Bugün; 05 Haziran 2020, Cuma
YAZARLAR
“Milletvekillerini lider değil halk seçsin”

CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçtaroğlu "milletvekillerini lider değil halk belirlesin" demiş.

Tamamen katılıyorum.

"Meğer başkanlık sistemi var, öyleyse milletvekilleri şu şekilde seçilmeli" şeklinde önerilerimi daha önce de yazmıştım. Yanlış anlaşılmasın. "Bu önerilerim dikkate alınsın" diye değil, kendi hayal âlemimi zenginleştirmek için yazıp geçmiştim sadece...  Yoksa ben kimim ki böyle ciddi bir konuda devlet büyüklerimize öneri sunabileceğim? Haddime mi yani?  Büyüklerimiz varken böyle bir densizliği yapabilir miyim hiç?

İşte bu hayal âlemimde benim cahil kafam, sistemi şu şekilde kurmuştur kendi içinde...

Mahallemde herkes kendi inisiyatifiyle milletvekili adayı olabilir. Ben de kendi kayıtlı olduğum mahallemde, milletvekili adayı olurum. Adaylık için partime para pul v.s. de vermem ha... Mahallem beni seçer. Benimle birlikte seçime katılanların içinde mesela ilk on kişi ilçe teşkilatına gönderilir. Her mahalleden oraya gelen listeler birleştirilir ve o kişiler ilçede seçime tabi tutulurlar.

Seçim sonuçlarına göre yine mesela her ilçeden listedeki ilk on kişi il seçimi için il teşkilatına gönderilir her ilçeden gelen listeler birleştirilir o listelerdeki kişiler de il seçimine tabi tutulurlar. Seçim sonuçlarına göre diyelim ki Konya'da 16 milletvekili seçilecek mesela yine İlk 32 kişi milletvekili seçimlerine girer ve ilk 16 kişi milletvekili olur. Tabi bu seçimlerin hepsi seçim kurulları vasıtasıyla yapılırlar.

Bu listelere Türkiye genelinde liderlere mesela 50 kişilik bir kontenjan ayrılır ve liderler o elli kişiyi Türkiye genelinde listelere serpiştirir ve kazanmalarını sağlarlar. Zira liderler kendi tanıdıkları isimlerle çalışmak isterler. Bu kadar fırsat da verilsin liderlere yani...

Ama diğerleri halkın doğrudan seçtiği milletvekilleri olur ve ne lidere biat etmiş olurlar ne parti teşkilatına el avuç ovuştururlar ne TBMM'de kafalarına hiç yatmayan bir konuda bile  “indir-kaldır" yaparlar ne gelecek seçimlerde liderin listeye koyup koymama endişesini yaşarlar.

Sadece ve sadece kendi mahallerindeki, kendi ilçelerindeki, kendi illerindeki seçmenin gözüne girebilmek için uğraşırlar, çalışırlar ve kesinlikle çok güzel işler üretirler. Üretirlerse tekrar seçilirler üretemezlerse kaybolur giderler. Hürriyet budur işte. Şu ana kadar bize yutturmaya çalıştıkları hatta yutturdukları şey ne ‘hürriyettir’ ne ‘özgür iradedir’ ne ‘hâkimiyet milletindir’ ne de ‘demokrasi’dir...

Kaba hatlarıyla izah etmeye çalıştığım böyle bir seçim sistemi getirilmiş olsa eğer, her Türk vatandaşının milletvekili seçilebilme şansı doğar. Şimdi böyle bir şans var mı? Hayır yok. Ama bu sistemde lider kalksa ‘mahallenin delisi’ni listenin başına koysa garanti milletvekilidir.  Aklıma gelmişken, keşke her lider bir tane ‘mahallenin delisi’ni” liste başı yapsa...

Bu sistemde benim tespit ettiğim tek sakınca şudur. PARA...

"Bu sakıncayı ortadan kaldırabilecek dünyada henüz beşeri bir sistem var mıdır?" ona da inanmıyorum. Sadece şuna inanıyorum; "vicdan nedir?" "Allah korkusu nedir?" "Ahlak nedir?", "İnsanlık değerleri nelerdir?" Bu değerlere uyulmaması halinde ceza-i müeyyideleri nelerdir?" "Bu müeyyideler uygulanabilir mi?" "uygulanamaz mı?" v.s konuları cahil kafamı kurcalayan hususlardır.

Yani açıkçası; yine zenginlerin seçilme şansı bu sistemde de artar. Zira seçmene maddi katkı yapma gücü olan ve kendisinin oy yetkisini bu maddi katkıya değişebilecek “karakteri zayıflar” çıkabilir ve işte o zaman bu durum yine fakirlerin aleyhine bir sonuç doğurmuş olabilir...

Ama benim bu sakıncayı ortadan kaldırması için de kesin bir önerim var. Benim bu cahil kafam öneri üretmekte bir numaradır. Bunu da diyeyim de kendisine “cahil” deyip durmamdan dolayı kafam gücenmesin. Önerim şudur. Partilere yapılan milyonlarca lirayı seçmene dağıtırsınız bu iş de kendiliğinden çözülmüş olur. Nasıl ama?

Parti liderliği mevcut duruma göre kesinlikle padişahlıktan daha güçlü bir makamdır. Bütün parti liderleri için geçerlidir bu söylediklerim.

Bu nedenle kimsenin diğer parti liderini "DİKTATÖR" diye suçlamasına gerek yoktur. Zira hepsinin iki dudağı arasında olan o kadar çok konu vardır ki... Lider; "bu milletvekili adayıdır" diyecek hop biz de ona oy vereceğiz, lider; "bu belediye başkanı adayıdır" diyecek hop biz de ona oy vereceğiz, lider; "bu il, ilçe, belde teşkilat başkanı olacak" diyecek hop biz de ona oy vereceğiz.

DEMOKRASİ bu ise eğer ben o demokrasi de yokum arkadaş. Yani ölüp gideceğim ve milletvekili adayı olamayacağım, listelere girme şansım da olmayacak... E, böyle olacaksa o demokrasiye niye inanayım ki?

Söylediği her şeye karşı çıkacak değiliz ya... Sayın Kılıçtaroğlu'nun bu teklifi bence de uygundur ve söyledikleri, tarafımdan da bu yazı ile onaylanmıştır. 

Üç nokta...

 

Türkçe bilen aranıyor

                ‘’Neden bir bayram yazısı değil’’ diye sitem edeceklerin sayısının çok fazla olacağını sanmıyorum; eski bayramların tadı yok diye söze başlayacaklarımız çoğunlukta olduğu için. Yine de mübarek  Ramazan Bayramınızı yürekten kutlayarak Allah’tan tekrarını nasip etmesi niyazıyla  başlamak istiyorum.

                Nejat Muallimoğlu’nu bilmiyordum  Derin Tarih dergisinde  rastlayıncaya kadar. Böyle  Türkçe aşığı birini tanımadığıma hayıflandım doğrusu ama suçumuzu savunurken kullandığımız muhteşem bir yeteneğimiz(!) vardır bilirsiniz; suç bizde değildir(!) mutlaka karşıda birinde veya bir yerlerdedir.

                ‘’Bir Türk Vatana Döndü’’ isimli eserinden bir sayfa aktaran dergi, yazıya ‘’Türkçe Bilen Aranıyor’’ diye ironik olsa da, düşündürücü ve çarpıcı bir başlık atmış. Uzun yıllar yurt dışında kaldıktan sonra Türk vapuruyla ülkesine dönerken güvertenin barında, kendi  aralarında konuşan genç mühendislerin Türkçe’yi  katlettikleri ve  güya ülkede de saygın bir konumda olduklarını öğrenmenin verdiği hayretle dehşete düşen bir entellektüel için yazının başlığı çok isabetliydi doğrusu..

                Muallimoğlu’nun gözlemiyle, genç mühendislerin konuşmalarından kelime hazinesi diye bir  kavramdan neredeyse söz edilemez. O kadar yani. Konuşmalarında fikir yok zaten ama kullandıkları kelimeler arasında meramını  ifade edecek bir rabıta da yok.  Muallimoğlu, bunların kelime dağarcığında(!) ‘’çok’’ ‘’güzel’’ ‘’büyük’’ kelimelerinden başka  kelime yok mu diye sorarken  hayretten donup kaldığını hissediyoruz.

                Türk  barmene:  ‘’şey bak sana bana. Ver sana o şey den bir tane. ’’Barmen: ‘’ne istediniz beyefendi? Hangi şeyden?’’ ‘’ Şey yahu neydi o? Ha martini. Martini’’ Şortlu bir kız, yanındakine: ‘’Şeref be!.. Kafir İtalyan beni kazıkladı.’’ Bir diğer kızımız yanındaki erkek arkadaşına:  ‘’matrak mı geçiyorsun benimle yahu’’ gibi konuşmalar için 2003 de vefat eden Nejat Bey bugünü görseydi  ‘’Zavallı Yahya Kemal ‘’Bu dil ağzımda annemin sütüdür’’ dediğin Türkçe’yi, bu üniversite gençliğinin ne hallere getirdiğini  görmek için bir kalksaydın eminim kalktığına pişman olurdun’’ diyebilir miydi?     

             Zavallı Nejat Bey  II. Abdülhamid zamanının gazetelerini inceleme fırsatınız olduysa bile belki de edebinizden dolayı  konuya girmek istemediniz ama biz de size, sizin Yahya Kemal’e söylediğinizi söylemek için, zamanın Mizan Gazetesinden padişaha karşı ‘’ifrit’’ ’’pinti’’ ‘’yezid’’ ‘’hırsız’’ ‘’katil-i ekber’’ ‘’ayıplı beşeriyet’’ ‘’kızıl sultan’’ ‘’büyük cani’’ ‘’vicdansız’’ ‘’müstebit’’ ‘’Yıldız Sarayındaki çete reisi’’ gibi kelime ve tamlamaların bırakın konuşma dilini, yazı dilinde kullanıldığını hatırlatalım.

                Sahi sizin, Sözcü diye bir gazete ve yazarlarını tanımak gibi bir şanssızlığınız olmadı değil mi?. Nasıl mı? Sözcü Gazetesini  Arap  alfabesiyle basın tıpkı Mizan. Bir de emekli memur gazetesi var ki, kendi meslektaşlarına  veya Abdülhamid yanlısı gazetelere ‘’yandaş basın’’ ‘’yalancı’’ ‘’cahil’’ ‘’gafil’’ ‘’mangırperest’’ ‘’yardakçı’’ diyen Osmanlı Gazetesi  gibi, küfrüyle meşhur.

                Ne dersiniz üstad? Vapurda ki gençlerden özür dileyelim mi sizin adınıza. Sosyal medyadaki kepazelikten iki satır haber versem berzah alemi sana cehennem olur. Ruhun şad olsun. Selamlar.

 

Sen de haklısın

Türkmenistan, Belarus, Nikaragua ve Tayvan’da oynanan liglerin aksine, son zamanlarda dünya futbolunun merakla beklediği acaba üst düzey ligler oynanacak mı? Oynanmayacak mı? tartışması gündem olmuş durumda bazı ülkeler bırakın bu seneyi önümüzdeki birkaç yıllık oynatmayı düşünürken Almanya gibi olmazsa olmaz illa oynanacak diyen ülkelerde yok değil. Ülkemizde ise Avrupa'da birçok ülkede olduğu gibi futbol açısından tıpkı oynanan oyun gibi bir kaos ortamı var.

Kimilerine göre, salgın sürecini çok güzel atlatan yada  en az zararla çıktığımız süreçte futboldaki bu aceleci tavır hoş değilken kimileri ise hayat devam ederken oyuncuların ne özelliği var düşüncesi hakim. Her şeyden mutsuz olan topluluk ise ya sürecin gidişatından yani kontrolünden ya da her zaman ki gibi böyle bir sürecin düzmece olduğundan yakınıyor.

Aslında burada tartışılması gereken oyunun oynanıp oynanmaması değil, futbol adamlarının konuya bakışı dersek yanlış olmaz. Daha dün ‘bizim canımız yok mu? kim şampiyon olursa olsun’ diyen zihniyet bugün bahane üretmeyeceğiz oynanacak diyebiliyor. Böyle çelişkili açıklamalar tek bir takımda da değil lig bitsin şampiyon biz olalım diyende oynanmasın tatil edilsin diyende bana samimi gelmiyor açıkçası.

Sağlık bakanlığın ve federasyonun topu birbirine atması ise düşündürücü bir durum bunu nasıl anlamalıyız? ‘Ben olacak riskleri söyledim, ben karışmam mı?’ olarak anlayacağız, ‘siz özerk bir federasyonsunuz iç işlerinize karışmamız doğru olmaz karar sizin’ olarak mı bilemiyorum.

Ligin en tepesindeki takım lig oynanmasın şampiyon olalım diyor, alt taraf şampiyonlukta olmasın düşmede bu sene böyle geçsin derdinde, şampiyonluk ihtimali olan takımlar ise lig bitmeden şampiyonluk olmaz diyorlar. Orta sırada olup yukarı ve aşağı ile işi olmayanlar ligler oynanması değilde şu ödemeler hakkında konuşsak diyor.  Nasrettin hoca fıkrası gibi bir durum içindeyiz aslında hocaya kadılık yaparken biri şikâyete gelmiş başlamış atıp tutmaya hoca demiş sen haklısın!

Sonra diğer adam başlamış savunmaya olur mu hocam işin aslı o değil, bu! ona da demiş sen de haklısın! Hocanın hanımı dayanamamış girmiş araya demiş ki hocam ne yapıyorsun ikisine de haklısın dedin!  Hocadan dönmüş arkasına hanım sen de haklısın demiş.  Şimdi burada aslında haksız yok herkes kendince haklı yayıncı kuruluştan taraflara kadar aslında herkes liglerin bir şekilde kendileri açısından tamamlanmalarını istiyor. Fakat  burada ne karar verilirse verilsin mutlaka birileri mağdur olmak zorunda, yapılacak iş en az zararla çıkmak. UEFA liglerin tamamlanması konusunda görüşünü ülkelere bildirmişken ülkelerin fazla seçeneği yoktu.

Avrupa’da birçok lig mayıs ayında oynanmayı kararlaştırılırken ülkemizin haziran olarak duyurması aslında bize karardan vazgeçilme şansı veriyor. Önümüzde diğer liglerin durumuna göre belki kararın isabetli olacağını yada verilen çok yanlış bir karar olduğunu görmeden bilmemiz zor gibi, zira asgari ücret karşılığında, hastane fabrika gibi toplu olarak bir çok yerde hizmet veren insanlardan bizden ne farkınız var biz hayata devam ediyoruz alt tarafı top oynayacaksınız serzenişleri de yok değil. Bence burada sorun oynanacak maç değil takımların şehir değiştirirken yaptıkları etkileşimler olarak düşünebiliriz. Yani salgının yayılması ve insanların bu durumdan olumsuz etkilenmesi diyebilirim

Sahi bu maçlar illa oynanacaksa tüm takımları bir şehirde tahlillerini yaparak kampa almak ve hiçbir etkileşim olmadan maçları orada oynatmak daha mantıklı değil mi sonuçta maçlar taraftarla oynanmayacak ne dersiniz?

 

İyi Savunma, İyi Sonuç

Yine şampiyonluğun yolunun Konya’dan geçtiği bir maça şahit olduk. Galatasaray, Başakşehir’in sürekli kaybetmesinden sonra umut dolu gelirken, diğer yandan Beşiktaş’ın da sürekli kazanmasıyla stres dolu bir Pazartesi maçına çıktı. 

Konyaspor açısından ise bir prestij maçından çok da fazla anlamı yoktu, bu maçın ancak Aykut Kocaman’ın sürekli dillendirdiği yeni sezon yapılanması için önemli sinyaller alacağı bir maçtı. 

Ankaragücü maçındaki kadroyla sahaya çıktı. Yatabare’de ısrar etmesi makuldü. Durağan oynayan ve pozisyon harcayan Jahoviç yerine yine pozisyon harcayan ama en azından kontratağa daha uygun ve alan açan bir Yatabare daha iyi bir tercihti. 

İlk 10 dakikadaki baskıyı soğukkanlı şekilde savuşturan Konyaspor, 30. dakikayı da ciddi bir pozisyon vermeden geçti. Bu arada özellikle Ömer Ali’nin savunma arkasında kendini çok iyi unutturduğu anlarda da iki tehlikeli pozisyon buldu. Daha fazla tehlikeli olmasını ise havadan oynaması engelledi. Rakip savunma çok uzun olmasına rağmen sürekli yüksek top atmaları anlamsızdı. 

Konyaspor’da herkes Zuta’nın aksamasını beklerken aksine Onyekuru’nun çok hareketli oyununa Skubiç dayanamadı. Neyse ki arkasında kapı gibi duran Uğur Demirok vardı. Feghouli etkisiz olduğu için Zuta’nın kanadında da korkulan olmadı ve ilk yarı Konyaspor’un istediği gibi 0-0 tamamlandı. Çünkü Galatasaray’ın her ne kadar gol arasa da enerjisini ikinci yarıya sakladığı belliydi. Bu yüzden arkada da çok az açık vermediler. Belki daha fazla baskı yapsa Konyaspor ikinci yarıya önde başlayacak golü bulabilirdi. 

İkinci yarı Galatasaray oyunu iyice Konyaspor yarı sahasına yıktı. Yeşil Beyazlılar’ın özellikle stoper ve ön liberoları günündeydi ve savunmada ciddi sıkıntı yaşatmadılar ama orta sahada hücumu organize edecek oyuncu olmaması, Miloseviç’in de sahada gezinmesi kontralarda sürekli top kayıplarını getirdi. 

70’den sonra Aykut Kocaman ilk hedefi olan beraberliği sağlamak için Ömer Ali’yi çıkarıp Amir’i aldı. Yatabare’nin yerine de Jahoviç girdi. “Bu saatten sonra atmasam da olur. Yemeyim yeter” denebilecek ve sonraki maçlara yönelik motivasyonu korumaya yönelik kapanma üzerine kurulu oyun maç sonuna kadar devam etti. Amiyane tabiriyle “Çanakkale geçilmez” oynadı ve istediğini aldı. 

Şampiyonluğa oynayan Galatasaray karşısında son haftaları çok kötü geçmiş ve ligi bitirirmiş Konyaspor için iyi bir sonuç. 

 

Aykut hoca ve Ali Turan

Uzun süredir spor yazısı kaleme almamıştım. Ancak izlediğim Beşiktaş maçı bana bu yazının yazılmasını adeta mecbur etti.

Beşiktaş karşısında en tecrübesiz futbolcu olarak ilk 11’ de sahaya çıkan Mücahid’e varıncaya kadar 85 dakika boyunca çok iyi mücadele eden bir Konyaspor vardı.

Evet takımımız oyun olarak istediğimiz kıvamda değildi, istenilen şekilde pozisyonlara giremiyordu ama nihayet karşımızdaki takım Beşiktaş’tı ve ona ezilmeden mücadele ediyordu.

Yediğimiz iki gole de cevap veren ve son dakikalara beraberlikle giren bir Konyaspor vardı sahada…

Ne olduysa oldu. Her şey Ali Turan’ın son 8 dakika içinde oyuna girmesiyle oldu. Ali Turan’ın gireceğini görünce hemen eyvah dedim. Olacaklar içime doğmuştu sanki. Zira Ali Turan daha önceki maçlarda defalarca hatalar yapmış, buna rağmen kadroda sürekli yer almış bir oyuncu idi.

Ali Turan oyuna girdikten sonra kritik noktalarda iki defa topla buluştu. İkisinde de hata yaptı.

Birisinde 6 pas içinde düştü, top boşta kaldı. Orada bir Beşiktaşlı futbolcu olmaması durumu kurtardı. Şayet o bölgede bir Beşiktaşlı oyuncu olsa idi o pozisyonda da golü yemiştik.

Son dakikaya girilirken yaptığı hata affedilir gibi değil. Daha önceki maçlarda yaptığı hatalar da affedilir cinsten değildi ama her nedense Aykut hoca bir ders vermek yerine sürekli kadroda yer vermeyi tercih etti.

Ta geçen sezon Ali Turan’dan bir yarar sağlanamayacağını birkaç kez yazmıştım. Bu maça girerken eyvah demem boşuna değildi. Bunu ben görebiliyorken, bunu herkes görebiliyorken şayet Aykut hoca göremiyorsa tekrar bir değerlendirme yapmasında fayda var.

Bunun bir hata olduğu kasti olmadığı söylenebilir. Kasti olsa zaten yapılan ihanet olur. Bizde kasti olduğunu söylemiyoruz ama bunca hatasına rağmen bir oyuncuya bu kadar şans verilmesi çok fazla…

Adam dışarıda bir beklesin. Maça tekrar çıkmaya iştiyak duysun. Hatalarını gözden geçirsin. Kendini düzeltsin. Olumlu gelişme olursa hak ederse tekrar kadroya girsin.

Bütün hatasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kadroda yer almaya devam ederse o da kendini gözden geçirme fırsatı bulamaz ve hatası gittikçe büyür. Nihayet böyle oldu. Bu futbolcuyu kazanmak değil kaybetmektir.

Sonuçta takıma yazık oldu. Konyaspor’umuza yazık oldu. Konya’mıza yazık oldu. Emeklere yazık oldu.

Konyaspor; 3 maç içerde, 3 maç dışarda olmak üzere son 6 maçtır kazanamıyor. Son 6 maçta, 2 yenilgi, 4 beraberlikle sadece 4 puan toplayabildi.

Artık olan oldu. Bundan sonra toparlanma zamanı. Aykut hocanın Konyaspor’u daha önceki şanlı günlerine geri götürmesini canı gönülden arzu ediyor, bekliyoruz. Başarılar Konyaspor.

Kalp

İnsan için en hayati organdır kalp…

Zira yaşam fonksiyonları o olmadan katiyen gerçekleşmez…

Dakikada ortalama 70-80 kez atan kalbimiz; saatte 4 bin, günde ise 100 bin kez atıyor. Tüm vücuda kan pompalayan bu organ 1 yılda da 36 bin kez atıyor…

70-80 yıl ortalama bir yaşam süresi içerisinde kaç kez atar bu organ varın onu da siz hesaplayın…

Bu anlattığım kalbin o mucizevi fonksiyonlarından yalnızca bir tanesi…

Bu derece çalışkan olan bu organ günde 7,5 ton kanı dur durak bilmeden vücuttaki trilyonlarca hücreye yani vücudun her yerine pompalıyor…

Buda yılda yaklaşık 2,5 milyon litre demek…

Ne kadar akıl almaz rakamlar değil mi?

Boşuna mucizevi demiyoruz…

Ayrıca kalbi vücuttan kesip çıkarsanız dahi çalışabildiğini biliyor muydunuz?

Nasıl mı?

Şöyle ki; kalp kastan oluşan bir organ olduğundan beslenebileceği bir sıvı içerisinde elektriksel tepkime ile vücut dışında dahi atmaya devam eder…

Vücut gibi kusursuz ve eşsiz bir makineyi de böylesi mucizevi bir alet çalıştırabilir ancak…

Kalbimiz vücudumuz için olmazsa olmaz bir organdır…

Tabi kalp hem madden hem de manen olmazsa olmazdır bizim için…

Kalbi sadece madden tefekkür eder isek bu tefekkür eksik kalır şüphesiz…

Zira kalp bir et parçasından ibaret değildir…

Bunu öyle düşünmek at gözlüğü takmak gibi bir şey olur…

Mucizevi çalışma fonksiyonlarının yanında manen de apayrı mucizelere sahiptir kalbimiz…

İki cihan serveri, Kâinatın efendisi; Peygamber Efendimizin göğsünün açılıp kalbinin yıkanması olayını tefekkür ettiğimizde kalbin önemini bir kez daha anlıyoruz…

Bu olayın sadece yaşanışını tefekkür ederim. Şüphesiz bu olay bir sırdır ve sırrın hakikat çizgisini yanlış kelamlarla aşmaktan da Allah’a sığınırım…

Böylesi kutsal bir varlıktır işte kalp…

Vücudun da ruhunda tam ortasıdır. O yüzden kalpte ne varsa vücuda da ruha da o yayılır. Bu madden kan, manen de merhamettir…

Allah kullarının kalplerine bakar suretlerine değil…

Eğer kalpte manen Allah’ın lütfettiği merhamet varsa Allah katında bunun karşılığı da rahmettir…

Hz. Mevlana’nın dediği gibi; “Kâbe, Azer’in oğlu Halil İbrahim’in yaptığı bir binadır. Kalp ise, yüce Allah’ın nazargâhıdır. Bu sebeple, bir gönül yıkmak, bin Kâbe yıkmaktan daha kötüdür”

Allah-ü Teâlâ’nın merhametinin tezahürünü taşımak gibi çok çok önemli bir görevi vardır kalbin…

Hani bazen merhametten yoksun insanlara halk arasında kalpsiz derler ya…

Merhametin merkezidir işte kalp…

Onda Allah’ın lütfu olan merhamet devam ettiği müddetçe bütün olumlu duygularında merkezidir orası…

Sevgi, mutluluk, heyecan, hüzün gibi…

Sadece bunların merkezi mi?

Elbette hayır…

Öfkenin ve kinin de merkezidir aynı zamanda bu eşsiz varlık…

Önemli olan onun içindeki duyguları doğru yönde hareket ettirmektir…

Sürekli öfkeyle haşır neşir olan bir kalp ne olur?

Tabi ki taşlaşır…

Öfke ve kin denen şey sert esen bir rüzgâr gibi kalbi kurutuverir ve içindeki bütün olumlu olan güzel duyguların solup gitmesine neden olur…

Hâlbuki sevgi öyle mi?

Sevgi her kapının anahtarı, her engeli aşmanın da yoludur…

Kirlenmiş kalpleri temizler ve katılaşmış kalpleri de yumuşatır o güzel duygu…

Bu güzel duygunun özü ise merhamettir merhamet olmadan sevgi olmaz…

Bize emanet olan bu kalbi aldığımız gibi en güzel ve en temiz şekilde teslim etmek istiyorsak eğer onun kandan sonra bir diğer besini olan merhameti yok edip onu kurutmamalıyız…

 

BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN

BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN

 

Erenler hoş görüp de âlemin telaşını

Eskimiş bir tabutla götürdüler naaşını

 

Ömrü beyhude geçen cana eyvah dediler

Taksiratın affede Yüce Allah dediler

 

Üstüne toprak çekip döndüler mezarlıktan...

Döndüler, çünkü herkes korkuyor karanlıktan.

 

Ufkun kızıllığında kanarken bütün camlar

Sahrayı Kerbelâ'dan gam getirdi akşamlar...

 

Kabristana nihayet düştü sükut gölgesi

Ne bir kuşun çığlığı ne de bir çocuk sesi

 

Bir köşeye kıvrılıp düşündüm öyle mahzun

Dedim Leyla uğruna böyle can verdi Mecnun

 

Şurda taşı yıkılmış ne civanlar yatıyor

Nice sırma saçlılar nice hanlar yatıyor

 

Şurda toprağı çökmüş mezar, kimin mezarı?

Duyan var mı içinden yükselen ah u zarı?..

 

Şu çınar köklerinin sardığı beden kimin?

Servilerin divana durduğu beden kimin?

 

Uyanmasın diye kim sallıyor beşik gibi...

Bir çocuk mezarı şu, aşılmaz eşik gibi...

 

Şu mermer kavukların üstüne işlenen gül

Ne vakit solup gitmiş şu karanfil, şu sümbül?

 

Kiminde hiç bir ışık vermeyen kandil yanar

Üstüne çerağının, bir koca baykuş konar...

 

Kaybolur yavaş yavaş gül yüzünden benleri

Zaman, elinde çekiç, siler tüm desenleri

 

Nâm u ünvânı yitmiş nice şanlı erlerin

Ucu kırık, taşlara işlenmiş hançerlerin...

 

Bin utanca düşüp de yere eğdim başımı

Sessizce akıtarak şu kanlı gözyaşımı

 

Kameti iki büklüm bir dal gibi eğildim

Ben artık o kaygusuz, avâre kul değildim

 

Dedim a dost bilirsin silinir bütün izler

Yerlere kapanmaya mahkum değil mi dizler?

 

Gün gelince ehibbâ çekip gitmeyecek mi?

Tüm şarkılar susup da masal bitmeyecek mi?

 

Çırpınmaz mı sanırsın amansız yelde yaprak?

Sevgilin yâd ellerin ellerini tuttu bak!..

 

Şakıyor bülbül yine, dolaşır bağ u bostan

Ve söyler başka şarkı, anlatır başka destan

 

Yine seyrana çıkar el âlem şen ve şakrak

Ah seni çürütürken kabrinde kara toprak

 

En yakın dostlar bile unuturlar ismini

Düşünür "bu kim?" diye görse bile resmini...

 

Aşinalar yabancı lisan başka türlüdür

Bu çok eski bir şarkı, çok eski bir türküdür

 

Bak hayali bin cihan değen yâr nerden gelir?

Bir soru sor belki de "bildiğin yerden" gelir...

 

Bir gün ağyar da yere kapanacak çâre yok

Bütün yollar tutulmuş, yol var mıdır yâre, yok!..

 

Şu testi, şu kiremit, şu tuğla toprağındır

Şu rüzgârda savrulan, sararmış yaprağındır

 

Gözü yaşlı kalanlar, boş yerine bakınsın

Sen şimdi maverâya bizden daha yakınsın

 

A dostum sözün sonu, yok olur bir gün cihan

Hiç kimse kalmaz geri "küllü men aleyhâ fân"

 

Rabbi zülcelâl'indir elbette kalan, bâki...

Başka her söz yalandır ve her kelâm afâki...

 

Ahmet Efe

31. 3. 2020

Çekmeköy/İstanbul

 

Dikkat! Sevaplarımızı iptal etmeyelim

Kur’an-i Kerim ve hadis-i şeriflerin hedefi olan erdemli şahsiyetin özelliklerinden biri yardımsever olmaktır. Yardımseverlik/yardımlaşmak içtimai hayatın vazgeçilmez bir kanunudur. İnsanoğlunun her zaman ve her yerde herhangi bir şeye muhtaç olduğu bilinen bir gerçektir. Onun için insanın kendini müstağni yani hiçbir şeye muhtaç olmadığını kabul etmesi mütekebbirlik kabul edilir.

Halbuki ‘Mütekebbir’ sıfatı yalnız Allah’a mahsustur. Bu sıfatı kendine münasip gören insanın, dünyadaki kötü akibeti yanında, aslında en büyük cezasının Cehennem olduğu ayet ve hadislerle sabittir.    

Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan tek varlık Yüce Allah’tır. Çünkü O SAMED’tir. Herkes ona muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir.    

Şüphesiz yardımlaşmanın hedefinde netice itibariyle bir menfaat vardır. Ancak bu menfaat iki şekilde kayda geçer. Yapılan yardım ya sıfır yani yok hükmündedir veya on, yedi yüz ve daha çok sevap olarak kaydedilir. Nasıl mı?   

Yardım edilen insandan herhangi bir maddi-manevi beklentimiz varsa; bilmeliyiz ki yardım ettiğimiz o insanın kendisi muhtaçtır. Muhtaçtan bir şey beklemek akıllıca değildir. Böylece yapılan yardımın karşılığı sıfır sevaptır. Yardım edilen insandan beklentimiz yoksa, işte o zaman samimiyetimiz devreye girer. Yani “Allah rızası için...” cümlesindeki inancımızın yeterli olup olmadığı ölçülür. Bunu da ancak yardımı yapan kişi ile Allah cc ölçe bilir. Niyetimiz gerçekten Allah’ın rızasını kazanmak ise, işte o zaman sevaplar o niyetin samimiyetine göre on, yedi yüz ve daha çok sevap olarak kayda geçer.    

Yukarıdaki kısa bilgiler dikkate alınarak yapacağımız yardımların kabül edilip edilmediğini test etmemizde fayda vardır. Aksi takdirde ayet ve hadislerde belirtildiği gibi, kişi infak etmesine rağmen kıyamet gününde sıfır amel ile karşılaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Onun içindir ki Yüce Allah cc “ Ey iman edenler yaptığınız infaklarınızı minnet ve eza ile iptal etmeyiniz...” (Bakara 264) buyurarak bizi uyarmaktadır.

Peki ayette geçen “Minnet” ve “Eza” ne demektir?   Minnet, başa kakmaktır. Yani hangi yardım çeşidi olursa olsun; kendisine yardım ettiğimiz kişinin yüzüne karşı o yardımları hatırlatarak onu rencide etmektir. Mesela: seni okuttum, burs verdim, destek çıktım...vs. Bu gibi sözleri duyan kişi şüphesiz rencide olur. Bu sözlerle yaptığı yardımların sevabını iptal eden kişi, ahirette iflas eden bir tüccardan başka ne olabilir ki?   

Eza ise, yardım edilen kişinin gıyabında ve başkalarına anlatılarak yapılan yardımların dile getirilmesidir. ‘ Ben şu kişiye şu şu iyilikleri yaptım’ demesidir. Yardım edilen kişi bu anlatımları/teşhirleri duyunca rahatsı olur. Dolayısıyla o kişiye eziyet olur. Bu da yapılan yardımların sıfır sevap olmalarına sebebiyet verecektir.    

İster minnet, ister eza ile karışmış her türlü yardımın indi İlahide kabul edilmeyeceği yukarıdaki ayet ile sabittir. Hal böyle olunca, muhtaç kardeşlerimizin şahsiyetini rencide edecek bu hastalığı tedavi etmek zorundayız. Her konuda olduğu gibi, yardımlaşmada da mütekebbirliği bir tarafa  bırakıp mütevaziliği tercih etmeliyiz. Şüphesiz ayet ve hadislerin koyduğu kurallara dikkat edenler vardır. Onları şükran, rahmet ve minnetle anıyorum. Aslında bu gibiler mükafaatlarını almışlardır. Onlar sağ elleriyle verirken, sol elleri bile farketmemiştir. Yani başkası görsün veya bilsin diye bir kaygıları yoktur. Onlar Allah rızası için deyince, başka bir hedefi asla dikkate almamışlardır.    

Farz olan zekatta riya olmaz denmiş olsa da, aslında zekat dahil her türlü yardımlarda riyadan uzak ve samimi tavırları dikkate alarak bu görevi ifa etmeliyiz. Halık yani yaratıcı olan Allah cc, yapılan yardımların rızasını kazanmak için yapıldığını bildikten sonra; balığın onu takdir etmemesi önemli değildir. İnsanlar arasındaki ölçü böyle olmalıdır.    

Her yardımın altında riya aramak da doğru değildir. Arkasında eza ve minnet olmadığı sürece yardımların isabetli ve makbul olduğuna inanmalıyız. Ahireti ilgilendiren bir hükmü dünyada vermek bizim hakkımız olamaz.    

Şunu da çok iyi bilmeliyiz ki “Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir.” ayeti kerimesi, yardım etmek istemeyenlere veya edemeyenlere çok önemli bir hatırlatma, aynı zamanda bir uyarıdır. Yardım talebinde bulunanları kırmamak yetmeyeceği gibi, onlara güzel sözler söyleyerek en münasip bir yol ile onları uzaklaştırmanın gerekli olduğunu söylüyor.    

Yaptığımız ve yapacağımız her türlü faydalı yardımların kabul edilmesi dileğiyle,Ramazan bayramınızı tebrik ediyorum.  Allah’a emanet olunuz. 

Anadolu’ya bağdaş kurmak yürek ister

“Binlerce yıl sağılmışım,

Korkunç atlılarıyla parçalamışlar

Nazlı, seher-sabah uykularımı

Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,

Haraç salmışlar üstüme.

Ne İskender takmışım,

Ne şah ne sultan

Göçüp gitmişler, gölgesiz!

Selam etmişim dostuma

Ve dayatmışım…

Görüyor musun ?”

Ahmet Arif’in böyle tasvir ettiği değerli ve zor coğrafya Anadolu’ya 1071’de Malazgirt’ten girerek ayak bastık.

İbn Haldun “coğrafya kaderdir” demişti ya.

Biz tercihimizi çoktan yapmıştık.

Dünya’nın en zor coğrafyasında İslam’ın bayraktarlığını üstlendik.

Aslında 1071’den asırlar önce Gaziyan-ı Rum, Baciyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum ve Dervişan-ı Rum Anadolu’nun gönlünün en derinliklerine inmişler, fethe hazırlamışlardı.

1176’da ecdadımız Miryokefalon’u kazanarak Konya’ya bağdaş kurup oturdu.

Konya’ya bağdaş kurarken yanımızda; ehli beytten aldığımız İslamiyetin; İmam Maturdi, Hoca Ahmet Yesevi ve Bahaeddin Nakşibendi gibi zirve isimlerin yaşantılarıyla yoğurdukları en güzel yaşamı ve yorumunu da getirdik.

Çünkü bağdaş kurmak bütün işleri tamam ettikten sonra yapılan “biz tamamız” mesajıydı.

O dönemler 7. Yüzyılda dünya; Mekke/Medine’den başlayan İslam Medeniyeti’nin zirve yaptığı 13. Yüzyılı yaşıyordu.

O yüzyılın zirvedeki şehri Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkenti Konya idi.

Ve oluşturduğu cazibe ile dünyanın değerli kafa ve gönüllerini çekiyor, “gel” diyordu.

Konya akılda Siraceddin Urmevi, vicdanda Sadreddin Konevi ve gönülde Mevlana Celaleddin Rumi ile dünya düşünce tarihinde zirveyi kayda geçirdi.

Urmevi, Konevi ve Mevlana’ya, Şems-i Tebrizi, Hadimi, Nahçivani, Şirazi, Kirmani, Ateşbazı Veli gibi isimler eşlik ediyordu.

Batı’da ki kardeşi Endülüs’le birlikte el ele gönül gönüle dünyaya medeniyet ışığını yayıyorlardı.

Sultan Mehmet’i Fatih yapan, cönkünde, sürekli yanında taşıdığı 4 kitaptan belki de en önemlisi Miftah’ul-Gayb Konevi’ye aitti.

Tabii ki Konya yalnız değildi. Afyonkarahisar, Kütahya, Tokat, Karaman, Aksaray, Niğde, Nevşehir, Kırşehir, Kayseri, Manisa gibi şehirlerle dünyaya ümranı yayıyorlardı.

13. yüzyılda Konya ve Kurtuba’da zirveyi yaşadığımız üstünlüğü 5 asır daha devam ettirdikten sonra 18. Yüzyılda batıya kaptırdık.

Batı, Yunan’ın felsefesi ve Roma’nın hukuk ve sosyal kurumlarının İslam’la düzenlenmiş, geliştirilmiş tecrübesini dahi bizlerden alarak reform ve Rönesans adımlarını attı.

Ben özellikle korona süreci ile batı’nın üstünlüğün tamamen doğuya geçtiğini ve bu emanetin merkezinde Anadolu’nun, Anadolu’da da Konya’nın olduğuna inanıyorum.

"Konya bozkırın tam çocuğudur. Şehir dıştan sade, içten sağlam ruhlu, arkadaşlarıyla yaşamaktan hoşlanan, zengin duruşlu Anadolu insanını birleştirir" der Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir’de.

O zengin duruşlu Anadolu insanı hep yeniyi, daha iyiyi arar bu coğrafyada.

Konya, hep kendini yeniler, O, hep yeni ve taze kalır.

Zira Koca Pir; dünden tecrübeyi alıp, yarının ufkuna bakıp, her daim yeni şeyler söylememizi vasiyet etmişti.

Konya ve bölgesi için hedef artık “Yeni Marmara” olmaktır.

Corona sürecinde önemi iyice anlaşılan yerli tohum ve tarımda zirve olan Konya, sanayi, eğitim, sağlık, lojistik, kültür ve sanatta da 13. Yüzyıldaki misyonuna dönecek inşallah.

Köklerin ne kadar derinse dalların o kadar özgürdür.

Konya bugünden tezi yok tüm kadrosuyla “iki günü birbirine eşit olan zarardadır” anlayışıyla her yeni güne yeni fikirler ve değerler katmanın azim ve çabası içerisinde çalışmalıdır.

Yeni fikirler, yeni projeler, yeni öneriler, yeni, yeni, yeni…

 

Ayasofya'da okunan Fetih Suresi'nin bize anlattıkları

Bu yıl İstanbul’un fethinin 567. Yılını idrak ettik. Kutlamada Cumhurbaşkanımız Fetih suresini okudu. Bir başka anlamı vardı bu yılki kutlamanın. Zaten zaman zaman; “Ayasofya ibadete açılmalı, cami olarak işlevine devam etmeli” deniyordu. Bunu duyanlar; “Müze olarak işlevini sürdüren bir mekanın cami olarak varlığını sürdürmesi yanlış…” diyor. Halbuki tarihi kaynaklar bunun böyle olmadığını, ibadethane olarak yapıldığı ve öyle devam etmesi gerektiğini söylüyor. Müzeye çevirmenin tarihe, atalara ve Ayasofya’nın kuruluş amacına aykırı bir tutum olacağı istikametinde. Bu konuyu daha iyi anlamak için Ayasofya’nın tarihine bakmakta yarar var.   

Ayasofya Doğu Roma İmparatorluğu'nun İstanbul'da yapmış olduğu en büyük kilise olup aynı yerde üç kez inşa edilmiştir. İlk yapıldığında Megale Ekklesia (Büyük Kilise) olarak adlandırılmış, 5'inci yüzyıldan İstanbul'un fethine kadar Hagia Sophia (Kutsal Bilgelik) olarak isimlendirilmiştir. İmparator Konstantios tarafından 360 yılında yaptırılan Megale Ekklesia ve İmparator II. Theodosis'in 415 yılında yeniden inşa ettirdiği kilise halk ayaklanmalarında yıkılmıştır. Günümüz Ayasofya'sı, İmparator Justinianos tarafından dönemin iki önemli mimarı Tralles'li (Aydın) Anthemios ve Miletos'lu (Balat) İsidoros'a yaptırılmıştır.

16'ncı ve 17'nci yüzyıllarda, Ayasofya'nın içine mihraplar, minber, müezzin mahfilleri, vaaz kürsüsü ve maksureler eklenmiştir. Yapının dışına farklı dönemlerde yaptırılan minareler, medrese, sıbyan mektebi, muvakkithane, şadırvan, sebiller, güneş saatleri, mütevelli heyeti odası ile Ayasofya, Osmanlı Dönemi'nde kompleks bir yapıya dönüştürülmüştür. 916 yıl kilise olarak ibadete açık olan yapı, Fatih Sultan Mehmet'in 1453'te İstanbul'u fethetmesiyle camiye çevrilmiştir. 29 Mayıs 1453'te, Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u aldığında, Ayasofya yaralı Bizans askerlerinin, kadın ve çocukların sığınma yeriydi. İstanbul'un Osmanlı Devleti'nin eline geçmesinden sonraki birkaç gün boyunca Ortodoks Kilisesi mensupları Ayasofya'da ibadete devam etti.

1 Haziran 1453'te İstanbul'daki ilk Cuma namazını burada kılan Fatih Sultan Mehmet, Ayasofya'nın Osmanlı yönetimi altında cami olarak hizmet vereceğini duyurdu. Mihrap ve minber yapıldı, çan ve Haç kaldırıldı. Mozaiklerin üstü kapatıldı. 1481'de ilk minaresi inşa edildi. Fatih Sultan Mehmet'ten sonra tahta geçen Sultan İkinci Bayezid zamanında bir minare daha dikildi. 1509'daki büyük İstanbul depreminde ilk yapılan minare yıkıldı, yerine tuğladan bir minare yapıldı. Diğer iki minare de Sultan İkinci Selim zamanında, Mimar Sinan tarafından yenileme çalışmaları sırasında inşa edildi. Bu sebeple Ayasofya'nın farklı zamanlarda yapılan 4 minaresi birbirinden farklı. İkinci Selim'in türbesi Ayasofya içindeki ilk padişah türbesi oldu. Ayasofya'da, içinde padişahların, eşlerinin ve şehzadelerin de yer aldığı 43 farklı türbe bulunuyor. Bunların arasında Sultan Üçüncü Murat, Sultan Üçüncü Mehmet, Safiye Sultan ve Nurbanu Sultan da var. Sultan Ahmet 1616'da Sultan Ahmet Cami'ni inşa ettirene kadar Osmanlı Devleti'nin en büyük ve en önemli camisiydi. 1739'da camiye medrese, kütüphane ve aşevi de eklendi. 1847-1849 arasında yenilenme çalışmaları sırasında kapalı kalan Ayasofya, cami olarak son kez 1849'da açıldı.

1923'te cumhuriyetin ilanından sonra cami olarak kullanılmaya devam etse de, Ayasofya 1931'de kapatıldı. Ayasofya, Mustafa Kemal Atatürk'ün emri ve Bakanlar Kurulu kararı ile 1935 yılında müzeye dönüştürülmüştür. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün verdiği izin sonrası başlayan çalışmalar 15 yıl sürdü ve 1947'de tamamlandı.1996'da Dünya Anıtları İzleme listesine alınan Ayasofya'nın kubbesi ve minareleri, Dünya Anıtları Fonu'nun da desteğiyle 1997-2002 arasında restore edildi. Müze aynı zamanda UNESO Dünya Mirası listesinde.

Fetihten Beri

(Ayasofya )

Kuruluşundan mabet böyle kalacak,

Dimdik varlığı şahit fetihten beri,

Bütün camiler gibi örnek olacak,

Selamlıyor her vakit, fetihten beri!  

 

Fatih'ten mukavele bu güzel mabet,

Atamla muhavere vasiyet elbet,

Kur'an’la mukabele ilâ nihayet,

Minareleri şahit fetihten beri!

 

İstanbul’a serilmiş nadide sanat,

Peygamberle verilmiş rahmani vaat,

Ulvî aşkla derilmiş bitmeyen naat,

Eyüp Sultan da şahit fetihten beri!


Dört kıta yedi düvel bugünü bildi,

İnsanca yaşamayı İslam’da buldu,

Yenilen haklarını eşitçe aldı,

Kâinata bir ahit fetihten beri!

 

Temelinde kutsallık ilahi makam,

İnançlarla korundu bu güzel mekân,

Osmanlının simgesi kalacak her an,

Mimar Sinan’a şahit fetihten beri!

 

Kılına zarar gelmez bu mabedimin,

Şuurla harmanlanmış ahd ü yeminin,

Tevhitle taçlanmıştır zir ü zeminin,

Atalarımdan ahit fetihten beri!      

 

Emanet

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÕZÜYLE

               Aşık Ataroğlu

 

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

Sevgili dostlar, bu muhabbetimiz de emanet üzerine olsun istedim. Nedense biz millet olarak hatta insanlık olarak bu emanet konusunu ya anlayamadık yada anlamak istemiyoruz. Bir türlü içimize sindiremedik.

Bence insanın eğitiminde en önce verilecek ders emanet olmalı. Ana dilimiz gibi emanetin ehemmiyetini öğrenmeliyiz. Annenin babanın en önemli görevi olmalı bu emanet duygusunu evladına kazandırmak. Ama tabi duyguyu kazandırmak kendi yaşantılarıyla tezat teşkil etmemeli.

Bu duygu ve alışkanlık eğitimine okullarımızda daha da şumullü olarak devam edilmeli ve kazandırılmalı.

Bir japon atasözünde derk ki " Bize bu vatan atalarımızdan miras kalmadı, gelecek nesillerden emanet aldık"

Bu pencereden bakarak vatanımız bayrağımız cumhuriyrtimiz kültürümüz(gelenek görenek örf adetlerimiz  edebiyata eserlerimiz vb.) elimizde bulunan her şeyimiz gelecek nesillerin emanetidir.

En baştan çocuklarımız oyuncaklarını kırıyorsa, okul sıralarını kirletiyor çiziyorsa okul eşyalarına zarar veriyorsa emanet eğitimini almamış demektir.

İleriki yaşlarda çalıştığı kurumlarda da aynı sorumsuzluğuna devam ettiğini düşünün. Düşünün felaket olur değilmi. Zaten de olmuyormu. Çalıştığı fabrikayı zarara uğratanlar hatta yakanlar, yine çalıştığı kurumu babasın malı sanıp kendi menfeatına kullananlar aramızdan çıkmadımı halada devam etmiyorlarmı.

Şimdi biraz da en önceye gidelim. İnsanın ilk yaratılışına. Biz kendi kendimize olmamışız bizi en güzel şekilde yaratan ve ilkimizede Adem diyen bir yaratıcımız var. O da Allah.

Ne bedenimizin var oluşunda nede Dünyanın üzerindeki emrinize verilen her bir şeyin var oluşunda bizim bir sermayemiz yok. Sermaye Onun, onun kârı bizim. Tabi zararıda bize ait.

Senin ruhunu yaratıp üzerine bu bedeni giydiren sahibin, var oluştan bu yana daima rehberler ve kullanma kılavuzlarını da göndermiş.

Demiş ki sana verilen her şey emanet gönderdiğim rehbere birde kullanma kılavuzu verdim. Rehberden bu kılavuzun içinde yazanları öğren ve daima kılavuzu yanında taşı. Dünya hayatında neyi nasıl yapacağını bu kılavuza göre yapacaksın. Gün gelecek emanetini geri alacağım hesabıda o zaman görürüz demiş.

İnsanlığın yaratılışından bu yana ilk insanı kendi kendine ve çocuklarına rehber tain ettikten sonra binlerce rehber göndermiş ve son olarak ta bizlere Hz. Muhammed Mustafa'yı(s.a.v) rehber olarak göndererek hayat ve kulluk klavuzumuz olarakta Kuranı vermiş.

Dostlar bu konuda yazılacak çok şeyler var ama ben sözü şuraya getirmek istiyorum.

Şu anda tüm Dünyayı sarsan bir Çorana virüsü var.Bütün Dünya milletleri bu virüsle kalkıyor bununla yatıyor. Haberlerin hepsi virüs üstüne. Her kafadan tavsiyeler yorumlar. Ayrıca komplo teorileri. Bundan sonra yaşantı şöyle olacakmış böyle olacakmış.

Dostlar Dünya veya yaşantı sağ kalanlar için nasıl olur kimsenin bileceği bir şey değil.İnsanların komplo teorileri varsa Allah'ın değişmez kaderi var. Allah'ın indinde her şey biliniyor ve işleyiş ona göre gidiyor.

Eee Ataroğlu sen işi bitirdin yani hiç bişey yapmıyalımmı der gibisiniz. Asla öyle bir şey demiyorum. Tabi ki üzerimize düşeni yapacağız.

Hemen kullanma klavuzumuza ve rehberimizin tavsiyelerine baktığımızda zaten çok açık .

Ne buyurmuş efendimiz rehberimiz "Bir yerde veba varsa oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba varsa da oradan da çıkmayınız"

İşte sana talimat uymalısın. Daha başka dinimiz ilim dinidir. Doktorların ve bilim adamlarının tavsiyelerine uyacağız. O zamanlar veba şimdi Corona. Geçen çağlar içinde nice virüsler, bulaşıcı hastalıklar çıkmış binlerce insan can vermiş.

Bunların hepsinden yaratan haberdar. Onun izni olmadan hiç bir şey çıkamaz. O dilemezse kimse bir şey dileyemez.

Dostlar muhabbetimizin başında konuşmuştuk ya bu beden bize emanet biz emaneti korumakla görevliyiz. Ölümün ne zaman nerde ne şekilde geleceğini bilemeyiz.

O zaman yapacağımız bütün korunmaları Allah'ın emri olarak yapmalıyız. İşte o zaman hareketleriniz ibadet hükmüne de geçiyormuş.

Vazifeni yap tevekkül et.

Haa, kendi emanetimizi korurken başkalarının emanetine de saygılı olmalıyız çünkü onunda hesabını bizden soracaklar.

Dostlar araya birde fıkra koyalımda hem düşünelim hem de birazcık gülelim.

Babayla oğlu deniz kenarına kamp yapmaya gitmişler. Çadırlarını kurup eşyalarını yerleştirmişler.

Akşama kadar yüzmüşler spor yapmışlar zamanı gelince de yatmışlar.

Gece bir ara baba uyanmış ki yıldızlar görünüyor. Hemen oğlunu kaldırmış demiş bak bakalım yukarıda ne görüyorsun bir değişiklik varmı.

Oğlu yıldızları görüyorum baba deyinca babası tekrar sormuş. Nasıl olmuş bu iş. Oğlu başlamış anlatmaya demiş , Astronomi ilmine göre yıldızlar birer güneştir onlardan galaksiler oluşur falan derken babası ensesine yapıştırmış.

Demiş ulan salak oğlum görmüyormusun çadırı çalmışlar.

Sevgili dostlar inanın çoğumuzun üzerimizdeki çadırdan haberimiz yok ahkam kesiyoruz.

Anlayan ne anlarsa anlasında ben bir ozan olarak muhabbete bir şiirle son vereyim.

Sağlıcakla kalın.

EMANET 2

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

 

Emanetin sahibi var

Odur bize en güzel yar

Yeşil ova karlı dağlar

İniş yokuş düz emanet

 

Karun kadar malın olsa

Evin Barkın altın dolsa

Hesabı var nasıl olsa

Çok emanet az emanet

 

Geçen ömrüm bunca yaşım

Elim kolum ayak başım

Dilim dişim gözüm kaşım

Aynadaki yüz emanet

 

Dört mevsim gelip geçecek

Herkes ektiğin biçecek

Onlar bir mevsimlik çiçek

Torun oğlan kız emanet

 

Ataroğlum gönül eri

Emanete ver değeri

Benim sinem yangın yeri

Ocak onun köz emanet

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

İbadetlerin devamlı olanı makbuldür

     Rahmet, mağfiret, feyz ve bereket dolu, bir Ramazan ayını daha geride bırakmış bulunuyoruz. Oruç tutarak nefislerimizi terbiye etmeye çalıştık ve namazlarımızı da genel olarak evlerimizde cemaatle beraber kılmaya büyük gayretler gösterdik. Cemaatle beraber namaz kılma alışkanlığımızı ömür boyu devam ettirmeliyiz. Zira cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletli olduğunu unutmamamız gerekir. Ramazanda kazandığımız bir diğer alışkanlık da sabırdır. Hayatımızın tamamında olması gereken özelliklerden birisi de sabırdır. İbadetlere devam etmede ve günah işlememe noktasında da sabırlı olmalıyız.

     Ramazan ayı boyunca sabrı, yardımlaşmayı, paylaşmayı, dayanışmayı ve kardeşliği en iyi bir şekilde öğrendik. Dünya nimetlerinin gelip geçici olduğunu, ahiret nimetlerinin ise kalıcı ve gerçek olduğunu anlamaya çalıştık. Ramazan ayında yaptığımız ibadetleri ve kazandığımız güzel hasletleri Ramazan dışında da devam ettirmeliyiz. İbadetlerimizi en iyi şekilde her zaman yapmakla yükümlüyüz. Esasen ibadetlerin devamlı olanı makbuldür. Farz olan amelleri, hiçbir eksiltme veya ilave yapmaksızın emredildiği şekliyle yapmakla emrolunduk. İbadetlerde devamlılık esastır.

     Âyet-i Kerîmelerde: “Namaz kılanlar ki, onlar namazlarında devamlıdırlar.” (Meâric Sûresi âyet: 23),

“Ölüm sana gelinceye kadar Rabbine itaat et.”(Hicr Sûresi âyet:99), “İnsanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”(Zariyat Sûresi âyet:56) buyurmaktadır.

       Allah’ın izniyle; yağmur nasıl yeryüzünü temizler ve toprağa bereket verirse, devamlı yapılan ibadetler sebebiyle de kötülüklerden ve günahlardan aynı şekilde arınıp, temizlenebiliriz. Yapılan ibadet ve taâtlarla Allah (c. c.)'ın sevgisine mazhar olan Müslümanlar, bu güzel durumlarını devam ettirmelidirler. Müslüman, Ramazan bitti diye İbadet ve taat'tan uzak duramaz. Güzel davranışları devam ettirerek, her türlü kötülüklerden gereği gibi kaçınır. Ramazan-ı Şerif dışında da Kur'an ve Sünnet çerçevesinde hayatını yaşamaya özen gösterir. Allah(c.c.)'a ve Resulü Hz. Muhammed (s.a.s.)'e karşı görevlerimizi hiç bir zaman aksatmamalıyız. Bilmeliyiz ki, ibadetlerde devamlılık, çok önemli bir İslâmi esastır.

     Ramazan-ı Şerîfte eda edilen ibadetler ve taâtlar ile erişilen müstesna kulluk derecemizin durumu, ekilen bir tohum gibidir. Bu tohumun verimli veya verimsiz olması, yılın her gününde de aynı anlayışla ibadetlerin yapılıp yapılmaması ile doğrudan ilgilidir. Yani Ramazan’da kazandığımız güzel hasletleri ve kalbî olgunluğu, Ramazan’dan sonra devam ettirmemizle mümkün olur.

    Unutmamak gerekir ki İslâmi bir yaşam, belli zamanlara has bir özellik değildir. Esasen ömür boyu devamı istenen bir takva hayatıdır. Ramazan-ı Şeriften sonra ibadet hayatımız hususunda rehavete kapılmamalıyız. Ramazan da kazanılan güzel hasletleri, manevi hatıraları unutmamak, halisane niyet ve amelleri terk etmemek gerekir. Böylece Ramazanda elde ettiğimiz manevi iklimi muhafaza ederek, Ramazan dışındaki aylarda da devam ettirmiş oluruz ki gerçek anlamda kurtuluş o zaman elde edilebilir.

     İbadetlerde devamlılık Müslüman’ın asli görevidir. Sabır ve Sebat ile devam edildiği takdirde, neticede çok büyük birikimlerin meydana geleceği muhakkaktır. İbadetlerimizde devamlılığın önemi çok büyüktür. Deryaları derya yapan yağmur damlalarının sürekliliğidir. Damlalar birike birike umman olur.

     Dinimiz İslâm’a göre,  namaz, oruç, hac ve zekât ibadetleri çok önemlidir. Kısacası; Allah’a kulluk ve O’na yakınlaşma niyetiyle, emredilenleri yapıp, yasaklananlardan kaçındığımız her davranış, ibadettir. İbadetler; imanımızın ve ahlakımızın olgunlaşmasını, sağlamlaşmasını sağlar. İbadetler; gönüllerimize Allah sevgisini çok sağlam bir şekilde yerleştirir, aklımızı, bedenimizi ve ruhumuzu kötülüklerden korur. Bizleri gerçek özgürlüğe, aynı zamanda dünyada, ahirette huzur ve mutluluğa kavuşturur.

     Ramazan ayında kazandığımız güzel alışkanlıklarımızı, Ramazan dışındaki aylarda da devam ettirerek gerçek kurtuluşa erişmek için çalışmalıyız. Dualarda buluşmak dileği ile sıhhat ve afiyetler dilerim.

     omerlutfiersoz@gmail.com

 

Amellerimiz korkularımızı besler

Ölümden çekinip korkmayanımız yok gibidir. Varsa da bunlar istisna teşkil ederler. 
Bu korkunun temelinde, ahirete hazırlıksız yakalanmak yatar. Ğayb aleminde başımıza ne geleceğini kesinkes bilemeyiz ama dünya hayatında yaşadıklarımızın ahirette başımıza gelecekler konusunda birer ayna olacağını da tahmin edebiliriz. 
Çünkü Allah Teala, Kur'an-ı Kerim'de, dünyada yaşadığımız hayata göre ahirette karşılık bulacağımızı bildiriyor.(Bkz.Nisa,74; Enbiya,47). 
Allah hiç kimseye zulmetmez, torpil de yapmaz. Allah âdildir.(Bakara,48,123 vb.)
Herkesin lehine yaptığı kendine, aleyhine yaptığı da kendinedir.(Bkz.Bakara,286). 
Kim ne ederse, kendine eder. Elbette, kötülük yönü baskın olanlar, ölümden daha çok korkacaklar ve dünya hayatından ayrılmak istemeyeceklerdir. 
Hele, tüm yatırımlarını dünyaya yapıp ahiretini hepten ihmal edenler, dünya yatırımlarını bırakıp ölümle kolay kolay yüzleşemezler.
Ashab-ı Kiram'dan Ebu'd Derda (radıyallahu anh) hazretlerine sorarlar: 
"İnsanlar, neden ölümden hep korkup tiksinti duyarlar?" 
Şöyle cevap verir: 
"Çünkü onlar, fâni dünyalarını imâr edip ebedi karargâhlarını virân ettiler. Hiç, mâmur bir diyârdan, virân bir beldeye gitmek istenir mi?"
Dünyamızı imâr etme gayemiz, ahiretimizi mâmur etmeye yönelik olmalı ki, dünyayı terk ederken gözümüz arkada kalmasın! 
İşte o zaman ölüm korkusu yaşamayız. İşte o zaman dünyadan daha güzel imâr ettiğimize inandığımız ahiret hayatımıza kavuşmanın sevinciyle ölümü karşılar, ahireti dünyaya tercih ederiz.
Ya Rabbi,  
الدنيا مزرعه الاخره
 "Dünya ahiretin tarlasıdır" 
Hadis-i Şerif'i doğrultusunda bir hayat yaşamayı bizlere nasip ve müyesser eyle!

Mayıs’ın son haftası; İlk darbe, Fetih ve Üstadı hatırlatıyor

Mayıs ayının son haftası; demokrasinin rafa kaldırıldığı, Başbakan’ın ipe gönderildiği askeri darbenin yanında, büyük bir fethin ve dev bir iman şairinin yıldönümlerini içine alan önemli bir tarih aralığıdır.

T.C. tarihinde demokrasiye, milletin tercihine ve halkın inancına vurulan ilk askeri darbe 27 Mayıs 1960 darbesidir.

Halkın oyuyla 10 yıl boyunca ülkeyi yöneten Demokrat Parti iktidarı, halkın verdiği silah gücünü yine halka karşı kullanan dönemin askerlerinin zorbalığı sonucu bir gecede devrildi.

Darbe sonunda; 18 yıl zorbalıkla okutulan Türkçe ezanı aslına çevirmek ve ülkedeki manevi baskıları ortadan kaldırmak ve ülkeyi ilerletme çabalrından başka bir suçu olmayan Başbakan Adnan Menderes ile iki Bakanı idam edildi. 

Bu ilk darbe,  halkın seçtiği meşru hükümetlere her 10 yılda bir askerlerce müdahale etme sürecini doğurdu.

Ülke daha sonra 1971’de, 1980’de ve 1997’de askeri darbe ve müdahalelerle karşı karşıya kaldı. Halk oyuyla seçilerek ülke idaresine gelenler; atanmış eli silahlı zorba ve cuntacı güçler tarafından alaşağı edildi ve her defasında ülke karanlıklara sürüklendi.

28 Şubat 1997’de post modern darbe yapıldı ve ülke insanı yıllarca büyük acılar yaşadı.

15 Temmuz 2016’da yaşanan ve milletimizin bertaraf ettiği FETÖ Darbe girişimi teşebbüs aşamasında kaldığı için onu saymıyoruz ve 18 yıldır normal bir süreçte, halkın tercihi ile yönetilen ülkemizin, bundan sonra da darbelere maruz kalmaması, halkın seçtiği iktidarlar eliyle idare edilmesi en büyük arzumuzdur.

Şehit Başbakan Adnan Menderes ile idam edilen bakanlar Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’ya Allah’tan rahmet diliyor, darbeyi ve darbecileri şiddetle tel’in ediyorum.

***   ***   *** 

Günümüzde olduğu kadar, o dönemde de çok önemli bir konumda ve gözde bir şehir olan Konstantinopolis, Peygamber müjdesine nail olmak amacıyla, 1453 yılındaki fethe kadar defalarca kuşatılmış ancak sonuç alınamamıştı.

Son olarak Konstantinopolis’i kuşatan Sultan 2. Mehmet’in, kan dökülmeden şehrin teslim edilmesi teklifi reddedilince, Osmanlı ordusu 6 Nisan 1453’ de ilk saldırıyı başlattı.

Haftalarca toplarla surlar dövüldü ve yapılan taarruzlarda ciddi çatışmalar yaşandı. Kuşatmanın uzun sürmesi ve bir türlü fethin gerçekleşmemesi üzerine askerler arasında başlayan endişe, gerek Sultan 2. Mehmet’in yaptığı orduyu cesaretlendirici ve askeri ateşleyici konuşması gerekse Akşemseddin Hz. lerinin manevi desteği ile giderildi.

Bir gece yağlı kalaslar üzerinde karadan Haliç'e gemiler indirildi. Haliç’te bir anda Osmanlı gemilerini gören Bizans askerleri neye uğradıklarını şaşırdılar.

Ardından 29 Mayıs sabahı son taarruz başladı. Uzun süren çarpışmalar sonucunda bıyığı yeni terlemiş bir yeniçeri olan Ulubatlı Hasan, surlara Osmanlı Sancağı’nı dikti. Bununla ateşlenen Osmanlı ordusu 29 Mayıs 1453' te surları aştı ve İstanbul’a girerek şehre hâkim oldu.

Sultan Mehmet, fethin ilk günü Ayasofya'ya giderek namaz kıldı ve Ayasofya’nın camii olduğunu ilan etti.

"Bundan sonra tahtım, İstanbul'dur!" diye ferman buyurdu. Fetihle birlikte Konstantinopolis İstanbul, 2. Mehmet ise Peygamber sözüyle “ne güzel kumandan” mazhariyetine ulaşmış ve çağ açan hükümdar unvanını da alarak Fatih olmuştu.

İstanbul’un fethiyle Osmanlı devleti İmparatorluk olmuş ve yükselme dönemi başlamış, Doğu Roma İmparatorluğu ise yok olup gitmişti.

Fethin önündeki maddi ve fiziki engelleri Fatih Sultan Mehmet, manevi engelleri de, İstanbul’un manevi fatihi Akşemseddin aşmıştır.

53 gün süren kuşatmada bir netice alınamaması sonucu ümitlerin tükendiği noktada Akşemseddin devreye girmiş ve gerek verdiği müjdeler, telkinler gerekse yaptığı tazarru, niyaz ve dualarla İstanbul’un manevi Fatih’i olmuştur.

İstanbul’un Fatih’lerini rahmetle anıyor, başta fetih müjdesini asırlar öncesinden veren Peygamber Efendimiz olmak üzere bütün büyük zatların şefaatlerini yüce Allah’tan diliyoruz.

***   ***   ***

Yeri doldurulamaz büyük iman şairi, örnek mücadele insanı ve büyük fikir adamı Necip Fazıl Kısakürek, 26 Mayıs 1904 tarihinde dünyaya gelmiş, 25 Mayıs 1983’ de hayata veda etmiştir.

Necip Fazıl’ın bunalımlı hayatı 1934 yılında değişikliğe uğramış, Abdülhakim Arvasi Hz. ile yaşantısında yeni bir dönem başlamıştır. Daha sonraları onun için;

"Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel,
Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel.
Bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız;
Ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız!”

dediği bu büyük insan, onun hayatında yeni bir devrin başlamasına vesile olur. Üstad, hayatında meydana gelen değişikliği şu mısra ile özetler:

“Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum...”

Necip Fazıl; 1934 den önceki ilk döneminde mutlak hakikatten uzak, kendine nizam bulamamış bir halde iken, Abdülhakim Arvasi’nin yol göstermesi ile kendisini kurtarmış, iç dünyasını düzene koymuş daha sonra da cemiyetteki bozukluklarla mücadele etmeye başlamıştır.

Necip Fazıl; süfli boyuttan ulvi boyuta, bunalım ve sıkıntı dolu materyalist anlayıştan Büyük Doğu davasının nurlu iman yoluna geçişin örneğini göstermiş bir büyük şairdir.

O maddi bakımdan oldukça rahat olan yaşantıyı terk edip, dünyada çile dolu olsa da, ebedi saadet hayatını tercih eden dev bir iman şairi ve büyük bir fikir adamıdır. Üstadın ortaya koyduğu hayat ölçüsünü, şu mısra ne de güzel açıklıyor.

“Müjdecim, Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim;

Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim!”

Üstad Necip Fazıl’ın hayatı çilelerle geçmiş, sorgulanmış, yargılanmış, defalarca hapis yatmış ve inancı uğruna aldığı mahkûmiyetler 100 yıla ulaşmıştır. Fakat o yine de yılmamış, susmamış, yazmaya ve konuşmaya devam etmiş, inancından zerre taviz vermemiştir.

Geride, çeşitli türde 100’ ün üzerinde eser ve yıllarca emek verdiği imanlı bir nesil bırakarak 79 yaşında hayata veda etmiş ve doğduğu gün olan 26 Mayıs Perşembe günü İstanbul Eyüp sırtlarında toprağa verilmiştir. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim.

 


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi