Bugün; 20 Nisan 2021, Salı
YAZARLAR
Hasan amca -2-

“Bak sana bir kıssa anlatayım da dinle” Geçen hafta Hasan Amca serimizin ilki böyle bitmişti. 

 “Adamın biri Musa As.’a: “Ya Musa, ben bütün hayvanların dilinden anlamak istiyorum. Tur’u Sina’ya gittiğin zaman Allah’tan iste de benim duamı kabul etsin” diyordu. Musa Peygamber: “Her şeyi bilmek iyi olmaz. Senin hayvanların dilinden anlamaman daha iyidir. Bu sevdadan vazgeç” dediyse de adam illâ öğrenmek istiyordu. 

Bir gün Musa As. Tur’a çıktığı zaman Cenab-ı Allah, Musa As.’a “Ya Musa! O kulumun duasını kabul ettim, bundan sonra bütün hayvanların dilinden anlayacak. Yalnız her şeye ehemmiyet vermesin, sonra onun için iyi olmaz” buyurmuştu. Musa As. Tur’u Sina’dan geldikten sonra durumu bildirip her şeyle fazla ilgilenmemesini söyledi. Kendisine salahiyet verilen adam, akşam ahıra hayvanlarını yemlemeye girmişti. Orada eşekle öküzün konuşmalarına şahit oldu. Onlar aralarında şöyle konuşuyorlardı, öküz: “Yahu eşek kardeş, senin işin ne iyi, bana yazın rahat yok, kışın rahat yok. Sabah olacak çifte koşacaklar, ama sense akşama kadar rahat gezeceksin” diyordu. Eşeğin öküze nasihati şöyle oldu: “Bunlar hep senin ahmaklığından… Sen sabah olunca hasta numarası yaparsın, akşamdan sahibimizin döktüğü yemi bile yemezsin. O da sabahleyin seni bu haliyle görünce çifte koşmaktan vazgeçer ve birkaç gün olsun istirahat etmiş olursun” dedi. Bu sözler öküzün hoşuna gitmişti. Hakikaten yem yemedi ve öyle aç karnına sabaha kadar yattı. Eşek ise öküzün yemlerini bile kendisi yemişti. Tabii bunların bu konuşmalarını sahibi duymuş ve gülerek ahırdan çıkmıştı. Sabah oldu, adam ahıra girdi ki, öküz aç. Kalkması için birkaç tekme vurdu ise de öküz hastalanmıştı. Adam: Bu sefer de onun yerine eşeği koşalım, diyerek aldı tarlaya götürdü. Akşama kadar eşekle çift sürdü. Eşeğin emdiği süt burnundan gelmişti. Akşam eve geldiği zaman öküz rahat rahat geviş getiriyor kendi kendine “hakikaten bu iyi bir numara oldu” diyordu. Eşek bu işin çekilemeyecek gibi olduğunu görünce öküze başka yoldan akıl verip kurtulmak istedi: “Öküz kardeş, sen böyle yatarsan sahibimiz seni satacak. Bugün tarlada beni gören köylüler sordular. O da zaten tembel bir öküzdü, şimdi de hasta oldu. Yarın kasaba vereceğim, dedi. Eğer yarın’ da böyle yaparsan kendini bıçağın altında bil” diyerek sabahleyin çifte gitmekten kurtuldu. Adam bunların bu konuşmalarını dinledikçe kendi kendine gülüyor ve: “Gördün mü ne kadar iyi bir şeymiş hayvanların dilinden anlamak” diyordu. Ertesi sabah horozla köpeğin konuşmalarına şahit oldu. Horoz: “Yarın efendinin, öküzü ölecek. Sana müjdem var. İyi bir ziyafet olacak senin için” diyordu. Adam bunu duyar duymaz hemen pazara götürüp öküzünü sattı ve zarardan kurtuldu. İkinci gün oldu, köpek horoza: “Niye yalan söyledin? Hani ziyafet? Adam öküzü sattı kurtuldu” dediğinde, bu sefer horoz: “Hiç merak etme! Öküzü sattı ama, yarın kölesi ölecek ve onun hayrına mutlaka bir yemek yedirirler. Sen de artıklarından istifade etsen yeter” dedi. Adam bunu da duymuştu. Hemen pazara çıkarıp kölesini de sattı.“Köpek gene ziyafete erişememişti. Horoza:” Beni ne kandırıp duruyorsun? diye çıkıştı.” Horoz: “Ben yalan söylemem… Ziyafet var dediysem vardır. Efendimiz öküz ve köleyi satarak zarardan kurtuldu ama, yarın kendisi ölecek, işte o zaman ziyafetin büyüğü olacak” dedi. Adam horozdan bunları duyunca etekleri tutuştu. Ne yapacağını şaşırdı ve doğru Hazreti Musa’nın huzuruna çıkıp durumu anlattı: “Hakikaten ben yarın ölecek miyim? Bunun bir çaresi yok mu?” diye yalvarmaya başladı. Musa As: “Ben sana demedim mi? Her şeye ehemmiyet vermeyeceksin” diye… “Eğer sen öküzü satmasaydın, o ölecek ve belâ atlatılmış olacaktı. Ama sen onları satmakla başkalarının zarar etmesini istedin. Kendi menfaatini düşünüp başkalarını kendisi gibi hesap etmeyenin hali budur” dedi. 

Hasan Amca kıssayı bitirdikten sonra “İşte böyle adaş” dedi. “Her şeyi bilmek değil önemli olan, hayatın akışına müdahale etmemek lazım. Nerede hayır var, nerede şer var bilemeyiz. Okumak, bilgi sahibi olmak güzeldir, hatta gereklidir de ancak kul, kendi sınırlarını da iyi bilmeli ve o sınırları zorlamamalı.” 

Hasan Amca ile hasbihalimiz devam edecek. Sevgiyle kalın. 

Ramazanda üçüncü kışım

1959 ve o yıla yakın olan yılların ramazan ayları kış mevsimine denk gelmişti. Bu yıllarda doğanlar ve hala yaşıyor olanlar, hayatları boyunca ramazanı üç kez kış mevsiminde yaşıyorlar. Gerçi şuan itibariyle nisan ayında bulunsak da daha iki gün önce neredeyse zemheri ayını yaşattı mevsim bize. Birkaç yıl sonra zaten kışın ortalarına denk gelecek ramazan...

Hicri takvimde dini günler her yıl bir önceki yıla nazaran on gün daha evvel geliyor. 1959 yılının 22 Şubatında doğan birisi olarak ben de Ramazan ayını, üçüncü kış mevsiminde idrak ediyorum. Gerçi doğduğum zamanın ramazanlarında henüz oruç ibadeti sorumluluğu taşımıyordum.  O dönemden sonraki kış ramazanları 90’lı yıllarda yaşandı. 30 ve üzeri yaşlarımdaydım o yıllarda da.

Ve üçüncü kış mevsimi de 2020’li yıllar oluyor. Bir insan hayatını ortalama 75 yıl olarak alacak olursak iki kere 36 yıl yaşamış oluyoruz.  Evrenin yaratılış düzeninde dünyanın yeri de elbette belli sistematiğe göre ayarlanmış...

Biz Müslümanlar, kurban ibadetimizi ay takvimine, namaz ibadetimizi güneş takvimine diğer bütün ibadetlerimizi hicri takvime göre yapıyoruz. Dünya kendi etrafındaki dönüşünü 24 saate, güneşin etrafındaki dönüşünü ise 365 gün 6 saatte tamamlıyor. Buna “güneş takvimi” deniliyor.  Hicri takvim 354 veya 355 gün olarak kabul edilmiştir. Buna da “ay takvimi” deniliyor. Yani bu iki takvimin birisi güneşi esas almış, diğer ayı esas almış. Her ikisi de ilmi gerçeklere dayanmaktadır. Hicri takvim, İslam Peygamberi Hz. Muhammed Aleyhisselam Efendimizin Mekke’den Medine’ye hicret yılını 1. Yıl olarak kabul eder ve ayın dünya etrafındaki dolanımını esas alan bir takvim sistemidir.

İşte miladi ve hicri takvim arasındaki bu 10 günlük farktan dolayı ramazan ibadetimiz ile birlikte kurban ve namaz haricindeki bütün ibadetlerimizi her yıl bir önceki yıldan 10 gün evvel yerine getiririz. Bu da ramazan ayının yılın her mevsiminde hatta her gününde yerine getirilen bir ibadet olarak karşımıza çıkıyor.

Doğduğum ve aklımın ermeye başladığı 1960’lı yıllar çocukluk yıllarımdı. Sahur yemeğine kalkmayı çok severdim. Ancak o yıllarda ataerkil bir ailenin ferdi olarak çok kalabalık bir aile içinde yaşıyordum. O yıllarda şimdiki gibi yiyecek içecek çeşitliliği de hiç yoktu. Bir kap yemeğe belki on kişi kaşık sallardı. O karışıklıkta benim gibi çocukların, özellikle de sahur yemeğinde bulunması büyüklerimiz açısndan bir sıkıntıydı. Büyüklerimiz bu duruma razı olmazlardı ve bu nedenle kabahati annelerimize bulur onlara kızarlardı. O çocukluk sahurlarından birinde, şu yaşıma geldim hala aklımdan çıkmayan bir olay yaşanmıştı. Benim gibi birkaç çocuk daha vardı ailemizde. Amcalarımın çocuklarıydı onlar da. Bizlerin “mızıltısı” bir büyüğümüzün canını sıkmış ve sofrayı ters yüz edivermesine neden olmuştu. ‘Kuşburnu(İt burnu)’ndan yapılmış olan hoşaf tasının duvara çarptığını ve “ak toprak” ile sıvalı duvarın kıpkırmızı görüntüsünü hala unutmadım. Zor yıllardı o yıllar. Hem çocuklar açısından hem de büyükler açısından zordu. Yokluk yoksulluk içindeydi tüm halk.

Daha sonraki kış dönemine gelen hayatımın ramazanlarını 1990’lı yıllar kapsıyordu. O tarihlerde bir devlet memuru olarak Amasya İli Merzifon İlçesinde görev yapıyordum. Çocukluğumuzda yaşadığımız her olay ileri ki yaşantımızda bizlere dersler de veriyordu elbette. Mesela yukarıda anlattığım o olay bana; “ben böyle bir olayı çocuklarıma yaşatmayacağım” sözünü verdirtmişti bana.

“Filinta gibi bir delikanlı” idim o yıllarda. Bu defa kendimin iki çocuğu vardı ve ben onları sahura kaldırmazsam rahat edemezdim. Zira onlarda kendi çocukluğumu görüyordum. Elbette maddi imkânlar da kendi çocukluk zamanıma hiç benzemiyor daha bir rahatlık içinde bulunuyorduk aile olarak. Çocukluk dönemimde sofradaki tek çeşit yemek yerinde bu defa sofrada yazlık sebze meyveden tutun da neredeyse canınız ne isterse bulunabiliyordu. Çocukluğumda, kış ortasında domatesi, salatalığı hayal etmek bile imkânsız iken orta yaş dönemimizde, her istediğimizi bulabileceğimiz bir imkân sunuyordu hayat bize.

Ve 2020’li yani şimdiki zamanlar... Emeklilik, dedelik dönemi... Gençlik yıllarımızda televizyonlarda ramazan tanıtım filmlerinin öznesi, başrol oyuncusu olan dedelerin asıl rolündeyim şimdi. Elbette eşimle birlikte, yaşıtlarım ile birlikte...  Sofralarımızda yine ne ararsak bulunuyor. Canımız ne isterse alabilecek durumdayız.

Yazım, “hani o eski ramazanlar?” diyerek imrendiğimiz o eski ramazanların güzelliklerine bir zıtlık içeriyor gibi görünse de çocukluğumuzdan, gençliğimizden bahsetmiş olmam bile o zamanlarıma olan özlemlerimin bir ifadesi de olabilir.

Ne diyelim? Her yaşın her ramazanın kendi dönemine has güzellikleri, zorlukları, özlemleri ve keşkeleri vardır mutlaka...

Tüm İslam Âlemine ve Türk Milleti’ne hayırlı ramazanlar diliyor, ramazanımızın tüm dünya insanlığına huzur ve mutluluk getirmesini Yüce Allah’tan temenni ediyorum.

 

Psikolojik sözleşmenin pin kodu

            1992 yılında memurların sendikal haklardan yararlanması için yapılan eğitim iş kolundaki faaliyetlere, o zaman öğretmen olarak bir grubun üyesi sıfatıyla destek veren Prof.Dr.Necati Cemaloğlu, çok saygı duyduğu hocalarından birisinin ‘’Psikolojik Sözleşme’’yi ihlal ettiği tepkisiyle karşılaşır.

            Hocasının gerekçesine göre Cemaloğlu, öğretmen olmadan önce devletle yaptığı sözleşmede sendikal faaliyetlerde bulunma hakkı yoktu ve bu hakkın olmadığını bile bile öğretmen olmayı kabul etmişti.(Yönetimin PIN Kodu sf.75) Sayın Cemaloğlu hocasına, demokratik hakkın da yasalar çerçevesinde meşru olduğunu söylemiş olsa da biz, hocasını ikna edebildiği kanaatine varamadık; çünkü fikir alışverişinin nasıl sonuçlandığı hakkında kesin bir hüküm cümlesi yok.

            Necati Hoca’nın demokratik hakkın da yasal olduğu vurgusuna rağmen psikolojik sözleşmede ki ısrarından hocasının, kutsal devlet anlayışıyla mücehhez birisi olduğu anlaşılıyor.

             Cemaloğlu’nun, hocasına saygısızlık yapmasını tabi ki istemeyiz ama  1965 yılında memurlara verilen sendikal hakları, 1971 yılında geri alan iradenin Psikolojik Sözleşme adına bir sorumluluğu neden yoktu acaba gibi basit bir soru yöneltmiş olsaydı bunu da saygısızlık olarak  değerlendirmezdi sanırım diye düşünmeden edemiyoruz. Taraflardan birinin  ciddiye almadığı psikolojik bir sözleşme neyi ifade eder? Sendikacıların muhatabı devlet olduğuna göre şöyle soramaz mıyız? Psikolojik sözleşme neden devleti hiç bağlamaz da, hep onun gerçek sahibi olan toplum, kamu oyu yararı gibi ucu açık bir tehdit sopasıyla Psikolojik Sözleşmenin tek sorumlu öznesi gibi vebal altına sokulur? Zamanında bazı yasa koyucuların kendi çıkarlarını korumak için yasa çıkarıp devleti maske olarak kullandıklarının onlarca örnekleri varken, memurların sendika kurmasında Psikolojik Sözleşme hatası aramada ki samimiyet, sorunlu olmasa da bize çok güçlü görünmüyor. Darbe yaparken bile yüzü kızarmadan demokratik devlet(!) dersi verenleri görmemiş gibi devleti uzaydan gelmiş canlılar örgütü olarak anlamanın alemi yok.

            ‘’Dere kenarında bir keçi kaybolsa sorar onu adli İlahi’’ diyen bir adaletiniz; inancının başörtüsü yüzünden 28 şubatlarda yerde süründürülen üniversiteli kız öğrencilerin onurunu koruyacak ve PKK/HDP nin meclisteki uzantılarına devletin kasasından maaş ödenmesi nedeniyle şehit bedduası almayacak bir yönetiminiz; sırf Ak Partiye nefretinden dolayı üst düzey bir Ak Partili bürokratın eşine ‘’aç köpek’’ diyen şahsa, bu ifadenin suç olmadığı gerekçesiyle ceza teklifinde bulunmayan hakimin elinden bu yargıyı kurtaracak bir  devletiniz; ’’bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş ,bir insanı dirilten de bütün insanlığı diriltmiş gibidir’’ diyecek kadar insan hayatını ve haysiyetini yücelten bir eğitim sisteminiz varsa  ‘’Psikolojik Sözleşme’’nin pin kodu çözülmüştür zaten aramanıza gerek yok. Selamlar.

 

Çilingir

Hükümdarın biri vezir adaylarını test etmek için üzerinde onlarca kilit olan bir kapı yaptırır. İlk adaya hiçbir alet edavat kullanmadan kapıyı açabilirse vezir olacağını belirtir. Aday böyle bir şeyin mümkün olamayacağını belirtir ve gönderilir. İkinci, üçüncü, beşinci derken son adaya sıra gelir önceki adayların hepsi bunun mümkün olmadığını belirtirler.

Son aday aklının kapının açılmayacağını söylese de, gayretin bu kapıyı itmesi gerektiği belirtir. Kapılar aslında kilitli değildir. Sadece onları kilitli gibi gösteren süsten ibarettir ve son aday vezir olur…

Konyaspor takımı Kayserispor maçında kilidi açmakta bir hayli zorlandı. Aslında bu defansı geçemeyiz nasılsa düşüncesi ile cesur ataklar geliştiremediler. Topa sahip olma, oyuna hükmetme, akın yönleri başarılı paslar gol girişimleri hepsi olumluydu. Bir anlamda saraya kadar girdiler ancak vezir olmak için kilidi açamadılar.

İlhan Palut’un takımı küme düşme korkusunu derinden yaşayan rakibine ciddi bir pozisyon vermeden maçı tamamladı. Bu oyun için Konyaspor takımının kesinlikle çilingir oyuncuya ihtiyacı var. Konyaspor geriye yaslanan takım değil, rakipler özellikle Konya’ya geldiklerinde sert savunma yapıyorlar burada kilidi açabilecek oyuncu eksiği göze çarpıyor. Eldeki kadro ile bu oyun güzel, skor ise akmasa bile damlıyor. Bu maç trafiğinde, bu koşullarda aslında eleştiriden çok övgüyü hak ediyorlar.

Maçın genelinde Adil ve Sekidika takım arkadaşlarının yanında ön plana çıktıysa da genel olarak kötü perfosrmans yok gibiydi. Biraz şansızlık bir parça da pozisyon odaklanmada sorunlar yaşadığımız maçlardan biriydi. Konyaspor ilk golü bulsa bu güçlü oyun karşısında skor artadabilirdi.

Sonuç olarak; Kadro kalitesi ile aldığı puanın tezat olduğu rakibe pozisyon vermeden galibiyeti kaçıran taraf olmak kötü değil, en azından gelecek için umut veriyor. Salı günü burada kaybedilen 2 puanı telafi etmek için 6 puanlık bir maça çıkacağız. İlk hedef beraberlik gibi görünse de, rakibin performansında bariz yükseliş görünse de, oyun anlayışı ile Konyaspor’u kazanan taraf olmaya daha yakın görüyorum. Maç tabiki sahada kazanılır bu yüzden maçın kendi hikayesi de olacaktır.

Maçın sözü; Doğru anahtar ile bir kapıyı ardına kadar açabilirsiniz. O kapıyı size başkasının açmasını beklerseniz daha çok beklersiniz.

 

Aykut hoca ve Ali Turan

Uzun süredir spor yazısı kaleme almamıştım. Ancak izlediğim Beşiktaş maçı bana bu yazının yazılmasını adeta mecbur etti.

Beşiktaş karşısında en tecrübesiz futbolcu olarak ilk 11’ de sahaya çıkan Mücahid’e varıncaya kadar 85 dakika boyunca çok iyi mücadele eden bir Konyaspor vardı.

Evet takımımız oyun olarak istediğimiz kıvamda değildi, istenilen şekilde pozisyonlara giremiyordu ama nihayet karşımızdaki takım Beşiktaş’tı ve ona ezilmeden mücadele ediyordu.

Yediğimiz iki gole de cevap veren ve son dakikalara beraberlikle giren bir Konyaspor vardı sahada…

Ne olduysa oldu. Her şey Ali Turan’ın son 8 dakika içinde oyuna girmesiyle oldu. Ali Turan’ın gireceğini görünce hemen eyvah dedim. Olacaklar içime doğmuştu sanki. Zira Ali Turan daha önceki maçlarda defalarca hatalar yapmış, buna rağmen kadroda sürekli yer almış bir oyuncu idi.

Ali Turan oyuna girdikten sonra kritik noktalarda iki defa topla buluştu. İkisinde de hata yaptı.

Birisinde 6 pas içinde düştü, top boşta kaldı. Orada bir Beşiktaşlı futbolcu olmaması durumu kurtardı. Şayet o bölgede bir Beşiktaşlı oyuncu olsa idi o pozisyonda da golü yemiştik.

Son dakikaya girilirken yaptığı hata affedilir gibi değil. Daha önceki maçlarda yaptığı hatalar da affedilir cinsten değildi ama her nedense Aykut hoca bir ders vermek yerine sürekli kadroda yer vermeyi tercih etti.

Ta geçen sezon Ali Turan’dan bir yarar sağlanamayacağını birkaç kez yazmıştım. Bu maça girerken eyvah demem boşuna değildi. Bunu ben görebiliyorken, bunu herkes görebiliyorken şayet Aykut hoca göremiyorsa tekrar bir değerlendirme yapmasında fayda var.

Bunun bir hata olduğu kasti olmadığı söylenebilir. Kasti olsa zaten yapılan ihanet olur. Bizde kasti olduğunu söylemiyoruz ama bunca hatasına rağmen bir oyuncuya bu kadar şans verilmesi çok fazla…

Adam dışarıda bir beklesin. Maça tekrar çıkmaya iştiyak duysun. Hatalarını gözden geçirsin. Kendini düzeltsin. Olumlu gelişme olursa hak ederse tekrar kadroya girsin.

Bütün hatasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kadroda yer almaya devam ederse o da kendini gözden geçirme fırsatı bulamaz ve hatası gittikçe büyür. Nihayet böyle oldu. Bu futbolcuyu kazanmak değil kaybetmektir.

Sonuçta takıma yazık oldu. Konyaspor’umuza yazık oldu. Konya’mıza yazık oldu. Emeklere yazık oldu.

Konyaspor; 3 maç içerde, 3 maç dışarda olmak üzere son 6 maçtır kazanamıyor. Son 6 maçta, 2 yenilgi, 4 beraberlikle sadece 4 puan toplayabildi.

Artık olan oldu. Bundan sonra toparlanma zamanı. Aykut hocanın Konyaspor’u daha önceki şanlı günlerine geri götürmesini canı gönülden arzu ediyor, bekliyoruz. Başarılar Konyaspor.

Ne Yapıyoruz Böyle?

Çocukluğumda her şeyin bir tadı tuzu vardı. Şimdi ise hiçbir şeyin tadı da yok tuzu da…

Mesela Babam rahmetli çok güzel çoban salata yapardı bende yanında oturur onu seyrederdim…

Öyle özenle yapardı ki sebzelerin hepsi eşit büyüklükte olurdu yemeye kıymazdınız bir tablo gibi olurdu adeta o salata…

Ama öyle bir kokusu olurdu ki o salatalığın soyuldukça buram buram kokusu sarardı her yeri…

Şimdi ise bırakın soymayı doğruyorsunuz burnunuzu yaklaştırıp derin nefesle dahi salatalığın kendine has kokusunu alamıyorsunuz…

Tabi bir tek salatalık da değil yediğimiz içtiğimiz her şey böyle maalesef…

Meyveler, sebzeler hepsi birbirinden güzel makineden çıkmış gibi…

Sanki tek kalıp öylesine yakışıklı ama tada gelince sıfır. İnsanı şişirmekten başka bir şey yaptıkları yok…

Neden çünkü kimyasallarla tadını bozduk tohumların genetiğini değiştirdik kısacası bu konuda elimizden geleni ardımıza koymadık…

Her neyse şimdi bu konunun detayına girmeyelim…

Benim esas anlatmak istediğim şu;

Farkında mısınız? Her şey bol, her şeye ulaşmak çok kolay ama hiçbir şeyde lezzet yok yani tat alamıyoruz…

Çünkü nimete kıymet vermiyoruz…

Her şey o kadar bol ki her zaman böyle olacağını düşünüp önemsemiyoruz nimeti…

Bu sebeple dünyada israf hat safhada özelliklede ülkemizde…

Bunu üzülerek söylüyorum ama ülkemiz israf konusunda dünyada ilk sıralarda…

 Şunu unutmayalım ki; israf bir kapıdan girerse rızık diğer kapıdan çıkar gider…

Acilen bunun bilincinde olup kendimize bir çeki düzen vermemiz gerek…

Mesela bu yaz kuraklıktan endişe ediyorduk ama öncesinde ne yapıyorduk? Suyu çılgınca israf ediyorduk…

Endişeye kapılınca ne yaptık? Tabi ki israfın önüne geçmeye çalıştık ama yine de tam bir farkındalık oluşmadı inşalarda…

Bir şey ne kadar azsa o şeyin kıymeti de o derece artar…

Bunca bolluğa karşılık israf ettikçe nimetler azalacak hatta belki de bitecek işte o vakit anlayacağız ne derece korkunç bir şey yaptığımızı ama iş işten geçmiş olacak…

Dünyada ki toplam nüfusun neredeyse iki katı insana yetecek kadar gıda üretiliyor dünyada ama milyonlarca insan da açlıktan ölüyor bu dünyada… Ve dünyanın dörtte biri de açlık sınırının altında…

Hal böyleyken dünyadaki üretilen gıdanın çok büyük bir bölümü ise çöpe gidiyor maalesef…

Çöpe giden gıdaların çok az bir miktarı bile çöpe gitmese dünyada açlık diye bir şey kalmazdı inanın…

Sırf ülkemizde bile yıllık milyarlarca ekmek çöpe gidiyor…

Ülkemizde israfın boyutu o kadar büyük ki bunun maliyeti milyar liraları buluyor. Dünyadaki boyutunu da varın siz düşünün…

Ülkemizde israf olmasaydı bu para ülke ekonomisine büyük bir katkı sağlayacaktı…

Bu paralarla neler neler yapılırdı birazcık araştırın göreceksiniz…

Aynı zamanda israfın içler acısı boyutunu da göreceksiniz…

İvedi bir şekilde israfın önüne geçmemiz lazım yoksa her şey için çok geç olabilir…

Yok, eğer bu şekilde devam edeceksek hem küresel olarak hem de bireysel olarak bir gün rızkımızın kesileceğini de aklımızdan çıkarmayalım…

Gönül’e Dokunuş / Emrah Savsar / 8 Mart 2021 Pazartesi

 

BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN

BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN

 

Erenler hoş görüp de âlemin telaşını

Eskimiş bir tabutla götürdüler naaşını

 

Ömrü beyhude geçen cana eyvah dediler

Taksiratın affede Yüce Allah dediler

 

Üstüne toprak çekip döndüler mezarlıktan...

Döndüler, çünkü herkes korkuyor karanlıktan.

 

Ufkun kızıllığında kanarken bütün camlar

Sahrayı Kerbelâ'dan gam getirdi akşamlar...

 

Kabristana nihayet düştü sükut gölgesi

Ne bir kuşun çığlığı ne de bir çocuk sesi

 

Bir köşeye kıvrılıp düşündüm öyle mahzun

Dedim Leyla uğruna böyle can verdi Mecnun

 

Şurda taşı yıkılmış ne civanlar yatıyor

Nice sırma saçlılar nice hanlar yatıyor

 

Şurda toprağı çökmüş mezar, kimin mezarı?

Duyan var mı içinden yükselen ah u zarı?..

 

Şu çınar köklerinin sardığı beden kimin?

Servilerin divana durduğu beden kimin?

 

Uyanmasın diye kim sallıyor beşik gibi...

Bir çocuk mezarı şu, aşılmaz eşik gibi...

 

Şu mermer kavukların üstüne işlenen gül

Ne vakit solup gitmiş şu karanfil, şu sümbül?

 

Kiminde hiç bir ışık vermeyen kandil yanar

Üstüne çerağının, bir koca baykuş konar...

 

Kaybolur yavaş yavaş gül yüzünden benleri

Zaman, elinde çekiç, siler tüm desenleri

 

Nâm u ünvânı yitmiş nice şanlı erlerin

Ucu kırık, taşlara işlenmiş hançerlerin...

 

Bin utanca düşüp de yere eğdim başımı

Sessizce akıtarak şu kanlı gözyaşımı

 

Kameti iki büklüm bir dal gibi eğildim

Ben artık o kaygusuz, avâre kul değildim

 

Dedim a dost bilirsin silinir bütün izler

Yerlere kapanmaya mahkum değil mi dizler?

 

Gün gelince ehibbâ çekip gitmeyecek mi?

Tüm şarkılar susup da masal bitmeyecek mi?

 

Çırpınmaz mı sanırsın amansız yelde yaprak?

Sevgilin yâd ellerin ellerini tuttu bak!..

 

Şakıyor bülbül yine, dolaşır bağ u bostan

Ve söyler başka şarkı, anlatır başka destan

 

Yine seyrana çıkar el âlem şen ve şakrak

Ah seni çürütürken kabrinde kara toprak

 

En yakın dostlar bile unuturlar ismini

Düşünür "bu kim?" diye görse bile resmini...

 

Aşinalar yabancı lisan başka türlüdür

Bu çok eski bir şarkı, çok eski bir türküdür

 

Bak hayali bin cihan değen yâr nerden gelir?

Bir soru sor belki de "bildiğin yerden" gelir...

 

Bir gün ağyar da yere kapanacak çâre yok

Bütün yollar tutulmuş, yol var mıdır yâre, yok!..

 

Şu testi, şu kiremit, şu tuğla toprağındır

Şu rüzgârda savrulan, sararmış yaprağındır

 

Gözü yaşlı kalanlar, boş yerine bakınsın

Sen şimdi maverâya bizden daha yakınsın

 

A dostum sözün sonu, yok olur bir gün cihan

Hiç kimse kalmaz geri "küllü men aleyhâ fân"

 

Rabbi zülcelâl'indir elbette kalan, bâki...

Başka her söz yalandır ve her kelâm afâki...

 

Ahmet Efe

31. 3. 2020

Çekmeköy/İstanbul

 

Üretim Bağımsızlık İlişkisi

Üretkenlik, iktisadi kalkınmanın en önemli motoru olduğu hepimizce bilinir. Meşru ve mübah olan her şeyin üretilmesi, ihtiyaç olduğu kadar aynı zamanda bir vatandaşlık görevidir. Köylünün ürettiği ürünler, şehirlinin icra ettiği ticaretler, sanayicinin çevirdiği çarklar bütünüyle iktisadi kalkınmanın bir gereğidir. 
İktisadi kalkınma, milli gelirin yükselmesine vesile olan en doğru yoldur. Milli gelirin yükselmesi, dünyadaki refahın sağlanmasına katkı sağladığı inkar edilemez. 
Her türlü üretkenlik ve iktisadi kalkınma, dünya hayatının refahı yanında ebedi hayatı kazandıracak bir yola vesile oluyorsa büyük bir nimet olur. İşte “ Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver...” ayetindeki dua bunu ifade ediyor. 
Fert ve devlet zenginliği güç, kuvvet olup adaleti, içtimai yardımlaşmayı, mütevazılığı sağlıyorsa; arkasından özellikle Allah’a kul olmayı getiriyorsa ne kadar şükretsek azdır. 
Haram yollarla yapılan veya harama götüren üretkenlik, dünyada kalacağı gibi ebedi hayatı zindana çevireceği izahtan varestedir. 
Üzerinde durulması, konuşulması oldukça önemli olan bu konu ehli tarafından daha iyi izah edileceğinden eminim. 
Aslında benim ifade etmek istediğim hedef nokta bu değildir. Şüphesiz devlet ricali, iktisatçılarımız,sanayicilerimiz bu konunun önemini çok iyi biliyorlar. Benim özellikle vurgulamak istediğim nokta iktisadi kalkınmanın bağımsızlıkla bağlantılı olduğunu söylemektir. Gücümüz varsa vatanımızı başta olmak üzere her türlü kutsalımızı müdafaa edebiliriz. Ayasofya’yı açar her türlü iç ve dış terörü önleyebiliriz. Evimizde rahat uyur normal hayatımıza devam edebiliriz. 
Güçlü değilseniz iç ve diş canavarlara yem olmaktan başka bir yol olmadığı tarihi hadiselerle ispatlanmıştır. Onun içindirki Allah cc bizi bu konuda özellikle uyarıyor. Hatta şöyle emrediyor:“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.”Enfal 60. 
Şüphesiz zaman ve zemin neyi gerektiriyorsa ona göre güçlü ve hazırlıklı olmak zorundayız. İşte güçlü olmanın yolu da iktisadi kalkınmadan geçer. Onun için Türkiye’nin her tarafında bulunan sanayici kardeşlerimize, üretici köylümüze ve güçlü olmamıza katkıda bulunan herkese müteşekkiriz. Özellikle son zamanlarda devlet ricalimizin silahlanmaya verdiği önemi takdirle karşılıyoruz. “Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır” hadisindeki mesaj oldukça önemlidir. 
Bu arada her üretici kardeşimize hatırlatmakla mükellef olduğumuz bir noktayı belirtmek isterim. Doğruluk,kalite,sözde durma,haram-helal ölçülerine dikkat etme ve özellikle Allah’a karşı kulluk görevlerimizi yerine getirme ilkelerinden ödün vermeyelim. Allah’a emanet olunuz. 

Emekli Amirallerin Arkasında Kim Var?

İmtihan için dizayn edilmiş dünya; dar’ul hikmettir.

Her şey mutlaka bir sebebler silsilesine bağlanmıştır; zaman içerisinde gerçekleşir ve biter.

Ebedi mükâfat için dizayn edilen ahiret ise; dar’ul kudrettir, “kün fe yekün” ile sebebe bağlı olmadan hemen yaratılır ve bitmez/tükenmez bakidir.

Bu kısa girişten sonra asıl konumuz  “4 Nisan Emekli Amiraller e-bildirisi” konusuna geçebiliriz.

Muvazzaf veya emekli silahlı bürokrasinin sivillere parmak sallaması geleneği Yeniçerilere dayanır.

Hacı Bektaşı Veli’nin mayasını çaldığı Yeniçeri Ocağı Osmanlı Devleti’nde maddi-manevi büyük hizmetlere vesile olmuş, ancak zaman içerisinde –iyi niyetle- kendilerine tanınan İMTİYAZLARI su-i istimal ederek devlet içinde devlet olmuşlardır.

Yeniçeri ağaları ve onların kendi aralarında düzenli ve sistemli bir şekilde seçtikleri “dayı” ların devlet üstü gücünü öğrenmek isteyenler tarih kitaplarına bakabilir.

“Dayı” tabiri günümüzde dahi aktif ve benzer manada kullanılmaktadır.

Burada bir usulü daha ifade etmek zorundayım.

Louis Pasteur daha çok mikroplarla mücadeleye yoğunlaşmışken, ömrünün sonlarına doğru asıl meselenin mikropların oluştuğu ortamı yok etmekten geçtiği tespitine ulaşmıştır. Siz o ortamı oluşturmazsanız mikrop asla üremiyor, siz o ortamın oluşmasına müsaade ederseniz mikropla mücadele ile işi çözemiyorsunuz.

Bildiğiniz sinekle mücadeleden ziyade, bataklığı kurutma önceliği meselesi.

Biz 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nı tamamen kaldırmak yerine onları tahrik eden ortamı ıslah etseydik, onlara o noktaya getiren imtiyazları tam manasıyla budasaydık;

31 Mart (13 Nisan 1909) Vakası, 23 Ocak 1913 Bâb-ı Âli Baskını, 27 Mayıs 1960 Darbesi, 12 Mart 1971 Muhtırası,  22 Şubat 1962 ve 20 Mayıs 1963 Talat Aydemir Darbe Girişimleri, 12 Eylül 1980 Darbesi, 28 Şubat 1997 Post-Modern Darbesi, 27 Nisan 2007 e-Muhtırası, 17-27 Aralık 2013 Yargı Darbe Girişimi, 15 Temmuz 2016 Darbe ve İşgal Girişimi ve 4 Nisan 2021 e-muhtırası asla yaşanmazdı.

Yakın tarihimizdeki bu olumsuz olayların baş aktörleri cumhurdan kopuk İMTİYAZLI kişi ve topluluklardı.

Peki, kesin çözüm nedir?

Kesin ve kalıcı çözüm silahlı/silahsız bürokrasi, siyasiler, akademisyenler, yargı v.b. bütün erklerin sahip olduğunu bütün imtiyazları ortadan kaldırmaktır.

Cumhuriyet halkın esas alındığı, merkezinde halkın olduğu yönetim biçimidir.

Cumhuriyetin gerçek anlamda tesisi için aşağıda zikredeceğim önerileri hayata geçirelim ilk 5 yıl içerisinde dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girmenin yanında darbe, muhtıra, parmak sallama, ters bakma v.b. bütün vesayetçi yaklaşımlar yok olacaktır.

1.Cumhurun değer merkezinde asgari ücret olacak ve hiçbir devlet görevlisi 3 asgari ücretten fazla ücret alamayacaktır.

2.TBMM’de dâhil bütün resmi kurum yemekhane ve sosyal tesisleri bulunduğu ilin en büyük üniversite yemekhane listesi ve ücretine tabi olacak, ekstra hizmet isteyenler için özel hizmet piyasa rayicinden, özel sektör hizmet sunacaktır.

3.Bütün lojman ve tesisler ya tasfiye edilecek, farklı gerekçelerle tasfiye edilemiyorsa piyasa rayiçlerine göre adil ücretler şekilinde güncellenecektir.

4.Makam araçları bütün devleti kapsayacak şekilde siyaset ve yargıda dahil “C Sınıfı” ve “1600 cc”yi geçmeyecek, hizmet araçları da “B Sınıfı” ve “1400 cc”yi geçmeyecek şekilde düzenlenecek, kapsam dışı bütün araçlar satılacaktır.

5.Ecelin koruduğuna imanın yanında görevde vefatın şehadet olduğu unutulmadan güvenlik abartılmayacak; güvenlik ve itibardan tasarruf olmaz anlayışıyla israf edilen emniyet tedbirleri ve itibara harcanan milyarlar hazineye kalacaktır.

6.Devlette görevinden dolayı sahip olduğu 3 asgari ücret ve C sınıfı makam aracı sadece görev süresiyle sınırlı olacak, görevi bittiğinde bu imkân ve imtiyazların hepsi geri alınacaktır.

Madde/tedbir sayısı artırılabilir, işin özü İMTİYAZLARIN ortadan kaldırılması ve devleti yönetenlerin, yönettikleri Cumhurun ORTALAMASI düzeyinde imkan ve şartlarda hayat sürmeleridir.

İdarede adaletin dünyaca kabul edilmiş temsilcisi Hz. Ömer (r.a.) atadığı valilere şu 5 şartı koşardı:

  1. Ne olursa olsun 5 vakit namazı şehrin en büyük camisinde kılacak CUMHURLA temas halinde olacaksınız.
  2. Asla kapıcı kullanmayacaksınız. Yönettiğiniz insanlardan kim gelirse gelsin, aracısız size ulaşacak, derdine derman olacaksınız.
  3. Asla lüks, pahalı kumaşlardan dikilmiş elbise giymeyeceksiniz, lüks araçlara/atlara(Türk atı) binmeyeceksiniz. Cumhurun ortalamalarında yaşayacaksınız.
  4. Maaşınızla yetinecek, hediye kabul etmeyecek, açlıktan ölseniz beytül mala el uzatmayacaksınız. Beytül mal milletim malıdır ve onlardan habersiz ve maaşınız dışında kuruşuna dokunmayacaksınız.
  5. Ne yaptınız, ne yaşadınız, neye şahit olduysanız her şeyi yazacak, kayıt altına alacaksınız. Her yıl Hacca gelecek Mina’da o yazdıklarınız üzerinden bana hesap vereceksiniz.

Hz. Ömer (r.a.) bu ilkeleri öncelikle kendisi yaşadı ve Valilerine yaşattı. O’nun döneminde fethedilen bütün topraklar samimi Müslüman oldular.

Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Hz. Ebubekir (r.a.) yataklarında 63 yaşında NEBİ/SIDDIK olarak; Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. Ali (r.a.) yine 63 yaşında ŞEHİT olarak dünya imtihan salonundan alındılar.

“İnançlı olmak, cesur olmayı, acı ve düş kırıklığına hazırlıklı olmayı gerektirir. Emniyeti yaşamının birinci koşulu sayanlar inançlı olamaz. Kendini emniyete alan kişi sonunda bir tutukluya dönüşür. Bazı değerler uğruna adım atmak için cesaret gerekir.”

Erich Fromm-Sevme Sanatı

Hz. Adem (a.s.)’in oğulları Habil ve Kabil’in açtığı HİLAFET (Allah’ın/Takva/Akıl/Kalp/Vicdanın yeryüzünde temsilcisi) ve SALTANAT (İblis/Fücur/Nefsin Yeryüzünde Kölesi) yolları önümüzde kıyamete kadar açık kalacak, tercih bizim.

İslam bizden takva dışında hiçbir İMTİYAZIN tanınmadığı bir tarağın dişleri gibi olmamızı istiyor.

Böyle İMTİYAZSIZ bir toplum olduğumuzda DARBE, MUHTIRA, E-Bildiri v.b. alışkanlıklarda kendiliğinden yok olacaktır.

Ne demişti Louis Pasteur:

Siz mikrobun ürediği ortamı oluşturmazsanız, mikropla savaşmak zorunda kalmazsınız!

 

Ramazan Mektebinde, Kur'an ve İnsan

Ramazan mektebinin “MUHABBET SINIFINA geçtik bu gün. Burada “Kur’an ve İnsan” muhabbeti yapacağız. Sözü uzatmadan sizleri muhabbet sınıfına davet ediyorum. Haydi birlikte dersi takip edelim;

 “Doğrudan Kur’an’dan alarak ilhamı,
  Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı”
(M.Akif Ersoy)

Kur’an; sakınanlar ve arınanlar için bir yol göstericidir.

Kur’an; İnancı düzeltmek, ahlakı güzelleştirmek, dünya hayatını düzene koymak, ilahi irade, rıza ve düzene uygun bir dünya hayatından sonra ebedi mutluluklarını kazandırmak için gönderildi.

Kur’an’ın; “belhum adal” dediği; “hayvanlardan daha aşağı” duruma düşmemek, Kur’an’la yaşamakla mümkündür.

Kur’an’la yaşamak, aynı zamanda Kur’an’la İletişim kurmaktır. 

Mümin şahsiyet; Kur’an’la iletişim içine girer. Kur’an’ı, yükseklere koyarak, gelin ve damatların odalarında süs olsun diye nakışlı kaplarda saklamakla şahsiyet elde edemeyiz.

Mümin; aynı zamanda ve her şeyden önce Allah’la iletişim kuran, Kur’an okudukça, Allah’la konuştuğunu bilen insandır.

Kur’an’la iletişime geçen; hurafelerden, akıl ve düşünceye aykırı davranışlardan, ilme ters tutumlardan uzak kalan, Kur’an’ca iletişimi hayat iksiri olarak gören, barışı, kardeşliği, diğer dinlerden olanlara karşı hoşgörüyü, insan sevgisini, adaleti, eşitliği, “veren el” olmayı, “bugün Allah için ne yaptın?” anlayışına ilgisiz kalamayan kimsedir. 

 

Aslında Kur’an bizden, aksiyoner olmamızı, tembellikten, mıymıntılıktan, bana necilikten, beni ilgilendirmez tavırlarından, aymazlıktan, vurdumduymazlıktan, kendine Müslüman olmaktan, sadece kendi çıkarını düşünmekten… kurtulmamızı ister. Başkasının aklıyla değil, kendi aklımızı kullanmayı, başkasının düşünmesi değil kendimizin düşünmesini, başkasının inanması değil kendimizin inanmasını, şeyhlerin, hocaların, hacıların, üstadların, müftülerin, imamların… aklıyla değil, onların dedikleri değil, Kur’an’ın dediği, Allah’ın buyurduğu istikamette ve de kendi aklımızı da devreye sokarak yaşamak en doğru ve en ideal olanıdır.

Kur’an, emanet akıl istemez. Kendi aklımızın, kendi irademizin, kendi düşüncemizin, kendi fikirlerimizin devreye sokulmasından yanadır. Onun için şöyle denir; “sağ gözün sol göze faydası yoktur”, “insan yalnız doğar, yalnız sıkıntı çeker ve yalnız ölür.”

Mümin; aynı zamanda ve her şeyden önce Allah’la iletişim kuran, Kur’an okudukça, Allah’la konuştuğunu bilen insandır.

Kur’an’la iletişime geçen; hurafelerden, akıl ve düşünceye aykırı davranışlardan, ilme ters tutumlardan uzak kalan, Kur’an’ca iletişimi hayat iksiri olarak gören, barışı, kardeşliği, diğer dinlerden olanlara karşı hoşgörüyü, insan sevgisini, adaleti, eşitliği, “veren el” olmayı, “bugün Allah için ne yaptın?” anlayışına ilgisiz kalamayan kimsedir.

 

Emanet

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÕZÜYLE

               Aşık Ataroğlu

 

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

Sevgili dostlar, bu muhabbetimiz de emanet üzerine olsun istedim. Nedense biz millet olarak hatta insanlık olarak bu emanet konusunu ya anlayamadık yada anlamak istemiyoruz. Bir türlü içimize sindiremedik.

Bence insanın eğitiminde en önce verilecek ders emanet olmalı. Ana dilimiz gibi emanetin ehemmiyetini öğrenmeliyiz. Annenin babanın en önemli görevi olmalı bu emanet duygusunu evladına kazandırmak. Ama tabi duyguyu kazandırmak kendi yaşantılarıyla tezat teşkil etmemeli.

Bu duygu ve alışkanlık eğitimine okullarımızda daha da şumullü olarak devam edilmeli ve kazandırılmalı.

Bir japon atasözünde derk ki " Bize bu vatan atalarımızdan miras kalmadı, gelecek nesillerden emanet aldık"

Bu pencereden bakarak vatanımız bayrağımız cumhuriyrtimiz kültürümüz(gelenek görenek örf adetlerimiz  edebiyata eserlerimiz vb.) elimizde bulunan her şeyimiz gelecek nesillerin emanetidir.

En baştan çocuklarımız oyuncaklarını kırıyorsa, okul sıralarını kirletiyor çiziyorsa okul eşyalarına zarar veriyorsa emanet eğitimini almamış demektir.

İleriki yaşlarda çalıştığı kurumlarda da aynı sorumsuzluğuna devam ettiğini düşünün. Düşünün felaket olur değilmi. Zaten de olmuyormu. Çalıştığı fabrikayı zarara uğratanlar hatta yakanlar, yine çalıştığı kurumu babasın malı sanıp kendi menfeatına kullananlar aramızdan çıkmadımı halada devam etmiyorlarmı.

Şimdi biraz da en önceye gidelim. İnsanın ilk yaratılışına. Biz kendi kendimize olmamışız bizi en güzel şekilde yaratan ve ilkimizede Adem diyen bir yaratıcımız var. O da Allah.

Ne bedenimizin var oluşunda nede Dünyanın üzerindeki emrinize verilen her bir şeyin var oluşunda bizim bir sermayemiz yok. Sermaye Onun, onun kârı bizim. Tabi zararıda bize ait.

Senin ruhunu yaratıp üzerine bu bedeni giydiren sahibin, var oluştan bu yana daima rehberler ve kullanma kılavuzlarını da göndermiş.

Demiş ki sana verilen her şey emanet gönderdiğim rehbere birde kullanma kılavuzu verdim. Rehberden bu kılavuzun içinde yazanları öğren ve daima kılavuzu yanında taşı. Dünya hayatında neyi nasıl yapacağını bu kılavuza göre yapacaksın. Gün gelecek emanetini geri alacağım hesabıda o zaman görürüz demiş.

İnsanlığın yaratılışından bu yana ilk insanı kendi kendine ve çocuklarına rehber tain ettikten sonra binlerce rehber göndermiş ve son olarak ta bizlere Hz. Muhammed Mustafa'yı(s.a.v) rehber olarak göndererek hayat ve kulluk klavuzumuz olarakta Kuranı vermiş.

Dostlar bu konuda yazılacak çok şeyler var ama ben sözü şuraya getirmek istiyorum.

Şu anda tüm Dünyayı sarsan bir Çorana virüsü var.Bütün Dünya milletleri bu virüsle kalkıyor bununla yatıyor. Haberlerin hepsi virüs üstüne. Her kafadan tavsiyeler yorumlar. Ayrıca komplo teorileri. Bundan sonra yaşantı şöyle olacakmış böyle olacakmış.

Dostlar Dünya veya yaşantı sağ kalanlar için nasıl olur kimsenin bileceği bir şey değil.İnsanların komplo teorileri varsa Allah'ın değişmez kaderi var. Allah'ın indinde her şey biliniyor ve işleyiş ona göre gidiyor.

Eee Ataroğlu sen işi bitirdin yani hiç bişey yapmıyalımmı der gibisiniz. Asla öyle bir şey demiyorum. Tabi ki üzerimize düşeni yapacağız.

Hemen kullanma klavuzumuza ve rehberimizin tavsiyelerine baktığımızda zaten çok açık .

Ne buyurmuş efendimiz rehberimiz "Bir yerde veba varsa oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba varsa da oradan da çıkmayınız"

İşte sana talimat uymalısın. Daha başka dinimiz ilim dinidir. Doktorların ve bilim adamlarının tavsiyelerine uyacağız. O zamanlar veba şimdi Corona. Geçen çağlar içinde nice virüsler, bulaşıcı hastalıklar çıkmış binlerce insan can vermiş.

Bunların hepsinden yaratan haberdar. Onun izni olmadan hiç bir şey çıkamaz. O dilemezse kimse bir şey dileyemez.

Dostlar muhabbetimizin başında konuşmuştuk ya bu beden bize emanet biz emaneti korumakla görevliyiz. Ölümün ne zaman nerde ne şekilde geleceğini bilemeyiz.

O zaman yapacağımız bütün korunmaları Allah'ın emri olarak yapmalıyız. İşte o zaman hareketleriniz ibadet hükmüne de geçiyormuş.

Vazifeni yap tevekkül et.

Haa, kendi emanetimizi korurken başkalarının emanetine de saygılı olmalıyız çünkü onunda hesabını bizden soracaklar.

Dostlar araya birde fıkra koyalımda hem düşünelim hem de birazcık gülelim.

Babayla oğlu deniz kenarına kamp yapmaya gitmişler. Çadırlarını kurup eşyalarını yerleştirmişler.

Akşama kadar yüzmüşler spor yapmışlar zamanı gelince de yatmışlar.

Gece bir ara baba uyanmış ki yıldızlar görünüyor. Hemen oğlunu kaldırmış demiş bak bakalım yukarıda ne görüyorsun bir değişiklik varmı.

Oğlu yıldızları görüyorum baba deyinca babası tekrar sormuş. Nasıl olmuş bu iş. Oğlu başlamış anlatmaya demiş , Astronomi ilmine göre yıldızlar birer güneştir onlardan galaksiler oluşur falan derken babası ensesine yapıştırmış.

Demiş ulan salak oğlum görmüyormusun çadırı çalmışlar.

Sevgili dostlar inanın çoğumuzun üzerimizdeki çadırdan haberimiz yok ahkam kesiyoruz.

Anlayan ne anlarsa anlasında ben bir ozan olarak muhabbete bir şiirle son vereyim.

Sağlıcakla kalın.

EMANET 2

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

 

Emanetin sahibi var

Odur bize en güzel yar

Yeşil ova karlı dağlar

İniş yokuş düz emanet

 

Karun kadar malın olsa

Evin Barkın altın dolsa

Hesabı var nasıl olsa

Çok emanet az emanet

 

Geçen ömrüm bunca yaşım

Elim kolum ayak başım

Dilim dişim gözüm kaşım

Aynadaki yüz emanet

 

Dört mevsim gelip geçecek

Herkes ektiğin biçecek

Onlar bir mevsimlik çiçek

Torun oğlan kız emanet

 

Ataroğlum gönül eri

Emanete ver değeri

Benim sinem yangın yeri

Ocak onun köz emanet

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Ramazan-ı Şerif; Kur'an-ı Kerim'in İndirilmeye Başladığı Ay'dır

     İçinde bulunduğumuz bereketli günler Ramazan-ı Şerif; kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerîm’in indirilmeye başlandığı ay’dır. Kur’an-ı Kerîm; Allah (c.c.) tarafından Cebrail (a.s.) aracılığı ile Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)' e ilk olarak Ramazan ayı içerisinde bulunan Kadir gecesinde vahye dilmeye başlanmıştır. İlk vahiy Ramazan ay’ı içerisinde Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’e gönderildiği için, Ramazan ayına Oruç ay’ı dediğimiz gibi Kuran ay’ı da diyebiliriz. Kur’an-ı Kerim’i, her zaman okuyup anlayıp hükümlerini yaşamaya gayret etmeliyiz. Ancak Ramazan ayında daha da yoğunlaşıp çokça okuyup çok iyi anlayıp hükümlerini yaşamak, yasaklarından da kaçınmak için çok yoğun çaba göstermeliyiz. Bu güzel özelliğimizi her zaman devam ettirerek, Kur’an-ı Kerimle olan irtibatımıza devamlılık kazandırmalıyız.

     Âyet-i Kerimelerde: “Sizi karanlıktan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indiren O’dur. Şüphesiz Allah, Size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.” (Hadîd Sûresi âyet: 9) “Şüphesizki bu Kur’an en doğru yola iletir ; iyi davranışlarda bulunan Mü’minlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.” ( İsrâ Sûresi âyet: 9) “Biz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, Mü’minler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.” (İsrâ Sûresi âyet:82)  buyrulmuştur.

     Mü’min; Kur’an’dan feyz almasını bildiği, bu maksatla okuduğu, dinlediği, hükümlerine göre amel ettiği için, Kur’an âyetleri kendisine şifa ve rahmet vesilesidir. Ancak buna karşılık, hastanın ilaçtan yararlanmak istemeyişi onun hastalığını artırdığı gibi, zalimin Kur’an’dan uzak durması da onun hüsranını artırır. Kur’an-ı Kerim’in Mü’minlere şifa olmasına karşılık, Kâfirlerin hüsranını artması, Kâfirler’in Kur’andan uzak durması, kendisi ile Kur’an arasına mesafe koyup, düşmanlık yapmaları sebebiyledir. Kim nasıl yaklaşım gösterirse karşılığını mutlaka alır.

     Müslümanlar Kuran-ı Kerim'i okumak, an­lamak ve yaşamakla emrolunmuşlardır. İnandığı ve Hayat Nizamı edindiği Kuran'a karşı Müminin ilk vazifesi O'nu sık sık okumak olmalıdır. Kuran'ın ilk emri "Oku” iken şüphe­siz Kuran'ı okuyamama diye bir mazeret olamaz. Her Müslüman Kuran'ı okumayı ken­disi bilmeli ayrıca aile fertlerine ve öğre­tebileceği kimselere öğretmelidir. Peygam­berimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Hadis-i Şerifle­rinde şöyle buyurmuşlardır: "Sizin en hayırlınız, Kuran'-ı öğrenenleriniz ve öğretenlerinizdir" "Her kim Kuran'dan bir harf okursa ona bir sevap vardır. Her bir sevap ise on katı ile mükâfatlandırılacaktır". "Kıyamet gününde, Kur’an, Allah'ın huzurunda kendisini okuyan ve yaşayan kişi için Allah (c.c..)'a niyaz eder; Ya Rabbi! Ondan razı ol der. Allah (c.c.)'da o kişiden hoşnut olur".

     Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği gibi, inanılan, okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur’andan da özlenen faydalar sağlanamayacaktır. Kur’an ayında, yeniden özlenen şekliyle Kur’an’la buluşalım.Ramazan-ı Şerifin manevi feyz ve bereketinden gereği gibi faydalanmalı, bu kazanımlarımızı hayatımızın bütün dönemlerinde de devam ettirmeliyiz. Nefs-i Emmaremize ve şeytanların vesveselerine dur diyebilmeliyiz. Akıl nimetimiz sayesinde imanımızı güçlendirerek taklidi imandan tahkiki imana ulaşmalıyız. Kısacası nefs muhasebemizi yapmalıyız. Ramazanda Kur’an-ı Kerim tilaveti, hatimler doruk noktaya çıkmakta, ibadetlerimiz artmakta, yardımlaşma ve dayanışmanın en güzel örnekleri sergilenmektedir. Bu özelliklerimizin her zaman aynı anlayışta devamını sağlamalıyız.  Kuran-ı Kerim’in doğduğu ay olan Ramazan-ı şerifte tuttuğumuz oruç, ruhun doyurulması için bedenin aç bırakılması halidir. Oruçla ruh doyurulur, beden terbiye edilir. Yeme, içme, şehevi istek ve arzuların etki alanından kurtularak arzu edilen Manevi güzelliklere oruç ile ulaşmaktayız.

     Ramazan-ı şerifi, Kur’an ay’ı olarak bilip, hayatımızı Kur’an ile yeniden inşa etmeliyiz. Kur’an-ı Kerîm’i Okumalı, anlamalı, tercüme, meal, hadis, fıkıh, İlmihal ve tefsirlerden öğrenmeli ve bu öğrendiklerimizi de hayatımıza hakim kılmalıyız. Bu özelliklere sahip olursak, arzu edilen İman’a ulaşırız.Ramazan-ı Şerifi özü itibariyle kavramalıyız. Allah (c.c.)’ dan gelen ilahi mesajı iyi anlamalı ve o ilahi mesaja uygun yaşamalıyız. Bu ilahi mesajda insanoğlunun iki cihanda kurtuluşa ermesine vesile olacak emir ve yasaklar bulunmaktadır.

     İnsan beden ve ruhtan müteşekkildir. Nasıl ki bedenin yaşaması için yemeye, içmeye v.b. ihtiyacı varsa, bunun gibi ruhun da manevi gıdalara ihtiyacı vardır. Ruhun gıdası da tam anlamıyla Allah (c.c.)’ın Rızasına uygun işler yapıp, yasakladığı fiillerden uzak durmakla mümkündür. Bu mübarek ramazan ayında ruhumuzu da manevi olarak arzulanan şekilde besleyelim. Bedenimizi imsak ve iftar arasında yeme, içme, şehevi istek ve arzularımızdan uzak tutarak arındıralım. Bu nimetlerin ne kadar önemli olduğunu anlayıp, şükretmeye devam edelim. Oruç; sabrı, dayanıklılığı, başkalarını düşünmeyi, nimetlerin önemini, yardımlaşmayı (zekat, fitre, infak) v.b. birçok hususu yeniden hatırlatmakta ve gündemimize getirmektedir.

     Ruhumuzun, bedenimizin, her türlü kirlilikten, arınarak, gerçek anlamda yanıp, arınmayı bu Ramazan ayında başarmak için Kur’an la gerçek anlamda buluşalım. İbadet ve taâtlarımızla kulluk görevimizi en iyi şekilde yapalım. Güzel ahlâk sahibi Müslümanlar olarak her iki cihanda da kurtuluşa erenlerden olalım. Oruç tutan sıhhat bulur. Oruçlarımızla beden,ruh, sıhhat ve afiyete erişmemizi Allah (c.c.)’tan niyaz ederim. 

omerlutfiersoz@gmail.com

 

Adaletin şaşmaz ölçüsü: Ödül ve ceza

ÖZGÜRÜZ AMA BAŞIBOŞ DEĞİLİZ
De ki: “Gerçek, Rabbinizden (gelen)dir. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin."
(Kehf,29)
Evet, özgürüz.
Aklımız ve irademiz var. 
Söz ve davranışlarımızda, hür irademizi dilediğiniz gibi kullanabiliriz. 
Lakin, Bu serbestiyet bize, canlı cansız hiçbir varlığa kötülük yapma, zarar verme hakkı tanımaz. Böyle yaparsak zâlimlerden oluruz. 
Bu da cezasız kalmaz:
"Biz, ZALİMLERE öyle bir cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 
Susuzluktan imdat dileyecek olsalar imdatlarına, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir kalma yeri!..”
(Kehf,29)
Ya sorumlu davrananlar?..
Özgürlüğünün sınırını bilip faydalı işler yapanlar?..
Onlar da elbette ödülsüz kalmayacak:
"Allah’ın ayetlerine yürekten İMAN eden ve bu imanın gereği olarak GÜZEL ve YARARLI davranışlar ortaya koyanlara gelince; 
İyilik yapanların emeklerini elbette boşa çıkarmayacağız."
(Kehf,30)
Dahası...
Ödül sağanağı var:
"İşte ayaklarının altından ırmakların aktığı ve mutluluğun üretildiği merkezler olan Adn cennetlerini böyleleri için hazırladık. 
Orada onlara altın künyeler-bilezikler takılacak; dahası ince ve kalın ipekten sırmalı yeşil elbiseler giyerek oradaki tahtlara (krallar gibi) kurulacaklar: 
Ne güzel bir ödül ve 
ne hoş bir konaktır orası..."
(Kehf,31)
Ceza ve ödül, adaletin gereğidir.
Bunlarsız hiçbir sistem olmaz. Allah'ın sistemi de bu adalet üzeredir.
İnsanlar: "Bunlardan haberimiz yok" demesinler diye, Yüce Allah ayetlerini açık açık anlatıyor. 
Ey Allah'ım! 
Sana hakkıyla iman edip razı olacağın işleri yapmayı, 
böylece dünyada da ahirette de kazananlardan olmayı 
bizlere nasip eyle! 
Amin.

Ayların Şahı Geliyor, Adım Adım Ramazan'a…

Ayların sultanı Ramazan’ın ilk müjdesini, kendisinden 55 gün önce başlayan Recep Ay’ı verdi. Recep Ay’ının girmesiyle Efendimizin, “Allah’ım;  Receb ve Şaban’ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır” mealindeki Hadis-i Şerif’ini hatırladık.

Recep Ay’ı ile beraber mübarek üç aylara adım atmış olduk ve böylece Ramazan’ın ilk gölgesi üzerimize düşmüş oldu.

Recep’in girmesinden hemen sonra üç ayların içindeki ilk mübarek gece olan Regâib Kandilini idrak ettik. Recep ayının ilk cuma gecesi kutladığımız Regâib, Allah’ın biz kullarına vermiş olduğu ihsan ve ikram gecelerinden birisidir.

Recebin 27. Gecesi, Efendimizin hicretinden 8 ay önce bunaltıcı ve sıkıntılı günlerin arasında vuku bulmuş bir ümit gecesidir. Cibril-i Emin’in geldiği ve Efendimizi alıp önce Mescid-i Aksa’ya, oradan da göklere çıkardığı nurlu gece… Miraç Gecesi…

Miraç Gecesi, Efendimizin diğer Peygamberlerin ruhaniyetleri ile görüştüğü, nice âlemlerden geçerek Sidret-ül müntehâ’ya vardığı ve Yüce Allah’ın birçok tecellisine kavuştuğu mübarek gecedir.

Mü’minler Miraca kavuşunca, bu gecede farz kılınan 5 vakit namazın mü’minin miracı olduğunu hatırlarlar. Namazla ilgili eksikliklerinin olup olmadığını gözden geçirirler. Namaz ve diğer kulluk borçlarındaki eksiklikleri gidermek için çaba gösterirler. Bildikleri ile amel ederler, bilmediklerinin yolunu ise Allah’ın açacağına inanırlar.

Daha sonra üç ayların ikincisi olan Şaban ayı misafirimiz oldu. Şaban’ın girişi ile Ramazan’a ulaşmaya sadece bir ay kaldığını ve Efendimizin, “Receb ve Ramazan ayları arasında kalan bu aydan (Şaban’dan) insanlar gafil kalıyorlar” sözünü hatırladık.          

Şaban; kendisinden sonra gelecek olan Ramazan’ın habercisi ve müjdecisi olduğu için, Efendimizin diğer aylara göre bu ayda daha çok ibadet ve taatta bulunduğu ve bu ay için “Şaban günahları temizleyendir” buyurduğu bir aydır.

Şaban’ın 15. gecesinde bereketli, feyizli, faziletli Berat gecesine ulaşmış olduk. Allah’ın inanan kullarını rahmete, af ve mağfirete, ihsana kavuşturduğu ve bütün günahlarından temizlediği bir gece olan Berat gecesinde Efendimizin şu mübarek sözlerini hatırladık:

“Şaban ayının yarısı olduğunda, gecesinde kalkın ibadet edin. Gündüzünde de oruç tutun. Muhakkak ki Yüce Allah o günde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve imsak vaktine kadar şöyle der: Affedilmeyi dileyen yok mu, affedeyim. Rızık isteyen yok mu, rızık vereyim. Şifa dileyen yok mu, şifa vereyim. Şunu isteyen yok mu vereyim, bunu isteyen yok mu vereyim… Bu fecre kadar devam eder.”

Allah; Meleklerin semada iki bayram gecelerinden birisi olan Berat gecesi fırsatını iyi değerlendiren ve tüm mü’minleri Beratını alanlardan eylesin.

Meleklerin diğer bayram geceleri olan Kadir gecesi ise Ramazan’ın son günlerindedir. Regâib, Miraç ve Berat gibi üç büyük fırsatı kaçıranlar için en büyük rahmet ve bereket gecesi olan Kadir gecesi önümüzdedir. Onu ihya ederek büyük feyizlere kavuşuruz İnşaallah… Böylece Yüce Allah, biz kullarına fırsat üstüne fırsat vermektedir.

Berat gecesinin de geçmesi ile artık Ramazan’a iyice yaklaşmış olduk. Recep ayının girmesinden itibaren, mübarek ve faziletli gün ve gecelerin birbiri ardınca gelmesi ile kendimizi bedenen ve ruhen, Ramazan’a hazırlamış oluruz.

Birdenbire, aniden, habersizce değil adım adım, kendimizi hazırlayarak ve alıştırarak mübarek Ramazan’a yaklaşıyoruz. Böylece, ayların sultanını günah yükü ile değil, günahlardan arınmış olarak, tertemiz bir şekilde karşılıyoruz. Geride kalan ufak tefek günah kırıntıları da, o mübarek ayda temizlenir gider İnşaallah…

Üç aylar; Allah’ın rahmetinin ve mağfiretinin coştuğu, feyiz ve bereketinin sular seller gibi üzerimize yağdığı aylardır. Recep tohum ekme, Şaban sulama, Ramazan ise hasat ayıdır. Bu üç ay Allah’a yakınlık aylarıdır.

Efendimiz şöyle buyurur: “Recep Allah’ın, Şaban benim, Ramazan ümmetimin ayıdır.” 

Üç aylar içinde ve bu aylar içindeki bütün gün ve gecelerde, Efendimizin tavsiye ettiği şu duayı sık sık tekrarlamakta sayısız faydalar vardır: 

“Allah’ım sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet.”

Şaban ayının bitimi ile başlayacak olan Ramazan; Kur’an-ı Kerim’in nazil olmaya başladığı, içinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini barındıran ve bütün ayların şahı olan çok mübarek, çok faziletli ve bereketli bir aydır.  

Oruca başlamadan önceki akşam, ilk teravih namazı kılınır, o gece Ramazan’ın ilk sahuru yapılır ve Ramazan ayının ilk günü de Ramazan oruçlarına başlanır.

Buna göre; önümüzdeki Pazartesi akşamı ilk teravih namazı kılınacak ve Salı günü de ilk oruçlar tutulacak. Böylece mübarek Ramazan’a kavuşmuş olacağız.

Receb ve Şaban’ı gerektiği gibi değerlendiren ve yüz akı ile on bir ayın Sultanına kavuşan, Ramazan’da da Allah’ın affına, rahmetine ve mağfiretine ulaşan kullarından olalım İnşallah… 

Mübarek Ramazan, tüm mü’minleri de mübarek kılsın ve İslâm âlemine hayırlar getirsin İnşallah.                                     

HERC-Ü MERC HALDE İKEN RAMAZAN GELİYOR

Dünya telâşeleri ve koşuşturmacaları içinde âdetâ herc-ü merc olmuş bir vaziyette iken, Rahmet ayı, Mağfiret ayı, Gufran ayı ve on bir ayın sultanı Ramazan’a da adım adım yaklaşmış olduk.

Çok kıymetli gün ve gecelerden sonra bizleri şereflendiren, fazileti sayılamayacak derecede fazla olan Ramazan, Yüce Allah’ın Rahmetinin, Mağfiretinin, affının cûşa gelip coştuğu müstesna bir aydır.     

Ramazan, Allah için tutacağımız oruçlarımızın Yaratıcımıza sunulduğu aydır. Ramazan, bir ay boyunca Rabbimizin rızasını kazanmak uğruna nefsimizle yapacağımız büyük mücadelenin verildiği cihad ayıdır.

Ramazan; sadece aç kalarak değil bütün bedenimize ve bütün benliğimize hâkim olmanın ve tepeden tırnağa tüm vücut âzâlarımıza, gönlümüze ve ruhumuza oruç tutturmanın ayıdır.

Ramazan, sadece kendimizi değil başkalarını da düşünme ve yılın bütün aylarında aç kalan insanların varlığını da göz önünde bulundurma ayıdır.

Ramazan, nefis muhasebesi yaparak hata ve kusurlarımızı giderme ayıdır. Ramazan, ahde vefamızı tazeleme ayıdır.

Ramazan, bütün kötülüklerden uzaklaşmanın ve bütün güzelliklere kavuşmanın ayıdır. Ramazan sabır ayıdır. Ramazan sınav ayıdır. Ramazan, nefisleri terbiye etme ayıdır.

Ramazan, şefkat ve merhamet duygularının coştuğu aydır. Ramazan; milli birlik ve beraberliğimizin zirveye çıktığı, değeri ölçülemeyecek derecede büyük bir aydır.

Ramazan Kur’an ayıdır. Yüce Kitabımızın gönderilmeye başlandığı ay olması hasebiyle Ramazan, Kur’an’ın eksiksiz yaşanması gereken ulvi bir aydır.

İşte böylesine kıymetli, faziletli ve değerli, ayrıca içerisinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesi gibi ulvi bir geceyi barındıran Ramazan’da tutacağımız oruçlar, bizim için kurtuluş vesilesi olsun.

Tutacağımız oruçlarımız kötülüklere engel olsun, iyilikler ve güzellikler içersin. Oruçlarımız bizi melekût âlemine sevk etsin, bize şefaatçi olsun, cennet kapıları açsın.

Oruçlarımızı öyle tutalım ki, nefis ve şeytanların gerçek mânâda zincire vurulmasına sebep olsun. Oruçlarımızı bütün benliğimize öyle yayalım ki, affımıza ve bağışlanmamıza vesile olsun. Oruç ve sabırla imtihanımızı başarıyla öyle verelim ki, rahmete ve mağfirete kavuşalım.

Ramazan’da tutacağımız oruçlarımız, yapacağımız ibadetlerimiz, kılacağımız teravihlerimiz ve namazlarımız, vereceğimiz fitre, sadaka ve zekâtlarımız bizleri alıp cennete götürsün.

Bu mübarek ay; samimiyete ve hasbiliğe ulaşmamıza vesile olsun. Riyadan, gösterişten uzaklaşmamıza sebep olsun. Akitlerimize bağlı kalmamızın, ahitlerimizi eksiksiz yerine getirmenin başlangıcı olsun.

Şimdiye kadar kırdığımız kalplerin onarılmasına, gasp ettiğimiz hakların iadesine, zulmün tamamen yok olmasına vesile olsun mağfiret ayı Ramazan…

Düşmanlıkların ortadan kalkmasının, zalimlerin ıslahının ve sevginin, barışın, kardeşliğin, dostluğun tüm dünyada hâkim olmasının yolunu açsın gufran ayı Ramazan…

İslâm âlemine hayırlar getirsin, tüm dünya Müslümanlarına mutluluk, refah ve saadetler getirsin af ve bağışlanma ayı olan Ramazan…

Rahmet esintilerini de beraberinde getirsin bu mübarek, faziletli, kıymet ve derecesi bütün ayların üstünde olan rahmet ayı Ramazan…  

Rabbimiz bizlere, Ramazan’da kavuşacağımız Cuma günleri iki güzelliği bir arada yaşama fırsatı verecek İnşaallah… Hem mübarek Cuma gününün faziletini hem de bağışlanma ve cehennemden kurtuluş ayı olan Ramazan’ın fazilet ve kıymetini bir arada yaşayacağız.

Ramazan’ımız kutlu, dünyamız huzurlu, âhiretimiz cennet olsun İnşaallah…  

DARBE KAFALILAR

Darbe kafalı, cunta zihniyetli kişiler emekli de olsalar bu zihniyetten vazgeçmiyorlar.

1960 dan itibaren sürekli muhatap olduğumuz darbelerin ülkemize çok zararları olmuş, hem maddi hem manevi olarak halkımız çok büyük olumsuzluklarla karşı karşıya kalmıştır.

Bildiriler, muhtıralar, darbe girişimleri ve darbeler ülkemizin bir hayli geri kalmasına, halkımız arasında da büyük huzursuzlara sebebiyet vermiş, kardeşliğimize ve birlik, beraberliğimize büyük darbe vurmuştur.

Yazımı bir şiirimle tamamlıyorum. Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim. 

SOYSUZ, NAMERTLER

Darbe zihniyetli bazı kişiler,

Halka parmak sallar soysuz namertler.

Milletten kopmuşlar, sanki vahşiler,

Hep haini kollar soysuz namertler.

Halk iradesini hiçe sayarlar,

Dış güçlerden gelen emre uyarlar,

Hakk’ı değil, batıl sesi duyarlar,

Dışa mesaj yollar soysuz namertler.

Ayar veremezsin güzel ülkeme,

Dil uzatma benim inanç, ilkeme,

Muhatap olursun sonra öfkeme,

Kesilir o diller soysuz namertler.

 

Muhtıra kokulu, darbe dili var,

Küresel güçlere hizmet eli var,

Uzaktan ayarlı beyin pili var,

Düşmana el sallar, soysuz namertler.

Halka doğrultulan halkın silahı,

Cuntacı kafanın olmaz ıslahı,

Zaman zaman artar darbe iştahı,

Kapandı o yollar soysuz namertler,

Bak On beş Temmuz’a sakın unutma,

Neler oldu gör de yanlış iş tutma,

Geçmişten ibret al, millete çatma,

Kırılır o eller soysuz namertler.

Darbe devri bitti geri dönülmez,

Karanlık günlerle asla onulmaz,

Derin kuyulara tekrar inilmez,

Değişti tüm roller soysuz namertler.

 

Çıkar o rütbeyi boşalt omuzu,

Yakışır oraya FETÖ rumuzu,

Bilmez Kanuni’yi, Fatih, Yavuz’u,

Bunlar çürük dallar, soysuz namertler.

SALİH SEDAT ERSÖZ


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi