Bugün; 18 Aralık 2017, Pazartesi
YAZARLAR
Ahlakın temelleri

 

               Ahlakı kolay tanımlayabilirsiniz belki. Kestirmeden giderek ‘’namuslu olmaktır’’ tanımı gibi mesela. Beğenmediniz, biraz felsefe soslu falan olsun diyorsanız ‘’insanın doğaya uygun olarak kendi doğasınca yaşamasıdır’’ tanımı size iyi gelmeli.  Yine kesmedi  biraz da entelektüel olsun  istiyorsanız  ‘’insan olmak, insan haline gelmeyi öğrenmek için çalışmaktır.’’ diyerek hem eğitim  hem de cümle içine gizlenmiş bir ahlak tanımı yapmış olursunuz.

                Birinci tanımın doğru olduğunu kabul  edelim. Bu tanım bizim ahlak hakkında hangi sorularımızın cevabını veriyor ki? Örneğin ,öyleyse  namus nedir?  İçinde neler taşır? Her toplumun namusa yüklediği anlam aynı mıdır? Bir iyiliği ifade ettiğine göre bu iyiliğin kaynağı nedir gibi soruların cevabı var mı bu tanımlamada?

                Böyle bir tanımlama  genel  ahlakı kuşatır düşüncesiyle yapılmış belliki. Özeli bile tam kavrayıcı değilken geneli nasıl kuşatsın. Bir Marksistin namus anlayışı ile Müslümanın namus anlayışı aynı mıdır?

                İkinci tanımın penceresinden bakarsanız  doğanın kendisinde bir  şuurun varlığından söz ediyorsunuz demektir. Çünkü ona canlı model gibi bakıyorsunuz. Halbuki bizim doğayı kullanırken kullanacağımız tercihler vardır ve onun bizim irademize karşı çıkmak gibi bir şuuru yoktur. Öyleyse insan ,kendisi bir iradeye muhtaç olan varlıktan  nasıl bir ahlak çıkaracak?  Kant, soruyu ‘’eğitimcileri kim eğitecek ‘’ diye soruyordu. Ampiristler hiç değilse (bilgilerin kaynağının deney ve gözlem olduğunu  dolayısıyla ahlakın da insan doğasıyla  değil deney ve gözlemle ilgili olduğunu savunan felsefi ekol)gözlenen ve tecrübe edilenler  kimi gözleyip neyi tecrübe edecekler sorusunu kendilerine neden sormazlar?

                 Pedagog ‘’eğitimde basitlikle ve saf ahlaklılıkla bağdaşan bir kültür insanından’’ bahsederken saf ahlaklılık neden sadece retorik planda kalır da örnekler sunmaz veya sunmak istemez?

                Mesela  kumar oynamak veya oynamamak ‘’saf ahlaka’’ dahil midir? Oyun  iki taraflı olduğuna göre kazananı ve kaybedeni vardır.  Peki kazananın,( olayı yalın bir statü açısından bile değerlendirmeye alsanız) toplumsal  karşılığı pozitif midir? Ya kaybedenin aile bireyleri açısından sevgiyle bağlantısı nedir?

                Yukarıdaki örneğin şöyle tezahür ettiğini varsayalım. Kazanacağını bile bile kendisine kumar teklif edilen birisi, teklifi ret etmiş  ve ret gerekçesini de şu düşünceye dayandırmış olsun. ‘’Evet kazanacağımdan eminim ama öbür tarafta da kesinlikle kaybedeceğime inanıyorum.’’ Bu düşünce her iki tarafa da kazandırıyor mu? Evet. Çünkü kaybedecek olan da kaybetmekten kurtuldu. O halde kaybetmeyen ve de kaybettirmeyen ahlaka  saf ahlak dememiz de bir sakınca var mı?

                Peki bu ahlakın kaynağı nedir. ‘’Burada kazanırım ama öbür tarafta kaybederim’’ diyen insan bunu kimden öğrenmişse kaynak  odur. Evet  burada eklektik bir durum söz konusu. Kişi  kendisini dünya ile sınırlandırmayıp ölüm ötesi bir seçim de yaparak diriliş ruhuna gönderme yaptığını anlamak için irfan sahibi olmaya gerek yok. Demek ki ahlakın kendisi  aynı zamanda bir seçimdir.

                Peygamberimiz (S.A.V)  ‘’Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim’’ buyururken  tamamlatmak isteyen iradenin  Allah olduğu  açık ve net değil midir?

                Kısacası bizim dünyaya  olan aşırı tutkularımız nedeniyle düşmüş olduğumuz hataların  Allah tarafından peygamberleri vasıtasıyla doğrultmaya çalıştığı düşünce sistemine ve o sisteme simetrik davranışlara ahlak diyoruz. Temeli Yaratıcıya bağlı olan bir ahlaktan daha  saf ahlak nasıl olur bana söyler misiniz? ’’ İnsan  haline gelmeyi öğrenmek  için çalışmak ‘’ tanımının da bizim anlayışımızda karşılığı budur.  Selamlar.

Yönetim İSTİFA, Papazlara Muhtıra

Ülkemizde her takımın olduğu gibi, Konyaspor taraftarının da  çekişme içinde olduğu yada aralarının bozuk olduğu taraftar grupları var. Bursa bunlardan biri, siz yönetim olarak bunu görmezden gelip bilet fiyatını 6.5 lira yaparsanız, kazansanız dahi eleştirilirsiniz.

Konyaspor-Bursaspor maçı istatistiklerine bakıp maçı izlemeyen birinin sahip olacağı düşünce Konyaspor Bursaspor’u sahadan silmiş diyebilir. Sadece %10’ u Konyaspor sahasında oynanan maç, %71 topa sahip olma, sonucu ise kötü bir şaka gibiydi. Kaleye 25 şut göndermek değildi önemli olan, onları kaleye yetiştirip gol atabilmekti. Hücum futbolu, diyorduk beğenmiyorduk ya geçen yıllarda takımı, işte sonuç acı ama ortada…

Maçın başlama düdüğü ile birlikte bal yapmaz arı gibi sağdan sola topu döndürmeye başladık . 6.dk da ve diğer yenilen 2 golde payı olan Ali Turan'ın Jires Kembo Ekoko gibi  hızlı bir oyuncu karşında oynaması hataydı. Bursaspor aman aman bir top mu oynadı hayır ancak doğru hamleler ile etkili hücum ile geldikleri her pozisyonda tehlikeli oldular. Kaleyi bulan 5 şutun 3’ü gol olması işin can sıkan diğer boyutu. İkinci yarı beklendiği üzere Ali Turan değişikliği ile çıktı hoca maça.

Bursaspor kontrollü oyunla , rölantide oynayarak akıllı ve haklı bir galibiyet aldı, bizde 90 dakika kendi kendimize çalım atmaya devam ettik.

Yönetim taraftarın çağrısına ne zaman cevap verecek ne zaman istifa edecek merakla bekliyorum. Bu şekilde devam ettikleri sürece işler olduğundan daha kötü olmaktan öteye gitmeyecek. İçinizde bir parça kaldıysa yada varsa Konyaspor sevgisi tek bir olumlu hareket yapın pılınızı pırtınızı  toplayıp gidin.

Ali Çamdalı’nın maç sonunda taraftarlara her şeyi anlatamam sözlerinin altında çok şeyler gizli. Mehmet Özdilek, küçük boylu koca yürekli bir adam, ona naçizane tavsiyem Kadir, İsmail, Savaş Carlgren, Vedat gibi oyunculara yönelmesi, Ali’leri az dinlendirmesi olacak yoksa bu grup hocayı da yiyecek gibi.

Sonuç olarak; Artık taraftarın sabrı kalmadı ve git gide işler kötüye gidiyor. 2 yıldır üst üste Avrupa'ya giden takım ancak bu kadar aciz olabilirdi. Emek emek tel tel dokuduğumuz takım  3 ayda ancak bu kadar kötü duruma getirilebilirdi. 

Maçın sözü; Kaybettiğiniz zamanki düşünce biçiminiz, kazanmanızın ne kadar zaman alacağını belirlermiş nokta. Yönetim İSTİFA, Papazlara Muhtıra

 

Kazanın yeter!

selmanselimakyuz@hotmail.com

Atiker Konyaspor ne kadar acı bir sezon yaşıyor. İki sezondur tarihinin en büyük başarılarını yaşayan Yeşil Beyazlılar, hemen bir sezon sonra tarihinin en kötü ilk yarılarından birini geçiriyor. Süper Lig'de bunun bir çok örneği tabi var. Avrupa'ya gittiği sezon ya da ertesi sezonunda ligden düşen bir çok takım gördük ancak Konyaspor öyle bir imaj oluşturmuştu ki "biz öyle olmayız" kanaati herkeste oturmuştu. Çünkü gerçekten taraftarı, takımı, kulüp yönetimiyle çok iyi bir görüntü vardı. Tabi bu berbat sezonu sadece saha içi organizasyon ya da UEFA ile açıklayamayız. Dış ve iç etkenler bu imajı berbat etti.

Ligin başından beri "bir şekilde toparlarız" diyen camia, şimdi çıkılan her maç öncesi "yine mi hüsran olacak?" sorusunu sormadan edemiyor. Karabükspor maçı da tedirginliğin hat safhada olduğu karşılaşmalardan biriydi. Bursa maçından sonra herkesin gardı düşmüştü.

Mehmet Özdilek'in de takıma katkı sağlamadığı yorumlarının yapılması normal olmaya başlamıştı. Çünkü haftalardır takımın başında olmasına rağmen ne saha organizasyonu ne de sonuç anlamında ilerleme kaydedilmedi. Kadroların her hafta değişmesi de ayrı bir gariplik.

Karabük maçında, hem savunma hem orta saha kurgusu yine değişti. Takım yine santrforsuz çıktı sahaya ama en önemli değişiklik orta sahadaydı. Çamdalı'nın yanına Moke'yi monte eden Özdilek, Mehdi'nin hücuma daha fazla katkı sağlayacağı gerçeğini sonunda fark etmişti. 10 numara gibi oynayan Mehdi, pas attı, şut attı, çalım attı ve Vedat'ın diriliği ve hızından da faydalanarak hücum bölgesini çekip çevirdi. Karabük'ü sahasından çıkarmadılar ve Mehdi'nin sayesinde bir de penaltı kazanıldı ve ilk yarı hasretle beklenen gol geldi.

İkinci yarının geneli Karabükspor'un kontrolünde geçse de Konyaspor akıllıca kontralar yaptı. Çok da gol kaçırdı. Hatta yan hakemin saçma bir şekilde gol olan pozisyona ofsayt bayrağı kaldırması, maçın farka gitmesini engelledi. Uzatma bölümünde Miloşeviç'in attığı golde de yine Mehdi'nin imzası vardı.

Bir ara yayında topla oynama oranlarını verdiler. Karabükspor yaklaşık yüzde 60'tı ama kazanan Konyaspor oldu. Geçen hafta Bursa'ya karşı yüzde 70 ile oynayan Yeşil Beyazlılar'dı ama sonuç hüsrandı. Demek ki bu durumdaki bir takım için akıllı oynamak baskın oynamaktan çok daha önemli.

2-0'lık galibiyet Konyaspor'u ve taraftarı çok rahatlattı. Antalya ve Bursa maçlarına nasıl yanılmaz şimdi. Göztepe ve Fenerbahçe'den mutlaka puan ya da puanlar alınmalı. Aksi halde ikinci yarı çok zor geçecek. "Zaten zor geçecek" diyebilirsiniz ama inanın bir puanın bile çok önemi olacak.

 

Sevinci ve hüznü aynı anda yaşadık

sedater42@gmail.com

İnsanoğlu, sevinci yaşamak isterken bir anda büyük bir hüzne kapılabiliyor.

Geçtiğimiz Çarşamba gecesi Konyalılar olarak sevinci ve hüznü aynı anda yaşadık.

Bir yanda aynı gün meydana gelen iki ayrı olayda toplam 16 şehidimizin büyük üzüntüsü, diğer yanda tarihinde ilk defa Türkiye Kupası şampiyonu olan Konyaspor’umuzun büyük başarısının buruk sevinci…

Böyle anlarda bir tuhaf oluyor insan…

Ne tam olarak sevincini yaşayabiliyor, ne de tam olarak hüzne kapılabiliyor.

Sevinç ve hüzün… Birbirine zıt iki duygu…

Böyle anlarda iki zıt duygu arasında sıkışıp kalıyorsunuz veya sürekli gel git yaşıyorsunuz.

Ne gülebiliyorsunuz, ne ağlayabiliyorsunuz.

Şehitlerimizin cennete uçtuğunu düşünüp teselli oluyoruz.

Evet onlar cennete uçtular.

Çünkü onlar, vatan savunmasının büyük kahramanları...

Ve bu yolda canlarını verdiler.

Peygamberin ağuşunu açarak kucakladığı  aziz şehitler ordusuna dahil oldular.

Allah gani gani rahmet eylesin. Mekânları cennet bahçeleri olsun.  Milletimizin başı sağolsun.

Diğer yandan güzel Konya’mızın güzide takımı Konyaspor adeta tarih yazdı.

Başakşehir gibi güçlü bir takımı saf dışı bırakarak kupa şampiyonu olmak kolay değildi.

Zoru başardı Konyaspor… Ve tüm Konya’ya buruk da olsa büyük bir sevinç yaşattı.

Aykut Kocaman, Başakşehir’e karşı ne yapılması gerekiyorsa tam da onu yaptı.

Taktiği yüzde yüz doğruydu. Futbolcularımız da hocalarının taktiğini aynen uyguladılar.

Görevini yapmayan veya eksik yapan hiç kimse yoktu. Hatta herkes bir kişilik değil iki kişilik oynadı.

Başakşehir’e geçit vermediler. Rahat top oynatmadılar. Her Başakşehirlinin yanında iki Konyasporlu vardı.

Kalecimiz Serkan’ı ayrıca zikretmek gerekiyor. Serkan kalede devleştikçe devleşti. Hem yüzde yüzlük gol pozisyonlarını çıkararak, hem de penaltı kurtararak bu başarıda büyük pay sahibi oldu.

Maçın adamı olan Ömer Ali gerçekten harikaydı.

Tek tek saymaya gerek yok. Hepsi ama hepsi görevlerini tam yaptılar, 120 dakika durup dinlenmeden çalıştılar, koştular, gayret ettiler ve kupayı candan istediler.

Taraftarın hakkını da vermek lâzım.

O kupa Konya’ya gelecek inancıyla binlerce insan, Eskişehir’e kadar giderek maçın son dakikasına kadar destek vermekle görevlerini tam yaptılar.

Şu kadarını söylemem gerekiyor. Tribünlerden atılan maddeler bu güzellik içinde hiç yakışmadı. Keşke olmasaydı.

Konyaspor her yıl ilkleri yaşıyor.

Geçen yıl tarihinde ilk defa Avrupa kupalarına katılmıştı. Bu yıl da tarihinde ilk defa kupa şampiyonu oldu ve yine Avrupa kupalarına doğrudan katılma hakkı kazandı.

Gelecek yıl da tarihinde ilk defa Süper lig şampiyonluğunu kazanır İnşallah…

Konya’mız her güzelliğe lâyık…

Konya’ya bu güzelliği yaşattınız ya, candan yürekten sonsuz şükranlarımız sizlere olsun. Helal olsun size ve emeği geçen herkese…

Başkan başta olmak üzere tüm yönetime, Aykut hocaya ve tüm teknik heyete, fedakâr futbolcularımıza ve taraftara sonsuz teşekkürler, sonsuz tebrikler.

Güzel Konya’mıza hayırlı olsun.

Harmanköy’de Köse Mihal Meşesi

efeanka@gmail.com

Bilecik ve Eskişehir çevresi Osmanlı Devleti’nin kurulduğu yerlerdir.

Bu kuruluş sırasında gizlice dinini değiştirip Müslüman olan ve daha sonra Osman Gazi’nin ünlü komutanları arasına girmeyi başaran Abdullah Köse Mihal (Mihael Koses) o zamanlar Harmankaya (Bugün Eskişehir Vilayetine bağlı Mihalgazi İlçesi) Tekfuru idi. Kabri şimdilerde Bilecik Vilayetine bağlı İnhisar İlçesinin Harmanköy isimli yerleşim yerinde bulunuyor. 1327 yılında vefat eden bu büyük mücahidin oğulları da uzun yıllar Osmanlı Devletine hizmet etmiş, akıncı beyleri olarak pek çok memleketin fethini gerçekleştirmişlerdir. Bugün Kırklareli’ne bağlı olan Vize İlçesi, Köse Mihal oğlu Aziz Paşa tarafından fethedilmiştir.

13 Ağustos 2015 tarihinde İstanbul’dan yola çıkıp Sakarya üzerinden Antalya istikametine döndük. Bilecik cihetinde ilerleyip Dursun Fakih Türbesini ziyaretten sonra Küre tarafına yöneldik. Gayemiz İnhisar’a uğramak ve oradan bu ilçeye bağlı Harmanköy’e ulaşıp hem Köse Mihal’in kabrini ziyaret, hem de orada bulunduğunu öğrendiğimiz anıt meşeyi görmek…

İnhisar’da biraz mola verdikten sonra Sakarya kıyısından önce Çayköy’e, oradan Akköy’e ulaştık. Az daha ilerleyince muhteşem manzaralar sunan Harmankaya Kanyonuna girdik. Müthiş güzel vadiden aşağı doğru inmeye başladık. Bir süre sonra yüksekçe bir yamaç üzerine kurulmuş olan Harmanköy’e geldik. Köse Mihal’in Türbesini sorduk. Tarif edilen yere geldiğimizde piramit külahlı yapıyı gördük. Türbe, cennetmekân Sultan II. Abdülhamid Han tarafından 1885 yılında yeniden inşa ettirilmiş, daha sonra da çeşitli onarımlar geçirerek bugünkü vaziyetini almıştı.  İçinde iki mermer sanduka vardı. Bunlardan biri Abdullah Köse Mihal’e, diğeri de eşine aitti. Ruhlarına Fatihalar gönderip türbe etrafını çeviren ağaçları seyre koyulduk. İçlerinden ikisi hayli büyük görünüyordu. Nitekim Türbe girişine yakın yerdeki meşe 700 yaşında bir anıt ağaçtı. Gölgesine, oturmak için bir seki yapılmış bu güzelim ağacın birçok fotoğrafını çektik. Pek uzun yolları aşmış, Sakarya Nehri kenarında saatlerce dolaşmak zorunda kaldığımız için hayli yorulmuştuk. Şimdi bütün yorgunluğumuzun geçtiğini fark edip anıt meşemizin gölgesi altında oturuyoruz…

Aklımıza pek çok tarihî hatıra geliyor. Osman Gazi ve arkadaşlarının verdikleri unutulmaz mücadeleye dair sohbetler ediyoruz. Onlar bu toprakları bir İslâm-Türk yurdu haline getirmek için nice ihanet çemberlerinden geçmiş, nice kanlı tuzaklardan kurtulmuşlardı. Yüce Allah’ın yardımı ile gönlüne hidayet güneşi doğan şu Harmankaya Tekfuru olmasaydı belki de Osman Gazi, hain Bilecik Tekfuru ve kalleş arkadaşlarının kurduğu tuzağa düşüp şehadet şerbetini içecekti. Adamlar kendi aralarında anlaşmış, Yarhisar Tekfurunun Kızı Helofira ile evlenecek olan yaşlı Bilecik Tekfurunun düğününe Kayı Beyi’ni de davet etmişlerdi. Düğün sırasında onu öldürüp ortadan kaldıracak, böylece Türklerin bu toprakları yurt haline getirmelerinin önüne geçeceklerdi. Yaptıkları gizli plâna vakıf olan Köse Mihal durumu Osman Gazi’ye haber vermiş, o da oyun içinde kurduğu bir başka oyunla bütün tuzakları bozmuştu. Bu sırada önce Bilecik, ardından da Yarhisar fethedilmiş, güzel Helofira ise Nilüfer adını alarak Orhan Gazi ile evlendirilmişti…

Abdullah Köse Mihal’in kabri önündeki anıt meşe bizi daha nice düşünce ve ilhamlara sevk etti. Orada bu büyük mücahidin romanını yazmaya karar vermiştim. Hamd olsun birkaç yıl içinde bu iş de gerçekleştirildi.

Ağaç deyip geçmemeli. Merhum Arif Nihat Asya’nın dediği gibi onlar “eğile eğile ibâdet olan” muazzez varlıklardır.

BAĞİLİK ve FETÖ

csancar55@hotmail.com   

Bağilik meşru, müesseseye adli ve idari sisteme karşı isyan etmektir. Devletin istikrarını bozan bu kalkışma hareketi her türlü güveni sarsar,huzuru yok eder. En tehlikeli olanı da devleti böler, parçalar veya işgale maruz bırakır. Tarih buna şahittir. Bundan dolayı İslama göre BAĞİLİK büyük bir suç kabul edilmiştir. Maide suresi  otuzüçüncü ayette Yüce Allah şöyle buyuruyor: " Allah ve Resûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır."

Yine  BAĞİLİĞİN toplumda açacağı büyük yarayı dikkate alan Rasulullah s.a.v, " Habeşli siyah bir köle de olsa, âmirinize itaat edin!" [Buhari] " buyurması, itaatsizliğin en çirkin yüzü olan BAĞİLİĞİN ne kadar tehlikeli olduğunu vurgulamıştır.

Durum böyle olunca FETÖ' nün geçirdiği dönemleri bu bilgiler ışığında ele almamız gerekir.

Birinci dönem Fetö: Bu dönemde Fetö bir hizmet hareketidir. Eğitim ve öğretimi hedef alan bu hareket genellikle milletin ve devletin teveccühünü kazanmıştır. Dünyanın birçok yerinde de aynı durumdaydı. Ona verilen maddi ve manevi desteği inkar edemeyiz. Çünkü Fetö bu dönemde iyilik ekiyor ve iyilik biçiyordu. Peygamber efendimizin buyurduğu gibi " Biz zahire göre hükmederiz. Gizlilikleri Allah bilir." Anlayışıyla hareket eden fedakar insanlar bu örgüte sahip çıkmıştır. Her ne kadar bu dönemde gördüğümüz bazı olumsuzluklar olmuşsa da; görmezlikten değil de, bu gün için şartlar bunu gerektirir diyerek olumsuzlukları geçiştirdiğimiz olmuştur. Allah bizi affetsin.

İkinci dönem Fetö: Bu dönemde maddiyata önem verilmiştir. Fedakarca koşturan fakat para veremeyen veya az para verenler arkaya itilmiş; fazla para verenlere, bürokraside sözü geçenlere önem verilmiştir. Durum böyle olunca haram-helal ölçüleri zedelenmiş, meşru olan hedefe gayri meşru yollarla varma yoluna gidilmeye başlanmıştır. Bu dönemde keyfiyet bozulmuş, kemiyet kabardıkça şımarıklık artmıştır. Böylece iyilik ekme ve kötülük biçme hareketi, hizmet hareketi yerine geçmiştir.

Üçüncü dönem Fetö: " Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder." (Alak 6-7) ayeti kerimede buyurulduğu gibi BAĞİLİK dönemi başlamıştır. Kırk senedir yetiştirilen hizmet nesli menfaat nesline, altın nesil kömür nesline dönüşmüştür. Hizmet saiki ile kendilerine verilen her türlü emanete ihanet etmiştir. Kimi himmete, kimi makama, kimi de namusu hükmündeki silahına ihanet etmiştir. Devletine baş kaldıran bu BAĞİLER artık kafirlerle işbirliği yapmayı tercih etmiştir. Üstelik Pensilvanyadaki BAĞİ, müntesiplerine " imanınız varsa dayanacaksınız" diyerek onları devletlerine karşı kışkırtmaya devam etmektedir. Biz de diyoruz ki " İmanınız varsa tevbe edin ve devletinize sahip çıkın! "

Biz bu fitne döneminde meydana gelmiş mağduriyetlerden bahsetmeyeceğiz. Çünkü başta cumhurbaşkanımız olmak üzere sorumlu devlet ricali, at ve it izini birbirlerinden ayırmaya çalışmaktadırlar.Münafıklığın olmadığı, doğruluk ve samimiyetin olduğu yerde yanlışlıkların düzeltileceğine inancımız tamdır. Buna rağmen bazı mağduriyetler olursa bu istisnalar kaideyi bozmaz. Ama ne acıdır ki; Nisa suresi 135  "  Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır." Ayeti kerimesine rağmen yalanı kendine prensip edinen bu örgüt, Fetönün emirleri doğrultusunda hareket ederek devlete meydan okumaya devam etmektedir. Durum böyle olunca adalet ya tam olarak tahakkuk etmemekte veya gecikmektedir. Bunun da tek sorumlusu Pensilvanyadaki BAĞİ ve onun emirlerini bir vahi gibi telakki eden gafillerdir.

Çözüm:

1- Darbe emrini veren ve darbeye fiilen iştirak edenlerin idam edilmesi,

2- Fetönün bir terör örgütü olduğunu kabül edenlerin cümlesinin şartlı affedilmesi,

3- İkinci madde kapsamında olupta emekliliği hakkedenlerin emekliliğe ayırılması, diğerlerinin pasif görevlere atanması,

4- Herşeye rağmen Fetönün halen bir hizmet hareketi olduğunu söyleyenlerin cezalandırılması,

5- Yurt dışına kaçanlara bir ay süre verilerek beklenmesi, geldiklerinde yukarıdaki maddelere göre muamele edilmesi, gelmediklerinde de vatandaşlıktan çıkarılması,

   Bütün bunlara rağmen herşey halledilmez. Ancak bütünü elde edilemeyen şeyin tümü terkedilmemelidir.

   Fetö ve benzer terör örgütleri Türkiyeni gücünü yok etmeye çalışmaktadır. Bu piyonlarla mücadelemiz şüphesiz aktif olmalıdır. Onlara destek veren devletleri unutmamalıyız. " Ayıdan post gavurdan dost olmaz " sözü boşa söylenmemiştir. Nükleer silah dahil her türlü silahla silahlanmamız Yüce Allahın emri olduğu bilinmelidir. Nitekim Enfal suresi altmışıncı ayette şöyle buyuruyor: " Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez."  Ogün için at bugün için uçak, füze, tank vs.

   Ümmetin güven ve istikrarı Türkiyenin güven ve istikrarına bağlı olduğunu söylersek mübalağa etmiş olmayız. Zira İslam ülkelerinin bir bölümünü işgal ettiler. Bir bölümünü parçaladılar. Diğer bir kısmının başına diktatörler dikerek esaret altına aldılar. Türkiye ben size teslim olmayacağım deyince kıyametler koptuğunun farkında olmamak safdillik olur.

GÜÇLÜ VE ADİL BİR TÜRKİYE temennisiyle ALLAH'a emanet olunuz.

 

Yard.doç.dr. CEMALETTİN SANCAR

 

Şeytanın en önemli numarası nedir?

cmpasli@gmail.com

90 lı yılların başlarıydı.

Gündüzleri üniversite okurken, geceleri sağlık memuru olarak adli tabiplikte nöbet tutuyordum.

Fakülteden çıkıp Dağlık Karabağ’da Azeri kardeşlerimize Ermenilerin yaptığı zulüm ve işkencenin fotoğraflarının bulunduğu sergiyi gezdim.

Duygulanmıştım, hüzünlü bir ruh haliyle nöbetime başladım.

İlk gelen adli vak’a pedofili bir sapığın küçük yaştaki çocuğa cinsel istismarı idi.

Zaten sergiden dolayı hüzünle dolu dünyam tamamen allak bullak olmuştu.

İyice bunalan ruhuma bir pencere açmak için okuduğum kitabın boş sayfalarına yazmaya başladım.

Yazının özeti şuydu:

Kilometrelerce ötede Müslüman kardeşlerimiz için endişelenip, hüzünlenip duaya, maddi-manevi çabaya kalkışırken hemen dibimizdeki bize daha yakın olan Müslüman kardeşlerimizin sıkıntılarını ihmal mi ediyorduk?

Kıyas yaptım. Azeri kardeşimiz düşman silahıyla şehit olurken, burada vatanımda 4 yaşındaki çocuk bir ömür utançla taşıyacağı bir suçun muhatabı olmuştu.

Gece uzundu ve derinlemesine tefekkür, teemmül, tezekkür, taakkuldan sonra anladım ki şeytan en büyük numarasını işletiyor mümin kalpler üzerinde.

İmtihan için gönderildiğimiz dünyada Rabbimiz bize şeytanın apaçık bir düşman olduğunu bildirir: ‘’Şeytana itaat etmeyin, o size açık bir düşmandır diye size öğüt vermedim mi? Ey Adem oğulları!...’’ Yasin,36/60

Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah  baştan sona şeytan ve hileleri konusunda bizleri ikaz eder.

Şeytanın en büyük numarası ise bana göre, zaman olarak ‘AN’ı, mekan olarak bulunduğunuz ‘KONUM’u ıskalamanızı sağlamaktır.

Bu anlamda şeytan çok gayretlidir ve nefis şeytanın bu konuda her daim içeriden destekçisidir.

Nefis, ‘’ŞİMDİ-AN’’ ve ‘’BULUNDUĞUMUZ MEKAN’’ konusunda çok zayıftır ve ya geçmişe ya da geleceğe kaçar.

Sizi 'şimdi'den ve konumunuzdan sürekli uzakta tutan şeytan ve nefis aslında sizi GERÇEK bir HAYATTAN uzaklaştırır, sanal bir hayata mahkum eder.

Zira ‘’ŞİMDİ’’ çok güçlüdür.

“ ŞİMDİ ” ile yüzleşebiliyor muyuz ?

http://www.cemilpasli.com/?option=com_content&catid=1&id=97&view=article&Itemid=2&font-size=larger

Sorusu herkesin ‘’Dem bu demdir’’ anlayışıyla her an üzerinde durması gereken bir soru.

Oysa Kur’an-ı Kerim’de Rabbim: ‘’Ve en yakınları(ndan başlayarak erişebildiğin herkesi) uyar.’’ Şuara,26/214 buyurdu.

Kulluğumuzu ifa konusunda durgun bir suya taş atıldığında nasıl küçükten büyüğe halkalar açılıyor, işte en önemli ve birinci vazife e küçük halkadan başlıyor.

Birinci halkadaki  yani en dar dairedeki vazifemizi yerine getirdikten sonra ikinci halka ve diğerleri.

Tabii ki Filistin, Kudüs, Kerkük, Doğu Türkistan, Arakan bizim meselemiz.

Ama şunu unutmayalım her Müslüman ilk halkadan başlayarak dördüncü halkaya kadar kulluk vazifelerini yerine getirse dünyada Müslümanların bütün problemleri kendiliğinden çözülür.

Konuyu daha anlaşılır kılmak için daha önce 25 kez kuşatılmış olan İstanbul’un fethini ele alalım.

Fethi sağlayan temel güç Fatih Sultan Mehmet ve ordusunun içerisinden çıktığı toplumun kalitesiydi.

Toplumda eğitim , ticaret , sosyal hayat gibi konuları ele alırsak,  Akşemsettin ve diğer mürebbiyelerin rolünü incelersek  fethi sağlayan sebepleri daha iyi anlayabiliriz.

Aslında kendisi siftah ettikten sonra ikinci müşteriyi siftah etmeyen komşusuna gönderen tüccarın ahlakı İstanbul’u fethetti. 

Çocuklarını abdest almadan emzirmeyen anneler başardı bu zor  işi. 

Devletin başı Sultan Mehmet ile bir yabancıyı(rum mimarı) eşit bir şekilde yargılayan ve gereken hükmü aynen uygulayan adalet sistemi fethin en büyük itici gücüydü.

Peygamberimizin ‘ hırsızlık yapan kızım Fatıma’da olsa haddi (cezayı) uygularım’ şeklinde ifade ettiği adaletin 800 yıl sonra aynen uygulama gayreti Konstantinapolis’i İstanbul yaptı.

Ve bütün bu söylemde kalan değil yaşanan, hayatın her alanını kuşatan  gerçekler rumlara ‘Kostantinapolis’te kardinal külahı görmektense , Osmanlı sarığını tercih ederiz’ sözünü söyletmişti.

Tarih kitaplarına o zamanın toplumunu anlamak için bakanlar yukarıda ne demek istediğimi çok açık şekilde anlayacaklardır. 

Her şey zemin ve zamanla bağlantılıdır. Liderler sütteki kaymak gibi toplumun özünü-içini-ruhunu yansıtır. Toplum kaliteyse liderler de kalitedir. 

Şu herkes için , hepimiz için geçerli bir hakikattir ki ; önce kendini , sonra aileni ,sonra mahalleni, sonra çevreni fethet.

İstanbul (Kudüs) arkadan gelir.

 

Şeb-i Arus (Ölümün Mevlanacası)

kazim_ozturk2016@mynet.com

“HER CANLI ÖLÜMÜ TADACAKTIR…” (ÂL-İ İMRAN/185)

“Şeb-i Arus”, Mevlana’da sembolleşmiştir. Düğün Gecesi demek. Sevgiliye kavuşmayı özlemek. “Şeb-i Arus”, Mevlana dilinden ölümün düğüne benzetilmesidir. Yani Mevlana ölümü anlatır. Ölüm, onu asıl vatanına ve sevgilisine kavuşturur. Şeb-i Arus; Müslümanca yaşanan hayatın son noktası, ölümün, Mevlanacasıdır.

Mevlana, ölüme gülümsüyor. Zaten ölüme gülümsemeseydi, ölümü; “ŞEB-İ ARUS” olarak nitelemezdi. Mevlana’yı ölüme gülümseten, ölümü düğün gecesi kılan duygu; “Ben Kur’an’ın kölesiyim, Muhammed Mustafa’nın yolunun tozuyum” anlayışıdır.

Ölümün Mevlanacasına; Ölümün Müslümancası demek en doğru olandır. Zira Mevlana, ölümün güzelliğini Kur’an’la buluyor. Kur’an ahlakıyla ahlaklanan herkesin Müslümanca ölüme sahip olacağı kesindir. Şöyle demek yanlıştır; “ne yapalım, biz Mevlana değiliz ki ölümü Şeb–i Arus yapalım…” Allah, Kur’an’da; “Başkasına benzeyin, başkasını taklit edin, kendi aklınızı kullanmayın” demiyor. Bu açıdan bakınca Mevlana’nın şu sözlerine itibar etmemek mümkün olamamaktadır;   

"Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrıldığıma tasalanıyorum sanma; bu çeşit bir şüpheye düşme. Bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem, işte o zaman yazık yazık demenin sırasıdır.

Cenazemi görünce ayrılık, ayrılık deme. O vakit benim buluşma ve görüşme zamanımdır.

Beni kabre indirip bırakınca; sakın elveda, elveda deme. Zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir.

Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan ne ziyan gelir ki?
Sana batmak görünür; ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür; ama o, canın kurtuluşudur.

Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun?

Hangi kova kuyuya salındı da, dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf’u ne diye kuyuda feryat etsin?

Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç. Zira senin hay u huyun, mekânsızlık aleminin fezasındadır."

Mezarı canın kurtuluş yeri, ölmeyi batan güneşin yeniden doğmaya hazırlığı olarak niteleyen Mevlânâ; Ölüm ile uyku arasında da bir benzerlik kurar. "Uyku ölümün kardeşidir." sözüne ait fikirlerini şöyle dile getirir:

"Ey kardeş, çünkü 'Uyku, ölümün kardeşidir.'. O kardeş, bu kardeşten belli olur." (Mesnevi, İV/3084)

Sabahleyin uykudan uyanmak da, mahşerde dirilmenin bir örneğidir:

"Sûrun üfürülmesi Hakk'ın bir emridir. Onunla bütün halkın bedenleri yerden kalkar.

Sabah uyanınca aklımız nasıl bedenimize geliyorsa, herkesin canı da öyle bedenine girer.

Her ruh, kendi bedenine girer. Kuyumcunun ruhu, terzinin vücuduna girmez.

Alimin canı, o âlimin bedenine; zalimin ruhu, o zalimin tenine girer.

Ayak bile karanlıkta kendi ayakkabısını keşfederken, can niçin tenini bilmesin?

Sabah vakti küçük haşirdir. Büyük haşrı ondan kıyas et.

Uyku ve uyanıklık, akıllılar için Ölümle mahşere iki şahittir.

Küçük haşr, büyük hasrın; küçük ölüm büyük ölümün örneğidir." (Mesnevi, V/l781-96)

(“ŞEB-İ ARUS/ kazım Öztürk- Rağbet yayınları)

Dedemden dinlediklerim

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÖZÜYLE

 

ataroglumehmet@hotmail.com

Sevgili dostlar Çanakkale adı geçti mi veya her yıl Çanakkale zaferimizin yıl dönümü geldi mi her iki dedem aklıma gelir. Allah her ikisini de gani gani rahmet eylesin. İkisi de Çanakkale de gazilik şerefine ermiş kişilerdi.

Babadan dedem olan Mehmet dedem her iki balkan savaşlarından sonra Çanakkale’ye gitmiş orada sağ şakağından giren kurşunla sol gözünü kaybetmiş, tedaviden sonra malulen memleketine gönderilmiş.1959 yılında kucağında beni severken bir anda kollarına gelen bir ağrıyla kıvranmaya başlamış ve çok geçmeden hayata gözlerini kapamış. Mehmet dedemin ancak resmini görmek nasip oldu.

Anamdan dedem olan Hüseyin dedem ile uzun yaşadığından dolayı çok yıllar beraber olduk. Ben köyde olmadığım için benim tatil günlerimi dört gözle beklerdi. Çünkü ben köye tatile gelince dedeme bol kitap okurdum. Kendisi yeni yazıyı okumasını bilmezdi.

Bu arada bol bol da sohbet eder kendisine askerlik hatıralarını anlattırırdım. Hüseyin dedem de her iki Balkan savaşlarına katılmış, Çanakkale’de topçu çavuşuymuş. Çanakkale’den sonra istiklal savaşımızın bütün süresince savaşmış. I. Ve II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz derken oğlum Yunanı denize döktük öyle döndük derdi. Köyümüzdeki Her Milli bayramlarda mutlaka dedeme hatıralarını anlattırırlardı.

Dedem için anlatması çok zordu. Kırk yıl köyümüzün imamlığını yapan dedem savaş hatıralarını anlatmaya geldi mi çook zor başlardı anlatmaya. Beş on dakika ağlamadan yani boşalmadan başlayamazdı. Onu dinlemekte çok zordu. Dinleyenlerde ağlamadan duramazlardı.

Oğlum derdi Çanakkale savaşını anlatmak çok zor, orada yaşananlar ne kelama sığar ne de kaleme derdi. Dedemin anlatamadıklarını ben size nasıl anlatacağım da zaten dostlar sadece bizimkisi hatırlama ve dualar gönderme olacak.

Dedem derdi ki oğlum, biz koskoca bir Osmanlı iken bizim beslediğimiz milletlerin bize azgın köpekler gibi saldırışı akıl alır şeyler değil, kendisinin de manevi ilminin olması sebebiyle bunun mutlaka batınında(gizlisinde) bir sebebi olmalı derdi. Ve Allah bu asil milleti, öncesindeki islama yaptığı hizmetler hatırına tarihten sildirmedi ama çok süründürdü derdi.

Dedemin bu sözleri benimde yaşım büyüdükçe (yani lise son yıllarımda ve üniversitenin ilk yıllarında) aklımı iyiden iyiye kurcalar olmuştu. Konyamızın Mevlana yanındaki büyük mezarlığı ziyaretimde ayrıca bazı şehirlerin mezarlıklarında üçler, yediler diye toplu mezarlar görüyordum ve bunların da manevi meclisler olduklarını duyuyor ve inanıyordum.

Diyordum ki demek her şey Allahın izni ve iradesince manevi meclislerde konuşuluyor, planlanıyor, tartışılıyor. Bizler sadece zahirdeki olayları seyrediyoruz diyordum.

Dedemin, Çanakkale ve diğer cephelerde verdiğimiz I. Cihan harbinin hakkındaki gizlideki sebepleri neydi ki diye düşüncelerime en sonunda cevap bulmuştum. Bu cevabı dedemin sağlığında da kendisine okuduğum zaman çok rahatlamıştı.

Sizde merak ediyorsunuz değilmi dostlar. Biraz sonra size de aktaracağım. Haydi, sizde okuyun bakayım Bediüzzaman’ın manevi meclisteki müşaveresini.

“1335(1919) senesi Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:

Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi:

"Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."

Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:

"Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et."

Ayakta durup dedim:

"Sorun, cevap vereyim."

Biri dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?"

Dedim: "Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira, şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkate kaybettik. Fakat bir saadeti âcile-i müstemirre bizi bekliyor.

Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikballe mübadele eden kazanır."

Birden meclis tarafından denildi: "İzah et."

Dedim: "Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Galip olsaydık, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimâne, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münâfi, hem ehl-i imânın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsaydık, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecektik. Şu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhte edecektik."

Dediler: "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"

Tekrar biri sordu: "Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir?"

Dedim: "Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

"Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı. El cezâu mincinsi'l-ameli

"Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatâdan neşet eden müşterek musibet, mâzi günahını sildi."

Yine biri dedi: "Bir âmir, hatayla felâkete atmışsa?"

Dedim: "Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatâdarın hasenatı verilecektir; o ise hiç hükmünde. Veya hazine-i gayp verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir."

Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş, kendimi buldum. O gece böyle geçti.

Dostlar Çanakalenin, Kafkasya’nın, Yemenin, İstiklal savaşımızın tüm şehit ve gazilerini rahmetle anarken onlara dualar gönderelim onlara layık evlatlar olmaya çalışalım.

Şairimiz üstat Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah bir daha İstiklal marşı yazdırmasın” diyerek âcizane dedemden dinlediklerimi sizlere bir şiirle aktarmak istiyorum.

ZAFERİN ARDINDAN

Dedemden dinledim canlı destanın,

“Çanakkale şanlı yer oğul.” dedi.

Özünden, hemi de canı gönülden,

“Kulağını bana ver oğul.” dedi.

 

Değişmişti tüm dünyanın havası,

Aslında bu haçla hilâl davası,

Yad’a yurt olmadı Türkün yuvası,

“Göğsümüz bir kale, sur oğul.” dedi.

 

Körpe kuzusuyduk Anadolu’nun,

Bir sınav yeriydi Allah kulunun,

Mükâfatı Cennet, cihat yolunun,

“İki yüz elli bin er oğul.” dedi.

 

Yabancı derdime olur mu hekim,

Küfür bir millettir kim olursa kim,

Bakın tarih gösterdi ya nitekim

“Düşün, biraz kafa yor oğul.” dedi.

 

Silahımız azdı, mermimiz dardı,

Yeşil sarıklılar orada vardı,

Milletin imanı yurdu kurtardı,

“Kaybetmek bizlere ar oğul.” dedi.

 

Cihan savaşının başlangıcıydı,

İman davasının dibi ucuydu,

Aslında bizlerin gizli suçuydu,

“Sonra güle döndü har oğul.” dedi.

 

Bir avuç askerin işi değildi,

Hakikattı, asla düşü değildi,

Tabi ki Bedir’in eşi değildi,

“Ama benzerliği var oğul.” dedi.

 

Boğazın suları al kana döndü,

Bizim için ölüm kalım bir gündü,

Bu zaferle melekler de öğündü,

“İlâhî kudreti gör oğul.” dedi.

 

Bin dokuz yüz on beş, şimdiyse doksan,

Yetmiş beş seneye dönüp bir baksan,

Bedenimiz var ya, ruhumuz noksan,

“Bunun sebebini sor oğul.” dedi.

 

Neden verdik bu savaşı ne varsa?

Gözünü oyardık kim yan bakarsa,

Gülle kalkan yerde, kadeh kalkarsa,

“Bir daha kazanmak zor oğul.” dedi.

 

Ne çabucak, hemen unutuverdik,

Cana kast edenin koynuna girdik,

Silahla kazandık, gönülle verdik,

“Müslüman’ı gördük hor oğul.” dedi.

 

Ataroğlu’m nesil saptı yüzlendi,

Atayın kemiği yerde sızlandı,

Milletimin gücü nerde gizlendi?

“Kuran’a gizlenmiş sır oğul.” dedi.

Türkiye hedefte

yucelkemendi@gmail.com

06 Aralık'ta ABD Başkanı Donald Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti ilan etmesinin ardından olağanüstü gündemle İstanbul'da toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Olağanüstü Zirvesinin sonuç bildirisinde, "Başkenti Doğu Kudüs olan Filistin Devletini tanıdığımızı ilan ediyoruz. Dünyayı Doğu Kudüs’ü Filistin Devleti’nin işgal altındaki başkenti olarak tanımaya davet ediyoruz" ifadeleri yer aldı.

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın Kudüs’ü İşgalci Güç İsrail’in sözde başkenti olarak tanıyan tek taraflı kararı en güçlü şekilde reddedildi ve kınandı.

Kudüs-ü Şerif’in yasal statüsünü değiştirmeyi amaçlayan sözkonusu tehlikeli beyanın hükümsüz ve meşruiyetten uzak olduğu vurgulandı.

ABD Yönetimi’ni bu yasadışı beyanın geri çekilmemesinden doğacak tüm sonuçlardan bütünüyle sorumlu tutulduğu kaydedildi.

Uluslararası topluma bu sorunu çözüme ulaştırmak maksadıyla etkin ve ciddi bir şekilde harekete geçmesi çağrısında bulunuldu.

Doğu Kudüs, Filistin Devleti’nin başkenti olarak ilan edildi ve bütün devletler Filistin Devleti’ni ve Doğu Kudüs’ün onun işgal altındaki başkenti olduğunu tanımaya davet olundu.

Bütün Devletlere BMGK’nın 1980 tarihli ve 478 sayılı kararını tam olarak uygulama çağrısında bulunuldu. Bu doğrultuda, bütün Devletler; ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in sözde başkenti olarak tanıyan kararını desteklemekten imtina etmeye,
Diplomatik Misyonlarını Kudüs-ü Şerif’e taşımamaya davet edildi.

BM Güvenlik Konseyi’nin harekete geçememesi halinde, İİT üyesi ülkelerin bu ağır ihlali BM Genel Kurulu’nun 377A sayılı “Barış için Birleşme kararı” çerçevesinde BM Genel Kurulu’na götürmeye hazır olduğu teyit edildi.

İslam Kalkınma Bankası’ndan Filistin projelerine öncelik vererek ve bu doğrultuda özel ve esnek mekanizmalar ve usuller geliştirerek “Kalkınma için İslami Dayanışma Fonu” aracılığıyla Kudüs’ü Şerif ve diğer işgal altındaki topraklarda ekonomik ve sosyal kalkınma çabalarına destek olması talep edildi.

Katılımcılar, İslam Ümmeti için bu denli önemli bir konuda liderliği üstlenmesi ve Zirve’ye ev sahipliği yapması nedeniyle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a minnetlerini ifade ettiler. 

Evet, Zirve teşkilatın dönem başkanı Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan'ın çağrısıyla toplandı ve basında yer alan yukarıdaki kararları aldı.

bu kararlar içinde benim dikkatimi çeken en önemli karar - BM Güvenlik Konseyi’nin harekete geçememesi halinde, İİT üyesi ülkelerin bu ağır ihlali BM Genel Kurulu’nun 377A sayılı “Barış için Birleşme kararı” çerçevesinde BM Genel Kurulu’na götürmeye hazır olduğunu belirten maddesiydi

Peki diğerleri, olsa da olur, olmasa da olur cinsinden ve ileride hiç birine uyulmayacak kararlar. onu da belirtmek isterim.

Cumhurbaşkanı oynanan büyük oyunun farkında ve bu oyun planını bozmak, Müslüman dünyanın müdahale etmesini temin etmek için çabalıyor.

Ne yazık ki fetö olayında olduğu gibi yine tek başına.

Kimileri "bu ülkelerden bir şey çıkmaz" diyor. Kimileri ise "bu Arapların derdi, bize ne" diyor.

Bu hareketleriyle her ikisi de oynanan oyuna sessiz kalmayı, köşeye çekilip sıranın bize gelmesini beklemeyi tavsiye ediyor.

Oysa bu oyunu başlatanların hedefinde, sadece Filistin yok. Türkiye de var..

Hedef sadece Türkiye'mi? tabi ki hayır, önce Mekke ve Medine sonra Türkiye.

Bu arada ABD Suudi Arabistan'ı, Mısır'ı yada yandaş diğer Ortadoğu devletlerini çok mu seviyor? İlk fırsatta bu ülkelerin parçalanmasına gayret etmeyecek mi?.

Eğer İİT bugün güçlü bir varlık gösterir, kararlı bir tutum sergilerse o takdirde Kudüs üzerinden İslam dünyasına yönelen bu saldırının püskürtülmesine büyük bir katkı sunmuş olur.

Aksi durumda; İslam coğrafyası ve dünya için hüsran...

 

Üstâd Necip Fâzıl’ı Anlamak…

m.balkan42@hotmail.com

26 Mayıs 1904’de doğan ve 25 Mayıs 1983’de hayata gözlerini yuman Ahmet Necip Fâzıl Kısakürek, gençliğimde eserlerini okuyarak beni son derece etkileyen bir yazarımız.

Hiç unutmuyorum. Sanırım en son olarak 1977’de, MHP Konya Mitingine gelmişti. Ben Üstâdı Zafer Sineması’nda dinledim ve kendisini yakından gördüm. En çok da dikkatimi çeken de sağ parmak ucundaki cıgarasının biri sönmeden diğerini yakmasıydı. Yâni konferansta bile sigarasını hiç söndürmeyen bir üstâd ile karşı karşıya idim. Onu dinleyebilmek ve ne dediğini anlayabilmek için bu kusurlarını bile müsamaha ile karşılayabiliyorduk, o dönemlerde.

Beni asıl tesiri altına alan ise Çile adlı şiir kitabı oldu. Sonra “Çöle İnen Nûr, İdeolocya Örgüsü, Esselâm, Moskof, Râbıta-ı Şerife, O ve Ben, Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin, Tarih Boyunda Büyük Mazlumlar” adlı eserlerini okudum. Rapor adlı ayda bir çıkan küçük risale biçiminde dergiyi almaya başladım. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in hayatını anlatan Çöle İnen Nûr’u genç nesillerin hassaten okumalarını isterim.

 

***

Necip Fâzıl Kısakürek’i Anma Etkinlikleri, bildiğiniz gibi 2013’de Konya’dan başlatılmıştı. Bu etkinliklerden de son derece faydalandım. Pek çok kitap ve çıkardığı dergileri gazeteler vasıtasıyla insanımıza ve okurlara ulaştırıldı.

Bu etkinliklerin son bölümünde dağıtılan ödüllerin yanında tertip komitesine birde “Üstâdın Büstü” hediye edildi. Bu çok garibime gitmişti. İki hayatından son bölümü ‘ikon’larla mücadele içerisinde ve zindanlarda geçen, son nefesini verirken dahi mahkemelerden kurtulamayan aksiyon adamı, fikrin namusunu edeple savunan bir şâir ve yazara bu yapılmalıydı, dedim.

 

***

Üstâdın çekilmiş pek çok eski (siyah beyaz)resmi var. Renkli olarak çekilen fotoğrafı pek yoktu. Medyada en çok kullanılan bir fotoğrafı var ki, o resim 1980’den önce “Erkekçe” dergisinde, kendisiyle yapılan bir röportajda çekilen bir resimdi. O dergiyi sırf bu röportaj için almış, Necip Fazıl’la olan kısımları koparıp saklamıştım. Bu fotoğraf üstadı yüz hatlarıyla olduğu gibi anlatan güzel bir fotoğraftı. Çektiği çileler o fotoğraf karesinde anlamlı bir şekilde ifadesini bulduğu için hâlâ o resmi kullanıyoruz.

İki insanı çok sevmeme rağmen cenazelerinde bulunamayan talihsiz ve şansız bir insanım. 1983’ün kış aylarında vatani görevimi İstanbul’da yaptığım için ne yazık ki ne Erol Güngör hocanın ne de Üstâd Necip Fazıl’ın cenaze merasimlerinde bulunamadım. Üstâdı, “ikon” hediye ederek bir çuval inciri berbat etmeden, onun düşünce ve fikirlerine saygı göstererek anmak ve anlamak gerekir. Her okula, her yere, her şeye onun adını koyarak onu başka yerlere çekmeye hiç gerek yok. Herşeyi tadında bırakmak, tadında anmak, ve üstâdı anlamaya çalışmak için orta yolu bulmak gerekir.

 

***

Büyük Doğu Yayınları arasında 3. kitap olarak çıkan “Cumhuriyet 50. Yılında Türkiye’nin Manzarası”nı her yönüyle çizen Necip Fazıl Kısakürek, yaşamış olsaydı günümüz Türkiye’sinin manzarasını acaba nasıl çizerdi?..

Meselâ Suriye’de 6 milyon insanın göç meselesine nasıl bakardı? Olaylara “Millî Bakış” açısını nasıl resmederdi?

Gençlik ve üniversitelere nasıl bir yorum getirirdi? 17 Maddelik Öz’e daha hangi maddeler eklerdi? “Seni Bekliyoruz!” derken acaba hangi partiyi kastediyordu?

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Üstadı ölümünün 33’üncü, doğumunun 112’inci yılında rahmetle yâd ediyoruz. Nûr içinde yatsın.

Son söz yine Üstâdın:

“Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!”

 

Allah'ım, azabından affına, gazabından rızana sığınıyorum

omerlutfiersoz@gmail.com    

    Malumunuz son dönemlerde Mübarek gecelerle ilgili diğer günlerden hiçbir farkları olmadığı, o gecelerde yapılacak ibadetlerinde bid’at olduğunu ifade eden bir grup bulunmaktadır. Hâlbuki Allah (c.c.), bazı geceleri diğer gecelere üstün kılmıştır. Kadir Sûresinde Kadir gecesinin bin aydan daha hayırlı olduğu ifade buyrulmuştur. Bazı günler diğer günlerden üstün kılınmıştır. Cuma Sûresinde Cuma gününün önemi vurgulanmıştır. Cuma günü diğer günlerden üstündür. Bazı aylar, diğer aylardan üstün kılınmıştır. Kendisinde Kur’an-ı Kerîm’in indirildiği Ramazan ay’ı diğer aylardan üstündür. Bazı Mekânlar diğer mekânlardan üstün kılınmıştır. Mesela: Mekke, Kâbe-i Muazzama, Medine, Ravza-i Mutahhara, Arafat v.b. yerler, diğer yerlerden, şehirlerden, Mekânlardan Üstün kılınmıştır.

     Bahsettiğim gerçekler,  Kur’an-ı Kerimde açıkça ifade buyrulmuştur. Ayrıca, önemli gün ve gecelerle ilgili olarak hadis-i şeriflerde de bilgiler verilmektedir.  Bunlar tartışılamaz dini gerçeklerdir. Okuyucularımız bu önemli gün, ay ve geceleri bu bakış açıları ile değerlendirirlerse daha isabetli davranmış olurlar diye düşünüyorum. Rabbimiz, biz günahkârları affetmek için bazı gün ve geceleri kurtuluşumuza vesile kılmaktadır.  

 

     Berât Gecesi, Kameri takvimin 8. ay'ı olan Şaban'ın 15. gecesidir. 10/11 Mayıs 2017 Çarşambayı Perşembeye bağlayan gece, Berât Kandilidir. Bu vesile ile Berât Gecemizi tebrik eder, her iki cihanda kurtuluşa erenlerden olmamızı Yüce Mevla’dan niyaz ederim.

     Berât kelimesi, sıkıntıdan, borçtan, suç ve cezadan kurtulmak, beri olmak anlamına ge­lir. Dini anlamı ise; günahlardan/kötülüklerden arınmak/temize çıkmak, İlâhi af ve Rahmete nail olmak/erişmektir. Berat Gecesinde, Berat edenlerden olmamızı Yüce Mevlâdan niyaz ederim. Hayatımızın her dönemini kulluk görevimizin bilinciyle geçirmeliyiz. Sadece önemli gün ve gecelerde değil, her zaman ibadetlerimizi yapmalıyız. Berat Gecesinde, mağfirete ermek ve günahlardan temizlenmek için dua ve niyazlarımızı artırmalıyız. Yüce Allah (c.c.)’ın bu gecede, dili ve kalbi ile kendisine yöne­lenleri, kendisinden bağışlanmalarını is­teyen Mü’minleri, affedeceğini, bağışlayacağını ümit ediyoruz. Yeter ki, Müslüman tam bir dil ve gönül bağı ile Al­lah (c.c.)'a yönelmiş olsun.

 

     Bu gece, her insanının mukadderatının tayin edildiği bir dönüm zamanıdır. Çok feyizli, bereketli olan Berât gecesini uyanık bir şekilde geçirmemiz tavsiye olunmuştur. Gecesini ibadetle ihya eder, gündüzde de Oruçlu olursak güzel olur. Rabbimizden, bağışlanma, helâlinden geniş rızık, hastalıklarımıza şifa ve başka ne gibi dileklerimiz varsa dualarımızla istemeliyiz. Önemli gün ve gecelerde diğer günlerden daha fazla bir şekilde farzlara ilave olarak, nafile ibadetlerle de Allah (c.c.)’a yalvarıp kurtuluşa ermek için çalışmalıyız. Bu geceye mahsus, özel bir ibadet şekli yoktur. Kuran-ı Kerim okuyarak, namaz kılarak, dua ederek, Yüce Allah’ımızdan bağışlanmamızı dileyerek geceyi en iyi şekilde değerlendirmeliyiz. Aynı zamanda bu gece bir Muhasebe gecesidir. Bütün sene içinde işlenen sevap ve günahların muha­sebesini yapmalıyız. Bunun için bu mübarek geceyi tövbe ve istiğfar, ibadet ve taât içinde ge­çirmek kazançlarının en iyisidir.

 

      Bu Mübarek gecede; “Allah'ın azabından affına, gazabından rızana sığınıyorum. Senden yine sana iltica ediyorum. Şanın yücedir.” diye dua edilmelidir. Ay­rıca fakirlere, darda kalmışlara, kimsesiz ye­timlere yardım elimizi uzatmalıyız.

     Âyet-i Kerîme ve Hadis-i Şeriflerden öğrendiğimiz emirleri yapıp, yasaklananlardan da kaçınmak zorundayız. Müslüman şirk koşmamalı ve kul hakkına girmemelidir. İçki müptelası olup, terk etmeyenler, akraba ile irtibatı kesenler, ana babaya asi olanlar, bu yanlışları devam ettirdikleri sürece affa kavuşmayacaklar.

     Müslümanlar, sevap ve günahlarının hangisi daha çoksa ona göre mükâfat veya ceza göreceklerdir. Rabbimizin Rahmeti gazabından çoktur. Onun içindir ki; Rabbimizin Rızasını kazanacak ameller yapıp, mükâfatlandırılacaklardan olmak için çalışmalıyız. Önemli gün ve geceleri kurtuluşumuz için değerlendirmeliyiz. Berât gecesini fırsat bilerek, Allah’ın emirlerine aykırı davranışlarımız terk edilmeli, pişman olup tövbe ederek, affedilmemiz için çalışmalıyız.

 

Bu gece af yağmurunu, sağnak  sağnak ver bize,
Bu gece cennet yolunu, adım adım ser bize,
Bu gece nûr perdelerin, kanat kanat ger bize,
Mahşer günü, biz kulları, utandırma YÂ RABBİ !

                                         Cengiz Numanoğlu

      Allah (c.c.), her birimize, hayatımızın her anını gereği gibi ihya edebilmeyi, yapılacak dualar hürmetine Berât eden Müslümanlardan olmayı nasip eylesin. Berât Gecesinin Âlem-i İslam’ın kurtuluşuna vesile olmasını Yüce Mevlâdan niyaz eder, sıhhat ve afiyetler dilerim.

“Çünkü O Azdı”

parlakturk@yaho.com

Dünya seyrediyorsa bizde mi seyretmeliydik?! 

Şeytan şeytanlığını, düşman düşmanlığını, firavun da firavunluğunu yapacak elbet.

Cibilliyetleri bunu gerektiriyor çünkü.

Ama Müslüman böyle mi olmalı?

O, iman ve ahlakının gereği, haksızlık ve zulüm karşısında asla sessiz kalamaz, kalmamalıdır.

Ne var ki, bu sesin çok az ve kısık çıkışı, firavunlara cesaret veriyor!..

Mısır'daki idam kararları karşısında yükselen çığlığa, kaç tane İslam ülkesi ses veriyor acaba?

Saymaya dilim varmıyor...

Bunlara İslam ülkesi demeye de....

Bu nasıl İslam anlayışı, bu nasıl kardeşlik, anlaşılmaz bir durum?!...

Firavunun zulmü kadar, ona sessiz kalanlar da bu zulme ortak olmuyorlar mı?

***

Diplomatik veya siyasi yollardan veyahut nasıl olacaksa bir şekilde Firavun'a gitmede geç kalmamak lâzım.

Çünkü Firavun azdı.

Geçmişte de firavunlar vardı, azgın, zalim, sapkın firavunlar.

Allah Teâlâ, böyle bir Firavun için Hz.Musa'ya sesleniyordu. 

"(Ya Musa, artık) Firavun'a git! Çünkü o iyice azgınlaştı."(Taha,24).

Evet, o hangi dilden anlıyorsa o dilden ona bir şeyler söylemek gerek!

Nasıl ki, Hz.Musa (a.s) bu görevi ifa için yanına yardımcı istediyse, biz de yanımıza yardımcılar alarak çağdaş firavunun kapısını çalmalı, onu bu zulmünden vazgeçirmeye çalışmalıyız.

Zalimi zulmünden vazgeçirmek de bir cihad değil mi?

Böylece, hem zulmü önlemiş, hem de zalimle mazluma yardım etmiş oluyoruz.

*** 

Allah Rasulü (s.a.v) bakın ne buyurmuşlardı:

"Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım et!"

Sahabeler: "Ya Rasulallah! Zalime yardım edelim tamam da, mazluma nasıl yardım edelim?" diye sorunca şöyle cevap verdiler:

"Zalimi zulmünden alıkorsun, işte bu ona yardımdır."(Buhari, Mezalim,4).

Esasen mazlum, Müslüman da olsa gayrımüslim de olsa durum değişmez.

Ona yardım etmek, hem insanlık hem Müslümanlık görevidir.

Peki, duyarsız kalmak, yardım etmemek hâlinde durum nedir?

İşte o zaman, azaba da gazaba da hazır olmak gerekir.

Peygamberimiz buyurdular:

"Şüphesiz insanlar zalimi görüp de zulmüne engel olmazlarsa, Allah'ın kendi katından göndereceği bir azabı hepsinin üzerine yayması yakındır."(Tirmizi, Fiten,8).

*** 

Böyle bir azaba müstahak olmamak için, bir yandan Allah'a sığınıp dua ve temennide bulunurken, diğer yandan zulmün önüne geçmek, zalime de mazluma da yardım etmek için fikrî, ameli ve malî her türlü araç ve imkanlarla gayret sarf etmeliyiz.

Belki o zaman, Allah'ın azabı veya gazabı değil, inşaallah rahmet ve nusreti üzerimize inmiş olacaktır.  

Kardeşlik Vakti

salihsedatersoz@hotmail.com
salihsedatersoz@gmail.com
  

Hz. Mevlâna’nın 744. Vuslat yıldönümümü haftası içindeyiz.

Hz. Mevlâna’yı anma törenlerinin bu yıl ki ana teması ‘Kardeşlik Vakti’.

Kardeşliğe her zaman ihtiyacımızın olduğu bir gerçek ama gerek millet olarak, gerek dünya Müslümanları olarak, kardeşliğe her zamankinden daha fazla muhtaç olduğumuz günleri yaşıyoruz.  

Küresel güçlerin bir yandan Türkiye’yi kuşatma ve sıkıştırma faaliyetleri, diğer yandan bizim onurumuz, namusumuz ve kutsalımız olan Kudüs’ün İsrail’e başkent yapılma girişimleri hızla devam ediyor.

Hz. Ömer’in hediyesi olan Kudüs…

Selahattin Eyyübi’nin fethi olan Kudüs…

Abdülhamit hanın emaneti olan Kudüs…

Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Kudüs…

Peygamber Efendimizin Miraç hediyesi olan Kudüs…

Kur’an-ı Kerim’de “mübarek kıldığımız” olarak anılan Kudüs…

Ve yıllardır kanayan yaramız Kudüs…

İnancımızda bu kadar kutsal kabul edilen Kudüs, bugün ne yazık ki, Siyonist İsrail devletinin başkenti yapılmak isteniyor.

Zaten yıllardır siyonistlerin elinde esir durumda olan Kudüs için bugün ileri bir adım daha atılıyor ve Arz-ı Mev’ud’a giden kapı açılıyor.

Bizim için her zaman Filistin’in başkenti olarak kalacak olan Kudüs, maalesef bazı İslâm ülkeleri yöneticilerinin ABD ile anlaşması sonucu altın tepsi içinde Yahudi’ye sunuluyor.

Suudi Amerika, Birleşik Amerika Emirlikleri ve Mısır, Kudüs’ü İsrail’e satmış durumdalar.

Bunlar şahsi menfaatlerini ve bulundukları makamı ABD desteğinde gördükleri için, ABD’nin tam manasıyla uşağı olmuşlardır ve ondan izinsiz hiçbir adım atamaz durumdadırlar. 

Yazıklar olsun, veyl olsun bu ABD kölelerine…

Son gelişmeler ABD’nin içyüzünü daha doğrusu Türkiye ve İslâm düşmanlığını tam olarak ortaya koyduğu için bu ülkeye olan nefretimiz her geçen gün katlanarak büyümektedir ama Müslüman göründükleri halde ABD kölesi olanlara nefretimiz bundan da fazladır.

Biz inancımız gereği tüm Müslümanların kardeş olma bilinci içerisinde elbette maddi manevi desteğimizle ve dualarımızla mazlum Filistinli kardeşlerimizin yanında olmayı sürdüreceğiz.

Zira Kudüs ve içindeki Mescid-i Aksa sadece Filistinli kardeşlerimizin değil tüm Müslümanların omuzlarındaki bir sorumluluktur.

Mekke, Medine ne ise bizim için Kudüs’te odur. İstanbul, Konya ne ise Kudüs’te odur. Hiç farklı değil.

Yüce Allah; “Mü’minler ancak kardeştir” buyururken, mü’minlerin muhakkak kardeş olduğunu, kardeşten başka bir şey olmadıklarını ve ona göre davranmamız gerektiğini emretmiştir.

Efendimizin; “Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz” ve “Müslüman, Müslümanın kardeşidir, onu terk ve ihmal etmez, ona hıyanet etmez, ona yalan söylemez, onu sahipsiz bırakmaz”  Hadis-i Şerifleri’ni sürekli düşünmeli ve gereğini yapmalıyız. 

Bu anlamda Kudüs, Filistin ve Mescid-i Aksa bizim kardeşimizdir başka hiçbir şey değil… Kardeşlik onurdur, namustur, şereftir ve bu uğurda gerekirse ölüme bile gidilir. Vakit, kardeşliğin gereğini yapma vaktidir.

Mademki Mevlâna haftası içindeyiz, Hz. Mevlâna’nın kardeşlikle ilgili şu sözlerini de hatırlayalım:

“Dünyada bir tek mü’min üşüyorsa, ısınma hakkına sahip değilsin. Ben de biliyorum ki yeryüzünde üşüyen mü’minler var; ben artık ısınamıyorum!”

“Din kardeşinden bir cefa gördünse, onun bin vefâsı olduğunu hatırla!.. Çünkü iyilik, günaha karşı şefaatçi gibidir.”

Hz. Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled’e verdiği öğüt:

“Ey oğul! eğer daima cennette olmak istersen, herkesle dost ol, hiç kimsenin kinini yüreğinde tutma!

Fazla bir şey isteme ve hiç kimseden de fazla olma! Merhem ve mum gibi ol; iğne gibi olma!

Eğer hiç kimseden sana kötülük gelmesini istemiyorsan; kötü söyleyici, kötü öğretici, kötü düşünceli olma!

Çünkü bir adamı dostlukla anarsan, daima sevinç içinde olursun.  İşte o sevinç cennetin ta kendisidir.

Eğer bir kimseyi düşmanlıkla anarsan, daima üzüntü içinde olursun.  İşte bu dert de cehennemin ta kendisidir.

Dostlarını andığın vakit gönül bahçen çiçek açar,  gül ve fesleğenlerle dolar.

Düşmanları andığın vakit, gönül bahçen, dikenler ve yılanlarla dolar; canın sıkılır, içine pejmürdelik gelir.

Bütün peygamberler ve veliler, böyle yaptılar; içlerindeki karakteri dışarı vurdular.

Halk onların bu güzel huyuna mağlup olup tutuldu, hepsi gönül hoşluğu ile onların ümmeti ve müridi oldular.”

Hz. Mevlâna’dan anlamlı bir söz daha; Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

Hz. Mevlâna’dan bir gazelle yazımı noktalıyorum:

“Beri gel, daha beri, daha beri.

Bu yol vuruculuk nereye dek böyle?

Bu hır gür, bu savaş nereye dek?

Sen bensin işte, ben senim işte.

 

Ne diye bu direnme böyle, ne diye?

Ne diye aydınlıktan kaçar aydınlık, ne diye?

Topumuz bir tek olgun kişiyiz, bir tek,

Ne diye böyle şaşı olmuşuz, ne diye?

 

Zengin yoksulu hor görür, ne diye?

Sağ soluna yan bakar, ne diye?

İkisi de senin elin, ikisi de,

Peki, kutlu ne, kutsuz ne?

 

Topumuz bir tek inciyiz, bir tek.

Başımız da tek, aklımız da tek.

Ne diye iki görür olup kalmışız,

İki büklüm gök kubbenin altında, ne diye?

Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim.

 

YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi