Bugün; 25 Mart 2023, Cumartesi
YAZARLAR
Mesafe

Birbirinizi sevin, ama sevginin üstüne bağlayıcı anlaşmalar koymayın… 

Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gel-git ile çalkalanan bir deniz olsun sevgi… 

… 

Birbirinizin bardağını onunla doldurun ama aynı bardağa eğilip içmeyin… 

Ekmeğinizi bölüşün ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın… 

… 

Şarkı söyleyin, eğlenin ama ikinizin de birer yalnız olduğunu unutmayın… 

Çünkü çalgıdan çıkan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran tel ayrıdır… 

… 

Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama ötekinin saklayıcısı olmayın… 

Çünkü ancak hayatın elidir yüreklerinizi saklayacak olan… 

… 

Hep yan yana olun ama birbirinize fala sokulmayın… 

Çünkü yapıları taşıyan sütunlar birbirinden ayrıdırlar… 

… 

Unutmayın… Bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez… 

Yıllar önce ajandama not almışım Halil Cibran’ın bu sözlerini. Birlikteliklerin siyaseti ya da manifestosu diyebileceğimiz bu vecizeler, sadece âşıkların ya da eşlerin değil bütün insan ilişkilerinin yolundaki ışık olmalı… Hayat gerçekten zor zanaat! Sabah kalkıp ezbere yaşadığımıza bakmayın, gerçekten incelik isteyen bir eylemdir yaşamak. Bugün dünyada birçok olumsuzluk oluyor, insanları halden hale sokuyorsa bu olanlar, işte bu inceliklerden uzak yaşadığımız içindir. 

Sevgi, sevgi ahlakı bu inceliklerin başında geliyor olmalı. Zira Cibran da sözlerine sevgiyle başlıyor sevgi bazı insanları zorlasa da dünyada en kolay eylemlerdendir. Yeter ki içimizi güzelliklerin kadrini kıymetini bilir hale getirebilelim. Yüreğini sevgiye alıştırmış bir insan için yalnızlık yoktur zira. Yanında yöresinde kimse olmasa bile gönlünde olanlar onu yalnızlık hissinden korur. Sevgi için en önemli şey bakış açımızdır. Bakış açımızı iyimserlik ve sevgiye meyyal oluşturabilirsek dünya zaten güzel yaratılmıştır ve sevgiye layıktır. İnsandır aslında sevginin önünde duran en büyük engel. Eğer bu engeli kaldırabilir, insanı sevgi ahlakıyla süsleyebilirsek hayatın akışı sevgiye ayarlıdır zaten. Cemil Meriç, “Gözleri gören birinin yalnızlıktan şikâyet etmeye hakkı yoktur.” der. Bu sözü önceleri tam manası ile içime oturtamamıştım ama şimdi anlıyorum; insan gördüğü her şeyle âlemde yalnız olmadığını da görüyor. 

Sevgi ve sevgi ahlakından sonra insana lazım olan şey mesafeyi koruma melekesidir. Bu sadece insan ilişkilerinde değil, trafikten yaptığımız işe kadar böyledir. Trafikte nasıl önümüzdeki arabayla belli bir mesafe olması gerekliyse, yaptığımız işte de bu böyledir. Zira kullandığımız aletten elimizdeki malzemeye doğru bir mesafe olmalı ki iş kıvamında çıksın ortaya. Ama en önemli mesafe ilişkilerimizde olması gereken mesafedir. “Fazla naz âşık usandırır.” diyen atalarımız ne kadar haklılar. Yalnız fazla naz değil, her türlü fazlalık bir aşırılık doğuracağı için zararlıdır. Arkadaşlıkta, dostlukta, sevgili ya da eş olma durumunda, anne baba ilişkilerinde akraba görüşmelerinde, her türlü insani münasebette bu mesafe korunmalıdır ki sağlıklı bir birliktelik yaşanabilsin. Bir arkadaşımdan duyduğum şu söz bile mesafe konusuna indirgendiğinde daha bir anlamlı hale geliyormuş meğer. Arkadaşım “Hakiki sigara tiryakisi günde üç sigara içer, fazlası ondan aldığı zevki düşürür.” demişti.  

İşte kötü alışkanlıklarımızla bile aramızda bir mesafe olmalı görüşünü besleyen bir söz. Şimdi verecek başka örnek bulamadın mı dediğinizi duyar gibiyim. Hani Mevlana’ya sormuşlar ya ”Sen bu ahlakı kimden öğrendin? ”diye o da “Ben ahlakı ahlaksızlardan öğrendim. ”demiş, işte o ilkeden hareketle bir insan doğruya başkalarının yanlışından ibret alarak da gidebilmeli.  

Biz Müslümanlar da Kur’an’dan aldığımız mesajla vasat bir ümmet olduğumuzu bilerek yaşamalıyız. Şimdi vasat kelimesinin manasına bir bakalım, zira son zamanlarda çok dillendirilen fakat hakkı yenilen bir kavramdır Vasat kavramı. Ülkemizde birçok kişi vasat kavramını yanlış kullanıyor. Vasat deyince “basit” “sıradan” insan anlaşılıyor. Oysa vasat kelimesi bir işte aşırı gitmemek “ifrat” veya bir işte geri kalmamak “tefrit” anlamına gelir. Yani bir nevi itidalli olma halidir vasat olma hali. Evet, mesafeden yola çıkarak, vasat olmaya, itidale kadar geldik. Aslında bu kelimeler ve kavramlar çok önemlidir bir insanın hayatında. Dünyamızı anlamlı kılan bu ve başka diğer kelime ve kavramları bilgi birikimimize katmamız çok ehemmiyet arz ediyor. Bu başka bir konu farkındayım ama yeri gelmişken değinmek istedim. 

Vasat bir insan olarak dünyadaki varlığımızı sürdürebilir, canlı cansız her şeyle, herkesle makul bir mesafeyi tutturabilirsek mutluluğa kâfidir. 

Sevgiyle kalın. 

 

Hileciyiz vesselam

Bina yapıyoruz temel zayıf. Eğitim veriyoruz temel zayıf. Siyaset yapıyoruz temel zayıf. Çocuk yetiştiriyoruz temel zayıf.

Temel zayıf olunca da ufak bir sarsıntıda hepsi başımıza yıkılıyor.

Ticaret yapıyoruz hileli, eğitim veriyoruz hileli, siyaset yapıyoruz hileli, çocuk yetiştiriyoruz hileli.

İnşaatımız hileli. Temeli sağlam atılan bina elbette maliyetli oluyor. Satış bedeli pahalı olunca zor satılıyor.  Ucuza mal edilen binalar değerinin çok üzerinde alıcı bulabiliyor ve yapana çok daha fazla para kazandırıyor. Dolayısıyla kalitesizliğe davetiyeyi toplum olarak hepimiz birlikte çıkarıyoruz. Kimimiz kalitesizliği üretiyor kimimiz de kalitesizliği satın alıyoruz. İktisat teorisi tıkır tıkır işliyor. Arz ve talep meselesi...

Ticaretimiz hileli. Kalitesizliği satıyor, kalitesizliği satın alıyoruz. Kalitesiz kaliteli mal ile karıştırıp tezgâha diziyoruz. Kaliteli malı vitrine koyup kalitesiz malı, kaliteliyi öne sürerek sanki ‘aynı malmış’ gibi aynı fiyata satıyoruz. Öndeki malın cazibesi arkadaki bozuk malın satışını sağlıyor. Alıcı olanlarımız bu kazığı bir milyon kere yediğimiz halde aynı delikten bir milyon bininci kez yine geçiyoruz.

Halbuki “Müslüman aynı delikten iki kere sokulmaz” diye bir hadis var. Yani Müslüman Müslümanca olmayan işlere bulaşmaz, manasında. Dolayısıyla hileli satış yapılmasına davetiyeyi yine biz çıkarmış oluyoruz. Yine iktisat teorisi tıkır tıkır işliyor. Ne kadar talep o kadar arz.

Eğitimimiz hileli. Sınıfta kalmak yok. Başarılı olanla başarısız olan aynı safta olabiliyor. Parası olan, başarısı olmasa da parayı basıp doktor, avukat, mühendis olabiliyor. Özel paralı üniversiteleri kast ediyorum. Yine iktisat teorisi işlemeye devam ediyor. Hem de tıkır tıkır. Arz ve talep meselesi...

Eğitimin bir başka yönü... İnsanlar eğitime önem verip, evlatlarını okutmak istiyorlar. 20-25 yıla yakın bir süre “okusunlar” diye evlatlarına para akıtıyor. Yemiyor yediriyor, giymiyor giydiriyor ve öğretmen yapıyor, mühendis yapıyor, doktor yapıyor. Yaşı 30’lara gelince de zar zor bir görev alabilirse maaşa kavuşuyor. Evlilik, ev sahibi olma hayali falan derken ömrü gelip geçiyor.

Buna karşılık, büyük çoğunluk, okula eğitime gerek görmeden asgari ücretle işe başlayıp 20-25 sene okuyanın göreve başladığında aldığı maaştan daha fazla maaş alıyor. “Eğitime okumaya ne gerek var? Bir mühendis yıllarca okuyor, asgari ücretle iş arıyor. Ben ise o okulunu bitirinceye kadar onun ömür boyunca kazanacağı parayı zaten kazanmış oluyorum. Okuyup da ne olacak?” diyor. Haksız da değil sanki. Can boğazdan gelir. Yaşamın amacı zaten boğaz doyurmak... Öyleyse okumadan da bu işi okuyana nazaran daha fazla imkânlarla zaten sağlıyorsun. Al sana eğitim.

Kısaca hali pürmelalimizi yazdım. Yanlışım varsa da gelin siz düzeltin.

 

Ağlayamayan da Ağlayamadığına...

            Çoook eskilerde bir türkü vardı; bilenler hatırlayacaktır. Geceler yârim oldu, ağlamak kârım oldu diye başlayan. Geceden sevgili mi olurmuş demeyin. Burada ki gece, insanın iç dünyasında umudun, sevincin, ışığın, tutkunun kısaca hayatı özetleyen gündüzün, kaybolduğunu ifade eden karanlığın rengidir bildiğiniz gibi. Derdiniz varsa, yaranız  derinse karamsarlık, kader gibi başınızı bağlamışsa, gecelerden başka dostumuz olmayacağını biliyoruz öyle değil mi? Ama türkü ikinci dörtlükte ‘’bayram gelmiş neyime, kan damlar yüreğime’’ çığlığına rağmen ağlamak diye bir çıkış yolumuz olduğunu göstermiyor mu bize? Üstelik de zarardan kâra giden bir yol.

            Kucağına aldığı ölmüş bebesinin üstüne, yağmur gibi gözyaşını boşaltan depremzede annenin çaresizliğiyle, bu türkü arasında bir bağlantı kurdum nedense. Bu anne de, gece karanlığına gömülmüş ruhunu göz yaşıyla süslerken, hiç gelmeyecek gibi düşündüğü sabahı bekliyordu. Şair belki başka bir bayram sabahında sevgilisine kavuşacaktı ama bu annenin sabahı ne zamandı acaba? Bu derin yarayı gözyaşı ne zaman ve nasıl kapatacaktı ?  Altından kayan toprağın sarsıntısından daha şiddetli ruh depremini ,sadece gözyaşıyla bütün anlamları bile anlamsız kılarak anlatan bu  annenin, böyle özel kâr getiren bir dostu vardı. Ne kadar kâr edeceğini bizim gibi o da bilmiyor; ama kâr edeceği kesindi.

            Çünkü ağlamak tersinden bir aşktır bizim düşünce dünyamızda. Şefkati, merhameti, paylaşımı, umudu, inancı, arzuyu, isteği içine alan ve hepsini kuşatan bir aşk; kısaca Mevlana’dan aşırma deyimle söylersek ağlamak ‘’inci denizine dalmaktır.’’ Zaten ters çevirmeden ağlamanın, acıdan değil sevgiden kaynaklandığını anlayamaz insan. Örnek verdiğimiz anneyi ağlatan, yavrusuna beslediği (o uğrunda ölünesi) sevgiyi kaybetme duygusundan başka bir şey midir?

            Bir zamanlar, komşusunu gözyaşıyla teselli ederek yakınının ölümünü unutturan yüreklerimiz  vardı bizim. Bir yetim gördüğü zaman ‘’mevla titrer üstüne’’ diyerek onu incitmiş olmanın sancısıyla travma geçiren gönül sahiplerimiz vardı bizim. Cenaze evlerinde ağlayan öksüzlere ağıt yakan anneleri vardı bu toplumun. Kendi yazdığı roman kahramanı ölünce ‘’insanların kaderini değiştiremem ki’’ diye ağlayan Balzac gibi, kendi anlattığı masal kahramanının ölümüne ağlayacak kadar incelmiş vicdanlarımız vardı bizim. Birkaç dinleyicisi de olan dedenin, dramatik bir hikaye okurken cebinden mendilini çıkarıp gözyaşını sildiğine şahitlerimiz vardı bizim? Unutmuş olamazsınız diyecektim ama depremden siyasi rant çıkarmaya çalışanları gördükçe yanılmış olmanın üzüntüsü kapladı yüreğimi. Halbuki İslam, gözyaşını rahmet diye karşılar. Kur’an’ın Peygamberimizi(S.A.V.)karşıladığı gibi. İslam’dan haberi yok tamam da, bari insan olmanın sırlarından birisi belki de en önemlisi göz yaşı dökebilmeyi öğrenmektir.

            Yukarıdaki anne, kıyamet sahnesi meydanda çocuğunu arayan baba ve kurtardığı bir depremzedenin karşısında diz çöküp ağlayan özel harekat polisiyle ağlayabiliyorsan seni kutluyorum. Ağlayamayan da ağlayamadığına ağlasın. Selamlar.

 

Orta sahaya sahip olan maça hakim olur

Yaygın kanaate göre; Satranç, MS 6. yüzyılda Hindistan'da ortaya çıktı. MS 10. yüzyıla gelindiğinde tüm Asya'ya, Ortadoğu ve Avrupa'ya yayılmıştı. En geç 15. yüzyıldan itibaren Avrupa'da soylular arasında çok popüler bir oyun haline geldiğinden "kraliyet oyunu" olarak anılmaya başlandı…

Futbolda, teknik patronların hamlelerini, zaman zaman satranç hamlelerine benzettiğimiz olmuştur. Fakat, Galatasaray maçında, tam anlamıyla bir satranç maçını andıran hamlelere şahit olduk. İlk düdükle birlikte, oyunu çok isteyen bir Konyaspor gördük! Fakat bu istek çok fazla pozisyona dönüşmedi. 15.Dakikadan sonra Galatasaray, ilk ciddi şutunu buldu ve maça ağırlığını koymaya başladı. Devre arasına kadar 30 dakikalık bölümde, oyunun topla hakimiydi.  Golü de bu baskıyla buldular.  Konyaspor ise, yaya kadar etkili olsa da, final paslarında ve son dokunuşlarda etkisizdi. Zorunlu değişikliği saymazsak, devre arasında, on birde görmediğimiz için şaşırdığımız Diouf’un oyuna dahil olması ibreyi bizden tarafa çeviren ilk hamle oldu. Fizik olarak etkisiz kalan Pazuelo’nun görevini Paz, Soner ve Muhammet paylaşarak üslenecekti. Galatasaray’ın, kadro kalitesi elbette tartışılmaz ama hoca, orta sahaya sahip olursam, maça da hakim olurum. En azından beraberliği sağlarım düşüncesiyle hareket etti. Paz oyuna zorunlu girse de sonraki hamleler ona göre oldu. Paz’ın milimetrik pasıyla, skora eşitlik gelirken, Galatasaray beraberliği sindiremedi ve Okan Hoca hamleleri galibiyet üzerine yaptı. Beraberliği bulan Sırp teknik adam, geldiğinden beri yaptığı en iyi şeyi yaptı ve Okan hocanın gelişi güzel hücum hamlelerine karşın kafasına ben bu maçı alabilirim düşüncesini koydu. Topla ilişkileri bir hayli iyi olan Çekici Muric ve fizik olaraktan ayakta kalmak için Oğul Can hamleleri takdire şayandı. İlk gole nazire yaparcasına 5 Galatasaraylının arasından yaptığı ikinci asist maça noktayı koymuş oldu. Oğul Can ise, altın tepside gelen bu servisi boş çevirmemişti.  Diouf ve Muhammet, içeri doğru boş koşu yaptıklarında yanlarında defans oyuncularını götürdüler. Buda orta alandan destek veren diğer oyuncuların rahat hareket etmesini sağladı. Zaten ele alınan orta sahadan dolayı etkili hücumlar gerçekleşti. Konyaspor 2.yarı hak ederek 3 puanın sahibi oldu. Zaten gollerin ön libero oyuncularından gelmesi bu durumu açıklıyor. Gelelim taraftara; Stadyumu doldurduklarında, oyuna ne denli olumlu katkı yaptıklarına şahit olduk. Yerine göre gerek milli maçlarda gerek kulüp maçlarında yıllardır olduğu gibi 12.adamın hakkını vermeyi bildiler. 

Peki bu maçta öne çıkanlar neydi?  Mahir; henüz ikinci maçı olmasına karşılık birebirde ne kadar etkili olabileceğinin olumlu sinyallerini verdi. Muhammet; Güçlü olduğunda sadece santrafor olarak değil bağlantı oyuncusu olduğunda da ne kadar etkili olabildiğini gösterdi. Soner; sezon başından beri aldığı eleştirilere kendi iç dünyasında karşılık vererek, geçen sezonki olağan üstü performansına dönebildiğini gördük. Oyunun ilk bölümünde, Kerem’e nefes aldırmazken ikinci bölüm ise ofansta muazzam işler yaptı.  Diouf; Televizyonda göremeyeceğiniz bir ayrıntı ile maestro gibi takımı nasıl yönettiğine bir defa daha şahit olduk! Sehic; Bir kalecinin oyunu nasıl okuduğunun ve takıma geriden nasıl yön verdiğinin kanlı canlı kanıtı niteliğinde geldiğinden beri gösteriyor. Paz; serbest oynadığında oyuna nasıl artı katkı yapacağını çok iyi biliyor. Marlos oyunda etkisiz gibi görünse de bir önceki hafta yaptıklarından Sacha Boey’in hücumda varlık göstermesine engel oldu. Ondan Anadolu takımları ile yapılan maçlarda bir hayli faydalanacağız. Konyaspor genlerinde açık oynayan takımlara karşı, ideale yakın kadrosu olduğunda, genel olarak başarı hep gördüğümüz bir olaydı.  Ancak bu maç, bu kadar olumlu işlere rağmen yanıltıcı olmasın! Gerideyken 2.gol gelse, yada Ahmet atılsa bugün başka şeyler yazıyor olabilirdik. Konyaspor ağırlıklarından kurtuldu mu yoksa bu maçın ayrı bir motivasyonu mu vardı Ümraniye ve Antalya maçları bize gösterecek! Özellikle Antalya maçı alt grupla araya neşter vurma maçı olabilir. Bir tarafta ilk 5 maçta gol atamayan bir takım varken, diğer taraftan biri hükmen de olsa son 3 maçında 7 puan alan bir takım oldu.  Konyaspor maçı daha çok istedi maç çok önce bitebilir hatta rehavet olmasa ikinci yarı Konyaspor 4-5 gol bulabilirdi. Atılan gollerden sonra yapılan sevinçler aslında maça olan kazanma hırsını en güzel gösteren şeydi. Galibiyetler gelirse zamanla takıma olan inanç dahada artacaktır. Galatasaray’ın kazanma, konyaspor’un kazanamama serisi de böylece bitmiş oldu.

Maçın sözü; Aslında en zoru, kayıp oyunu kazanmaktır.

 

Aykut hoca ve Ali Turan

Uzun süredir spor yazısı kaleme almamıştım. Ancak izlediğim Beşiktaş maçı bana bu yazının yazılmasını adeta mecbur etti.

Beşiktaş karşısında en tecrübesiz futbolcu olarak ilk 11’ de sahaya çıkan Mücahid’e varıncaya kadar 85 dakika boyunca çok iyi mücadele eden bir Konyaspor vardı.

Evet takımımız oyun olarak istediğimiz kıvamda değildi, istenilen şekilde pozisyonlara giremiyordu ama nihayet karşımızdaki takım Beşiktaş’tı ve ona ezilmeden mücadele ediyordu.

Yediğimiz iki gole de cevap veren ve son dakikalara beraberlikle giren bir Konyaspor vardı sahada…

Ne olduysa oldu. Her şey Ali Turan’ın son 8 dakika içinde oyuna girmesiyle oldu. Ali Turan’ın gireceğini görünce hemen eyvah dedim. Olacaklar içime doğmuştu sanki. Zira Ali Turan daha önceki maçlarda defalarca hatalar yapmış, buna rağmen kadroda sürekli yer almış bir oyuncu idi.

Ali Turan oyuna girdikten sonra kritik noktalarda iki defa topla buluştu. İkisinde de hata yaptı.

Birisinde 6 pas içinde düştü, top boşta kaldı. Orada bir Beşiktaşlı futbolcu olmaması durumu kurtardı. Şayet o bölgede bir Beşiktaşlı oyuncu olsa idi o pozisyonda da golü yemiştik.

Son dakikaya girilirken yaptığı hata affedilir gibi değil. Daha önceki maçlarda yaptığı hatalar da affedilir cinsten değildi ama her nedense Aykut hoca bir ders vermek yerine sürekli kadroda yer vermeyi tercih etti.

Ta geçen sezon Ali Turan’dan bir yarar sağlanamayacağını birkaç kez yazmıştım. Bu maça girerken eyvah demem boşuna değildi. Bunu ben görebiliyorken, bunu herkes görebiliyorken şayet Aykut hoca göremiyorsa tekrar bir değerlendirme yapmasında fayda var.

Bunun bir hata olduğu kasti olmadığı söylenebilir. Kasti olsa zaten yapılan ihanet olur. Bizde kasti olduğunu söylemiyoruz ama bunca hatasına rağmen bir oyuncuya bu kadar şans verilmesi çok fazla…

Adam dışarıda bir beklesin. Maça tekrar çıkmaya iştiyak duysun. Hatalarını gözden geçirsin. Kendini düzeltsin. Olumlu gelişme olursa hak ederse tekrar kadroya girsin.

Bütün hatasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kadroda yer almaya devam ederse o da kendini gözden geçirme fırsatı bulamaz ve hatası gittikçe büyür. Nihayet böyle oldu. Bu futbolcuyu kazanmak değil kaybetmektir.

Sonuçta takıma yazık oldu. Konyaspor’umuza yazık oldu. Konya’mıza yazık oldu. Emeklere yazık oldu.

Konyaspor; 3 maç içerde, 3 maç dışarda olmak üzere son 6 maçtır kazanamıyor. Son 6 maçta, 2 yenilgi, 4 beraberlikle sadece 4 puan toplayabildi.

Artık olan oldu. Bundan sonra toparlanma zamanı. Aykut hocanın Konyaspor’u daha önceki şanlı günlerine geri götürmesini canı gönülden arzu ediyor, bekliyoruz. Başarılar Konyaspor.

Annelik

Geçen gün komşum Huriye teyze ile sohbet ederken bana başından geçen ilginç bir olayı anlattı. Olay baya bir ilgimi çekti…
Bende bu ilginç olayı sizlerle paylaşmak istedim…
İlgimi çekti diyorum çünkü son günlerde yaşanan bazı olaylarla zihnimde ilişkilendirmeme neden oldu bu olay…
İki hafta önce komşum evlerinin bodrum katında hamile bir kedi görmüş iki gün sonrada mutfağın penceresinin önünde gün boyunca aynı kedinin doğum yapmış olduğunu ve sürekli miyavladığını görünce de herhalde karnı aç ondan diye düşünmüş…
Neyse o günün akşamı arka odada bulunan kapağı açık kalmış dolabın içinden el yüz havlusu alacakken bir şeylerin hareket ettiğini fark edince korkmuş ve hemen eşine haber vermiş…
Eşi de gelip bakmış birde ne görsün dört tane yeni doğmuş birkaç günlük kedi yavruları…
Tabi çok şaşırmışlar bu duruma nereden nasıl geldi bunlar buraya diye…
Çok geçmeden anlamışlar ki; kedi bodrum katta doğum yapmış komşum evde yokken de hava alması için açık bırakılan mutfağın camından yavrularını daha güvenli bir yere yani o dolabın içine taşımış…
Camın kapalı olduğunu görünce de resmen açın camı diye yalvarmış yavruları için…
Lafa gelince de hayvan işte der geçeriz…
Hayvan da olsa insan da olsa annelik evrenseldir…
Anneliğin dini dili ırkı insanı hayvanı olmaz annelik bambaşka bir şey…
Tabi insan, üstün olarak yaratılmış varlık. Annelik ise bu üstünlüğünde üstünde ama şu sıralar bunu unutmuş ve bir kedicik kadar olamayan anneleri de görmek mümkün toplumda…
Ne demek istediğimi az çok anlamışsınızdır…
Anne var adı hayvan ama yavruları için çırpınan. Anne var adı insan ama yavrusunu sokağa bırakan. Birde anne var oda insan evladı olmayanın karnını doyuran…
Evet, Nisa Mihriban bebekten bahsediyorum…
Tamam, olayın iç yüzünü bilmiyorum günah almak da istemem ama ne olursa olsun bu bir caniliktir bunun başka bir açıklaması yok…
İnsan ne kadar çaresiz olursa olsun bu caniliği bu bahaneyle örtbas edemez…
Bu ülkede bir otorite var, bir sosyal devlet var. Devlet vatandaşını böyle bir caniliği yapmaya asla mecbur bırakmaz…
Zira devletin himayesinde bulunan nice yavrucaklar var nice anneler var…
Buna rağmen Nisa bebeğin yaşadığını yaşayan birçok bebek var olmaya da devam ediyor ne yazık ki…
Ana babanın hatasını günahsız yavrucaklar çekiyor olan onlara oluyor…
Herkes evlat sahibi olabilir lakin gerçek anne baba olmak hele hele gerçek annelik bambaşka bir şey…
Allah ıslah etsin böylesi anneleri diyorum başkada bir şey demiyorum diyemiyorum…
Ama şunu da söylemeliyim ki; toplumda ahlaki düzen bozulmaya devam ettikçe insanı insan yapan vicdan, merhamet, edep en önemlisi de Allah korkusu yok olup gidiyor maalesef…
Allah sonumuzu hayretsin ne diyelim…

TE’VÎLÂTܒL-KUR’AN’ ın Türkçeye Tercümesi’nden NOTLAR -11-

10. CİLT’ten Notlar 

* “Firdevs” Bir izaha göre Rumca bir kelime olup bahçe dernektir. Allah (c.c.) cenneti değişik isimlerle anmıştır. Bunlardan bir kısmı Adn, Naîm, Me’vâ, Firdevs’tir. [İsimleri çok olmakla birlikte] gerçeklikte cennetler tektir. Çünkü “Adn”  kelimesi ikamet yeri demektir. Naîm, verilen nimet, Me’vâ da aynı şekilde ikamet yeri demektir. Sonra Firdevs, Adn, Me’vâ bunlar naîm, yani nimetlerdir. Bazı rivâyetlerde Hz. Peygamber’den (s.a.) şöyle hadis nakledil­miştir: “Firdevs, cennetin en yücesi, tam ortası ve en güzel yeridir”. Eğer bu rivâyet sabit ise o, bahsedildiği gibidir. (s.20)

* Allah’ın insanı yaratmış olmasının sadece ölüm için değil “Sonra da kıyâmet gününde tekrar diriltileceksiniz” [Mü’minûn, 23/16] buyruğunda bildirildiği üzere hesaba çekmek amacıyla diriltmek için olduğunu söyleriz. (s. 28)

* “Heyhâte heyhâte” [Mü’minûn, 23/36] bir işin olmasının uzaklığını ve inkârını ifade için kullanılır ve “uzak ki ne uzak!” yani asla olmayacak iş demektir. (s. 42)

* Resûller de diğer insanlar gibi emir ve yasaklarla imtihan edilirler. (s. 50)

* “Verdiklerini, Rablerine dönecekleri inancından dolayı kalpleri ürpererek verenler…” [Mü’minûn, 23/60] Bu âyette şöyle bir işaret de vardır: Nasıl ki günah işleyen günahından ötürü korku içinde olursa, taat içinde olan da itaatinde Allah’tan bir korku içinde olur. Hz. Âişe’den (r.a.) bu yönde bir rivâyet bulunmaktadır. O bu âyeti Hz. Peygambere (s.a.) sormuş ve “Bu âyette sözü edilenler içki içenler, hırsızlık yapanlar ve zina edenler midir?” demiştir. Hz. Peygamber cevap olarak: “Ha­yır! Onlar oruç tutanlar, namaz kılanlar, sadaka verenler ancak bu halde iken yaptıkları ibadetlerin kabul edilip edilmediği konusunda kaygı duyanlardır. Onlar hayır işlerde yarışırlar!” buyurmuştur. “Kalpleri ürpererek” anlamına gelen kavl-i celîlin bu şekilde değil de, “Kalpleri, Rab’lerine ne ile/nasıl döne­cekler, saîd olarak mı yoksa şakî olarak mı? diye korku içinde olurlar, şeklinde yorumlanması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. (s. 57)

* Bazıları şöyle demişlerdir: “Berzah”, iki sûra üfleyiş arasında olan zamandır. Bazıları da “Berzah” ölüm ile yeniden dirilme arasında geçecek olan zamandır, demişlerdir. Bu, Kelbî ve Katâde’nin görüşleridir. Mücahid ise şöyle demiştir: Berzah, ölüm ile dünyaya yeniden dönme arasına konulan engeldir. İbn-i Kuteybe ve Ebu Ubeyde ise şöyle demişlerdir: Berzah, dünya ile ahret arasında olan dönemdir. Onlar İki şey arasında kalan her şey berzahtır, demişlerdir. Ebû Avsece: “İki sınır, yani dünya ile ahiret arasında kalan zamana berzah denir demiştir. Yine o, berzah, düz araziye denir demiştir. Berzahın aslı, hâciz, yani iki şeyi birbirinden ayıran engel demektir. (s. 87)

* Kabir azabının hissedilmesi uyku halinde iken vücuttan ayrılan idrak edici ruhun (nefs-i derrâke) bir halet-i ruhanîye şeklinde hissetmesi olup, insanın biyolojik canlılığını sağlayan ruhun hissetmesi şeklinde değildir. Bu aynen uyku halindeki birinin rüyasında kendisini bir belâ ve sıkıntı içinde gör­mesi ve şiddetli korku içinde olması ve kendisini daha önce bilmediği, hakkın­da bir haber duymadığı bir mekâna atılmış görmesi gibi olur ve onda canlıların belirtileri olur. Buna göre kabir azabının insana hayat veren biyolojik canlılık anlamına gelen ruh ile değil de eşyayı idrak edici/kavrayıcı ve hissedici ruh ile olması söz konusudur. (s. 96)

* Allah, her ne kadar iki cihanda da mâlik ise kendisini özellikle “Din gününün sahibi” [Fatiha, 1/4] diye nitelemesi, o gün mülkünde hiç kimsenin kendisine ortak çıkmasının söz konusu olamayacağı içindir. Dünyada iken mülkte ortaklığa yeltenenler olabilir. Ama o günde mülkün sadece ve sadece O’na özgü olması böyle bir nitelemeyi hikmetli kılmıştır. (s. 99)

* “Bağış­lasınlar, hoş görsünler” [Nûr, 24/22] mealindeki beyanla [yüce Allah] affetmeyi ve görmezden gelmeyi, bağışlamayı ona [Peygamber aleyhisselâma ve ona inanlara] emretti. Yani size kötülük yapanın yaptığını unutun ve bağışlayın, hatta onun yaptığı kötülüğe karşı sizin onu bağışlamanızı da anmayın, onun hatasından bahsetmeyin. Çünkü affın belirtilmesi başa kakmak gibi gö­rülmüştür. Tıpkı şu ilâhî beyanda olduğu gibi: “Sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın.” [Bakara, 2/264] Çünkü başa kakma ve bu şekilde in­citme sadakayı boşa çıkarır. (s. 151)

* İktidarsız ya da iğdiş edilmiş olsa bile bir erkeğin yabancı bir kadınla baş başa kalması caiz değildir. ( 173)

* Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Ey gençler topluluğu! Sizden evlenmeye gücü yeteniniz hemen evlensin! Çünkü o gözü daha iyi sakındırır ve iffeti daha iyi korur. Kimin de gücü yoksa o zaman oruç tutsun. Çünkü oruç onun için kalkan olur.” Yine rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) Hz. Ömer’e “Kızlarını ne yaptın?” dedi. “Onlar yanımdalar yâ Resûlallah!” diye cevap ver­di. Hz. Peygamber “Onlar ergenlik yaşına geldiler mi?” dedi. O, “Evet!” dedi. Hz. Peygamber “Sen onlardan birini dengi olan birinden alıkoyar ve evlenme­sini geciktirirsen mutlaka her gün sevabından bir kırat eksilir!” buyurdu. Bazı haberlerde de şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Bir kimsenin çocuğu evlilik çağına gelir ve onu nikâhlama imkânı da bulunur, buna rağmen onu evlendirmez de çocuğu bir günah işlerse günah aralarında ortak olur.” (s. 179)

* Zenginlik ve bolluk fesada, darlık ve yoksulluk da fesattan alıkoymaya sebep olabilir. Yahut bunlardan birinin diğerine üstünlüğü konusunu hiç ele almamak gerekir. Zira her ikisi de kulların kendisi ile sınandığı hallerdir: Şunlar fakirlik ve darlık yüzünden sabır ile ötekiler de zenginlik ve bolluk yüzünden şükür ile sınanmaktadırlar. Bu itibarla bunlardan birinin diğerine üstünlüğünü konuşmak lüzumsuz bir kelâm etmektir. (s. 183)

* Mümin, kendisine fitnelerden hiçbir şey dokunmadan ecir kazanabilir, bazen da fitnelerle imtihan edilir de Allah onu sabitkadem kılar. O şu dört hal üzere bulunur. Belâya mâruz kalırsa sabreder, verilirse şükreder, söyledi mi doğru söyler, hükmetti mi adaletle hükmeder. O diğer insanlar arasında ölülerin kabirleri arasında yürüyen bir diri gibidir. Nur üstüne nur. O beş nur içinde döner dolaşır; sözü nurdur, ilmi nurdur, girişi nurdur, çıkışı nurdur, kıyamet gününde cennete varışı nurdur. (s. 192)

* Kâfirler kıyamet gününde yüzüstü kapanmış halde, sürünür bir vaziyette olacaklardır. Müslümanlar ise ayakta, dik ve düz halde yürüyor olacaktır. (s. 213)

* Bazı fakihlerimiz Ebû Hanîfe’nin ihtilam olmaması halinde ergenlik yaşının on sekiz olarak belirleme şeklindeki görüşünü destekleme bağlamında şöyle demişlerdir: Çünkü oğlan çocukların­da ihtilam olma ortalama on beş yaşına ulaşmaları halindedir. Onlar belki bu yaştan önce ihtilam olurlar, belki de ergen olmaları bu yaştan daha sonra olur. Mâruf olana göre âlimler on iki yaşından küçük olanların ihtilam olmama­sı, on iki yaşına ulaşınca da ihtilam olmasının ihtimal dâhilinde kabul ettiler. Bu durumda ihtilaf edenler arasında ortalama yaş olarak kabul edilen on beş senenin üzerine, on iki yaşında ergen olma ihtimaline binaen nasıl ki üç sene ilâve varsa üç sene eklediler. [Yani en son 18 yaş dediler.] (s. 229)

* Yoksul ve ihtiyaç sahibi biri peygamberlik görevine liyakatte zengin ve varlıklı kimselerden daha elverişlidir. Çünkü insanlar zengin, mülk ve saltanat sahibi kimselere zaten tâbi olurlar. Eğer Hz. Peygamber (s.a.) zengin, varlıklı, mülk ve saltanat sahibi biri olsaydı o takdirde sırf Hakka hak olduğu için uyanlarla araları ayırt edilemezdi. Fakir ve kendisi muhtaç biri olması halinde bu ayırım kolaylıkla yapılabilir. Ancak sahip olduğu mal mülk ve saltanat peygamberliğinin alâmeti ise -Dâvûd ve Süleyman peygamberlerde olduğu gibi- o takdirde hükümranlık -duasında da olduğu gibi- onun risâletinin mucizesi olur. “Rabbim!” dedi, “Beni bağışla; benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver bana.” [Sâd, 38/35] (s. 255-256)

* İlim öyle bir izzettir ki onunla zillet asla bir arada bulunmaz. O, sahibine asla horlanma ve kahır getirmez. (s. 268)

* Yüce Allah kâfirlerin amellerini bir keresinde savrulmuş toz zerrecikleri, bir defasında kül, bir defasında serap, başka bir yerde kuvvetli yağmurun üzerindeki toprağı silip süpürdüğü yalçın kayaya benzetmiştir. Buna mukabil müminlerin amellerini de sabit, sağlam ve benzeri niteliklerle anlatmıştır. (s. 274)

* “Aksine onlar, başka değil, hayvan sürüsü gibidirler.” [Furkan, 25/44] Bazıları dediler ki: Onlar [kâfirler] hayvanlar gibidir, çünkü onların bütün kaygıları aynen hayvanların kay­gıları gibidir; yemekten ve içmekten başka bir şey düşünmezler, bunun dışında başka bir dertleri yoktur. Hayvanların akıbetleriyle ilgili herhangi bir düşün­celeri yoktur. Buna göre kâfirler bu yönden aynen hayvanlar gibidirler. “Hatta tuttukları yol bakımından daha da sapkındırlar.” [Furkan, 25/44] Birtakım yorumcular “daha sapkındırlar” ifadesi hakkında dediler ki: Çünkü hayvanlar Rablerini ve yaratıcılarını bilir, O’nu lisân-ı hal ile anarlar, oysa kâfirler ne Rab’lerini tanırlar ne de O’nu anarlar. Yahut “onlar daha sapkındırlar” çünkü çocuk edinme, şerik (ortak) isnadı gibi Allah’a lâyık olmayan birtakım yakıştırmalarda bulunurlar, ibadette O’na başkalarını ortak koşarlar. Oysa hayvanlar bunlardan hiçbir şeyi yapmaz, bu itibarla onlar kâfirlerden daha üstündür. Bazıları dedi ki: “Onlar daha sapkındırlar” çünkü hayvanlar yola sokulduğu zaman yol boyunca gi­derler, oysa kâfirler kendilerine hidâyet edilip doğru yola çağrıldıkları halde hidâyeti bulup da yola girmezler, davete icabette bulunmazlar. Bu itibarla onlar daha sapkındırlar. Yahut şöyle denir: “Onlar daha sapkındırlar” çünkü kâfirler hem kendileri saparlar hem de başkalarını yoldan çıkarıp saptırırlar, oysa hay­vanlar öyle değildir. (s. 291)

* Yağmura rahmet denilmesi, Allah’ın rahmetinin eseri olması sebebiyledir. Aynı şekilde cennete de rahmet denilmektedir, çünkü oraya giren ancak O’nun rahmetiyle girecektir. (s. 294)

* “Yine anılan o iyi kullar, asılsız şeylere şahitlik etmezler.” [Furkan, 25/72] Bazıları dedi­ler ki “lâ yeşhedûne’z-zûra” yani “asılsız şeye şahitlik etmezler”  cümlesinden maksat “zûr” mekânına uğramazlar demektir. “Zûr” ise müziktir. Buna göre âyet “onlar müzik icra edilen mekânlarda bulunmazlar” anlamındadır. Bazıları da şöyle yorum­lamışlardır: “Zûr”a şahitlik etmezler, “Zûr” da yalan demektir. Buna göre âyet “Yalancı şahitlik yapmazlar” anlamındadır. (s. 318)

* Hasan-ı Basrî dedi ki: Vallahi bir Müslüman kul için çocuklarını, çocuklarının çocuklarını ve yakınlarını Allah’a itaatkâr görmekten daha sevimli bir şey yoktur. Ve dedi ki: Onları Allah’a itaatkar görürüz de buna sebep gözlerimiz aydın olur. (s. 320)

* Bazı müfessirler şu açıklamayı yapmıştır: Firavun, [Hz. Musa’ya iman eden sihirbazların] ellerini ve ayaklarını kesmek, asmak gibi tehdit etmiş olduğu işkenceden bir kısmını onlara fiilen uygulamıştır. Ne var ki âyette onlara yönelttiği tehditleri gerçekleştirdiğine dair bir açıklama bulunmamaktadır. O yüzden biz yalana düşme korkusuyla bu gibi açıklamalara girmiyoruz. (s. 344)

* “Ezlefekallah”, Allah seni kendisine yakın etsin anlamındadır… “ez-Zülef” konaklar ve menziller demektir. Çünkü konaklar yolcuyu gideceği yere yaklaştırır. (s. 348)

* “Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır…” [En’am, 6/160] Bu beyanda “Kim iyilikle gelirse” denilmiş, “Kim bir iyilik işlerse…” denilmemiştir. Bu da belirttiğimiz gibi amellerin makbul olabilmesi için kişinin dünyadan tevhit üzere göçmesi, işlediği hayırları bozmaması şartı olduğunu gösterir. (s. 358)

* “Mercum” taşlanarak öldürülen demektir. Öldürmenin en şiddetlisi recimdir. (s. 367)

* Peygamberler, Allah’ın izni olmadan, helak olmaları için kavimlerine beddua etmezler. Görmez misin ki, Allah, Yûnus peygamberi kendisinden izin almadan kavmi arasından çıkıp gittiği için azarladığını bildirmiştir. O, izinsiz çıkması sebebiyle azarlandığına göre, bir peygamberin kavminin helak olması için izinsiz bir şekilde beddua etmesi muhtemel değildir. (s. 367)

* “Va’z” işin sonunun nereye varacağını kâh korkutarak kâh müjdeleyerek bildirmek, öğüt vermek demektir. (s. 375)

* Musa kıssası ve diğer peygamberlere ait kıssalar kitapta [Kur’anda] değişik yerlerde farklı lafızlarla, değişik şekillerde, bir takım takdim ve tehirlerle anlatılmıştır Bundan da maksat şahitlik, bilgi aktarımı vb. konularla ilgili pek çok ahkâmda lafızların harfi harfine korunmasının gerekmediğinin, aktarırken mananın korunmasına odaklanmak gerektiğinin anlaşılmasıdır. (s. 416)

* Kendisine bir haber gelen kimsenin görevi, o konuda –haberin yanlış ya da yalana ihtimali bulunması halinde- hak ve hakikat ortaya çıkıncaya kadar beklemesidir. (s. 440)

* Yüce Allah’ın nesneleri var edip bu âleme bahsedilen faydala­rı yaratması, ayrıca bütünüyle bu âlemi yaratması insanları sınamak içindir; bundan dolayı onlara emirler vermekte, birtakım yasaklar getirmektedir. Son­ra sonucu almak için onlara bir âhiret (akıbet) âlemi tayin etmiş ve orada itaat edeni ödüllendirecek, isyan edeni ise cezalandıracaktır. Eğer böyle bir akıbet (sonucun alınacağı öbür dünya) olmazsa o zaman bütün bu yaratmalar abes olurdu ve hiçbir hikmeti olmazdı. Çünkü bir binayı yapan, ondan elde etmek istediği bir yarar olmaksızın sırf onu yıkmak ve yok etmek için yaparsa, o za­man yaptığı işi hikmetten uzak ve tamamen anlamsız olurdu. Aynı şekilde evrenin yaratılması da böyledir. Eğer amaçlanan bir akıbeti olmayacaksa o da hikmetten yoksun ve anlamsız olacaktır. Âyetler, onlara inananlar ve tasdik edenler içindir. Onlara inanmayan ve tekzip edenler için ise lehlerine değil aleyhlerine âyetler olacaktır. (s. 487)

* Biz Allah’ın belirttiği üfleme, sûr gibi şeyleri şudur ya da budur diye açıklama yoluna gitmiyoruz. Ya da onun şu ya da bu olduğuna işaret anlamına gelecek bir söz de etmiyoruz. Ama bun­larla ilgili olarak Hz. Peygamber’den bir açıklama (tefsir) gelmişse o takdirde o doğrultuda açıklama yapılır. Hem bu, ameli gerektiren bir konu da değildir ki bundan dolayı onun sıhhatini ya da çürüklüğünü ortaya koyma külfetine girelim. Bu sadece tasdiki gerekli olan bir haberdir. Bu itibarla “nefh”, yani üf­leme ve sûr hakkında nasıl geldi ise öyle kabul ediyor, onları açıklama yoluna gitmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir. (s. 489)

Üretim Bağımsızlık İlişkisi

Üretkenlik, iktisadi kalkınmanın en önemli motoru olduğu hepimizce bilinir. Meşru ve mübah olan her şeyin üretilmesi, ihtiyaç olduğu kadar aynı zamanda bir vatandaşlık görevidir. Köylünün ürettiği ürünler, şehirlinin icra ettiği ticaretler, sanayicinin çevirdiği çarklar bütünüyle iktisadi kalkınmanın bir gereğidir. 
İktisadi kalkınma, milli gelirin yükselmesine vesile olan en doğru yoldur. Milli gelirin yükselmesi, dünyadaki refahın sağlanmasına katkı sağladığı inkar edilemez. 
Her türlü üretkenlik ve iktisadi kalkınma, dünya hayatının refahı yanında ebedi hayatı kazandıracak bir yola vesile oluyorsa büyük bir nimet olur. İşte “ Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver...” ayetindeki dua bunu ifade ediyor. 
Fert ve devlet zenginliği güç, kuvvet olup adaleti, içtimai yardımlaşmayı, mütevazılığı sağlıyorsa; arkasından özellikle Allah’a kul olmayı getiriyorsa ne kadar şükretsek azdır. 
Haram yollarla yapılan veya harama götüren üretkenlik, dünyada kalacağı gibi ebedi hayatı zindana çevireceği izahtan varestedir. 
Üzerinde durulması, konuşulması oldukça önemli olan bu konu ehli tarafından daha iyi izah edileceğinden eminim. 
Aslında benim ifade etmek istediğim hedef nokta bu değildir. Şüphesiz devlet ricali, iktisatçılarımız,sanayicilerimiz bu konunun önemini çok iyi biliyorlar. Benim özellikle vurgulamak istediğim nokta iktisadi kalkınmanın bağımsızlıkla bağlantılı olduğunu söylemektir. Gücümüz varsa vatanımızı başta olmak üzere her türlü kutsalımızı müdafaa edebiliriz. Ayasofya’yı açar her türlü iç ve dış terörü önleyebiliriz. Evimizde rahat uyur normal hayatımıza devam edebiliriz. 
Güçlü değilseniz iç ve diş canavarlara yem olmaktan başka bir yol olmadığı tarihi hadiselerle ispatlanmıştır. Onun içindirki Allah cc bizi bu konuda özellikle uyarıyor. Hatta şöyle emrediyor:“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.”Enfal 60. 
Şüphesiz zaman ve zemin neyi gerektiriyorsa ona göre güçlü ve hazırlıklı olmak zorundayız. İşte güçlü olmanın yolu da iktisadi kalkınmadan geçer. Onun için Türkiye’nin her tarafında bulunan sanayici kardeşlerimize, üretici köylümüze ve güçlü olmamıza katkıda bulunan herkese müteşekkiriz. Özellikle son zamanlarda devlet ricalimizin silahlanmaya verdiği önemi takdirle karşılıyoruz. “Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır” hadisindeki mesaj oldukça önemlidir. 
Bu arada her üretici kardeşimize hatırlatmakla mükellef olduğumuz bir noktayı belirtmek isterim. Doğruluk,kalite,sözde durma,haram-helal ölçülerine dikkat etme ve özellikle Allah’a karşı kulluk görevlerimizi yerine getirme ilkelerinden ödün vermeyelim. Allah’a emanet olunuz. 

Deprem-Kenetlenme-Kader-Tedbir

Ülkemiz 6 Şubat 2023 tarihinde Pazarcık merkezli 7.7, Elbistan merkezli 7.6 şiddetinde iki çok büyük deprem yaşadı.

Tarihin kaydettiği ilk üçe girecek kadar büyük ve birbirinden bağımsız bu iki deprem bizi yakamızdan tuttu ve şiddetle sarstı.

Gün "ama", "fakat", "lakin" leri bırakıp, birlik ve beraberlikle kenetlenme vaktidir.

70 şehit veren Hz. Peygamber'in Uhud dönüşü sahabesine Allah'ın rahmeti sayesinde yumuşak davrandığı gibi birbirimize sıcak gönüllerimizi açma günüdür.

Bin yıldan fazladır İslam’ın bayraktarlığını yapan bu milletin Allah katında sağlam bir değeri var ve O bizi asla terk etmez.

Biz Allah'ı severiz, Allah ta bizi.

Biz Allah Resulünü severiz, Allah Resulü de bizi.

“Yapamaz Ertuğrul Evladı sensiz

Can verir canânı veremez Türkler

Ebedi hadimü'l-Harameyniniz

Ölsek de ravzanı ruhumuz bekler.” (İdris Sabih Bey)

Milletimizde bu bilinçle imanla tarih boyu musibetler karşısında metanetini asla kaybetmedi.

Hızla yaralarımızı sarmaya çalışıyoruz ve saracağız inşallah.

Depremde vefat eden kardeşlerimize Allah’tan rahmet, yaralılarımıza şifa, yakınlarına ve milletimize taziye dileklerimizi paylaşıyoruz.

Kader; Allah’ın kâinata koyduğu değişmez kanunlara (sünnetullah) karşı akıllı ve irade sahibi insanların yaptığı hareketlerin sonucunda ortaya çıkan bir sonuçtur.

Deprem ve benzeri felaketlerin sonrasında ortaya koyduğumuz kenetlenme / enerji / aktivasyonunun yarısını korunma ve tedbir anlamında öncesinde yapabilsek biz bugün çok daha farklı şeyleri konuşuyor olurduk, bu kesin.

Artık 6 Şubat başka bir milattır bu milletin tarihinde.

Ülkemizde içine gireceğimiz bütün binalar her açıdan uzmanlarınca değerlendirilmeli ve binalara sertifika verilmeli, sertifika almayan binalarla ilgili ne gerekiyorsa; yıkılacaksa yıkılsın, güçlendirilecekse güçlendirilsin.

Ama asla bugünden sonra o binaları bir canlının ikametine müsaade edilmemeli.

Tezekkür, elestü bezminden günümüze bütün tarihi ibret gözüyle okumak,

Tefekkür, bugünden kıyamete/sırata/mizana/ahirete/ufka bakabilecek bir ileri görüşlülük,

Taakkul, tezekkürle elde ettiğimiz geçmiş, tefekkürle edindiğimiz geleceği “akıl”la birbirine bağlayabilmek,

Tedebbür, tezekkür, tefekkür ve taakkulla ortaya çıkan tabloya göre bugünü, yarını ve geleceğe dair tedbirler almaktır.

Tezekkür, tefekkür, taakkul ve tedebbür Kur’an-ı Kerim’in tabirleridir.

Allah Teâla yüce kitabında bize Peygamber kıssaları ve sünnetullah’ın değişmezliği uzun uzun anlatır ve imtihanın kurallarını hatırlatır.

Dünya ahiretin “ demo” su dostlar.

Burası dünya ve insan için çok aşırı geçici imtihan salonu sadece.

Asıl olan, daimi, baki olan hayat ahiret hayatı.

Ama o baki olan ahiretin hayatındaki yerimiz, bu demo, kısa, aşırı geçici dünya hayatına bağlanmış durumda.

Bu sebepten depremin yakamızdan tutup sarstığı ve uyandırdığı bilinci lütfen koruyalım ve gereğini yapalım.

Beklenen büyük Marmara depremine bu halde yakalanırsak fatura çok daha ağır olur.

Uzmanlar o bölgede en az 60.000 binanın elden geçmesi gereğini ifade ediyorlar.

Marmara bölgesini 2016 yılında Basın Yayın ve Enformasyon Konya Bölge Müdürü iken, basın üzerinden çağrı yaptığımız gibi “Yeni Marmara” yaklaşımımızla Kop bölgesi olan Konya, Karaman, Aksaray, Nevşehir, Kırşehir, Niğde, Yozgat ve Kırıkkale’ye taşıyarak başlamalıyız.

Unutursak dilimiz, unutursak elimiz kurusun, unutursak kalbimiz kurusun diye söz verelim,

Ve…

Lütfen! Lütfen! Lütfen!

Unutmadan yapacaklarımızı yapalım.

 

Earthquake-Docking-Destiny-Measure

Our country experienced two very large earthquakes with a magnitude of 7.7 in Pazarcık and 7.6 in Elbistan on February 6, 2023.

These two independent earthquakes, big enough to be in the first three recorded in history, grabbed us by the side and shook us violently.

The day is the time to leave "but", "but", "but" and get together with unity and solidarity.

The Prophet who gave 70 martyrs. It is the day of opening our warm hearts to each other, as the Prophet treated his companions gently, thanks to Allah's mercy, on his return to Uhud.

This nation, which has been the standard bearer of Islam for more than a thousand years, has a solid value in the sight of Allah and He will never abandon us.

We love Allah, Allah also us.

We love the Messenger of Allah, and the Messenger of Allah love us.

“He can't do it, Ertuğrul Son, without you.

It gives life, it cannot give life Turks

Your Eternal Hadimu'l-Harameynin

Even if we die, our soul awaits the barn.” (Idris Sabih Bey)

With this awareness and faith, our nation has never lost its fortitude in the face of calamities throughout history.

We are trying to heal our wounds quickly and I hope we will.

We share our condolences to our brothers and sisters who died in the earthquake, healing to the injured, and our condolences to their relatives and our nation.

Destiny; It is a result of the actions of intelligent and willful people against the immutable laws (sunnatullah) that Allah has placed in the universe.

If we could do half of the interlocking/energy/activation we put forward after earthquakes and similar disasters in terms of protection and precaution, we would be talking about very different things today, that's for sure.

Now, February 6 is another milestone in the history of this nation.

All the buildings we will enter in our country should be evaluated by experts in every aspect and the buildings should be certified. If it is to be destroyed, let it be destroyed; if it is to be strengthened, let it be strengthened.

But never after today, a living thing should not be allowed to live in those buildings.

To read the whole history with the eyes of an example from the day of the tawhid to the present day,

Contemplation is a farsightedness that can look at the apocalypse/order/mizana/hereafter/horizon from today,

To be able to connect the past we obtain through reflection, the future we acquire through reflection, with “mind”,

Contemplation is taking measures for today, tomorrow and the future according to the picture that emerges with reflection, contemplation and obedience.

Contemplation, contemplation, obedience and tadebbur are the terms of the Qur'an.

In his sublime book, Allah Ta'ala tells us at length the stories of the Prophet and the immutability of the Sunnah and reminds us of the rules of testing.

The world is the "demo" of the hereafter, my friends.

This is just a very extreme temporary test room for the world and human beings.

The main thing is the eternal life, the life of the hereafter.

But our place in the life of that eternal hereafter, this demo, is tied to the short, extremely temporary worldly life.

For this reason, let's protect the consciousness that the earthquake shook us and awakened, and let's do what is necessary.

If we get caught in the expected great Marmara earthquake like this, the bill will be much heavier.

Experts state that at least 60,000 buildings in that region need to be overhauled.

We should start by moving the Marmara region to Konya, Karaman, Aksaray, Nevşehir, Kırşehir, Niğde, Yozgat and Kırıkkale, which are the Kop region, with our "New Marmara" approach, as we called out through the press when I was the Konya Regional Director of Press and Information in 2016.

Let's promise to dry our tongue if we forget, dry our hands if we forget, let our hearts dry if we forget,

And…

Please! Please! Please!

Let's do what we're going to do.

 

Ramazan Sohbetleri (1)

Bu Ramazan ayından başlamak üzere; “RAMAZAN SOHBETLERİ” adıyla Ramazan süresince sohbet etmek istiyorum siz kıymetli okurlarımla. Bildiğiniz gibi yarın Ramazan ayının ilk günü. Rabbim kısmet ederse bu akşam ilk teravihimizi kılacak ve ilk sahurumuzu yapıp, 29 gün sürecek; imsak, iftar, teravih, mukabele ve sahur maratonuna başlayacağız.

Aslında bu maraton, hayatımızın en değerli, en kıymetli maratonu. Sadece Ramazanda değil, bir ömür boyu böyle bir hayat sürmeye bizi alıştırmak ve teşvik etmenin adıdır.

Ramazan Sohbetlerime sevgililer sevgilisi, peygamberimiz, önderimiz Hz. Muhammed (SAV) efendimizin Hadisleriyle başlamak istiyorum. Çünkü Kur’an’ı, o’nun açıklamaları, yaşantısı ve örnek ahlakı olmadan İslam’ı anlamak eksik olur. 

“Ameller niyetlere göredir. Herkes sadece niyetinin karşılığını alır. Kim, Allah’a ve Resulüne hicret ederse o, gerçekten Allah ve resulüne hicret etmiş olur. Kim de, erişeceği bir dünyalık veya evleneceği bir kadından dolayı hicret ederse hicreti, hicretine sebep olur.” (Riyazü’s-salihin/Muhyiddin Nevevi, Çevirenler; Prof. Dr. M. Emin Özafşar- Prof. Dr. Bünyamin Erul, Diyanet işleri Başkanlığı Yayınları, 2013, s. 26)

Bu hadis bize, yol haritası çiziyor. Şöyle ki; her yaptığımız iş, içimizde gizlediğimiz, tasarladığımız, düşündüğümüz iştir. Bununla ilgili güzel bir söz var, denir ki;

“Dervişin fikri neyse, zikri de odur.”

Bunun için düşüncelerimizi, niyetlerimizi halis kılmak zorundayız. “Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz”. Kimse, “ben yaptım oldu” diyemez böyle bir lüksü yoktur.

“Bir ordu harp etmek için Kâbe’ye yürüyecek, sahraya geldiklerinde ise ordudakilerin hepsi yerin dibine geçirilecek.” Hz. Aişe der ki:

“Ey Allah’ın resulü, neden hepsi yerin dibine geçirilsin ki? İçlerinde, ticaret için yola çıkanlar olduğu gibi, onlardan olmadığı halde yollarda orduya katılanlar da var”

Resulülullah:

“Hepsi yerin dibine geirilirler ve kıyamet günü niyetlerine göre hasrolunurlar” buyurdu. ( A. g. e. s. 27)

Çok çarpıcı ve üzerinde çokça düşünülmesi gereken bir hadis. Bir mücadelede, bir çalışmada; “Bana kahraman desinler, beni el üstünde tutsunlar, beni alkışlasınlar, bana itibar etsinler, makam mansıp versinler…” diye hareket edenlere, “dostlar alışverişte görsün” anlayışında olanlara bir mesaj niteliği taşıyor. 

Bu iki Hadis, bizi samaimieye, ihlasa davet ediyor.

Samimiyet!

Tertemiz bembeyaz tortusuz hayat,

Dostların geçtiği yol samimiyet,

Amasız fakatsız korkusuz hayat,

Yıkmayan dökmeyen yel samimiyet!

 

Alnı açık gezer dümdüz saflarda,

Hiç hilafı olmaz asla laflarda,

Her zaman her vakit gözü aflarda,

İnsanca uzanan el samimiyet!

 

Göründüğü gibi gezer dolaşır,

Gönüller fetheder cana ulaşır,

Muhabbetlerle her yana ulaşır,

Sevgiyle sarılan kol samimiyet!

 

Kafanın içinde art niyet yoktur,

Aslından süzülen berraklık çoktur,

İçilen süt gibi bembeyaz aktır,

Riyaları silen sel samimiyet!

 

Kalpleri fetheyle Yunus misali,

Ahlakta irfanda Yusuf emsali,

Canlara canlar kat Leyla timsali,

Düpedüz dosdoğru kal samimiyet!

 

Elinle dilinle kimseyi kırma,

Şefkat kanadı ger bîgane durma,

Günahı setreyle yüzüne vurma,

Elif gibi dimdik ol samimiyet!

 

Emanet

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÕZÜYLE

               Aşık Ataroğlu

 

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

Sevgili dostlar, bu muhabbetimiz de emanet üzerine olsun istedim. Nedense biz millet olarak hatta insanlık olarak bu emanet konusunu ya anlayamadık yada anlamak istemiyoruz. Bir türlü içimize sindiremedik.

Bence insanın eğitiminde en önce verilecek ders emanet olmalı. Ana dilimiz gibi emanetin ehemmiyetini öğrenmeliyiz. Annenin babanın en önemli görevi olmalı bu emanet duygusunu evladına kazandırmak. Ama tabi duyguyu kazandırmak kendi yaşantılarıyla tezat teşkil etmemeli.

Bu duygu ve alışkanlık eğitimine okullarımızda daha da şumullü olarak devam edilmeli ve kazandırılmalı.

Bir japon atasözünde derk ki " Bize bu vatan atalarımızdan miras kalmadı, gelecek nesillerden emanet aldık"

Bu pencereden bakarak vatanımız bayrağımız cumhuriyrtimiz kültürümüz(gelenek görenek örf adetlerimiz  edebiyata eserlerimiz vb.) elimizde bulunan her şeyimiz gelecek nesillerin emanetidir.

En baştan çocuklarımız oyuncaklarını kırıyorsa, okul sıralarını kirletiyor çiziyorsa okul eşyalarına zarar veriyorsa emanet eğitimini almamış demektir.

İleriki yaşlarda çalıştığı kurumlarda da aynı sorumsuzluğuna devam ettiğini düşünün. Düşünün felaket olur değilmi. Zaten de olmuyormu. Çalıştığı fabrikayı zarara uğratanlar hatta yakanlar, yine çalıştığı kurumu babasın malı sanıp kendi menfeatına kullananlar aramızdan çıkmadımı halada devam etmiyorlarmı.

Şimdi biraz da en önceye gidelim. İnsanın ilk yaratılışına. Biz kendi kendimize olmamışız bizi en güzel şekilde yaratan ve ilkimizede Adem diyen bir yaratıcımız var. O da Allah.

Ne bedenimizin var oluşunda nede Dünyanın üzerindeki emrinize verilen her bir şeyin var oluşunda bizim bir sermayemiz yok. Sermaye Onun, onun kârı bizim. Tabi zararıda bize ait.

Senin ruhunu yaratıp üzerine bu bedeni giydiren sahibin, var oluştan bu yana daima rehberler ve kullanma kılavuzlarını da göndermiş.

Demiş ki sana verilen her şey emanet gönderdiğim rehbere birde kullanma kılavuzu verdim. Rehberden bu kılavuzun içinde yazanları öğren ve daima kılavuzu yanında taşı. Dünya hayatında neyi nasıl yapacağını bu kılavuza göre yapacaksın. Gün gelecek emanetini geri alacağım hesabıda o zaman görürüz demiş.

İnsanlığın yaratılışından bu yana ilk insanı kendi kendine ve çocuklarına rehber tain ettikten sonra binlerce rehber göndermiş ve son olarak ta bizlere Hz. Muhammed Mustafa'yı(s.a.v) rehber olarak göndererek hayat ve kulluk klavuzumuz olarakta Kuranı vermiş.

Dostlar bu konuda yazılacak çok şeyler var ama ben sözü şuraya getirmek istiyorum.

Şu anda tüm Dünyayı sarsan bir Çorana virüsü var.Bütün Dünya milletleri bu virüsle kalkıyor bununla yatıyor. Haberlerin hepsi virüs üstüne. Her kafadan tavsiyeler yorumlar. Ayrıca komplo teorileri. Bundan sonra yaşantı şöyle olacakmış böyle olacakmış.

Dostlar Dünya veya yaşantı sağ kalanlar için nasıl olur kimsenin bileceği bir şey değil.İnsanların komplo teorileri varsa Allah'ın değişmez kaderi var. Allah'ın indinde her şey biliniyor ve işleyiş ona göre gidiyor.

Eee Ataroğlu sen işi bitirdin yani hiç bişey yapmıyalımmı der gibisiniz. Asla öyle bir şey demiyorum. Tabi ki üzerimize düşeni yapacağız.

Hemen kullanma klavuzumuza ve rehberimizin tavsiyelerine baktığımızda zaten çok açık .

Ne buyurmuş efendimiz rehberimiz "Bir yerde veba varsa oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba varsa da oradan da çıkmayınız"

İşte sana talimat uymalısın. Daha başka dinimiz ilim dinidir. Doktorların ve bilim adamlarının tavsiyelerine uyacağız. O zamanlar veba şimdi Corona. Geçen çağlar içinde nice virüsler, bulaşıcı hastalıklar çıkmış binlerce insan can vermiş.

Bunların hepsinden yaratan haberdar. Onun izni olmadan hiç bir şey çıkamaz. O dilemezse kimse bir şey dileyemez.

Dostlar muhabbetimizin başında konuşmuştuk ya bu beden bize emanet biz emaneti korumakla görevliyiz. Ölümün ne zaman nerde ne şekilde geleceğini bilemeyiz.

O zaman yapacağımız bütün korunmaları Allah'ın emri olarak yapmalıyız. İşte o zaman hareketleriniz ibadet hükmüne de geçiyormuş.

Vazifeni yap tevekkül et.

Haa, kendi emanetimizi korurken başkalarının emanetine de saygılı olmalıyız çünkü onunda hesabını bizden soracaklar.

Dostlar araya birde fıkra koyalımda hem düşünelim hem de birazcık gülelim.

Babayla oğlu deniz kenarına kamp yapmaya gitmişler. Çadırlarını kurup eşyalarını yerleştirmişler.

Akşama kadar yüzmüşler spor yapmışlar zamanı gelince de yatmışlar.

Gece bir ara baba uyanmış ki yıldızlar görünüyor. Hemen oğlunu kaldırmış demiş bak bakalım yukarıda ne görüyorsun bir değişiklik varmı.

Oğlu yıldızları görüyorum baba deyinca babası tekrar sormuş. Nasıl olmuş bu iş. Oğlu başlamış anlatmaya demiş , Astronomi ilmine göre yıldızlar birer güneştir onlardan galaksiler oluşur falan derken babası ensesine yapıştırmış.

Demiş ulan salak oğlum görmüyormusun çadırı çalmışlar.

Sevgili dostlar inanın çoğumuzun üzerimizdeki çadırdan haberimiz yok ahkam kesiyoruz.

Anlayan ne anlarsa anlasında ben bir ozan olarak muhabbete bir şiirle son vereyim.

Sağlıcakla kalın.

EMANET 2

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

 

Emanetin sahibi var

Odur bize en güzel yar

Yeşil ova karlı dağlar

İniş yokuş düz emanet

 

Karun kadar malın olsa

Evin Barkın altın dolsa

Hesabı var nasıl olsa

Çok emanet az emanet

 

Geçen ömrüm bunca yaşım

Elim kolum ayak başım

Dilim dişim gözüm kaşım

Aynadaki yüz emanet

 

Dört mevsim gelip geçecek

Herkes ektiğin biçecek

Onlar bir mevsimlik çiçek

Torun oğlan kız emanet

 

Ataroğlum gönül eri

Emanete ver değeri

Benim sinem yangın yeri

Ocak onun köz emanet

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Bereketli Ramazan-ı Şerife Kavuşmanın Mutluluğunu Yaşıyoruz

   Kendisinde Kur'an-ı Kerim’in indirildiği, bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesinin bulunduğu, üç aylar’ın sonuncusu,  Oruç Ay'ı olan bereketli Ramazanı Şerife kavuşmanın mutluluğunu yaşamaktayız. Çarşamba akşamı ilk teravih namazımızı kılıp gecesinde de sahura kalkarak, 23 Mart Perşembe gününden itibaren de Orucumuzu tutmaya başlayacağız İnşâAllah. Rahmet, mağfiret ve cehennemden azad ay’ı, on bir ayın sultanına hoş geldin diyerek çok özel ve güzel değerlendirmeliyiz. Ramazan: Yanmak manasına olup bu ay’a bu ismin verilmesine sebep Ramazanda Allah-u Teâla’nın kullarının içlerinin açlık ve susuzluktan yanması, bunun karşılığı olarak günahlarının yanması ve gönüllerinin kötü işlerden temizlenmesi manası murat olunmaktadır. 

     Oruç, namaz gibi bedeni ibadetlerden başka zekât, sadaka, fitre ve infak gibi mali ibadetlerin de bu ayda yoğun olarak yapılması sebebiyle içtimai yardım ayı demek de gerçekten anlamlı olur. Zekât vermesi gereken kardeşlerimiz, sahip olduğu malının üzerinden bir kameri yıl geçtikten sonra, İslâm’ın beş ana temelinden olan bu ibadetin gereğini yerine getirir. Zekât ibadetinin süresi dolmadan önce verilmesi faziletli iken, tehir edilmesi, Müslüman’ın günaha girmesine vesile olur. Müslümanlardan birçokları, zekâtlarını Ramazan ayında bazıları da süresi dolduğu dönemde vermektedir. Önemli olan ibadetlerimizi zamanında düzenli yapmaktır. Allah (c.c.) âyet-i kerimesinde:

“Ey inananlar! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allah'a karşı gelmekten sakınasınız diye size sayılı günlerde farz kılındı, içinizde hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar. Oruca dayanamayanlar, bir düşkünü doyuracak kadar fidye verir. Kim gönülden iyilik yaparsa o iyilik kendisinedir. Oruç tutmanız eğer bilirseniz sizin için hayırlıdır. Ramazan ayı ki onda Kuran, İnsanlara yol göstererek yol gösterici ve doğruyu yanlıştan ayırıcı belgeler olarak indirildi. Sizden bu Ay’ı idrak eden, onda oruç tutsun, hasta veya yolculukla kalan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutsun. Allah size kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah’ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir." buyurulmuştur. (Bakara Suresi Ayet: 183, 184,185)

    Ramazanda ümmeti Muhammed’e; Kuran, oruç ve çok rahmet verilmiştir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) hadisi şeriflerinde: “Ramazan'ın evveli Rahmet, Ortası mağfiret, sonu da cehennemden azâd olmaktır.” buyurmuştur. Bizler bu ayın önemini idrak ederek, Allah (c.c.)’ın rahmet ve mağfiretine nail olup, cehennemden azat olmaya çalışmalıyız. Geçen Ramazan'dan bu Ramazana kadar ki bir sene içinde Allah-u Teâlâ’nın Rızasına uygun acaba ne yaptık? Ne gibi kıymetli emirleri yapmayıp bıraktık? Yahut hangi haramları işledik? Her geçen gün, hayat defterimizden bir yaprağın kapanması demektir. Dünya ticaretinde her tüccar sene sonunda o senenin gelir ve giderini, kârını ve zararını gösteren bir bilanço tanzim eder. Kazandıysa kârı artırmak, zarar ettiyse bunun sebeplerini gidermenin yolunu araştırır. Buna göre yeni sene için bir program hazırlar. Haklı olarak gerekli önlemleri alan bir tüccar gibi, bizlerde manevi kirlerden arınmak için gerekli önlemleri almalıyız. Allah (c.c.) ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in emrettiklerini yapıp, yasaklarından kaçınarak manevi bilançomuzu kârlı hale getirmeliyiz.

    Ahiret ticaretimizin muvazenesi için de sene başı Ramazanın ilk günleridir. İyice düşünüp Rabbimizi sena ederek kulluk görevimizi yaparsak öylece devam ederiz. Kusurlarımızdan dolayı tövbe etmeliyiz. Bu mübarek ayı ganimet bilerek gaflet uykusundan uyanmalıyız. Günahlarla kirlenmiş kalplerimizi bol bol tövbe ve istiğfar ederek Rabbimizin rahmeti ile yıkamaya çalışmalıyız. İftar sofrasının başında geçirdiğimiz dakikalardaki mağfiret dileklerimiz muhakkak kabul olur. Sahur sofrası da böyledir. Böylelikle arınmış kalplerle yapacağımız ibadetler de Rabbimizin katında kabul olur. Şu fani dünyanın mahkemelerinde muhakeme olunurken insanlar nasıl heyecanlar geçirirler. Bunları düşünmeliyiz ki mahkeme-i Kübra da hesaba çekildiğimiz de sıkıntı duymamamız için imtihanda olduğumuz bu dünya hayatımızı iyi, güzel yaşayalım ve kurtuluşa erebilelim.

   Dünya imtihanlarında ve teftişlerde her birimiz ter dökmekteyiz. Allah-u Teâla’nın huzurunda muhakeme olmak, hesap vermek ne kadar güçtür, işte bu dehşetli günü dünyada çok düşünerek ona göre davranmamız gerekir. Mahkeme-i Kübra'nın çok zorlu hesap ve cezalarından kurtulmak, dünyadaki kulluk imtihanını kazanmakla olur. Cenab-ı Hak Kemal sıfatlarla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzehtir. Yaptığımız ve yapacağımız ibadetlere bizim ihtiyacımız vardır. O’nun içindir ki manevi feyiz ve bereketi çok olan bu Ramazan-ı şerifi kurtuluşumuza vesile olacak şekilde değerlendirmeliyiz. Allah (c.c.)’ın yapacağımız ibadetlere kesinlikle ihtiyacı yoktur. Rahmeti çok olan Rabbimiz yapacağımız ibadetleri bahane ederek biz kullarını bağışlamak ve rahmetine gark etmek istiyor. Bunun için namaz, oruç, zekât, hac gibi emirlerini ve yasakladıklarını da bildirmiştir. Oruç, Allah (c.c.) ile kul arasında gizli kalan bir ibadet olduğundan çok kıymetlidir. Onun içindir ki Oruç' un ecri kat kat fazlası ile verilecektir. Ramazan Ay’ı gelince içinde bir sevinç duymayan kimse ruhen hastadır. Biz Mü’minler, Ramazandan gereği gibi faydalanıp, manevi hazzımızı artırmalıyız. Bu dini neşeden, uzak kalan gönüllere Rabbimizden hidayet dilerim.

     İçinde bulunduğumuz rahmet, mağfiret ve bereket günlerinin önemini bilerek gereği gibi değerlendirmeliyiz. Gerçek anlamda ibadet ve taâtı yapan, bereketli günlerden gereği gibi müstefit olan Şuurlu Müslümanlardan olmamızı, Allah (c.c.) her birimize nasip eylesin. Sıhhat ve afiyetler dilerim. 

      omerlutfiersoz@gmail.com

 

"Allah Laiktir, Noel Kutlamak ve Atatürk'e Saygı Farz, Tekbir Getirmek Laikliği İhlaldir"

Zamanımı alsa da sosyal medyayı takip etmeye çalışırım. Zira, bu kanallarla da İslam'a hizmet edileceğine inananlardanım.
Fakat, bu mecralarda din adına öyle yanlışlara ve saçmalıklara şahit oluyorum ki, hangi birine cevap vereceğimi de şaşırıyorum doğrusu.
Hele bu yanlışlar diplomalı cahillerden gelirse kendimi tutamıyorum. Etiket ve unvanların insanları etkileyeceği endişesiyle kayıtsız kalamıyorum.
Bugün de bunlardan birine şahit oldum. Konu din olunca merakımı yenemedim ve konuşmayı dinledim.
Cemil Kılıç gibi kendini İlahiyatçı olarak tanıtan Nazif Ay, birlikte çıktığı bir TV programında: "Laiklik, Allah’ın gizli isimlerinden biridir. Allah laik bir varlıktır" garabetini yumurtluyor...
Bu çakma İlahiyatçı daha önce de "Noel kutlamak farzdır" demişti.
Başka bir konuşmasında da: "Tekbir getirmek, laikliği ihlal etmektir" iddiasında bulunmuştu.
Şimdi siz bunlardan hangi birini düzelteceksiniz!?
Son cümlesindeki çelişkiyle başlayalım:
Bu vatandaş, hem Laiklik Allah'ın isimlerinden biridir diyor hem de "Allah tek büyüktür" anlamındaki "Tekbir"i laikliğe aykırı kabul ediyor. Hani Allah laikti. Allah'a ait olan "Ekber" sıfatı niye laikliğe aykırı olsun ki! Zatın sıfatı hiç kendine aykırı olur mu? Bunlar mantık da mı okumadı!
Bir insan sapmaya görsün! Böyle saçmalıklar artık onun hayat tarzı veya yaşam biçimi haline gelir. Gözleri görmez, kulakları duymaz, beyinleri dümûra uğrar, düşünemez olurlar, çünkü akılları Kur'an tabiriyle (Yunus,100) pislik doludur.
Şimdi de diyor ki:
"Atatürk'e saygı farzdır. Kur’an’dan buna destek var mı, var ama söylemiyorum” diyor. Güya Atatürk'ün arkasına sığınarak kendisini tahkim etmek, malum çevrelere şirin görünmek istiyor.
Aynı çelişki ve saçmalıklara burada da devam ediyor.
Dikkat ederseniz:
"Kur'an'dan destek var ama söylemiyorum" diyor. Yani, biliyor ama söylemiyor, Kur'an'daki gerçekleri bilerek örtüyor, var olduğunu iddia ettiği ayetleri gizliyor.
Peki böylelerine yüce Allah Kur'an'da ne diyor, bakalım:
"İndirdiğimiz açık-seçik ayetlerle, kılavuz mesajı; biz onu Kitap'ta insanlara ayan-beyan gösterdikten sonra gizleyenlere, işte onlara, hem Allah lanet eder hem de diğer lanet okuyanlar lanet eder." (Bakara,159)
Ayet çok açık.
Her zaman olduğu gibi bizim onlara vereceğimiz cevabı, Kur'an dili ile vermiş olduk mu?
Başka söze gerek var mı?..

YENİDEN REFAHIN İTTİFAKA GİRMEMESİNİN SONUÇLARI

Yeniden Refah Partisi, Ak Parti ile yapmış olduğu müzakerelerin sonunda Cumhur ittifakına katılmayacağını açıkladı.

Bu açıklamadan sonra YRP Genel Başkanı Dr. Fatih Erbakan, Yüksek Seçim Kurulu’na giderek Cumhurbaşkanlığına adaylık müracaatı yaptı.

Böylece bir aydan beri devam eden görüşmeler olumsuz sonuç vermiş oldu. Bu durumu üzüntü ile karşıladığımı belirtmek isterim. Gönül arzu ederdi ki aynı inanç birliği içinde tabana sahip olan bu iki parti seçime ittifak içinde girsin ve her ikisi de kârlı çıksın. Bu düşüncemi 2018 seçimleri öncesinde Saadet Partisi için de yazmıştım ama SP, ittifak tercihini CHP’den yana kullandı.

YRP Genel Başkanı Fatih Erbakan, iktidarın yaptığı doğrulara destek vermekte, yanlışları ise yapıcı bir şekilde eleştirmekte, doğruyu ortaya koymaktadır. Yapılması gereken de budur. Bu siyaset tarzı kısa zamanda Yeniden Refah’ın büyümesine yol açtı.

Bu siyaset tarzını Türkiye’de ilk uygulayan, gerek Saadet Partisi Genel Başkanı, gerekse Has Parti Genel Başkanı olduğu dönemlerde Numan Kurtulmuş olmuştur. Türkiye’de o zamana kadar alışık olunmayan bir siyaset izleyen Numan Kurtulmuş’un bu tavrı herkes tarafından takdir görmüştü. O dönemde Numan Kurtulmuş’un izlediği siyaset tarzını bugün Fatih Erbakan izlemekte ve takdir görmektedir.

14 Mayıs’ta seçim yapılacağı kararı alınınca Ak Parti, Yeniden Refah’la ittifak yapmak üzere girişimde bulundu. Yeniden Refah Partisi, Ak Parti’ye 30 maddelik talebini iletti. Ben de bu talepleri ihtiva eden listeyi inceledim. Bununla ilgili de bir yazı yazdım. Bu talep listesinde hiç bir vatanseverin kabul etmeyeceği bir madde yok. Hepsi önemli ve yerine getirilmesi gereken maddelerdir. Bunların bir kısmı da zaten hükümet tarafından uygulanan maddelerdir. Ancak bu maddelerin tamamının bugünden yarına yapılması mümkün değil. Bunlar zaman içerisinde belki de 5 yıllık bir dönemde yapılacak olan işler. Hatta bazıları için beş yıllık dönem bile yetmeyebilir. Fatih Erbakan kendisi iktidar olsa bu maddelerin hepsini bir çırpıda yapması mümkün değil.

Maddelerin içinde yer alan 6284 sayılı yasanın aile bütünlüğünü sarsan maddelerinin ayıklanma talebi, Ak Parti içinde bulunan ve Özlem Zengin’in başını çektiği bir grup tarafından “bu bizim kırmızı çizgimizdir” denilerek kabul edilmedi.

Bu Özlem Zengin ki, daha önceki yıllarda İstanbul Sözleşmesini canla başla savunmuş, iptal edildiğinde de Cumhurbaşkanımıza tavır koymuştu. Bu Özlem Zengin ki, Ayasofya İmamı Mehmet Boynukalın Hocamıza demediğini bırakmamış, baskı üstüne baskı kurarak hocamızın istifa etmesine sebep olmuştu. Bu Özlem Zengin ki, Ahmet Şimşirgil Hocamız, İstanbul Sözleşmesine karşı çıktığı için Ak Partili Belediyelere talimat vererek konferanslarını iptal ettirmişti. Bu Özlem Zengin ve aynı tayfadan olan aileden yoksun Aile Bakanı Derya Yanık, olumlu yönde ilerleyen ittifak görüşmelerini baltalamışlardır.

Özlem Zengin ve yanındakiler 6284 sayılı yasaya niçin hiç dokundurtmuyorlar? Kadına şiddeti önleyen bir yasaymış da onun için… Bu ülkede kadına şiddeti onaylayan hiçbir inançlı kişi bulamazsınız. Biz de onaylamayız. Fatih Erbakan’da onaylamaz.

Peki karşı çıkılan nedir? Yasada geçen öyle maddeler var ki, YRP’nin taleplerinde de yazdığı gibi aile bütünlüğünü bozmaya yöneliktir. Mesela yasada kadının beyanının esas olduğu, kadının şikâyetinde hiçbir belge, kanıt aranmaksızın erkek hakkında işlem yapılacağı yazılıdır. Böyle bir madde insan haklarına aykırıdır. Aynı madde “erkeğin beyanı esastır” olsa kadınlar razı olur mu? Elbette olmaz. Peki bunu niçin savunurlar? Nerede dillerinden düşürmedikleri eşitlik?

Başka bir örnek, erkeğin evinden uzaklaştırılması maddesidir. Hiçbir belge, kanıt aranmadan kadının şikâyeti ile erkek evinden uzaklaştırılmakta, böylece erkek kadına düşman hâle gelmekte, aile yapısı çökmektedir. Hatta, kocasını evinden uzaklaştırarak, sevgilisi ile yaşamaya başlayan kadınların varlığı basına yansıdı. Böyle bir madde olabilir mi?

Bir başkası süresiz nafakadır. Bir evlilik birkaç gün sürse bile kadın, erkekten süresiz olarak yıllar boyu nafaka alabilmektedir. Bu nasıl adalettir? Bu maddeyi istismar eden çok sayıda kadın, önce evleniyor sonra birkaç gün veya birkaç hafta içinde şikâyette bulunarak boşanıyor. Kadının beyanı esas ya… Boşandıktan sonra süresiz olarak yıllarca gelsin nafaka…

Bu maddelerin hepsinin düzeltilmesi gerekir. Bunlar aileye atılan birer bombadır. Yeniden Refah’ın istediği de bunların ayıklanmasıdır. Yoksa hiç kimse kadına şiddeti onaylamıyor. Kadına şiddetin cezası arttırılsın ama aile yapısına büyük darbe vuran bu maddeler değişsin.

Buraya kadar biz de Fatih Erbakan ile bu konuda aynı düşünüyoruz. Ancak şayet ittifak, bu yasa için olumlu sonuç vermemişse, Fatih Erbakan’ın bu maddeyi zamana bırakarak zaman içinde düzeltme yolunda çalışma yapmasını arzu ederdik.  30 maddenin ne kadarı uygulanabilir hale gelirse o kadar iyiydi. 30  maddeden bir veya birkaç madde yerine gelmedi diye ittifaktan vazgeçmek hiç de iyi olmadı. İttifak içinde yer alarak bu maddelerin takibini yapmak çok daha doğru ve yerinde olurdu.

Diğer yandan bazı siyasilerin ve gazetecilerin söylediği gibi milletvekili sayısında bir ihtilaf yaşanmış ise bir orta yol bulunabilirdi. Bir zamanlar Saadet Partisi de Ak Parti’den “20 den aşağı milletvekilini kabul etmeyiz, 19 olsa olmaz” diye diretti ama gitti CHP’nin verdiği 2 milletvekiline razı oldu. Bunu Saadet ile Yeniden Refah’ı aynı kefeye koymak için yazmıyorum. Saadet zaten CHP ile yol yürümeyi kafasına koymuş. Demek istediğim, bu konuda her iki taraf da diretmek yerine bir orta yol bulunabilirdi.

Zaten benim aldığım haber milletvekili sayısının konuşulmadığı yönündedir. Zira Yeniden Refah Partisi ittifaka girerse, BBP gibi ittifak içinde kendi listesi ile girmek istiyordu.

Öyle veya böyle ittifak gerçekleşmedi. Peki bunun sonucu ne olur?

Benim tahminime göre YRP ittifaka kendi listesi ile girseydi, ittifaka girmeden kendi başına alacağı oydan daha fazla oy alacaktı. Bunu neye göre söylüyorum? İttifaka girseydi, Cumhurbaşkanlığında Recep Tayip Erdoğan’a oy veren bazı seçmenler milletvekilliğinde YRP’ye vereceklerdi. Ama şimdi bu kesim ittifaka girmediği için YRP’ye kızgın. Bu sebeple bu kesimin oy vermeyeceğini düşünüyorum.

Tahminde bulunayım. İttifak içindeki YRP, % 5 civarında bir oy alabilirdi. Zaten ittifakta olduğu için genel seçim barajı problemi de olmayacaktı. Ama şimdi YRP’nin alacağı oy oranının % 2 – 2,5 seviyesinde olacağını düşünüyorum. Anketler %1,5 gösteriyor, ben 1 puana yakın bir artış vermiş oldum. Bu oy oranı Yeniden Refah’a hiçbir şey kazandırmaz ama Recep Tayyip Erdoğan’ın kaybetmesine ve CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun kazanmasına sebep olabilir. Bunun vebali ve sorumluluğu çok büyük olur. Seçim ikinci tura kalırsa YRP ne yapacak? Onu o zaman göreceğiz.

Yeniden Refah Partisi mecliste temsil edilme fırsatını eliyle itti. Şimdi hiçbir şey kazanamayacak maalesef. Bu kararla YRP hem kendine zarar verdi hem de Kılıçdaroğlu’nun önünü açtı. Şu anda HDP, CHP başta olmak üzere Fatih Erbakan’ın şiddetle eleştirdiği 6’lı masadakiler bayram yapıyor, inananlar ise üzgün…

Fatih Erbakan karar verirken, babasına darbe yapan 28 Şubatçılardan hesap sorulmasını, Erbakan hocamızın hayali olan Ayasofya’nın ibadete açılmasını, yine Hocamızın üzerinde çok durduğu Taksim’e cami yapılmasını, yine hocamızın en büyük isteği olan şahsiyetli dış politikanın hayata geçmesini, yine hocamızın en büyük hayali olan İHA, SİHA, AKINCI, KIZIL ELMA gibi savunma sanayimizde çok büyük bir adım atılmasını düşünerek hareket etseydi. Bunun geri dönüşü var mı? Yasal olarak var ama karar açıklandığı için çok zor olsa da siyasette olmaz olmaz. Allah’tan hayırlı sonuçlar, sağlıklı ve mutlu günler diliyorum.  


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi