OZAN GÖZÜYLE
OZAN SÖZÜYLE
Âşık Ataroğlu
Öküzün üstünde dururken Dünya
İndirdi insanlar attı boşluğa
Dalga geçerlerdi bizimle güya
Kim inanır acep bu sarhoşluğa
Daha ilkokula başlamamıştım, belki de o sene başlayacaktım. Yaz günüydü, gündüz koşuşturmasından yorulmuş ve akşam yemeğini yer yemezde uyuyakalmıştım. Köylerde hele de yaz günlerinde günlerin uzun olması ve sabah erken kalkılması, akşama kadar tarlada bağda, bahçede koşuşturma sebebiyle erkenden uyuklar bir köşede kıvrılır kalırdık.
Gece saatin kaçıydı bilmiyorum. Şimdi hatırlıyorum o günleri. Hem ben daha ilkokula bile gitmediğimden saatin kaç olduğunu bilemezdim hem de köyde öyle herkezde saat bulunmazdı. Anamın dizlerine vurup vurup töh töh vah vah deyip ağlamalarına uyandım.
Benden büyüklerim anam babam hep uyanmışlar üzüntü içindeydiler. Yüksek sesle konuşmalar oluyordu ama ben anlayamıyordum. Sadece anamın ağlaması beni de ağlattı vardım kucağına sokuldum. Benim ağlamamam için anam başımı okşadı tekrar uyumuşum.
Sabah uyandığımız zaman anama sordum “ana gece neden ağlıyordun ne oldu” anam da guzum Mehmet dayın yaralanmış dedi. Meğerki gece ay tutulmuş ay’ı kurtarmak için dayım havaya tüfek atmış, tüfeğin namlusu parçalanmış, dayımda elinden yüzünden yaralanmış.
O zamanlar sadece dayımın yaralandığına üzüldük ayın tutulmasına ve tüfek atmakla nasıl kurtulduğuna kafa yormadık tabi ki.
İlkokulda dört veya beşinci sınıfa geldiğimizdeydi öğretmenimiz ay’ın ve güneşin nasıl tutulduklarını hem anlattı hemde şema ile gösterince, hayalim taa dayımın yaralandığı geceye gitti. İçime bir sızı çöktü ama öğretmenime de soramadım.
Soramadım ama işin aslını öğrenmiştim. Yine de anama “Ana bu gün öğretmenimiz ay’ın ve güneşin nasıl tutulduklarını bize anlattı hemde gösterdi. Ay’ ve güneş’i birisi tutmazmış. Dünya ile ay aynı hizaya gelince birbirlerini gölgelerlermiş de ondan bize öyle görünürmüş” dedim. Anam da ben nerden bileyim yavrum bize dedengil öyle söylerdi, bizde öyle bilirdik dedi.
Anamın bana, dedemin de ay tutulmasını öyle bildiğni söylemesi bana bir hayli garip gelmişti. Çünkü dedem arapça okur yazar hemde köyün imamlığını yapardı. Ya dedemin dedikleri doğruydu ya da öğretmenimin.
Bu durumu dedeme sorduğum da ise yavrum eskilerden öğrendiğimiz duyduğumuz ay ve güneş tutlunca ya teneke, davul çalınır yada tüfek atılır derlerdi. Bizde yıllardır böyle yaparız dedi.
Yine okulumuzda yani ilkokul beşinci sınıfta iken öğretmenimiz Dünyamızı tanıyalım konusunu işlerken, Dünyanın yuvarlak olduğunu hem kendi hem de güneşin etrafında döndüğünü anlattı.
Sınıf arkadaşlarımdan birisinin öğretmenim, Dünya sarı öküzün buynuzları arasında dururmuş sarı öküz kafasını sallayınca da deprem olurmuş demesi üzerine öğretmenimiz çok sinirlenip” o uydurma hurfe lafları ancak örümcek kafalı hocalar söyler” demişti. Ardın da verip veriştirmişti.
Hepimiz sustuk hatta kıpkırmızı kesilmiştik.
Daha sonraları babamgilin, dedegilin zellelerden depremlerden konuşurlarken onlarında Dünyanınn öküzn boynuzları arasında olduğuna inandıklarını anlamıştım. Öğretmenimiz bize böyle anlatmadı falan desek te, biz çocuğuz bizi kim dinler, sizin aklınız ermez böyle şeylere dediler geçiştirdiler.
Daha sonraki yıllarda ilkokulu bitirip Karaman’a ortaokula okumaya geldiğimizde ve lise tahsilimizde Dünyanın sarı öküzün üstünde olmadığını öğrenmiştik ama neden dedem, babam ve diğerleri yani köydekiler, belki şehirlerde de çoktu hala bu Dünyanın öküzün üstünde olduğuna inanıyorlardı.
İslamiyet ilim tahsil etmeyi, okumayı emrettiği halde hatta Avrupaya ilmin, bilimin, teknolojinin islam ülkelerinden gelmesine rağmen hala nasıl oluyordu da köyün imamlığını yapan dedem ve onun gibiler Dünyanın öküzün üstünde olduğuna inanıyorlardı. Hatta aksini idda edeni dinde zayıf olarak değerlendiriyorlardı.
Öğretmenlerimizin dedikleri doğruydu ama dedem ve dedem gibi düşünenleri de gericilikle nitelenedirmek içimden gelmiyordu. Mutlaka bu bilginin ve inanışında bir dayandığı gerçek var diyordum.
Biz ortaokulda iken Amerikalılar aya ayak basmışlardı. Dedem ay’a çıklacağını ve çıkıldığını da kabul ediyordu. Tabi ki ay’a çıkılmaz diyenlerde vardı. İşte bu ilimden, bilimden, teknikten uzak izah edemeyişler inançsız kesimin müslümanlarla alay etmesine zemin hazırlıyordu.
Safat’ı okuduğum zaman Büyük şair üstad Mehmet Akif’in "Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhamı, Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı” dizelerine kafam takılıyordu.
Nasıl oluyorda İbn-i Sinaları, Harezmileri, Hazarfer Ahmet çelebileri, Piri Reisleri, Uluğ Beyleri, Molla Güranileri, Ak Şemsettinleri, Ebu Suud efendileri, Mevlana Celalettin Rumileri ve daha nice cevherleri içinden çıkaran bu şanlı millet, üç beş ateistin alay edecekleri oluyorlardı diyordum.
Bir kopukluk vardı, bir eksiklik vardı. Akifin deyimiyle asrın idrakine islamı söyletememiştik. Dünyada ilk rasathaneyi kuran Uluğ Beyin ve Dünya bir yumurtanın içi gibidir diyen Mevlana Celalettin Rumilerin, ilk Dünya haritasını çizen Piri reislerin torunları olarak hala Dünyayı sarı öküzün üstünde bilmemiz bizim için büyük ayıptı ama bu inanışında mutlak bir dayanağı vardır diyordum.
Bu çelişkiler aklımın derinliklerinde yer ettiğinden zaman zaman ön plana çıkyor veya çıkartılıyordu çünkü resmen inanalarla dalga geçiliyordu.
Ne zamana kadar, taa ki Risale-i Nur eserlerini ve müellifini tanıdım bende bütün bu çelişkiler yok oldu beynimdeki zonklamalar durdu. O zaman bize örümcek kafalılar, gerici, yobazlar diyenlerin gerici ve yobaz olduklarını anladım.
Bediüzzaman Hazretleri , 14.Lema'da "Dünya öküzün ve balığın üstündedir " Hadisi Şerifinin, İbn-i Abbasdan rivayet edildiğini ve sahih hadis olduğunu belirtir.
Hadisin –Allahu Alem -şu üç manaya geldiğini tefsir etmiştir , özetlersek :
1) Yeryüzü ve Gökyüzünü idare eden 4 tane Melek vardır. Yeryüzünden sorumlu olanların adları "sevr" ve "hud" dur. Bu açıdan ; Dünya sevr ve hud ‘un üstündedir ifadesi ile bu Melekler kast edilmiştir.
2) Nasılki ; “Devlet Kılınç ve kalem üstünde duruyor " dendiğinde Devletin askeri kuvvet ve adalet ile ayakta durduğunu anlatılmak isteniyor, aynen bu teşbihte olduğu üzere ; Dünya su ve topraktan müteşekkil olduğundan, suyun insanlara en büyük rızık sebebi olan balık ve toprak üstünde insanlara en faideli olanın öküz olması hasebi ile Efendimiz (SAV) bu manaya işaret etmiştir.
3) Güneşin dünya nazarındaki konumuna göre adlandırılan Burçlardan olan "balık burcu" ve "boğa burcu" na işaret etmiştir. Yani Efendimiz (SAV) 'm dünya “balık burcunda” iken neyin üstünde sorusuna , “balık burcu” şeklinde ifade etmiş , bir ay sonra aynı soruya “sevr burcu” diyerek aslında kendi döneminde bukadar gelişmemiş astronomi ilmine vukufiyetini bir nevi mucize şeklinde göstermiştir.
Risalerden bu öğrendiklerimi dedemle paylaştım. Dedem, demek işin aslı böylemiymiş oğlum dedi. Tabi ki her ayetin tefsiri olduğu gibi hadislerinde yorumları olmalı bunları da âlim kişiler yapmalı dedi.Demekki dedi dilden dile dolaşa dolaşa zamanla işin hakikatı unutulmuş diye de ilave etti.
Üstad Bediüzzaman, “Mecaz ilmin elinden cehlin eline düşerse hakikat telkakki edilir” buyuruyor. Demekki zamanla mecaz manaları haikat gibi anlaşıldığından Dünyayı gerçekten öküzün veya balığın üzerinde duru gibi anlamışlardı.
İşte şimdi islamı asrın idrakine söyletiyordu risaleler. Artık kimse müslümanlarla alay edemiyordu. Eğer alay edecek olsa alay edilecek duruma düşüyorlardı.
Ta eskilerden beri de devam edip gelen güneş ve ay tutulmalarında teneke ve davul çalmalarının, tüfek atmalarının sebebininde husuf ve kusuf namazlarının vaktinin girdiğinin haber edilmesi olarak yapıldığını risalelerden öğrenmiştim.
Keşke Osmanlının son zamanlarında mekteplerde din ilmi, medreselerde de fen ilimleri okutulsaydı da bir yanda dinsizlik bir yanda taassub doğmasaydı.
Hala bu eksikliğin giderilmesi için bir şeyler yapılamaz ise gelecek nesillerinde bir çok hurafelere kapılacağı, nesillerin inaçsız veya taasubkar olacağı apaçıktır.
Biz yandık eller yanmasın diyoruz saygılarımla
İnsan özel yaratılmış özün güzelliği var
Boyun, posun, saçın, kaşın, gözün güzelliği var
Baharda gençleşir iken yazda olgunlaşılır
Ağaçlar yaprak dökse de güzün güzelliği var
Gönlümdeki tüm sevgiler sarılıp eşleşirken
Eşleşerek çoğalarak hem de güzelleşirken
Cahillerin dillerinde kelamlar taşlaşırken
Ariflerin meclisinde sözün güzelliği var
Sen özel yaratılmışsın insandır senin sanın
İnsan gibi yaşar isen aynasısın sultanın
Nefsine kapılır ise gözü doymaz insanın
Kanaat etmeyi bilsen azın güzelliği var
Tohum toprakta canlanır taşa tohum ekilmez
Sevdayla dikilen dikiş ömür boyu sökülmez
Hem herkese yapılamaz herkesin ki çekilmez
Eğer sevgilimden olsa nazın güzelliği var
Ataroğlum öğrendin mi en doğru yol hangi yol
Haydi, gönlün testisini vakit geçirmeden dol
Her şeyi ehlinden dinle ehli ile hemhal ol
Usulüyle çalınırsa sazın güzelliği var
--...




Salih Sedat ERSÖZ
Mehmet Emin Parlaktürk
Ömer Lütfi ERSÖZ
Mustafa Balkan
Yücel Kemendi
Adem Seleş
Cemil Paslı
Cemaleddin Sancar
Kazım Öztürk
