Bugün; 19 Mayıs 2022, Perşembe
YAZARLAR
Şiirler, Aşklar ve Kayıp bir hayat

Kanı, ol gül gülerek geldiği demler şimdi

Ağlarım hâtıra geldikçe gülüştüklerimiz  

                                                              Mahir 

Aşk, bazen güzel anları hatırladığında da ağlatır insanı. Çünkü yoktur sevgili, yoktur onun sıcaklığını, sevgisini, vaat ettiği mutluluğu verebilecek biri ya da başka bir şey. Dünyada başka her şeyin muadili bulunabilir belki ama sevgilinin muadili somutlaştırılamaz. Üstelik daha iyisini, daha güzelini, daha akıllısını bulsanız bile o kendini aratmaya devam eder. Kalp, kendi pazılının eksik parçası olarak açılmış gediğe asla başka birini kabul etmez. Bunları böylece yazmam belki abes karşılanabilir, ancak gençlerin sevgiliye bakışlarında bazı problemler gördüğüm için bu konuyu yazma gereği duyduğumu belirteyim. Sevgililerinden ayrılan ya da aralarında geçen herhangi bir sorunda, gençler çoğunlukla başka bir denize yelken açmakta mahzur görmüyorlar. Bunun aşkın tabiatına aykırı olduğunu bilmiyorlar. Gerçek âşık olanlar içten içe kanıyorlar ama pek çoğu da gerçek aşk ile tanışmadıklarından çapkınlıklarında kariyer yapıyorlar.  

Yine bir duman çöktü sokağa kent tutuştu 

Bütün sığınaklarda seni arıyorum nerdesin? 

                                      Çocuksun Sen - Ahmet Telli 

Âşık kalp, sevgilinin gittiği şehri virane olarak görür artık. Şairin mısralarında da gördüğümüz gibi, onunla birlikte dolaştıkları yerleri birer sığınak gibi görerek, arayışına devam eder. Arzularıyla hareket edenler için karşısındakinin kimliği önemli değildir, onunla birlikte olmak için onun karşı cins olması yeterlidir. Ancak kalbiyle yola çıkanların başka biriyle duygularını ikna etmesi mümkün değildir. Arkadaş arayan kolaylıkla kendine bir arkadaş bulabilir, ama eğer muradı bir dost ise onunla özel bir şeyler paylaşmış olmalıdır ki onu dost hanesine yazabilsin. Sevgili, dosta benzetilebilir burada, yalnız dosttan da öte bir anlam taşır seven için. Dost birden fazla olabilir. Sevgili kıskançtır, asla ikiliği kabul etmez.  

Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin 

Pahalı zevklerin insanı, ucuz cesaretlerin. 

                                        Erbain - İsmet Özel 

Şehirlerin ruhuna giydirilen modernizm insanlarımızın sadece aklını çelmekle kalmıyor, aynı zamanda kalbiyle olan bağlarını da gevşeterek duygunun yerine hazzı koyuyor ve aşkı, vefayı, hakikati sisler içinde görünmez etmeye çalışıyor. İşin kötü tarafı bu konuda başarılı da oluyor. İnsanımız müthiş bir savurganlığın içinde dünya konforunu kurmanın peşinde koşuyor. Değerli olanı değil, renkli, boyalı ve gözüne güzel görüneni seçiyor. Daha da kötüsü seçimlerine de sadık kalmıyor ve sürekli bir yapbozun içinde kıvranıp duruyor. Cesareti kırılıyor, hedefe yürümekte tereddüt gösteriyor ve bir tatminsizliğin, bir mutsuzluğun pençesine düşüyor. İmkânları ne kadar geniş olursa olsun bundan kendini kurtaramıyor. 

Ve ikide bir aklıma düşüyor aynı soru 

— Aşkı bilmiyorsam nasıl değiştiririm 

Kendimi, seni ve bütün dünyayı 

                          Belki Yine Gelirim - Ahmet Telli 

Ne kadar geri gitmiş olursak olalım aşkın ardından koşup ona yetişmekten başka çaremiz yok. Çünkü aşksız hiçbir sorunumuzu çözemeyiz. Şehrimizin güneşi bağlarda bahçelerde açan çiçeklere düşsün istiyorsak, gönlümüzdeki bulutları kovmamız, kalbimizdeki sükûneti sağlamamız gerekiyor. Eğer aşkımızı yeniden temin edebilirsek ancak kurtarabiliriz kadınımızı erkeğimizi bu tek dişi kalmış canavarın elinden. Aşk arı olursa insan temizlenir, insan temizlenirse bütün dünya arınır. Dünyayı kurtaracak yegâne güç, aşktır. Kapitalist sistem istediği kadar üretimi körükleyip tüketimin reklamını yapsın, aşkın ihtilaline er ya da geç yenilecektir. Zira zulümle abat olunmaz. Yalnız şunu bilmemiz gerekir ki doğanın kanunudur, güneş doğudan doğar. Aşk güneşi de doğudan yani bu topraklardan doğacaktır. Doğanın sağlıklı işlemesini sağlamak içinse doğanın ve bütün varlığın sahibine olan aşkımızı ve imanımızı muhkemleştirmemiz lazım. 

Sofalar seninle serin
Odalar seninle ferah
Günüm sevinçle uzun
Yatağında kalktığım sabah 

 

Elmanın yarısı sen yarısı ben
Günümüz gecemiz evimiz barkımız bir
Mutluluk bir çimendir bastığın yerde biter
Yalnızlık gittiğin yoldan gelir 

                             Yaşayıp Ölmek – Oktay Rıfat Horozcu 

Evet, şairimizin bu şiirini her okuduğumda mutlu bir yuvanın kokusu yayılır içime. Sevginin, aşkın çiçeklerinin açtığı eski bir ev canlanır gözümde. İçinde kadın olan, çocuk olan ve akşam olunca kapıdan giren baba… Sevgi dolu bakışlarda eriyen günlük hasretlerin, kapının önüne süpürüldüğü bir ev… İşte bizim kaybettiğimiz içindekilerle birlikte o ev… Yitiğimizi bulma vakti, hadi bi gayret! 

Sevgiyle kalın. 

Vasatı yaşama sanatı

Hayatın bütün kademelerinde vasatı yaşamaya gayret etmeli ve tevazuda ölçüyü kaçırmamalıyız...

Hem ileriye hem de geriye doğru bir aşırı davranışın, insan yaşamında büyük tehlikelere gebe olduğunu asla akıldan çıkarmamalıyız.

“İfrat; Aşırılık, taşkınlık, ölçüyü kaçırma, mübalağa anlamlarındadır. Herhangi bir konuda ortalamanın üstüne çıkarak haddi, ölçüyü aşarak sınırları zorlamak, ölçüyü aşma, aşırı davranma, taşkınlık göstermedir. Olumlu ve olumsuz anlamda en uç noktalardır. Bir işte, sözde veya davranışta haddi aşma, pek ileri gitme, aşırı olma durumudur.

Tefrit ise: Çizginin yetersiz ucunda kalan kısımdır. Kelime olarak, ortalamanın, yani vasatın çok altında kalmak, geride kalmak, normalden aşağı olmak gibi manalara gelmektedir.

Ezcümle ifrat, bir şeyin haddini aşmak, tefrit ise bir şeyin hakkını vermemek, ihmal etmek demektir. İfrat ve tefrit, aşırılık ve hamiyetsizlik; makbul olmayan, dinimizin nazarında hoş karşılanmayan davranış biçimleridir. Makul olan, itidal üzere orta yollu hareket etmektir.

Kibirlenmek ‘ifrat’, aşırı tevazu ‘tefrit’, tevazu ise ‘vasattır’. Aşırı tevazu (temellük) ancak âlim ve üstada karşı caizdir.

İfrat ve tefrite bazı örnekler verelim.

Bir kimseyi aşırı sevip bütün sırlarını ona vermek ifrattır. “Bir kimseyi günün birinde aranızın açılabileceğini hesaba katarak sev. Buğzettiğine de günün birinde dost olabileceğini düşünerek buğzet”  (Tirmizi). Bir kimseyi aşırı sevip, bütün sırlarını ona vermek ifrattır. Arkadaşına sevgisini belirtmemek, her şeyini ondan gizlemek de tefrittir. Düşmanlıkta da aşırı gitmek ifrattır. Dostlukta da ve düşmanlıkta da aşırı gidilmemelidir.

Amirin memuruna karşı sert davranması ifrat, onunla hiç ilgilenmemesi tefrittir.  Maiyete karşı fazla yumuşak davranılırsa, laubali olurlar. İşler ciddiyetle yapılmaz. Sert davranılırsa, âmirden nefret ederler.

Kaderi inkâr etmek tefrit, suçu kadere yüklemek de ifrattır.

Cimrilik tefrit, israf ise ifrattır. Cömertlik ise vasattır.

İnsan bir şeye kızabilir. Bunun da ifratı ve tefriti vardır. Öfkenin aşırı olmasına saldırganlık denir. Saldırgan kimse, hiddetli olur, kendine ve başkasına zarar verir, bu hâl, küfre götürebilir. Düşmanlara karşı korkaklık caiz değildir. Korkarak kaçmak, Allah (cc)’ın takdirini değiştirmez. Korkak kimse, karısına, kızına karşı gayretsizlik ve hamiyetsizlik gösterir, onları koruyamaz. Zillete ve zulme boyun eğer, hainlik yapanı görünce susar.

Çok yemek ifrattır, gerekenden az yemek tefrittir. İhtiyaç kadar yemek vasattır.

Allah’ın rahmetinden ümit kesmek ifrattır. Allahtan korkmayıp rahmetini garanti bilmek de tefrittir.

Çok uyumak ifrattır, gerekenden az uyumak tefrittir. İhtiyaç kadar uyumak vasattır.

İbadet yapmakta da ifrat ve tefrit olur. Az ibadet etmek tefrittir. Gece gündüz hep ibadet etmek de ifrattır. Gücünün yetmediği şekilde ibadet etmeye çalışmak, mesela geceleri hiç uyumadan namaz kılmak, gündüzleri hep oruç tutmak ifrattır, aşırı gitmektir.” (Kamil’in Defteri’nden.)

Hayatın her alanında aşırılıklar insana zarar verir.

Günümüzde “demokrasi, özgürlük” v.b. ifadelerle anılan kişi hürriyetlerinin sınırı diğer kişilerin hürriyet alanının başladığı sınırda sona erer. Sınır ihlalleri ifrata girer.

Tevazu ile ilgili de ifrata ve tefrite düşmemek gerek. İşte bununla ilgili birkaç söz:

Olmadık yerde alçakgönüllü davranmak kibirlerin en büyüğüdür. La Bruyere

Seçkin bir akıllı gönülsüz olur, meyvelerle yüklü dal, başını yere kor. Sadi

Tevazu ve sessizlik ruhsal saldırılara direnen en etkili savunmadır. Muhammed Bozdağ

Aşırı tevazuunda gurur gibi kendine mahsus tehlikeleri vardır. J. J. Rousseau

Ezberlenmiş yapmacık tevazular vardır ki gizli bir gururu örtmeye yararlar. C. Rolling

“Fazla tevazu gösterme sonra gerçek sanırlar.”

Yazımızı ifrata götürmeden kısa keselim de vasatı biz de yazımızla yaşamış olalım.

Şöyle diyor Nuri Bilge Ceylan:

“Mütevazılık falan hiçbir zaman gerçek bir üst değer olamamıştır bizde. Bir ortamda mütevazı olmaya kalkarsanız, saygı hemen azalmaya başlar, hissedersiniz…”

 

Ne olacak bu eğitimin hali?

            Eğitim, her insanı, her mesleği içine aldığı ve Hz.Adem kadar da köklü olduğu için hep eleştirilerin odağında olmuştur.

                Eyleminiz amacınızın sonucudur. Yani bir iş, yapılmadan önce zihnimizde tasavvur olarak vardır ve soyuttur; bu bizim amacımızdır aynı zamanda.  Ancak eyleminizin amaca ulaşması için de birtakım kurallar vardır; bu kurallara uymak zorundasınız. Elma ağacına patlıcan aşılayıp neden domates olmuyor diyemeyiz; İlahi kanunlardan öğrendiğimiz tecrübeden dolayı.

                Buradan hareketle  örgün eğitim, önce iyi bir amaç tespitiyle başlar. Amacınızı sınama yanılma diye bir metoda bırakmışsanız, bireysel olarak hatayı telafi edebilirsiniz belki ama sosyal yapıdaki hatanın kalıcı  olmayacağının garantisi yoktur.

                Peki o zaman eğitimden amacımız nedir?

                Alman eğitim felsefecisi Alois Fischer, (1880-!937) ‘’insanı, şehevi ve geçici arzular dünyasından ebedi değerler dünyasına götürme işidir’’(Eğt. Sosyolojisinin  Temel Kavram ve Alanları Üzerine Bir Arşt. Prof.Dr.Hüseyin Akyüz sf.17) şeklinde cevaplıyor soruyu.

                Peki ,biz de; eğitime böyle bir görev verilmiş midir?

                İngiliz tarihçi Arnold Toynbee :

                Tartışmaya İngiltere’den tarihçi  gibi katılıyor ama sistemin ana eksenlerinden birisi olan  eğitimin, kavram olarak kullanmasa da fotoğrafını çekiyor ve şöyle diyordu. ’’Türkiye’deki devrim, bütün alanlarda yapıldığından (din, siyaset, ekonomi vb)Türk halkının deney ve tecrübelerini tepeden tırnağa  sarstı.’’(Medeniyet Yargılanıyor.sf.188) İslam inancının koruyucusu dediği Halife’liğin kaldırılmasını, tekke ve medreselerin kapatılmasını yadırgıyor ve  İslam’ın temel ibadeti olan namazı, şapkayla kılmanın imkansız olduğundan hareketle erkek Müslümanları, inanmayanlarla birlikte değerlendiriyordu.(a.g.e.sf.188) Bu Türk herodianlar, Batılı bir millet ve devleti Türkiye’de üretmeye çalışırken fıtratlarını inkâr ettikleri kanaatindedir(a.g.e.sf.189)(herodianı yaratıcı(!) olmayan taklitçi milletler için kullanır ve herodian toplumların medeniyet kuramayacaklarını söyler s.y.) Batı’ya yaranmak için komşu ülkelerin insanlarından yani Ortadoğu Müslümanlarından farksızlaştırmak için ellerinden ne gelirse yapıyorlar diyen Toynbee ‘’bu herodian Türk, ne yaparsa yapsın gözümüze giremeyeceğini Kitab-ı Mukaddes’ten öğrenebilir’’(a.g.e.sf.189)kaydını düşüyor. Gece  güneş gözlüğü takarsan daha net görürsün demekten farkı yok  herodianların yaptığının demek ister gibi Fischer’e dolaylı bir destek vermiş oluyor.  

                Suçun sahibi yoktur bizde. Mesela  15 Eylül 1916 yılında İttihat ve Terakki Kongresine sunumunda  Ziya Gökalp, sanki hiç sorumluluğu yokmuş gibi pişkince ‘’ Başka milletlerde en seciyeli(karakterli) ve ahlaklı kimseler tahsilde en ziyade ileri gitmiş fertler arasından çıktığı halde, bizde ekseriyetle bunun aksi vaki oluyor’’(Türk Eğitim Düşüncesinde Batılılaşma- Yrd.Doç.Dr.Osman Kafadar sf.224)diyebiliyordu. Bunun sebebini de, maarifimizin kozmopolit olmasıyla izah ediyordu.  (a.g.e.224) Eğer  kozmopolitliği, Fransızcadaki ‘’yabancı hayranlığı’’ anlamıyla değerlendirirsek Türk’ün şuurunda,  gizli bir hainliğe davetiye çıkaracak kadar ucu açıktır. Gökalp, bu algıya kapalıdır sanırım. 

                Cumhuriyet döneminin eğitim uzmanlarıysa, birkaç istisna dışında hemen hepsi laikliği merkeze alarak düşünür. Örneğin, daha giriş bölümünde ‘’Osmanlı İmparatorluğu, yaptığı bütün ıslahat hareketlerine rağmen teokratik(bir türlü şeriat diyemiyorlar. s. y.)bünyesi dolayısıyla köhnemiş bir çok kurumla dolu olduğu için modern bir eğitim sistemi kuramamıştır’’ (Türkiye’de Modern Eğitimin Doğuşu ve Gelişimi-Prof.Dr.Hasan Ali Koçer sf.4)önyargısıyla belleği dolu bir insanın bilimsel tarafsızlığından endişeliyim. Fikret Kanad, İsmail Hakkı Tonguç,  İ.H.  Baltacıoğlu ayrı bir yazı konusu meselâ.

                 Sıkıldınız anladım. Çözümü söyleyip bitireceğim. Geçmişin değerleri ile geleceği, çağın önceliklerini de dikkate alarak bir sentez yapma yeteneğine sahip dünya çapında  eğitim bilimcileri yetiştirip (örneğin Prof.Dr.Muhammed Hamidullah kadar Peygamberimiz Hz. Muhammedi(S.A.V. tanıyan)de onu uygulayabilecek siyasi otoriteler seçmediğimiz müddetçe başlıktaki soruyu daha çok sormaya devam edecek gibi görünüyoruz. Selamlar.

 

Perde kapandı dağılın

Tiyatro, bir öykünün karakterlerin davranışı yoluyla bir düşünceyi aktarmak üzere, konuşma ve hareket yardımıyla, sahne üzerinde eyleme dönüştürülmesidir. Tiyatro, bütün sanatları kullanıp bunları uyumlu bir biçime dönüştüren tek sanattır. Bir tiyatro yapıtı, kendine özgü kuralları ve nitelikleri olan bir üretimdir. Özünde hareket vardır. Sözü görünüşe, düşünceyi eyleme sokar.

 Gladyatör Eski Roma‘da seyirci önünde gösterime çıkan silahlı dövüşçüdür. Latince “kılıç” anlamına gelen “gladius” sözcüğünden türemiştir. Roma gündemine M.Ö. 264 yılından itibaren gelmeye başlayan gladyatörler, aralıksız olarak M.S. 5. yüzyıla kadar antik sosyal yaşamın en vazgeçilmez figüranları olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Gladyatörlerin her biri farklı silahlara sahiptir. Bu açıdan sınıflara ayrılmıştır. Bu iki kavramı biraz harmanlayınca ülkemizdeki futbol yönetimi, taraftarlar ve oyuncuları ilişkilendirmek çok zor olmasa gerek! Arenalar yerine stadyumları koyabilir, gladyatörler yerine oyuncuları konumlandırır ve kuralları ve senaryoyu da tiyatrodan edinebilirsiniz. Oyunları izlemeye gelenlerin dönemlerine göre aldıkları haz, kazanma hırsı ve destekler hemen hemen aynıdır.

Konyaspor takımı bu yıl ince ince öyle zamanlarda doğrandı ki geçmişten farklı olarak dönüp bakıldığında takım ve oyuncular hayatını değil kazanacakları kaybettiler. Akıllarda bariz kalan Alanya, Başakşehir ve Rize maçları bu işin nirvasını oluştururken, Antalya maçında verilen kusursuz bir pozisyonda çalınan penaltı sezon adına perdeyi kapatıyordu.

Antalyaspor ön alanda baskı pres yaptı. Amirin pas yollarını tıkadı. Sol kanadından hücum varyasyonları yaparken, kendi sağ kanatlarını gömerek Bytyqi ve Guilhermeyi etkisiz kıldı. Rakip üzerine geldiğinde uzun toplarla hızlı hücuma kalktı.

Konyaspor alışılagelmiş oyunundan çok da farksız değildi. 2 defa öne geçti. Defans hattı pas bağlantıları kesilince hata yapmaya başladı. Skor korunamadı. Aslında seyir zevki yüksek ofansif anlamda çok başarılı 2 oyun izledik. Günlük yaşamda bile, her güzel şeyin bir sonu olurmuş ya hani ya da her şey güzel giderken biri berbat eder ya, işte bu güzel oyunun sonunu da Mete Kalkavan getiriverdi. Alakasız bir pozisyonda verdiği penaltı, Fenerbahçe’ye ohh dedirtirken Başakşehir için ise yeniden umut ışıkları açılıverdi. Nedense bu hatalarda hep Konyaspor için rasgelmeye başladı.

Gelelim penaltı pozisyonundan sonra geriye kalan sürede cömertçe harcanan pozisyonlara siz kendi hırsınızı takımın skor bulmasından üstün tutmaya başlarsanız orada sorun ve sorunlar çıkmaya başlar ve bu hırsınız sonunda 7 metrelik kale yerine topu dışarıya vurursunuz. Bazen hakemi de yenmek gerekir deriz ya hep işte tamda öyle bir maçtı. Hadi diyelim Abdül’ün pozisyonu ile Bünyamin’in pozisyonu aynı olsun. Arkadaş 65 dakika eyyama girmeden maç yönetmişsin ne oldu da bu penaltıyı verdin. Hadi sen verdin! Vardaki arkadaş o ara ihtiyaç molası mı verdi? Bu penaltı nasıl iptal edilmez? Sonra şu kural koyucular bu elle oynama işini ciddi ciddi bir gözden geçirmeli, Yani Bünyamin’in eli avantaj sağlayıp gol vuruşu yapsa gol iptal oluyorken, pas verip diğer oyuncu gol atınca nizami gol oluyor. Bu ne kadar saçma bir kural! Bu saçmalıklarında aynı takıma denk gelmesi ise kocaman bir soru işareti! Küçük hataları saymıyorum! bariz alınan 12 puan eklesek ne olur demeyeceğim! Çünkü orda alsalar başka yerde telafi olurdu. Büyük harfle haykırmayın! Ülke futbolu niye rezil diye, balık baştan kokarmış. Öte yandan Trabzon’un kupadan da elenmesiyle 3. Veya 4. Olmanın bir esprisi kalmadı. Perde kapandı dağılalım!

Maçın sözü; Tiyatro, söze can katar; sözü görüntüye, düşünceyi eyleme çevirir!

 

Aykut hoca ve Ali Turan

Uzun süredir spor yazısı kaleme almamıştım. Ancak izlediğim Beşiktaş maçı bana bu yazının yazılmasını adeta mecbur etti.

Beşiktaş karşısında en tecrübesiz futbolcu olarak ilk 11’ de sahaya çıkan Mücahid’e varıncaya kadar 85 dakika boyunca çok iyi mücadele eden bir Konyaspor vardı.

Evet takımımız oyun olarak istediğimiz kıvamda değildi, istenilen şekilde pozisyonlara giremiyordu ama nihayet karşımızdaki takım Beşiktaş’tı ve ona ezilmeden mücadele ediyordu.

Yediğimiz iki gole de cevap veren ve son dakikalara beraberlikle giren bir Konyaspor vardı sahada…

Ne olduysa oldu. Her şey Ali Turan’ın son 8 dakika içinde oyuna girmesiyle oldu. Ali Turan’ın gireceğini görünce hemen eyvah dedim. Olacaklar içime doğmuştu sanki. Zira Ali Turan daha önceki maçlarda defalarca hatalar yapmış, buna rağmen kadroda sürekli yer almış bir oyuncu idi.

Ali Turan oyuna girdikten sonra kritik noktalarda iki defa topla buluştu. İkisinde de hata yaptı.

Birisinde 6 pas içinde düştü, top boşta kaldı. Orada bir Beşiktaşlı futbolcu olmaması durumu kurtardı. Şayet o bölgede bir Beşiktaşlı oyuncu olsa idi o pozisyonda da golü yemiştik.

Son dakikaya girilirken yaptığı hata affedilir gibi değil. Daha önceki maçlarda yaptığı hatalar da affedilir cinsten değildi ama her nedense Aykut hoca bir ders vermek yerine sürekli kadroda yer vermeyi tercih etti.

Ta geçen sezon Ali Turan’dan bir yarar sağlanamayacağını birkaç kez yazmıştım. Bu maça girerken eyvah demem boşuna değildi. Bunu ben görebiliyorken, bunu herkes görebiliyorken şayet Aykut hoca göremiyorsa tekrar bir değerlendirme yapmasında fayda var.

Bunun bir hata olduğu kasti olmadığı söylenebilir. Kasti olsa zaten yapılan ihanet olur. Bizde kasti olduğunu söylemiyoruz ama bunca hatasına rağmen bir oyuncuya bu kadar şans verilmesi çok fazla…

Adam dışarıda bir beklesin. Maça tekrar çıkmaya iştiyak duysun. Hatalarını gözden geçirsin. Kendini düzeltsin. Olumlu gelişme olursa hak ederse tekrar kadroya girsin.

Bütün hatasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kadroda yer almaya devam ederse o da kendini gözden geçirme fırsatı bulamaz ve hatası gittikçe büyür. Nihayet böyle oldu. Bu futbolcuyu kazanmak değil kaybetmektir.

Sonuçta takıma yazık oldu. Konyaspor’umuza yazık oldu. Konya’mıza yazık oldu. Emeklere yazık oldu.

Konyaspor; 3 maç içerde, 3 maç dışarda olmak üzere son 6 maçtır kazanamıyor. Son 6 maçta, 2 yenilgi, 4 beraberlikle sadece 4 puan toplayabildi.

Artık olan oldu. Bundan sonra toparlanma zamanı. Aykut hocanın Konyaspor’u daha önceki şanlı günlerine geri götürmesini canı gönülden arzu ediyor, bekliyoruz. Başarılar Konyaspor.

Annelik

Geçen gün komşum Huriye teyze ile sohbet ederken bana başından geçen ilginç bir olayı anlattı. Olay baya bir ilgimi çekti…
Bende bu ilginç olayı sizlerle paylaşmak istedim…
İlgimi çekti diyorum çünkü son günlerde yaşanan bazı olaylarla zihnimde ilişkilendirmeme neden oldu bu olay…
İki hafta önce komşum evlerinin bodrum katında hamile bir kedi görmüş iki gün sonrada mutfağın penceresinin önünde gün boyunca aynı kedinin doğum yapmış olduğunu ve sürekli miyavladığını görünce de herhalde karnı aç ondan diye düşünmüş…
Neyse o günün akşamı arka odada bulunan kapağı açık kalmış dolabın içinden el yüz havlusu alacakken bir şeylerin hareket ettiğini fark edince korkmuş ve hemen eşine haber vermiş…
Eşi de gelip bakmış birde ne görsün dört tane yeni doğmuş birkaç günlük kedi yavruları…
Tabi çok şaşırmışlar bu duruma nereden nasıl geldi bunlar buraya diye…
Çok geçmeden anlamışlar ki; kedi bodrum katta doğum yapmış komşum evde yokken de hava alması için açık bırakılan mutfağın camından yavrularını daha güvenli bir yere yani o dolabın içine taşımış…
Camın kapalı olduğunu görünce de resmen açın camı diye yalvarmış yavruları için…
Lafa gelince de hayvan işte der geçeriz…
Hayvan da olsa insan da olsa annelik evrenseldir…
Anneliğin dini dili ırkı insanı hayvanı olmaz annelik bambaşka bir şey…
Tabi insan, üstün olarak yaratılmış varlık. Annelik ise bu üstünlüğünde üstünde ama şu sıralar bunu unutmuş ve bir kedicik kadar olamayan anneleri de görmek mümkün toplumda…
Ne demek istediğimi az çok anlamışsınızdır…
Anne var adı hayvan ama yavruları için çırpınan. Anne var adı insan ama yavrusunu sokağa bırakan. Birde anne var oda insan evladı olmayanın karnını doyuran…
Evet, Nisa Mihriban bebekten bahsediyorum…
Tamam, olayın iç yüzünü bilmiyorum günah almak da istemem ama ne olursa olsun bu bir caniliktir bunun başka bir açıklaması yok…
İnsan ne kadar çaresiz olursa olsun bu caniliği bu bahaneyle örtbas edemez…
Bu ülkede bir otorite var, bir sosyal devlet var. Devlet vatandaşını böyle bir caniliği yapmaya asla mecbur bırakmaz…
Zira devletin himayesinde bulunan nice yavrucaklar var nice anneler var…
Buna rağmen Nisa bebeğin yaşadığını yaşayan birçok bebek var olmaya da devam ediyor ne yazık ki…
Ana babanın hatasını günahsız yavrucaklar çekiyor olan onlara oluyor…
Herkes evlat sahibi olabilir lakin gerçek anne baba olmak hele hele gerçek annelik bambaşka bir şey…
Allah ıslah etsin böylesi anneleri diyorum başkada bir şey demiyorum diyemiyorum…
Ama şunu da söylemeliyim ki; toplumda ahlaki düzen bozulmaya devam ettikçe insanı insan yapan vicdan, merhamet, edep en önemlisi de Allah korkusu yok olup gidiyor maalesef…
Allah sonumuzu hayretsin ne diyelim…

BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN

BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN

 

Erenler hoş görüp de âlemin telaşını

Eskimiş bir tabutla götürdüler naaşını

 

Ömrü beyhude geçen cana eyvah dediler

Taksiratın affede Yüce Allah dediler

 

Üstüne toprak çekip döndüler mezarlıktan...

Döndüler, çünkü herkes korkuyor karanlıktan.

 

Ufkun kızıllığında kanarken bütün camlar

Sahrayı Kerbelâ'dan gam getirdi akşamlar...

 

Kabristana nihayet düştü sükut gölgesi

Ne bir kuşun çığlığı ne de bir çocuk sesi

 

Bir köşeye kıvrılıp düşündüm öyle mahzun

Dedim Leyla uğruna böyle can verdi Mecnun

 

Şurda taşı yıkılmış ne civanlar yatıyor

Nice sırma saçlılar nice hanlar yatıyor

 

Şurda toprağı çökmüş mezar, kimin mezarı?

Duyan var mı içinden yükselen ah u zarı?..

 

Şu çınar köklerinin sardığı beden kimin?

Servilerin divana durduğu beden kimin?

 

Uyanmasın diye kim sallıyor beşik gibi...

Bir çocuk mezarı şu, aşılmaz eşik gibi...

 

Şu mermer kavukların üstüne işlenen gül

Ne vakit solup gitmiş şu karanfil, şu sümbül?

 

Kiminde hiç bir ışık vermeyen kandil yanar

Üstüne çerağının, bir koca baykuş konar...

 

Kaybolur yavaş yavaş gül yüzünden benleri

Zaman, elinde çekiç, siler tüm desenleri

 

Nâm u ünvânı yitmiş nice şanlı erlerin

Ucu kırık, taşlara işlenmiş hançerlerin...

 

Bin utanca düşüp de yere eğdim başımı

Sessizce akıtarak şu kanlı gözyaşımı

 

Kameti iki büklüm bir dal gibi eğildim

Ben artık o kaygusuz, avâre kul değildim

 

Dedim a dost bilirsin silinir bütün izler

Yerlere kapanmaya mahkum değil mi dizler?

 

Gün gelince ehibbâ çekip gitmeyecek mi?

Tüm şarkılar susup da masal bitmeyecek mi?

 

Çırpınmaz mı sanırsın amansız yelde yaprak?

Sevgilin yâd ellerin ellerini tuttu bak!..

 

Şakıyor bülbül yine, dolaşır bağ u bostan

Ve söyler başka şarkı, anlatır başka destan

 

Yine seyrana çıkar el âlem şen ve şakrak

Ah seni çürütürken kabrinde kara toprak

 

En yakın dostlar bile unuturlar ismini

Düşünür "bu kim?" diye görse bile resmini...

 

Aşinalar yabancı lisan başka türlüdür

Bu çok eski bir şarkı, çok eski bir türküdür

 

Bak hayali bin cihan değen yâr nerden gelir?

Bir soru sor belki de "bildiğin yerden" gelir...

 

Bir gün ağyar da yere kapanacak çâre yok

Bütün yollar tutulmuş, yol var mıdır yâre, yok!..

 

Şu testi, şu kiremit, şu tuğla toprağındır

Şu rüzgârda savrulan, sararmış yaprağındır

 

Gözü yaşlı kalanlar, boş yerine bakınsın

Sen şimdi maverâya bizden daha yakınsın

 

A dostum sözün sonu, yok olur bir gün cihan

Hiç kimse kalmaz geri "küllü men aleyhâ fân"

 

Rabbi zülcelâl'indir elbette kalan, bâki...

Başka her söz yalandır ve her kelâm afâki...

 

Ahmet Efe

31. 3. 2020

Çekmeköy/İstanbul

 

Üretim Bağımsızlık İlişkisi

Üretkenlik, iktisadi kalkınmanın en önemli motoru olduğu hepimizce bilinir. Meşru ve mübah olan her şeyin üretilmesi, ihtiyaç olduğu kadar aynı zamanda bir vatandaşlık görevidir. Köylünün ürettiği ürünler, şehirlinin icra ettiği ticaretler, sanayicinin çevirdiği çarklar bütünüyle iktisadi kalkınmanın bir gereğidir. 
İktisadi kalkınma, milli gelirin yükselmesine vesile olan en doğru yoldur. Milli gelirin yükselmesi, dünyadaki refahın sağlanmasına katkı sağladığı inkar edilemez. 
Her türlü üretkenlik ve iktisadi kalkınma, dünya hayatının refahı yanında ebedi hayatı kazandıracak bir yola vesile oluyorsa büyük bir nimet olur. İşte “ Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver...” ayetindeki dua bunu ifade ediyor. 
Fert ve devlet zenginliği güç, kuvvet olup adaleti, içtimai yardımlaşmayı, mütevazılığı sağlıyorsa; arkasından özellikle Allah’a kul olmayı getiriyorsa ne kadar şükretsek azdır. 
Haram yollarla yapılan veya harama götüren üretkenlik, dünyada kalacağı gibi ebedi hayatı zindana çevireceği izahtan varestedir. 
Üzerinde durulması, konuşulması oldukça önemli olan bu konu ehli tarafından daha iyi izah edileceğinden eminim. 
Aslında benim ifade etmek istediğim hedef nokta bu değildir. Şüphesiz devlet ricali, iktisatçılarımız,sanayicilerimiz bu konunun önemini çok iyi biliyorlar. Benim özellikle vurgulamak istediğim nokta iktisadi kalkınmanın bağımsızlıkla bağlantılı olduğunu söylemektir. Gücümüz varsa vatanımızı başta olmak üzere her türlü kutsalımızı müdafaa edebiliriz. Ayasofya’yı açar her türlü iç ve dış terörü önleyebiliriz. Evimizde rahat uyur normal hayatımıza devam edebiliriz. 
Güçlü değilseniz iç ve diş canavarlara yem olmaktan başka bir yol olmadığı tarihi hadiselerle ispatlanmıştır. Onun içindirki Allah cc bizi bu konuda özellikle uyarıyor. Hatta şöyle emrediyor:“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.”Enfal 60. 
Şüphesiz zaman ve zemin neyi gerektiriyorsa ona göre güçlü ve hazırlıklı olmak zorundayız. İşte güçlü olmanın yolu da iktisadi kalkınmadan geçer. Onun için Türkiye’nin her tarafında bulunan sanayici kardeşlerimize, üretici köylümüze ve güçlü olmamıza katkıda bulunan herkese müteşekkiriz. Özellikle son zamanlarda devlet ricalimizin silahlanmaya verdiği önemi takdirle karşılıyoruz. “Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır” hadisindeki mesaj oldukça önemlidir. 
Bu arada her üretici kardeşimize hatırlatmakla mükellef olduğumuz bir noktayı belirtmek isterim. Doğruluk,kalite,sözde durma,haram-helal ölçülerine dikkat etme ve özellikle Allah’a karşı kulluk görevlerimizi yerine getirme ilkelerinden ödün vermeyelim. Allah’a emanet olunuz. 

İnsan Kalmak: Otomatik Saat

“Zor olan her gün insan kalmaktır” sözü ile Cengiz Aytmatov bir gerçeğe işaret eder.

“İnsan doğmak” bizim irademiz dışında Rabbimiz tarafından ihsan edilmiş olup; “insan kalmak” tamamen bize bırakılmıştır.

İnsanı ben otomatik saatlere benzetirim.

Hareket ettiğiniz sürece zenberiğini hareketle doldurur ve çalışmaya devam eder otomatik saatler. Yani enerjilerini sadece hareketten alırlar.

İnsan kalmak için de beşerin her an hareket halinde olması gerekiyor.

Üç okumalı, iki dinlemeli, bir yazmalı ve bazen konuşmalı ve bu eylemlerle öğrendiklerini aksiyona çevirmeli zenbereği doldurmak için…

Dolan zenberekle de Rabbine ve yaratılanlara karşı bütün vazifelerini eksiksiz yapmalı.

Bisiklet sürmeye benzettiğim hayat yolunda değişmeyen iki temel esas var:

  1. Daima pedal çevireceksin, pedala basmayı bırakırsan insanlıktan düşersin.
  2. Tekere (dünyaya) değil, ileriye (ahirete) bakacaksın, ileriye(ahirete) değil, tekere (dünyaya) bakarsın insanlıktan düşersin.

Bize verilen nimet, kâinatın en kıymetlisi.

O nimete sahip olmak, korumak, devam ettirmek emek, çaba ve sabır istiyor.

Ve yardımlaşmamız gerekiyor.

Şeytan ve nefislerimizin takım halindeki oyunlarına bizim de takım halinde karşılık vermemiz gerekiyor.

Birbirimizin kademesine girmez, arkasını kollamazsak golü yeriz.

Kur’an-ı Kerim’deki özellikle Peygamber kıssaları ve şeytan ve iblise dair uyarıları her daim hatırda tutmalı ve hayatımıza uygulamalıyız.

Çünkü şeytanların bütün iddiası ve çabası bizi kâinatın en yüce makamı insanlıktan, aşağıların aşağısına düşürmek…

Şu üç günlük dünyada iman ve takva zenberiğini her daim aktif bir ibadet hayatıyla dolu tutanlar ebedi hayatı kazanıyor dostlar.

“Mü'minlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir değildir. Allah malları ve canları ile cihad edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de (davalarında samimi oldukları için) güzellikler vaat etmiştir ama malları ve canları ile cihad edenleri oturanlara karşı büyük bir mükâfatla üstün tutmuştur.” Nisa, 4/95.

Kuran’da hep “koşan insanlardan” bahsedilir.

Ne mutlu o koşturanlara,

Yazıklar olsun boş duranlara!

Ufkumuza aldığımız, her adımda yaklaştığımız gerçek hayat burada kazanılıyor, sırat bu dünyada geçiliyor kardeşlerim.

Bu sebeple daimi ilişkiler ve dostluklara “ahiretlik” deniliyor.

Allah Teâla ahiretlik işlerimizi ve dostlarımızı çoğaltmamız hususunda yaptığımız çalışmalarımızı kolaylaştırsın, bereketlendirsin. Amin.

 

Staying Human : Automatic Clock

Cengiz Aytmatov points to a fact when he says "The hard thing is to stay human every day".

“Being human” was bestowed upon us by our Lord, outside of our will; “Staying human” is left entirely to us.

I liken people to automatic watches.

As long as you move, the automatic watches fill your zenberik with movement and continue to work. So they get their energy only from movement.

In order to remain human, human beings need to be on the move at all times.

Three must read, two must listen, one must write and sometimes speak, and turn what they have learned into action with these actions to fill the whirlwind…

With a full-fledged zenberek, he must fulfill all his duties to his Lord and to the creatures.

There are two basic principles that do not change on the way of life, which I liken to riding a bicycle:

1. You will always pedal, if you stop pressing the pedal, you will fall from humanity.

2. You will not look at the wheel (the world), but ahead (the hereafter), if you look at the wheel (the world) not forward (the hereafter), you will fall from humanity.

The blessing given to us is the most precious of the universe.

It takes effort, effort and patience to have, protect and maintain that blessing.

And we need to help.

We need to respond as a team to the games of the devil and our souls as a team.

If we don't get on each other's level and watch our back, we will concede the goal.

We should always remember the stories of the Prophet and the warnings about the devil and the devil in the Qur'an and apply them to our lives.

Because all the claims and efforts of the devils are to bring us down from humanity, the highest position in the universe...

In this three-day world, those who keep their faith and piety filled with an active life of worship are gaining eternal life, my friends.

“Those of the believers who sit down without an excuse and those who struggle in the way of Allah with their wealth and lives are not equal. Allah has exalted those who strive with their wealth and lives above those who sit down in rank. Although Allah has promised good things to all of them (since they are sincere in their cause), He has given a great reward to those who strive with their wealth and lives over those who sit still.” Nisa, 4/95.

"Running people" are always mentioned in the Qur'an.

Blessed are those who run,

Woe to those who stand idle!

The real life that we have taken to our horizon and approached with every step is gained here, my brothers and sisters.

For this reason, permanent relationships and friendships are called "hereafter".

May Allah Ta'ala facilitate and bless our efforts to increase our hereafter and our friends. Amen.

 

Önce kendimize öğüt verelim

“Önce can, sonra canan”, “kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın”, “Kim zerre miktarı iyilik yaparsa onu görür, kim zerre miktarı kötülük yaparsa onu görür”, “Ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et”… 

“Kendisi yardıma muhtaç bir dede,

Gayrıya ne kaldı himmet ede”

“Ele verir talkını kendi yutar salkımı”, “Niçin yapmadığınızı söylersiniz?” “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol”, “Başkasına öğüt veriyor da, kendinizi unutuyor musunuz?”…

Rabbimiz Kur’an’da; “İman edin”, “namaz kılın”, “oruç tutun”, “Zekat verin”, “Bir fasık haber getirdiği zaman onu araştırın”, “Birbirinizin dedikodusunu yapmayın”, “Kafirleri dost edinmeyin”…. Der.

Şöyle diyebilirdi; başkası iman etsin, başkası şehadet getirsin, namazınızı başkası kılsın, orucunuzu başkası tutsun, zekatınızı başkası versin…O zaman; “İnsan eli boş yaratıldığını mı sanır?” ayetinin bir anlamı olmaması lazımdı.

Baktığımız zaman Kur’an’ın kişisel gelişime önem verdiğini görüyoruz. Sosyal medyada arzı endam eden kişisel gelişim değil, Kur’an’la sulanan kişisel gelişim, yolu imandan geçen kişisel gelişim. Sevgililer sevgili peygamber efendimiz;

“Beni Hud suresindeki, “Emir olunduğun gibi dosdoğru ol” ayeti yaşlandırdı” buyurur. Evet dosdoğru olmak; Elest bezminde verdiğimiz söze uygun davranış sergilemek. Hz. Hacer’in imanı gibi imana, Hz. İbrahim gibi imanda kavi, Hz. İsmail gibi teslimiyet sahibi, Hz. Hatice gibi inançta sadık, Hz. Peygamberimiz gibi davasında dimdik ayakta durmak…

Bütün peygamberler, bütün veliler, gönül sultanları, din ve ahlak önderleri… imanı kişisel olarak şahıslarında temessül ettirmiş, numune-i imtisal olmuşlardır. Anadolu irfanını oluşturan kamil insanlar; sabırla, azimle, şeytani tavırlara rest çekerek, Firavunvari uygulamalara “la” diyerek, “illa” şuuruna kavuşmuşlardır. 

Yukarıda sıraladığım ilkeler; önce kendimize çeki düzen vermek, kişisel olarak tavır ve hareketlerimizi düzeltmek, iç alemimizi disipline etmek içindir. Zira temiz toplumun oluşmasında temiz kişiler etkili olur. Temiz ve dürüst kişiler, temiz ve dürüst toplumu meydana getirir. Temiz toplumlar da temiz ülkeleri, temiz dünyayı oluşturur.

“Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz”.

 

Tefekkür 

İnsana Allah’ı anlatan mahal,

İflastan idrake çıkar tefekkür,

İmansız malumat hastalıklı hal,

Batılı Hak sözle yıkar tefekkür!

 

İnsan-ı kâmile açılan kapı,

Tevhit tuğlasıyla örülen yapı,

Sevginin meşkiyle girilen yapı,

Dostluk deresinde akar tefekkür!

 

Tüm karanlıklara ışık oluyor,

İrfan hazinesi ilim doluyor,

Âlem-i muhabbet cana gülüyor,

Aydınlık ateşi yakar tefekkür!

 

Ne Güzel!

Hayatın anlamı, elifte gizli,

Elifçe hayatta, kalmak ne güzel,

Sözlerin sırları, arifte gizli,

Elifli hayatı, bulmak ne güzel!

 

Kula kul olmayıp, kıyamda ol hep,

Günaha dalmayıp, helalle dol hep,

Batılı bulmayıp, haklıyı bul hep,

Elifçe sedalar, salmak ne güzel!

 

Sözünün eri ol, bakma yalana,

Takdire boyun eğ, takma olana,

Gözlerin feri ol, gitme talana,

Elif gibi sevmek, gülmek ne güzel!

 

Kırıcı söz etme, kırılmayasın,

Gönül alıcı ol, darılmayasın,

“Kötü insan” diye, sorulmayasın,

Elifçe dostlara, gelmek ne güzel!

 

Adam kalmak gerek,  elif olarak,

Hakkı bulmak gerek, elif kalarak,

Cennete varılır, elif bularak,

Elifi okuyup, bilmek ne güzel!  

 

Emanet

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÕZÜYLE

               Aşık Ataroğlu

 

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

Sevgili dostlar, bu muhabbetimiz de emanet üzerine olsun istedim. Nedense biz millet olarak hatta insanlık olarak bu emanet konusunu ya anlayamadık yada anlamak istemiyoruz. Bir türlü içimize sindiremedik.

Bence insanın eğitiminde en önce verilecek ders emanet olmalı. Ana dilimiz gibi emanetin ehemmiyetini öğrenmeliyiz. Annenin babanın en önemli görevi olmalı bu emanet duygusunu evladına kazandırmak. Ama tabi duyguyu kazandırmak kendi yaşantılarıyla tezat teşkil etmemeli.

Bu duygu ve alışkanlık eğitimine okullarımızda daha da şumullü olarak devam edilmeli ve kazandırılmalı.

Bir japon atasözünde derk ki " Bize bu vatan atalarımızdan miras kalmadı, gelecek nesillerden emanet aldık"

Bu pencereden bakarak vatanımız bayrağımız cumhuriyrtimiz kültürümüz(gelenek görenek örf adetlerimiz  edebiyata eserlerimiz vb.) elimizde bulunan her şeyimiz gelecek nesillerin emanetidir.

En baştan çocuklarımız oyuncaklarını kırıyorsa, okul sıralarını kirletiyor çiziyorsa okul eşyalarına zarar veriyorsa emanet eğitimini almamış demektir.

İleriki yaşlarda çalıştığı kurumlarda da aynı sorumsuzluğuna devam ettiğini düşünün. Düşünün felaket olur değilmi. Zaten de olmuyormu. Çalıştığı fabrikayı zarara uğratanlar hatta yakanlar, yine çalıştığı kurumu babasın malı sanıp kendi menfeatına kullananlar aramızdan çıkmadımı halada devam etmiyorlarmı.

Şimdi biraz da en önceye gidelim. İnsanın ilk yaratılışına. Biz kendi kendimize olmamışız bizi en güzel şekilde yaratan ve ilkimizede Adem diyen bir yaratıcımız var. O da Allah.

Ne bedenimizin var oluşunda nede Dünyanın üzerindeki emrinize verilen her bir şeyin var oluşunda bizim bir sermayemiz yok. Sermaye Onun, onun kârı bizim. Tabi zararıda bize ait.

Senin ruhunu yaratıp üzerine bu bedeni giydiren sahibin, var oluştan bu yana daima rehberler ve kullanma kılavuzlarını da göndermiş.

Demiş ki sana verilen her şey emanet gönderdiğim rehbere birde kullanma kılavuzu verdim. Rehberden bu kılavuzun içinde yazanları öğren ve daima kılavuzu yanında taşı. Dünya hayatında neyi nasıl yapacağını bu kılavuza göre yapacaksın. Gün gelecek emanetini geri alacağım hesabıda o zaman görürüz demiş.

İnsanlığın yaratılışından bu yana ilk insanı kendi kendine ve çocuklarına rehber tain ettikten sonra binlerce rehber göndermiş ve son olarak ta bizlere Hz. Muhammed Mustafa'yı(s.a.v) rehber olarak göndererek hayat ve kulluk klavuzumuz olarakta Kuranı vermiş.

Dostlar bu konuda yazılacak çok şeyler var ama ben sözü şuraya getirmek istiyorum.

Şu anda tüm Dünyayı sarsan bir Çorana virüsü var.Bütün Dünya milletleri bu virüsle kalkıyor bununla yatıyor. Haberlerin hepsi virüs üstüne. Her kafadan tavsiyeler yorumlar. Ayrıca komplo teorileri. Bundan sonra yaşantı şöyle olacakmış böyle olacakmış.

Dostlar Dünya veya yaşantı sağ kalanlar için nasıl olur kimsenin bileceği bir şey değil.İnsanların komplo teorileri varsa Allah'ın değişmez kaderi var. Allah'ın indinde her şey biliniyor ve işleyiş ona göre gidiyor.

Eee Ataroğlu sen işi bitirdin yani hiç bişey yapmıyalımmı der gibisiniz. Asla öyle bir şey demiyorum. Tabi ki üzerimize düşeni yapacağız.

Hemen kullanma klavuzumuza ve rehberimizin tavsiyelerine baktığımızda zaten çok açık .

Ne buyurmuş efendimiz rehberimiz "Bir yerde veba varsa oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba varsa da oradan da çıkmayınız"

İşte sana talimat uymalısın. Daha başka dinimiz ilim dinidir. Doktorların ve bilim adamlarının tavsiyelerine uyacağız. O zamanlar veba şimdi Corona. Geçen çağlar içinde nice virüsler, bulaşıcı hastalıklar çıkmış binlerce insan can vermiş.

Bunların hepsinden yaratan haberdar. Onun izni olmadan hiç bir şey çıkamaz. O dilemezse kimse bir şey dileyemez.

Dostlar muhabbetimizin başında konuşmuştuk ya bu beden bize emanet biz emaneti korumakla görevliyiz. Ölümün ne zaman nerde ne şekilde geleceğini bilemeyiz.

O zaman yapacağımız bütün korunmaları Allah'ın emri olarak yapmalıyız. İşte o zaman hareketleriniz ibadet hükmüne de geçiyormuş.

Vazifeni yap tevekkül et.

Haa, kendi emanetimizi korurken başkalarının emanetine de saygılı olmalıyız çünkü onunda hesabını bizden soracaklar.

Dostlar araya birde fıkra koyalımda hem düşünelim hem de birazcık gülelim.

Babayla oğlu deniz kenarına kamp yapmaya gitmişler. Çadırlarını kurup eşyalarını yerleştirmişler.

Akşama kadar yüzmüşler spor yapmışlar zamanı gelince de yatmışlar.

Gece bir ara baba uyanmış ki yıldızlar görünüyor. Hemen oğlunu kaldırmış demiş bak bakalım yukarıda ne görüyorsun bir değişiklik varmı.

Oğlu yıldızları görüyorum baba deyinca babası tekrar sormuş. Nasıl olmuş bu iş. Oğlu başlamış anlatmaya demiş , Astronomi ilmine göre yıldızlar birer güneştir onlardan galaksiler oluşur falan derken babası ensesine yapıştırmış.

Demiş ulan salak oğlum görmüyormusun çadırı çalmışlar.

Sevgili dostlar inanın çoğumuzun üzerimizdeki çadırdan haberimiz yok ahkam kesiyoruz.

Anlayan ne anlarsa anlasında ben bir ozan olarak muhabbete bir şiirle son vereyim.

Sağlıcakla kalın.

EMANET 2

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

 

Emanetin sahibi var

Odur bize en güzel yar

Yeşil ova karlı dağlar

İniş yokuş düz emanet

 

Karun kadar malın olsa

Evin Barkın altın dolsa

Hesabı var nasıl olsa

Çok emanet az emanet

 

Geçen ömrüm bunca yaşım

Elim kolum ayak başım

Dilim dişim gözüm kaşım

Aynadaki yüz emanet

 

Dört mevsim gelip geçecek

Herkes ektiğin biçecek

Onlar bir mevsimlik çiçek

Torun oğlan kız emanet

 

Ataroğlum gönül eri

Emanete ver değeri

Benim sinem yangın yeri

Ocak onun köz emanet

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Göçmenler üzerinden oynanan oyunlara hiç kimse alet olmamalıdır

      Özellikle son günlerde bazı siyasi parti mensuplarının da içinde olduğu göçmenler üzerinden güzel ülke Türkiye'mizin karıştırılmasına yönelik çok yoğun çalışmaları görmekteyiz. Öncelikle her birimiz var olan kardeşliğimizi, birliğimizi beraberliğimizi bozmaya kasteden içeriden veya dışarıdan gelen her türlü düşmanlık yapan girişimlere karşı koymalıyız. Göçmenler üzerinden ülkemizi karıştırmak isteyenlere asla alet olmamalıyız.

   Rol model Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’e  ve ashabına doğup büyüdükleri Mekke şehrini dar edip yaşama hakkı vermeyen, çok büyük zulümler yapan müşrikler gibi günümüzde de aynı anlayışa sahip hainler var. Müşriklerin zulümleri, eza ve cefalarını  arttırmalarından dolayı Peygamberimiz ve ashabı Miladi 622 yılında Mekke’den Medine’ye nasıl hicret etmişlerse bugünde yeryüzünde zulümler devam ettiği için göçler kaçınılmaz olarak yapılmaktadır. İnsanlıktan yoksun Zalim yöneticilerin ceberrut uygulamaları sonucunda son yıllarda, Suriye, Irak,  Doğu Türkistan, Filistin, Mısır, Yemen, v. b. birçok ülkede zulümler artmış,  çocuk, kadın, ihtiyar demeden milyonlar, ya öldürülmüş, ya da yerinden yurdundan edilmişlerdir. Ülkelerini terk etmek zorunda kalıp, bizlere sığınan Muhacir kardeşlerimize, yüreklerimizden taşacak büyük bir sevgi ile her sinede ölümsüz Ensar olabilmek, biz Mü’minlerin asli özelliği olmalıdır.  Esasında bir empati yapabilsek insanların evlerini, tarlalarını, hatıralarını bırakarak bilmedikleri coğrafyalara gitmeleri hiçte kolay değildir. Hiç kimse doğup büyüdüğü toprakları kolayca terk edip gidemez. Gitse bile mutlaka dönmeyi de düşünür.

     Mekke’den Medine’ye hicret eden Müslümanlara Muhacir, Muhacirlere, Medine de maddi ve manevi yönden her türlü desteği veren, yardım eden Müslümanlara da Ensar denir. Ensar ve Muhacirlerin sergiledikleri dostluk, kardeşlik ve fedakârlıkların tarihte eşi ve benzeri yoktur. Hicret; Mekke’den Medine’ye yapılan kutsal bir yolculuktur. Bu kutsal yolculuğun önemi çok büyüktür. Peygamberimiz Hz. Muhammed(s. a. s.) ve Ashabı, gerektiğinde, Allah (c. c.) Rızası için,  malların, canların tereddüt edilmeden, severek isteyerek verilmesi gerektiğinin en güzel örnekliğini, fedakârlıklarını göstermişlerdir. Özellikle son yıllarda, güzel Ülkemiz Türkiye; kurum–kuruluşları aracılığı ile bütün mazlumlara, mağdurlara maddi ve manevi desteği sağlamaktadır.  Her birimiz imtihan ediliyoruz. İmtihanı kazanmak için, maddi ve manevi yönden elimizden gelen desteği sağlamalıyız. Ülkemizdeki çok farklı ülkelerden gelen mazlum ve mağdurların her birinin dinine, rengine, cinsiyetine bakmadan onlara yardımcı olmaya çalışmalı asla düşmanca tavır ve davranışlarda bulunmamalıyız. İçeriden ve dışarıdan düşmanlık edenlerin güzel ülke Türkiye'mizi karıştırmalarına hiçbir zaman izin vermeyelim. Göçmenlere sahip çıkmak inancımızın ve insanlığımızın gereğidir. Milyonlarca Müslüman bizler için dua etmektedirler. İçlerinden bir kaçının yanlışı var diyerek bu mazlumlara düşmanlık yapmak çok yanlıştır. Yabancı düşmanlığı, ırkçılık peşinde koşanlar ya da cahildirler ya da hain...

   Âyet-i Kerimelerde: “İman edip de hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp yardım edenler var ya, işte onların bir kısmı diğer bir kısmının dostlarıdır. Allah yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir.”  “İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler, (muhacirleri) barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek Mü’minler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır.”  (Enfal Sûresi âyet:72,74) “Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurat Sûresi âyet:10) buyrulmuştur.

     Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.); “Birbirinize buğzetmeyiniz, dünya menfaatlerine rağbet edip de aranızda fesat çıkarmayınız. Ey Allah (c.c.)’ın kulları kardeş olunuz” (Ahlâk Hadisleri C.1,No:400) buyurmuştur.

     İslâm, Tevhid (birlik ) dinidir, mensuplarının da birlik ve beraberlik içinde olmalarını emreder. Müslümanların ırk, dil, renk, bölge ve benzeri unsurlarla bölünüp parçalanmamalarını,  Tevhid’in gereklerinden sayar. İnsanlık tarihinde birçok göç hadisesi olmuştur. Bundan sonrada göçlerin olmamasını arzu ederiz ama zalimlerin olduğu coğrafyalarda göçlerde zorunlu olarak oluşmaktadır.

     “(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah 'tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (Tevbe Sûresi âyet:100)

     Muhacir ve Ensar kardeşliğinin günümüzde de gerçekleşmesi için, Ülkemize sığınan Suriyeli, Iraklı, Somalili, Doğu Türkistanlı, Filistinli, Ukraynalı v.b. mazlumlara sahip çıkmak zorundayız. Dinimiz İslâm bunu emretmektedir. Zalime karşı durup, zulme uğrayan, kim olursa olsun, hangi inançtan, hangi ırktan olurlarsa olsunlar onlara destek olmalıyız. Güzelim Ülkemizi yakıp yıkmak isteyen iç ve dış düşmanlara, zalimlere karşı çıkıp, mazlumlardan yana olmamız inancımız gereğidir.

   Hiç birimiz kendi cinsiyetimizi, ırkımızı tercih ederek dünyaya gelmiş değiliz. Dolayısıyla tercihimizin olmadığı malumken, bunu bir üstünlük vasfı olarak da değerlendiremeyiz. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s. a. s.) veda hutbesinde: “Ne Arap’ın Aceme (Arap olmayana), ne de Acem’in Arap’a (Acem olmayana) üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır. Takva ise yaşayıştır. Bu yaşayış ise; Allah(c.c.)’ın emirlerini yerine getirip, yasaklarından kaçınmaktır” buyurmuştur. Hucurat Sûresi 13. âyet-i kerimesinde buyrulduğu gibi Müslümanların birbirlerine üstünlükleri takva sahipliği olarak ifade buyurulmuştur.

    İman eden, imanının gereği salih amel işleyen bir Müslümanın ırkı, rengi ve cinsiyeti ne olursa olsun o üstündür. İlk ırkçı şeytandır ve ırkçılık ta şeytandandır. Allah (c.c.); her birimize ırkçılıktan uzak durmayı, göçmenlere yardımcı olmayı, insanlığın kurtuluşu için hakkın ve adaletin hakim olması için çalışan Mü’minlerden olmayı nasip eylesin. Sıhhat ve afiyetler dilerim.   

omerlutfiersoz@gmail.com

 

Adaletin şaşmaz ölçüsü: Ödül ve ceza

ÖZGÜRÜZ AMA BAŞIBOŞ DEĞİLİZ
De ki: “Gerçek, Rabbinizden (gelen)dir. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin."
(Kehf,29)
Evet, özgürüz.
Aklımız ve irademiz var. 
Söz ve davranışlarımızda, hür irademizi dilediğiniz gibi kullanabiliriz. 
Lakin, Bu serbestiyet bize, canlı cansız hiçbir varlığa kötülük yapma, zarar verme hakkı tanımaz. Böyle yaparsak zâlimlerden oluruz. 
Bu da cezasız kalmaz:
"Biz, ZALİMLERE öyle bir cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 
Susuzluktan imdat dileyecek olsalar imdatlarına, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir kalma yeri!..”
(Kehf,29)
Ya sorumlu davrananlar?..
Özgürlüğünün sınırını bilip faydalı işler yapanlar?..
Onlar da elbette ödülsüz kalmayacak:
"Allah’ın ayetlerine yürekten İMAN eden ve bu imanın gereği olarak GÜZEL ve YARARLI davranışlar ortaya koyanlara gelince; 
İyilik yapanların emeklerini elbette boşa çıkarmayacağız."
(Kehf,30)
Dahası...
Ödül sağanağı var:
"İşte ayaklarının altından ırmakların aktığı ve mutluluğun üretildiği merkezler olan Adn cennetlerini böyleleri için hazırladık. 
Orada onlara altın künyeler-bilezikler takılacak; dahası ince ve kalın ipekten sırmalı yeşil elbiseler giyerek oradaki tahtlara (krallar gibi) kurulacaklar: 
Ne güzel bir ödül ve 
ne hoş bir konaktır orası..."
(Kehf,31)
Ceza ve ödül, adaletin gereğidir.
Bunlarsız hiçbir sistem olmaz. Allah'ın sistemi de bu adalet üzeredir.
İnsanlar: "Bunlardan haberimiz yok" demesinler diye, Yüce Allah ayetlerini açık açık anlatıyor. 
Ey Allah'ım! 
Sana hakkıyla iman edip razı olacağın işleri yapmayı, 
böylece dünyada da ahirette de kazananlardan olmayı 
bizlere nasip eyle! 
Amin.

RAMAZAN'A ELVEDA, BAYRAMA MERHABA

Ayların sultanı Ramazan’ı ve bin aydan daha hayırlı olan af ve bağışlanma gecesini ihya ettikten sonra artık bu mübarek günlere elveda diyeceğiz.

İnşallah, Ramazan ayı ve Kadir gecesi bizlere şefaatçi olur. İnşallah, bu Kutsal ayı bizlerden memnun olmuş olarak uğurlarız. İnşallah oruçlarımız, teravihlerimiz, fitre ve zekâtlarımız, yüce Rabbimizin huzurunda makbul, sahipleri de mesrur olur. İnşallah, Ramazan’da affedilen, bağışlanan ve ebedi saadete eren kulların zümresine iltihak edenlerden oluruz. 

Oruçlarımızı elbette Allah’ın rızasını kazanmak için tutarız. Bunun yanında Cenab-ı Hak, biz kullarına çokça lütuf ve ihsanlarda bulunur. Ramazan sayesinde; birlik ve bütünlüğümüzün zirveye ulaşması, diğer insanların halleriyle hallenme, bazı kötü alışkanlıklarımızı terk etme, ihtiyaç sahiplerini görüp gözetme, güzel ahlâk, iyi huy, yardımlaşma, kaynaşma, kardeşlik, sabır, şükür, merhamet gibi maddi, manevi kazanımlar sağlarız ve pek çok güzellikler, iyilikler elde ederiz.

Cenab-ı Hak’tan, bizlere Ramazan’dan sonra da bu güzellikleri devam ettirme alışkanlığını vermesini diliyorum. Temenni ediyorum ki, Ramazan’da kazandığımız bu güzellikler, geçici olmasın ve bizimle birlikte bir ömür devam etsin.

Ramazan’a artık veda etme zamanı... Gelecek yıl tekrar, güzelliklerle dolu bu mübarek aya kavuşabilir miyiz bilmiyoruz. Geçen yıl, beraber oruçlarımızı tuttuğumuz ve iftarlarımızı beraber yaptığımız bazı sevdiklerimiz ve dostlarımız bu yıl aramızda olamadı. Gelecek yıla kadar kimlerin bu dünyadan, ebedi âleme yolcu olacağını ancak Allah biliyor.

Onun için, Oruç ve Ramazan sayesinde kazandığımız güzel alışkanlıklarımızı devam ettirelim. Mübarek Ramazan’da elde ettiğimiz kazanımlarımızı bırakıp yeniden olumsuz hallerimize dönmek Müslüman’a yakışmaz. İyilikleri bırakıp kötülüklere rücu etmek, güzellikleri terk edip çirkinliklere dönmek, sevaplar dururken günahlara dalmak mü’minin şiarı olamaz.

Rahmet Ay’ına elveda derken Ramazan Bayramına merhaba diyeceğiz.

Ramazan Bayramı inananların bayramı...

Bu bayram Allah’a teslim olanların bayramı…

Bu bayram sabırla, namazla ve oruçla Yaratıcının emrine âmâde olanların bayramı…

Güçlüklere sabredenlerin bayramı…

Oruçlarını, bir ay boyunca sadece Allah’ın emri olduğu için tutanların bayramı…

Bezm-i Elest’te, Rab’lerine verdikleri sözü yerine getiren ve Ahde vefa gösterenlerin bayramı…

Bu bayram “lebbeyk Allah’ım lebbeyk” diye yürekten haykıranların bayramı… 

Bir ay boyunca Rablerinin emrine büyük bir itaatle râm olan mü’minler, şimdi yine Rabbimizin isteği doğrultusunda bayram yapacaklar. Oruç gibi bayram da, Allah’ın, inanan kullarına bir lütfu ve ikramı… 

Şerlerden, haramlardan, kötülüklerden uzak, günahlardan arınmış, hayırlarla dolu, paklık içinde, iyilikler ve güzellikler içeren, cennete alıp götüren bir Ramazan ve bayram ve aynı şekilde hayırlı ve güzel bir ömür geçirmemizi nasip etmesini Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

Oruçlarımız ve bayramımız bizi ateşten uzaklaştırsın, cennete ulaştırsın, Ramazanımız, bin aydan hayırlı Kadir gecemiz ve Bayramımız kutlu olsun, şefaatçi olsun İnşallah…  

İçinde bulunduğumuz, bir çok ülkede Müslümanların acı içinde kıvrandığı şu günlerde bayramımızı hakkıyla nasıl kutlayabileceğiz?  Onların acılarını yüreğimizde hissettik mi? Hiç değilse dualarımızla ve dilhun olan yaralı gönüllerimizle onların yanında olabildik mi?

Bayramları asıl, İslâm diyarlarında akan Müslüman kanı durduğu zaman hakkıyla kutlayacağız. Zalimlerin kahrı, mazlumların necatı için gönülden bol bol dua etmek, Allah’a vereceğimiz hesap anında, kardeşlerimiz için yaptığımız güzel bir amel olarak yanımızda olur İnşallah…  Ellerimiz o kardeşlerimizin elleri ile dualarımız onların duaları ile birleşsin ve ötelerin ötesine ulaşarak, o mazlum ve mağdur kardeşlerimizin üzerine rahmet olarak insin İnşaAllah.  

Acı, ızdırap, ölüm, kan, gözyaşı, feryat, figan olmadan nice bayramlara ulaşmak niyazıyla bayramımız tüm mü'minler için mübarek olsun. 


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi