Bugün; 27 Şubat 2020, Perşembe
YAZARLAR
Amacım siyaset değil ama konu siyasi

            Abdullah Gül’ün röportajı çok tartışılıyor son günlerde.

            Sayın Gül, bir soruya  Gezi kalkışmasından gurur duyduğunu söylerken; bir başka soruya da,’’ şiddet içermeyen her türlü düşünceye saygılı olmak gerektiğini’’ söylüyor. O halde Abdullah Gül, O kadar Belediye otobüsünün kundaklandığı, onca  TOMA’nın havaya uçurulduğu, birkaç tane özel binanın yıkıldığı, özel mülklerin talan edildiği, zararın milyarlarla ifade edildiği Gezi kalkışmasını şiddet olarak görmüyor demek ki. Bu kadar çelişkiyi aynı anda kullanabilmek için eski cumhurbaşkanı olmak ; yok yok Abdullah Gül olmak gerekiyor. Madem Gezi olaylarıyla gurur duyuyor; olayın failleri hakkında berat kararı veren üç hakimle birlikte devletin zararını ödemeyi neden düşünmez? Bunu yapmazsa, devletin o mallarında bir liralık hakkım varsa bunu kendilerine helal etmiyorum.

         Röportajda bir başka soruya, Türkiye, hard powerı (kaba kuvvet, silah gücü)çok kullanıyormuş. Kendileri, HDP’li vekilleri de gittiği ülkelere götürdü mü? Götürdü.  Devlet, çözüm sürecinde  Joseph NYE’’nin  soft power(yumuşak güç) tezinde iddia ettiği kültürel(kürtçe Tv), ideolojik(siyasi ayağı TBMM’de) ve kurumsal(hükümet olarak) üçlemeyi büyük riskler almasına rağmen kullandı mı? Kullandı. Peki bütün bu girişimlere karşı konvoylarla yaptığı gösteriler üzerinden hükümeti sabote etmeye kalkışmadı mı  PKK? Kalkıştı. Devlet soft powerı daha nasıl uygulayacaktı?

            Devlet , ‘’akıllı powerı’’ da denerken,  J.Nye’nin ‘’okyanustaki balıklar’’ dediği içimizdeki yabancılaşmışları ‘’soft power’’,PKK’yı da ‘’Hard Power’’ la kullanarak hükümeti düşürmekle meşgul olan ABD ve AB’nin çabalarını neden görmez Gül?

             Gül, bir başka soruya, ‘’siyasal İslam çöktü’’ cevabı veriyor. Joseph Nye ‘’zihinsel olarak çökmeye müsait olanlarla ‘’sert çekirdeğe’’ hard power uyguladıklarını’’ söyler. Yoksa Peygamberimiz(S.A.V.) zamanında İslam’ın, itikadi, siyasi, ahlaki, ekonomik, kültürel değerleri  neyse yine aynıdır; aynı da kalacaktır. Çünkü dinin sahibi Allah (C.C)dır. J. Nye , ‘’hard powerın’’  bizim gibi ‘’sert çekirdekler’’ dediği sıradan Müslümanlara kullanılmasını öğütler; Kılıçdaroğlu’yla siz endişelenmeyin.

            Başka bir soruda, 2018 de Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde  kendisiyle görüşen Hulusi Akar ve İbrahim Kalın’la ilgili ‘’geçmişteki ilişkiler çerçevesinde onlar bana herhangi bir şeyi telkin etme durumunda değillerdi’’ diyor. Bizce röportajın şuuraltı çözümü bu cümlede saklıdır. Bu narsist psikolojidir sayın Gül’ü hareketlendiren. ABD, İngiltere gibi büyüklerden (!) telkin alabilir gülümüz ama ülkede Genel Kurmay Başkanlığı yapmış bir zat, kendisine telkin veremez(!) Siyasete göz kırpmasının altında ki temel neden cumhurbaşkanlığı makamının  zihninde  bıraktığı lezzettir. Üstelik parlamenter sisteme geçilerek tepede oturacak ve hiçbir risk almayacak beyimiz.

            Hiçbir siyasiye, hiçbir din adamına teslim olmamamız gerektiği telkini yapıyor biz acizlere. Biz kendisi gibi enaniyet sahibi olmadığımız için tavsiyesine uyacağız  ve kurduracağı partiye teslim olmayacağız. Teslim olunmaması için elimizden geleni de yapacağız. Allah’ın izniyle sözümüzün arkasındayız Selamlar.   

          NOT: '' Biz yazıyı Abdullah Gül'ün Karar'da ki röportajı esas alarak yazdık.Elif Çakı soruyor. Abdullah Gül. Nerede sessiz kaldım.Mesela en büyük olaylar Gezi olaylarıydı.Bana o zaman ilk soruya verdiğim cevap şuydu.''bununla gurur duyuyorum''dedim.Şaşırdı herkes.Çünkü Türkiyenin problemlerinin mahiyetini değiştirmişiz.'' Sayın Süleyman Soylu'ya verdiği cevapta bunun neresini inkar ediyor anlamak mümkün değil.

Kimyamız bozuluyor

Nereden başlasam nasıl söylesem bilemiyorum. Çok ihtiyacımız olan bir dönemde puan ya da puanlar almamız gereken maçta yenilmek hepimizi gerçekten üzdü.

Ligin ilk yarısında ve önceki senelerde İzmir’de oynanan her maç gibi yobaz Konya olarak karşılanmıştık.  Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ü kendilerine kalkan edip etmedikleri hakaret kalmamıştı. Çok önceden bir kişinin yaptığı hatayı tüm şehre izafe edip sanki burası Yunanistan toprağı gibi her gelen tarafından hakarete uğramakta buna neden olanların ayıbı olsun diyelim.

Yönetimimize yapılan ayıplar, taraftarımızın çektiği çileler için ne demişlerdi?  Konya’da oynanacak maçta karşılık bulacağı açıklamaları gelmiş gazı alınmış şehrimiz, insanımız yine sineye çekmişti. Geldik gördük ki istedikleri gibi Konya’da gezmeleri şöyle dursun, bizden önce stadyuma girmişlerdi. Ee benim 40 dakika hakkı yenen taraftarımın suçu neydi? Maç bitiminde ise pankartımızın yerinin değişmesi icap etti ve değiştirirken emniyet güçleri neredeyse ona müsaade etmeyeceklerdi. Tepemize dikildiler haydi çıkın diye kendi şehrimizde de deplasmanda da eziyet çekmek bize düştü.

Bülent Korkmaz bir hafta önce geldi.  Kadro kurarken oyuncu değişikliklerinde bazı hatalar yaptı ki bu ilk haftadan son derece normaldi.  Selim’in cezalı oluşu Anicic’in son gün sakatlanmasıyla hoca,  birbiriyle hiç oynamayan uzun zamandır kadroda olmayan iki adamı yan yana koymak zorunda kaldı. Hücum hattında Miya’nın sakatlığı, Thuram ve Mak’ın rahatsızlığı hocanın elini dara soktu.

Taraftar hem hoca değişikliği hem de yaptıkları kampanyalar ile hatırı sayılır bir topluluk olmayı başardı. Güzel tezahüratlarda yapıldı. Destek verildi. Fakat sonu yine hüsran oldu.  Kaç kişi eksik oynadık ? Bülent hocanın yerinde olsam altyapının sağ bekini bugünden itibaren takıma dahil ederim Skubic’i kadro dışı bırakırım. Ömer Ali’yi sağbekte değerlendirir alternatif olarak alt yapıdan gelenlerin önünü açarım. Ali Turan’a çiçekli bir uğurlama töreni ve yaptığı hizmetler için teşekkür etmeli. Bajic zaten kiralık kenarda beklet sorun değil. Gelelim Serkan efendiye bu sezon başlayana kadar kaşımızdan gözümüzden sakındığımız Serkan’a ne oldu? Taraftar ile çekişiyor, hareket yapıyor, münakaşaya giriyor hatta tanımasak canı isterse toplara atlıyor diyeceğim. Sezon sonu o ve diğer iki kaleci ile yollar ayrılmalı. Bana kalırsa kalan maçlarda Ozan Can kaleye geçmeli.

Peki Aykut istifa diyen sessizliğin sesleri, bu hafta yönetimi istifaya çağırdı. Belki yönetim gitse taraftar gruplarına sataşacaklar. İnsanların artık kimyası bozulmaya başladı. Neden?

Benim yöneticimde aradığım özelliklerin başında hakkımızı savunması gelir. Konuşmasını bilen yeri geldiğinde masaya yumruğunu vuran bir anlayış. Kuru gürültü gibi her şeyden gündem oluşturan da değil konuştuğunda sözünün üzerine söz söylenmeyecek bir anlayış! Federasyon bir hakem atıyor. Hakem ataması olmadan birçok takım onu istemem bu gelmesin bunu sevmedim deyip istedikleri hakemi alıyorlar ya biz ne alıyoruz? Sen Anadolu’da en fazla taraftara sahip takımsın hakemler  bırak baskıyı bize deplasman muamelesi çekiyorlar. Biz nereye kadar hoş görü şehri olacağız. Sonra oyuncuların alacağını vereceğini hesaplarsın o bizi ilgilendiren kısmı değil. Yoksa bu tepkiler sadece sonuçla alakalı değil insanların kimyası bozuluyor tıpkı takım gibi. Önümüzde 2 tane maç var bu maçlardan 6 puan çıkartırsak takım havaya girebilir. Aksini düşünmek dahi istemiyorum.

Maçın sözü; Ağlamayı bırak, ayağa kalk ve etrafına bak. Hayatta her zaman bir çıkış yolu vardır!

 

İyi Savunma, İyi Sonuç

Yine şampiyonluğun yolunun Konya’dan geçtiği bir maça şahit olduk. Galatasaray, Başakşehir’in sürekli kaybetmesinden sonra umut dolu gelirken, diğer yandan Beşiktaş’ın da sürekli kazanmasıyla stres dolu bir Pazartesi maçına çıktı. 

Konyaspor açısından ise bir prestij maçından çok da fazla anlamı yoktu, bu maçın ancak Aykut Kocaman’ın sürekli dillendirdiği yeni sezon yapılanması için önemli sinyaller alacağı bir maçtı. 

Ankaragücü maçındaki kadroyla sahaya çıktı. Yatabare’de ısrar etmesi makuldü. Durağan oynayan ve pozisyon harcayan Jahoviç yerine yine pozisyon harcayan ama en azından kontratağa daha uygun ve alan açan bir Yatabare daha iyi bir tercihti. 

İlk 10 dakikadaki baskıyı soğukkanlı şekilde savuşturan Konyaspor, 30. dakikayı da ciddi bir pozisyon vermeden geçti. Bu arada özellikle Ömer Ali’nin savunma arkasında kendini çok iyi unutturduğu anlarda da iki tehlikeli pozisyon buldu. Daha fazla tehlikeli olmasını ise havadan oynaması engelledi. Rakip savunma çok uzun olmasına rağmen sürekli yüksek top atmaları anlamsızdı. 

Konyaspor’da herkes Zuta’nın aksamasını beklerken aksine Onyekuru’nun çok hareketli oyununa Skubiç dayanamadı. Neyse ki arkasında kapı gibi duran Uğur Demirok vardı. Feghouli etkisiz olduğu için Zuta’nın kanadında da korkulan olmadı ve ilk yarı Konyaspor’un istediği gibi 0-0 tamamlandı. Çünkü Galatasaray’ın her ne kadar gol arasa da enerjisini ikinci yarıya sakladığı belliydi. Bu yüzden arkada da çok az açık vermediler. Belki daha fazla baskı yapsa Konyaspor ikinci yarıya önde başlayacak golü bulabilirdi. 

İkinci yarı Galatasaray oyunu iyice Konyaspor yarı sahasına yıktı. Yeşil Beyazlılar’ın özellikle stoper ve ön liberoları günündeydi ve savunmada ciddi sıkıntı yaşatmadılar ama orta sahada hücumu organize edecek oyuncu olmaması, Miloseviç’in de sahada gezinmesi kontralarda sürekli top kayıplarını getirdi. 

70’den sonra Aykut Kocaman ilk hedefi olan beraberliği sağlamak için Ömer Ali’yi çıkarıp Amir’i aldı. Yatabare’nin yerine de Jahoviç girdi. “Bu saatten sonra atmasam da olur. Yemeyim yeter” denebilecek ve sonraki maçlara yönelik motivasyonu korumaya yönelik kapanma üzerine kurulu oyun maç sonuna kadar devam etti. Amiyane tabiriyle “Çanakkale geçilmez” oynadı ve istediğini aldı. 

Şampiyonluğa oynayan Galatasaray karşısında son haftaları çok kötü geçmiş ve ligi bitirirmiş Konyaspor için iyi bir sonuç. 

 

Aykut hoca ve Ali Turan

Uzun süredir spor yazısı kaleme almamıştım. Ancak izlediğim Beşiktaş maçı bana bu yazının yazılmasını adeta mecbur etti.

Beşiktaş karşısında en tecrübesiz futbolcu olarak ilk 11’ de sahaya çıkan Mücahid’e varıncaya kadar 85 dakika boyunca çok iyi mücadele eden bir Konyaspor vardı.

Evet takımımız oyun olarak istediğimiz kıvamda değildi, istenilen şekilde pozisyonlara giremiyordu ama nihayet karşımızdaki takım Beşiktaş’tı ve ona ezilmeden mücadele ediyordu.

Yediğimiz iki gole de cevap veren ve son dakikalara beraberlikle giren bir Konyaspor vardı sahada…

Ne olduysa oldu. Her şey Ali Turan’ın son 8 dakika içinde oyuna girmesiyle oldu. Ali Turan’ın gireceğini görünce hemen eyvah dedim. Olacaklar içime doğmuştu sanki. Zira Ali Turan daha önceki maçlarda defalarca hatalar yapmış, buna rağmen kadroda sürekli yer almış bir oyuncu idi.

Ali Turan oyuna girdikten sonra kritik noktalarda iki defa topla buluştu. İkisinde de hata yaptı.

Birisinde 6 pas içinde düştü, top boşta kaldı. Orada bir Beşiktaşlı futbolcu olmaması durumu kurtardı. Şayet o bölgede bir Beşiktaşlı oyuncu olsa idi o pozisyonda da golü yemiştik.

Son dakikaya girilirken yaptığı hata affedilir gibi değil. Daha önceki maçlarda yaptığı hatalar da affedilir cinsten değildi ama her nedense Aykut hoca bir ders vermek yerine sürekli kadroda yer vermeyi tercih etti.

Ta geçen sezon Ali Turan’dan bir yarar sağlanamayacağını birkaç kez yazmıştım. Bu maça girerken eyvah demem boşuna değildi. Bunu ben görebiliyorken, bunu herkes görebiliyorken şayet Aykut hoca göremiyorsa tekrar bir değerlendirme yapmasında fayda var.

Bunun bir hata olduğu kasti olmadığı söylenebilir. Kasti olsa zaten yapılan ihanet olur. Bizde kasti olduğunu söylemiyoruz ama bunca hatasına rağmen bir oyuncuya bu kadar şans verilmesi çok fazla…

Adam dışarıda bir beklesin. Maça tekrar çıkmaya iştiyak duysun. Hatalarını gözden geçirsin. Kendini düzeltsin. Olumlu gelişme olursa hak ederse tekrar kadroya girsin.

Bütün hatasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kadroda yer almaya devam ederse o da kendini gözden geçirme fırsatı bulamaz ve hatası gittikçe büyür. Nihayet böyle oldu. Bu futbolcuyu kazanmak değil kaybetmektir.

Sonuçta takıma yazık oldu. Konyaspor’umuza yazık oldu. Konya’mıza yazık oldu. Emeklere yazık oldu.

Konyaspor; 3 maç içerde, 3 maç dışarda olmak üzere son 6 maçtır kazanamıyor. Son 6 maçta, 2 yenilgi, 4 beraberlikle sadece 4 puan toplayabildi.

Artık olan oldu. Bundan sonra toparlanma zamanı. Aykut hocanın Konyaspor’u daha önceki şanlı günlerine geri götürmesini canı gönülden arzu ediyor, bekliyoruz. Başarılar Konyaspor.

Recmen Bi’l-gayb

Karanlığa taş atar gibi tahminlerde bulunmak anlamına gelen Recmen Bi’l-gayb Kehf Suresinin 22. Ayetin de geçmektedir…

Ayetin meali ise şöyledir; “bilmedikleri konuda karanlığa taş atar gibi tahminler yürüterek, "Onlar üç kişidir; dördüncüleri de köpekleridir" diyecekler; "Beş kişidir, altıncıları köpekleridir" diyecekler. "Onlar yedi kişidir, sekizincisi köpekleridir" diyecekler. De ki: "Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır. Artık onlar hakkında gerçeği açıklama dışında tartışmaya girme ve kimseden de onlarla ilgili bilgi isteme!”

Karanlığa taş atmak nasıl ki; beyhude bir iş ise bir olayın özüne değil de dışına takılmakta beyhude bir çaba olacaktır…

Bir konuda işin özünü bırakarak işin özünden sapmamıza neden olacak gereksiz şeylere takılmamamız gerektiğini en güzel şekilde ifade etmektedir şüphesiz bu Ayet-i Kerime…

Çoğu zaman bizlerde böyle yapmıyor muyuz zaten?

Yaşadığımız bir olayda işin özüne inmek yerine gereksiz şeylere kafa yorarak boşa zaman kaybetmiyor muyuz?

Tıpkı Surede anlatılan kıssada gençlerin sayısı hakkında konuşarak; anlatılan kıssanın özünden sapan, verilen mesajı anlamayanlar gibi bizlerde çoğu zaman olayların özünden sapıyoruz…

Mesela bu kıssada verilmek istenen, bizlerin de üzerinde tefekkür etmesi gereken mesajlar var…

Bu kıssa ile öldükten sonra dirilmenin mümkün olduğunu göstermek ve iman-küfür mücadelesinde Allah’a ve âhiret gününe inananların mutlaka zafere kavuşacaklarını vurgulamak amaçlanmıştır…

İşte bu kıssanın içinde geçen gençlerin sayısına takılanlar; kıssanın verdiği ve olayın özü olan mesajları alamamışlardır…

Şüphesiz gaybı yalnızca Allah-ü Teala bilir…

Biz kulların yapması geren olayları sadece tefekkür etmektir. Aksi takdirde hem bilmediği konulara girerek boşa vakit kaybeder, hem de sadece Allah’ın bildiği bir şey yani gayb hakkında yorumlar yaparak yanlış bir sözle büyük bir günaha girebilir insan maazallah…

Hal böyle olunca yapmamız gereken önemsiz şeylere takılmadan yaşadığımız olaylardan, duyduğumuz şeylerden ibret almamız ve kıssadan hisse çıkarmamızdır…

Ayrıca yaşadığımız olaylar bizlerin imtihanıdır. İmtihanlar ya büyük sıkıntılardan korunmamıza vesiledir. Ya sabır sebatla ebedi kurtuluşumuza vesiledir. Ya da mükafatlanmamıza vesiledir…

Lakin bizler çoğu zaman yaşadıklarımıza ah vah ederek; yok şöyle oldu, yok böyle oldu diyoruz. Yani olayın dış yüzüne takılıp kalıyor iç yüzünü tefekkür edip de rahmete ulaşmaktan mahrum kalıyoruz maalesef…

Dünyaya geliş sebebimiz var. Bir sebebi olmasaydı Allah bütün kullarını tekdüze yaratır bütün kullarını Kendisine itaat ettirirdi. Günahsız bir şekilde bu dünyadan göçmelerini sağlardı…

Ne demiş Bedüzzaman Said Nursi; “Zaman gösterdi ki; cennet ucuz değil cehennem dahi lüzumsuz değil…”

Yani her şey bizlerin düşünmesi içindir…

Dünyaya geliş sebebimizin olduğu gibi yaşadığımız her olayında bir sebebi ve bir özü vardır…

Esas mesele bunların farkına varıp işin özüne inebilmektir…

 

Gölyazı’nın Ağlayan Çınarı

2016 yılının Mayısında Bursa’dan Çanakkale’ye giderken yol kenarında “Gölyazı” levhasını görmüş ve “Acaba nasıl bir yermiş, gidip bakalım…” diyerek hemen o tarafa dönmüştük. Düz bir arazi üzerinde döne kıvrıla ilerleyip, bu eski yerleşim yerine ulaştığımızda onun göl kenarında ve karaya büyükçe bir köprü ile bağlı olduğunu görünce sevinç ve şaşkınlığımız artı. Civarda turistler dolaşıyor, etrafta birçok balık lokantası ve çay ocağı gibi işletmeler görünüyordu. Gözümüz, köprü kenarında duran devasa çınara ilişince sevincimiz ziyadeleşti.  Önüne konulmuş “Ağlayan Çınar” levhasında, “Gölyazı’da anıt kapsamına giren çok sayıda çınar ağacı bulunmaktadır. Bunların en yaşlısı olan Ağlayan Çınar yerleşimin ada bölümüne geçişte, köprünün yanında yer almaktadır. Yaklaşık 750 yaşında olduğu tahmin edilmektedir. Ağacın gövdesi yaşını belli edercesine büyük ve geniştir.” yazılıydı.

Gerçekten masal kahramanları gibi devasa bir ağaçtı bu. Kalın gövdesinin hemen kenarından çıkıp çok ötelere uzanan ve adeta ikinci bir ağaçmış gibi görünen büyük bir kolu vardı. Alt tarafına dayanak olsun diye bir duvar örülmüş, hemen yanına küçük bir havuz yapılmıştı. Ana gövdesi üzerinde, içine üç basamaklı bir merdivenle çıkılabilen ve içine bir kaç kişinin sığabileceği büyük ve karanlık bir kovuk görünüyordu.

Daha sonra öğrendiğimiz bilgiler kendisine niçin “Ağlayan Çınar” denildiğini açıklar mahiyetteydi. Belki gövdesinden akıttığı özsuyu sebebiyle bu adı almış belki de hakkında anlatılan bir hikâye sebebiyle ona Ağlayan Çınar denilmişti.

Rivayete göre, beldede Rum ve Türkler birlikte yaşamaktayken Mehmet isimli bir genç, Eleni isimli bir Rum kızına âşık olmuş. Birbirlerini çok seven bu iki genç, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Yunanistan’la yapılan mübadele anlaşması sebebiyle ayrılmak zorunda kalmışlar. Bütün ailesiyle Gölyazı’yı terk etmekte olan Eleni’yi takip eden Mehmet, kızın ağabeyi Yorgi tarafından bıçaklanınca daha önce sevgilisiyle buluştuğu bu çınarın kovuğuna gelip, oracıkta can vermiş. Hadiseye şahit olan bir arkadaşı olup biteni Eleni’ye anlatınca kızcağız da hemen kafilesinden ayrılıp geri dönmüş ve Mehmed’in cansız bedeni yanında kendini çınar ağacına asarak intihar etmiş.  Bu acılı aşk hikâyesinden sonra halk, ağacımıza “Ağlayan Çınar” adını uygun görmüş…

Gölyazı, Ulubat Gölü kıyısında küçük bir adacık. Kıyı şeridi ancak 1,5 km kadar. Tarihi geçmişi Roma dönemine ve belki de çok daha önceki çağlara dayanmakta. Eski ismi Apolyont. Hâlâ içinde önceki medeniyetlerden geriye kalmış yadigârlar bulunmakta. Çoğu kısmı yıkılmış yüksek kale duvarlarıyla çevrili kıyı şeridi rengârenk balıkçı tekneleriyle dolu. Her yanda balık tutan, ağ temizleyen, oradan oraya koşuşturan erkekler, kadınlar, çocuklar var. Tarif edilmez bir renk cümbüşü içinde canlı ve hareketli bir yer. İç taraflarda birbirine yapışmış gibi görünen sarı, yeşil, mavi boyalı evler, taş döşeli daracık sokaklar bulunuyor. Sakinlerinin büyük bir kısmının balıkçılıkla geçindiği Gölyazı son zamanlarda beldeye akın eden turistler sayesinde iyice hareketlenmiş durumda. Bursa’ya bağlı Nilüfer ilçesinin gerçekten gezilip görülmeye değer, şirin beldelerinden biri.

Kıyı şeridini baştanbaşa dolaşarak gezimizin keyfini çıkartıyor, Mayıs güneşinden bunaldığımızda bir ağaç gölgesi bulup altında çaylarımızı yudumluyoruz. Birçok yer yeniden tanzim edilmek üzere kazılmış ve inşaat işleri devam ediyor. Tekrar taş köprüyü geçip anıt çınarımızın yanından ilerleyerek “Zambak Tepesi” denilen yere çıkıyoruz. Gölyazı buradan çok daha farklı ve güzel görünüyor. Bütün bunlara rağmen, beldeden ayrılırken, aklımızda daha çok Ağlayan Çınar’ın arzı kuşatan koyu gölgesinin ve hakkında öğrendiğimiz hikâyenin kalacağını biliyoruz. İnşallah bir fırsatını bulur bulmaz buraya yeniden gelir ve belki birkaç gün konaklarız. O vakit altından bereket fışkıran sevgili Ulubat’ta tekne gezisine çıkar, üzerindeki diğer adacıkları da yakından görme fırsatı buluruz.

 

15 Temmuz ve isyanda ısrar

   Kendimi mecbur gördüğüme inanarak yazıyorum. Ne diye bu konulara giriyorsun? Diye tepki gösterenler oluyor. Oysa ki meselenin ciddiyeti herkesin elini taşın altına koymasını gerektirir. Bizim elimiz, bazan hitabet bazan da kitabettir.İsyana karşı suskun kalmak onun haklılığını kabullenmektir. "Haksızlık karşısında susan,dilsiz şeytandır" hadisi şerifi bu gerçeği ifade ediyor.

   15 Temmuz hain kalkışma üzerinden iki yıl geçti. Olayın teferruatına girmeyeceğim. Neticede meşru otoriteye karşı bir isyan olmuştur. İslama göre buna bağilik hareketi denir. Bunun cezası da islam hukukuna göre bellidir. Daha önce bu konuya temas etmiştim.

   Aslında bu yazıda üzerinde durmak istediğim nokta şudur:Huy yani karekter meselesi...

Allah cc Adem'i yarattıktan sonra, İblise "Ademe secde et" emrini verdi. İblis kendisinin ateşten Ademin ise topraktan yaratıldığını öne sürerek üstünlüğünü iddia etti...Bir müddet sonra İblis Ademi yoldan çıkarmaya çalıştı. Derken Adem as şeytanın vesvesesine uyarak hata işledikten sonra TEVBE etti. Allah da onu affetti. Ancak İblis asla isyanından vazgeçmedi ve isyanına ısrar etti.Böylece kıyamete kadar iki çeşit karekter/huy oluştu ki, hepimiz bu konuda imtihana tabiyiz.

   15 Temmuz bağilik hareketi yalnız Türkiyede değil, bütün İslam aleminde ve ümmetin bünyesinde  bir fitne meydana getirdi. Türkiyenin maddi-manevi,beşeri kaybı halen de tam belirlenmiş değildir. Bazılarının yaptığı mağdur olanlar edebiyatına girmeyeceğim. Hele hele şehit ve yaralıları görmezden gelip hep mağdur edebiyatına dalmak en azından erdemsizliktir. Büyük fitnelerde kuru ve yaş birlikte yanıyorsa, bunun sebebi doğruyu ifade etmeyenlerde saklıdır. Devlet suçluyu suçsuzu birbirinden ayırmakla mükelleftir. Bu hüküm doğrudur. Ben bir vatandaş olarak gereken doğru bilgileri devlete veya devleti temsil edenlere vermezsem devlet, mağdurları nasıl ayıklayabilir?

   İblisin tercih ettiği karekteri tercih etmek bir müslüman için yakışmaz. Ortada bir cürmü meşhut vardır. Açık bir cinayet vardır. Eğer Fethullah Gülen ve darbecileri tevbe etmiyorsa bari mağduriyet edebiyatını yapanların tevbe etmeleri gerekmiyor mu? Kafirlere sığınıp Türkiyenin aleyhine çalışmayı hangi ahlaki değerlerle ölçebilirsiniz? Fetö halen de güvenlik güçlerimizi " Eşkiya" diye nitelendirirken onun aleyhine olumsuz tek kelime konuşmayanlara mağdur mu diyelim?(Fetö bir konuşmasında bağlılarına: tek başınıza gezmeyin eşkiya sizi kapar...diyordu)

   Bağilik hareketine kakışanlar ne kadar dindar kabul edilirse edilsin, DİN seçilmiş otoriteye karşı gelmeyi asla kabul etmez. "Biz Allahın istediği gibi bir yönetim getirecektik" deseler dahi, bu iddia kabul edilemez. İnsan öldürmekle, milletin verdiği maaş ve silahla devlete karşı ihanet etmekle meşru hedefe varılmaz. Hedefin doğruluğu ona götüren her yolu meşru kılmaz. 

   Bütün bu ihanetlere rağmen halen de FETHULLAH GÜLEN hakkında olumsuz kanaatlerini ortaya koymayan insanların karekterlerine şaşıyorum. Bu hainin mensupları tarafından ve direktifleri doğrultusunda yapılan bu bağilik hareketini,yapanları ve halen de onlara karşı iyimserlik gösterenleri ihanetle anmak zorundayız. Ancak İBLİS'in karekterini bırakıp Adem aleyhisselamın karekteri olan TEVBE'yi tercih ederlerse, işte o zaman dindeki kardeşliğimiz rahmet, merhamet,adalet ve karşılıklı saygı çerçevesinde elbette devam edecektir.

   İsyanda ısrar şeytanın huyudur.Adem aleyhisselamın huyunu tercihte hayır vardır.ALLAH CC bu milleti ve ümmeti bağilerin şerrinden korusun.

   Allah'a emanet olunuz.

Akıntı Bizi de Sürüklüyor Farkında mıyız?

Zaman, mekan, vücudumuz ve bütün sevdiklerimizle birlikte sürekli, coşkun akan bir suyla beraber biz de akıyoruz.

Her şey her an yeniden yaratılıyor ve yeni bir zaman ve mekana, yeni bir vücutla muhatap oluyoruz.

Bu bir an bile durdurulamayan bu hızlı akışın tek istisnası ruhumuz.

O halde tek sabit değerimiz ruhumuz.

Geriye kalanlar; ruhumuza hizmet için verilmiş işlerini yapıp hızla yenilerine görevlerini devredip hayatımızdan çekiliyorlar…

O halde bu kadar hızlı akan akıntıya kapılmadan kalıcı değer oluşturmanın tek yolu var.

Ruhumuza kulak vermek, yatırımı sadece ve sadece ona yapmak ve onunla değer kazanmak.

Tekasürün, çoğaltmanın bu kadar teşvik edildiği bir asra rağmen ruhumuz sadelik istiyor.

Sesin, gürültünün, sosyalliğin bu kadar yaygınlaştığı bir dönemde ruhumuz sükunet arzu ediyor

Aşırı içe kapanık psikopat, aşırı dışa açılmış sosyopat’lardan ziyade ruhumuz denge bekliyor.

Yüce Allah bize Güneş üzerinde mesaj veriyor:

“Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu da mutlak galip, (her şeyi) hakkıyla bilen (Allah`)ın iradesinin ortaya koyduğu bir düzendir.” Yasin, 36/38

Rabbimiz Güneş sana söylüyorum, kullarım siz işitin ve anlayın şeklinde şu dersi veriyor:

“Kendinize Kur’an-Sünnet tezgahında bir yörünge belirleyin. Özgün kulluğunuzu akan, kayan zaman ve mekanda sağa sola bakmadan ortaya koyun. Kimseyi taklit etmeyin. Geriye dönmeyin, önünüze geldiğiniz ve döneceğiniz cennete bakın, o hedefe kilitlenin, bana kavuşacağınız mekan sizden ne istiyor, ne bekliyor o işlerle doldurun hayatınızı.”

Dünya hayatını anlatan güzel sözlerdendir “Bulutsuzluk Özlemi” grubunun “Sözlerimi Geri Alamam” şarkısının sözleri:

“Sözlerimi geri, alamam

Yazdığımı yeniden, yazamam

Çaldığımı baştan, çalamam

Bir daha geri dönemem

Akıyorsa gözyaşım kurumasın

Coşup seven gönlümse durmasın

Dost bildik anılarım, çağırmasın

Bir daha geri dönemem

Hiç bi kere hayat bayram olmadı ya da

Her nefes alışımız, bayramdı

Bir umuttu yaşatan insanı

Aldım elime sazımı”

Hayat; geriye bakacak kadar uzun değil.

Hata ve yanlış yaptıysak ki insanız, mutlaka hata ve yanlış yapacağız, dövünüp, geçmişe dönüp ağlayıp sızlama yerine, iyilik ve güzellikleri çoğaltarak yolumuza duraksamadan devam etmeli.

“İyilikler kötülükleri giderir.” Hud, 11/114

Herkes; cennete ve Rabbine kavuşma umuduyla sazını eline alsın ve özgün şiirini yazsın, özgün bestesini söylesin aleme.

Şu kısacık ama değerli dünya hayatımızı başkasını taklit etmeden örnek bir kullukla tamamlayalım inşallah.

Aşık Veysel Şatıroğlu ile bitirelim yazımızı:

Veysel eli nideceksin,

Herkes ettiğini çeksin,

Önüne bak düşeceksin,

Doğru gitsen ulaşırsın.

 

"Konya'da dini hayat" kitabım ve şivlilik

“KONYA’DA DİNİ HAYAT” isimli kitabımda; Halk inanışlarından, Efsanelerden, Konya’daki Peygamber Mezarlarından, Konya’daki; tarikatlar, dini cemaatler, Üç aylar, kandil geceleri, Şivlilik, Mukabele, hatim indirmek, Aşure, hacı uğurlama, Ad koyma, cenaze merasimleri, fergap, perşembelik ve taziyelerden söz ettim.

Adı geçen kitabımın 156. Sayfasında şöyle anlattım şivliliği; Şivlilik tahminen 334 h.’de vefat eden sufilerin meşhurlarından Ebubekir Muhammed Şiblî, bir gece rüyasında Hz. Peygamberin, ana rahmine, Recep ayının ilk Perşembe günü intikal ettiğine muttali olur. Büyük bir sevinç içinde uyanarak, bunu oturduğu mahallenin bütün evlerine müjdeler. Her ev sahibi de, şükran nişanesi ve mutluluk vesilesi olarak ona bir parça yiyecek verirler. İşte bu âdet, Konya’nın çocukları tarafından “ŞİVLİLİK” adıyla devam ettirilir. “Şiblî” ye ait, “Şiblî ile ilgili anlamındaki bu tanım zamanla; Şivliliğe dönmüştür.

Konya’da yaşayan bir inanç; İlk Namaz ve Şivliliktir. Bu, sadece Konya’ya mahsustur. Recep ayının ilk Perşembe günü, İlk Namaz ve şivlilik olarak kutlanır.

Şivlilikte, çocuklar mahalleleri gezerek evlerden yerli olan yiyecekleri, boyunlarına astıkları torbalara doldurarak;

“Şivli şivli şişirmiş,

Ergen oğlan pişirmiş,

İki çörek bir börek,

Bize şivlilik gerek,

Şivlilik…” diyerek bağrışırlar, neşelerini ortaya koyarlar.

Bir gün öncesinin akşamında ise, fener alayı yapılır. Süslü kâğıtlardan; uzun, küresel olmak üzere çeşitli renk ve biçimde fenerler yakılır, mahalleler ışıl ışıl olur.

İlk Perşembenin akşamında da “REGAİP KANDİLİ” kutlanır, camilerde mevlitler okunur, ilahiler söylenir ve Ramazan için manen temizlenmek için yollar aranır.

Bize manevi destek olan, güzelliklerimizin unutulmamasını sağlayan, böylesine uygulamaların devam etmesi dileklerimle bazı hususlara parmak basmakta yarar görüyorum;

Günahlardan arınmak için yalnızca Regaip kandillerini, Miraçları, Beratları, Ramazanları, Kadir gecelerini, Cuma günlerini beklememek lazımdır. Böyle bir duruma düşersek, kendimizi kandırmış, yaptığımız işlerin sonuç vermemesi için boşuna çaba sarf etmiş olururz.

Kur’an’a baktığımız zaman, Resulullahın sünnetlerini okuduğumuz ve o mübarekin hayatını incelediğimizde her gününün bir anlam ifade ettiğini, her saatinin, her dakikasının, her saniye ve salisesinin önemli ve değerli olduğunu biliyoruz. Kur’an’ın; aktif ve uyanık Müslüman istediğini düşünmek zorundayız.

Ne zaman Kur’an’ı hayat prensibi yaparsak, o zaman kurtulur, barışı, dostluğu ve kardeşliği yakalarız. Tüm gönül dostlarıma hayırlı günler dilerim. Allah yar ve yardımcımız olsun. 

       Affet Allah’ım!

Geçmişe dönüp baktım, seyrettim ahım,

Gayyalara dalmışım, affet Allah’ım,

Ağlıyorum durmadan, çoktur günahım,

Şeytan zehri almışım, affet Allah’ım!

 

Günlerim karalıydı, gaflet içinde,

Günahım sıralıydı, dünya peşinde,

Nefsim de oralıydı, şeytan işinde,

Günahlara dalmışım, affet Allah’ım!

 

Sayaç hızlı dönüyor, kalbim tekliyor,

Azrail her durumda, canım yokluyor,

Listelerin içine, beni ekliyor,

Cenderede kalmışım, affet Allah’ım!

 

Ötelerden gelen ses, Rahmandan söyler,

Hakkı hakikatleri, Kur’an’dan söyler,

Canlara can katmayı, Furkan’dan söyler,

Vebalden daralmışım, affet Allah’ım!

 

Hamuşana bir bak da, bil hakikati,

Sorgu suali anla, bul hakikati,

Ölümü düğün bilip, al hakikati,

Ağyarları sevmişim, affet Allah’ım! 

 

Dedemden dinlediklerim

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÖZÜYLE

 

ataroglumehmet@hotmail.com

Sevgili dostlar Çanakkale adı geçti mi veya her yıl Çanakkale zaferimizin yıl dönümü geldi mi her iki dedem aklıma gelir. Allah her ikisini de gani gani rahmet eylesin. İkisi de Çanakkale de gazilik şerefine ermiş kişilerdi.

Babadan dedem olan Mehmet dedem her iki balkan savaşlarından sonra Çanakkale’ye gitmiş orada sağ şakağından giren kurşunla sol gözünü kaybetmiş, tedaviden sonra malulen memleketine gönderilmiş.1959 yılında kucağında beni severken bir anda kollarına gelen bir ağrıyla kıvranmaya başlamış ve çok geçmeden hayata gözlerini kapamış. Mehmet dedemin ancak resmini görmek nasip oldu.

Anamdan dedem olan Hüseyin dedem ile uzun yaşadığından dolayı çok yıllar beraber olduk. Ben köyde olmadığım için benim tatil günlerimi dört gözle beklerdi. Çünkü ben köye tatile gelince dedeme bol kitap okurdum. Kendisi yeni yazıyı okumasını bilmezdi.

Bu arada bol bol da sohbet eder kendisine askerlik hatıralarını anlattırırdım. Hüseyin dedem de her iki Balkan savaşlarına katılmış, Çanakkale’de topçu çavuşuymuş. Çanakkale’den sonra istiklal savaşımızın bütün süresince savaşmış. I. Ve II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz derken oğlum Yunanı denize döktük öyle döndük derdi. Köyümüzdeki Her Milli bayramlarda mutlaka dedeme hatıralarını anlattırırlardı.

Dedem için anlatması çok zordu. Kırk yıl köyümüzün imamlığını yapan dedem savaş hatıralarını anlatmaya geldi mi çook zor başlardı anlatmaya. Beş on dakika ağlamadan yani boşalmadan başlayamazdı. Onu dinlemekte çok zordu. Dinleyenlerde ağlamadan duramazlardı.

Oğlum derdi Çanakkale savaşını anlatmak çok zor, orada yaşananlar ne kelama sığar ne de kaleme derdi. Dedemin anlatamadıklarını ben size nasıl anlatacağım da zaten dostlar sadece bizimkisi hatırlama ve dualar gönderme olacak.

Dedem derdi ki oğlum, biz koskoca bir Osmanlı iken bizim beslediğimiz milletlerin bize azgın köpekler gibi saldırışı akıl alır şeyler değil, kendisinin de manevi ilminin olması sebebiyle bunun mutlaka batınında(gizlisinde) bir sebebi olmalı derdi. Ve Allah bu asil milleti, öncesindeki islama yaptığı hizmetler hatırına tarihten sildirmedi ama çok süründürdü derdi.

Dedemin bu sözleri benimde yaşım büyüdükçe (yani lise son yıllarımda ve üniversitenin ilk yıllarında) aklımı iyiden iyiye kurcalar olmuştu. Konyamızın Mevlana yanındaki büyük mezarlığı ziyaretimde ayrıca bazı şehirlerin mezarlıklarında üçler, yediler diye toplu mezarlar görüyordum ve bunların da manevi meclisler olduklarını duyuyor ve inanıyordum.

Diyordum ki demek her şey Allahın izni ve iradesince manevi meclislerde konuşuluyor, planlanıyor, tartışılıyor. Bizler sadece zahirdeki olayları seyrediyoruz diyordum.

Dedemin, Çanakkale ve diğer cephelerde verdiğimiz I. Cihan harbinin hakkındaki gizlideki sebepleri neydi ki diye düşüncelerime en sonunda cevap bulmuştum. Bu cevabı dedemin sağlığında da kendisine okuduğum zaman çok rahatlamıştı.

Sizde merak ediyorsunuz değilmi dostlar. Biraz sonra size de aktaracağım. Haydi, sizde okuyun bakayım Bediüzzaman’ın manevi meclisteki müşaveresini.

“1335(1919) senesi Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:

Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi:

"Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."

Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:

"Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et."

Ayakta durup dedim:

"Sorun, cevap vereyim."

Biri dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?"

Dedim: "Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira, şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkate kaybettik. Fakat bir saadeti âcile-i müstemirre bizi bekliyor.

Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikballe mübadele eden kazanır."

Birden meclis tarafından denildi: "İzah et."

Dedim: "Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Galip olsaydık, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimâne, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münâfi, hem ehl-i imânın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsaydık, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecektik. Şu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhte edecektik."

Dediler: "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"

Tekrar biri sordu: "Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir?"

Dedim: "Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

"Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı. El cezâu mincinsi'l-ameli

"Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatâdan neşet eden müşterek musibet, mâzi günahını sildi."

Yine biri dedi: "Bir âmir, hatayla felâkete atmışsa?"

Dedim: "Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatâdarın hasenatı verilecektir; o ise hiç hükmünde. Veya hazine-i gayp verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir."

Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş, kendimi buldum. O gece böyle geçti.

Dostlar Çanakalenin, Kafkasya’nın, Yemenin, İstiklal savaşımızın tüm şehit ve gazilerini rahmetle anarken onlara dualar gönderelim onlara layık evlatlar olmaya çalışalım.

Şairimiz üstat Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah bir daha İstiklal marşı yazdırmasın” diyerek âcizane dedemden dinlediklerimi sizlere bir şiirle aktarmak istiyorum.

ZAFERİN ARDINDAN

Dedemden dinledim canlı destanın,

“Çanakkale şanlı yer oğul.” dedi.

Özünden, hemi de canı gönülden,

“Kulağını bana ver oğul.” dedi.

 

Değişmişti tüm dünyanın havası,

Aslında bu haçla hilâl davası,

Yad’a yurt olmadı Türkün yuvası,

“Göğsümüz bir kale, sur oğul.” dedi.

 

Körpe kuzusuyduk Anadolu’nun,

Bir sınav yeriydi Allah kulunun,

Mükâfatı Cennet, cihat yolunun,

“İki yüz elli bin er oğul.” dedi.

 

Yabancı derdime olur mu hekim,

Küfür bir millettir kim olursa kim,

Bakın tarih gösterdi ya nitekim

“Düşün, biraz kafa yor oğul.” dedi.

 

Silahımız azdı, mermimiz dardı,

Yeşil sarıklılar orada vardı,

Milletin imanı yurdu kurtardı,

“Kaybetmek bizlere ar oğul.” dedi.

 

Cihan savaşının başlangıcıydı,

İman davasının dibi ucuydu,

Aslında bizlerin gizli suçuydu,

“Sonra güle döndü har oğul.” dedi.

 

Bir avuç askerin işi değildi,

Hakikattı, asla düşü değildi,

Tabi ki Bedir’in eşi değildi,

“Ama benzerliği var oğul.” dedi.

 

Boğazın suları al kana döndü,

Bizim için ölüm kalım bir gündü,

Bu zaferle melekler de öğündü,

“İlâhî kudreti gör oğul.” dedi.

 

Bin dokuz yüz on beş, şimdiyse doksan,

Yetmiş beş seneye dönüp bir baksan,

Bedenimiz var ya, ruhumuz noksan,

“Bunun sebebini sor oğul.” dedi.

 

Neden verdik bu savaşı ne varsa?

Gözünü oyardık kim yan bakarsa,

Gülle kalkan yerde, kadeh kalkarsa,

“Bir daha kazanmak zor oğul.” dedi.

 

Ne çabucak, hemen unutuverdik,

Cana kast edenin koynuna girdik,

Silahla kazandık, gönülle verdik,

“Müslüman’ı gördük hor oğul.” dedi.

 

Ataroğlu’m nesil saptı yüzlendi,

Atayın kemiği yerde sızlandı,

Milletimin gücü nerde gizlendi?

“Kuran’a gizlenmiş sır oğul.” dedi.

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Mânevi iklim aylarından gereği gibi faydalanmak

    Değerli okurlarım, bizleri bu manevi günlere ulaştıran Allah (c.c.)’a hamdü senalar, Ümmeti olma şerefine nail olduğumuz ibadeti, tövbe- istiğfarı, duayı öğreten önderimiz, rehberimiz, rol modelimiz Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’e salat ve selam olsun. Üç aylar, gafletten uyanmanın, kulluk şuuruyla arınmanın manevi iklimidir. İlâhi rahmet ve mağfiretin çokça ikram edildiği nadide zamanlardır.

     Kamer’i takvimine göre yılın yedinci, sekizinci ve dokuzuncu aylarından olan, Recep, Şaban ve Ramazan aylarına verilen isim Üç Aylardır. 25 Şubat salı günü, Üç Ayların başlangıcı olan Recep ayının ilk günüdür. 27/28 Şubat Perşembe’yi Cuma’ ya gece de Reğaib Kandilidir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Receb-i şerife, yani üç aylara girdiği zaman: “Ey Rabbim, bize Receb’i ve Şaban’ı Mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır” diye dua ettiği rivayet edilmektedir. Ayrıca Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in: “Allah’ım ! Sen affedicisin, Kerîm’sin, affetmeyi seversin, beni de affet” (Tirmizî, Deavât, 84.) diye öğrettiği duayı her zaman yapmalıyız.

      Malumunuz son dönemlerde Mübarek gecelerle ilgili diğer günlerden hiçbir farkları olmadığı, o gecelerde yapılacak ibadetlerinde bid’at olduğunu ifade eden bazı gruplar bulunmaktadır. Hâlbuki Allah (c.c.), bazı geceleri diğer gecelere üstün kılmıştır. Kadir Sûresinde Kadir gecesinin bin aydan daha hayırlı olduğu ifade buyrulmuştur. Bazı günler diğer günlerden üstün kılınmıştır. Cuma Sûresinde Cuma gününün önemi vurgulanmıştır. Cuma günü diğer günlerden üstündür. Bazı aylar, diğer aylardan üstün kılınmıştır. Kendisinde Kur’an-ı Kerîm’in indirildiği Ramazan ay’ı diğer aylardan üstündür. Bazı Mekânlar diğer mekânlardan üstün kılınmıştır. Mesela: Mekke, Kâbe-i Muazzama, Medine, Ravza-i Mutahhara, Arafat, Kudüs, Mescid-i Aksa v.b. yerler, diğer yerlerden, şehirlerden, Mekânlardan Üstün kılınmıştır. Bahsettiğim gerçekler, Kur’an-ı Kerimde açıkça ifade buyrulmuştur. Ayrıca, önemli gün ve gecelerle ilgili olarak hadis-i şeriflerde de bilgiler verilmektedir. Bunlar tartışılamaz dini gerçeklerdir. Okuyucularımız bu önemli gün, ay ve geceleri bu bakış açıları ile değerlendirirlerse daha isabetli davranmış olurlar diye düşünüyorum.

     Rabbimiz, biz günahkârları affetmek, ödüllendirmek için bazı gün, ay ve geceleri diğerlerinden daha faziletli ve daha hayırlı kılmıştır. Unuttuğumuz kulluğumuzu gerçek anlamda hatırlayıp, tövbe ile yeniden yönelebilmemiz için, bunları vesile kılmıştır. Cuma ve bayram günlerinin de diğer günlere göre faziletleri çoktur. Ayrıca, Mevlid, Reğaib, Mirac, Berât ve Kadir gecelerinin de diğer gecelere, fazilet bakımından üstünlükleri vardır. Üç ayların içerisinde önemi çok büyük olan beş mübarek geceden dördü bulunmaktadır. Bunlardan ilki Reğaib kandilidir. Recep ayının ilk Cuma gecesidir. İkincisi ise Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimizin, Allah (c.c.)’ın katına yükseldiği Miraç gecesidir. Miraç gecesi Recep ayının yirmi yedinci gecesidir. Üçüncüsü Berat gecesidir. Berat gecesi; Şaban ayının on beşinci gecesidir. Dördüncü ise; Ramazan-ı Şerifin içinde olup, bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesidir. Kadir Gecesi; Ramazan’ın gerçek anlamda değerlendirilmesi için gizlenmiş olmakla birlikte, Âlimlerin çoğunluğunun görüşüne göre, Ramazan’ın yirmi yedinci gecesidir.

     Regaip, elde edilmesi arzu edilen şeylere ulaşabilmek için Allah’a çokça yönelme anlamına gelmektedir. Allah’ın rahmet, mağfiret ve bereketinin yoğunlukla hayatımıza inmesi, kulun da Yaratıcısına yönelerek bunları sıklıkla istemesinden dolayı bu adı almıştır.  Bu vesile ile içerisinde çok önemli geceleri barındıran mübarek üç aylarımızı ve idrak edeceğimiz Regaip kandilimizi tebrik eder, Âlem-i İslam’ın içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtuluşuna vesile olmasını Yüce Mevlâ’dan niyaz ederim.

      İçinde bulunduğumuz Mübarek üç ayların hemen başında, Reğaib kandili ile hayatımızı Manevi anlamda güzelleştirmemize bir fırsat olduğu bilinmelidir. Bu önemli günler, geceler ve aylar, bizlere; iyilik ve güzelliklere rağbet etmeyi hatırlatmakta; hayatımızla alakalı yeni kararlar alma imkânı sunmaktadır. Mesela: Namazlarını bir türlü istediği düzene koyamamış bir Müslüman için, üç aylık zaman dilimi kaçırılmayacak bir fırsattır. Üç ay boyunca namazlarını düzenli olarak kılmaya karar verip bu disiplinden taviz vermeyen kişi, namazdan kopmama adına önemli bir adım atmış sayılır. Gerçek anlamda şuurlu bir şekilde kılınan namaz, Müslüman’ı bütün kötülüklerden alıkoyar. Bu çok önemli gün ve geceler iyi değerlendirilmelidir. Nefs Muhasebemizi yapmamıza vesile olmalıdır. Bu önemli günlerde, ibadetlerimizi aksatmadan devam etmeye gayret göstermeliyiz. Bu güzel alışkanlıklarımızı da devamlı hale getirerek kazançlı çıkmalıyız. Her zaman yapmakla mükellef olduğumuz ibadetlerimizi bu gecelerde daha çok artırmalıyız.  Bu önemli gün ve gecelerde; Namazlar kılmalı, Oruçlar tutmalı, Çokça Kuran-ı Kerim Okumalı, fakir fukaraya maddi olarak yardımcı olunmalı, çocuklar sevindirilmeli, fitneden, fesattan, bütün olumsuzluklardan her alanda kaçınılmalı, birlik-beraberliklerimiz gerçek anlamda sağlanmalı, kısacası hayatımızın her alanında mükemmel ve muhteşem olumlu anlamdaki değişiklikler artarak devam ettirilmelidir. 

       İçinde bulunduğumuz bu Mübarek ay, gün ve geceleri en iyi şekilde değerlendirmeliyiz. Gerçek anlamda ibadet ve taâtı yapan,  Şuurlu Müslümanlardan olmamızı, Allah (c.c.) her birimize nasip eylesin. Sıhhat ve afiyetler dilerim.

     omerlutfiersoz@gmail.com

 

Allah'a kulluk ve yeryüzünü imar

İnsanın yeryüzünde iki amaç için var olduğunu söylemek yanlış olmaz: Bunlardan birisi Allah’a kulluk, diğeri yeryüzünü imar.
Bu ikisi, birbirinden bağımsız düşünülmemeli. Çünkü, yüce Allah yeryüzünü insanın sağlıklı ve konforlu yaşaması için en ideal ölçülerde yaratmıştır.
Bu ölçüleri korumak, ifsat etmemek görevi de insana verilmiştir.
*** 
İnsan, gelişen ve değişen şartlara göre iyi bir hayat sürebilmek için tedbir alacak, bunu temin için de “yeryüzünün halifesi” olarak yaşadığı yeryüzünü imar ve inşa edecektir.
Eğer zaman, mekan ve ortam, insanın bu yaşamına engel olursa Allah’a kulluk yapma imkânı da kalmaz. Demek ki, Allah’a kullukla birlikte yeryüzünü imar, birbirini tamamlayan iki unsurdur.
Bir başka ifadeyle, iman ve imar; dünya ve ahiretin ortak anahtarıdır.
Geçmişte İslam âlimlerinden bazıları, “imar” kelimesine özel bir anlam yükleyerek bunu dini ibadetlerle açıklamışlardır.
Aslına bakılırsa ibadet, geniş anlamda “Allah’a kulluk”tan başka bir şey değildir. Dünyayı imar ederken de hedeflenen amaç; Allah’a daha iyi kulluk yapabilmektir. Sonuçta, Allah’ın emrini yerine getirme, O’nun rızasını kazanma vardır.
Eğitim müesseseleri kurarken, yol-köprü yaparken, hastane açarken, tren-uçak kaldırırken, Gemileri denize indirirken, telekomünikasyon ağını oluştururken, enerji veya yüksek teknolojiyi hayata geçirirken….aklınıza gelebilecek her türlü benzeri hizmetler yapılırken şayet bunlar, insana huzur, güven, mutluluk ve iyilik getiriyorsa, insanlar bunlardan faydalanıyorsa, bunun adı “hayr” dan başka bir şey değildir.
Çünkü, insanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır.    
En küçük toplum birimi olan aileden en büyük toplum teşkilatı devlete kadar her kademede, bu ikiliyi dengelemek gerekir: Yani, Allah’a kulluk ve yeryüzünü imar.
***
Bugün, toplum ve devlet yapısında gördüğümüz ve çoğu şikayete konu olan olayların temelinde, bu iki unsurun dengede tutulmaması yatar.
Bir taraf, dünyayı imar etme görevini yerine getirirken Allah’a kulluk görevini ihmal ettiğinden dünyevileşiyor, farkında olmadan kapitalist ve materyalist düşüncelerin esiri olarak tağutî ve şeytanî düzenlerin kucağına düşüyor… 
Diğer taraf da, sadece mistik duygu ve düşüncelerle nefsini tatmin ederek kendine münzevî bir dünya kurmayı yeterli gördüğünden imar çalışmalarına yabancı durarak gelişen bilim ve teknolojilere ilgisiz kalmasıyla tağutî ve şeytanî rejimlere yenik düşüyor… 
Müslüman, gerek aile hayatı gerekse devlet teşkilatı içinde, Allah’a kullukla yeryüzü imarını birlikte sürdürerek dünyasını dengelemeli, böylece kendini tek taraflı esir alan fikir ve sistemlere karşı İslâm’ın izzet ve yüceliğini ortaya koymalıdır.

İstanbul Sözleşmesi dedikleri

Kamuoyunda İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen ve bu şekilde adlandırılan sözleşmenin asıl adı, “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki, Avrupa Konseyi Sözleşmesi” dir.

Bu sözleşme 11.05.2011 tarihinde imzaya açılmış olup, Türkiye dahil toplam 15 Avrupa Konseyi Devleti imza koymuştur. Sözleşmede 27 üyeli Avrupa Birliği Ülkelerinden 14 tanesinin imzası vardır. 13 ülke bu sözleşmeyi imzalamadığı halde ilk imzayı bizim Dış İşleri Bakanımız atmış, daha sonra da Bakanlar Kurulu imzalamıştır. Sözleşme toplam 81 maddeden ibarettir. Şimdi bazı maddelerini gözden geçirerek yorumlayalım.

Sözleşmenin 3. Maddesinde Kadına Yönelik Şiddet şöyle tarif ediliyor: “Psikolojik veya ekonomik acı veya ızdırap veren veya verebilecek olan, cinsiyete dayalı her türlü eylem ve bu eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet anlamına gelir.”

Sözleşmenin yine 3. Maddesinin b fıkrasında, “aynı evi paylaşsa da paylaşmasa da, eski veya şimdiki eşler veya partnerler arasında meydan gelen her türlü fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddet eylemi anlamına gelir” denmektedir.

Tarifte geçen “Psikolojik veya ekonomik acı veya ızdırap veren veya verebilecek olan, cinsiyete dayalı her türlü eylem” deyimleri muğlak ifadelerdir ve çok ciddi mahrumiyetlere, çok acı verici insan hakları ihlallerine sebebiyet vermektedir. Hangi durumda psikolojik veya ekonomik şiddetin oluştuğu açıklanmamaktadır. 

Maddenin b fıkrasında geçen “partnerler” deyiminin kimleri kapsadığı belirtilmemiş olduğundan, homoseksüel ilişkide bulunanlar da partner sınıfına girmektedir. Maddede, “eşler veya partnerler” denilerek eş ile partner sınıfına girenleri eşit derecede değerlendirmekte ve homoseksüellik yasal teminat altına alınmış olmaktadır. Böylece bu madde ile homoseksüeller, eşler gibi birbirlerine sorumlu hale gelmekte, bir aile olarak değerlendirilmekte ve homoseksüellik yasal koruma altına alınmaktadır.  

Bununla da bırakılmıyor, sözleşmenin  4. madde 3. fıkrasında; “Temel Haklar, Eşitlik ve Ayrımcılık Yapmama” başlığı altında, “ Cinsel tercih/Yönelim” de sayılmakla, her türlü sapıklık, açıkça meşrulaştırılmaktadır.Yani bu maddeye göre homoseksüellik ve lezbiyenlik temel bir hak olarak ifade ediliyor. Bunun sonucunda da bu sapıklıklar engellenemiyor, bunların üzerine gidilemiyor, yasal işlem yapılamıyor.

Homoseksüelliği icra etmeleri ve bunlara engel olmamaları üzerine helak edilen Lut Kavmindeki sapıklığa işaret ederek “Lut Kavminin Çocuklarıyız” pankartı taşıyanlar ve bu sapıklıkları icra edenler, diğer normal insanlarla eşit sayılıyor.

Sözleşmenin Türkçe metninde, her ne kadar “aile” kelimesi geçiyorsa da, imzalanan orijinal metinde, “domestic” kelimesi geçmektedir ki, uzmanlar domestic kelimesinin normal bir aileyi değil, ev içi her türlü arkadaşlığı yani ortak ev arkadaşlığını içerdiğini belirtmektedirler. Bu ortak ev arkadaşlığı, erkek erkeğe veya kadın kadına cinsel birliktelik de dahil olmak üzere, her türlü beraberliği kapsamakta ve bunları yasallaştırmaktadır.

 Sözleşmenin 4. Maddesinin 4. fıkrasında, “Kadınların lehine alınacak her türlü tedbir, ayrımcılık sayılamayacak” denilerek konu kadın – erkek eşitliğinin de ilerisinde tamamen feminizme kayan bir boyuta taşınmakta, erkeklerin çok büyük mağduriyetine sebep teşkil edecek konuma getirilmektedir. 

Sözleşmenin 7. maddesinde, “alınan tedbirler, ulusal insan hakları kuruluşları ve sivil toplum örgütleri gibi, tüm aktörleri kapsar” denilerek, homoseksüel ilişkileri de kapsayan her türlü cinsel tercihler ve bunların özgürce çalışmaları için dernek, vakıf gibi koruyucu kurumların oluşturulması da, teminat altına alınmaktadır.

Sözleşmenin 9. maddesinde; “Sivil Toplum Kuruluşları ve Sivil Toplum” başlığı altında; “Taraflar, kadına yönelik şiddetle mücadelede, aktif olan ilgili sivil toplum kuruluşları ve Sivil Toplumun çalışmalarını, her düzeyde göz önünde bulundurur, teşvik eder, destekler ve bu kuruluşlarla etkin işbirliği tesis eder” demektedir. Bu madde gereğince, o zamanın Aile Bakanı Fatma Şahin, 236 kadın derneği ile masaya oturup, 6284 sayılı yasa tasarısını hazırladı. Toplumsal cinsiyet eşitliğini savunduğunu iddia eden derneklerin çoğunluğu LGBT destekçisi derneklerdi.

İstanbul Sözleşmesinin gereğini yerine getirmek üzere, 2012 Eylül ayında yürürlüğe giren, “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Kanunu” adlı 6284 sayılı kanun, dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin tarafından, çoğunluğunu yukardaki derneklerin oluşturduğu feminist kadın dernekleriyle birlikte hazırlayarak çıkartılmıştır.

Sözleşmenin 12. maddesinin 1. fıkrasında; “Kadınlar ve erkekler için, alışılagelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan ön yargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve her türlü farklı uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla, kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alır” denmektedir.

Burada “Kadınlar ve erkekler için alışıla gelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan ön yargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ortadan kaldırmak” deyimiyle, inanç, iman ve ahlâki değerlerimizden süzülüp gelen örf ve adetlerimize bağlı karı-koca sorumluluk ilişkileri tamamen inkâr edilmekte, bunların ortadan kaldırılarak toplumumuzun, inanç referanslarımızdan, değerlerimizden uzaklaştırılması istenmektedir.

Bu maddeye göre eşler, birbirinden tam manasıyla bağımsız ve sorumsuz olacaklar demektir.

Yukarda geçen sözleşmenin 12. Maddesinin 1. Fıkrasında, ortadan kaldırmak olarak yapılan tercümenin asıl metindeki karşılığı “kökünden kazımak” tır. Yani madde, inanç ve ahlak anlayışımızdan kaynaklanan karı koca ilişkilerindeki her türlü örf, adet, gelenek ve duyguların kökünün kazınması için her türlü tedbirin alınacağını ortaya koymaktadır. İşte madde…

Yukarıdaki 12. Maddeyi dikkatlice incelersek, 5. Fıkrasında, “Taraflar kültür, töre, gelenek veya sözde namus gibi kavramların bu sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmamasını temin edeceklerdir” denmektedir.

Bu sözleşmeyle daha önce açıkladığımız şekliyle homoseksüellik, lezbiyenlik gibi sapıklıklar koruma altına alınırken inançlarımızdan kaynaklanan adet ve gelenekler ile namus anlayışımız bile ortadan kaldırılmak ve kökünden kazınmak istenmektedir. Maddede geçen “sözde namus” terimi üzerinde iyi düşünmek gerekir.

Aşağıdaki maddeye bakalım. Sözleşmenin 14. Maddesi “Eğitim” başlığı altında, “Taraflar, resmi müfredata kadın erkek eşitliği, toplumsal klişelerden arındırılmış toplumsal cinsiyet rolleri, kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet gibi konuların öğrencilerin zaman içinde öğrenme kapasitelerine uyarlanmış biçimde dâhil edilmesi için gerekli tedbirleri alacaklardır” demektedir. 

2. fıkrada da bu ilkelerin yaygın eğitimin yanı sıra, spor, kültür ve eğlence tesislerinde ve medyada yaygınlaştırılmasına yönelik tedbirlerin alınacağını öngörmektedir.

Maddede geçen “toplumsal klişelerden arındırılmış toplumsal cinsiyet rolleri” ne demektir? Yani toplumda yıllardır sürüp gelen karı koca veya eşlerin ötesinde her türlü cinsiyet ki kapalı bir şekilde yine erkek erkeğe veya kadın kadına cinselliğe işaret edilmekte ve bu cinselliklerin eğitiminin verilmesi gerektiğinden söz edilmektedir.

Sözleşmenin 36. Maddesi “Tecavüz dâhil olmak üzere cinsel şiddet” başlığını taşımaktadır.

Bu maddenin 1/a -b- c fıkraları, “bir insanla rızası olmaksızın cinsel nitelikli eyleme girişmenin cezalandırılmasını şart koşmakta, 3. fıkrada da “bu hükümlerin eski veya mevcut eşlere veya birlikte yaşayan bireylere karşı gerçekleştirilmiş eylemler için de geçerli olmasını” belirtmiştir.

Bu madde, eşler ile kim olursa olsun bir evde birlikte yaşayanları aynı kategoride değerlendirerek her türlü cinsel birleşmeyi yasallaştırırken, eşlerin rızaları dışındaki cinsel birleşmeyi şiddet suçu kapsamına almaktadır. 

Sözleşmenin 48. Maddesinde; “Taraflar bu Sözleşme kapsamında yer alan her türlü şiddet olayıyla ilgili olarak, arabuluculuk ve uzlaştırma da dâhil olmak üzere, zorunlu anlaşmazlık giderme alternatif süreçlerini yasaklamak üzere gerekli yasal veya diğer tedbirleri alacaklardır” denmektedir.

Bu madde, anlaşamayıp kavga eden veya tartışma yaşayan aile fertleri arasında bir şikâyet söz konusu olmuş ise bu kişiler arasındaki arabuluculuk ve uzlaşma yapılmasını yasaklıyor.

Madde illaki kavganın ve tartışmanın devam etmesini ve olayın mahkeme boyutuna taşınmasını istiyor. Bu çok tehlikeli, aileler yönünden çok feci sonuçlar doğuracak bir maddedir. Aile fertlerini uzlaşma ve anlaşmaya değil, kavgaya ve mahkemelerde sürünmeye sevk eden ve sonuçta aile birliğini yok eden, ortadan kaldıran yıkıcı bir maddedir.  

Sözleşmenin 52. Maddesinde; Taraflar, yetkili makamlara, ani tehlike durumlarında, aile içi şiddet faillerinin, mağdurun veya risk altındaki şahsın ikametgâhını yeterli bir süre için terk etme emri verme ve faillerin mağdurun veya risk altındaki şahsın ikametgâhına girmesini veya mağdurla veya risk altındaki şahısla temas etmesini yasaklama yetkisi verilmesini temin edecek yasal veya diğer tedbirleri alacaklardır”  denilmektedir.

Bu sözleşmeye uygun olarak çıkartılan 6284 sayılı  Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Kanunu  kapsamında yüzbinlerce erkek evinden uzaklaştırılmıştır. Bu rakam bir abartı değildir. Bu kanuna göre, bugüne kadar 750 bin erkek evinden uzaklaştırılmış yani sokağa atılmıştır.

Hiçbir delil, belge, şahit, ispat aranmaksızın sadece kadının ifadesiyle evin erkeği evinden atılmakta ve sokağa terkedilmektedir. Evdeki bir hayvanın bile sokağa atılamadığı bir ortamda bugün yüzbinlerce erkek evinden, yuvasından sokağa atılmaktadır. Bu durum şiddeti önlemeyi bırakın daha da arttırmaktadır. Zira sokağa atılan erkeğin bunalıma girmemesi mümkün değildir. Şuuru kaybolmuş, bunalıma girmiş bir halde, sokakta şiddete hatta cinayete başvurmaktadır.

Bununla da kalınmamakta evden atılan erkeğin telefonları dinlemeye alınmakta ve eşiyle temas kurup kurmadığı takip edilmektedir. Sokağa atılan erkek eşini telefonla arar da “gel şikâyetinden vazgeç barışalım” dediği anda veya çocuklarının durumunu sorduğu anda yakalanıp hapse atılmaktadır.    

Kadının tek taraflı beyanı ile böylesine cezalar verilmesi hakkaniyetle, adaletle, insafla, insan hakları ile bağdaşmaz, inancımızın prensiplerine zaten uymaz.

İstanbul Sözleşmesi denilen ucube Avrupa Konseyi sözleşmesi, bizim değerlerimize taban tabana zıt maddeler ihtiva etmektedir. Avrupa Birliğine girmek adına 2011 yılında imzalanan bu sözleşmenin derhal iptal edilmesi gerekmektedir.

Bu sözleşmeye dayalı olarak çıkartılan kanunlarda ömür boyu nafaka, dini nikâhla yapılan gönüllü evliliklere ağır cezalar verilmekte ve adı cinsel istismar olan ancak boyutu belli olmayan fiillere cezalar uygulanmaktadır.

Ömür boyu nafaka ile boşanan ve artık onun için yabancı olan bir kadına ömür boyu nafaka verilmesi uygulaması hangi vicdana sığmaktadır.

Bu ülkede zina alabildiğine serbest icra edilirken, hele hele 18 yaş altı dini nikâhla yapılan gönüllü evliliklerde erkek tecavüzcü diye hapse atılmakta kadın ve çocuklar mağdur edilmektedir. Bir ifadesi ile kocasını evden attırabilen kadın burada dinlenmemekte her ne kadar ben gönüllü evlendim dese de “sen çocuksun, senin ifaden geçersiz” denmektedir.

Kanunlara cinsel istismar diye bir tabir konulmuştur. Cinsel istismar ne denektir? Taciz mi, tecavüz mü? İkisi çok farklı şeylerdir. Tacizin kapsamı çok geniştir. Öğretmenin öğrencisine dokunması ve başını okşaması bile taciz kapsamına girebilmektedir. Böyle bir temas ile tecavüzün aynı kapsamda cinsel istismar olarak değerlendirilmesi çok büyük yanlıştır. 

İstanbul Sözleşmesi denilen ve bizim inancımıza, ahlak anlayışımıza, kültürümüze ve değerlerimize düşman olarak hazırlanan bu sözleşme ve bu sözleşmeye dayalı olarak çıkartılan kanunların acilen iptal edilmesi gerekmektedir.

Bugüne kadar içeriği belli olmayan İstanbul Sözleşmesinin ne olduğu artık ortaya çıkmaya başlamıştır. Yıllardır bununla tek başına mücadele eden Sema Maraşlı hanımefendiye son aylarda büyük destek verilmekte ve bu destek çığ gibi büyümektedir. İnançlı ve imanlı yazarlar İstanbul Sözleşmesinin içeriğini yazmaya başlamışlardır. Bir yandan da İstanbul Sözleşmesi denilen aslında Avrupa Konseyi sözleşmesi olan bu ucubenin acı sonuçları da ortaya çıkmaya başlamıştır.

Onun için başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere Bakanlarımızdan ve Milletvekillerimizden bu sözleşmenin derhal iptal edilmesini milletimiz adına talep ediyor, bekliyoruz.  Yazımı bu konuda yazdığım bir şiirimle tamamlıyorum. Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim. 

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

 

Bir metin dayatıldı, güya “sözleşme” adı,

Kaynağı yabancıydı, geldiği yerdi batı,

Bu sözleşme geleli, milletin kaçtı tadı,

Büyük problem oldu, İstanbul Sözleşmesi.

 

Kadınları korumak, sadece bahaneydi,

Şiddeti önlemek de, sözde bir ianeydi,

Girdiği yer özeldi, hedefse aileydi,

Büyük problem oldu, İstanbul Sözleşmesi.

 

Kadını arkalarken erkeği suçlu gördü,

Delilsiz ihbarlarla başına çorap ördü,

Evinden çıkarıldı, bu örfe zarar verdi,

Büyük problem oldu, İstanbul Sözleşmesi.

 

Erkek çaresiz kaldı, beyni kaynadı yandı,

Bunalıma girince, varıp eve dayandı,

Şuursuz bir şekilde, bunu bir çözüm sandı,

Büyük problem oldu İstanbul Sözleşmesi.

 

Cinayet artışında büyük oldu etkisi,

Her bir olumsuzlukta, pek büyüktür katkısı,

Artık millet uyandı, çok fazladır tepkisi,

Büyük problem oldu İstanbul Sözleşmesi.

 

Hayvan bile sokağa böyle bırakılmıyor,

Hakları korunuyor, itilip kakılmıyor,

İnsanın bu hâline dönüp de bakılmıyor,

Büyük problem oldu İstanbul Sözleşmesi.

 

“Evde ortak yaşama” terimini getirdi,

“Partnerler” denilerek aileyi bitirdi,

Karı koca çocuklar, kavramını yitirdi,

Büyük problem oldu İstanbul Sözleşmesi.

 

Sapıklıkların tümü, sözleşmeyle korunur,

“Lut kavmi çocuğuyuz” denilerek yürünür,

Çarpıklıklar barınır, ahlâk yerde sürünür,

Büyük problem oldu İstanbul Sözleşmesi.

 

Evlilikle ilgili geleneği kaldırır,

Toplumun değerine, örf âdete saldırır,

Sorumluluk yok olur, aileyi öldürür,

Büyük problem oldu İstanbul Sözleşmesi.

 

Âdetlerimiz kökten kazınmak isteniyor,

Karı koca bağları çözülmek isteniyor,

Namus kavramı tümden bozulmak isteniyor,

Büyük problem oldu İstanbul Sözleşmesi.

 

Şiddet olaylarında “uzlaştırma” yasakmış,

“Arayı bulmak” bize fersah fersah uzakmış,

Geleneklere dönmek, kurulan bir tuzakmış,

Büyük problem oldu İstanbul Sözleşmesi.

 

Bütün bunlar ters bize, inançları zedeler,

Tüm yüce değerleri, kültürümüzü deler,

Toplumu parçalayıp, birliğimizi böler,

Büyük Problem oldu İstanbul Sözleşmesi.

 

İsteriz ki yönetim melaneti yok etsin,

Bünyemize uymayan, kanunları hep atsın,

Sözleşmeyle her gelen kötülük artık yetsin,

Büyük problem oldu İstanbul Sözleşmesi.

 

Salih Sedat doğruyu çekinmeden söyledi,

Bu önemli konuyu kamuya arz eyledi,

Milletin birçok ferdi ta yürekten ağladı,

Büyük problem oldu İstanbul sözleşmesi.

Salih Sedat Ersöz


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
Eski kuşağın davranışı değişmedi, bakış açısı değişti
Birlik Vakfında konuşan Doç. Dr. Küçükbezirci: “Bazı konularda eski kuşağın davranışı değişmedi, bakış açısı değişti” dedi.
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi