Bugün; 08 Aralık 2022, Perşembe
YAZARLAR
Acıyı Bal Eyleyenler -2-

 Acıyı Bal Eyleyenler yazı dizimizin bu ikinci ve son bölümünde yine dünyaca ünlü sanatçıların hayatlarına göz atmaya devam edeceğiz. 

George Orwell 

İngiliz edebiyatının en ünlü sanatçılarından George Orwell, hayatı boyunca karşılaştığı olayları eserlerine yansıttı. Para kazanmak için çalışmaya başladığı polis teşkilatını, şahit olduğu zulümler sebebiyle bıraktı. İspanya iç savaşı döneminde İspanya’nın yanında yer aldı ve savaşa gitti. Uzun süre parasızlıkla mücadele eden yazar yoksulluk çektiği yıllarda yakalandığı tüberküloz sebebiyle 46 yaşında Londra’da öldü. 

Nikolay Vasilyeviç Gogol 

Ukrayna asıllı Rus yazar 1809 yılında dünyaya geldi. 1828 yılında Petersburg’a giden Gogol, orada geçinemeyince Almanya’ya gitme kararı aldı. Almanya’da da ancak parası bitene kadar kalabilen yazar tekrar Petersburg’a dönerek düşük maaşlı bir işe başladı. 

Yazdığı Müfettiş isimli, bürokrasiyle dalga geçtiği eseriyle büyük tepki topladı ve Rusya’dan ayrılmak zorunda kaldı. En çok saygı duyduğu ve “onun eleştirileri olmadan yazamam” dediği Puşkin’in tavsiyesiyle Ölü Canlar romanını yazmaya başladı. Roma’da Ölü Canlar’ı yazarken Puşkin’in ölüm haberini aldı. O güne kadar Puşkin’in yorumunu almadan bir şey yazmayan Gogol için bu haber büyük bir yıkım oldu. Gogol Ölü Canlar romanını ve Palto hikâyesini yayınlandıktan sonra soylu kesimin tepkisini topladı. Rus insanını aşağılamakla ve halkına ihanetle suçlandı. Bu suçlamalar yazarın ruhsal sağlığını iyice bozdu. 

Gogol Ölü Canların ikinci bölümünü de yazdı. Fakat 1852 yılında el yazmalarını ateşe atarak yok etti. Bu olaydan 10 gün sonra da yaşamını yitirdi. 

Franz Kafka 

Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1883 yılında Prag’da dünyaya gelen Kafka, ailesinin altı çocuğundan ilkidir. İki erkek kardeşi daha bebekken ölen yazarın 3 kız kardeşi de Nazilerin toplama kampında öldüğü düşünülmektedir. Kötü bir çocukluk dönemi geçiren Kafka babasıyla hiç anlaşamadı ve ona karşı hep nefret duydu. Dönüşüm kitabındaysa böcek olarak tasvir ettiği kişi kendisidir çünkü kendisini babasının gözünde hep böcek kadar değeri olduğunu düşündü. 

Yahudi olduğu için Almanlar tarafından, Almanca konuştuğu için de Çekler tarafından sevilmedi. 1917 yılının Ağustos ayında Kafka’nın ağzından kan geldi ve akciğer kanseri teşhisi konuldu. 1918 yılının sonbaharındaysa İspanyol gribine yakalandı ve haftalarca acı çekti. 1924 yılında gırtlağına kadar ilerleyen kanser sebebiyle konuşma yetisini kaybetti. Yemek yerken ve su içerken bile dayanılmaz acılar çekti. Yazar 3 Haziran 1924 yılında kalp yetmezliğinden hayatını kaybettiğinde 40 yaşındaydı. 

Henri de Toulouse-Lautrec 

19. yüzyılın sonlarında afiş yapmak ikinci sınıf bir değere sahipken ünlü ressam Henri de Toulouse-Lautrec, afişin bir sanat olarak değer kazanmasını sağladı. Köklü bir Fransız ailesine sahip olan Henri çocukluğunda iki büyük kaza geçirdi. 1878 yılında kaldığı şatoda cilalı döşeme üzerine düşüp sol bacağını kırdı. Bir sene sonra gezintiye çıktığı sırada tekrar düşerek sağ bacağını kırdı. Uzun süre boyunca tedavi gören sanatçının bu kazalar sebebiyle bacakları kısa kaldı ve bir daha büyümedi. 

1899’da alkol zehirlenmesi yaşadığı için hastaneye kaldıran ressam burada bunalım dolu 3 ay geçirdi. 1901’de yeniden içkiye başlayınca durumu kötüleşti ve Temmuz ayında felç geçirdi. Henri 1901’in Eylül ayında 37 yaşında yaşamını yitirdi. 

Kurt Cobain 

20 Şubat 1967 yılında Kurt Cobain’in 8 yaşındayken annesi ve babası boşandı. 12 yaşındayken okuldaki başarısızlığı sebebiyle annesi onu evden kovdu. Liseye giderken uyuşturucuya başladı. 1980’lerde uyuşturucuyu bırakmak istemesine rağmen bunu başaramadı. Ünlü müzisyen özel hayatının ve sıkıntılarının medyada yer almaya başlaması ve vermek istediği mesajların kamuoyu tarafından yanlış algılanması sebebiyle giderek karamsarlaştı. Aşırı ilgiden rahatsız olan Kurt aslında ünlü olmak istemiyordu. Daha sonra Kurt midesinden rahatsızlanmaya başladı. Bu ağrılardan kurtulabilmek için de eroin kullanmaya başladı. Buna ek olarak sahne arkasında bile uyumasına sebep olan narkolepsi hastalığı başladı. 1989 yılında Roma’daki gösterisinde sahnede sinir krizi geçirdi. 

1992 yılında Courtney Love ile evlendi ve bebeği oldu. Bundan sonra uyuşturucuya ara verdi. 1994 yılında Roma’da güçlü bir uyku ilacıyla birlikte şampanya içen müzisyen komaya girdi. 8 Nisan 1994‘te Kurt’un cesedi, Seattle’daki evinin garajının üzerindeki odada kafasına pompalı tüfekle ateş etmiş bir şekilde bulundu. 

Sevgiyle kalın. 

 

Bir gün köpek bir gün insan, İzmir ya da Konya!

Geçtiğimiz hafta Konya hayvan barınağında yaşanan hadise hepimizin içini acıttı.

İçinde en ufak bir insanlık kırıntısı olan herkes bu olayı asla ve asla tasvip etmez edemez.

Bu olayın görüntülerini izlerken, ekranlarda bir süre önce İbrahim Tatlıses'in böyle bir olay üzerine "ben de çocukken hayvanlara şiddet uyguluyordum, Allah'ım affet beni, Allah'ım affet beni! Bilmiyordum Allah'ım, bilmiyordum Allah'ım!" diyerek dua ederken hüngür hüngür ağladığı görüntüleri geldi gözlerimin önüne.

Ben de bir köy çocuğuyum. Köylüler, özellikle köy çocukları çok zor şartlarda idame ederler hayatlarını. Daha boyları sivrilmeden çok ağır işlerin altına girerler, kaldıramayacakları yüklerin ağırlığı çöker omuzlarına.

Hayvanlar onların en yakın iş arkadaşlarıdır. Bu arkadaşlıklar zamanında elbette yaramazlıklar da yaşanır. Hayvanlarla o çocuklar ya da büyükler arasında kavgalar da meydana gelir. Genelde de bu kavgalardan hep insanoğlu galip çıkar.

Bazen eşeklerden çifte, koçlardan tos, kedilerden pençe, köpeklerden ısırık yeseler de bunun acısını hayvanlardan katbekat mutlaka çıkarırlar.

Ne yalan söyleyeyim, Allah'ın bildiğini kullardan niye saklayayım, ben de bu kavgaları hep yaşardım ve galip gelen de neticede hep ben olurdum. Ben de tıpkı İbrahim Tatlıses gibi "bilmiyordum Allah'ım, bilmiyordum Allah'ım!" diye dua ediyor, gözyaşı döküyor ve affedilmek için Allah'a yalvarıyorum. O şartlarda, o iş yükünün ağırlığı altında ezilirken, öfkelerine yenilip hayvanlara şiddet uygulayan tüm insanlar gibi...

"Köpekler, konuşamayan insanlardır."

Zaman zaman köpeklerin insanları ısırdıklarına şahitlik ediyoruz. Hatta gençliğimde beni de bir köpek ısırmıştı. Üç diş ısırığının yeri, sol dizimin üst kısmında hala bellidir.

Ama kabul edelim ki insanların birbirlerini ya da diğer varlıkları ısırma(!) hadiselerinin yanında, köpek ısırma hadiselerinin esamisi bile okunmaz.

Kimi yerde atlar kimi yerde köpekler ve kediler kimi yerde balıklar kimi yerde kümes hayvanları kimi yerde helikopterlerle develer kimi yerde küreklerle fok balıkları katledilmektedir.

Hatta ülkeler bile sebepsiz yere işgal edilerek o ülkenin sahibi olan insanların milyonlarcası katledilmekte, tecavüze uğramakta, on binlerce, yüz binlerce çocuk kaçırılmakta işkenceler edilmekte ama bu hadiseler, bir köpeğe yapılan işkence kadar bile konuşulmamaktadır.

Bunu yapanlar hep 'insan' dediğimiz canlılardır. Bu katliamların İstanbul'da, Konya'da İsveç'te ya da Avustralya'da yapılıyor olması insanların katilliklerinin derecesini hafifletmez.

Lanet olsun, ister hayvan isterse insan katliamcısı olanlara.

Göz boyayanların sözlerine kanıp, gerçekleri görmemekte ısrar eden insanlara da yazıklar olsun.

Köpek hadisesi aslında her ilde, her bölgede yaşanabilen hadiselerdir. Hani son köpek olayı Konya'da meydana geldi ya veyahut da her yerde yüzlercesi meydana gelen bu tür olaylar görüntülere yansıdı ya (iyi ki de yansıdı) aman Allah'ım, bazı karakter yoksunu art niyetliler, 'mal bulmuş mağribi' gibi bu olaya sarılıp şehir kavgalarına, bölge nizalarına giriştiler. İma yoluyla ya da doğrudan doğruya itibar suikastına giriştiler, hemen diğer bütün olaylarda olduğu gibi o ili o bölgeyi suçlama yarışına soyundular.

Tam bu köpek davası kamuoyunu meşgul eder iken bu defa Güzel İzmir'imizin iki güzide futbol takımı arasında oynanan maçtaki o nahoş, nahoşluktan da öte büyük bir kin ve nefret yüklü olmazsa böyle bir olayın asla yaşanamayacağı, canavarca hislerle dolu olarak işlenen o çirkin hadise meydana geldi.

Kaleciye arkadan yaklaşan bir kişi elindeki sopayı acımasızca kafasına defalarca vurdu. İzleyen herkesi ürperten bu hadise yüzünden İzmir'i, İzmirliyi, köpeklere yapılan o menfur hadise yüzünden de Konyay'yı, Konyalıyı karalamaya çalışmak o köpeklerin kafasına kürekle vurmak kadar canice bir durumdur.

Bu iki konu da derinlemesine incelenmeli, araştırılmalı ve hem olaya doğrudan sebep olanlar ve hem de sosyal medyada bu olayları kaşıyıp şehirlere, bölgelere kin ve nefretlerini kusanlar takibe alınmalı ve gerekli cezai müeyyideler mutlaka uygulanmalıdır.

Buraya ilave edebileceğimiz bir başka konu da marketlerde anlık değiştirilen fiyat etiketleri yani pahalılık konusudur. Şahsen bu konuda da bir maksatlı, art niyetli uygulama yürütülmekte, 'serbest piyasa ekonomisi' adı altında bu sistem istismar edilerek 'kartelcilik' yapılmaktadır.

Ayrıca, fiyat etiketlerindeki '.99' uygulamasıyla da vatandaş ile dalga geçilmektedir. Sanki kasalarda kuruş varmış gibi sanki para üstü kuruş olarak çevriliyormuş gibi bu şekildeki bir fiyatlandırma düzeniyle müşteriye hakaret edilmekte, aklı ile 'gırgır geçilmektedir.'

Netice olarak, ülkemizin bağımsızlığına, vatanımızın bütünlüğüne kast eden terör başta olmak üzere, 'futbol terörü', 'hayvan terörü' ve bir de 'fiyat etiketi terörü'nün önüne mutlaka geçilmelidir.

Devletimiz bu konularda ve diğer yetki alanlarındaki bütün konularda gücünü göstermelidir, bizler vatandaşlar olarak bu gücün varlığını devamlı surette ve bir an önce hissetmek istiyoruz.

Demokrasi Böyle Bir Şey

            Mises Enstitüsü, 05 Mayıs 2021 tarihli Jose Nino imzalı bir makale yayınlar. Şöyle bir cümleyle başlar Nino ‘’Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bir keresinde ‘’demokrasi bir tramvaydır gideceğiniz yere kadar gider orada inersiniz’’ dedi. Türkiye cumhurbaşkanının abartılı siyasi ihtirasları için(ABD li Erdoğan antipatiklerinin hedefi olmamak için öylesine kurulmuş bir cümle S.Y.)  ne söylerseniz söyleyin ancak Erdoğan’ın açıklaması, Batı’daki demokrasinin mevcut durumu hakkında rahatsız edici bir gerçeği ortaya koyuyor.’’

                Aslında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu benzetmeyle amaç ve araç arasında bir bağlantı kurduğunu anlamış olması açısından Jose Nino’yu haklı görebiliriz ama cümlede ki yüklemin yönelimi açısından bakınca bir seçime ve çoğunluk iradesine gönderme yaptığını ihmal ettiği için de eksik olarak değerlendiriyoruz. Çünkü tramvaydan inmek , her şeyi bitirmiş olma şartına bağlı değildir. ’’Gideceğiniz kadar ifadesi’’ yapabileceğiniz kadar anlamıyla özdeştir.

                 Nino’ya göre Erdoğan’ın benzetmesinde ki, demokratik Batı rahatsızlığının sebebi  şu. Çünkü Batı’da demokrasi , yöneticilerin kendilerine yardımcı olduğu kadar ilgiyi hak eder; aksi halde seçmeni suçlamaktan öte bir anlam taşımaz. Mesela bizde  Batı’lılaşmış CHP yönetici ve militanlarının kaybettikleri her seçim sonunda (özellikle 20 yıldır Ak Parti seçmenlerini) cahillikle veya seçim hilesi yapmakla suçlamalarını hatırlayınca Nino’ya hak veriyoruz ama ‘’siyasetten bağımsız bir demokrasi ifadesinden’’ neyi kast ettiği yeterince açık değil. Hırsızların bile bu eylemini,  demokrasi adına savunabildiği(!) bir dünyada  getirdiği seçim sistemi nedeniyle, nerdeyse tek başına siyaseti dizayn eden bir kavramın’’ siyasetten bağımsız’’ ifadesi sadece bir paradoksu ifade eder o kadar. Demokrasiyi genel tanımı itibariyle siyasetin dışına iterseniz demokrasi ne işe yarayacak sorusunun cevabı belki çok zenginleşir ama namussuzların, alçakların ve hainlerin bile kullanacağı vasıta haline gelir. PKK/PYD bile alçakça eylemlerini demokrasi  getirmek için yaptığını söylemiyor mu örneğin? Demokrasi böyle bir şey .İşinize gelirse der gibi.

                 Şimdilerde siyaseti, ‘’anketörlerin, bilgi denetmenlerinin, sosyal medya gruplarının ve şirketler basının yönlendirdiği’’ yönündeki sitemini haklı buluyoruz ama piramidin üstüne ancak bu materyallerin gözü ve zihin dünyasıyla bakmaktan başka seçeneğimiz yok maalesef. Çünkü bu materyaller de onların işgali altında.

                 Jose Nino ,Atina’da olgunlaşan demokrasiyi(!) M.Ö. 509 da Roma Cumhuriyeti’nin temsili demokrasiyle taçlandırdığı(!) iddiasıyla  teselli bulabilir belki. Nasıl olsa vesayet yoluyla gelmeyen her yöneticinin ülkesi cumhuriyet sayılır yeni siyaset ilmi(!)  açısından; hatta darbeyle gelse bile. Cumhuriyetin başında bulunan  darbecinin yaptığı anayasanın( cumhuriyette anayasa ,demokrasi de kanunların hakimiyeti olduğu iddiasına binaen) kişisel çıkarına hizmet edeceğini ve bunun da zincirleme olarak kanunları etkileyeceği itirazına başvurmaz umarım.

                Zavallı Nino siyaseti dizayn eden araçların bizim zihin dünyamızı da kontrol ederek Yaratıcı’nın kulluğundan koparıp kendisine köle yaptığını bilmiyor olamaz; çünkü o düşünen bir aydın. Kendisine şöyle seslenebilmemizi hak ediyor. Varoluş disiplini açısından (iman ve inkâr keyfiyetiyle farklı elbette)) bütün insanlık Allah’a  göre eşittir. Öyleyse O’nun adaletsiz olması mümkün değildir olamaz. O’nun göndermiş son anayasası olan Kur’anı ve anayasayı yaşayarak kanunlaştıran Peygamberimiz Hz.Muhammed’in  hayatını incelemeden  adalet, demokrasi veya cumhuriyet arayışınız hep sapmalara çarparak sizi yaşarken  ölüme mahkum eder ki; böyle bir sonu sizin için temenni etmiyoruz. İsterseniz o materyallerin  esir aldığı zihninizde ki laiklik algısından başlayın sorgulamaya. Güneşi bulursanız ışığına ulaşırsınız. Selamlar.

 

Buruk Bir Sevinç

İstanbul’da yaşanan patlamada hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yaralılarımıza da acil şifalar dilerim. Böyle bir günde her ne kadar futbolu yazmak, konuşmak zor olsa da işimizin gereği bunu yapmakla yükümlüyüz…

Konyaspor Kayseri deplasmanına cezalı İkpeazu ve Adil’in yanı sıra sakat olan Cekici ve Muhammet’ten yoksun gitmişti. Geçtiğimiz sezon birçok gol varyasyonu ve farklı rotasyonu olan Konyaspor’da, bu yıl eksilen oyuncuların yerini doldurmakta zorlandı. Bununla birlikte cezalı ve sakat oyuncular olması, oyun anlamında İlhan hocanın elini ciddi manada zora soktu. İşin psikolojik boyutunda maç kazanamama durumu da işleri karmaşık bir duruma sokmuştu. Kayseri cephesinde ise son dönemde oyun olarak ve skor olarak bariz bir yükseliş vardı.  Çağdaş hoca Konyaspor’un pas oyununu engellemek için bariz bir şekilde 2 konuya özellikle çalıştıklarını fark ettim. Kaleden başlayan atakları engellemek için hücumsal pres ve bağlantılarda kilit rol oynayan Amir’e özel markaj yapmak. Aslında sadece bu şekilde oyunun ilk bölümünde, Kayseri ekibi topa yüzde 70’lerde sahip oldu. Topa sahip olmayı seven ve bunu kabul ettiren Konyaspor bu sezon belki de ilk kez bu duruma düştü. Konyaspor ise zorunlu olarak uzun topa yöneldi. Kayseri’nin duran toptan attığı gole, 1 dakika içinde reaksiyon gösterip, yine duran toptan golü bulmak çok önemliydi. 2.gol ile birlikte Konyaspor tamamen skoru korumaya yönelik bir anlayışa psikolojik olarak büründü. Tamda burada maçın hakeminin eleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Süper ligde maç yönetmek için bu kadar kötü performans neredeyse görmedim. Sadece bir takıma değil 2 takıma karşı da son derece hatalıydı. Pozisyon almada, pozisyon süzmede, oyuna müdahale etmede ciddi manada sorunları var. Uzun zamandır bu kadar oyunun dışında karar veren hakem görmemiştim. Her 2 takım adına da özellikle ikili mücadelelerde, bir tane hakkaniyetli kararını görmedim. Hemen hemen her karar tartışmaya açıktı. Kayseri takımı ikinci yarının başından itibaren, anlamsızca haddinden fazla gergindi. Oyuncuların maç içindeki reaksiyonu bunu çok açık gösterdi. Son bölümde Guilherme’ye taç atışına engel olan taraftarların yaptığı yanlış olsa da burada   aslan payı hakemin, böyle bir gerginlikte oyuncu değiştirmek için oyunu durdurması hata, Bytyqi’e deplasmanda sahaya maddeler yağarken, yakın taraftan çık diyerek, sanırım daha rahat yabancı madde atmaları için böyle bir uygulama yaptı. Çok ama çok saçmaydı. Oyuncular bu tutumlar yüzünden gereksiz elektriklendi. Öte yandan Çağdaş Hoca dersine çok iyi çalışmış, oyunun büyük bölüme oyuna hükmettiler.  Oyun olarak rakip daha ön planda olsa da dünya kupası maçları nedeniyle verilecek araya galip gelmek önemliydi.

Bu arayı en iyi şekilde değerlendirip, özlediğimiz oyunu, skoru ve performansları izleyeceğimizi düşünüyorum. Bu terör saldırısından dolayı buruk bir sevinç oldu, hatta sevinemedik dersem yanlış olmaz. Allah tüm terör örgütü üyelerinin ve destekçilerinin ayrı ayrı belasını versin.

Günün sözü; Sahipsiz vatanın batması haktır sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır. Kahrolsun terör ve sempatizanları, ciğersizler ancak masum insanlara kalleşçe zarar vermeye gücünüz yeter …

 

Aykut hoca ve Ali Turan

Uzun süredir spor yazısı kaleme almamıştım. Ancak izlediğim Beşiktaş maçı bana bu yazının yazılmasını adeta mecbur etti.

Beşiktaş karşısında en tecrübesiz futbolcu olarak ilk 11’ de sahaya çıkan Mücahid’e varıncaya kadar 85 dakika boyunca çok iyi mücadele eden bir Konyaspor vardı.

Evet takımımız oyun olarak istediğimiz kıvamda değildi, istenilen şekilde pozisyonlara giremiyordu ama nihayet karşımızdaki takım Beşiktaş’tı ve ona ezilmeden mücadele ediyordu.

Yediğimiz iki gole de cevap veren ve son dakikalara beraberlikle giren bir Konyaspor vardı sahada…

Ne olduysa oldu. Her şey Ali Turan’ın son 8 dakika içinde oyuna girmesiyle oldu. Ali Turan’ın gireceğini görünce hemen eyvah dedim. Olacaklar içime doğmuştu sanki. Zira Ali Turan daha önceki maçlarda defalarca hatalar yapmış, buna rağmen kadroda sürekli yer almış bir oyuncu idi.

Ali Turan oyuna girdikten sonra kritik noktalarda iki defa topla buluştu. İkisinde de hata yaptı.

Birisinde 6 pas içinde düştü, top boşta kaldı. Orada bir Beşiktaşlı futbolcu olmaması durumu kurtardı. Şayet o bölgede bir Beşiktaşlı oyuncu olsa idi o pozisyonda da golü yemiştik.

Son dakikaya girilirken yaptığı hata affedilir gibi değil. Daha önceki maçlarda yaptığı hatalar da affedilir cinsten değildi ama her nedense Aykut hoca bir ders vermek yerine sürekli kadroda yer vermeyi tercih etti.

Ta geçen sezon Ali Turan’dan bir yarar sağlanamayacağını birkaç kez yazmıştım. Bu maça girerken eyvah demem boşuna değildi. Bunu ben görebiliyorken, bunu herkes görebiliyorken şayet Aykut hoca göremiyorsa tekrar bir değerlendirme yapmasında fayda var.

Bunun bir hata olduğu kasti olmadığı söylenebilir. Kasti olsa zaten yapılan ihanet olur. Bizde kasti olduğunu söylemiyoruz ama bunca hatasına rağmen bir oyuncuya bu kadar şans verilmesi çok fazla…

Adam dışarıda bir beklesin. Maça tekrar çıkmaya iştiyak duysun. Hatalarını gözden geçirsin. Kendini düzeltsin. Olumlu gelişme olursa hak ederse tekrar kadroya girsin.

Bütün hatasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kadroda yer almaya devam ederse o da kendini gözden geçirme fırsatı bulamaz ve hatası gittikçe büyür. Nihayet böyle oldu. Bu futbolcuyu kazanmak değil kaybetmektir.

Sonuçta takıma yazık oldu. Konyaspor’umuza yazık oldu. Konya’mıza yazık oldu. Emeklere yazık oldu.

Konyaspor; 3 maç içerde, 3 maç dışarda olmak üzere son 6 maçtır kazanamıyor. Son 6 maçta, 2 yenilgi, 4 beraberlikle sadece 4 puan toplayabildi.

Artık olan oldu. Bundan sonra toparlanma zamanı. Aykut hocanın Konyaspor’u daha önceki şanlı günlerine geri götürmesini canı gönülden arzu ediyor, bekliyoruz. Başarılar Konyaspor.

Annelik

Geçen gün komşum Huriye teyze ile sohbet ederken bana başından geçen ilginç bir olayı anlattı. Olay baya bir ilgimi çekti…
Bende bu ilginç olayı sizlerle paylaşmak istedim…
İlgimi çekti diyorum çünkü son günlerde yaşanan bazı olaylarla zihnimde ilişkilendirmeme neden oldu bu olay…
İki hafta önce komşum evlerinin bodrum katında hamile bir kedi görmüş iki gün sonrada mutfağın penceresinin önünde gün boyunca aynı kedinin doğum yapmış olduğunu ve sürekli miyavladığını görünce de herhalde karnı aç ondan diye düşünmüş…
Neyse o günün akşamı arka odada bulunan kapağı açık kalmış dolabın içinden el yüz havlusu alacakken bir şeylerin hareket ettiğini fark edince korkmuş ve hemen eşine haber vermiş…
Eşi de gelip bakmış birde ne görsün dört tane yeni doğmuş birkaç günlük kedi yavruları…
Tabi çok şaşırmışlar bu duruma nereden nasıl geldi bunlar buraya diye…
Çok geçmeden anlamışlar ki; kedi bodrum katta doğum yapmış komşum evde yokken de hava alması için açık bırakılan mutfağın camından yavrularını daha güvenli bir yere yani o dolabın içine taşımış…
Camın kapalı olduğunu görünce de resmen açın camı diye yalvarmış yavruları için…
Lafa gelince de hayvan işte der geçeriz…
Hayvan da olsa insan da olsa annelik evrenseldir…
Anneliğin dini dili ırkı insanı hayvanı olmaz annelik bambaşka bir şey…
Tabi insan, üstün olarak yaratılmış varlık. Annelik ise bu üstünlüğünde üstünde ama şu sıralar bunu unutmuş ve bir kedicik kadar olamayan anneleri de görmek mümkün toplumda…
Ne demek istediğimi az çok anlamışsınızdır…
Anne var adı hayvan ama yavruları için çırpınan. Anne var adı insan ama yavrusunu sokağa bırakan. Birde anne var oda insan evladı olmayanın karnını doyuran…
Evet, Nisa Mihriban bebekten bahsediyorum…
Tamam, olayın iç yüzünü bilmiyorum günah almak da istemem ama ne olursa olsun bu bir caniliktir bunun başka bir açıklaması yok…
İnsan ne kadar çaresiz olursa olsun bu caniliği bu bahaneyle örtbas edemez…
Bu ülkede bir otorite var, bir sosyal devlet var. Devlet vatandaşını böyle bir caniliği yapmaya asla mecbur bırakmaz…
Zira devletin himayesinde bulunan nice yavrucaklar var nice anneler var…
Buna rağmen Nisa bebeğin yaşadığını yaşayan birçok bebek var olmaya da devam ediyor ne yazık ki…
Ana babanın hatasını günahsız yavrucaklar çekiyor olan onlara oluyor…
Herkes evlat sahibi olabilir lakin gerçek anne baba olmak hele hele gerçek annelik bambaşka bir şey…
Allah ıslah etsin böylesi anneleri diyorum başkada bir şey demiyorum diyemiyorum…
Ama şunu da söylemeliyim ki; toplumda ahlaki düzen bozulmaya devam ettikçe insanı insan yapan vicdan, merhamet, edep en önemlisi de Allah korkusu yok olup gidiyor maalesef…
Allah sonumuzu hayretsin ne diyelim…

TE’VÎLÂTܒL-KUR’AN’ ın Türkçeye Tercümesi’nden NOTLAR -2-

* Mecûsîler yeniden dirilmeye ve kıyâmete inanmamaktadır, Yahudiler ise inanırlar. Yeniden dirilmeye inanmaları ve kıyâmeti tasdik etmelerine rağmen Yahudiler dünya hayatına, bunlara inanmayan Mecûsîlerden daha düşkündürler. (s. 213)

* Yahudilerin Cebrail’e düşmanlık göstermelerinin temel sebebi aziz ve celil olan Allah’a içten bir düşmanlık beslemeleriydi, ne var ki bu düşmanlığı açıkça dile getirmeye cüret gösterememişlerdi. Anlaşılmış oluyor ki bu tavır Allah düşmanlığının üstü kapalı bir ifadesidir. Bu husus aşırı Şiîler’in (Refâfız) Resûlullah (s.a.) hakkında reva gördükleri dil uzatmanın iç yüzüne de ışık tutmaktadır. (s. 214)

[Te’vîlât’a bir şerh yazan büyük âlim] Alâeddin es- Semerkandî şöyle der: Yahudiler bu anlayışlarında Revâfız’ın Gurabiyye zümresine benzemektedir. Onlar da Cebrail aleyhisselâma dil uzatmışlardır. Ona vahyi Hz. Ali’ye (r.a.) getirmesi emredildiği halde yanılarak Muhammed’e getirmişti. Çünkü Ali bir karganın diğerine benzemesi gibi Muhammed’e benziyordu. Gurâbiyye bu sebeple Cebrâil’e kin tutmuş, ona ve Resûlullah’a dil uzatmışlardı. Aslında bunun temel sebebi içlerinde besledikleri Allah düşmanlığı ve rubûbiyyet karşıtlığıdır. (Dipnot: s. 214)

* Gurâb, karga demektir. Sapkın bir mezhebe isim olmuş.

* İmam Mâtürîdî’nin açıklamalarına göre, Kur’anda nasih ve mensuh vardır. Şunları söylüyor: “Âyetin tamamen kaldırılması caiz olduğu gibi hükmünün kaldırılıp metnin bırakılması da bazı sebeplere bağlı olarak câizdir. Birincisi neshin fiilen gerçekleşmesidir. Şu halde neshi inkâr edenin telakkisi kökünden yıkılmıştır, çünkü nesih fiilen vardır. Buna rağmen neshi inkâr eden, onun mahiyetini bilmemesinden dolayı inkâr eder. Nesih, hükmün geçerliliğinin belli bir zamanda sona ermesidir, bu Yahudilerin ileri sürdüğü gibi “beda” yani sonradan farkına varma değildir. (s. 227)

* Bir de âyetin kendisinin (metninin) kaldırılıp okunmasının unutturulması (ve hükmünün devam etmesi) câizdir. Nitekim Hz. Ömer’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir: “Biz Ahzâb sûresini Bakara sûresine denk tutardık, sonraları ondan bazı ayetler kaldırılmıştır (nesh), şu metin onlardan biridir: “Yaşlı erkek ile yaşlı kadın zina etiklerinde onları tereddütsüz recmedin.” (s. 228)

* “İslâm’da recm cezası yoktur!” diyenler Hz. Ömer’in (r.a.) sözüne itibar etmedikleri gibi nasih ve mensuh meselesini de kabul etmemekte, Ehl-i Sünnet’e muhalefetle bir şöhret kazanacaklarını zannetmektedirler…

* Neshin hikmeti ve amacı nedir diye sorulursa şöyle cevap verilir: Nesih inananlara yönelik bir imtihandır. Allah’ın, insanları, dilediği zamanda dilediği şeylerle imtihan etmesi tabiîdir. Öyle ki zamanın bir döneminde bir şeyi emreder, sonra onu yasaklayıp başka bir davranış emrini verir. Bunda hikmet dairesinin dışına çıkmak söz konusu olmadığı gibi bedâ [Sonradan farkına varıp, yanıldığını anlayarak önce verdiği karardan vazgeçme işi]  durumu da yoktur. Şüphe yok ki O, ezelden beri olanı ve olacağı bilmekte, yerli yerinde fiil işleyip hüküm vermektedir. Aşırıya kaçan söz söylemekten Allah’a sığınırız. (s. 230)

* Namaz kılanın her davranışı Allah’ın o noktadaki sınırsız nimetine karşılık olarak bir şükür konumunda bulunur. Servete mukabil şükretmenin (zekat vermek) durumu da bunun gibidir. (s. 237)

* İslâm kelimesinin anlamı şudur: Varlığını Allah’a özgü kılıp ne mabud kabul etme ne de ibadet etme açısından kimseyi ortak koşmaman. (s. 240)

* “Kün fe-yekûn” (“Ol” der, o da oluverir) ifadesi Allah’ın gerçekten “kâf” ve “nûn harfleriyle “kün” demesi anlamına gelmez. Ancak bu, anlaşılabilir tam bir manayı en kısa sözle ifade edebilen bir metindir. Arap dilinde anlaşılabilecek bir muhtevayı iki harfle ifade edecek bundan daha kısa bir ifade tarzı bulunmamaktadır. (s. 249)

* Kâfirlerden yiyecek satın almanın sakıncalı olmadığını ve bunun, izledikleri yolda onlar için bir destek mânası taşımadığını söylemek mümkündür. (s. 263)

* İmam Mâtürîdî’ “Hikmet” kelimesini açıklarken bu konuda belirtilen değişik tarifleri vermekte ve özetle hikmetin “fıkıh” demek olduğunu, “din” yahut “sünnet” manasına geldiğini, helal ve harama dair hükümler olduğunu, söz ve fiilde isabet anlamına geldiğini yahut bu kelime ile bizzat Kur’an’ın kastedildiğini söylemektedir. Bu son görüş sahipleri “Kitap” kelimesinin hemen arkasından “hikmet”in zikredilmesi te’kit (yani ifadeyi kuvvetlendirmek) içindir şeklinde açıklama yapmışlardır… (s. 274)

* Peygamberlerin dünyada olduğu gibi ahrette de birbirinden farklı derecelerde bulunmaları câizdir. (s. 277)

* “Hanîf” kelimesinin “samimi Müslüman” mânasına geldiği ifade edilmiştir. (s. 281)

* Bize göre nesih hükmün belirli bir vakitte sona erdiğinin beyan edilmesidir. Azameti yüce Allah’ın her an hükümler koyma ve kurallar vazetmesi ulûhiyet makamının gereğidir; bunu bazen kitapla bazen da Resûlünün (s.a.) lisânıyla açıklar. Allah daha önce Resûl-i Ekrem’e Baytülmakdis’e yönelme yetkisi vermişti. Sonra zamanı gelince Kitap o hükmü neshetmiştir; diğer hükümlerde de durum benzer şekildedir. (s. 289)

* Zenâdıka (tekil şekli: zındîk) Allah’a ve ahret gününe inanmayanlar demektir. Zındık, içindeki duygu ve düşüncenin zıddını sergileyen bir münafıktır. Bazılarına göre zındık kelimesi “zen” ve “din” kelimelerinden mürekkep olup kadın dinine bağlı kimse demektir. Sahih olan görüşe göre zındık, iki tanrının varlığını savunan Mecûsî Zerdüşt’ün kitabı Zend’e inanan manasına gelen zendîden Arapça’ya uyarlanan bir kelimedir. Zındık, Hz. Peygamber’in (s.a.) nübüvvetini kabul etmesine rağmen kâfirdir. Zenâdıka, ayrıca meczuplar içinde yer alıp bâtıla saplanan teşbih taraftarı bir gruptur. (Dipnot: s. 326)

* Şeytan vesvese verir ve çağrıda bulunur. İnsan ona itaat ederse şeytan için ne âlâ, etmezse insan üzerinde bunun dışında bir otoritesi yoktur. Binaenaleyh şeytan zayıf bir yaratıktır. (s. 337)

* Bize göre tevatür, âlim ve müçtehitler zümresinden aksi bir fikir ve yadırgama olmaksızın bir şeyle amel edilmek suretiyle fiilen oluşur. (s. 369)

* İbadetler imana bağlı davranışlar (tevabi’) diye nitelendirilmiştir. Bu sebepledir ki –diğer kulluk vesilelerinin aksine- iman dünyada da ahrette de hiçbir şekilde sahiplerinden ayrılmaz. Bu bağlamda iman başkası sayesinde değil, diğer iyiliklerse ancak iman sayesinde var olabilmektedir. (Dipnot: s. 341)

* Abdullah b. Mesud’dan (r.a.) rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir: İnsanlar içinde sevilmemeye en çok müstehak olan kişi kendisine “Allah’tan kork!” denildiğinde, “Sen kendinle ilgilen!” diye cevap veren kimsedir. (s. 441)

* Hz. Ebû Bekir, bedenen zayıf da olsa ashâb-ı kirâmın en cesur ve azimli şahsiyeti, dine bağlılık konusunda en kararlısıdır. (s. 442)

( Devam edecek)

Üretim Bağımsızlık İlişkisi

Üretkenlik, iktisadi kalkınmanın en önemli motoru olduğu hepimizce bilinir. Meşru ve mübah olan her şeyin üretilmesi, ihtiyaç olduğu kadar aynı zamanda bir vatandaşlık görevidir. Köylünün ürettiği ürünler, şehirlinin icra ettiği ticaretler, sanayicinin çevirdiği çarklar bütünüyle iktisadi kalkınmanın bir gereğidir. 
İktisadi kalkınma, milli gelirin yükselmesine vesile olan en doğru yoldur. Milli gelirin yükselmesi, dünyadaki refahın sağlanmasına katkı sağladığı inkar edilemez. 
Her türlü üretkenlik ve iktisadi kalkınma, dünya hayatının refahı yanında ebedi hayatı kazandıracak bir yola vesile oluyorsa büyük bir nimet olur. İşte “ Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver...” ayetindeki dua bunu ifade ediyor. 
Fert ve devlet zenginliği güç, kuvvet olup adaleti, içtimai yardımlaşmayı, mütevazılığı sağlıyorsa; arkasından özellikle Allah’a kul olmayı getiriyorsa ne kadar şükretsek azdır. 
Haram yollarla yapılan veya harama götüren üretkenlik, dünyada kalacağı gibi ebedi hayatı zindana çevireceği izahtan varestedir. 
Üzerinde durulması, konuşulması oldukça önemli olan bu konu ehli tarafından daha iyi izah edileceğinden eminim. 
Aslında benim ifade etmek istediğim hedef nokta bu değildir. Şüphesiz devlet ricali, iktisatçılarımız,sanayicilerimiz bu konunun önemini çok iyi biliyorlar. Benim özellikle vurgulamak istediğim nokta iktisadi kalkınmanın bağımsızlıkla bağlantılı olduğunu söylemektir. Gücümüz varsa vatanımızı başta olmak üzere her türlü kutsalımızı müdafaa edebiliriz. Ayasofya’yı açar her türlü iç ve dış terörü önleyebiliriz. Evimizde rahat uyur normal hayatımıza devam edebiliriz. 
Güçlü değilseniz iç ve diş canavarlara yem olmaktan başka bir yol olmadığı tarihi hadiselerle ispatlanmıştır. Onun içindirki Allah cc bizi bu konuda özellikle uyarıyor. Hatta şöyle emrediyor:“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.”Enfal 60. 
Şüphesiz zaman ve zemin neyi gerektiriyorsa ona göre güçlü ve hazırlıklı olmak zorundayız. İşte güçlü olmanın yolu da iktisadi kalkınmadan geçer. Onun için Türkiye’nin her tarafında bulunan sanayici kardeşlerimize, üretici köylümüze ve güçlü olmamıza katkıda bulunan herkese müteşekkiriz. Özellikle son zamanlarda devlet ricalimizin silahlanmaya verdiği önemi takdirle karşılıyoruz. “Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır” hadisindeki mesaj oldukça önemlidir. 
Bu arada her üretici kardeşimize hatırlatmakla mükellef olduğumuz bir noktayı belirtmek isterim. Doğruluk,kalite,sözde durma,haram-helal ölçülerine dikkat etme ve özellikle Allah’a karşı kulluk görevlerimizi yerine getirme ilkelerinden ödün vermeyelim. Allah’a emanet olunuz. 

Sağlıklı Birey-Mutlu Aile-Huzurlu Toplum

2015 yılında vereceğim “Sağlıklı Birey-Mutlu Aile ve Huzurlu Toplum” başlıklı konferansım için aldığım notlar bu yazımın konusu olacak.

Sağlık birey ve huzurlu toplum için “mutlu aile” kilit taşı ya da mihenk taşı.

Sağlıklı birey için;

0-3 yaşta annenin yakın ilgi ve alakası ile gelişen duygusal zekâ,

0-5 yaşta babanın yakın ilgi ve alakası ile gelişen sözel ve sayısal zekâ,

0-7 yaşta anne-babanın birlikte yakın ilgi ve alakası ile oluşturdukları çok yönlü ve aktif iletişimle gelişen zeka, muhakeme, hafıza, dikkat, oryantasyon, idrak, teessür ve irade.

Mutlu aile için 9 S;

1.Sohbet Birliği: Anne-baba-Çocuklar arasında tatlı, etkili, içten kesintisiz bir iletişim.

2.Sofra Birliği En az yarım saatin ayrıldığı, herkesin katkı verdiği, helal lokmalarla zengin, Güleryüz ve muhabbetle çeşitlenmiş bir sofra en tesirli eğitim kurumudur.

3.Seyahat Birliği:

“Sırattan incedir sevda köprüsü,

Beraber geçelim tut ellerimden

Niyet ak güvercin vuslat gökyüzü

Beraber uçalım tut ellerimden” (Abdurrahim Karakoç)

Nikâhla ellerinden tuttuğumuz ebedi yol arkadaşımız eşimiz ve yoldaşlarımız çocuklarımızın ellerini hiç bırakmayarak dünyada geçilen sırat köprüsünü birlikte yürümek

4.Seccade Birliği: Seccade de secde ettiğimiz aşkın varlığımız Rabbimize gerçekten iman etmek, bu imanı bütün davranışlarımıza yansıtmak ve eşimiz, çocuklarımız ve çevremizi üzerimizde huzur ve saadete davet etmek.

5.Sevgi Birliği: “Sevgi emektir” ilkesiyle sevdiklerimize “seyyid” olmak için onlara hizmet hususunda daha çok rol alarak bu hususta onlarla yarışmak. Kendisiyle sekinet bulduğumuz eşimizle çocuklarımız ve yakınlarımızdan başlayarak ürettiğimiz meveddet ve muhabbeti paylaşmak.

6.Sayfa Birliği: Üç okumak, iki dinlemek, bir yazmak, bazen konuşmak ve ara sıra paylaşmak ve öğrendiklerimizi her daim yaşayarak;

Her insan-kitap-kainattan ayetlerden aldığımız nektarlarla çoğunlukla kendi kovanımıza çekilip özgün balımızı yapıp yaratıcımız ve yaratılanların dikkatine sunmak.

7.Samimiyet Birliği: “Din nasihattir (samimiyettir)” hadis-i şerifinin emri çerçevesinde içimiz dışımız bir, Allah’ın her bildiğini kullardan saklamayan şeffaf, hesap verilebilir temiz bir hayata yaşamak. Maske takmanın münafıklık olduğu inancıyla Allah’ın en çok isminin tecelli ettiği orijinal yüzümüzün üzerinde onu gizleyecek ve esmayı öretecek bir maske takmamak.

8.Sistem Birliği: Günlük yaşam rotası, gelişim görevleri, yetenek analizi ve 9 S gibi bilimsel verileri kullanarak aileyi disiplinli bir sistem üzerine kurmak ve yürütmeye çalışmak.

9.Sabır Birliği: “Rabbin için sabret!” (Müddessir,74/7) ayeti çerçevesinde dünyanın kimyasının sabır olduğu bilinciyle aceleden uzak teenni ve sükunetin hâkim olduğu dingin bir ömür sürmek.

Huzurlu toplum için;

Devlet, yerel yönetim ve STK’lar; “eğitim ailede başlar” ilkesiyle 0- 7 yaşta çocuğu olan aileleri destekleyerek yukarıda saydığımız ilke ve değerler çerçevesinde yetiştirilmesi için anne-babaya, özellikle anneye her türlü desteği verirse;

Sağlıklı birey ve mutlu aileyi el birliğiyle oluşturabilirsek huzurlu toplum kendiliğinden oluşacaktır.

 

Healthy Individual-Happy Family-Peaceful Society

The notes I took for my 2015 conference titled “Healthy Individual-Happy Family and Peaceful Society” will be the subject of this article.

A “happy family” is the keystone or touchstone for a healthy individual and peaceful society.

For a healthy individual;

Emotional intelligence that develops with the close attention and care of the mother at the age of 0-3,

Verbal and numerical intelligence that develops at the age of 0-5 with the father's close interest and involvement,

Intelligence, reasoning, memory, attention, orientation, comprehension, concern and will that develop with the multi-faceted and active communication created by the close interest and relevance of the parents at the age of 0-7.

9 S for happy family;

1. Conversation Union: A sweet, effective, sincere uninterrupted communication between parents and children.

2.Table Association A table where at least half an hour is allocated, where everyone contributes, rich with halal bites, diversified with a smile and conversation is the most effective educational institution.

3. Travel Association:

“The bridge of love is thinner than the ordinary,

Let's pass together, hold my hands

Intention white dove vuslat sky

Let's fly together, hold my hands” (Abdurrahim Karakoç)

Walking the Sirat Bridge, which is crossed in the world, by never leaving the hands of our eternal companion, spouse and comrades, our children, whom we hold by the hands of marriage.

4. Prayer Prayer Unity: To truly believe in our Lord, our transcendent being, to which we prostrate on the prayer rug, to reflect this belief in all our actions, and to invite our spouses, children, and people around us to peace and happiness.

5. Union of Love: To compete with our loved ones by taking a greater role in serving them in order to be "sayyid" with the principle of "Love is effort". To share the love and affection we have produced, starting with our children and relatives, with our spouse, with whom we find peace.

6.Page Unity: Three to read, two to listen, one to write, sometimes to speak and occasionally to share, and by always living what we have learned;

With the nectars we receive from verses from every human-book-universe, we are mostly drawn to our own hive and make our original honey and present it to the attention of our creator and creatures.

7. Unity of Sincerity: To live a transparent, accountable, clean life that does not hide everything that Allah knows from the servants, within the framework of the order of the hadith "Religion is advice (sincerity)". Believing that wearing a mask is hypocrisy, not to wear a mask that will hide it and cover the name on our original face, where the name of Allah is most manifested.

8. System Unity: Establishing and trying to run the family on a disciplined system by using scientific data such as daily life route, developmental tasks, talent analysis and 9 S.

9. Unity of Patience: “Be patient for your Lord!” Within the framework of the verse (Müddessir, 74/7), with the awareness that the chemistry of the world is patience, to live a peaceful life away from haste and where tranquility prevails.

For a peaceful society;

State, local government and NGOs; With the principle of “education begins in the family”, it supports families with children aged 0-7 years and gives all kinds of support to parents, especially mothers, so that they are brought up within the framework of the principles and values ​​mentioned above;

If we can create a healthy individual and a happy family together, a peaceful society will be formed by itself.

 

Kur'an Bülbülleri

Hayatımın en unutulmazları arasına girdi. Kur’an bülbüllerini görünce gözyaşlarıma hakim olamadım. Neden hafız olmadım diye hayıflandım. 750 tane bülbül. Şakıdılar, şakıyorlar ve şakıyacaklar. Ne mutlu onları yetiştiren anne ve babaya. Ne mutlu hafiz evlada sahip olanlara. Gönülden tebrik ediyorum Kur’an’a hadim olanları.

Cuma günü Cuma namazını Hacıveyiszade camiinde eda ettim. Namazdan önce iki tane pırıl pırıl din görevlisi kardeşim cemaate Kur’an ziyafeti çekti. Meğer onlar Ayasofya Camii Kebiri İmam hatipleriymiş. O ne müthiş ses ya Rabbim. Ne güzel kıraat, ne hoş seda. Onlar okudukça bu fakir yerinde duramadı, hıçkırıklara boğuldu. 

Kur’an Bülbüllerini bizlerle buluşturan, bu güzel organizasyona imza atan Muhammed Kaplan Hafız İmam Hatip Lisesi yöneticileri ve tüm emeği geçenlere şükranlarımı sunarım. Bu mana seli büyüyerek yoluna devam edecektir. 

Kur’an Bülbülü!

Beyazlar içinde kuğu misali,

Deryaya yön verir Kur’an bülbülü,

Dünyada var mıdır bunun emsali?

Cihana can verir Kur’an Bülbülü!

 

Ruhlara kelamı doldurduğunda,

Kalplere mesajı bildirdiğinde,

Âşığı kıyama kaldırdığında,

Âleme ün verir Kur’an Bülbülü!

 

Asırlardan beri Kur’an dillerde,

Hafız-ı Kelamlar tüm gönüllerde,

Köyde, kasabada bütün illerde,

Hayata yön verir Kur’an Bülbülü!

 

Okunan ayette sedaları var,

Ne hoş kıyafeti edaları var,

Ezanda salada nidaları var,

Dünyaya şan verir Kur’an Bülbülü!

 

Kur’an 

Dersler verir her pasajla,

Sadra deva şafi Kur’an,

İbret dolu tüm mesajla,

Arayana kafi Kur’an!

 

Ayetler oya misali,

Ruha işler bütün hali,

Yoktur onun hiç emsali,

Şüphesizdir safi Kur’an!

 

İnşa eder Hak yolunda,

Huzur verir dost dilinde,

Sevgi ile her kulunda,

Muhabbeti vafi Kur’an!

 

Nur dağından gelen nefes,

Yankılanır ilahi ses,

Hakikati bulur herkes,

Öz anlatır sahi Kur’an!

 

Işık yakar her sözüyle,

Huzur verir aşk özüyle,

Âşıklarda meşk gözüyle,

İsteyene ahi Kur’an!

 

Emanet

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÕZÜYLE

               Aşık Ataroğlu

 

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

Sevgili dostlar, bu muhabbetimiz de emanet üzerine olsun istedim. Nedense biz millet olarak hatta insanlık olarak bu emanet konusunu ya anlayamadık yada anlamak istemiyoruz. Bir türlü içimize sindiremedik.

Bence insanın eğitiminde en önce verilecek ders emanet olmalı. Ana dilimiz gibi emanetin ehemmiyetini öğrenmeliyiz. Annenin babanın en önemli görevi olmalı bu emanet duygusunu evladına kazandırmak. Ama tabi duyguyu kazandırmak kendi yaşantılarıyla tezat teşkil etmemeli.

Bu duygu ve alışkanlık eğitimine okullarımızda daha da şumullü olarak devam edilmeli ve kazandırılmalı.

Bir japon atasözünde derk ki " Bize bu vatan atalarımızdan miras kalmadı, gelecek nesillerden emanet aldık"

Bu pencereden bakarak vatanımız bayrağımız cumhuriyrtimiz kültürümüz(gelenek görenek örf adetlerimiz  edebiyata eserlerimiz vb.) elimizde bulunan her şeyimiz gelecek nesillerin emanetidir.

En baştan çocuklarımız oyuncaklarını kırıyorsa, okul sıralarını kirletiyor çiziyorsa okul eşyalarına zarar veriyorsa emanet eğitimini almamış demektir.

İleriki yaşlarda çalıştığı kurumlarda da aynı sorumsuzluğuna devam ettiğini düşünün. Düşünün felaket olur değilmi. Zaten de olmuyormu. Çalıştığı fabrikayı zarara uğratanlar hatta yakanlar, yine çalıştığı kurumu babasın malı sanıp kendi menfeatına kullananlar aramızdan çıkmadımı halada devam etmiyorlarmı.

Şimdi biraz da en önceye gidelim. İnsanın ilk yaratılışına. Biz kendi kendimize olmamışız bizi en güzel şekilde yaratan ve ilkimizede Adem diyen bir yaratıcımız var. O da Allah.

Ne bedenimizin var oluşunda nede Dünyanın üzerindeki emrinize verilen her bir şeyin var oluşunda bizim bir sermayemiz yok. Sermaye Onun, onun kârı bizim. Tabi zararıda bize ait.

Senin ruhunu yaratıp üzerine bu bedeni giydiren sahibin, var oluştan bu yana daima rehberler ve kullanma kılavuzlarını da göndermiş.

Demiş ki sana verilen her şey emanet gönderdiğim rehbere birde kullanma kılavuzu verdim. Rehberden bu kılavuzun içinde yazanları öğren ve daima kılavuzu yanında taşı. Dünya hayatında neyi nasıl yapacağını bu kılavuza göre yapacaksın. Gün gelecek emanetini geri alacağım hesabıda o zaman görürüz demiş.

İnsanlığın yaratılışından bu yana ilk insanı kendi kendine ve çocuklarına rehber tain ettikten sonra binlerce rehber göndermiş ve son olarak ta bizlere Hz. Muhammed Mustafa'yı(s.a.v) rehber olarak göndererek hayat ve kulluk klavuzumuz olarakta Kuranı vermiş.

Dostlar bu konuda yazılacak çok şeyler var ama ben sözü şuraya getirmek istiyorum.

Şu anda tüm Dünyayı sarsan bir Çorana virüsü var.Bütün Dünya milletleri bu virüsle kalkıyor bununla yatıyor. Haberlerin hepsi virüs üstüne. Her kafadan tavsiyeler yorumlar. Ayrıca komplo teorileri. Bundan sonra yaşantı şöyle olacakmış böyle olacakmış.

Dostlar Dünya veya yaşantı sağ kalanlar için nasıl olur kimsenin bileceği bir şey değil.İnsanların komplo teorileri varsa Allah'ın değişmez kaderi var. Allah'ın indinde her şey biliniyor ve işleyiş ona göre gidiyor.

Eee Ataroğlu sen işi bitirdin yani hiç bişey yapmıyalımmı der gibisiniz. Asla öyle bir şey demiyorum. Tabi ki üzerimize düşeni yapacağız.

Hemen kullanma klavuzumuza ve rehberimizin tavsiyelerine baktığımızda zaten çok açık .

Ne buyurmuş efendimiz rehberimiz "Bir yerde veba varsa oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba varsa da oradan da çıkmayınız"

İşte sana talimat uymalısın. Daha başka dinimiz ilim dinidir. Doktorların ve bilim adamlarının tavsiyelerine uyacağız. O zamanlar veba şimdi Corona. Geçen çağlar içinde nice virüsler, bulaşıcı hastalıklar çıkmış binlerce insan can vermiş.

Bunların hepsinden yaratan haberdar. Onun izni olmadan hiç bir şey çıkamaz. O dilemezse kimse bir şey dileyemez.

Dostlar muhabbetimizin başında konuşmuştuk ya bu beden bize emanet biz emaneti korumakla görevliyiz. Ölümün ne zaman nerde ne şekilde geleceğini bilemeyiz.

O zaman yapacağımız bütün korunmaları Allah'ın emri olarak yapmalıyız. İşte o zaman hareketleriniz ibadet hükmüne de geçiyormuş.

Vazifeni yap tevekkül et.

Haa, kendi emanetimizi korurken başkalarının emanetine de saygılı olmalıyız çünkü onunda hesabını bizden soracaklar.

Dostlar araya birde fıkra koyalımda hem düşünelim hem de birazcık gülelim.

Babayla oğlu deniz kenarına kamp yapmaya gitmişler. Çadırlarını kurup eşyalarını yerleştirmişler.

Akşama kadar yüzmüşler spor yapmışlar zamanı gelince de yatmışlar.

Gece bir ara baba uyanmış ki yıldızlar görünüyor. Hemen oğlunu kaldırmış demiş bak bakalım yukarıda ne görüyorsun bir değişiklik varmı.

Oğlu yıldızları görüyorum baba deyinca babası tekrar sormuş. Nasıl olmuş bu iş. Oğlu başlamış anlatmaya demiş , Astronomi ilmine göre yıldızlar birer güneştir onlardan galaksiler oluşur falan derken babası ensesine yapıştırmış.

Demiş ulan salak oğlum görmüyormusun çadırı çalmışlar.

Sevgili dostlar inanın çoğumuzun üzerimizdeki çadırdan haberimiz yok ahkam kesiyoruz.

Anlayan ne anlarsa anlasında ben bir ozan olarak muhabbete bir şiirle son vereyim.

Sağlıcakla kalın.

EMANET 2

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

 

Emanetin sahibi var

Odur bize en güzel yar

Yeşil ova karlı dağlar

İniş yokuş düz emanet

 

Karun kadar malın olsa

Evin Barkın altın dolsa

Hesabı var nasıl olsa

Çok emanet az emanet

 

Geçen ömrüm bunca yaşım

Elim kolum ayak başım

Dilim dişim gözüm kaşım

Aynadaki yüz emanet

 

Dört mevsim gelip geçecek

Herkes ektiğin biçecek

Onlar bir mevsimlik çiçek

Torun oğlan kız emanet

 

Ataroğlum gönül eri

Emanete ver değeri

Benim sinem yangın yeri

Ocak onun köz emanet

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Bağışlanıp Kurtuluşa Ermek

     İmtihan edilmek için gönderildiğimiz dünya hayatını çok iyi değerlendirmeliyiz. Önemli olan her zaman nefs muhasebemizi yapmalı, kulluk görevimizi daha iyi yapmak için gayret sarf etmeliyiz. İmtihanda olduğumuz bu dünya hayatın da geçen her günümüzü ve yılımızı hakkıyla değerlendirebildik mi? sorusuna cevap aramalıyız. Boşuna geçen günler ve yıllarımız için üzülmeli, Nasuh bir tövbe ile hayatımızı hakkıyla değerlendirmeye gayret etmeliyiz.

      Ölmeden önce ölmeli ve hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekmeliyiz. Kendimizi hesaba çektiğimizde, yaşayışımızı Allah (c.c.) ve Resulü Hz. Muhammed (s.a.s.)  Efendimizin istediği ölçülere uygun buluyorsak, iyi yoldayız devam etmeliyiz. Bu tavır ve davranışlarımızla imtihanda başarılı olacağımızı düşünebiliriz. Yaşayışımız Kur’an ve Sünnet ölçülerine uyuyorsa iyi yoldayız devam etmeli, uymuyorsa; o zaman kendimizi, hüsrana uğramaktan, cehennem ateşinden korumak için hesaba çekerek İslam’a uygun hale getirmeliyiz.. Çünkü imtihan hala devam ediyor. Bu güne kadar noksanlıklarımız, hatalarımız olabilir. Ama önemli olan onların farkına varıp, kesin bir pişmanlık ve tövbe ile yanlıştan dönülmeli, hayatımıza iyilik hâkim olmalıdır. Eğer gerçekten söylediklerimizi davranışlarımızla bütünleştire biliyorsak o zaman en güzel ve güzide bir konuma sahip oluruz.

   Samimi bir tövbe edip, affedilen, bağışlanıp kurtuluşa ermek en büyük arzumuz olmalıdır. Bu  arzumuzu gerçekleştirmek için gayret sarf etmeli, nefsin ve şeytanın bizleri, İslâm yolundan uzaklaştırma çabalarına dur diyebilmeliyiz. İnanmış Müslümanlar olarak, her birimizin noksanı, günahı, kulluk görevinin gereği gibi farkında olamaması v.b. hatalarımız olabilmektedir. Bu anlamda önemli olan, hatalarımızın farkına varıp, nasuh tövbe ile tövbe edip, Rabbimizden af edilmemizi, bağışlanmamızı istememiz gerekmektedir. Allah (c.c.), acziyetini, hatalarını bilen, istiğfar eden kulunu bağışlayacağını müjdelemiştir.

    Âyet-i Kerimelerde: “De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Zümer Sûresi âyet:53)  Bu âyet-i kerimede Allah’ın rahmet ve muhabbetinin sonsuzluğu ifade edilmektedir. O’nun rahmeti her şeyi kuşatmıştır, her insan bu ilâhî rahmetten istifade edebilir. Ancak şu hususa dikkat etmek gerekir ki «Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin» demek, günah işlemeye devam edin, demek değildir. Bundan maksat, en günahkâr insanların bile tövbelerinin kabul edileceğini bildirmek, dolayısıyla bir an evvel kötülükten vazgeçip Allah’a dönmemizi teşvik etmektir.

    “Ey iman edenler! Samimi bir tövbe ile Allah'a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve Onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların önlerinden ve sağlarından (amellerinin) nûrları aydınlatıp gider de, «Ey Rabbimiz! Nûrumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü sen her şeye kadirsin» derler.” (Tahrim Sûresi âyet:8) buyrulmuştur. «Samimi bir tövbe» diye tercüme edilen «tövbe-i nasûh» için birçok yorum yapılmıştır. Bunların ortak noktası şudur: «Nasûh», «nush» kökündendir. Buna göre «tövbe-i nasûh»; tövbe edenin kendi nefsine nasihat dinletebilmesi, günahlarına son derece üzülmesi, pişman olması ve artık onlara dönmemeye karar vermesi demektir.

     Hadis-i Şeriflerde: Ebu Hureyre (r.a.): “Resûlullah (a.s.) buyurdular ki; Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâla Hazretleri sizi helâk eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tövbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı.” (Müslim, Tevbe,9,2748,Tirmizi,Da’vat 105, 3533)

      Hz. Enes (r.a.): “Resûlullah (a.s.) buyurdular ki: Allah Teâla Hazretleri buyuruyor ki: “Ey Ademoğlu! Sen bana dua edip,(affımı) ümit ettikçe ben senden her ne sadır olsa, aldırmam, ben seni affederim. Ey Ademoğlu! Seni günahın semanın bulutları kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim. Ey Ademoğlu! Bana arz dolusu hata ile gelsen, sonunda hiçbir şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım.” (Tirmizi,Da’vat 106,3534) buyrulmuştur.

     Allah (c.c.)’ın Rahmetinden ancak kafirler ümit keserler. İnanan hiç bir Müslüman, Allah (c.c.) Rahmetinden ümit kesemez. Nankörlüğün, hataların, günahların farkına varıp pişman olup, tövbe eden Müslümanların, bağışlanacağı bilinen İslâm’i gerçeklerdendir. Allah (c.c.)’tan af edilip bağışlanıp kurtuluşa ermemizi her zaman dualarımızla Nasuh tövbeyle istemeliyiz. Allah(c.c.)’ın rızasını kazanmak en büyük bahtiyarlık. Allah (c.c.) yaptıklarımızdan razı ise  insanlar sevmese ne yazar. Bütün insanlık sevse Allah (c.c.) razı olmamışsa neye yarar. Bizler Allah (c.c.)’ın rızasını kazanmak için çalışmalıyız ki hakiki kurtuluşa erebilelim.

     Samimi, nasuh bir tövbe ile günahlardan arınmamızı, affedilip, bağışlananlardan olmamızı Yüce Mevlâdan niyaz eder, sıhhat ve afiyetler dilerim.    

omerlutfiersoz@gmail.com

 

Saldırılardan bunaldın, teselli mi arıyorsun?

İslam'a yapılan saldırılarla Müslümanlara yönelik kin, nefret ve hakaretler; şüphesiz ki hepimizi üzüyor, derinden yaralıyor. Gerçekten bunalıyoruz.
Çoğu zaman bundan yakınıyor, üzüntümüzü paylaşmak için birbirimize derdimizi açıyor ve bir teselli arıyoruz. Lakin bu konuşmalarımız, yaramızı derinleştirmekten başka bir işe yaramıyor!
Ne zaman ki, Allah'la konuşmaya yani Kur'an okumaya başladığımızda aradığımızı buluyor, gerçek teselliyi orada görüyor, yaşıyor ve rahatlıyoruz.
Şu ayetlere bakar mısınız? Bize ne kadar serinlik veriyor ve ruhumuzu teskin edip bütün üzüntümüzü alıp götürüyor, buyurun.
Yüce Allah, önce İlahi Kelamı'nın apaçık olduğunu ve gerçekleri olduğu gibi gösterdiğini beyan etmekle sureye başlıyor:
Hicr Suresi, Ayet,1:
"Elif-Lam-Ra. Bunlar ilahi kitabın (kendisi açık olan ve hakkı açıkça gösteren bir ilahi okuma metninin) ayetleridir."
Sonrasında Ayet, bu gerçekleri inkar edenlerin mutlaka olacağını ama bunların sonunda pişmanlık duyacaklarını açıklıyor:
Ayet,2:
"Bir vakit gelecek ki, (şimdi) bu gerçeği inkara kalkışanlar, keşke (dünya hayatındayken) Allah'a boyun eğip teslim olsaydık diye yerinecekler."
Ardından, bu inkarcıların dünyadaki hallerini, davranışlarını ve amaçlarını anlatarak inananların onlara asla imrenmemeleri, onların zevk-ü safa içinde yaşamalarına aldanmamaları gerektiği bildiriliyor:
Ayet,3:
"(Şimdi) kendi hallerine bırak onları, yiyip (içsinler), avunsunlar; bu arada (boş hazların) umudu, aldatıp oyalasın onları; nasıl olsa günü gelince (gerçeği) öğrenecekler."
Ne büyük teselli kaynağı!
Ayetleri okudukça insan ne kadar rahatlıyor! Bu duruma düşmediği için de Rabbine şükrediyor!
İnkarcıların sözleri, hal ve hareketleri, yaşam biçimleri veya konforlu hayat şartları sebebiyle üzülmek ve bunlarla meşgul olmak yerine, onlar gibi olmamaya çalışmak, yanlarında yer almayarak onları kendi hallerine bırakmak, daha açıkçası onları Allah'a bırakmak en akıllıca davranış olsa gerektir.
Yolumuz İslam, Rehberimiz Kur'an, Önderimiz Hz.Muhammed aleyhi's-salatü ve's-selam, Safımız hidayet üzere olan müstakim ve müttaki Müslümanlardan yanadır.
Rabbimizin buyurduğu gibi, bırakın inkarcıları, ne halleri varsa görsünler! Sen, ben, biz kendi işimize bakalım.

Konya Üzerinde Oynanan Oyunlar

Konya, Türkiye’mizin maddede ve mânâda en güzel, en modern, en düzenli, en huzurlu ve yaşanabilecek en iyi üç beş şehrimizden biridir.

Konya, milli ve manevi değerlerine son derece bağlı, din ve vatan sevgisi ile dolu insanların yaşadığı Anadolu’nun bağrında yer alan bir şehirdir.

Konya, Selçuklu Başkenti ve Mevlâna diyarı olması özellikleri ile ön plana çıkan hem dünyevi hem uhrevi konularda zirvede olan bir şehirdir.

Konya, İslâm’ı hayatımızın her safhasına hâkim kılma ve ülkemizi batıya köle olmak yerine lider ülke konumuna yükseltme mücadelesi veren ve değeri ülkemizde ancak vefatından sonra anlaşılan merhum Erbakan Hocamıza ve onun davasına yıllar boyunca sahip çıkan firasetli ve basiretli insanların yaşadığı bir şehirdir.

Konya bu olumlu özelliklerinden dolayı zaman zaman iftiralara maruz kalır, zaman zaman üzerinde oynanmak istenen bazı oyunlarla karşı karşıya kalır.

Konya üzerinde oynanan oyunlar ve atılan iftiralarla; “Konya her ne kadar dindar bir kimliğe sahipmiş gibi görünse de dindarlık kisvesi altında yatan gerçek farklıdır, dindarlık adı altında Konyalılar bakın ne işler çeviriyorlar” mesajı verilmek istenmektedir.

Ülkemiz insanına bu mesajı vermek, hatta Konyalıları yobaz olarak göstermek için her olayı çarpıtıyorlar. Çarpıtacak olay bulamazlar ise kendilerinin yaptığı planları, kasıtlı olarak yazdıkları senaryoları sahneye koyuyorlar.

Bu amaçla Konya’yı yıllarca, ülkede en çok alkol tüketen şehir olarak lanse ettiler. Hâlâ da etmeye devam ediyorlar. Bu konunun içyüzünü bildikleri, Konya’da tüketilen alkolün kolonya ve kozmetik ürünlerin üretiminde kullanıldığına yakından vakıf oldukları halde bu konuyu ısrarla gündemde tutmaya devam ediyorlar. Konya’nın içki tüketiminde tüm iller arasında 56. sırada bulunduğu resmi rakamlarla açıklanmasına rağmen Konya’ya attıkları bu iftirayı sürdürüyorlar.

Spordaki bazı gelişmeleri bile Konya’nın aleyhine kullanmaktan utanmıyorlar. Geçtiğimiz aylarda Konya’da yapılan ‘İslâmi Dayanışma Oyunları’ adı altında, İslâm ülkeleri arasında yapılan spor oyunlarını bile çarpıtarak, bu oyunlarla ilgisi olmayan bazı çıplak dansların Konya’da yapılmış gibi gösterilerek basına servis edilmesi de Konya’yı yıpratma gayretlerinden başka bir şey değildi.

Daha önceki yıllarda Konyaspor yönetiminin aldığı bir kararla takımın teknik direktörlüğüne Rıza Çalımbay yerine Aykut Kocaman’ı getirmesini bile Konya düşmanlığına dönüştürdüler. Rıza Çalımbay’ın Atatürkçü olduğu için gönderildiğini ileri sürdüler. Bu olay üzerine Konyalıların yüzde 60 ının Atatürk düşmanı olduğunu yazan yazarlar bile oldu. Sanki Rıza Çalımbay Atatürkçü olduğu için gönderilmiş de Aykut Kocaman Atatürk düşmanı olduğu için getirilmiş gibi bir hava vererek Konya’yı yıpratma gayretlerine devam ettiler.

Son olarak Konya Büyükşehir Belediyesi’ne ait Hayvan Barınağında vicdansız bir veya birkaç kişinin bir köpeğe yaptığı zulüm bahane edilerek Konya’yı yine gündem yaptılar.

Biraz araştırma yapsalar; ülkemizin hiçbir yerinde yokken, Büyükşehir Belediyesi tarafından Konya’da tam 30 yıl önce sahipsiz köpeklerin barındırıldığı ve her türlü ihtiyaçlarının görüldüğü hayvan barınağının yapıldığı bilgine ulaşacak iken bu yapılmayıp Konyalıları tümden hayvan düşmanı olarak göstermek, her olayda olduğu gibi, Konya’yı yıpratma gayretinden başka bir şey değildir.  

Evet tam 30 yıl önce Halil Ürün Beyin Konya Büyükşehir Başkanı olduğu dönemde Konya’da belediye tarafından hayvan barınağı yapılmıştı. O dönemde benim de sık sık gidip yerinde gördüğüm ve takip ettiğim 500 civarında köpeğin beslendiği barınakta, hayvanların hastalıklarının tedavisi de olmak üzere her türlü ihtiyaçları karşılanmakta idi. O dönemde Konya cadde ve sokaklarında başıboş dolaşan ve insanlara zarar veren bir köpeğe bile rastlanıldığı zaman telefonla haber verilir, belediye görevlileri gider o köpeği alır barınağa getirirdi.

Daha sonra geçen her dönemde bu barınak daha da büyüyüp geliştirildi. Son dönemde ise en modern bir hale getirildi. Binlerce köpeğin her türlü ihtiyacının görüldüğü barınakta görev yapan vicdansız, acımasız, merhametsiz, Allah korkusu duymadan hareket eden birkaç kişinin yaptığı vahşeti tüm Konya’ya mal etmek Konya düşmanlığından başka bir şey değildir.

Hayvanların, Allah’ın biz insanlara bir emaneti olduğunu en iyi bilen Konya insanıdır. Bu vicdansızlıktan en fazla üzülen de yine Konya insanı olmuştur. Olay ortaya çıkar çıkmaz hemen gerekli adımlar atılmış, sorumlulara hem adli hem idari olarak gereken cezalar anında verilmiştir. 

Bu tür olaylar gerek ülkemizin gerekse dünyanın her tarafında her gün olmaktadır. Her yerde olan bu tür olayları sadece Konya’da olmuş gibi göstermek ve sürekli bu konuyu gündemde tutmak yukarıda bahsettiğim vermek istedikleri Konya düşmanlığı mesajının tekrarından ibarettir.

Konya’nın manevi havası ülkemizde bazılarını rahatsız etmektedir. Bu manevi havadan rahatsız olan kesimler ellerine geçen her fırsatı değerlendirmekten ve durmadan Konya’ya çamur atmaktan çekinmiyorlar. Bıkmadan, usanmadan her olayı Konya düşmanlığına dönüştürmede mahir olan bu kesim ne yaparsa yapsın, güzel Konya’mızın manevi havasını bozamayacaktır, bu havayı kirletemeyecektir Allah’ın izniyle… Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim.


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi