelini oluşturuyordu. Saray eğitim sisteminin -hem erkek hem de kadınlar için- ana hedeflerinden biri hükümran hanedana sadakatin aşılanmasıydı. İmparatorluk elitini sarmalayan bağları erkekler kadar kadınlar da sürdüğü için elitin sadakatinin odağında sadece padişahın kendisi değil, aynı zamanda sultan hanesinin kadınları, yani bir bütün olarak haneden ailesi vardı."

17. yüzyıl yazarlarına baktığımızda yine haremi yakından tanımamıza yardımcı olacak bir kaç anekdotu paylaşmak yerinde olacaktır. 1638 yılında yaptığı araştırması sonucu Henry Blunt Harem ile ilgili şu şekilde yazmaktadır:

"Sarayın, ikinci avluya girmelerine izin verilen yabancıların gidebildiği kadarını gördüm... İçeriyi görmedim. Ama hükümdarlarına karşı huşu duyduklarını gösteren şahane bir sessizlik ve saygı içindeki sonsuz bir görevliler ve hizmetkârlar kalabalığı ile karşılaştım." (Henry Blunt, A Voyage into the Levant, 1638).

Harem ile ilgili karşımıza çıkan bir diğer önemli araştırmada Fransız yazar Petiş de la Croix’ dan gelmektedir. Uzun yıllar sarayda yaşama fırsatı bulan yazar harem hakkında gözlemlerini şu kelimeler ile anlatmaktadır:

“Kardeşim, Osmanlı sultanlarının sarayı konusundaki merakını herkesten kolay giderebilirim. Çünkü yirmi yıldan fazla bir süredir bu sarayın içine kapalı kalmış biri olarak güzelliklerini, yaşam tarzını, disiplinini gözlemleme zamanım oldu. Çeşitli yabancı gezginlerin bir kısmı dilimize de çevrilmiş olan bir çok fantastik tasvirine inanılacak olursa bu sarayın büyülü bir yer olmadığını hayal etmemek güçtür... Fakat sarayın asıl güzelliği içinde gözlenen düzende ve burada yaşayan güçlü kişilerin hizmetine bakacak olanların eğitiminde yatar." (François Petiş de la Croix, Ett General de l'Empire Ottoman, 1695).

Devam Edecek. Haftaya; Haremin Genel Özellikleri ve Fonksiyonları Saraydaki cariyeler nasıl seçilirdi adları nasıl konurdu? Cariyeler Harem’den ayrılabilirler miydi? Devlet ileri gelenlerinin kızları hareme alınır mıydı? ve diğer bilgiler.

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Muharrem Ay'ı ve Aşûre Günü

    Muharrem ayının onuncu günü olan 20 Eylül perşembe Aşûre günüdür. Muharrem ay’ı, Kur’an-ı Kerimde, kıymet verilen dört aydan biridir. Aşûre gününü tâzim etmek sünnettir. Bu güne aşûre denmesi, Muharrem ayının âşiri yani onuncu günü olması ve başka bir rivayete göre de on Peygambere on Mucizenin ihsan edildiği için aşûre denmiştir.

     Aşûre; birlikteliğin, sevginin, bolluk, bereket, dayanışma ve paylaşmanın zirve yaptığı çok özel ve güzel bir gündür.

      Aşûre gününde Hz. Nuh (a.s.)’ın tufanı dinmiş, sonra yanlarında bulunan gıdalardan aşûre’yi yapmışlardır. Aşûre, güzel bir uygulama olarak günümüze kadar devam ettirilmiştir. Bizlerde bu önemli günde manevi anlamda üzerimize düşün görevleri yapmalı, gerçek anlamda yardımlaşarak, aşûre çorbasını (tatlısını) yaparak etrafımızdaki kardeşlerimize vermeliyiz.Geçmişten günümüze hak, batıl mücadelesinde, hakkın, hakikatin ve adaletin yanında yer alanlar gibi bizlerde aynı inançla İslam kardeşliğimizi gerçek anlamda kavrayıp canlandırmaya çalışmalıyız.

      Bu ayın en kıymetli ve önemli gecesi de Aşûre gecesidir. Yüce Mevla, birçok duaları Aşûre günü kabul etmiştir. Hazret-i Âdem’in  tevbesinin kabul olması,   Hazret-i Nuh’un tufandan kurtulması, Hazret-i Yunus’un balığın karnından çıkması, Hazret-i İbrahim’in ateşte yanmaması,  Hazret-i Yakub’un oğlu Hazret-i Yusuf’a kavuşması, Hazret-i Yusuf’un kuyudan çıkması, Hazret-i Eyyüb’ün hastalıktan kurtulması, Hazret-i Musa’nın Kızıl denizi geçmesi, v.b önemli olayların bu Mübarek Aşûre gününde olduğu ifade buyurulmaktadır.

     Medine’de aşûre günü oruç tutan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed(s.a.s.), Yahudilerin de oruç tuttuklarını gördü. (Niye oruç tutuyorsunuz?) diye sordu. Onlar da, (Allah’ın İsrail oğullarını düşmanından kurtardığı bir gündür, Musa bu günde oruç tuttuğu için) dediler. Resulullah Efendimiz de, Müslümanların bugün oruç tutmalarının sebebini anlatmak için, (Ben Musa Aleyhisselama sizden daha layıkım) buyurdu. (Buhari, Müslim, Ebu Davud) “Ramazandan sonra en faziletli oruç, Muharrem ayında tutulan oruçtur.” (Müslim)

    Yahudilere benzememek için sadece onuncu günü değil öncesinde veya sonrasındaki günlerin de oruçlu geçirilmesi gerekir. Sadece onuncu günü oruç tutmak mekruhtur. Bu önemli günde ibadet ve taâttabulunmalı, Kuran-ı Kerim okumalıyız. İkramlarda bulunmalı ve en önemlisi sadaka, infak v.b. yardımlaşmamızı bu günlerde yoğunlaştırmalıyız. Bir vücudun azaları gibi olduğumuzu göstermeliyiz.

    Müslüman, bu önemli ay ve günlerin kıymetini bilmeli, fitne, fesat çıkarıp düşmanlık yapmak isteyenlere fırsat vermemelidir. Önemli olan kardeşlik, birlik ve beraberliği koruyabilmek ve Yüce Allah(c.c.)'ın Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.” (Ali İmran Sûresi âyet:103) emrine uyabilmektir.

    Yüce Allah(c.c.) :"Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz. buyurmuştur. 

    Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)  hadis-i şeriflerinde "Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez" (Buhari Mezalim 3),  "Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi Mü'min kardeşi için de sevip arzu etmedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olamaz"(Buhari İmam 7)   buyurmuştur.

    Önemli gün, ay ,zaman ve mekanların önemini bilerek değerlendirmeliyiz. 

     Kur’an ve Sünnet’e tabi olarak yaşayacağımız bir hayat, bizleri hem dünyada hem de ahirette gerçek anlamda kurtuluşa ve huzura erdirir. Sıhhat ve afiyetler dilerim.

omerlutfiersoz@gmail.com


 

Dini inanç ve hayatımız başkasına havale edilemez

Din adına söylenen ve yapılanlara şöyle bakıyorum da öyle saçma ve aykırı şeylere şahit oluyorum ki, bir Müslüman olarak kendimden utanıyorum. Hele yıllarını bu işe vermiş, emek çekmiş, hizmet etmiş biri olarak olup bitenleri bir türlü içime sindiremiyor, kabullenemiyorum.

Din adına anlatılan hezeyanları, uydurulan kıssaları, asılsız rivayetleri ve İsrailiyat düzmeceleri bir tarafa koyalım, kendisine “din büyüğü” süsü vermiş, kılık-kıyafetiyle, saç-sakalıyla, cübbe-sarığıyla göz boyayan sahtekârları ve bunların peşinde giden bir yığın insanı gördükçe çıldıracak gibi oluyorum. Aman ya Rabbi, bu ne cehalet, bu ne garabet! Bilgi çağında “cahiliye devrini” yaşıyoruz adeta din konusunda…  Büyük kalabalıklar, muhataplarını sorgulamaksızın, araştırma yapmaksızın bu gibilerin peşine takılmış, din’de “cahil” fakat sahtekârlıkta “mâhir” şarlatanların sözlerine inanıp dünyasını da ahiretini de kurtardıklarını sanıyorlar!

Dikkat edin, din ve dini argümanlar günümüzde tamamen sanatsal etkinliklere ve ticari faaliyetlere uyarlanmış durumda. Kur'an kıraatleri ve güzel yazı örnekleri başta olmak üzere, ayetlerin muska şeklinde yazıya dökülüp maddi hastalıklara şifa aranmasına, yüzük, kolye ve bilekliklere kazınıp/bastırılıp satışa sunulmasına kadar hayli yaygınlaşmış durumda. Peki ya içerik? Ayetlerin vermek istediği mesajlar? Ferde ve topluma yansıması gereken Kur'anî hayat? Bunlar nerede? Kur'an'ın gönderiliş amacı, içindeki emir ve yasaklarla insanların hayatını düzenlemek değil mi? 

Tabii ki bu hizmeti ifa eden görevlilerin hepsini kast etmiyoruz. İçlerinde örnek olan o kadar samimi ve ehil kardeşlerimiz var ki, bunları tenzih ediyor, sözlerimiz dışında tutuyoruz. Ama bazıları var ki, evlere şenlik!  Bunlar, Kur'an'dan bazı ayetleri ezberlemiş, biraz da dini bilgiler elde etmiş ama Kur'an içeriğiyle hiç ilgilenmemiş, Kur'an'ın hedeflediği hayat tarzından uzak bir dünyada yaşayan sözde din adamları... 

Büyük mütefekkir, sosyolog ve müfessir şehit Seyyid Kutup bu konuda şu tahlilde bulunuyor:

"Bu tip din adamları, inanmadıkları şeyleri dilleriyle söylerler. Ve hayrı emrettikleri halde kendileri yapmazlar. İyiliğe çağırdıkları halde kendileri iyilikten kaçarlar. İlâhi Kelâm'ın aslını değiştirip tahrif ederler. Allah'ın kat'i hükümlerini birtakım menfaat ve arzulara göre te'vil ederler. Yahûdi hahamlarının yaptığı gibi, dıştan ilâhi hükümlere uyar görünüp, diğer taraftan devlet adamlarını ve zenginleri memnun etmek için din hakikatleriyle bağdaşmayan fetvâlar verirler."

Bu bilgilerden sonra sonuca gelelim. Allah’ın Dini, hiç kimsenin tekelinde değildir. İslâm’da “din adamlığı” diye de bir sınıf yoktur. Din’in âlimi vardır. Din’e muhatap herkes, dinini öğrenmek ve yaşamakla yükümlüdür. Birilerinin din adına kötü örneklik sergilemesi bize misal olmaz. Herkes yaptığından sorumludur. Dini hayatımızı başkalarına havale etmek yerine, bizatihi kendimiz sahiplenip benimsemeli, bilmediklerimizi ehil âlimlerimizden sorarak öğrenmeliyiz.

Bu konuda vahiy ve akıl yegane rehberimizdir. Ancak bu taktirde, din bezirganlarının tuzağından ve şarlatanların oyuncağı olmaktan kurtuluruz.

Eğitim, eğitim, eğitim

Öncelikle yeni eğitim öğretim yılımızın hayırlı olmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ederek yazıma başlıyorum.

Hepimizin şu hususu bilmemiz gerekir ki, her şeyin ama her şeyin başı eğitimdir.

Eğitim doğumdan sonra değil, anne karnında başlayan ve hayat boyu kesintisiz devam eden bir olgudur. Anne karnında yaratıcı tarafından başlatılan eğitim, doğumdan itibaren anne, baba ve eğitimciler tarafından en iyi şekilde sürdürülmelidir.

Bir ferdin kaliteli ve kapasiteli olup olmamasından tutunuz, bir ülkenin kalkınma ve gelişme derecesine kadar bütün olayların temel sebebi eğitimdir.

Bir ülkede terör, cinayetler, tecavüzler, hak gaspları gibi aklınıza gelen her türlü kötülüğün de hak, adalet, huzur ve güven gibi aklınıza gelen her türlü iyilik ve güzelliğin de kaynağı eğitimdir.

Eğitim hem bireyler hem de ülkeler için can damarı mesabesindedir. Onun için eğitime her şeyden çok daha fazla önem verilmesi gerekir. 

Bir ülkede eğitim sistemi kalitesiz, bozuk, aksak, yetersiz ve mânevi eğitim eksikliği varsa her türlü kötülüğün, her türlü belanın ortaya çıkması kaçınılmazdır.

Yeni yetişen neslin mânevi eğitimden yani Allah korkusundan, Ahiret duygusundan ve hesap verme anlayışından uzak yetişmesi çok kötü bir sonuç ortaya çıkarıyor.

Her insanın başına bir polis, bir jandarma dikemezsiniz. Ama her insanın gönlüne Allah korkusu, yaptıklarının bir gün hesabını vereceğine inanma duygusu, Ahiret inancı, Cennet ve Cehennem anlayışı yerleştirebilirsiniz. Bunu yapmanın yolu da eğitimden geçmektedir.

Mânevi Eğitimden yoksun ve mâneviyatı terk eden toplumların gidişatı çok tehlikeli sonuçlar doğurur. Onun için Mânevi Eğitim ile donanmış ve yüreği Allah korkusu ile yoğrulmuş bir nesil yetiştirmek zaruridir.

Her işin temeli olan eğitim sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik, bireysel ve toplumsal faktörleri içinde barındıran çok yönlü bir kavramdır. İnsanın iyi veya kötü yetişmesi ancak eğitimle mümkündür. Türkiye’de uygulanmakta olan eğitim sistemi maalesef iyi, güzel, yararlı ve verimli insan yetiştirmekten uzaktır.

Bu konuda yapılan çalışmalar, beklenen olumlu ve faydalı sonuçları hâsıl etmemiş, eğitimde sık yapılan sistem değişikliği, eğitimi deneme yanılma metodunun da ötesinde yapboz oyununa dönüştürmüş ve karmaşık bir hâle getirmiştir.

En önemlisi de müfredat mânevi eğitime, bizim kendi kültürümüze ve tarihimize uygun duruma getirilememiştir. 

Mevcut eğitim sistemi, çocuklarımızın milli ve mânevi duygularını geliştirmekten uzaktır.  Bu eğitim sistemi ile temel değerlerimize bağlı bir neslin yetişmesi mümkün değildir.

Bu konuda 28 Şubat’ın getirdiği kesintisiz eğitime son verilerek olumlu bir adım atılmış, Kur’an-ı Kerim ve Siyer dersleri seçmeli olarak müfredata konmuştur ama bunlar yeterli olmamış, yıllardır okutulan değerlerimizden uzak ders konuları aynen devam etmektedir.

Ahlaki yapının gittikçe bozulduğu, boşanmaların büyük artış gösterdiği, aile yapısının dağılmaya yüz tuttuğu,  hırsızlık ve uyuşturucu kullanım yaşının 12- 13 lere kadar düştüğü, saldırganlık ve cinayetlerin büyük boyutlara ulaştığı, maddiyat yüzünden insanların anne babalarını bile gözünü kırpmadan öldürdüğü bir ülkede iyi bir eğitimin varlığından söz etmek mümkün değildir.

Asrı Saadetten itibaren kurulan İslâm devletlerinin tamamında, bütün ilimlerin ve icatların kaynağı, dünya ilminin merkezi ve beşiği bizim medeniyetimiz iken, Osmanlı’nın yıkılışından sonra her sahada olduğu gibi ilmî sahada da sınıfta kaldık.

Eğitim sistemimiz, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra maalesef materyalist zihniyetli insan yetiştirmeye müsait hâle getirilmiş ve dünya çapında kendini kabul ettirmiş büyük ilim adamları yetiştirmekten uzak bir eğitim müfredatı uygulanmıştır.

Müfredat, Allah korkusu ve âhirette hesap verme duygusu taşıyan bir nesil ile ilmî seviyesi dünya çapında ses getiren, her sahada kendini ispatlamış insanlar yetiştirmeye müsait hale getirilmelidir. Şu andaki müfredat bizim bünyemize uygun değildir.

Sonuç olarak, en kısa sürede mevcut müfredat değiştirilmeli, gençlerimize ve yeni nesillerimize, her alanda kendi kültür ve tarihi yapımıza uygun eğitim verilmeli ve mânevi eğitim okullarımızda yaygınlaştırılmalıdır.

Yeni Milli Eğitim Bakanımızdan bu konuda ümitvarız. Kendisinin kısa sürede istenilen şekilde adım atmasını ve eğitimi milli – mânevi değerlerimize uygun bir hâle getirmesini bekliyor, ümit ediyoruz.  Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim.

Yeni eğitim öğretim yılı hayırlı olsun,
Yavrularımız bilgi ve hikmetle dolsun,
Gitsin cehalet ve kötülük ülkemizden,
Beyin ve kalplere ilim irfan nakşolsun.

İyilik ve kötülüğün temel kaynağı eğitim,
Gelişme ve gerilemenin dayanağı eğitim,
Önem verilirse âtisi parlak olur ülkenin,
İlim, irfan, hikmet, fennin sağanağı eğitim.

Manevi eğitime öncelik, ağırlık verilmeli,
Gençlerimiz ahlâklı ve erdemli yetişmeli,
Kötülüklerden azade olacaksa ülkemiz,
Ceddimizin cihana nam salan ufku gelmeli. 
Salih Sedat Ersöz

 


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi