OZAN GÖZÜYLE
OZAN SÖZÜYLE
Âşık Ataroğlu (Mehmet Atar)
Kocaman mı kocaman, altında birkaç tane koyun sürüsünün gölgelenebileceği asırların görgüsünü, tecrübesini, yorgunluğunu, resimlerini üzerinde taşıyan bir ardıç ağacının karşısına geçmiş oturuyordu. Yolda gelirken anıt ağaca gider levhasında bahsedilen anıt ağaç buydu herhalde diye içinden geçiriyordu.
Dallarının yere doğru eğilişinde yılların yorgunluğunu seyredebiliyordu. Ya üzerindeki kuş yuvaları onun bu zamana kadar kaç kuş sürülerine ev sahipliği yaptığını sergiliyordu.
Yaklaştı yaklaştı gövdesine elini değdi. Sarıldı öptü, sanki doksanlık dedesine sarılır gibi sarıldı öptü onu. Acaba bu ardıç ağacı dedemden yaşlımı ki dedi kendi kendine ve etrafını dolanmaya başladı ulu ardıç ağacının. On tane yetişkin kişinin kollarını birleştirerek ancak etrafını sarabilecek bir gövde kalınlığına sahipti. Gövdesine çakılmış bir levhaya gözü takılmıştı.
Levhada kimlik bilgileri yazılıydı. Ardıç olduğunu ve ikibin yıllık bir ömre sahip olduğu belirtiliyordu.
Vaaaay beeee dedi birden dedemin yaşının hemen hemen yirmi misli dedi. Bir daha baktı en dibinden en tepesine. Hemen önünde saygıyla eğilmek geçti içinden ama ardıç ağacının da “evlat yaşıma değil sen geç karşıya da başıma bak” dediğini duydu yüreğinin derinliklerinde.
Mahçup mahçup geri geri çekildi ve ağacın dibinden tepesine kadar her tarafını seyredebileceği bir uzaklığa oturdu. Dedi içinden ben en iyisi en baştan başlayayım seyretmeye dedi. Çok meraklıydı asırlık ağaçları seyretmeye. Ardıç ağacı da evlat yaşıma bakma başıma bak demişti ya zaten dedi içinden.
Ağacı bir güzel süzdükten sonra ikibin yıl boyunca bu ağacın gölgesinde kimler gölgelenmedi ki dedi. Kimler yatıp uyumadı, kimler atını bağlamadı, kimler ağlamadı, kimler türkü söylemedi, kimler gönül eylemedi, kimler sırrını dökmedi, kimler boyun bükmedi, kimler namaz kılmadı, kimler pişman olmadı ki diye hayalinde seyretmeye başladı.
Hangi kuşlar yuva kurmadı ki, hangi avcılar av vurmadı ki, kimler tuzak kurmadı, kimler kafa yormadı. İşte binlerce sırları içinde saklıyordu bu ardıç ağacı.
Bu zamana kadar kimseciklere dememişti bundan sonrada demezdi. Tepeden ta gövdenin toprakla birleştiği yere kadar göz gezdirmiş hayalinde canlandırmıştı ama hala ardıç ağacının evlat baştan başla demesini duyuyordu kulaklarında ve kalbinin en derinliklerinde.
Yeniden başladı en başından en tepeden yıl yıl düşmeye. Her yıl dallarının biraz daha küçülttü. Küçülttükçe o dalı kaldırdı gövdeden. Gövdenin dalları azaldıkça gövdede inceldi, inceldi.
Tepeden aşağı ine ine ikibin yıllık ardıç ağacı parmak kadar kalın bir fidan haline geldi. Durma diyordu ardıç ağacı yolculuğa devam et. Devam etti bizim meraklı yolcu inmeye. Parmak kalınlığından iplik kalınlığına, daha da inince bir tomurcuğa, daha da inince kocaman ikibin yıllık yani yirmi asırlık ardıç bir çekirdeğin içine giriverdi.
Tamam dedi bizim meraklı yolcu işte şimdi en başına geldim. Heybetli ve haşmetli saygı değer ardıç ağacının bana “yaşıma değil başıma bak” dediği yere geldim işte dedi. Ardıç ağacından hiç ses çıkmıyordu çünkü o daha bir çekirdekti konuşamıyordu bir körpeydi sanki.
Tekrar kalktı, asırlık ardıç ağacına yaklaştı izin alır gibi baktı, dalının ucundan bir ardıç tohumu kopardı. Tekrar yerine oturdu. Tohumu yardı içindeki çekirdeklere baktı, baktı. Demek ey koca ardıç sen bir zamanlar böyle bir çekirdekmiydin. Sende bir ötücü kuş olan cırık kuşunun kursağında mı çatlamaya başladın dedi çekirdeğe.
Şimdi şu ardıç tohumunu birine hediye olarak vermeye kalksan burun kıvırırlar ama hiç akıllarına gelmez ki bunun içinde bir kocaman ağacın saklı olduğunu dedi kendi kendine.
Sonra düşündü demek ki dedi çekirdekler ağaçların, bitkilerin birer firhistesidir. Her çekirdekte bir orman gizli diye mırıldandı. Yine her çekirdek bir ağaç olurken, ağacın en son meyvesi de bir çekirdek oluyor dedi.
Sonra neler geçmedi ki aklının derinliklerinden. Türklerin Anayurdu Orta Asya’dan Batıya olan göçleri sırasında Hoca Ahmet Yesevi(Hz.)nin dervişlerinin Anadolu’ya gelirken kuşaklarının arasında yüzlerce çiçek ve bitki tohumlarını getirdiklerini düşündü. Anadolumuzun manevi fatihleri olan O dervişlerin çekirdeklerdeki sırrı bildiklerini ve kuşaklarında bir bostan, bir sera, bir orman taşıdıklarını fark etti.
Bizim meraklı yolcumuz ulu ve asırların çilesini çekmiş ardıç ağacına bakarken daldı gitti. Ardıç ağacı gözünde kayboldu bir tünel açıldı önünde. Kalbinin dürbünüyle bakmaya başladı bu tünelin derinliklerine. Bu tünelde insanın da Dünyanın bir çekirdeği, Dünyanın ise kâinatın bir çekirdeği olduğunu seyretti.
Demek dedi biz insanları, yaratan Dünyaya bir fihriste, Dünyayı da kâinata bir fihrist yaratmış. Hatta okuduklarını hafızası hatırlattı Dünyanın da bir çekirdeği vardı. İnsanın da bir çekirdeği vardı ve bu çekirdek yaratanın ol emriyle ana rahminde filizleniyordu.
Bizim meraklı yolcu şöyle bir silkindi kendine geldi. Ahhh ah dedi biz insanlar bastığımız yerleri sadece toprak diyip basıp geçmememiz gerektiği gibi, her çekirdeğin içinde de bir ormanın gizli olduğunun idrakinde olabilsek. İşte o zaman hiçbir çekirdeği boşa vermez yeşermesi için toprağın bağrına basardık.
Hiçbir tohumu, hiçbir canlıyı, insanı fuzuli görmez onları yeşertmeye çalışırdık dedi tekrar. Sonra dedem çok akıllı insanmış dedi. Bana anlattığı zaman ben onu akılsızlıkla, saflıkla nitelendirmiştim. Meğer akılsız olan saf olan ben mişim.
“Dedem gençliğinde ege taraflarına çalışmaya gittiğinde bahçe sahiplerinden birine elli tane badem çekirdeği için iki gün zeytin kökü söküverdiğini anlatırdı babagillere de ben çocuk aklımla dedemi saflıkla suçlardım. Ve derdi ki işte o bademlerin bir tanesini bile kırıp yemeden köyüme getirdim ektim şu köyümüzün önündeki, herkesin bağ ve bahçelerindeki badem ağaçları taaa o benim getirdiğim elli badem çekirdeklerinden çoğalma derdi.”
Sonra birden günümüze geldi daha bu yaz salatalık tohumu almıştı çarşıdan bir paketini on beş liraya. Bizim dedemizden ne farkımız var dedi. Dedi ama hemen de aklına geliverdi. Farkımız var hem de çook var dedi. Çünkü dedemgilin zamanında biz kendi ülkemizin çekirdeklerini alıyor, ekiyor onlardan da çekirdek üretiyor, çoğaltıyorduk. Şimdi ise çekirdekleri İsrail den alıyoruz onların da çekirdekleri olmuyor dedi. Bunları konuşurken hem dedesin zamanın farkını, hem de bizim milletimizle İsraillin farkını anladı.
O koca ardıcın yamacında taşa oturmuş ve dalmış gitmiş meraklı yolcunun omzuna birisi dokunuvermişti. Aniden sıçradı, ayağa katlı, arkasına döndü.” Hayırdır hemşehrim ne istiyorsun dedi.” Omuzuna dokunan adam “asıl sen ne istiyorsun, durmadan çekirdek, çekirdek diyip duruyorsun. Kimsin, nesin, nerelisin, ne iş yaparsın, kafayı mı yedin hemşehrim hele hoş geldin” dedi ve meraklı yolcumuzu aşağıdaki buz gibi akan pınarın başına götürdü.
Sularını içip, azıklarını paylaştıktan sonra meraklı yolcu ardıcın karşısında düşündüklerini tek tek anlattı karşısındakine. Tekrar hepimiz bir çekirdeğiz ve bir çekirdekten filizlendik dedi.
Bu derin ve hoş sohbetten sonra ayrılmak ve vedalaşmak için ayağa kalktıklarında meraklı yolcuya ev sahipliği yapan kişi, “hemşehrim bu kadar çekirdek muhabbetinin üzerine eğer dinlersen bende sana bir çekirdek şiiri okuyayım mı” dedi.
Meraklı yolcu memnun olacağını belirtince dağların sevdalısının dillerinden şu aşağıdaki dizeler döküldü.
Rüzgâr esti, dal sallandı, o düştü
Toprağın karnına girdi çekirdek
Oda karanlıktı mevsim de kıştı
Bekledi zamanı durdu çekirdek
Bekledi zamanı sessiz ve suskun
Görenler sandılar çekirdek küskün
Onda bir azim var kılıçtan keskin
Çatlattı kabuğu kırdı çekirdek
Çatlattı kabuğu toprağı deldi
Demek görünmenin zamanı geldi
Başını kaldırıp biraz yükseldi
Yeryüzüne selam verdi çekirdek
Selam verdi herkes selamı aldı
Kökleri toprağın bağrında kaldı
Gülerek toplumun içine daldı
Ayağını yere vurdu çekirdek
Ayağını vurdu göklere baktı
Bulutlar çarpıştı bir şimşek çaktı
Rahmanın rahmeti aktı ha aktı
Dal verip yeşertti yurdu çekirdek
Dal verdi yeşertti çiçekler açtı
Hayat iksirini etrafa saçtı
Kuşlar düğün yaptı böcekler uçtu
Çiftlere bir yuva kurdu çekirdek
Çiftlere bir yuva kurdu şenlendi
Yavruları dile geldi ünlendi
Avazları pek hoş geldi dinlendi
Aşk-ı muhabbete erdi çekirdek
Aşk-ı muhabbete öyle bir erdi
Ne çilesi kaldı ne de bir derdi
Erince mükemmel meyveyi verdi
Cennet sofrasını serdi çekirdek
Cennet sofrasını kimden almıştı
Acı, ekşi, tatlı nerden bulmuştu
Rengiyle kokusu nasıl olmuştu
Su içerdi toprak yerdi çekirdek
Su içmekle toprak yemek gıdası
Nazlı salınışı güzel edası
Gölgesinde dinlenmenin sırası
Çok yolcuya kanat gerdi çekirdek
Çok yolcuya kanat gerdi her zaman
Sorarsan cevabı söyler, der zaman
Lokman Hekim elindeydi bir zaman
Merhem olup yara sardı çekirdek
Merhem olup çare verilecekti
Şekilden şekle girilecekti
Kaç kez ölüp kaç kez dirilecekti
Kimler sana kafa yordu çekirdek
Kimler kafa yordu kafayı bozdu
Bozmayanlar birki bir şeyler yazdı
Acaba kim o’nu gerçekten çözdü
Bilinmez muamma sırdı çekirdek
Bilinmez muamma kendini bildi
Nakış idi ama nakkaş değildi
Hal lisanı ile lisana geldi
Bize yaratanı sordu çekirdek
Bize yaratanı sordu cananlar
Soruyu düşünen her insan anlar
Sade insanmıydı faydalananlar
Besliyordu kuşu kurdu çekirdek
Kuşu kurdu besler ücret almazdı
Onlarda zikreder hiç yük olmazdı
Gece gündüz hiç yolundan kalmazdı
Acep kime göre kördü çekirdek
Acep kime göre sormalı elbet
Ataroğlu sohbet buldu nihayet
Ne kadar samimi senle muhabbet
Nerden çıktı nere vardı çekirdek
Şiiri dinleyen meraklı yolcu teşekkür ederken ne olur sende kendini tanıt, bu şiirin benim düşüncelerimin çekirdeği oldu diyince, Şiiri okuyan kişi bana Âşık Ataroğlu diye mahlas verdi ustalar diyerek ayrıldılar.
--...




Salih Sedat ERSÖZ
Mehmet Emin Parlaktürk
Ömer Lütfi ERSÖZ
Mustafa Balkan
Yücel Kemendi
Adem Seleş
Cemil Paslı
Cemaleddin Sancar
Kazım Öztürk
