Bugün; 14 Ağustos 2020, Cuma
YAZARLAR
Bence ibret dolu bir yazı

Tarih 27 Temmuz 2020. Geçen haftanın ilk mesai günü.

Gerçi ben emekli birisi olduğum için mesainin ilk günü olması beni çok da ilgilendirmiyor ama emekli olsam da resmi olarak gördüreceğim işlerim benim de var. Bu nedenle “haftanın ilk mesai günü” tabirini kullandım.

Bu yıl üniversite sınavlarına giren oğlum Serdar Ramazan; “baba sonuçlar açıklandı, sıralamam da şu şekilde gerçekleşti” diyerek uyandırdı beni.  Açıkçası, sıralaması beni çok da tatmin etmedi. Durumdan memnun kaldığımı söyleyemem.

Pandemi süreci onu çok etkilemişti. Çok düzenli bir çalışma içindeyken, bu düzenin Pandemi nedeniyle bir anda bozulduğunun farkındaydım. Zaman zaman kendisine ders çalışma konusunu hatırlatsam da Pandemi öncesindeki performansını asla göremiyordum. Buna rağmen bunu bir mazeret olarak görmediğim için ve kendim de bir psikoloji uzmanı olmadığımdan dolayı bir baba olarak sitemkâr sözlerime muhatap ettim onu. Aslında bu konuda çok da “diktatör” bir baba değilim. “Bu yıl olmazsa seneye olur” diye de kendisini teselli etmeye çalıştım. Bütün bunlara rağmen, istediği bir bölüme kaydını yaptırır inşallah.

Anlatmak istediğim ve bugün yaşadığım asıl konu bu konuya bağlı mıdır bağlı değil midir onu da inanın bilmiyorum

Şöyle ki;

Ramazan Serdar ehliyet alma yaşını yeni doldurdu ve daha yaşını doldurduğu gün sürücü belgesi almak için müracaat edip süreci de tamamladı ve belgeyi de aldı. Belgeyi aldığından bu yana, 15 yıldır bir parçam olan 99 model aracımdan beni neredeyse ayırdı. Ama ne yalan söyleyeyim ki araç da kendine geldi bu zaman zarfında. Artık eskisinden daha pırıl pırıl ve temiz görünüyor. Sürekli temizliyor onu. Dün yine birkaç saat aracın temizliğiyle uğraşmış...

Saat 13.30’da bankaların açılma saatini bekledim ve aracıma binip evden ayrıldım. Büyükşehir Belediyesi civarında bir yere park ettim ve bankada işlerimi bitirip eve geri döndüm.

İkamet ettiğim sitenin genellikle ön tarafına park ediyorum aracımı. Yine aynı tarafta bir adet park yeri boştu.  Oraya park ettim. Ancak bu park yerinin üzerine denk gelen bir ceviz ağacı var ve ceviz ağacının yapraklarından  sürekli olarak altına yapışkan bir madde akıtıyor.. Aklıma bu konu geldi ve “Aracı buradan alıp arka kısma Serdar Ramazan’ın park ettiği yere götüreyim  yoksa aracı bu ceviz ağacı yeniden kirletir ve sabah sınav yüzünden sitem ettiğim oğlum bu defa araç yüzünden benden rövanşı alabilir” diye düşündüm.

Park ettiğim yerden çıktım ve binanın hemen arkasına aracı çarşıya giderken çıkardığım yere yeniden park ettim. Kontağı kapatmamla birlikte arka kısımdan gelen bir patlamayla irkildim. Kısa bir süre şok geçirdim ve araçtan indim. Aracın hemen arka kısmında yerde bir çerçeveli sineklik teli duruyordu. Gözüm önce ona ilişti ve daha sonra da aracın arka camına takıldı. Arka büyük cam tabiri caizse “tuz-buz” olmuştu.

Binanın katlarına göz gezdirmeye başladım.  Bir kız çocuğu pencereden bakıyordu. “Amcam sen mi düşürdün?” diye sorar sormaz geri çekildi ve biraz sonra babası balkondan göründü ve “Tayyar Abi benim camlarda sineklik yok” dedi ve yanıma geldi. Bu arada ben sinekliğin çerçevesinde bir marka veya işaret bulunup bulunmadığını kontrol ederken yukarılara tekrar göz gezdirdim.

Kendim yedinci katta oturuyorum. Oturduğum dairenin penceresinde yastık benzeri bir malzeme görünüyordu. Hanımı telefonla aradım. Telefonu Serdar Ramazan açtı.

“Oğlum oturma odasına git” dedim. “Geldim baba” dedi. “Pencerenin önünde ne var?” dedim. Yastık var baba” dedi. “Kim koydu? diye sordum “ben koydum” dedi. “Ne zaman?” dedim. “Bir saat falan oldu” dedi. “Sineklik var mıydı?” dedim “vardı” dedi. “Şimdi var mı?” diye sordum, “yok baba” dedi. “Pencereden kafanı uzat aşağıya bak” dedim. Baktı, aracın arka camı yoktu tabi. Hemen geri çekilip yanıma geldi.

Meğer sineklik, 54 daireli binanın yedinci katında bulunan benim daireden ve saniye değil neredeyse salisesi dahi ölçülü biçili bir şekilde ayarlanmış gibi hem de aracın arka camı ile bagaj kaputunun birleşim yerinden çeyrek santim farkla camdan yana hem de çerçevelerin birleşim yeri yani köşesi üzerine düşerek camı patlatmış.

Serdar Ramazan camı bir saat önce açmış. Rüzgar yok fırtına yok, sineklik bir saat beklemiş, ben bir başka park yerine park etmişim hemen anında park yerini değiştirip sinekliğin o anda düşeceği noktaya milimetrik yanaşıp park etmişim ve sineklik harekete geçmiş bana bu olayı yaşatmış...

Serdar Ramazan; “sen bana sabah sınav sonuçları hususunda kızarsan...” demiş midir bilmiyorum. Şu an yazıyı yazarken sordum ve cevap olarak;  “asla öyle bir şey düşünmedim baba” der demez tam bu anda mutfak tarafından orta şiddette bir patlama sesi duyuldu. Ben,  bilgisayarın başından, eşim, torunum ve oğlum oturma odasından kalkarak mutfağa doğru koştuk. Sağı solu aradık ve Serdar Ramazan’dan “eyvah!” diye bir ses duyduk. “Ne oldu oğlum?” dedim, “ben biraz önce dolabın buzluğuna bir soda şişesi koymuştum” dedi.

Buzluğun kapağını açtı ve yemyeşil cam parçaları, bembeyaz bir kar bulutu içinden tüm güzelliğiyle bizi karşıladı.

Telefonum çalıyor.

-Alo.

-Abi 23 üncü girişin asansörünün aynası kırılmış haberin olsun.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm...

 

Bir Öküze Yazı Yazmak Hoş Değil Ama...

            Böyle bir yazı yazmak hele de Emin Çölaşan gibi zihniyeti belli bir adamdan yararlanmak aklımın ucundan bile geçmezdi. Seküler mahallenin maddi kalıplar içinde sıkışıp kalması hem birbirlerine nasıl baktıklarını anlamamıza imkân veriyor hem de bize Allah’a daha fazla şükretme fırsatı veriyor.

                 İnternette videoları dolaşıp duran Memduh Bayraktaroğlu diye Çiller’in danışmanlığını yapmış birisi var. Bu adam Kurban Bayramı ile ilgili bir video paylaşmış sosyal medyada. Kurbanlık hayvanı kast ederek ‘’Bir öküzün arkasından yedi öküz gidiyor (gülerek yılışıyor) affedersiniz yedi ortakçı gidiyor .Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yok. Kurban Bayramını yasaklayın. Ama tatili yasaklamayın.’’ diyor.

                Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey olmadığını söylemek için bir buçuk milyarlık İslam aleminde aynı olayın binlerce kez tekrarlandığını görmemek için demek ki öküz olmak gerekiyor deyince kurban olan bir hayvana hakaret anlamı taşıyacağı için ilgilinin zekasına gönderme yaptığımızı açıklamış olayım. İnsan gibi aklı yoktur ama canıyla dine hizmet ettiği için Müslüman’a öküz diyecek kadar öküz değildir.

                Kim bu adam diye internet ortamında araştırdım. Kim olduğunu Emin Çölaşan (21 Ekim 2012 tarihli Sözcü Gazetesi) kaynaklar vererek detaylıca anlatmış. Çölaşan’ın verdiği bilgiler, adamın hiçbir ahlaki kural tanımadığına işaret ediyor. Dolandırmadığı ne şirket kalmış ne tehdit etmediği (para tırtıklamak için Çiller’in adını kullanarak) iş adamı kalmış. Emin Çölaşan yazısına 7.Ağır Ceza Mahkemesinin 1989/79 sayılı kararından alıntı yapmış. Şöyle diyor mahkeme kararı. ‘’Şikayetçi DASA dağıtım A.Ş. Sanık Memduh Bayraktaroğlu. Sanığın 27 adet sahte senet düzenleyerek ve sahte olduğunu bilerek ciro etmek suretiyle SAHTECİLİK suçu işediği anlaşıldığından, bir yıl sekiz ay ağır hapis ile cezalandırılmasına, 27 adet sahte bononun dosyasında saklanmasına.’’  İstanbul  Cumhuriyet Savcılığına bir başka suç için dilekçeyle başvuran Avukat Ali Güven Esin ‘’Sanık halen  Kırklareli Kofçaz cezaevinde sahte bono tanziminden tutukludur. Ticari işlerde suç işlemeyi adet haline getirmiştir. Cezalandırılması’’ talebinde bulunuyor.

                Anladığımız kadarıyla mahkemeyi de dolandırmaya kalkmış ki; Şişli Asliye Ceza Mahkemesi ‘’sanığın duruşmalardan kaçtığı hususunda ciddi kanıtlar bulunmuş olmakla üç adet gıyabi tevkif müzekkeresi ilişikte sunulmuştur’’ diyor. Sahtekarlıkları ile ilgili bütün mahkeme kayıtlarını buraya almaya kalkarsam bir kaç yazılık daha malzeme var. Bu kadarı yeter. Dinime dahleden bari Müslüman olsa.

                Emin Çölaşan belgeli olduğunu söylediği tehdit içerikli para tırtıklama seansları ile başka yazı yazmış mı diye çok araştırdım. Maalesef yok. Bundan sonra hiç yazamaz çünkü Memduh, Sözcü’nün kardeşi Korkusuz da yazmaya başlamış 2019 da. Bu kadar kardeş kıyağı olur zahir. Üzüldüğüm husus şu ki, bu adamın videoları ortalama otuz bin tıklanmış. Kültür seviyesi. Selamlar.


Söz uçar yazı kalır

İyisiyle, kötüsüyle bir sezonu daha geride bıraktık. 2013 yılında çıktığımız ligden düşmemek, süreklilik ve maddi olarak çok önemliydi, başardık. Rus salatasıyla Amerikan salatasının ilişkisi ya da farkı gibi bir yazı olacağı kanaatindeyim. Sürç-i lisan edersek, affola …

Sanırım hoca kafasında Konyaspor'u bitirmiş. Kendisi UEFA kupasını teknik patronken değil, oyuncu iken kaldırdığını hatırlatmak isterim. Eğer şart falan koşacak konuma geldiyse, teşekkür edip, önümüze bakmak en iyisi.

Birde kongre sürecimiz var ki, asıl önemli konu o diyebiliriz.

Korona virüs salgınıyla yapılan mücadele kapsamında 31 Ekime ertelenen dernek, kulüp, toplantı vs için umarım bizim için bir esnetme yapılır. Hilmi Kulluk aday olmayacağını açıklamasının ardından, eski başkanlardan Ahmet Şan istemem yan cebime koyun, haberi dışında şimdilik bu sorumluluğu alan yok! Başkan değişip, yönetime üç gün sonra bu isimlerden girenler olacaksa hiç maceraya girmeyelim. Sorun zaten başkandan çok yönetim kurulunda olduğunu düşünüyorum.

İster kabul edin ister etmeyin, bana göre, Konyaspor bu şehrin en büyük marka değeri. Şehir olarak eksiklerimizin başında şu geliyor; Marka değeri büyük ama o büyüklüğü bir türlü yansıtamıyoruz. İsim önemli değil, ne zaman biri bu sorumluluğu alsa, inene kadar elimizden geleni yapıyoruz. Sonra ortaya yenisi çıkmıyor ve eskilerden medet bekliyoruz. Sosyal medya ekibimiz on numara değil mi? Verdikleri tepkiler, mesajlar yaptıkları tanıtımlara kadar adından söz ettirmeyi başarıyor. Peki, bunu bütün kulübe yaymak neden bu kadar zor? Kalıplaşmış faydası olmayan yeniliklere kapalı isimleri önce bir kenara bırakalım. Dönüp dolaşıp aynı isimlere geliyorsak bir sıkıntı var demektir. Ben söyleyeyim, çünkü sosyal medya ekibimize sadece bu işten anlayan, kafa yoran ve gündemi takip eden dinamik isimler yer alıyor. İş yönetime gelince ahbap çavuş ilişkileri başlıyor. Bir günümüz geçmiyor ki acaba bugün nerede kim bir pot kıracak demediğimiz. Çayın suyun 5 lira muhabbetinden çıkın, İzmir marşıyla devam edin, ben mi çıkıp oynayacağım ile noktalayın! Basın açıklaması istiyoruz yapmıyorsunuz, yapınca da öyle konuşuyorsunuz ki pişman oluyoruz. Ya hiç mi ölçüp biçmiyorsunuz. Bugün reisi cumhur bile ulusa seslenirken, nasıl durması gerektiği konusunda profesyonel yardım alıyor. Şu burnunuzdan kıl aldırmayışınız yok mu, ne diyeceğimi bilmiyorum. (Sadece bu değil neredeyse tüm yönetimlerimizde vardı bu sorunlar)

Önümüzde yaklaşık 40 günümüz var, bu süreçte: Önce yönetimi belirleyip ardından, Teknik direktör, iç ve dış transferleri yapıp, takımı lige hazırlayacağız ve başarılı olacağız. İnanın çok zorlu bir süreç bizi bekliyor.

Sponsor anlaşması devam edecek mi? Sponsorun vaat ettiği transfer olmayacağı aşikâr. O imzayı hatırlıyor musunuz? ‘’Sayın Mehmet Akdere inşallah 5 yıl içinde Aykut hocamızın tasvip edip onayladığı bir futbolcuyu da bu anlaşmaya ilave olarak bonservisiyle alıp Konyaspor'umuza hediye edecektir.’’ İlgili holding yönetim kurulu başkanını değiştirdi. Aykut Kocaman’da yok! Hilmi kullukta aday olmayacak! Sözlerden anlaşılacağa üzere yazılı bir evrakta yok! Umarım sözleşmede bir açık kapı vardır da, yeni yönetim bu durumdan kendisini kurtarıp, başka bir sponsor ile anlaşma yoluna gider.

Boşuna dememiş atalar; Söz uçar, yazı kalır.

 

Aykut hoca ve Ali Turan

Uzun süredir spor yazısı kaleme almamıştım. Ancak izlediğim Beşiktaş maçı bana bu yazının yazılmasını adeta mecbur etti.

Beşiktaş karşısında en tecrübesiz futbolcu olarak ilk 11’ de sahaya çıkan Mücahid’e varıncaya kadar 85 dakika boyunca çok iyi mücadele eden bir Konyaspor vardı.

Evet takımımız oyun olarak istediğimiz kıvamda değildi, istenilen şekilde pozisyonlara giremiyordu ama nihayet karşımızdaki takım Beşiktaş’tı ve ona ezilmeden mücadele ediyordu.

Yediğimiz iki gole de cevap veren ve son dakikalara beraberlikle giren bir Konyaspor vardı sahada…

Ne olduysa oldu. Her şey Ali Turan’ın son 8 dakika içinde oyuna girmesiyle oldu. Ali Turan’ın gireceğini görünce hemen eyvah dedim. Olacaklar içime doğmuştu sanki. Zira Ali Turan daha önceki maçlarda defalarca hatalar yapmış, buna rağmen kadroda sürekli yer almış bir oyuncu idi.

Ali Turan oyuna girdikten sonra kritik noktalarda iki defa topla buluştu. İkisinde de hata yaptı.

Birisinde 6 pas içinde düştü, top boşta kaldı. Orada bir Beşiktaşlı futbolcu olmaması durumu kurtardı. Şayet o bölgede bir Beşiktaşlı oyuncu olsa idi o pozisyonda da golü yemiştik.

Son dakikaya girilirken yaptığı hata affedilir gibi değil. Daha önceki maçlarda yaptığı hatalar da affedilir cinsten değildi ama her nedense Aykut hoca bir ders vermek yerine sürekli kadroda yer vermeyi tercih etti.

Ta geçen sezon Ali Turan’dan bir yarar sağlanamayacağını birkaç kez yazmıştım. Bu maça girerken eyvah demem boşuna değildi. Bunu ben görebiliyorken, bunu herkes görebiliyorken şayet Aykut hoca göremiyorsa tekrar bir değerlendirme yapmasında fayda var.

Bunun bir hata olduğu kasti olmadığı söylenebilir. Kasti olsa zaten yapılan ihanet olur. Bizde kasti olduğunu söylemiyoruz ama bunca hatasına rağmen bir oyuncuya bu kadar şans verilmesi çok fazla…

Adam dışarıda bir beklesin. Maça tekrar çıkmaya iştiyak duysun. Hatalarını gözden geçirsin. Kendini düzeltsin. Olumlu gelişme olursa hak ederse tekrar kadroya girsin.

Bütün hatasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kadroda yer almaya devam ederse o da kendini gözden geçirme fırsatı bulamaz ve hatası gittikçe büyür. Nihayet böyle oldu. Bu futbolcuyu kazanmak değil kaybetmektir.

Sonuçta takıma yazık oldu. Konyaspor’umuza yazık oldu. Konya’mıza yazık oldu. Emeklere yazık oldu.

Konyaspor; 3 maç içerde, 3 maç dışarda olmak üzere son 6 maçtır kazanamıyor. Son 6 maçta, 2 yenilgi, 4 beraberlikle sadece 4 puan toplayabildi.

Artık olan oldu. Bundan sonra toparlanma zamanı. Aykut hocanın Konyaspor’u daha önceki şanlı günlerine geri götürmesini canı gönülden arzu ediyor, bekliyoruz. Başarılar Konyaspor.

Peki, Ya “Y” Kuşağı?

Bir yerlere çekilmemesi adına siyasi kimliğimi bir kenara bırakıp konuşalım istiyorum…

Hem malumunuz köşemde neredeyse hiç siyaset yazmadım yazmayı da hiç düşünmedim düşünmüyorum da…

Her neyse gelelim asıl konumuza…

Biliyorsunuz son zamanlarda bir “Z” kuşağından bahsediliyor…

Nedir bu “Z” kuşağı?

Çok detaya inmeden kısaca söyleyeyim özellikle sosyal ağ kullanan insan kuşaklarının arasında olan ve 2000 yılından sonra doğanlar için kullanılıyor bu terim…

Bu kuşak neredeyse dünyanın üçte birini oluşturmakta ve ülkemizde de yine azımsanamayacak kadar büyük bir kitleye sahip…

“Z” kuşağı içerisinde hayal güçleri ile başarıları ile gerçekten çok büyük işlere imza atanlar var…

Sonuçta teknolojinin dur durak bilmediği, eğitim seviyesinin yükseldiği, bilgiye ulaşmanın kolay olduğu bir dönemde kanlarının damarlarında hızlı dolaştığı çağlarındalar…

Tabi bu madalyonun ön yüzü birde madalyonun arka yüzü var tabiri caiz ise…

Bu kuşağın içinde sözüm ona geleceğinden endişe duyduğum gençlerde mevcut maalesef…

Onları anne babaları değil, sosyal ağlar, internet ortamı, teknoloji gibi yüzü aydınlık lakin özü karanlık olan ortamlar yetiştiriyor…

Peki, ya “Y” kuşağı..?

“Z” kuşağında bunlar yaşanırken bir önceki kuşak yani “Z” kuşağının anneleri, babaları, büyükleri olan “Y” kuşağında ise maalesef yukarıda belirttiğim ortamların esiri olmuşlar çoğunlukta…

“Y” kuşağı 1980’den sonra dünyaya gelenleri kapsıyor yani hem internetin, teknolojinin olmadığı dönemde yaşamış hem de günümüz şartlarına şahit olan bir kuşak…

Ama “Z” kuşağı öyle mi?

Elbette hayır… Onlar ellerinde akıllı telefonla doğmuş bir kuşak…

Onların ebeveynleri olan kuşağın işi gerçekten çok zor böyle bir ortamda son kuşağı kontrol altında tutmak gerçekten zor iştir…

Ama gelin görün ki; bu kuşakta teknolojinin, sosyal medyanın, internetin esiri olmuş ve bu sebeple en önemli görevi olan ebeveynliği ihmal etmiş durumda…

Ben teknolojinin, internetin kısacası gelişimin düşmanı değilim…

Sadece bunların yanlış kullanıldığını, hayatın gerçeklerinden bizleri izole ettiğini söylüyorum…

Mesela buradan soruyorum “Y” kuşağına; akıllı telefonun olmadığı dönemleri de yaşadınız o zaman ki aile ortamıyla şimdiki aile ortamı bir mi sizce?

Değil dediğinizi duyar gibiyim. Yani kabulleniyorsunuz sizde kullanımın yanlış olduğunu ama hala durum aynı değişen bir şey olmuyor farkında olduğunuz halde…

Bakın dikkat edin olmasaydı keşke demiyorum hayatın en önemli parçası haline getirmeyelim diyorum teknolojiyi, sosyal ağları, interneti…

Ailede herkeste bir akıllı cihaz kafayı hiç kaldırmadan yoğun bir şekilde kim paylaşımımı beğendi, kim kime ne yorum yaptı vs…

Hal böyle olunca aile ortamı, sohbet muhabbet hiçbir şey kalmıyor…

Zaten sosyal ağlar geleceği büyük ölçüde tehdit etmeye başladı…

Geleceği bu ortamlar şekillendirir oldu maalesef…

Bilmesi gerekenleri anne babadan öğrenemeyen genç kuşak bunları internet ortamından öğrenmeye çalışıyor ve sonra kendini saçma sapan ortamların içinde buluyor…

Sosyal medyanın seviyesi baya bir düşmüş durumda video siteleri özellikle tik tok seviye yerlerde desem abartmış olmam emin olun…

Bence “Z” kuşağından çok “Y” kuşağının kendine bir çeki düzen vermesi gerek…

Geçmişini bilmeyen “Z” kuşağına örf ve adetlerimizi, gelenek göreneklerimizi, kültürümüzü, geçmişimizi anlatmamız ve aşılamamız lazım…

Bunları ebeveynlerin izah etmesi ayrı şey dizilerden, belgesellerden videolardan öğrenmeleri apayrı bir şey…

Her zaman derim; Geçmişini bilmeyen geleceğini şekillendiremez…

Anne babalara sesleniyorum; lütfen evlatlarınıza, ailenize vakit ayırın…

Sosyal ağlar insanları sosyalleştirmez…

Bire bir iletişimle birbirlerine vakit ayırarak, göz teması kurarak, muhabbetle, sohbetle sosyal olunur…

O yüzden geleceğimizi tehlikeye atmalarına müsaade etmeyin…

 

BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN

BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN

 

Erenler hoş görüp de âlemin telaşını

Eskimiş bir tabutla götürdüler naaşını

 

Ömrü beyhude geçen cana eyvah dediler

Taksiratın affede Yüce Allah dediler

 

Üstüne toprak çekip döndüler mezarlıktan...

Döndüler, çünkü herkes korkuyor karanlıktan.

 

Ufkun kızıllığında kanarken bütün camlar

Sahrayı Kerbelâ'dan gam getirdi akşamlar...

 

Kabristana nihayet düştü sükut gölgesi

Ne bir kuşun çığlığı ne de bir çocuk sesi

 

Bir köşeye kıvrılıp düşündüm öyle mahzun

Dedim Leyla uğruna böyle can verdi Mecnun

 

Şurda taşı yıkılmış ne civanlar yatıyor

Nice sırma saçlılar nice hanlar yatıyor

 

Şurda toprağı çökmüş mezar, kimin mezarı?

Duyan var mı içinden yükselen ah u zarı?..

 

Şu çınar köklerinin sardığı beden kimin?

Servilerin divana durduğu beden kimin?

 

Uyanmasın diye kim sallıyor beşik gibi...

Bir çocuk mezarı şu, aşılmaz eşik gibi...

 

Şu mermer kavukların üstüne işlenen gül

Ne vakit solup gitmiş şu karanfil, şu sümbül?

 

Kiminde hiç bir ışık vermeyen kandil yanar

Üstüne çerağının, bir koca baykuş konar...

 

Kaybolur yavaş yavaş gül yüzünden benleri

Zaman, elinde çekiç, siler tüm desenleri

 

Nâm u ünvânı yitmiş nice şanlı erlerin

Ucu kırık, taşlara işlenmiş hançerlerin...

 

Bin utanca düşüp de yere eğdim başımı

Sessizce akıtarak şu kanlı gözyaşımı

 

Kameti iki büklüm bir dal gibi eğildim

Ben artık o kaygusuz, avâre kul değildim

 

Dedim a dost bilirsin silinir bütün izler

Yerlere kapanmaya mahkum değil mi dizler?

 

Gün gelince ehibbâ çekip gitmeyecek mi?

Tüm şarkılar susup da masal bitmeyecek mi?

 

Çırpınmaz mı sanırsın amansız yelde yaprak?

Sevgilin yâd ellerin ellerini tuttu bak!..

 

Şakıyor bülbül yine, dolaşır bağ u bostan

Ve söyler başka şarkı, anlatır başka destan

 

Yine seyrana çıkar el âlem şen ve şakrak

Ah seni çürütürken kabrinde kara toprak

 

En yakın dostlar bile unuturlar ismini

Düşünür "bu kim?" diye görse bile resmini...

 

Aşinalar yabancı lisan başka türlüdür

Bu çok eski bir şarkı, çok eski bir türküdür

 

Bak hayali bin cihan değen yâr nerden gelir?

Bir soru sor belki de "bildiğin yerden" gelir...

 

Bir gün ağyar da yere kapanacak çâre yok

Bütün yollar tutulmuş, yol var mıdır yâre, yok!..

 

Şu testi, şu kiremit, şu tuğla toprağındır

Şu rüzgârda savrulan, sararmış yaprağındır

 

Gözü yaşlı kalanlar, boş yerine bakınsın

Sen şimdi maverâya bizden daha yakınsın

 

A dostum sözün sonu, yok olur bir gün cihan

Hiç kimse kalmaz geri "küllü men aleyhâ fân"

 

Rabbi zülcelâl'indir elbette kalan, bâki...

Başka her söz yalandır ve her kelâm afâki...

 

Ahmet Efe

31. 3. 2020

Çekmeköy/İstanbul

 

Üretim Bağımsızlık İlişkisi

Üretkenlik, iktisadi kalkınmanın en önemli motoru olduğu hepimizce bilinir. Meşru ve mübah olan her şeyin üretilmesi, ihtiyaç olduğu kadar aynı zamanda bir vatandaşlık görevidir. Köylünün ürettiği ürünler, şehirlinin icra ettiği ticaretler, sanayicinin çevirdiği çarklar bütünüyle iktisadi kalkınmanın bir gereğidir. 
İktisadi kalkınma, milli gelirin yükselmesine vesile olan en doğru yoldur. Milli gelirin yükselmesi, dünyadaki refahın sağlanmasına katkı sağladığı inkar edilemez. 
Her türlü üretkenlik ve iktisadi kalkınma, dünya hayatının refahı yanında ebedi hayatı kazandıracak bir yola vesile oluyorsa büyük bir nimet olur. İşte “ Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver...” ayetindeki dua bunu ifade ediyor. 
Fert ve devlet zenginliği güç, kuvvet olup adaleti, içtimai yardımlaşmayı, mütevazılığı sağlıyorsa; arkasından özellikle Allah’a kul olmayı getiriyorsa ne kadar şükretsek azdır. 
Haram yollarla yapılan veya harama götüren üretkenlik, dünyada kalacağı gibi ebedi hayatı zindana çevireceği izahtan varestedir. 
Üzerinde durulması, konuşulması oldukça önemli olan bu konu ehli tarafından daha iyi izah edileceğinden eminim. 
Aslında benim ifade etmek istediğim hedef nokta bu değildir. Şüphesiz devlet ricali, iktisatçılarımız,sanayicilerimiz bu konunun önemini çok iyi biliyorlar. Benim özellikle vurgulamak istediğim nokta iktisadi kalkınmanın bağımsızlıkla bağlantılı olduğunu söylemektir. Gücümüz varsa vatanımızı başta olmak üzere her türlü kutsalımızı müdafaa edebiliriz. Ayasofya’yı açar her türlü iç ve dış terörü önleyebiliriz. Evimizde rahat uyur normal hayatımıza devam edebiliriz. 
Güçlü değilseniz iç ve diş canavarlara yem olmaktan başka bir yol olmadığı tarihi hadiselerle ispatlanmıştır. Onun içindirki Allah cc bizi bu konuda özellikle uyarıyor. Hatta şöyle emrediyor:“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.”Enfal 60. 
Şüphesiz zaman ve zemin neyi gerektiriyorsa ona göre güçlü ve hazırlıklı olmak zorundayız. İşte güçlü olmanın yolu da iktisadi kalkınmadan geçer. Onun için Türkiye’nin her tarafında bulunan sanayici kardeşlerimize, üretici köylümüze ve güçlü olmamıza katkıda bulunan herkese müteşekkiriz. Özellikle son zamanlarda devlet ricalimizin silahlanmaya verdiği önemi takdirle karşılıyoruz. “Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır” hadisindeki mesaj oldukça önemlidir. 
Bu arada her üretici kardeşimize hatırlatmakla mükellef olduğumuz bir noktayı belirtmek isterim. Doğruluk,kalite,sözde durma,haram-helal ölçülerine dikkat etme ve özellikle Allah’a karşı kulluk görevlerimizi yerine getirme ilkelerinden ödün vermeyelim. Allah’a emanet olunuz. 

Düşünerek öğrenemeyen “düşerek” öğrenir

İnsanın öğrenme ve sınanma hikayesi elest-ü bezminden başlar.

Verdiğimiz ahd-i misakla başlayan ve ölümle tamamlanan, cennet/cehennemle sona erecek bu imtihan serüveni.

Bu anlamda her an yenilenen alemde, her an yenilenen bir zihne ve kalbe sahip olmak zorundayız.

Çocuklukta düşe-kaka öğrenen insan büyüyünce düşüne-taşına öğrenmeyi öğreniyor…

Düşmenin ve kalkmanın üzerine kafa yorup işin künhüne vakıf olamayanlar ise bir ömür düşüp kalkmaya devam ediyorlar…

Akıllarını başlarına almazlar, kalplerini çalıştırmaz, paslandırırlarsa bu yuvarlanma cehennemin dibinde son buluyor…

"Hz. Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: Hz. Peygamber ile beraberdik, şiddetli bir gürültü işitti. Peygamber (s.a.v.), “ Bu gürültü nedir biliyor musunuz?” diye sordu.

Biz de, “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedik. Peygamber (s.a.v.) de:

“Bu gürültü, yetmiş seneden beri cehennem tarafına yuvarlanan bir taşın şu anda cehennemin dibine yetişip düşmesinin gürültüsüdür” buyurdu.( Müslim, Sahih, Cennet, 31.)

Bu hadiseden kısa bir zaman sonra, birisi gelir ve “ey Allah’ın Rasûlü falanca münafık öldü” diyerek olayı haber verir. Böylece bu haber Hz. Peygamberin beliğâne kelamının ve bir temsil ile anlattığı meselenin tevilini göstermektedir. Hadiste görüldüğü gibi, Hz. Peygamber(s.a.v.), yetmiş yaşındaki münafık ibn Ubeyy b. Selül’ün ölümünü haber vermekle birlikte, onu yetmiş senedir cehennemin dibine doğru yuvarlanan ve o anda cehennemin dibine ulaşan bir taşa benzetmektedir. Çünkü o münafığın yetmiş yıllık hayatı boyunca Cehennemin dibine doğru tedenni ettiği ve nifakın neticesinin Cehennem olduğu ve münafığın ölümünün ne kadar şiddetli olduğu ancak böyle bir temsil ile zihinlerde kalıcı olarak anlatılabilirdi.

Rabbim hayvanların hazır programından farklı olarak bizlere akıl ve kalbimizi aktif kullanarak hazırlık sınıfında(çocukluk) döneminde “öğrenmeyi öğrenip” diğer sınıflarda kendimizi doğru ve yanlışı ayırt edecek zihni ve kalbi mekanizmaları edinmemizi emreder.

Bu anlamda 124 bin Peygamber, kitap ve sayfalarla da bu “öğrenmeyi öğrenme” işini desteklemiştir.

Bu iş emek ve çaba ister.

Sonunda ebedi bir cennet veya cehenneme düşmenin olduğu bu yol üzerinde derin derin düşünmemizi ve üstün gayretler ortaya koymamızı gerektirir.

Geçici olana takılıp kalıcı olanı ihmal etmek aklı ve kalbi çalışan insana yakışmaz.

Geçici olanın kalıcı zararı olmaz.

Geçici olan için kalıcı olanı tercih etmek çağın vebasıdır.

Kur’an-ı Kerim’de Yahudiler üzerinden bu “dünyevileşme” tehlikesine dikkat çekilir:

“Onlar, dünya hayatını ahirete tercih ederler. (Başkalarını) Allah yolundan çevirip onu eğri ve çelişkili göstermek isterler. İşte onlar derin bir sapıklık içindedirler.” İbrahim, 19/3.

Kırılacak parlatılmış cam parçalarını baki elmaslara tercih etmek maalesef insanlarının çoğunun tercihi.

Oysa dünya imtihan salonuydu…

Bal arısı gibi insanlar ve kitaplara konacak, balımızı yapacak Hz. Azrail’e balı incelenmek üzere teslim edip salonun kapı deliğinden geriye bakmadan terk edecektik.

“Mü’min, bal arısına benzer. Temiz olanı yer, temiz olan şeyler ortaya koyar, temiz yerlere konar ve konduğu yeri ne kırar ne de bozar.” (Ahmed bin Hanbel, II, 199)

Dünya ahiretin tarlasıydı.

Ekecek biçecek, ürünleri teftiş için emanete bırakıp harmana dönü bakmadan gidecektik…

“Burası Dünya!

Ne çok kıymetlendirdik...

Oysa bir tarla idi;

Ekip biçip gidecektik. (Cahit Zarifoğlu)

Bediüzzaman dünyanın mahiyetini önce 17. Sözle tarif eder, sonrasında sıraladığı “madem” lerle her akıl ve kalp sahibine çok açık anlatır.

“Kur’an’ı dinleyen insana, Kur’an’daki ilm-i hakikati ve nur-u hakikatle dünyanın mahiyetini bildirmekliğiyle, dünyaya aşk ve alâka pek manasız olduğunu anlatmaktır. Yani, insana der ve ispat eder ki:

“Dünya, bir kitab-ı Samedanîdir. Huruf ve kelimatı nefislerine değil belki başkasının zat ve sıfât ve esmasına delâlet ediyorlar. Öyle ise manasını bil, al; nukuşunu bırak git.

Hem bir mezraadır, ek ve mahsulünü al, muhafaza et; muzahrefatını at, ehemmiyet verme.

Hem birbiri arkasında daim gelen geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise onlarda tecelli edeni bil, envarını gör ve onlarda tezahür eden esmanın tecelliyatını anla ve müsemmalarını sev ve zevale ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes.

Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alışverişini yap, gel ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma.

Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise nazar-ı ibretle bak ve zahirî çirkin yüzüne değil; belki Cemil-i Bâki’ye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faydalı bir tenezzüh yap, dön ve o güzel manzaraları irae eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme.

Hem bir misafirhanedir. Öyle ise onu yapan Mihmandar-ı Kerîm’in izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma; çık, git. Herzekârane fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle manasız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma.” gibi zahir hakikatlerle dünyanın içyüzündeki esrarı gösterip dünyadan müfarakatı gayet hafifleştirir belki hüşyar olanlara sevdirir ve rahmetinin her şeyde ve her şe’ninde bir izi bulunduğunu gösterir.”(Said Nursi, Sözler, 17. Söz, I. Makam)

“Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır. Hem madem  “Layükellifullahinefsenillavüsaha/Kimseye kaldıramayacağı yük yüklenmeyecektir”(Bakara, 2/286) sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.

Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.” (Said Nursi, Mektubat, 16. Mektup, 5. Mesele)

Evet tercih ahsen-i takvimde yaratılan önüne eşrefi mahlukat ve esfeli safilin yolları açılmış insanın kendisine ait.

Düşüne ya da düşününce ama bir an evvel hidayeti öğrenmeli, yaşamalı ve ahiret karnesini kırıklardan temizlemeli.

Zira hepimiz ölecek yaştayız!

Ve bu işin bütünlemesi, telafisi yok.

Haydi!

Hemen Şimdi!

Hesaba çekilmeden kendimizi hesaba çekelim ve büyük sefere hazır olalım…

 

NAVTEX

Türkiye, Akdeniz'de Oruç Reis gemisi için 23 Ağustos tarihine kadar NAVTEX ilan etti. Türkiye'nin NAVTEX ilanı sonrasında Oruç Reis Sismik Araştırma Gemisi görev yapacağı bölgeye ulaştı. Yunanistan ile Mısır arasında imzalanan deniz yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşmasına yönelik ilan edilen NAVTEX, Yunanistan'da panikle karşılandı.

Navtex ilanı, Navtex cihazı üzerinden yapılan bildirimleri ifade eder. Ayrıca, NAVTEX (Navigational Telex), uluslararası orta frekansta gemilere olası tehlike, emniyet ve hava raporları ve uyarılarını otomatik olarak yazılı bir şekilde veren haberleşme sistemidir.

Navtex, Uluslararası Denizcilik Organizasyonu'nun (IMO) ve Küresel Denizde Tehlike ve Emniyet Sistemi'nin (GMDSS) bir parçasıdır.

Mesajların yazılı olarak gönderilmesi, daha sonrada da mesaj üzerinde çalışabilmeyi mümkün kılar; özellikle İngilizcesi iyi olmayanlar için bu önemlidir. Diğer bir avantaj ise, ihtiyaç duyulan bilgilerin operatör tarafından seçilebilmesi ve istenmeyen bilgilerin bastırılmamasıdır.

Bununla birlikte tüm gemiler tarafından alınması zorunlu olan bilgilerin daima dökümü alınacaktır. Örneğin seyir ve meteoroloji ikazları ile arama-kurtarma bilgi ve ikazları reddedilemez. Bununla beraber, tehlike bilgilerini göndermek için NAVTEX esas unsur değildir. NAVTEX mesajları belirli periyotlarda 518 kHz frekansından İngilizce olarak yayınlanırlar. Fakat birçok bölgede yukarıda bahsedilen bilgiler (bölgesel nakliyecilik ve balıkçılar içi) yerel lisanla da gönderilirler. IMO'nun asıl amacı okyanus geçen ticarî deniz taşımacılığının emniyeti olmakla beraber NAVTEX küçük gemiler, özel yatlar için de büyük önem kazanmıştır.

Denizcilere, meteoroloji tahminleri, seyir bilgileri, aciliyet, emniyet ve denizde çalışma yapılan sahalar hakkında bilgi veren haberleşme cihaz sistemdir. Uluslararası bir faks makinası gibi çalışır. Gemilerde ve teknelerde, mevcut yayınları almaları için Navtex cihazı bulunmalıdır.

Navtex, MF yani orta dalga boyu frekansından yayın yapar. Yaklaşık 400 deniz mili (740 km) mesafeye kadar yayın gönderilebilmektedir. Aynı zamanda GMDSS biriminin(Küresel Denizde Tehlike ve Emniyet Sistemini) 'in de bir parçasıdır. Navtex, 4 saatte bir yayın yapar. 10 dakikadan fazla yayın yapılamaz.

Navtex, denizcilere, meteoroloji tahminleri, seyir bilgileri, aciliyet, emniyet ve denizde çalışma yapılan sahalar hakkında bilgi veren haberleşme cihaz sistemidir. Ülkelerin Deniz Kuvvetleri, yapacağı eğitim ve tatbikatların bilgisini önceden duyurarak bu sahalara girilmemesi konusunda uyarılarda bulunuyor.

Türkiye, Meis Adası yakınlarında Navtex ilan ederek Oruç Reis'i gönderme kararı almıştı. Kararın ardından Yunanistan da harekete geçmiş, korsan bir Navtex ilanında bulunmuştu. Gerilim tırmanırken, araya Almanya girmiş, Yunanistan'ın kurallara uyacağını belirterek, Türkiye'den diplomasiye şans vermesi ricasında bulunmuştu.

Yunanistan, bu sırada sözünde durmayarak Mısır ile Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmasına imza attı. Yunanistan ile Mısır'ın MEB anlaşması, Türkiye ile Libya'nın MEB anlaşma bölgesi ile çakıştı. Başkan Erdoğan, Cuma namazı çıkışında resti çekerek, "3-4 gün içinde Doğu Akdeniz'de Oruç Reis aramalara başlayacak" demişti. 

 

Emanet

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÕZÜYLE

               Aşık Ataroğlu

 

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

Sevgili dostlar, bu muhabbetimiz de emanet üzerine olsun istedim. Nedense biz millet olarak hatta insanlık olarak bu emanet konusunu ya anlayamadık yada anlamak istemiyoruz. Bir türlü içimize sindiremedik.

Bence insanın eğitiminde en önce verilecek ders emanet olmalı. Ana dilimiz gibi emanetin ehemmiyetini öğrenmeliyiz. Annenin babanın en önemli görevi olmalı bu emanet duygusunu evladına kazandırmak. Ama tabi duyguyu kazandırmak kendi yaşantılarıyla tezat teşkil etmemeli.

Bu duygu ve alışkanlık eğitimine okullarımızda daha da şumullü olarak devam edilmeli ve kazandırılmalı.

Bir japon atasözünde derk ki " Bize bu vatan atalarımızdan miras kalmadı, gelecek nesillerden emanet aldık"

Bu pencereden bakarak vatanımız bayrağımız cumhuriyrtimiz kültürümüz(gelenek görenek örf adetlerimiz  edebiyata eserlerimiz vb.) elimizde bulunan her şeyimiz gelecek nesillerin emanetidir.

En baştan çocuklarımız oyuncaklarını kırıyorsa, okul sıralarını kirletiyor çiziyorsa okul eşyalarına zarar veriyorsa emanet eğitimini almamış demektir.

İleriki yaşlarda çalıştığı kurumlarda da aynı sorumsuzluğuna devam ettiğini düşünün. Düşünün felaket olur değilmi. Zaten de olmuyormu. Çalıştığı fabrikayı zarara uğratanlar hatta yakanlar, yine çalıştığı kurumu babasın malı sanıp kendi menfeatına kullananlar aramızdan çıkmadımı halada devam etmiyorlarmı.

Şimdi biraz da en önceye gidelim. İnsanın ilk yaratılışına. Biz kendi kendimize olmamışız bizi en güzel şekilde yaratan ve ilkimizede Adem diyen bir yaratıcımız var. O da Allah.

Ne bedenimizin var oluşunda nede Dünyanın üzerindeki emrinize verilen her bir şeyin var oluşunda bizim bir sermayemiz yok. Sermaye Onun, onun kârı bizim. Tabi zararıda bize ait.

Senin ruhunu yaratıp üzerine bu bedeni giydiren sahibin, var oluştan bu yana daima rehberler ve kullanma kılavuzlarını da göndermiş.

Demiş ki sana verilen her şey emanet gönderdiğim rehbere birde kullanma kılavuzu verdim. Rehberden bu kılavuzun içinde yazanları öğren ve daima kılavuzu yanında taşı. Dünya hayatında neyi nasıl yapacağını bu kılavuza göre yapacaksın. Gün gelecek emanetini geri alacağım hesabıda o zaman görürüz demiş.

İnsanlığın yaratılışından bu yana ilk insanı kendi kendine ve çocuklarına rehber tain ettikten sonra binlerce rehber göndermiş ve son olarak ta bizlere Hz. Muhammed Mustafa'yı(s.a.v) rehber olarak göndererek hayat ve kulluk klavuzumuz olarakta Kuranı vermiş.

Dostlar bu konuda yazılacak çok şeyler var ama ben sözü şuraya getirmek istiyorum.

Şu anda tüm Dünyayı sarsan bir Çorana virüsü var.Bütün Dünya milletleri bu virüsle kalkıyor bununla yatıyor. Haberlerin hepsi virüs üstüne. Her kafadan tavsiyeler yorumlar. Ayrıca komplo teorileri. Bundan sonra yaşantı şöyle olacakmış böyle olacakmış.

Dostlar Dünya veya yaşantı sağ kalanlar için nasıl olur kimsenin bileceği bir şey değil.İnsanların komplo teorileri varsa Allah'ın değişmez kaderi var. Allah'ın indinde her şey biliniyor ve işleyiş ona göre gidiyor.

Eee Ataroğlu sen işi bitirdin yani hiç bişey yapmıyalımmı der gibisiniz. Asla öyle bir şey demiyorum. Tabi ki üzerimize düşeni yapacağız.

Hemen kullanma klavuzumuza ve rehberimizin tavsiyelerine baktığımızda zaten çok açık .

Ne buyurmuş efendimiz rehberimiz "Bir yerde veba varsa oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba varsa da oradan da çıkmayınız"

İşte sana talimat uymalısın. Daha başka dinimiz ilim dinidir. Doktorların ve bilim adamlarının tavsiyelerine uyacağız. O zamanlar veba şimdi Corona. Geçen çağlar içinde nice virüsler, bulaşıcı hastalıklar çıkmış binlerce insan can vermiş.

Bunların hepsinden yaratan haberdar. Onun izni olmadan hiç bir şey çıkamaz. O dilemezse kimse bir şey dileyemez.

Dostlar muhabbetimizin başında konuşmuştuk ya bu beden bize emanet biz emaneti korumakla görevliyiz. Ölümün ne zaman nerde ne şekilde geleceğini bilemeyiz.

O zaman yapacağımız bütün korunmaları Allah'ın emri olarak yapmalıyız. İşte o zaman hareketleriniz ibadet hükmüne de geçiyormuş.

Vazifeni yap tevekkül et.

Haa, kendi emanetimizi korurken başkalarının emanetine de saygılı olmalıyız çünkü onunda hesabını bizden soracaklar.

Dostlar araya birde fıkra koyalımda hem düşünelim hem de birazcık gülelim.

Babayla oğlu deniz kenarına kamp yapmaya gitmişler. Çadırlarını kurup eşyalarını yerleştirmişler.

Akşama kadar yüzmüşler spor yapmışlar zamanı gelince de yatmışlar.

Gece bir ara baba uyanmış ki yıldızlar görünüyor. Hemen oğlunu kaldırmış demiş bak bakalım yukarıda ne görüyorsun bir değişiklik varmı.

Oğlu yıldızları görüyorum baba deyinca babası tekrar sormuş. Nasıl olmuş bu iş. Oğlu başlamış anlatmaya demiş , Astronomi ilmine göre yıldızlar birer güneştir onlardan galaksiler oluşur falan derken babası ensesine yapıştırmış.

Demiş ulan salak oğlum görmüyormusun çadırı çalmışlar.

Sevgili dostlar inanın çoğumuzun üzerimizdeki çadırdan haberimiz yok ahkam kesiyoruz.

Anlayan ne anlarsa anlasında ben bir ozan olarak muhabbete bir şiirle son vereyim.

Sağlıcakla kalın.

EMANET 2

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

 

Emanetin sahibi var

Odur bize en güzel yar

Yeşil ova karlı dağlar

İniş yokuş düz emanet

 

Karun kadar malın olsa

Evin Barkın altın dolsa

Hesabı var nasıl olsa

Çok emanet az emanet

 

Geçen ömrüm bunca yaşım

Elim kolum ayak başım

Dilim dişim gözüm kaşım

Aynadaki yüz emanet

 

Dört mevsim gelip geçecek

Herkes ektiğin biçecek

Onlar bir mevsimlik çiçek

Torun oğlan kız emanet

 

Ataroğlum gönül eri

Emanete ver değeri

Benim sinem yangın yeri

Ocak onun köz emanet

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Nikah, Düğün ve Aile'nin Önemi

     Dinimiz İslam, nikahı, evlenip aile kurmayı emretmekte ve vazgeçilmez özellikte önemli olduğunu çok net olarak haber vermektedir. Hakikaten evlilik ile oluşan aile çok kutsaldır. Aileleri sağlam olan toplumların yıkılmaları mümkün değildir. Tarihi kayıtlardan da öğreniyoruz ki, aileleri sağlam toplumlar uzun yıllar varlıklarını sürdürmüşler, aileleri çöken toplumlarda yok olup gitmişlerdir. Toplumun en küçük hücre dokusu ailedir. Aile; insanoğlunun dünyevi-uhrevi kurtuluşunu, huzur-mutluluğunu kazanabileceği en temel ve vazgeçilmez tek yuvadır.  Evlilik, yuva kurmak Allah (c.c.) ve Resulü Hz. Muhammed (s.a.s)’in emirlerine uyup yasaklarından da kaçınarak kendi rızaları ile şahitler huzurunda erkek ve kadın, eşler arasında yapılan nikahlı bir sözleşmedir. Aile, anne, baba ve çocuklardan oluşan toplumun en küçük ve en önemli yapı taşıdır. Aileleri sağlam olanlar, zafere ulaşırlar.Aileleri bozulan toplumlarda tarih sahnesinden silinip giderler. Hem itikadi, hem de ameli yönden bozulanların helak olduklarını biliyoruz.Tarih bunun örnekleri ile doludur.

      İnanıyorum ki çok yakın bir zaman da İstanbul sözleşmesindeki bazı yanlışlar düzeltilerek değerlerimizle uyumlu hale getirilecektir. Mesela: ‘Cinsel Yönelim’ ifadesi yenine kadın ve erkeğin nikahlı birliktelikleri şeklinde net ifadeler yazılmalı, erkeğin erkekle, kadının kadınla sapık ilişkiler içerisinde olmak istemelerine açık kapı bırakılmamalıdır. Erkeğin altı ay evinden uzaklaştırılması telafisi zor sıkıntılar oluşturmaktadır. Malum kanundan sonra kadın cinayetleri azalmamış aksine artmıştır. Kadınları koruyup kollayan yasal düzenleme olmalıdır. Kadını koruyup kollayan bir düzenlemeye kimsenin itiraz etmesi söz konusu olmadığı gibi aksine desteklenir. Karı kocanın anlaşmazlıklarını çözmek için her iki taraftan birer hakem tayin edilip ailenin kurtarılması için arabuluculuk yapmalıdırlar.İslam’a, değerlerimize uygun çözüm yolları mutlaka oluşturulmalıdır. Allah (c.c.) nikahı, evliliği emretmiştir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) de nikahlanmış, evlenmiştir. Kendine evlenmeyi yasaklamak isteyen sahabelere de asla izin vermemiştir. Hadis–i Şeriflerde: “Nikah benim sünnetimdir. Kim ki onu terk ederse benden değildir.” “Evleniniz, çoğalınız çünkü ben kıyamet günü sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim” buyurulmuştur. Nikahın olmadığı beraberliklerde gayri meşruluk ve yozlaşma vardır. Sonucunda zina söz konusudur. Böyle bir durumda ise nesillerin neseplerinin bozulması, ahlaki çöküntü kaçınılmaz olur. 

     Düğünlerimizin bizi biz yapan değerlerimize uygun tarzda yapılması çok önemlidir. Evlatlarımıza kuracağımız aile yuvasının başlangıcını Yaratıcımızın emirlerine uygun olarak yapmalıyız. Yasaklanmış olan fiil ve eylemlerden kaçınmalıyız. Düğün yapmak, meşakkatli ve zahmetli gibi görünmekle beraber çok keyifli ve aynı zamanda zahmetinden çok daha fazla sevaba nail olmamızı sağlamaktadır. Aileler karşılıklı olarak fedakarlık yapıp, hoşgörü, sevgi ve saygı içinde oldukları zaman hiçbir sorun olmamaktadır. Daha doğrusu dünyalıklar, takı, giyecek, eşya v.b. mutluluğu sağlayan şeyler değildir. Öncelikle eşlerin ahlaklı, dindar olmaları temel ölçü olmalıdır. Bu güzel özelliklerle dopdolu olanlar dünyalıkları çok önemsemezler. İmkanlar ölçüsünde her anne baba evlatlarına en iyisini alıp, onların mutlu olmalarını isterler. Bilirler ki onların mutlulukları kendilerinin de mutlu olmalarını sağlamaktadır.

     Evlilik ancak aile kurmak içindir. Aile, ilk olarak Cennette Yüce Yaratıcı tarafından Hz. Âdem babamızla Havva annemiz arasında kurulmuştur. Sürekli olarak, Cennetten bir huzuru ve mutluluğu içinde barındıran; temelleri, esasları, kuralları Allah (c.c.) ve Resulü Hz. Muhammed (s.a.s) tarafından belirlenmiş en önemli sosyal müessesedir. Aile, toplumun çekirdeği ve rengidir. Şekil ve âdet olarak birbirine çok benzeyen, içerik ve öz itibariyle tamamen birbirinden farklı ama birbirini tamamlayan iki varlığın birleşmesiyle ortaya çıkan huzur ve mutluluğun en önemli merkezidir. Evlilik Müslüman için ebedi bir bağdır. Aile; dünyada insanın küçük bir Cenneti ya da Cehennemidir. Evlilikte eş seçimi çok önemlidir. Dindar olan tercih edilmelidir. Evlilik ve ailenin önemi, âyet ve hadisler de  açıkça ifade buyrulmuştur. 

     Ailede Saygı ve Sevgi’nin önemini, bizim için en güzel örnek olan rol model rehberimiz, biricik önderimiz, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hayatındaki güzellikleri çok iyi bilirsek sağlam çözüm yollarını oluştururuz. O’nun içindir ki Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hayatını mutlaka öğrenmeliyiz.Batının kokuşmuş yasaları, aile hayatı anlayışı ile problemlerimizi çözmek şöyle dursun, sorunların daha da derinleşmesine sebep olacağı gözden kaçırılmamalıdır. İslâm’ın emirlerine uyulup, yasaklarından kaçınıldığı zaman aile, mutluluğun,  sadakatin, sevginin ve saygının sembolü olarak görüleceği aşikardır. Ailede; “Sevgi, Saygı, Sofra, Seyahat, Sistem, Samimiyet, Sayfa, Seccade, Sohbet, Sadakat, Sevinç ve Sabır” birlikteliğinin olması, bunların Ser Levha; bu yazının başlığı, baş tacı edilmesi çok önemlidir. Aile, toplumun çekirdeğidir. Toplumsal huzurun ailedeki huzura bağlı olduğu unutulmamalıdır.

     Aile içinde eşlerin, çocukların birbirlerine karşı görev ve sorumluluklarını bilerek sevgi- saygı çerçevesindeki yaklaşımları muhabbetlerini artıracak, sofrada hep beraber oldukça yemeğe Besmele ile başlayıp hamd ile ikmal edilecek, bazen beraberce seyahatler yapılarak ibretler almak amacıyla gezilecek, sistemli bir şekilde kitap sayfalarından satırları beraberce okuyacaklar, camiye gidemedikleri zaman namazlarını cemaatle kılarak seccade birlikteliğini elde edecekler, birbirlerine yararlı olacak bilgi, birikimlerini artırıcı sohbetler yapacaklar, sevinçlerini beraber paylaşacaklar, başlarına gelen olumsuzluklara sabır gösterip samimiyetle, sadakatle göz aydınlığı ile güzel bir şekilde imtihan hayatını başarılı olarak tamamlayıp, bu vesileyle de ahiret yurdundaki gerçek kurtuluşu da kazanarak huzur ve mutluluğa kavuşmuş olacaklarını belirtmek isterim. Aileyi, çocukları, gençleri ihmal edenler, geleceklerini imha edeceklerini hiçbir zaman unutmamalıdırlar.

     Gerçek anlamda sevgi temelli oluşturulan evlilikler sonucu oluşan ailelerimizin göz aydınlığımız, dünya imtihanını kazanmamıza vesile olmasını Allah (c.c.)’ tan niyaz eder, sıhhat ve afiyetler dilerim.

     omerlutfiersoz@gmail.com

 

Erkeklere karşı yürüyüş yapan kadınlarımız!

Erkeklere karşı yürüyüş yapan kadınlarımız!

 "İÇERİ ALAMADIĞIMIZ GÜNLER ÇOKTUR"

Bu yazının muhatabı tüm kadınlarımız değildir elbet. Onlar bizim baş tâcımız, gönül ilâcımız.
Cinsiyetleri farklı olsa da bizim inancımız, kadınla erkeği "insan" sıfatıyla eşit kabul eder, tıpkı tarağın dişleri gibi. Buradaki eşitliğin "cinsiyet eşitliği" olmadığını söylemeye gerek yok!
Kadınların erkekler üzerinde, erkeklerin de kadınlar üzerinde hem hakları vardır, hem de birbirlerine karşı görev ve sorumlulukları.
Kur'an ayetlerine ve Hz.Peygamber'in (s.a) hayatına, söz ve uygulamalarına baktığımızda, İslam'ın kadına nasıl değer verdiğini açıkça görürüz.
*** 
Gelin görün ki bugün; ezilen, horlanan, küçümsenen, zayıf ve güçsüz addedilen, şiddete maruz kalan, tecavüze uğrayan, reklam aracı görülen, sermayenin hizmetçisi ve kapitalizmin kölesi durumuna düşürülen kadınımızın bu hazin durumu mevzubahis olduğu zaman, suçlu İslam olarak gösteriliyor maalesef. 
Dikkat buyurun, suçlu gösterilen "İslam" dedim. Oysa, Müslüman toplumu oluşturan unsurlar arasında sadece İslam yok! Hatta, İslam yok denecek kadar az. Çünkü, toplum anlayışını oluşturan unsurlardan kültür, töre, adet, gelenek ve görenekler daha baskın ve etkili. Ve bunların büyük çoğunluğunun gerçek İslâm'la yani Kur'an ayetleriyle ve Peygamberimizin örnek hayatıyla ilgisi yok!.. 
Başka bir ifadeyle, halkın örf ve adetlerinin harman olduğu gelenekselleşen kültür ağırlıklı din anlayışıyla, vahye dayalı İslam anlayışını karıştırmamak gerekir.
Toplumun kadın anlayışındaki bu yanlışlığı, eksikliği, çarpıklığı gidermek adına yasalarda yapılan değişikler ve kadınları çalışma hayatına teşvik edip işe alımlarda gösterilen pozitif ayrımcılık, hatta mesailerinde sağlanan esneklik ve avantajlar, kadınlarımızı daha da iştahlandırıp cesaretlendirmiş, dışarıda çalışmayı evindeki sıcacık yuvasına tercih eder hale getirmiştir.
Evlilik söz konusu olduğunda; "nerede çalışıyorsun?" diye eskiden erkeklere sorulurdu. Şimdi kızlara da soruluyor. Çalışan damat ve gelin, işlerini ve kariyerlerini düşünerek çocuk sahibi olmayı bile erteliyorlar!..
Bu, yeni nesil için ciddi bir sorun. 
Doğum oranlarının ve genç nüfusun giderek azalması sadece birey için değil, toplum için ve hatta devlet politikaları için de üzerinde durulması gereken bir mesele!
Acaba, başımızın tacı kadınlarımıza iyilik yapacağız derken, onlara haksızlık ediyor, kötülük mü yapıyoruz?!
Onlar bizim annelerimiz, ablalarımız, teyzelerimiz, halalarımız, yengelerimiz, kızlarımız... Onların saçının bir teline zarar gelsin istemeyiz. 
***
Demem o ki, güya kadınlarımıza özgürlük vereceğiz derken, onları köleliğe mi mahkum ediyoruz?!
Ayakları üzerinde dursun derken, şahsiyet ve onurlarını işverenlerin ayaklarının altına mı seriyoruz?!
Evine ekonomik katkı yapsın derken, onları sermayenin malzemesi haline mi getiriyoruz? 
Ev dışında çalışarak sosyalleşsin, sosyal çevresini genişletsin derken, ev içindeki sosyal hayatını aksatıp eşine ve çocuklarına hasret mi bırakıyoruz? 
Evde hapis gibi kalmasın da dışarı çıksın derken, şimdi eve sokamaz hale mi getiriyoruz?!
Bir yığın sorular...
***
Bunları düşünürken aklıma yaşanmış bir olay geldi, tam da bu kaygılarımızı yansıtıyor: 
Mehmet Akif görevli olarak Berlin’e gider. 
Orada tanıştığı bir Alman kadını:
"Affedersiniz, sizin şair olduğunuzu duydum. O halde merhametli bir kalbiniz olmalı. Diyorlar ki, memleketinizde kadınları eve kilitler, sokağa çıkmalarını engellermişsiniz. Onlara acımıyor musunuz?" diye sorar.
Mehmet Akif şu karşılığı verir:
"Yalanınız yok yanlışınız var madam. Biz kadınlarımızı içeriden dışarıya çıkarmıyor değiliz. Fakat dışarıdan içeriye alamadığımız günler çoktur."
*** 
Hafta içinde "Kadın hakları" adı altında gösteri yapan ve hatta emniyet müdürüne saldıracak kadar hırçınlaşan bazı kadınları görünce; zenginleştikçe şımaran, rahat ve refaha kavuştukça azgınlaşan insanlar gözümün önüne geliverdi.
Sınırsız özgürlük, sorunsuz maddi refah, devasa imkan ve geniş haklara sahip her insanda, bu başkaldırı, bu şımarıklık, bu isyankar tutum hep görülmüştür. 
Ama bu, pek hayra alamet değil!
Ah bu kadınlar İslam'ın kendilerine verdiği hak, yetki ve sorumluluklarını bir öğrenseler ve yaşasalar, aradıkları huzura da sahip olacaklar! Üstelik ahiretlerini de kazanacaklar! Ama çoğunun derdi bu dünya.
Kur'an-ı Kerim bu şımarıklık ve azgınlığın hiçte iyi olmadığını, bu durumun toplumun sonunu hazırladığını haber veriyor.
Yüce Allah, İsra suresinin 16.ayetinde şöyle buyuruyor: 
"Herhangi bir beldeyi imha etmek istediğimizde, oranın lüks içinde yaşayan şımarıklarına iyilikleri emrederiz. Buna rağmen onlar dinlemez, fısk-u fücura devam ederler. Bu sebeple, orası hakkında cezalandırma hükmü kesinleşir. Biz de orayı yerle bir ederiz."
*** 
Keşke "kadın hakları" diyerek onları ayırmayıp erkekleri de içine katarak "insan hakları" başlığı altında meselelere bakmış olsaydık!.. 
Belki o zaman insanlığımızın farkına varırdık da, kadın ve erkek arasındaki bu üstünlük yarışına ve rekabet savaşına kimse girmezdi! 
Sonuçta hepimiz aynı maddeden yaratılmadık mı?
Mavi Vatan

Son aylarda gün geçtikçe, Akdeniz’de sular biraz daha ısınıyor.

Başını Yunanistan ve Fransa’nın çektiği batılı güçlerin, Türkiye’yi sahillere hapsetme planı, bizim Libya ile yaptığımız "Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası" adı altında iki ülkenin uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarının muhafazasını hedefleyen deniz sınırı anlaşması ile boşa çıkarıldı.

Bu anlaşma; Yunanistan’la yaşanan sorun devam ederken, Akdeniz'in doğusunda bulunan Libya ile denizden bir hat oluşturmak ve Türkiye'nin deniz sınırlarının netleşmesi adına tarihi bir durumdur. Bu mutabakat ile Türkiye, Doğu Akdeniz'de yetki alanları ile ilgili hukuki ve siyasi pozisyonunu güçlendirmiştir.

Yunanistan, sadece ülkemizin değil, Girit adasının güneyinde verdiği arama ruhsatları ile Libya'nın da deniz egemenliğine tecavüz etmektedir. Her iki devlet de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin mütecaviz tavrı karşısında böyle bir hukuki zemine yönelmiş oldular.

Bu anlaşma; Güney Kıbrıs Rum yönetimi (GKRY) ve Yunanistan ikilisinin İsrail, Lübnan, Mısır, Ürdün gibi bölge ülkeleriyle üçlü iş birliği mekanizmaları kurma yoluyla veya "Doğu Akdeniz Gaz Forumu" gibi oluşumlarla Türkiye'yi Akdeniz'de dışlama ve yalnız bırakma politikalarına da hukuki ve siyasi açıdan güçlü bir cevap niteliği taşıyor.

Türkiye-Libya deniz sınırı anlaşması, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile imzaladığı anlaşmadan sonra bu konuda yaptığı ikinci anlaşma oldu.

Türkiye, bölgede uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarının mücadelesini uzun yıllardır sürdürüyor. Doğu Akdeniz'de hidrokarbon kaynaklarının 2000'li yılların başında keşfinden sonra, Doğu Akdeniz'deki ülkeler bu konuda adım atmaya başladı ve deniz yetki alanlarını sınırlandırma konusu ön plana çıktı.

Kıta sahanlığı; bir devletin, kara sularını aşan fakat kıyıya bitişik sualtı alanlarının kaynaklarını araştırma ve işletme konusunda münhasır egemen haklara sahip olduğu alandır.

Akdeniz'de bu konuda Yunanistan ile sorunlar yaşamamızın sebebi de burada yatıyor. İki ülkenin kıta sahanlığı mesafesi iç içe girecek kadar yakındır.

Ülkemiz, Doğu Akdeniz'de ilk kez 2004 yılında BM’e kıta sahanlığına dair pozisyon bildirdi. Kıta sahanlığımızın buradaki adaların karasularına kadar uzandığı belirtildi.

Kara suları; devletin dış sınırından itibaren açık denize doğru, kendi milli mevzuatına dayanarak ve milletlerarası hukukun kabul ettiği genişlikteki deniz alanıdır. Bu alanlar ülkelerin sınırı içinde kabul edilir.

Kıyı devletinin kara sularından başlayarak 200 mil genişlikteki deniz alanına MEB denmektedir. Bu bölge, münhasır ekonomik haklar ve yetkiler tanıyan bir deniz alanıdır ve ülkelere bu alanda ticari faaliyet ve yer altı kaynakları için arama yapma yetkisi tanınır. 

Türkiye ve Libya, Birleşmiş Milletler şartına bağlılıklarını vurgulamışlardır. Taraflardan birinin MEB alanında başlayıp, diğerinin MEB alanına uzanan bir doğal kaynağın olması halinde, bu kaynağım işletilmesi için işbirliği / ortaklık yapılacağı düzenlenmiştir.

Yine tarafların bir başka devlet ile de MEB alanı belirlemek için görüşmelere başlaması halinde, birbirlerine bilgi verip, müzakerelerde bulunması sağlanacaktır. Bu da siyasi olarak da birlikte hareket edilmesinin hukuki zemini olarak ifade edilebilir. Sözleşmenin ekinde konuya ilişkin koordinat ve haritalar bulunmakta ve alanlar net biçimde belirtilmektedir.

Vatan sadece karadan ibaret değildir. Ülkenin kara suları da vatanın bir parçasıdır. Yani Mavi Vatan dediğimiz kara sularımız da topraklarımız gibi Vatanımızdır.

Mavi Vatanımızı korumak ve ona sahip çıkmak için yapılan her türlü girişim, eylem, anlaşma takdire şayandır.

Yunanistan’ın, Türkiye – Libya anlaşmasını akim bırakmak amacıyla Mısır’la yaptığı anlaşma Türkiye açısından yok hükmündedir.

Türkiye, Yunanistan’ın Mısır’la yaptığı deniz yetki sınırlandırma anlaşmasının ardından Oruç Reis araştırma gemisinin sismik çalışmalar için Akdeniz’e açılacağını, Pazartesi günü yayımladığı bir NAVTEX ile duyurdu.

Yunanistan da aynı gün aynı bölge için NAVTEX ilan etti ve Türkiye'nin duyurusunun yasa dışı olduğunu kaydetti.

Almanya'nın arabuluculuk girişimi; Yunanistan’ın Mısır ile anlaşma yapması, Türkiye’nin de gemilerini yeniden ihtilaflı bölgeye göndermesi ile daha başlamadan son bulmuş oldu.

Türkiye, Doğu Akdeniz'de uluslararası hukuk çerçevesinde kararlı adımlar atıyor. Bu adımlar, Yunanistan'ın kendi kıta sahanlığını genişletme planlarına geçit vermiyor.

Türkiye, Yunanistan'ın kendisine on binlerce kilometrekarelik kıta sahanlığı kurma planını, masada deniz yetki alanlarına ilişkin ilgili ülkelerle imzaladığı anlaşmalarla, sahada ise Ege ve Doğu Akdeniz'de Barbaros Hayreddin Paşa ve Oruç Reis sismik araştırma gemilerinin, Yavuz ve Fatih sondaj gemilerinin faaliyetleriyle uluslararası hukuk zemininde attığı adımlarla bozuyor.

Gerek uluslararası hukuk gerek Birleşmiş Milletler (BM) Deniz Hukuku Sözleşmesi'ndeki temel kural "hakça paylaşım" ilkesi. Bu ilkeye göre, ‘kendi karasına uzak, karşı devlete yakın adalar konusunda’ sınır belirlemede ya hiç etki vermiyor veya az etki tanıyor.

Bunun tipik örneği Meis Adası olup, bu adaya Yunanistan'ın sınır belirleme etkisi iddia etmesi hakkaniyete aykırıdır. Yüzölçümü 7,3 kilometrekare, Türkiye'ye uzaklığı 2 kilometre, Yunanistan'a uzaklığı 580 km. olan bir adaya kıta sahanlığı veya MEB tanınamaz.

Türkiye Mavi Vatanımızı korumada kararlıdır ve kendisini sahillere hapsetme girişimlerine şiddetle karşı çıkmaktadır, çıkmaya devam edecektir.

Yazımı konu ile ilgili yazdığım son şiirimle tamamlıyorum. Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim.

MAVİ VATAN

Mavi Vatan uğruna hep dik duran han bizim,
Denizde dalgalanan ay yıldızlı şan bizim,
Oruç Reis başladı Akdeniz'de sondaja,
Zafere giden yolda sefer bizim, nam bizim.

 

Tam bağımsızlık için döktüğümüz kan bizim,
Vatan millet aşkına verdiğimiz can bizim,
Şehitlik ve gazilik, bizim için kutsaldır,
Yeni doğan her günde gece bizim, tan bizim.

 

Doğusu batısıyla Mersin bizim, Van bizim,

Tarihten akıp gelen geçmiş bizim, an bizim,

Asırlarca dünyaya hükmetmiş bir milletiz,

Âleme nizam veren şöhret bizim, san bizim.

 

Vatanın her parçası sınır bizim, hat bizim,

Denizimizde gezen sandal bizim, bot bizim,

Vazgeçmeyiz biz asla Mavi Vatanımızdan,

Kendi ürettiğimiz silah bizim, at bizim.

 

Karadan gemileri yürüten ecdat bizim,
Kıyımızda var olan bütün mevcudat bizim,
Hem deniz hem karamız, bizim için mübarek,
Sularımızda yüzen gemi bizim, yat bizim.

 

Verir miyiz Yunan'a, Vatanımız o bizim,
Zaferlere zaferler katanımız o bizim,
Barbaros Hayreddin'dir denizcilerin piri,
Asla unutulmayan destanımız o bizim.  

Salih Sedat Ersöz


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi