Bugün; 19 Kasım 2018, Pazartesi
YAZARLAR
Allah'ı kaybeden insan

                Sahi Allah’ı kaybeden insanın bulacak neyi kalmıştır? Ölüm ötesine inanmayan insan,  yaşarken ama bir daha yeniden varoluşa rağmen dirilmemek üzere zaten ölmüş değil midir? Hayatı iskelet üzerinde görünmekten ibaret zannetmenin insana yaşattığı travmayı,  sanırım  en iyi Allah’ı kaybeden insanlar ifade edebilir. Nereden mi biliyorum? Fransa’nın eski cumhurbaşkanlarından Fransuva Mitterand ateist olarak yaşamasına rağmen ölümünden üç gün önce doktoruna ‘’ölümden sonra başıma geleceklerden korkuyorum. Bana nasıl yardım edebilirsiniz?’’ sorusundan biliyorum. Bu sorunun insan ruhundaki derin acıyı anlamak için psikoloji eğitimi almış olmanız gerekmez.

                Bir insanın Allah’ı inkarında samimi olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Kendilerini ateist olarak tanımlayanlarla  üç beş dakika bir sohbet etme fırsatı bulursanız mutlaka ama mutlaka konuşmalarının bir yerinde Allah’a uğrayacaklardır. O halde neden inkar ediyorlar sorusuna belki  kendilerine göre onlarca  gerekçe bulabilirler ama buldukları her gerekçenin arkasında mutlaka ‘’keşke ben de Müslüman olsaydım’’ tonunda bir şuuraltı talebinin olduğunu hissedebilirsiniz.

                Benim asıl üzüldüğüm nokta, bin yıldır İslam inancıyla yoğrulmuş bir ülkede ateist ve deist gibi Batı orijinli kavramların tv  veya sosyal medyada kendisine tartışma alanı bulabilmesidir. ‘’Seyircisi olmayan bir film gösterimde kalamaz’’ repliğini  hatırlıyor musunuz? Bu tür tartışmalar demek ki reyting alıyor ki gündem oluşturabiliyor.

                Bu tartışmalar bana; rahmetli Necmeddin Erbakan Hoca’nın ‘’gavur aşıkları’’ deyimini hatırlatır hep. Mekanı cennet olası Hoca aslında bu deyimle, derin bir analizin üst başlığını  veriyordu ama bizim  Batı aşkından medeniyet çıkarmaya çalışan nasipsizler, O’nun bu  deyimini alaylı bir gülümsemeyle güya ‘’ti’ye alıyorlardı akılları sıra. Aslında Hoca, Batı’dan ithal edilen eğitim sistemleri, bünyemize uymadığı için bu hale geldiniz ama bunun bile farkına varamadığınızın farkındayım; bu yüzden sizin adınıza üzülmekten başka elimden bir şey gelmiyor demek istiyordu. Nitekim bir TBMM konuşmasında bir sahabeden örnek verirken yapılan  istihzai itirazlara ‘’Aynştayn’dan örnek verseydim alkışlardınız’’ cevabıyla kendilerinin ruhsal röntgenini çekerek açık konuşuyordu ama bizimkilerde kemikleşmiş Batı felsefeleri yüzünden bunu anlayacak incelikten mahrumdular.

                Taklit seviyesinde bile olsa iman gibi bir nimetle tanışmış olan insanın, Batı’nın her türlü  pisliğe bulaşmış  medeniyeti karşısında komplekse düşerek; onların eleştirilerinden çekinip  Peygamberimizin hadislerinde haşa çıntık  aramaya kalkan zekayı anlamakta gerçekten zorlanıyorum ve hayretten aklımın donduğunu hissediyorum. O’nun hadislerini tartışmaya açmalarında bir masumiyet de  görmüyorum. Çünkü Hadis’leri, Batı’lılara karşı savunmakta yetersiz kalacaklarını düşünerek hareket ettiklerini, satır aralarından sizin de okumuşluğunuz vardır.

                 Hadis’leri tartışırken, Kur’an’dan örnekler vermeleri, sıranın Kur’an’a da geleceğinin sinyallerini örtmek için  kullandıkları bir duygu yönetiminin yön değiştirmesinden ibarettir. Zaman içinde Kur’an ayetlerini arzulara uydurmanın, inkara doğru yol almakta bir alt basamak olduğunu bilmediklerini de sanmıyorum.

                Allah’ı kaybeden insanınsa, bulacağı bir şey kalmadığı gibi Hz.Muhammed’i (S.A.V.)sevmeyen insanın da sevecek bir şeyi kalmamıştır. Çünkü tevhid, hem kendi sevgisiyle var olan, hem de sevgiye çağıran mutlak teslimiyetin adıdır. Çağrının kendisini kaybedince, kendilerinin çağırdıkları sevgi, sıcak yaz gününde suyu kurumuş çeşme görüntüsü kadar trajiktir. Selamlar.

Sivas maçı yazısı

Yeni Amasyaspor’a Türkiye Kupası’nda atılan 5 golün ardından, son 5 karşılaşmada galip gelemeyen kalesinde 10 gol gören temsilcimiz Konyaspor kötü gidişe son vermek amacıyla gitti Sivas’a. Türkiye Kupası’nda iki alt liginde düşmeme mücadelesi veren takıma karşı tabiri caiz ise rezil oyundan sonra sadece lige asılacak olmanın öz güveni ile gitmişti. Takım içinde çok su yüzüne çıkmayan fakat kupa maçında Rıza Hoca’nın konuşmasının satır aralarında basit bir beyin jimnastiği ile çatırtılardan ve azda olsa huzursuz bir ortamın oluşunun göstergesinden bahsetmek mümkündü sanki.

Taraftar dokusunun bir türlü uyuşmadığı Rıza Hoca ile geçtiğimiz sezon yaşadıklarımızdan dolayı birazda sabırsız davrandığımız gerçeğini unutmadan bir kıvılcım yakalamak gerekiyordu. Tek kulvarda ilerleyen ve deplasmanda oynayan bir Anadolu takımının en çok isteyeceği günlerden biri olan pazartesi günüydü maç. Yeni bir başlangıç yapmak için her şey çok güzeldi.

Maça temsilcimizin çıktığı onbire bakarsak, Rıza Hoca’nın normali diyeceğimiz takıma Moke’yi eklenmiş gördük. Maçın başında Ömer Ali ile saçımızı başımızı yolduk ve şeytanın bacağını kırıyor muyuz ki dedik lakin bir buçuk saate sığan bir duran toptan bir de son dakikalarda Jahovic’in kendi kendine bulduğu pozisyondan başka pozisyon yok.

Biz böyleyiz de Sivas daha kötü durumda onların evlere şenlik bir defansı, bireysel kendi kendine oynamaya çalışan bir oyuncu grubu var. Sivas bu defans anlayışı ve oyun sistemi ile devam ederse maalesef ligin sonlarına doğru çok can çekişir. Onlar da Ziya ile bir pozisyon buldular, Serkan kalesinde başarılı oldu bir de Robinho’nun vurup Ferhat'ın kestiği top var onun dışında bomboş bir maç. Rahatça orta alanı geçilen baskı, pres mücadelesiz bomboş bir 90 dakika.

Ama insanı üzen bunlar değil takımların kötü zamanları olabilir, insan asıl üzen teknik direktörümüzün maç sonunda çok zevkli bir maç olduğunu iki takımında mükemmel olduğunu iddia etmesidir. Konyaspor içinde bir problem var ne derseniz deyin kaldı ki hem maddi hem manevi olarak ligdeki tüm takımlardan daha iyi konumda bir takım var. Son galibiyetinizi aldığınız Amasya maçında Jahovic’in sorumsuzluğu, Maraş maçındaki takımın ruhsuzluğu, hocanın problemli oyunculardan bahsetmesi, bugünkü maçta Yatabare’nin bana göre kırmızı kart yemesi gereken hareketi, Ömer Ali’nin hem takım arkadaşlarını tavırları ve gördüğü kartlar ve tüm bunların yanına bazı oyuncuların saha içinde desteklenmemesi. Sivas maçında beğendiğim Skubic ve Jevtovic’i söyleyebilirim. Jahovic’te Ankaragücü maçında beni oynat mesajını verdi sanki. Eksik kaldıktan sonra birazda puanı almak için oyunu kontrol altına almak var dersek yanlış olmaz. Ama genel olarak tam bir kör dövüşü.

Sonuç olarak; ligdeki en kötü defans dizilişlerinden biri olan Sivas’ı Robinho’nun kişisel çabaları ile bir yere gelmeye çalışan Sivas’ı on kişi kalmaya rağmen yenebilirdiniz. Keşke Ömer Ali atılmadan evvel oyuna müdahale edebilseydiniz Yatabare kenera gelebilir, Hakemin eyyam yaparak hak etmesine karşın Ömer Ali’yi atamazdı. Çünkü Yatabere’yi atmamanın bedelidir o kartlar, Jahovic ile pozisyon bulur Traore ile onu desteklerdin Vedat yerine Volkan’ı alır Moke’yi de sahada tutarak üçlü ön libero ile sonuca giderdin. Ama sen puandan memnun ben ise Konyaspor’un bu takımla can çekişmesinden rahatsızım nasıl olacak üstadım. Cebinde çorba parası bile olmadan son parasına bilet alan aç, miskin otobüste bu takımın başarılı olması için kendini heba eden çocuğun durumunu demiyorum bile.

Lig çok kötü düşmeyiz elbet ama ben bunu Rıza Hoca geldiğinden beri söylüyorum hedefi olmayan takımların, taraftar baskısı olmayan takımların aranan yüzü Rıza Hocam, iyi insan o ayrı konu. Sevgili Hocam biz iyi top falan oynamıyoruz biz amaçsız sağa sola koşuyoruz. Attığımız goller ya geçmişten gelen alışkanlıklar ya da bireysel çırpınışlar, yediklerimiz evlere şenlik ama sen basit goller yedik demen sıkıntıyı çözmüyor. Hocam, biz şu maçta bunu bunu yapmak istedik, rakibimizin planlarının bizim oyun yapımıza göre şu olacağını B planlarının ise bu olabileceğini düşündük. Kendimizi buna hazırladık. Şuralarda yanlış yaptık buralar doğrumuzdu bu doğruyu artırmak için şunu yapmamız gerekiyor diyecek misin bilmiyorum. Takım içinde problem çıkartanları kadro dışı bırakacak mısın?

Maçın Sözü; Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı gelmiyor…

Konyaspor ders almayı bilmiyor

Her Beşiktaş maçında futbol dışı etkenleri konuşmaktan, yazmaktan yorulduk. Bu kez de maç öncesi U21 maçında çıkan olaylar futbolu gölgeledi. Maç sonrası bir cep telefonu kamerasına yansıyan görüntüler gerçekten çok kötüydü. Konyasporlu futbolcuların Beşiktaşlılar’a saldırması kabullenemez ancak sadece o görüntüyle değerlendirme yapmak da tek taraflı bakmak olur. 

Olayların tam içinde olan isimlerle görüştüm. Yasin Sülün’ün hakem tarafından sahadan atılması olayların başlangıcı. Maç 3-2 Konyaspor’un üstünlüğüyle bitince görüntülerde görünmeyen bölgede Beşiktaşlı bir oyuncu Konyaspor’un kalecisine saldırırken bir diğeri başka bir Konyasporlu’ya tekme atmış. Sonrasında da ortalık karışmış. Yani İstanbul medyasının çevirip durduğu o görüntü olayların sonu. Konyasporlu bir oyuncu da tekme ile yere düşüyor. Zaten galip gelmiş bir takımın rakibe durup dururken saldırması da makul değil. 

Sahadan çıkmaya çalışan Beşiktaşlı’ya vuranlar olduğu gibi koruyan da var. Tabi ki görüntünün savunulacak bir yanı yok. Sonuçta futbol sahasında bunu kim yapıyorsa utanç verici ama her şeye de tek taraflı bakıp rakip İstanbul takımı olunca Konya’yı lekelemeye çalışanlardan sıkıldık artık.

Bu psikolojiden çıkıp maça adapte olmak da hayli zordu. Geçen hafta bireysel hatalarla Göztepe’ye kaybeden Yeşil Beyazlılar’da Rıza Hoca beklendiği gibi Selim’i kenara aldı. Yerine ilk kez forma giyen Diagne sahadaydı. Sakatlanan Jevtovic’in yerine de Volkan Fındıklı oynadı. Tüm kesimlerin hemfikir olduğu Fofana’nın ilk on birde sahaya çıkmaması kanaatine bu kez Rıza Hoca da katılıp Hurtado’yu sahaya sürdü. 

İlk 20 dakika sürekli Beşiktaş’ı üzerine çekmeye çalışan Konyaspor istediği açığı çok net bir pozisyonda buldu ama Yatabare’nin “kolayı yapamama” hastalığı yüzünden boş kaleye gol şansı kaçtı. Hurtado’nun akıl dolu paslarının birinde ise Miloşeviç büyük bir fırsatı harcadı. Üçüncü ise kaçmadı. Skubiç’in getirdiği topu Ömer Ali kaleye gönderdi ama Vida topu elle kesince penaltı ve kırmızı kart geldi. Yatabare’nin golünden çok Beşiktaş’ın 10 kişi kalması müthiş bir avantaj oldu. 

İkinci yarı yine penaltıyla başladı ama hakemin kararına Konyasporlular bile şaşırdı. Tekrarı izlediğimde penaltı kararının ağır olduğunu ve VAR’a bakıp iptal edeceğini düşündüm ama Ümit Öztürk kararında direndi. Ve Yatabare bu kez kaçırdı. Fizik ve moral olarak bitmiş Beşiktaş’a yeniden hayat verdi. 

Neyse ki Beşiktaş da Babel ile inanılmaz bir pozisyon harcadı ve hızını kaybetti. Konyaspor önde olduğu için rahattı ama maç sanki 11’e 11 gibi oynamak çok riskliydi. Çünkü o kadar net pozisyona rağmen ikinci gol bir türlü gelmedi. Bu satırları yazarken korktuğum oldu. Beşiktaş üç dakikada iki gol buldu. İnanamadım. Kimse inanamadı. Dondu kaldı herkes. 10 kişilik rakibe karşı bu kadar savunmaya çekilmek akıl işi değildi. 

Kalan 12 dakikada hiç maçı ister görüntü sergilemedi ama futbolun adaleti yine razı olmadı ve Konyaspor’un beraberlik golü Hurtado’dan geldi.

Rıza hoca ve futbolcular geçen haftaki Maçtan ders çıkarmamış. Umarım 5-0 bitecek böyle bir karşılaşmayı getirdikleri durumdan gereken dersi alırlar. 

Sporda da vefa yokmuş

sedater42@gmail.com

Siyasette vefanın olmadığını biliyorduk da, sporda vefanın olmadığını yeni öğrenmiş olduk.

Ligin bitimine 10 maç kala gelerek, artık düştük bizi kimse kurtaramaz dediğimiz bir ortamda, Konyaspor’u ligden düşmekten kurtaran Sergen Yalçın vefasızlığın kurbanı oldu.

Tüm Konya’nın ümidini kestiği bir anda, Sergen Yalçın ve teknik ekibinin Konya’da gösterdiği samimi gayret sonucu ligde kalan Konyaspor’un yeni yönetim kurulu, tercihini Rıza Çalımbay hocadan yana kullandı.

Rıza Çalımbay ile ilgili bir şey söylemiyorum. Belki Sergen Yalçın’dan daha iyi bir hocadır, bunu zaman gösterecek ama benim söylediğim şey şudur ki; düştük denilen bir anda Konyaspor’u yeniden ayağa kaldıran teknik adama vefa gösterilmeliydi.

Geçtiğimiz sezonda 3 ayrı hocanın ellerine teslim edilen Konyaspor, en başarılı dönemini son 10 hafta içinde Sergen Yalçın ile yaşamış ve her şeyin bittiği yerde Sergen’in samimi gayreti ile yeniden hayat bulmuştur.

Bu başarının karşılığı, Sergen yerine başka bir hocanın getirilmesi ile sonuçlanmıştır.

Aykut hocanın beklenmesini anlamak mümkündür. Sergen Yalçın’ın da bunu anlayışla karşıladığını zannediyorum.

Zira Konyaspor, tarihindeki en büyük başarılara Aykut hoca döneminde ulaşmıştır. Konyaspor, Aykut hocayla altın dönemini yaşamıştır.  

Aykut hocanın olmadığı anlaşıldığı anda ilk görüşme yapılması gereken isim Sergen Yalçın olmalıydı.

Görüşme yapılıp da anlaşılamasa idi yine anlayış gösterilebilirdi.

Ama Sergen hocanın başarısına rağmen kendisine hiç dönülüp bakılmadan başka bir hoca ile görüşülüp anlaşılması bana göre hoş olmadı.

Sergen Yalçın’ın yardımcılığını yapan Çağdaş Atan’ın yaptığı veda açıklaması haklı olarak sitem yüklüydü.

Yardımcı Antrenör Çağdaş Atan, Konyaspor’un teknik direktör olarak Rıza Çalımbay ile anlaşmasının ardından sosyal medya hesabından bir açıklama yaptı.

Atan’ın mesajı şöyle:

“Tüm benliğimizi, cesaretimizi, oyun zekâmızı koyarak Süper Lig’de tuttuğumuz, gelirken sadece günü değil yarınları planladığımız Atiker Konyaspor bugün başka bir hocadan yana tercihini kullandı. Oyuncularımıza, yönetimimize, tüm personele ve taraftarımıza sonsuz teşekkürler. Başarılar Atiker Konyaspor.”

Sitemin yanında oldukça olgun bir mesaj…

Neyse artık olan oldu. Şimdi bize, Konyaspor’umuza büyük emek vererek süper ligde kalmamızı sağlayan Sergen Yalçın ve ekibine teşekkür etmek ve başarılar dilemek düşer.

Konyaspor’un yeni teknik direktörü Rıza Çalımbay ve ekibine de başarılar dilerken, geçen yıl ki çekilen sıkıntıların tekrarlanmaması temennisinde bulunuyorum.

Son olarak Konyaspor’un yeni başkanı Hilmi Kulluk ile yönetim kuruluna da hayırlı olsun diyor, ilk 5 olarak tuttukları hedefin gerçekleşmesini diliyorum.

Yeter Ki Engel Yürekte Olmasın

Engelli olmak bir eksiklik değildir bilakis avantajdır her yönden…

Manevi yönden bir avantajdır mesela. Yüce Rabbimizden gelen bir lütuf, bir hediyedir bir uzuvla imtihan olmak…

Zira imtihanlar insanın kurtuluşu için bir vesile ve bir fırsattır. Tabi imtihanı başarabilen için…

Bunun ilacı ise tevekkül, teslimiyettir ve sabırdır…

Azim noktasından baktığımızda ise yine bir avantajdır engelli olmak. Azmetmek için bir vesiledir bu durum aslında…

Nice sağlam insanlar var ki azim ile uzaktan yakından ilgisi yok hep tüketmekten yana alır tavrını şu hayata…

Üretim yapmaz yapamaz bir şeyler bırakmaz ardında. Kalıcı şeyler konusunda bir şeyler yapsa da yarım kalmıştır hep yaptıkları çünkü azim yoktur o insanda azim

Mücadele ruhu olmaksızın yaşar bu dünyada bu tür insanlar…

Ama biz engelli bireyler için engelimiz bizi azim noktasında motive edecek bir araçtır şüphesiz…

Mücadele ruhu kazandırır bize engeller. Zira engeller aşılmak içindir. Ama bunu başarabilmenin yolu ise engelleri gözümüzde büyütmeden azimle çaba göstermekten geçer…

Her zaman kullandığım naçizane kendime ait bir sözüm var;

Fiziki engel nedir ki? Yeter ki engel yürekte olmasın. Diye…

Bu söz her şeyi özetliyor sanırım…

Bu konuda kendini aşmış fiziki engel nedir ki diyerek engelini engel olarak görmekten vazgeçmiş birçok engelli kardeşim var…

Böyle kardeşlerimi görünce hele hele onların gurur verici başarılarını görünce çok ama çok mutlu oluyorum ve o başarı benim başarımmış gibi seviniyorum kader arkadaşımın adına…

Azimle mücadele eden kaderdaşlarım; spor faaliyetleri, teknolojik faaliyetler, eğitim faaliyetleri, Yazarlık faaliyetleri ve daha birçok faaliyetlerde bulunmaktalar….

Engelli kardeşlerimin birçok alanda aktif olduklarını görmek gerçekten gurur verici…

Peki, bu yeterli mi? Elbette değil bu konuda daha çok engelli kardeşimizin her alanda mücadele etmesi ve iş hayatında, sosyal hayatta aktif rol almaları gerekir…

Aktif rol almamız gereken bilgi birikimlerimizi, fikirlerimizi fiile dökecek, gerçeğe dönüştürecek alanlardan bir tanesi de siyasettir…

Siyasi alanda mücadele vermiş olan, aktif siyasette olan ve bu konuda örnek olan engelli kardeşlerimiz var lakin sayıları çok az…

Açıkçası bu alanda nedense çokta aktif olmuyoruz, olamıyoruz engelli bireyler olarak…

Yaklaşmakta olan yerel seçimlerin bu konuda bizler için bir fırsat olduğunu düşünüyorum…

Neden belediye başkanlıklarında, belediye meclislerinde aktif olmayalım ki?

Bu alanda neden engelli bireylerin sesi, temsilcisi olmayalım..?

Zira bizlerin bu alanda temsil edilmesi çok önemli bir husustur…

O yüzden işini layıkıyla yapabilecek, engelli kaderdaşlarının derdiyle dertlenebilecek ve onların sorunlarını kendi sorunu bilip çözüm noktasında mücadeleler verecek ve aktif olan engelli kardeşlerimize bu alanda da çok ihtiyacımız var…

Buradan kader arkadaşlarıma sesleniyorum; aktif siyasette olun. Bu alanda da mücadele verin. İnanıyorum ki, bizler birçok alanda olduğu gibi bu alanda da başarılı olabilir kaderdaşlarımızı layıkıyla temsil edebilirsiniz…

Allah’a Emanet Olun…

Hayırlı Cumalar…

 

Gönül’e Dokunuş / Emrah Savsar / 2 Kasım 2018 Cuma

 

Gölyazı’nın Ağlayan Çınarı

2016 yılının Mayısında Bursa’dan Çanakkale’ye giderken yol kenarında “Gölyazı” levhasını görmüş ve “Acaba nasıl bir yermiş, gidip bakalım…” diyerek hemen o tarafa dönmüştük. Düz bir arazi üzerinde döne kıvrıla ilerleyip, bu eski yerleşim yerine ulaştığımızda onun göl kenarında ve karaya büyükçe bir köprü ile bağlı olduğunu görünce sevinç ve şaşkınlığımız artı. Civarda turistler dolaşıyor, etrafta birçok balık lokantası ve çay ocağı gibi işletmeler görünüyordu. Gözümüz, köprü kenarında duran devasa çınara ilişince sevincimiz ziyadeleşti.  Önüne konulmuş “Ağlayan Çınar” levhasında, “Gölyazı’da anıt kapsamına giren çok sayıda çınar ağacı bulunmaktadır. Bunların en yaşlısı olan Ağlayan Çınar yerleşimin ada bölümüne geçişte, köprünün yanında yer almaktadır. Yaklaşık 750 yaşında olduğu tahmin edilmektedir. Ağacın gövdesi yaşını belli edercesine büyük ve geniştir.” yazılıydı.

Gerçekten masal kahramanları gibi devasa bir ağaçtı bu. Kalın gövdesinin hemen kenarından çıkıp çok ötelere uzanan ve adeta ikinci bir ağaçmış gibi görünen büyük bir kolu vardı. Alt tarafına dayanak olsun diye bir duvar örülmüş, hemen yanına küçük bir havuz yapılmıştı. Ana gövdesi üzerinde, içine üç basamaklı bir merdivenle çıkılabilen ve içine bir kaç kişinin sığabileceği büyük ve karanlık bir kovuk görünüyordu.

Daha sonra öğrendiğimiz bilgiler kendisine niçin “Ağlayan Çınar” denildiğini açıklar mahiyetteydi. Belki gövdesinden akıttığı özsuyu sebebiyle bu adı almış belki de hakkında anlatılan bir hikâye sebebiyle ona Ağlayan Çınar denilmişti.

Rivayete göre, beldede Rum ve Türkler birlikte yaşamaktayken Mehmet isimli bir genç, Eleni isimli bir Rum kızına âşık olmuş. Birbirlerini çok seven bu iki genç, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Yunanistan’la yapılan mübadele anlaşması sebebiyle ayrılmak zorunda kalmışlar. Bütün ailesiyle Gölyazı’yı terk etmekte olan Eleni’yi takip eden Mehmet, kızın ağabeyi Yorgi tarafından bıçaklanınca daha önce sevgilisiyle buluştuğu bu çınarın kovuğuna gelip, oracıkta can vermiş. Hadiseye şahit olan bir arkadaşı olup biteni Eleni’ye anlatınca kızcağız da hemen kafilesinden ayrılıp geri dönmüş ve Mehmed’in cansız bedeni yanında kendini çınar ağacına asarak intihar etmiş.  Bu acılı aşk hikâyesinden sonra halk, ağacımıza “Ağlayan Çınar” adını uygun görmüş…

Gölyazı, Ulubat Gölü kıyısında küçük bir adacık. Kıyı şeridi ancak 1,5 km kadar. Tarihi geçmişi Roma dönemine ve belki de çok daha önceki çağlara dayanmakta. Eski ismi Apolyont. Hâlâ içinde önceki medeniyetlerden geriye kalmış yadigârlar bulunmakta. Çoğu kısmı yıkılmış yüksek kale duvarlarıyla çevrili kıyı şeridi rengârenk balıkçı tekneleriyle dolu. Her yanda balık tutan, ağ temizleyen, oradan oraya koşuşturan erkekler, kadınlar, çocuklar var. Tarif edilmez bir renk cümbüşü içinde canlı ve hareketli bir yer. İç taraflarda birbirine yapışmış gibi görünen sarı, yeşil, mavi boyalı evler, taş döşeli daracık sokaklar bulunuyor. Sakinlerinin büyük bir kısmının balıkçılıkla geçindiği Gölyazı son zamanlarda beldeye akın eden turistler sayesinde iyice hareketlenmiş durumda. Bursa’ya bağlı Nilüfer ilçesinin gerçekten gezilip görülmeye değer, şirin beldelerinden biri.

Kıyı şeridini baştanbaşa dolaşarak gezimizin keyfini çıkartıyor, Mayıs güneşinden bunaldığımızda bir ağaç gölgesi bulup altında çaylarımızı yudumluyoruz. Birçok yer yeniden tanzim edilmek üzere kazılmış ve inşaat işleri devam ediyor. Tekrar taş köprüyü geçip anıt çınarımızın yanından ilerleyerek “Zambak Tepesi” denilen yere çıkıyoruz. Gölyazı buradan çok daha farklı ve güzel görünüyor. Bütün bunlara rağmen, beldeden ayrılırken, aklımızda daha çok Ağlayan Çınar’ın arzı kuşatan koyu gölgesinin ve hakkında öğrendiğimiz hikâyenin kalacağını biliyoruz. İnşallah bir fırsatını bulur bulmaz buraya yeniden gelir ve belki birkaç gün konaklarız. O vakit altından bereket fışkıran sevgili Ulubat’ta tekne gezisine çıkar, üzerindeki diğer adacıkları da yakından görme fırsatı buluruz.

 

15 Temmuz ve isyanda ısrar

   Kendimi mecbur gördüğüme inanarak yazıyorum. Ne diye bu konulara giriyorsun? Diye tepki gösterenler oluyor. Oysa ki meselenin ciddiyeti herkesin elini taşın altına koymasını gerektirir. Bizim elimiz, bazan hitabet bazan da kitabettir.İsyana karşı suskun kalmak onun haklılığını kabullenmektir. "Haksızlık karşısında susan,dilsiz şeytandır" hadisi şerifi bu gerçeği ifade ediyor.

   15 Temmuz hain kalkışma üzerinden iki yıl geçti. Olayın teferruatına girmeyeceğim. Neticede meşru otoriteye karşı bir isyan olmuştur. İslama göre buna bağilik hareketi denir. Bunun cezası da islam hukukuna göre bellidir. Daha önce bu konuya temas etmiştim.

   Aslında bu yazıda üzerinde durmak istediğim nokta şudur:Huy yani karekter meselesi...

Allah cc Adem'i yarattıktan sonra, İblise "Ademe secde et" emrini verdi. İblis kendisinin ateşten Ademin ise topraktan yaratıldığını öne sürerek üstünlüğünü iddia etti...Bir müddet sonra İblis Ademi yoldan çıkarmaya çalıştı. Derken Adem as şeytanın vesvesesine uyarak hata işledikten sonra TEVBE etti. Allah da onu affetti. Ancak İblis asla isyanından vazgeçmedi ve isyanına ısrar etti.Böylece kıyamete kadar iki çeşit karekter/huy oluştu ki, hepimiz bu konuda imtihana tabiyiz.

   15 Temmuz bağilik hareketi yalnız Türkiyede değil, bütün İslam aleminde ve ümmetin bünyesinde  bir fitne meydana getirdi. Türkiyenin maddi-manevi,beşeri kaybı halen de tam belirlenmiş değildir. Bazılarının yaptığı mağdur olanlar edebiyatına girmeyeceğim. Hele hele şehit ve yaralıları görmezden gelip hep mağdur edebiyatına dalmak en azından erdemsizliktir. Büyük fitnelerde kuru ve yaş birlikte yanıyorsa, bunun sebebi doğruyu ifade etmeyenlerde saklıdır. Devlet suçluyu suçsuzu birbirinden ayırmakla mükelleftir. Bu hüküm doğrudur. Ben bir vatandaş olarak gereken doğru bilgileri devlete veya devleti temsil edenlere vermezsem devlet, mağdurları nasıl ayıklayabilir?

   İblisin tercih ettiği karekteri tercih etmek bir müslüman için yakışmaz. Ortada bir cürmü meşhut vardır. Açık bir cinayet vardır. Eğer Fethullah Gülen ve darbecileri tevbe etmiyorsa bari mağduriyet edebiyatını yapanların tevbe etmeleri gerekmiyor mu? Kafirlere sığınıp Türkiyenin aleyhine çalışmayı hangi ahlaki değerlerle ölçebilirsiniz? Fetö halen de güvenlik güçlerimizi " Eşkiya" diye nitelendirirken onun aleyhine olumsuz tek kelime konuşmayanlara mağdur mu diyelim?(Fetö bir konuşmasında bağlılarına: tek başınıza gezmeyin eşkiya sizi kapar...diyordu)

   Bağilik hareketine kakışanlar ne kadar dindar kabul edilirse edilsin, DİN seçilmiş otoriteye karşı gelmeyi asla kabul etmez. "Biz Allahın istediği gibi bir yönetim getirecektik" deseler dahi, bu iddia kabul edilemez. İnsan öldürmekle, milletin verdiği maaş ve silahla devlete karşı ihanet etmekle meşru hedefe varılmaz. Hedefin doğruluğu ona götüren her yolu meşru kılmaz. 

   Bütün bu ihanetlere rağmen halen de FETHULLAH GÜLEN hakkında olumsuz kanaatlerini ortaya koymayan insanların karekterlerine şaşıyorum. Bu hainin mensupları tarafından ve direktifleri doğrultusunda yapılan bu bağilik hareketini,yapanları ve halen de onlara karşı iyimserlik gösterenleri ihanetle anmak zorundayız. Ancak İBLİS'in karekterini bırakıp Adem aleyhisselamın karekteri olan TEVBE'yi tercih ederlerse, işte o zaman dindeki kardeşliğimiz rahmet, merhamet,adalet ve karşılıklı saygı çerçevesinde elbette devam edecektir.

   İsyanda ısrar şeytanın huyudur.Adem aleyhisselamın huyunu tercihte hayır vardır.ALLAH CC bu milleti ve ümmeti bağilerin şerrinden korusun.

   Allah'a emanet olunuz.

Mutlu olmanın yolu haddini bilmekten geçer

Ne mutlu o kimseye ki haddini bilir, tavrından tecavüz etmez.

Tuuba li men arefe haddehu Ve lem yetecavez tavrahu.

Kendini bilmek=Haddini bilmekdir.

İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir.

Sen kendini bilmezsin,

Ya nice okumaktır.

Okumaktan murat ne,

Kişi Hak'kı bilmektir.

Çün okudun bilmezsin,

Ha bir kuru ekmektir.

Toprağı bol olsun Ara Güler,  “Yaşam size verilmiş boş bir film; her karesini mükemmel bir biçimde doldurmaya çalışın.” demişti.

Bu kareleri, çerçeveleri doldururken en önemli konu kendimize doldurabileceğimiz bir çerçeve çizmemizdir.

Bu da her şeyden önce kendimizi iyi tanımaktan neyi iyi yapabileceğimizi, neyi yapamayacağımızı bilmekten geçiyor.

Bugün kendimizi takdim ettiğimiz en önemli vitrin sosyal medya kanalları oldu.

Buraları kullanan insanlar kendi eserleri olup olmadığına bakmalılar paylaştıkları şeylerin.

O kanallarda çizdikleri çerçeveyi ne kadar dolduruyoruz muhasebesiyle hareket etmeliler.

Sosyal medya kanallarında paylaştığımız bir bilgi doğru değil ve –maddi-manevi- bize yönelik bir mesuliyet ortaya çıkaracaksa, birkaç kişi ile konuştuğumuz mesuliyetin binlerce on binlerce hatta milyonlarca daha fazla günahla ahirette karşımıza çıkacağını unutmayalım.

Takva; ittika kökünden gelir ve manası ‘’korunmak, sakınmak, kurallara riayet etmek’’ demektir.

Takva bir yönüyle, Allah’ın burası sırat’ul müstakim dediği yolun çizgilerine riayet etmek o yoldan sapmamaktır.

Sıkça uyarıldığımız takvalı olmaktan kasıt; sınırlarımızı iyi bilip o sınırları aşmamak, zorlamamaktır.

Vakit insanın en kıymetli sermayesi dostlar!

Bunu kullanırken zamanın lehimize ve ya aleyhimize işlediği husus her şeyden daha önemli olmalı bizim için.

Tek başına doğduğumuz  dünyadan ve tek başına döneceğimiz ahiret için faydalı bir sermaye biriktirmek için vakte hakim olmalı ve sadece faydalı, hayırlı, güzel işler yapmalıyız.

Türkiye üzerine oyun oynanıyor

Son zamanlarda, bir vakitlerin; Müslüm Gündüz, Fadime Şahin ve Ali kalkancı oyunları oynanmaya çalışılıyor. Her zaman olduğu gibi, çeşitli mahfillerden, karanlık emelli ihanet odaklarından, ülkeyi karanlığa, kaosa sürüklemek ve teröre, kardeş kavgalarına, iç savaşa sürüklemek için ellerindeki bütün kirleri bulaştırmakta sınır tanımıyorlar!

Dikkat ediniz, bilhassa Müslümanların, dindarların, mütedeyyinlerin… çok dikkatli olması gereken bir durumla karşı karşıyayız. Neden “Müslümanlar” diye söylüyorum; Müslümanlar üzerinden oyun oynanmaya çalışılıyor da o bakımdan. Edirne’deki olay, tamamen bir provokasyon! Hem de öyle bir görüntü verilmiş ki, bunu yapan tüm Müslümanları karalayacak şekilde! Ne demişti bir kez daha görelim;  

"Atatürk ilah değildir, Allah'ın kanunları var. Atatürk Batı'nın kanunlarını getirdi"

Baktığımız zaman bu sözün yanlış olmadığını görüyoruz. Bunda hakaret falan yok. Hakaret olması için açıkça küfretmesi aşağılaması lazım. Ancak böyle bir sözü, tesettürlü, İslami hassasiyeti olan birisi üzerinden yapmak yanlıştır. Hani yıllarca, Müslümanları yaftalamak, karalamak, işinden atmak için; “Atatürk düşmanı, Atatürk’e hakaret etti…” diyerek çok ocaklar söndürmüşlerdi. Bendeniz yine aynı oyunun oynandığını görüyorum. “Vurun kahpeye” misali.

Bir başka yerde Atatürk büstüne baltayla saldıranları görüyoruz. Baktığımız zaman neden Atatürk heykel ve büstleri hedefte? Neden son zamanlarda bu tür eylemlere ağırlık veriliyor? Sevmeyebilirsiniz, yaptıklarını beğenmeyebilirsiniz ama hakaret etmeyin, hakaret, ne islamidir, ne de insani.

Ama işin asıl acı tarafı, ülkemizi bölmek için, bir vakit; Alevi- Sünni, Türk- Kürt, mezhep ayrıştırması yaparak, tarikatlara bölerek gücümüzü, kudretimizi, kuvvetimizi yok edip, parçalayıp yutmanın planlarını yaptılar. Dünyada “İslamofobi” denen bir heyula çıktı! Adı İslam korkusu. Bütün İslami değerleri yerle bir etmeye, İslami anlayışı sıfırlamaya, yeryüzünden İslam’ı kaldırmaya yönelik Şeytani plan!

İç savaş çıkartmanın provasını yapıyorlar. Seçimler yaklaşırken, ortalığı yangın yerine çevirmenin, tekrar terörü kışkırtmanın çabası içindeler.

Tagutlar, Nemrutlar, Firavunlar, Ebu Cehiller… durmuyor! Şunu unutmayalım, İbrahim’lerini yetiştirmeyen toplumlar, Nemrutların sayısının artmasına sebep okurlar. Akıllı hareket etmek, birliğimizi, düzenimizi, şeytanın, şeytanca oyunlarını iyi görüp tedbirimizi almak zorundayız. Müslüman, bir delikten iki kere elini yılana sokturmaz. Kur’an; “neden düşünmezsiniz?”, “Düşünmez misiniz?”, “Ey akıl sahipleri….” Der.

Vur Abalıya!

“Dindarım” der, hiç dini bilmez,

Alnı asla secdeye gelmez,

Müslümana yüzleri gülmez,

Ama olsun vur abalıya!

 

Dili uzun, yalanı çoktur,

Can sevgisi, acıma yoktur,

Fitnenin ateşini yaktır,

“Allah” deyip, vur abalıya!

 

“Din de ne ola ki?” sorusu,

“İnanmıyorum” der sürüsü,

İslamofobiktir serisi…

Moda bir söz, vur abalıya!

 

“Atam” der, atasını bilmez,

“Vatan” der, vatanını sevmez,

Kulaktan bilgilerle dolu…

Değişmez hiç, vur abalıya!

 

Kutsala düşman, hayat boyu,

Sevmedi dindarı, bu huyu,

Ağzı bozuk, edepsiz soyu…

İşi gücü; “vur abalıya”!

 

Dedemden dinlediklerim

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÖZÜYLE

 

ataroglumehmet@hotmail.com

Sevgili dostlar Çanakkale adı geçti mi veya her yıl Çanakkale zaferimizin yıl dönümü geldi mi her iki dedem aklıma gelir. Allah her ikisini de gani gani rahmet eylesin. İkisi de Çanakkale de gazilik şerefine ermiş kişilerdi.

Babadan dedem olan Mehmet dedem her iki balkan savaşlarından sonra Çanakkale’ye gitmiş orada sağ şakağından giren kurşunla sol gözünü kaybetmiş, tedaviden sonra malulen memleketine gönderilmiş.1959 yılında kucağında beni severken bir anda kollarına gelen bir ağrıyla kıvranmaya başlamış ve çok geçmeden hayata gözlerini kapamış. Mehmet dedemin ancak resmini görmek nasip oldu.

Anamdan dedem olan Hüseyin dedem ile uzun yaşadığından dolayı çok yıllar beraber olduk. Ben köyde olmadığım için benim tatil günlerimi dört gözle beklerdi. Çünkü ben köye tatile gelince dedeme bol kitap okurdum. Kendisi yeni yazıyı okumasını bilmezdi.

Bu arada bol bol da sohbet eder kendisine askerlik hatıralarını anlattırırdım. Hüseyin dedem de her iki Balkan savaşlarına katılmış, Çanakkale’de topçu çavuşuymuş. Çanakkale’den sonra istiklal savaşımızın bütün süresince savaşmış. I. Ve II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz derken oğlum Yunanı denize döktük öyle döndük derdi. Köyümüzdeki Her Milli bayramlarda mutlaka dedeme hatıralarını anlattırırlardı.

Dedem için anlatması çok zordu. Kırk yıl köyümüzün imamlığını yapan dedem savaş hatıralarını anlatmaya geldi mi çook zor başlardı anlatmaya. Beş on dakika ağlamadan yani boşalmadan başlayamazdı. Onu dinlemekte çok zordu. Dinleyenlerde ağlamadan duramazlardı.

Oğlum derdi Çanakkale savaşını anlatmak çok zor, orada yaşananlar ne kelama sığar ne de kaleme derdi. Dedemin anlatamadıklarını ben size nasıl anlatacağım da zaten dostlar sadece bizimkisi hatırlama ve dualar gönderme olacak.

Dedem derdi ki oğlum, biz koskoca bir Osmanlı iken bizim beslediğimiz milletlerin bize azgın köpekler gibi saldırışı akıl alır şeyler değil, kendisinin de manevi ilminin olması sebebiyle bunun mutlaka batınında(gizlisinde) bir sebebi olmalı derdi. Ve Allah bu asil milleti, öncesindeki islama yaptığı hizmetler hatırına tarihten sildirmedi ama çok süründürdü derdi.

Dedemin bu sözleri benimde yaşım büyüdükçe (yani lise son yıllarımda ve üniversitenin ilk yıllarında) aklımı iyiden iyiye kurcalar olmuştu. Konyamızın Mevlana yanındaki büyük mezarlığı ziyaretimde ayrıca bazı şehirlerin mezarlıklarında üçler, yediler diye toplu mezarlar görüyordum ve bunların da manevi meclisler olduklarını duyuyor ve inanıyordum.

Diyordum ki demek her şey Allahın izni ve iradesince manevi meclislerde konuşuluyor, planlanıyor, tartışılıyor. Bizler sadece zahirdeki olayları seyrediyoruz diyordum.

Dedemin, Çanakkale ve diğer cephelerde verdiğimiz I. Cihan harbinin hakkındaki gizlideki sebepleri neydi ki diye düşüncelerime en sonunda cevap bulmuştum. Bu cevabı dedemin sağlığında da kendisine okuduğum zaman çok rahatlamıştı.

Sizde merak ediyorsunuz değilmi dostlar. Biraz sonra size de aktaracağım. Haydi, sizde okuyun bakayım Bediüzzaman’ın manevi meclisteki müşaveresini.

“1335(1919) senesi Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:

Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi:

"Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."

Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:

"Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et."

Ayakta durup dedim:

"Sorun, cevap vereyim."

Biri dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?"

Dedim: "Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira, şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkate kaybettik. Fakat bir saadeti âcile-i müstemirre bizi bekliyor.

Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikballe mübadele eden kazanır."

Birden meclis tarafından denildi: "İzah et."

Dedim: "Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Galip olsaydık, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimâne, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münâfi, hem ehl-i imânın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsaydık, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecektik. Şu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhte edecektik."

Dediler: "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"

Tekrar biri sordu: "Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir?"

Dedim: "Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

"Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı. El cezâu mincinsi'l-ameli

"Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatâdan neşet eden müşterek musibet, mâzi günahını sildi."

Yine biri dedi: "Bir âmir, hatayla felâkete atmışsa?"

Dedim: "Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatâdarın hasenatı verilecektir; o ise hiç hükmünde. Veya hazine-i gayp verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir."

Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş, kendimi buldum. O gece böyle geçti.

Dostlar Çanakalenin, Kafkasya’nın, Yemenin, İstiklal savaşımızın tüm şehit ve gazilerini rahmetle anarken onlara dualar gönderelim onlara layık evlatlar olmaya çalışalım.

Şairimiz üstat Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah bir daha İstiklal marşı yazdırmasın” diyerek âcizane dedemden dinlediklerimi sizlere bir şiirle aktarmak istiyorum.

ZAFERİN ARDINDAN

Dedemden dinledim canlı destanın,

“Çanakkale şanlı yer oğul.” dedi.

Özünden, hemi de canı gönülden,

“Kulağını bana ver oğul.” dedi.

 

Değişmişti tüm dünyanın havası,

Aslında bu haçla hilâl davası,

Yad’a yurt olmadı Türkün yuvası,

“Göğsümüz bir kale, sur oğul.” dedi.

 

Körpe kuzusuyduk Anadolu’nun,

Bir sınav yeriydi Allah kulunun,

Mükâfatı Cennet, cihat yolunun,

“İki yüz elli bin er oğul.” dedi.

 

Yabancı derdime olur mu hekim,

Küfür bir millettir kim olursa kim,

Bakın tarih gösterdi ya nitekim

“Düşün, biraz kafa yor oğul.” dedi.

 

Silahımız azdı, mermimiz dardı,

Yeşil sarıklılar orada vardı,

Milletin imanı yurdu kurtardı,

“Kaybetmek bizlere ar oğul.” dedi.

 

Cihan savaşının başlangıcıydı,

İman davasının dibi ucuydu,

Aslında bizlerin gizli suçuydu,

“Sonra güle döndü har oğul.” dedi.

 

Bir avuç askerin işi değildi,

Hakikattı, asla düşü değildi,

Tabi ki Bedir’in eşi değildi,

“Ama benzerliği var oğul.” dedi.

 

Boğazın suları al kana döndü,

Bizim için ölüm kalım bir gündü,

Bu zaferle melekler de öğündü,

“İlâhî kudreti gör oğul.” dedi.

 

Bin dokuz yüz on beş, şimdiyse doksan,

Yetmiş beş seneye dönüp bir baksan,

Bedenimiz var ya, ruhumuz noksan,

“Bunun sebebini sor oğul.” dedi.

 

Neden verdik bu savaşı ne varsa?

Gözünü oyardık kim yan bakarsa,

Gülle kalkan yerde, kadeh kalkarsa,

“Bir daha kazanmak zor oğul.” dedi.

 

Ne çabucak, hemen unutuverdik,

Cana kast edenin koynuna girdik,

Silahla kazandık, gönülle verdik,

“Müslüman’ı gördük hor oğul.” dedi.

 

Ataroğlu’m nesil saptı yüzlendi,

Atayın kemiği yerde sızlandı,

Milletimin gücü nerde gizlendi?

“Kuran’a gizlenmiş sır oğul.” dedi.

Osmanlı'da DAMAT yöneticiler (3)

Bugün DAMAT Nevşehirli İbrahim Paşayı yazacağız Osmanlı sadrazamı, İbrahim Paşa (D. 1670, Nevşehir – Ö. 1 Ekim 1730, İstanbul). Ezdin (bugün Yunanistan’da) Voyvodası Ali Ağa’nın oğludur.

Osmanlı Sultanı III. Ahmet zamanında on üç yıla yakın sadrazamlık yaptı. Şehzadeliğinde III. Ahmet’in hizmetinde bulundu. Şehzade Ahmed’in padişah olmasından sonra Darüssaade (Topkapı Sarayı'nın Harem Kısmı) Ağası yazıcılığına atandı (1703). bu görevdeyken Veziriazam Silâhtar Damat Ali Paşa, 1715’te Mora Seferine çıkarken İbrahim Efendi’yi mevkufatçı (tımar ve vakıf gelirleri gibi savaş için ayrılan para işlerinden sorumlu görevli) olarak yanına aldı.

1716 yılında başarısızlıkla sonuçlanan Petervaradin kuşatmasından sonra durumu padişaha arz etmek üzere ordu tarafından Edirne’ye gönderildi. III. Ahmet çok güvendiği İbrahim Efendi’yi geri göndermeyerek birinci ruznameci (devletin gelir ve giderlerinin günlük kayıt işleriyle görevli büronun sorumlusu) yaptı.

İbrahim Paşa, 1717’de Avusturya Savaş’ında şehit olan Silâhtar Damat Ali Paşa’nın dul kalan eşi ve III. Ahmet’in kızı olan Fatma Sultan’la nikâhlanarak Saray’a damat oldu. 1718 yılında da sadrazamlığa (başbakanlık) getirildi.

Döneminde yapılan yeniliklerle birlikte, Damat İbrahim Paşa’nın vezirlik ve sadrazamlık dönemi “Lâle Devri” denen bir zevk ve eğlence çağı olmuştur. Bu süreç lâle bahçeleriyle, saray eğlenceleri, helva sohbetleriyle ve ünlü şair Nedim’in şiirleriyle süslenen bir dönemdi.

İbrahim Paşa'nın doğum yeri olan ve o tarihte Niğde’ye bağlı bulunan Muşkara köyüne, başka yerlerden getirdiği akrabalarını yerleştirdi. burayı ilçe yaptı ve kasabayı bir sur ile genişletti. Muşkara adını kaldırıp Nevşehir diye adlandırdı

İbrahim Paşa,  Akrabalarını fazlasıyla korur, kendisine rakip gördüğü kimseleri merkezden uzak tutmaya çalışırdı. DAMAT İbrahim Paşa; ülkeyi imar etmek, ekonomik durumu düzeltmek, Avrupa uygarlığına doğru dönmek için uğraşmış, matbaacılığın kurulmasına yardım etmiş olmakla birlikte, devletin içinde bulunduğu tehlikelere karşı köktenci bir şeyler yapamamış, önlemler alamamıştı.  

Bir taraftan siyasî olayların getirdiği sonuçlar, diğer taraftan iktisadî ve içtimaî meseleler, ülke içinde huzursuzluğun başlamasına neden oldu. Öte yandan yeni vergiler konulması, göçler yüzünden İstanbul'da meydana gelen işsizlik, insanlara büyük bir sıkıntı yaşattı.

Her gün değişik yerlerde hoşça vakit geçiren İbrahim Paşa ile yakınlarına karşı duyulan hoşnutsuzluğu, özellikle yoksul halkın tepkisini biraz daha arttırıyordu. Bütün bu olayların sonunda İbrahim Paşa, Patrona Halil İsyanı adı verilen olayın içine sürüklendi. Bu ayaklanma sırasında Padişah III. Ahmet tahttan indirildiği gibi, Şeyhülislam, şair Nedim ve Damat İbrahim Paşa da parçalanarak öldürüldüler. Damat İbrahim Paşa’nın öldürülmesiyle Lâle Devri de sona erdi.

Kağıthane Deresi... Mehtaplı geceler... Sandallardan gelen gazeller, havuzlardaki nilüfer yapraklarında dinlenen kurbağaları uyandırıyor. Lale bahçelerinde, sırtlarında mumlarla kaplumbağalar dolaşıyor. Söğüt dallarında ateş böcekleri... Mermer Köşk'ün önünde çilingir sofrası,On iki seneye varan sadaret müddeti tam bir çengi ve çegane ile geçmiştir,

Hovardameşrep bir veziriazam. Sefahata meyli olduğu kadar, musikiye, şiire ve edebiyata hevesli.

Tarihe "Lale Devri" diye geçen bu devir, Türklüğün Batılılaşma hareketinin başlangıcıdır.

Saray, Eğlence sarhoşluğu yaşamaktadır sarayda refah vardır israf diz boyudur, Halk ise aç ve sefildir. Padişah ile veziriazamının yükselen hoşnutsuzluğa kulakları tıkalıdır ve bu hal Padişahın saltanatına, İbrahim Paşanın da  hayatına mal olmuştur.

1730 ihtilâli, Patrona Halil, peşine takılmış serserilerle sarayı kuşatmış. Padişahtan bazı yakınlarının kellelerini istiyorlardı. Veziriazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, listenin başında geliyor.

Nihayet III. Ahmet kararını veriyor, Nevşehirli DAMAT İbrahim Paşa'yı gözden çıkarıyordu, "Sen Ortakapı'ya git, ben de geliyorum, Ayaklanan halkı teskin etmemiz lazım " diyerek paşayı Ateşin ortasına atıyordu.  

Nevşehirli, Ortakapı'da canını koruyacak hünkarını beklerken, karşısında cellat Kara Ali'yi buldu. Demek Padişah kendini kurtarmak için, sevgili DAMAT vezirini feda ediyordu!

Cesedi sabah erkenden Babı Hümayun'dan çıkarılarak, kendi yaptırdığı ve bugün padişahın ismini taşıyan çeşmenin önüne bırakılmıştır.

Bir sütçü beygirinin kuyruğuna bağlanarak sürüklene sürüklene Sultanahmet Meydanı'ndaki asilere paramparça teslim edilen Damat İbrahim Paşa, tarihin ibret verici bir örneğidir.

Haftaya; Damat Ferit Paşa

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Müslüman, zan, kusur araştırmak, iftira ve gıybetten uzak durmalıdır

     Müslüman, gerçeği bilmeden, ihtimaller üzerine hiçbir konuda zanla hüküm vermemelidir. Şüphe ve kuruntu üzerine başkalarının suç işlemiş şekilde zan altında bırakılmaları, iftira ve gıybet kesinlikle yasaktır. Kişiler hakkında suizan (kötü zan) ile karar vermek dinimiz İslam’a göre haramdır. Bu husus hukuken de yasaktır. Hiç bir kimse delilsiz zan altında tutulamaz.

     Allah (c.c.) âyet-i kerimelerinde: "Ey iman edenler! Zannın (Şahsi kanaatlerin) ço­ğundan kaçının, zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın, kimse kim­seyi çekiştirmesin, hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan sakının, şüphesiz Allah tövbeleri daima kabul edendir, acıyandır"  (Hucurat Sûresi Ayet 12)

“Hâlbuki onların bu hususta hiç bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” (Necm Sûresi âyet:28) buyurulmuştur.

     Bu ayet-i kerimelerden; zandan kaçınmamız, kusur araştırıp ayıpları deşmememiz ve gıybet etmememiz kesin olarak anlaşılmaktadır.

     Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hayatından öğrendiğimiz hakikatler çerçevesinde; Başkalarının ardından olumsuz konuşmaktan sakınmalıyız. Çünkü başkalarının ardından hoşlanmayacaklarını konuşan kimseler, haram işlediği için suçlu ve günahkâr olup felakete sürüklenmektedir. Bu durumda olanların, ettiği dualar kabul olmayacağı, işlediği iyiliklerin tesirsiz kalacağı, kötülük ve günahlarının artacağını biliyoruz. O’nun içindir ki, Müslümanın günaha sürüklenmesine sebep olan bütün haramlardan kaçınmamız gerekir. 

     Gıybet, başkalarının yüzlerine karşı söylendiği zaman hoşlarına gitmeyecek şeyleri onların arkasından söylemektir. Bu durum ise büyük günahlardan biridir. 

     Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) Sahabelerine, "Gıybetin ne demek olduğunu biliyor musunuz?" diye sorar. Onlar da Allah(c.c.) ve Resulü daha iyi bilir diye cevap verirler. Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: "Mümin kardeşinizin ardından onun hoşuna gitmeyecek bir söz söylemenizdir" Tekrar sorarlar. "Ya o belirttiğimiz kusur Mü’min kardeşimizde varsa, (O zaman da bu sözü söylemekle gıybet etmiş olur muyuz?)" Hz. Peygamber (s.a.s.) bu soruya da şöyle ce­vap verir: "Mü'min kardeşinize isnat ettiğiniz ku­sur gerçekten onda varsa gıybet etmiş olursunuz, onda olmayan bir kusuru söylemişseniz o zaman Mü’min kardeşinize iftira etmiş olursunuz" buyurmuştur. Günümüz Müslümanlarının beklide en önemli dikkat etmesi gereken hususlardan birisi de budur. İçinde bulunduğumuz günlerde kendimizi, zandan, kusur araştırmaktan, iftira ve gıybetten gerçek anlamda uzak tutup, Allah(c.c.)’ın rızasını kazanmaya çalışmalıyız.

     İftira, gıybetten de ağır bir günahtır. Çünkü iftiradan ötürü Allah (c.c.)'a tövbe et­mek için şu hususları yerine getirmek gere­kir: İlk önce kimlerin yanında iftira edil­diyse, oraya gidip, "Ben falanca hakkında şu şu iftiralarda bulundum. Fakat şunu biliniz ki, bütün söylediklerim asılsız ve yalandır." diye itirafta bulunması gerekir. Daha sonra hakkında iftira çıkarılan kimseyle görüşerek kendisinden hakkını helal etmesini istemesi şarttır. Son olarak da Allah (c.c.)’tan günahının bağışlanması için pişman olarak tövbe istiğfar etmelidir.

     İslam Âlimleri gıybetin haram oluşunda ittifak etmişlerdir. Ancak, gıybetin mubah ve helal olan özelliğinden de bahsetmişlerdir. Mubah ve meşru olan gıybet; aşırı günahkârlıkları ile dinimize bir takım uydur­ma adetleri sokmakla tanınmış kişilerin aleyhinde konuşmak ve bunların bütün kötülüklerini ortaya sererek şerlerinden Mü’minlerin sakınmalarını temin etmek her­kesin boynuna borçtur. Böylesine bir gıybet, dinimizce meşru ve mubahtır. Nitekim sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) hadis-i şeriflerinde: "Kendilerinden başkalarının korun­masını sağlamak gayesiyle aşırı günahkârlıkları ile tanınmış kimseleri bütün iç yüzleriyle gözler önüne serin" buyurmuştur.

     Allah (c.c.) ; zandan, kusur araştırmaktan, iftira ve gıybetten gerçek anlamda uzak durarak ve her türlü haramlardan da kaçınarak, emredilenleri yapan şuurlu Müslümanlardan olmayı nasip eylesin. Sıhhat ve âfiyetler dilerim.

omerlutfiersoz@gmail.com

 

Dini inanç ve hayatımız başkasına havale edilemez

Din adına söylenen ve yapılanlara şöyle bakıyorum da öyle saçma ve aykırı şeylere şahit oluyorum ki, bir Müslüman olarak kendimden utanıyorum. Hele yıllarını bu işe vermiş, emek çekmiş, hizmet etmiş biri olarak olup bitenleri bir türlü içime sindiremiyor, kabullenemiyorum.

Din adına anlatılan hezeyanları, uydurulan kıssaları, asılsız rivayetleri ve İsrailiyat düzmeceleri bir tarafa koyalım, kendisine “din büyüğü” süsü vermiş, kılık-kıyafetiyle, saç-sakalıyla, cübbe-sarığıyla göz boyayan sahtekârları ve bunların peşinde giden bir yığın insanı gördükçe çıldıracak gibi oluyorum. Aman ya Rabbi, bu ne cehalet, bu ne garabet! Bilgi çağında “cahiliye devrini” yaşıyoruz adeta din konusunda…  Büyük kalabalıklar, muhataplarını sorgulamaksızın, araştırma yapmaksızın bu gibilerin peşine takılmış, din’de “cahil” fakat sahtekârlıkta “mâhir” şarlatanların sözlerine inanıp dünyasını da ahiretini de kurtardıklarını sanıyorlar!

Dikkat edin, din ve dini argümanlar günümüzde tamamen sanatsal etkinliklere ve ticari faaliyetlere uyarlanmış durumda. Kur'an kıraatleri ve güzel yazı örnekleri başta olmak üzere, ayetlerin muska şeklinde yazıya dökülüp maddi hastalıklara şifa aranmasına, yüzük, kolye ve bilekliklere kazınıp/bastırılıp satışa sunulmasına kadar hayli yaygınlaşmış durumda. Peki ya içerik? Ayetlerin vermek istediği mesajlar? Ferde ve topluma yansıması gereken Kur'anî hayat? Bunlar nerede? Kur'an'ın gönderiliş amacı, içindeki emir ve yasaklarla insanların hayatını düzenlemek değil mi? 

Tabii ki bu hizmeti ifa eden görevlilerin hepsini kast etmiyoruz. İçlerinde örnek olan o kadar samimi ve ehil kardeşlerimiz var ki, bunları tenzih ediyor, sözlerimiz dışında tutuyoruz. Ama bazıları var ki, evlere şenlik!  Bunlar, Kur'an'dan bazı ayetleri ezberlemiş, biraz da dini bilgiler elde etmiş ama Kur'an içeriğiyle hiç ilgilenmemiş, Kur'an'ın hedeflediği hayat tarzından uzak bir dünyada yaşayan sözde din adamları... 

Büyük mütefekkir, sosyolog ve müfessir şehit Seyyid Kutup bu konuda şu tahlilde bulunuyor:

"Bu tip din adamları, inanmadıkları şeyleri dilleriyle söylerler. Ve hayrı emrettikleri halde kendileri yapmazlar. İyiliğe çağırdıkları halde kendileri iyilikten kaçarlar. İlâhi Kelâm'ın aslını değiştirip tahrif ederler. Allah'ın kat'i hükümlerini birtakım menfaat ve arzulara göre te'vil ederler. Yahûdi hahamlarının yaptığı gibi, dıştan ilâhi hükümlere uyar görünüp, diğer taraftan devlet adamlarını ve zenginleri memnun etmek için din hakikatleriyle bağdaşmayan fetvâlar verirler."

Bu bilgilerden sonra sonuca gelelim. Allah’ın Dini, hiç kimsenin tekelinde değildir. İslâm’da “din adamlığı” diye de bir sınıf yoktur. Din’in âlimi vardır. Din’e muhatap herkes, dinini öğrenmek ve yaşamakla yükümlüdür. Birilerinin din adına kötü örneklik sergilemesi bize misal olmaz. Herkes yaptığından sorumludur. Dini hayatımızı başkalarına havale etmek yerine, bizatihi kendimiz sahiplenip benimsemeli, bilmediklerimizi ehil âlimlerimizden sorarak öğrenmeliyiz.

Bu konuda vahiy ve akıl yegane rehberimizdir. Ancak bu taktirde, din bezirganlarının tuzağından ve şarlatanların oyuncağı olmaktan kurtuluruz.

Gönüller Sultanı Mehmed Zahid Kotku

1977 yılının Nisan ayı içinde bir Pazar günü idi. İstanbul’da bulunan İskenderpaşa Caminin bahçesinde bulunan mütevazı eve bir grup arkadaşla topluca giriş yapmıştık. Karşımızda o zamana kadar görmediğimiz ama Mehmet İncili ağabeyimizden sürekli işittiğimiz ve hayalimizde canlandırmaya çalıştığımız, nurâni bir zat duruyordu. Bu zat; dolgun pembe yanaklı, uzun ak sakallı, heybetli ama oldukça sevimli, alımlı, herkesi etkileyen ve hemen manevi mıknatıs alanına alıveren gül yüzlü Mehmed Zahid Kotku hoca efendi idi.

Elini öpüp oturduk. Ruhlara serinlik ve rahatlama bahşeden bir mekânda, manevi ahlâk ve terbiyeyi hayatımıza nakış nakış işleyen konuşmasını dinledik. O konuştukça gönüllerimiz cûşa geldi. İslâm kardeşliğinin önemini ve güzelliğini pekiştirdik. İçimizde sıcacık bahar yelleri esiyordu. Bizi alıp bambaşka diyarlara götürmüştü. Havalarda uçuyorduk sanki… İslâm dini ile müşerref olmanın önemini ve değerini burada bir kere daha tam manasıyla kavradık.

Camide kıldığımız ikindi namazının arkasından tekrar dinledik o sımsıcak ve yumuşacık sesini… Sarıyordu bizi… Tüm bedenimizi ve ruhumuzu kucaklıyordu. Tekrar öpme fırsatı bulduk pamuk ellerini… Doyulmaz sohbetinde yaşantımızı daha da güzelleştiren çok ince mesajlar alarak, huzur dolu bir kalple ayrıldık Camiden…  Aynı gün akşam, Konya’ya dönmek üzere yola çıktık ama gönlümüz ve ruhumuz orada kalmıştı. Daha İstanbul’dan ayrılmadan özlemiştik İskenderpaşa’daki manevi havayı… Tekrar ne zaman gelebileceğimizi düşünmeye başlamıştık şimdiden…

Allah’a (c.c.)  sonsuz şükürler olsun ki, daha sonra defalarca İskenderpaşa’ya gitmek, Efendi hazretlerinin o doyumsuz sohbetlerini dinlemek, o sevimli gül yüzüne bakmak ve o mübarek ellerini öpmek nasip oldu. İskenderpaşa’ya her gidişimizde sanki ilk gidiyormuş gibi aynı heyecanı duyuyor ama her defasında farklı bir tat, ayrı bir lezzet, değişik bir haz ve zevk alıyorduk. Her ayrılışımızda da içimizi bir hüzün kaplıyor ve bir dahaki gideceğimiz günü iple çekiyorduk.

Merhum Mehmed Zahid Kotku Efendi Hazretleri; Çağımızın maneviyat güneşlerinin ve yüzyılımızın manevi mimarlarının en büyüklerinden biridir. Hoca Efendi hazretleri, son asrın en büyük, en mühim ve en mümtaz şahsiyetlerinin en önde gelenlerindendir. Hoca Efendi, hakiki bir salih kul, hakiki bir veli, gerçek bir mürşid, kalp ve gönül ehli mübarek bir zattır.

Hoca Efendi hazretleri, gerçek tasavvuf yolunun nasıl bir yol olduğunu yaşayarak göstermiştir. Tasavvufun bir ilim yolu olduğunu ve mutlaka Kur’an ve Sünnete dayanması gerektiği üzerinde çok durmuştur. Tasavvufun şekil olmadığını, öz olduğunu, insanın kalbiyle ilgili bir konu olduğunu ve bu yolun insanın iç âlemini güzelleştirdiğini ortaya koymuştur. İslâm’ın dışında, İslâm’a uymayan bir yolun tasavvuf olamayacağını gösteren Hoca Efendinin ortaya koyduğu şu ölçü ne kadar mühim ve ne kadar önemlidir: “Sadece farzlarda değil, sünnetlerde bile kıl kadar ayrıcalık gösteren bir kimseyi havada uçar görseniz itibar etmeyiniz, uçarmış sinek de uçar.” 

Hoca Efendi, ortaya koyduğu bu ölçü ile olağanüstü hallerin değil, yaşayışın daha önemli ve ön planda tutulması gerekli olduğunu vurgulayarak çevresindekilere Kur’an ve Sünnete dayalı Peygamberî bir hayat sürdürülmesi gerektiğini tavsiye eden ve kendisi de oldukça titiz bir şekilde bu ölçüyü eksiksiz yaşayan mümtaz bir zattır.

Kimseye tepeden bakmayan, kimseyi kırmayan, şeyhlik tavrı takınmayan, makamını gizleyen ve oldukça mütevazı bir hayat süren Hoca Efendinin herkesi dinleyen, kapısı her zaman açık, herkese karşı güler yüzlü, yardımsever, cömert, herkesin gönlünü alan bir yapısı mevcuttu ve kendisini ziyarete gelenler memnun ve mesrur olmuş bir halde huzurundan ayrılırlardı.

Bakışı ve konuşması ile bir anda gönülleri fetheder, ruhları yumuşatır ve inceltirdi. Konuşması ile ruhlara serinlik ve rahatlama bahşeder, İslami ölçüleri hayatımıza nakış nakış işlerdi. Kendisini ilk gören birisi onun gül yüzlü siması, nurani ak sakalı, sevimli, alımlı çehresi ve heybetli duruşu ile bir anda etkilenir ve manevi mıknatıs alanına giriverirdi. Konuşurken dinleyenleri bambaşka âlemlere götürürdü. Nurani gül yüzünü her gördüğümde, yumuşacık pamuk ellerini her öptüğümde ve o tatlı sesiyle her konuşmasını dinlediğimde uzayda gibi olur, kendimi cennet bahçelerinde uçuyor gibi hissederdim. 

Sohbetlerinde bir yandan ders verir, diğer yandan da dinleyenlerin zihinlerinden geçen sorularına net cevaplar verirdi. Sohbetini dinleyen herkes, kafasında Hoca Efendiye sormayı planladığı sorulara sormadan cevap almış ve tatmin olmuş bir halde huzurundan ayrılırlardı. Hoca Efendinin şaşılacak derecedeki bu kerametine defalarca şahit olmuşumdur. Tatlı ve hoş konuşmaları; dünyaya müteallik olmayan, boş ve faydasız sözler asla içermeyen, gönüllere hitap eden, ruhlarımızı okşayan, yaşayışımızı düzene koyan, yolumuzu aydınlatan ve geleceğimiz için yol gösterici bir mahiyette idi.

Ruhların  temizlenmesi, kalplerin güzelleşmesi ve gönüllerin kirlerden, paslardan arınması gerektiği üzerinde duran ve bu yönde faaliyet gösteren Hoca Efendi; söylediklerini hayata geçiren ve bizzat yaşayan, çevresindekilere de örnek olan çok iyi bir eğitimci idi. Onun yaptığı manevi eğitim sayesinde, o görünmeyen, manevi üniversitesi, ülkemize çok sayıda devlet ve siyaset adamı kazandırmıştır.

Dünyanın her türlü gailesinden ve dünya işlerinden uzak, sadece İslâm adına yapacağı hizmetleri ve ahireti düşünerek yaşayan Hoca Efendi, Türkiye’nin geleceğine de damgasını vurmuştur. Yetiştirdiği talebelerinin, ülkemize yıllarca çok önemli unutulmaz hizmetleri olmuştur ve halen de olmaya devam etmektedir. 

Görünmeyen  Üniversitenin manevi Rektörü Hoca Efendi Hazretleri; başta merhum Erbakan Hocamız olmak üzere ilmi ve siyasetleri ile kendilerini tüm dünyaya kabul ettiren nice insanların hürmet ve saygıda kusur etmedikleri,  huzurunda saatlerce başları öne eğik vaziyette, ayak bile değiştirmeden dizüstü oturarak sohbetini büyük bir edep ve huşû içinde dinledikleri muhteşem bir zattı.

1980 yılının Mart ayında ameliyat olan ve midesinin üçte ikisi alınan Hoca Efendi, aynı yıl Hac’ca gitmiş ve ağır hasta olarak İstanbul’a dönmüştü. 13 Kasım 1980 Perşembe günü aldığımız bir haberle yıkılmıştık. Son zamanlarında oldukça hasta olan Hoca Efendi ahirete irtihal eylemiş, Rahmet-i Rahman’a kavuşmuştu. Aynı gün akşam cenazesine katılmak üzere gönül dostlarıyla birlikte İstanbul’a hareket ettik. 14 Kasım 1980 Cuma günü, Süleymaniye Camiinde Cuma namazının ardından on binlerin katıldığı muhteşem bir cemaat tarafından cenaze namazı kılınan Hoca Efendinin naaşı, Süleymaniye Camii haziresinde, Kanuni Sultan Süleyman türbesi arkasında,  hocaları ve üstadlarının yanındaki  ebedi istirahatgâhına defnolundu.

Mehmed Zahid Kotku  Efendi Hazretlerinin güzel ahlâkının yaşantımıza örnek olması temennilerimle, Hak’ka yürüyüşünün 38. yılında kendisini bir kere daha rahmetle yâd ediyor, Yüce Allah’ın (c.c.) engin rahmetinin üzerine olmasını ve biz acizlere de şefaatçi olmasını Rabbimden niyaz ediyorum. Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim.

Merhum Mehmed Zâhid Kotku Hazretlerinin hadîs derslerinde tutulan notlardan bir derleme:

● Az ye. ● Az uyu. ● Az konuş. ● Cömert ol. ● Nefsine muhalefet et. ● Tevâzu'lu, alçak gönüllü ol.

● Güler yüzlü ol. ● Dedikoduya karışma. ● Tefekkürü unutma. ● Kat'iyyen kimseyle münakaşa etme.

● Kimsenin ayıbını görme ve araştırma. ● Kim bir şey isterse vermeye çalış. ● Tembellik etme.

● Zamanını boşa geçirme. ● Gaflet yerlerine hiç uğrama. ● Peygamber sav'in sünnetine tam sarıl.

● Muhakkak her gün Kur’ân-ı Kerîm’den bir bölüm oku. ● Tam edepli ol. ● Sabır dinin yarısıdır; unutma.

● Mekruhlardan mutlaka kaç. ● Şek ve şüpheden uzak ol, sıdk ehli ol. ● Öleceğini bilsen yalan söyleme.

● Aceleci olma. ● Asabî olma. ● Sûizannı bırak. ● Hırsı bırak. ● Her şeyin sonunu tevekkül ile bekle, Kadere her zaman teslim ve râzı ol. ● Müslümana karşı aman buğzetme. ● Benlik taşıma.

*Eller yahşî, ben yaman, eller buğday ben saman* de ve öyle de ol. ● Nefsini dâimâ zemmet/kötüle.

● Duâ ederken kardeşlerini unutma.  ● Şeytâna fırsat verme; uyanık ol. ● Nefsine fırsat verme; kontrol et.

● Dilini zikrullahda dâim eyle. ● Sadakayı unutma. ● Erken yat erken kalk. ● Akâid ve fıkıh öğren.

● Hadisleri öğren ve onlarla amel et/en az kırk tane. ● İlminle âmil ol/bildiklerini uygula.

● Devamlı istiğfâr ehli ol. ● Kimden bir nasihat duysan, kendi ayıplarını düşün. ● Haktan uzaklaştıracak kötü arkadaşın bulunmasın; varsa terk et! ● Âsî kimselerin yüzüne bakma ki, basîret gözün kapanır.

● Sabah akşam murâkabeyi/iç kontrolü elden bırakma. ● Kibir ve ucubu/amellerini beğenmeyi terk et.

● Camiye devam et. ● Allah’ı ve ölümü aklından çıkarma. ● Yaptığın iyilikleri ve sana yapılan kötülükleri unut!

 


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi