Bugün; 14 Haziran 2024, Cuma
YAZARLAR
Çıkam Dağlara Dağlara

       Bıktım şu kent yaşamının gamından, kesafetinden, hava kirliliğinden ve bilumum çirkefliğinden! Neredeyse çarşıdaki pazardaki insan sayısından fazla, adım başına araba! Ayran budalası mı olduk ne? Kulakları tırmalayan gürültü ve klaksiyon sesleriyle egzoz gazı soluyorum gün boyu.

       Gayrı göre göre kanıksadığım hâlen de kanıksamaya çalıştığım sosyal kepazelikler, her nevi “şenâat” ve “denâat”ler bir sanat şekline dönüşmüş handiyse.

       Keçi yolu kaldırımlardan daha rahat. Vitrin camına bakanlarla ayaküstü çene çalanlara toslamadan yürüyene bravo! Fırın da, vezne de, gişe de, durak da, hastane de ve sair yerlerde; kuyrukta beklemektense kuyruk acısı çekmeye dünden razıyım.

       Tam bir hapishane! Dört bir yanım beton yığını dev binalarla çevrilmiş, görüş alanım ise oldukça daralmış bir vaziyette. Karşı balkon ve pencerelerden bakan yüzlerce gözün gözetimi altındayım inanın. Bu ne hâl yahu!?

       Kentsoylu olmadığım için kalıtsal köylülüğüm ve kırsal kesime mensubiyetim ağır basıyor. Çağa ve zamana, gelişen teknolojiye ayak uyduramadığımdan dolayı; tabîlikle sunîlik arası orta çizgide, bir iç savaş hâlindeyim heyhat! Yapaylığın beni iğdiş etmesinden ve altalamasından biteviye korkuyorum hâsılı.

       Ne akvaryumdaki süs balıkları ne de süslü kafesteki kanaryalarım… Ve ne de saksı çiçekleri… Doğaya olan özlemi mi gidermeye yetmiyor. Fanustaki her gün kamburunu fırçaladığım Singapur kaplumbağalarından da artık tatmin olamıyorum. Tedirginim, dardayım, tenakuzdayım! Bilmem n’etsem, nere gitsem ki?

       Ya şu televizyon (fitnevizyon) kanallarında, “dizi” tandanslı terbiyesizliği hamiyetperver halkımızın “ahlak-ı umumiye”sini ifsada memur sözüm ona sapı silik güruhun sefih icraatları var ya?!. İşte ırzı kırıklığın som versiyonu budur diye düşünüyorum.

       Ya şu ne idüğü belirsiz kız ve oğlanların tepinerek “fang fing fo” diye müzikal şov yapmaları ve dırlamaları yok mu? Delleniyorum!

Tümden yadırgı ve yabanıl kusulası şey. Bizim köy de Bekri Mustafa’nın boz eşşeğinin çifte atıp çayırda anırması, bana daha câzip geliyor. Anlaşılan duygularım henüz nötralize olmamış. Hâlâ birçok şeyi algılayıp ilinti kurabiliyorum.

       En iyisi fazla inkıtâya ve inkılâba uğramadan… Kire ve kokuşmuşluğa bulaşmadan… Radyasyonlu, karbondioksitli ve hormonlu kanserolojik maddelerden uzak; şöyle bol oksijenli kekik, yavşan kokan heybetli dağların hür havasını solumak istiyorum.

Hususiyetle kaynaşamadığım kozmopolit insanlara nispet; kurtlarla kuşlarla kaynaşmak istiyorum. Varsın “Dağ Adamı” desinler, “kıtıpiyos” demesinler de…

       Ozon tabakası delinecekmiş, gam değil. Vay laiklik elden gidiyor(!)muş, umurumda mı? Bu gün dünya bilmem ne günüymüş, hadiyin lan!. Mavranıza, mavalınıza başlatmayın şimdi! Safra kesesinden attığınız tafranıza da!..

Alın şu kırılası gitarınızı da, verin kavalımı tek! Dağarcığımdaki arpa ekmeği bana yeter! Kusarım karidesinize, havyarınıza… Ben şu an da kamalakla karaardıcın gölgesine otağımı kurmuş bulunuyorum. Çoban yıldızının doğuşuyla şafağın sökmesini bekliyorum badehȗ

Kendisini Bolu beyi zannedenlereyse buradan haykırıyorum: Çamlıbel de koç Köroğlu, Toroslar da ben… Var mı diyeceğiniz? Deli rüzgârların alıp götürdüğü dedemin türküsünü de ünlemeden edemeyeceğim:

       “Garip bülbül değilim ki

       İnem bağlara bağlara.

       Kartal bakışlı yiğidim,

       Çıkam dağlara dağlara.”

       Dağlar, elbette üç-buçuk çapulcu soysuz PKK’cıların barınağı değildir. Dağlar, bizim dağlarımız. Kuluncuna yaslanılası ve bir türkü çığırılası dağlarımız… Avlaklarında kınalı kekliklerin ötüştüğü ve sürmeli geyiklerin su içtiği dağlarımız…

       Dağlar heyyy!

Haziran Huzuru

 

Sanat doğadadır, kim onu doğadan koparıp alırsa, ona sahip olur
 Heidegger
 
Haziran geldiği zaman içimdeki bahar duygusu olgunlaşır, sanki çocukluktan gençliğe geçmiş gibi delikanlı bir haz içimi sarar. Sokağı, ağacı, gökyüzünü, hatta akan zamanı tenime değiyormuşçasına hissetmeye başlarım. Sabahın serin ama üşütmeyen nefesi, öğlenin tatlı sıcağı, ikindinin masalsı dinginliği ve dinginliği artırarak akşamın kadifemsi dökülüşünü bütün benliğimle hissederim.
 
Haziran dünyadaki bütün olumsuzlukların çekilebilir olduğunu telkin eder içime. Kırgınlıklarım gider, kızgınlıklarım söner, sevgim çoğalır insana ve eşyaya karşı. Ağaçların meyveli dalları, gökyüzünün maviliği, kızıllığı ve hatta karanlığı hiçbir ayda duymadığım hazlar uyandırır bende. Ve her şeyden öte şiirim nükseder.
 
Baharın çiçekleri, yazın meyveleri, güzün tatlı hüzünleri, kışın karlı günleri; bunların hepsi güzeldir. Her birinde doğa başka başka hallere bürünür. Ancak haziran ne bahara benzer, ne yaza.  O ikircikli halidir beni cezbeden yanı belki de. Sokakların, parkların, apartman bahçelerinin, dükkân önlerinin, köşe başlarının; hülasa bütün şehrin dilini şiirceye tercüme eder haziran. Baktığım her yerde, özellikle yumuşacık bir şal gibi evlerin üzerine inen akşamlarında o şiiri gözlerimle görür, kalbimle hissederim.
 
Heidegger’den alıntıladığım epigrafta görüldüğü gibi sanat doğadadır gerçekten de. Haziran bir turnusol kâğıdı gibi o sanatı ortaya çıkarır ve sanatçı ruhu taşıyan insanların gözleriyle göreceği kadar barizleştirir. Ama bunu büyük bir çoğunluk görmez. Onlar yine çocuğun çoluğun üzerine bomba yağdırmaya, insanları kandırmaya, kadınları istismar etmeye, gariplerin ekmeğine musallat olmaya, alın terini çalmaya, çocukları evinden kovmaya, kocalarını aldatmaya, kadınlarına ihanet etmeye devam ederler. Haziran onların takviminde yoktur. Hatta onların takviminde hiçbir ay, hiçbir mevsim yoktur. Kendilerine kurdukları pusunun içine başkalarını da düşürebilmek için debelenir dururlar. Allah’ın verdiği nimetleri, dünyanın güzelliklerini, doğanın olağanüstü hallerini, gözlerindeki nefretle kirletirler.
 
Herkesin duygusal olması, sanatçı ruhu taşıması beklenemez elbette, ancak insani değerlere de sahip çıkmamız, bize sunulan bu güzel dünyanın kıymetini korumamız ve her şeyden önce kendimize saygımızı ayakta tutmamız gerekmiyor mu? Önümüze konulan hayatı canımız, onurumuz, namusumuz pahasına yaşama isteğinin bizleri toplu bir helake götürmese bile bireysel felaketlere sürüklediğini görmemiz çok mu zor? Bunu bireysel çabalarla da, toplumsal gayretlerle de gaye edinip başarmamız şart artık. Aile reisleri, öğretmenler, imamlar, yöneticiler, kanun yapıcılar, kanunları uygulayanlar lütfen kafanızdaki klişe argümanlarla, teoride yazılmış kitaplarla kararlar vermeyin, aklınızı yalnızlığa terk ederek de yapmayın bunu. Kaldırın başınızı şehre bakın, insanlara, ağaçlara, kuşlara, gökyüzüne, güneşe, aya, yıldızlara bakın. Stres altında yaşamaktan, kapitalizmin cenderesinde kalmaktan ve çağın getirdiklerine yenilmekten kurtulun ve aslınıza rücu edin. Çimlerin üzerinde çıplak ayak yürüyün, bir çocuğun başını okşayın, bir kadının gözlerinin içine bakın, bir adamın göğsüne başınızı koyun ve yaratılış gayenizi hatırlayın.
 
Şu güzel ayın doruğa ulaşan güzellikteki güllerini koklamanın çok zamanı yok. Haziran yılda bir gelir. Aslında yeniden başlamak için bütün aylar da müsaittir. Ama haziran daha yumuşak bir dille yapar bunu. Elinde çiçeklerle, dalında meyvelerle, günlerindeki güzelliklerle, akşamlarındaki huzurla çağırır sizi size. İnsanoğlu öyle bir kumaştır ki ne biçersen o şekli alıverir ve bir modellik hakkı ve süresi vardır. İşte o modeli iyi seçip, güzelliği yakalamaktır asıl olan.
 
Bir haziran daha geldi şehrimize, gözümüze, gönlümüze. Haydi, bırakın elinizdeki işleri sokağa çıkın, yumuşacık bir hava sizi bekliyor.
 
Haziran usulca ısıttı tenimi
Bin bir çiçeğin ıtrı çavıyordu
Daldan bir badem koparıp yedim
Havanın huzuru işledi içime
Bu bir şiir dedim
 
Kadife gibi serildi üstüme
Ezanlarla bir akşam kızılı
Gönlümü gökyüzüyle beledim
Yüreğim tarifsiz hazlarla doldu
Bu bir şiir dedim
 
Sonra yavaş yavaş değişti rengi
Lacivert gökte yıldızlar uyandı
Hepsinde bir dilek diledim
Ay bir yâr yüzü gibi belirdi
Bu bir şiir dedim
 
Son yırtılan takvim yaprağından
Böyle bir masal diyarı çıkıvermişti
Perilerin eliyle yıldız tozu eledim
Gök bozkırla birleşiyordu ufukta
Bu bir şiir dedim
 
Akşamlarını en sevdiğim ay haziran
Çağırır kamelyalar, banklar insanı
Hazdan dökülen gözyaşımı silemedim
Güllerin en güzel halini gördüm bağlarda
Bu bir şiir dedim
 
Sevgiyle kalın.

 

Bir avuç güzel insan

8 yıldır bir aradalar ve asla bir menfaat peşinde değiller. Güzel şeyler yaptıklarını düşünüyorlar. Şiirle edebiyatla iştigal ediyorlar. Topluma zerre zararları yok.

Kimsenin kuyusunu kazma peşinde değiller. 7/24 onun bunun yaptıklarını eleştirmekle de geçirmiyorlar vakitlerini... Ne insanların ne de kurumların boyunlarına yük değiller. Makam, mevki ve şöhret peşinde de koşmuyorlar.

Ne devlet kurumlarından ne de özel kurumlardan dilencilik yaparak yürütmüyorlar faaliyetlerini. Maddi ve manevi olarak ‘kendi yağlarıyla kavruluyorlar.’ Dedim ya toplumu bıktıracak eylem ve söylemlerin peşinde değiller. Siyasi menfaat ve söylemlerle hiç işleri olmuyor ama yaşadıkları ilin ve ülkenin dertleri ve sevinçleri onların da dertleri ve sevinçleri oluyor.

Zaman zaman yurdumuzun çok güzel bölgelerine geziler de düzenliyorlar. Bunları doğaldır ki hep kendi ceplerinden karşılıyorlar.

Çok iyi gözlem yapan, yürekleri tertemiz, kimseyi kıskanmayan, kimsenin paçasından çekmeyen insanlar bunlar. Aslı astarı olmayan konularla toplumun bilgi dağarcığını kirleten hiç bir işle iştigal etmiyorlar.

Emekli olanlar emeklilik dönemlerini, halen çalışmakta olanlar boş zamanlarını sevdikleri alanlarla değerlendirmek derdindeler.

Yüzlerce insanı sosyal faaliyet alanlarına çekerek, devletin sosyal konulardaki görev ve sorumluluklarını STK'lar yoluyla kolaylaştırıyor ve bu alandaki devlet görevlerine katkı sunuyorlar. Devletin bu alanda biriken stresini azaltıyorlar. Profesyonel değiller. Amatör ruhla yapıyorlar faaliyetlerini. Onların her biri, görünmeyen sanat erbabı kişiler...

Şiir yazıyorlar, şiir okuyorlar, hikâye ve roman gibi kitaplar yazıyorlar. Hatıralarını yazıyorlar. Bir kitapların basım maliyeti ne ise doğal olarak kuruşuna kadar kendi kısıtlı bütçelerinden karşılıyorlar. Hiç bir kurumu hiç bir görevliyi rahatsız etmiyorlar bu konularda... Üye aidatı bile bile almıyorlar. Bu konuda bir bütçeleri dahi yok. Üye aidatı talebi olsa zaten kısıtlı sayıda devamlılığı olanlar da belki bu işlerden vazgeçip ölümlerini bekleyecekler kendilerine ayrılan köşelerinde.

30 yıldır kültür sanat hizmetinden başka hiç bir amaçları olmayan grup ve dernekler de var.

Onların da bir kuruş özel menfaatleri yok. Onlar da toplum menfaatleri peşindeler.

Ne var ki topluma faydasının olduğunu düşündükleri bu kadar faaliyeti yürütmek için dört duvar arası denilecek kadar bile bir mekânları yok.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ve devletin bu konu ile ilgili diğer teşkilatları, aslında kendi görevleri olan konuları, STK eliyle yapma gayreti içinde olan bu topluluklara bu dört duvar arası mekânlar konusunda yardımcı olmalılar. Ellerinde olanı da ‘parayla kiralama’ kararı almamalılar.

Açıkçası "siz kimsiniz ki bu işlerin peşindesiniz, yapmayın böyle şeyleri" mi demek istiyorlar? Ben böyle anlıyorum. İnsanları bıktırmaya çalışıyorlar. İnsanlarla inatlaşıyorlar. İnsanları üzüyorlar.

Hâlbuki devlet, insanlarla inatlaşır mı? Devlet, iyi işlerle iştigal eden vatandaşlarını maddi ve manevi olarak cezalandırır mı yoksa bunları teşvik mi eder?

Devleti temsil eden birimleri yönetenler insanlara tepeden bakarlar mı? Kibir yaparlar mı?

Milletin makamında kibir ne demek oluyor?

Bu cümleleri okurken bile bıyık altından gülüp kibir yapanlar, “hadi canım sana mı kaldı yazmak, okumak, faaliyet etmek?” diye düşünenler var biliyorum. Sen yıllardır bu işlerin için desin de kaç gramlık faydan dokundu bu alanlardaki sorunlara? Bırak bizim de dokunmasın. “Gül geç.”

Bu nasıl bir anlayıştır? Bu nasıl bir "kültür sanat" kültürüdür?

Gurur yapan, kibir yapan insanlara "Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var." demek istiyorum sadece. Başka da bir şey demiyorum. Diyecek olsam çok şey derim hem üzerim hem de üzülürüm.

Boş verdim.

Hadi eyvallah.

 

 

Suriyeli ve Afganlı Göçmenler (!)

            Sevgili Sami YILDIZ  hocamızın göçmen sorunu ile ilgili yaptığı bir araştırmayı bizimle paylaşmasaydı bu yazı yazılmayacaktı.

            Ağır bir konudur; çünkü başlangıçta yalın  ve   doğrudan insanı, insanla muhatap etmek gibi bir yükü, bir metafizik boyutu vardır. Metafizik boyutu vardır; çünkü insan olduğunuz için önce merhametle donanmış olmanızı gerektirir. Merhamet nuruyla tanışmamış insanın göçmen(!)konusuyla ilgilenmesinde ne samimiyet vardır ne derinlik. Olsa olsa ilginiz sosyal medya küfürbazlarının yüzeyselliğine eş değer bir takıntıdır Çünkü bugünkü anlamıyla göç olgusunu anlayabilmek için siyaset bilimi, tarih, sosyoloji, psikoloji, hukuk, coğrafya gibi disiplinlerin hepsine birden ihtiyaç duyma zorunluluğumuz vardır.

            Bu konuyla ilgili epeyce çalışma yapıldığına şahit olmak sevindirici.(Örneğin Uşak Üniversitesi Göç Araştırmaları ve Siyaset  Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği’nin 6.maddesini ‘’uygulamaya’’ yaptığı vurgu nedeniyle değerli buluyorum)  Diğer akademik çalışmaların da, kavramsal çalışmalarla birlikte  pratik hayattan alınmış ve uygulanmış sığınmacı örnekleriyle konuyu zenginleştirmesi beklenir ki; şehir efsaneleriyle zehirlenen Suriyeli veya Afganlı düşmanlığı sosyal medya cehaletinin insafına terkedilmiş olmasın.

             Ülkemizdeki göçmenler(aslında 2006 tarihli  Resmi Gazetede yayımlanan İskân Kanununa göre bu insanlara göçmen diyemeyiz. Çünkü kanun Türk soyundan gelme ve Türk kültürüne bağlı olma şartını getiriyor. Başlıkta ki parantez ünlemi odur) Savaşın tahrik ettiği can pazarı bu insanları, seçeneksiz bırakmış ve bir yerlere  sığınmaya zorlamıştır. Yani ekonomik konforu hedef alan bir seçim yok ortada.

             Sığınmacılara hayatı kolaylaştırıcı disiplinler içinde  psikoloji, merkeze yerleşir kanaatindeyiz.(’’Mültecilerin göç alan ülkeye yerleşmelerinde ve uyumundaki başarı ve başarısızlıkları o ülkedeki hükümetlerin ve toplumun tutumlarına, göçmenlere destek programlarına ve göçmenlerin fiziksel ve ruh sağlıklarına yönelik kolaylaştırıcılara bağlıdır. (Sue 1977)’’Dünyada göç ile ilgili çok sarsıcı deneyimler yaşanmasına rağmen Türkiye’de benzer bir süreç yaşanmamıştır. Bunun  sosyal, kültürel ve siyasal sebepleri olduğu söylenebilir .Zübeyit GÜN-Türk Psikoloji Bülteni sayı:38 sf.27)

            Son 4-5 yıldır sataşma, aşağılama, küçümseme hatta hakarete varan psikolojik saldırıların küçük çaplı fiziki şiddete dönüşmesinde Ümit Özdağ gibi değil sığınmacı, ülkemiz insanını bile sevme nimetinden mahrum siyasi figürlerle, kurucu iradenin eğitim yoluyla beslediği Batı ajandalı Yahudi tipi milliyetçilik anlayışını saplantıya dönüştürmüş tiplerin sosyal medyadaki duruşlarının etkisi büyük olmuştur.

              Mültecilerin ülke ekonomisine yaptıkları katkı, ticari hayata getirdikleri canlılık  (örneğin sadece Gaziantepte Suriyeli iş insanlarının yaptığı 4 milyar dolarlık yatırım )ve sanayide ağır işleri yüklenimdeki tasarruf gibi maddi ve manevi getirileri hiç görmemezlikten gelerek sadece Batı ezikliğinin verdiği kompleksle Suriyelilerin şahsında kibirlerinden (!) dolayı tepeden baktıkları Arap toplumuna saydırdıkları şuur altı hezeyanlarının neye tekabül ettiğini biz, onları Mekke ve Medine hatıralarından  tanıdığımız Falih Rıfkı Atay kadar tanıyoruz.    

            Yazı uzadığı için kapatacakken İngiliz  Daily Expres’de bir yorumun ‘’Erdoğan’ın, mülteci konusundaki ilkeli duruşu ,siyasi çıkarlardan kaçınması ve mültecileri tamamen güvende olana kadar ülkelerine geri göndermeyi reddetmesi, onun insani değerlere olan sarsılmaz bağlılığının altını daha da çiziyor’’ tespitiyle yazının ikinci paragrafı bire bir örtüştüğü için böyle kapatayım istedim.  Gazete yorumun sağına ’İlk turda salladık, ikinci turda kazanacağız’’ diyen ve insanı gülümseten K.Kılıçdaroğlu reklamı koymuş. Selamlar.                   

 

3 Dakikada Yazılan Destan

Yıl olmuş 2024, İnsanlar hala stadyum kapılarında, eziyete maruz kalmadan içeriye giremiyor. Ayırt etmeksizin, batısı, doğusu, kuzeyi ve güneyi büyük bir eziyet sonucunda girebiliyor stadyuma! tabi girebilirse! Sanki maça değil, Tiger Cave Tapınağına gidiyoruz. Maça bilet alan, almayan her taraftardan haracınızı kesiyorsunuz. Maç izlemeye, şehrinin takımını desteklemeye gelen, her taraftardan da ekstra payınızı alıyorsunuz! Kesilen paradan bir kısmını bakım masraflarına harcasanız da insanlar hala tanımsız kart rezilliğini çekmese! Bu passolig en çok da insanlar kuyrukta beklemeyecek diye çıkartılmadı mı? saat 19:00'da başlayacak maç için, 17:30'da geldiğimiz stadyumun önü ana baba günü gibi kalabalık! Nazilere esir düşmüş, sovyet halkı muamelesi görmek içler acısı bir durum. Emniyet güçleri oluşturdukları kontrol noktasıyla kapıları tutuyor. Kapının önüne gelen her 3 kişiden birirnin kartında sorun çıkıyor. Görevlilerden yardım istiyorsun! 1.5 saat beklediğin kuyruğun sonunda, pasolig sorun masasına gitmeni söylüyorlar! Tam bir rezalet! Hadi gittin diyelim karşılaştığın manzara biletiniz sorun yok yeniden deneyin! Neyseki denediğim 5.kapı bileti okumayı başarmış ve sahaya girmeyi başaran şanslı kişilerden olmuştum. Devlet büyüklerimizin bu konuya el atmaları, hem taraftar, hem emniyet, hemde saha görevlilerini büyük bir eziyetten kurtaracaktır.

Gözlerimiz ve yüreğimiz sahada, beynimiz aynı saatte başlayan diğer maçlardaydı. Hatayspor, Ankaragücü'nün olası puan kayıplarında, Gaziantep'in kaybetmesinde kendi maçımızın sonucuna bakmaksızın ligde kalıyorduk. Hatayspor rakipler içinde ilk golü bulan taraf olmuştu. Çok geçmeden Ankaragücü'de golü buldu. Üzerine biz gol yemiş Antep'te atmıştı. Maçlar bu şekilde biterse küme düşüyorduk. İkinci yarı peş peşe yediğimiz gollerle maç bir anda 3-0 olmuştu. Ümitlerin azaldığı  hatta bitmek üzere olduğu nokta da   Trabzonspor yetişti imdada... Beraberlik golü gelmişti. Konyaspor gol atmışcasına sevindik. Çok geçmeden Ankaragücü yeniden öne geçmişti. Stadyumda büyük  bir sessizlik çığlığı! Öyle bir çığlık ki bu, kulaklar sağır, gözler a'ma, paraşütsüz gidiyoruz... maçların bitimine 3 dakika kalmış, Hatay çoktan fişi çekmiş. Antep desen 2 gol yemesi lazım, umudumuz Trabzon! Evet bitime sadece 3 dakika kala aldığımız haber Trabzon'da Enis Destan sahne alıyor. Konyaspor tribünleri yine bayram yerine döndü. Ayılanlar, bayılanlar, sevincinden birbirine vuranlar. Kalpler duracak, düşünün 1dakika öncesi küme düşüyor, tüm hayalleriniz yerle yeksan oluyor. 1 dakika sonrası sevinçten havalardasınız! Dakikalar 90 olduğunda Enes bir defa daha sahneye çıkıyor. Adeta Konyaspor'u ipten alıyordu. Son saniyelerde Konya plakası yazmak üzere yeniden gün benim günüm diyor, tüm konyasporluların saygısını kazanıyordu... Lig şöyle bir gitti, geldi... İnanın Konyaspor düşme hattında olduğu için değil, Trabzonspor'u,  futbolun doğrularını yaptıkları için tebrik ediyorum. Sonuçta kimse takımının düşmesini istemez!

Son düdüklerle,  Konyaspor Ligde kaldı! Yaptığınız bütün algılar, kirli pazarlıklar, tüm senaryolarınız yalan oldu! Galatasaray ile Konyaspor anlaştı! maç berabere bitecek! İftirasına karşı cepheden, yönetimin futbolcularına yaptığı ödemenin, Fenerbahçe başkanı Ali Koç tarafından yapıldığıydı. Aslında bu minareyi çalmadan kılıfını hazırlama planlarından başka birşey değildi! Bunların derdi düşecek, kalacak takım falan da değil,  nemalandıkları camiaya yaranmak! Eğer öyle olsaydı , Ankaragücü, Hatayspor ve Gaziantep maçlarını da en azından bir defa dile getirirlerdi. 3 İhtimali olan maçtan, en tahmin edilmezi gerçekleşti. Spor yorumcusundan,magazinciye, tiyatrocudan,Astrologa  olayla ilgisi olan olmayan herkes tarafından birşeyler söyleniyordu. Eğer maç berabere bitse bu utanmazlar, Galatasaray konyaspor maçı bağladı diyecekti. Eğer Konyaspor yense, sanki 3 sezondur burada Galatsaray'a maç verneyen biz değilmişiz gibi, Ali Koç teşfik primi verdi iddiasını kabul edeceklerdi. Bazen kazanmak için elinizden gelenin fazlasını yapmanız gerekebilir. Ancak olmayınca da olmaz!

Unutmadan başta Muslera ve Abdülkerim Bardakçı olmak üzere bir çok Galatasaraylı futbolcuya fairplay ruhuna davet ediyorum. Neden bu 2 oyuncu özellikle hemen söyleyelim. Muslera taraflı tarafsız bu ülkede, bir çok kişi tarafından saygı kazanmış bir isimdi. 3.Golde yaptığı kayma hareketi hiç hoş olmadı! Tamam şampiyon oluyorsunuz. Oluyorsunuz da, rakibiniz belki de küme düşecek bukışkırtıcı hareketler hiç yakışmadı. Abdülkerim Konyaspor'un Türk futboluna hediyesiydi! Giresun maçından sonra ağza alınmayacak küfürler yiyip, sosyal medyada yorumlara kısıt getirirken, Konyaspor taraftarı ona sahip çıkmıştı. Seni sen yapan bir kulübe vefa nerede? Tribünlerden Abdül Kerim'e küfür edildi. Küfür hoş karşılancak yada savunulacak bir durum değil, ama sen alt lige gitmeye kalktığında sana sahip çıkan taraftara el kol yaparsan kusura bakmayacaksın. Konya takımı söyleminin akşam ki yaşanan gerginlikle alakası yoktu. Edin Visca rakibinin durumuna saygısından attığı gole sevinmezken, bu durum gerçekten can sıkıcı... Konya ile kalan tek alakasının, giydiği forma numarasını, gelecek sezondan itibaren bırakmasını tememni ediyorum. Bu arada ligden düşen, Hegomanya takımı olmayan Ankaragücü'ne geçmiş olsun dileklerimi sunarım. Ait olduğunuz yere en kısa zamanda gelmenizi ümit ediyorum.

Konyaspor mücadele dışında pek varlık gösteremedi. konyasporun son dönemde en büyük eksiği temaslı oyuncu yoksunluğu, rakip futbolcular babasının tarlası gibi ceza sahamızda geziyor... Lig bitti! iyisiyle kötüsüyle 4 teknik heyet değişimiyle bir sezonu daha geride bıraktık. Vakit kaybetmeden, yönetimin bir toplantı yapıp, Çamdalı hakkında kararını ivedilikle verip, şimdiden yapılanmaya başlanmalı. Kadrodaki, tırnak içinde pekde faydalanamadığımız oyunculara teşekkür edip rota belirlenmelidir. Şahsi kanaatim Ali Çamdalı'nın bir şansı hak ettiğidir. Unutmadan iyi ki Konyaspor'un Ömer korkmaz gibi bir başkanı var. Maç bitiminde yaşadığı duygu yoğunluğu, sonrasında, tribünleri gezip, taraftar içinde sete çıkması takdire şayan bir durum. Aynı tebrikleri, artık bizden biri olan Guilherme Sitya içinde yapıyorum...

Günün sözü: Kurt kışı geçirir ama yediği ayazı unutmazmış....                               

 

Annelik

Geçen gün komşum Huriye teyze ile sohbet ederken bana başından geçen ilginç bir olayı anlattı. Olay baya bir ilgimi çekti…
Bende bu ilginç olayı sizlerle paylaşmak istedim…
İlgimi çekti diyorum çünkü son günlerde yaşanan bazı olaylarla zihnimde ilişkilendirmeme neden oldu bu olay…
İki hafta önce komşum evlerinin bodrum katında hamile bir kedi görmüş iki gün sonrada mutfağın penceresinin önünde gün boyunca aynı kedinin doğum yapmış olduğunu ve sürekli miyavladığını görünce de herhalde karnı aç ondan diye düşünmüş…
Neyse o günün akşamı arka odada bulunan kapağı açık kalmış dolabın içinden el yüz havlusu alacakken bir şeylerin hareket ettiğini fark edince korkmuş ve hemen eşine haber vermiş…
Eşi de gelip bakmış birde ne görsün dört tane yeni doğmuş birkaç günlük kedi yavruları…
Tabi çok şaşırmışlar bu duruma nereden nasıl geldi bunlar buraya diye…
Çok geçmeden anlamışlar ki; kedi bodrum katta doğum yapmış komşum evde yokken de hava alması için açık bırakılan mutfağın camından yavrularını daha güvenli bir yere yani o dolabın içine taşımış…
Camın kapalı olduğunu görünce de resmen açın camı diye yalvarmış yavruları için…
Lafa gelince de hayvan işte der geçeriz…
Hayvan da olsa insan da olsa annelik evrenseldir…
Anneliğin dini dili ırkı insanı hayvanı olmaz annelik bambaşka bir şey…
Tabi insan, üstün olarak yaratılmış varlık. Annelik ise bu üstünlüğünde üstünde ama şu sıralar bunu unutmuş ve bir kedicik kadar olamayan anneleri de görmek mümkün toplumda…
Ne demek istediğimi az çok anlamışsınızdır…
Anne var adı hayvan ama yavruları için çırpınan. Anne var adı insan ama yavrusunu sokağa bırakan. Birde anne var oda insan evladı olmayanın karnını doyuran…
Evet, Nisa Mihriban bebekten bahsediyorum…
Tamam, olayın iç yüzünü bilmiyorum günah almak da istemem ama ne olursa olsun bu bir caniliktir bunun başka bir açıklaması yok…
İnsan ne kadar çaresiz olursa olsun bu caniliği bu bahaneyle örtbas edemez…
Bu ülkede bir otorite var, bir sosyal devlet var. Devlet vatandaşını böyle bir caniliği yapmaya asla mecbur bırakmaz…
Zira devletin himayesinde bulunan nice yavrucaklar var nice anneler var…
Buna rağmen Nisa bebeğin yaşadığını yaşayan birçok bebek var olmaya da devam ediyor ne yazık ki…
Ana babanın hatasını günahsız yavrucaklar çekiyor olan onlara oluyor…
Herkes evlat sahibi olabilir lakin gerçek anne baba olmak hele hele gerçek annelik bambaşka bir şey…
Allah ıslah etsin böylesi anneleri diyorum başkada bir şey demiyorum diyemiyorum…
Ama şunu da söylemeliyim ki; toplumda ahlaki düzen bozulmaya devam ettikçe insanı insan yapan vicdan, merhamet, edep en önemlisi de Allah korkusu yok olup gidiyor maalesef…
Allah sonumuzu hayretsin ne diyelim…

TE’VÎLÂTܒL-KUR’AN’ ın Türkçeye Tercümesi’nden NOTLAR -11-

10. CİLT’ten Notlar 

* “Firdevs” Bir izaha göre Rumca bir kelime olup bahçe dernektir. Allah (c.c.) cenneti değişik isimlerle anmıştır. Bunlardan bir kısmı Adn, Naîm, Me’vâ, Firdevs’tir. [İsimleri çok olmakla birlikte] gerçeklikte cennetler tektir. Çünkü “Adn”  kelimesi ikamet yeri demektir. Naîm, verilen nimet, Me’vâ da aynı şekilde ikamet yeri demektir. Sonra Firdevs, Adn, Me’vâ bunlar naîm, yani nimetlerdir. Bazı rivâyetlerde Hz. Peygamber’den (s.a.) şöyle hadis nakledil­miştir: “Firdevs, cennetin en yücesi, tam ortası ve en güzel yeridir”. Eğer bu rivâyet sabit ise o, bahsedildiği gibidir. (s.20)

* Allah’ın insanı yaratmış olmasının sadece ölüm için değil “Sonra da kıyâmet gününde tekrar diriltileceksiniz” [Mü’minûn, 23/16] buyruğunda bildirildiği üzere hesaba çekmek amacıyla diriltmek için olduğunu söyleriz. (s. 28)

* “Heyhâte heyhâte” [Mü’minûn, 23/36] bir işin olmasının uzaklığını ve inkârını ifade için kullanılır ve “uzak ki ne uzak!” yani asla olmayacak iş demektir. (s. 42)

* Resûller de diğer insanlar gibi emir ve yasaklarla imtihan edilirler. (s. 50)

* “Verdiklerini, Rablerine dönecekleri inancından dolayı kalpleri ürpererek verenler…” [Mü’minûn, 23/60] Bu âyette şöyle bir işaret de vardır: Nasıl ki günah işleyen günahından ötürü korku içinde olursa, taat içinde olan da itaatinde Allah’tan bir korku içinde olur. Hz. Âişe’den (r.a.) bu yönde bir rivâyet bulunmaktadır. O bu âyeti Hz. Peygambere (s.a.) sormuş ve “Bu âyette sözü edilenler içki içenler, hırsızlık yapanlar ve zina edenler midir?” demiştir. Hz. Peygamber cevap olarak: “Ha­yır! Onlar oruç tutanlar, namaz kılanlar, sadaka verenler ancak bu halde iken yaptıkları ibadetlerin kabul edilip edilmediği konusunda kaygı duyanlardır. Onlar hayır işlerde yarışırlar!” buyurmuştur. “Kalpleri ürpererek” anlamına gelen kavl-i celîlin bu şekilde değil de, “Kalpleri, Rab’lerine ne ile/nasıl döne­cekler, saîd olarak mı yoksa şakî olarak mı? diye korku içinde olurlar, şeklinde yorumlanması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. (s. 57)

* Bazıları şöyle demişlerdir: “Berzah”, iki sûra üfleyiş arasında olan zamandır. Bazıları da “Berzah” ölüm ile yeniden dirilme arasında geçecek olan zamandır, demişlerdir. Bu, Kelbî ve Katâde’nin görüşleridir. Mücahid ise şöyle demiştir: Berzah, ölüm ile dünyaya yeniden dönme arasına konulan engeldir. İbn-i Kuteybe ve Ebu Ubeyde ise şöyle demişlerdir: Berzah, dünya ile ahret arasında olan dönemdir. Onlar İki şey arasında kalan her şey berzahtır, demişlerdir. Ebû Avsece: “İki sınır, yani dünya ile ahiret arasında kalan zamana berzah denir demiştir. Yine o, berzah, düz araziye denir demiştir. Berzahın aslı, hâciz, yani iki şeyi birbirinden ayıran engel demektir. (s. 87)

* Kabir azabının hissedilmesi uyku halinde iken vücuttan ayrılan idrak edici ruhun (nefs-i derrâke) bir halet-i ruhanîye şeklinde hissetmesi olup, insanın biyolojik canlılığını sağlayan ruhun hissetmesi şeklinde değildir. Bu aynen uyku halindeki birinin rüyasında kendisini bir belâ ve sıkıntı içinde gör­mesi ve şiddetli korku içinde olması ve kendisini daha önce bilmediği, hakkın­da bir haber duymadığı bir mekâna atılmış görmesi gibi olur ve onda canlıların belirtileri olur. Buna göre kabir azabının insana hayat veren biyolojik canlılık anlamına gelen ruh ile değil de eşyayı idrak edici/kavrayıcı ve hissedici ruh ile olması söz konusudur. (s. 96)

* Allah, her ne kadar iki cihanda da mâlik ise kendisini özellikle “Din gününün sahibi” [Fatiha, 1/4] diye nitelemesi, o gün mülkünde hiç kimsenin kendisine ortak çıkmasının söz konusu olamayacağı içindir. Dünyada iken mülkte ortaklığa yeltenenler olabilir. Ama o günde mülkün sadece ve sadece O’na özgü olması böyle bir nitelemeyi hikmetli kılmıştır. (s. 99)

* “Bağış­lasınlar, hoş görsünler” [Nûr, 24/22] mealindeki beyanla [yüce Allah] affetmeyi ve görmezden gelmeyi, bağışlamayı ona [Peygamber aleyhisselâma ve ona inanlara] emretti. Yani size kötülük yapanın yaptığını unutun ve bağışlayın, hatta onun yaptığı kötülüğe karşı sizin onu bağışlamanızı da anmayın, onun hatasından bahsetmeyin. Çünkü affın belirtilmesi başa kakmak gibi gö­rülmüştür. Tıpkı şu ilâhî beyanda olduğu gibi: “Sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın.” [Bakara, 2/264] Çünkü başa kakma ve bu şekilde in­citme sadakayı boşa çıkarır. (s. 151)

* İktidarsız ya da iğdiş edilmiş olsa bile bir erkeğin yabancı bir kadınla baş başa kalması caiz değildir. ( 173)

* Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Ey gençler topluluğu! Sizden evlenmeye gücü yeteniniz hemen evlensin! Çünkü o gözü daha iyi sakındırır ve iffeti daha iyi korur. Kimin de gücü yoksa o zaman oruç tutsun. Çünkü oruç onun için kalkan olur.” Yine rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) Hz. Ömer’e “Kızlarını ne yaptın?” dedi. “Onlar yanımdalar yâ Resûlallah!” diye cevap ver­di. Hz. Peygamber “Onlar ergenlik yaşına geldiler mi?” dedi. O, “Evet!” dedi. Hz. Peygamber “Sen onlardan birini dengi olan birinden alıkoyar ve evlenme­sini geciktirirsen mutlaka her gün sevabından bir kırat eksilir!” buyurdu. Bazı haberlerde de şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Bir kimsenin çocuğu evlilik çağına gelir ve onu nikâhlama imkânı da bulunur, buna rağmen onu evlendirmez de çocuğu bir günah işlerse günah aralarında ortak olur.” (s. 179)

* Zenginlik ve bolluk fesada, darlık ve yoksulluk da fesattan alıkoymaya sebep olabilir. Yahut bunlardan birinin diğerine üstünlüğü konusunu hiç ele almamak gerekir. Zira her ikisi de kulların kendisi ile sınandığı hallerdir: Şunlar fakirlik ve darlık yüzünden sabır ile ötekiler de zenginlik ve bolluk yüzünden şükür ile sınanmaktadırlar. Bu itibarla bunlardan birinin diğerine üstünlüğünü konuşmak lüzumsuz bir kelâm etmektir. (s. 183)

* Mümin, kendisine fitnelerden hiçbir şey dokunmadan ecir kazanabilir, bazen da fitnelerle imtihan edilir de Allah onu sabitkadem kılar. O şu dört hal üzere bulunur. Belâya mâruz kalırsa sabreder, verilirse şükreder, söyledi mi doğru söyler, hükmetti mi adaletle hükmeder. O diğer insanlar arasında ölülerin kabirleri arasında yürüyen bir diri gibidir. Nur üstüne nur. O beş nur içinde döner dolaşır; sözü nurdur, ilmi nurdur, girişi nurdur, çıkışı nurdur, kıyamet gününde cennete varışı nurdur. (s. 192)

* Kâfirler kıyamet gününde yüzüstü kapanmış halde, sürünür bir vaziyette olacaklardır. Müslümanlar ise ayakta, dik ve düz halde yürüyor olacaktır. (s. 213)

* Bazı fakihlerimiz Ebû Hanîfe’nin ihtilam olmaması halinde ergenlik yaşının on sekiz olarak belirleme şeklindeki görüşünü destekleme bağlamında şöyle demişlerdir: Çünkü oğlan çocukların­da ihtilam olma ortalama on beş yaşına ulaşmaları halindedir. Onlar belki bu yaştan önce ihtilam olurlar, belki de ergen olmaları bu yaştan daha sonra olur. Mâruf olana göre âlimler on iki yaşından küçük olanların ihtilam olmama­sı, on iki yaşına ulaşınca da ihtilam olmasının ihtimal dâhilinde kabul ettiler. Bu durumda ihtilaf edenler arasında ortalama yaş olarak kabul edilen on beş senenin üzerine, on iki yaşında ergen olma ihtimaline binaen nasıl ki üç sene ilâve varsa üç sene eklediler. [Yani en son 18 yaş dediler.] (s. 229)

* Yoksul ve ihtiyaç sahibi biri peygamberlik görevine liyakatte zengin ve varlıklı kimselerden daha elverişlidir. Çünkü insanlar zengin, mülk ve saltanat sahibi kimselere zaten tâbi olurlar. Eğer Hz. Peygamber (s.a.) zengin, varlıklı, mülk ve saltanat sahibi biri olsaydı o takdirde sırf Hakka hak olduğu için uyanlarla araları ayırt edilemezdi. Fakir ve kendisi muhtaç biri olması halinde bu ayırım kolaylıkla yapılabilir. Ancak sahip olduğu mal mülk ve saltanat peygamberliğinin alâmeti ise -Dâvûd ve Süleyman peygamberlerde olduğu gibi- o takdirde hükümranlık -duasında da olduğu gibi- onun risâletinin mucizesi olur. “Rabbim!” dedi, “Beni bağışla; benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver bana.” [Sâd, 38/35] (s. 255-256)

* İlim öyle bir izzettir ki onunla zillet asla bir arada bulunmaz. O, sahibine asla horlanma ve kahır getirmez. (s. 268)

* Yüce Allah kâfirlerin amellerini bir keresinde savrulmuş toz zerrecikleri, bir defasında kül, bir defasında serap, başka bir yerde kuvvetli yağmurun üzerindeki toprağı silip süpürdüğü yalçın kayaya benzetmiştir. Buna mukabil müminlerin amellerini de sabit, sağlam ve benzeri niteliklerle anlatmıştır. (s. 274)

* “Aksine onlar, başka değil, hayvan sürüsü gibidirler.” [Furkan, 25/44] Bazıları dediler ki: Onlar [kâfirler] hayvanlar gibidir, çünkü onların bütün kaygıları aynen hayvanların kay­gıları gibidir; yemekten ve içmekten başka bir şey düşünmezler, bunun dışında başka bir dertleri yoktur. Hayvanların akıbetleriyle ilgili herhangi bir düşün­celeri yoktur. Buna göre kâfirler bu yönden aynen hayvanlar gibidirler. “Hatta tuttukları yol bakımından daha da sapkındırlar.” [Furkan, 25/44] Birtakım yorumcular “daha sapkındırlar” ifadesi hakkında dediler ki: Çünkü hayvanlar Rablerini ve yaratıcılarını bilir, O’nu lisân-ı hal ile anarlar, oysa kâfirler ne Rab’lerini tanırlar ne de O’nu anarlar. Yahut “onlar daha sapkındırlar” çünkü çocuk edinme, şerik (ortak) isnadı gibi Allah’a lâyık olmayan birtakım yakıştırmalarda bulunurlar, ibadette O’na başkalarını ortak koşarlar. Oysa hayvanlar bunlardan hiçbir şeyi yapmaz, bu itibarla onlar kâfirlerden daha üstündür. Bazıları dedi ki: “Onlar daha sapkındırlar” çünkü hayvanlar yola sokulduğu zaman yol boyunca gi­derler, oysa kâfirler kendilerine hidâyet edilip doğru yola çağrıldıkları halde hidâyeti bulup da yola girmezler, davete icabette bulunmazlar. Bu itibarla onlar daha sapkındırlar. Yahut şöyle denir: “Onlar daha sapkındırlar” çünkü kâfirler hem kendileri saparlar hem de başkalarını yoldan çıkarıp saptırırlar, oysa hay­vanlar öyle değildir. (s. 291)

* Yağmura rahmet denilmesi, Allah’ın rahmetinin eseri olması sebebiyledir. Aynı şekilde cennete de rahmet denilmektedir, çünkü oraya giren ancak O’nun rahmetiyle girecektir. (s. 294)

* “Yine anılan o iyi kullar, asılsız şeylere şahitlik etmezler.” [Furkan, 25/72] Bazıları dedi­ler ki “lâ yeşhedûne’z-zûra” yani “asılsız şeye şahitlik etmezler”  cümlesinden maksat “zûr” mekânına uğramazlar demektir. “Zûr” ise müziktir. Buna göre âyet “onlar müzik icra edilen mekânlarda bulunmazlar” anlamındadır. Bazıları da şöyle yorum­lamışlardır: “Zûr”a şahitlik etmezler, “Zûr” da yalan demektir. Buna göre âyet “Yalancı şahitlik yapmazlar” anlamındadır. (s. 318)

* Hasan-ı Basrî dedi ki: Vallahi bir Müslüman kul için çocuklarını, çocuklarının çocuklarını ve yakınlarını Allah’a itaatkâr görmekten daha sevimli bir şey yoktur. Ve dedi ki: Onları Allah’a itaatkar görürüz de buna sebep gözlerimiz aydın olur. (s. 320)

* Bazı müfessirler şu açıklamayı yapmıştır: Firavun, [Hz. Musa’ya iman eden sihirbazların] ellerini ve ayaklarını kesmek, asmak gibi tehdit etmiş olduğu işkenceden bir kısmını onlara fiilen uygulamıştır. Ne var ki âyette onlara yönelttiği tehditleri gerçekleştirdiğine dair bir açıklama bulunmamaktadır. O yüzden biz yalana düşme korkusuyla bu gibi açıklamalara girmiyoruz. (s. 344)

* “Ezlefekallah”, Allah seni kendisine yakın etsin anlamındadır… “ez-Zülef” konaklar ve menziller demektir. Çünkü konaklar yolcuyu gideceği yere yaklaştırır. (s. 348)

* “Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır…” [En’am, 6/160] Bu beyanda “Kim iyilikle gelirse” denilmiş, “Kim bir iyilik işlerse…” denilmemiştir. Bu da belirttiğimiz gibi amellerin makbul olabilmesi için kişinin dünyadan tevhit üzere göçmesi, işlediği hayırları bozmaması şartı olduğunu gösterir. (s. 358)

* “Mercum” taşlanarak öldürülen demektir. Öldürmenin en şiddetlisi recimdir. (s. 367)

* Peygamberler, Allah’ın izni olmadan, helak olmaları için kavimlerine beddua etmezler. Görmez misin ki, Allah, Yûnus peygamberi kendisinden izin almadan kavmi arasından çıkıp gittiği için azarladığını bildirmiştir. O, izinsiz çıkması sebebiyle azarlandığına göre, bir peygamberin kavminin helak olması için izinsiz bir şekilde beddua etmesi muhtemel değildir. (s. 367)

* “Va’z” işin sonunun nereye varacağını kâh korkutarak kâh müjdeleyerek bildirmek, öğüt vermek demektir. (s. 375)

* Musa kıssası ve diğer peygamberlere ait kıssalar kitapta [Kur’anda] değişik yerlerde farklı lafızlarla, değişik şekillerde, bir takım takdim ve tehirlerle anlatılmıştır Bundan da maksat şahitlik, bilgi aktarımı vb. konularla ilgili pek çok ahkâmda lafızların harfi harfine korunmasının gerekmediğinin, aktarırken mananın korunmasına odaklanmak gerektiğinin anlaşılmasıdır. (s. 416)

* Kendisine bir haber gelen kimsenin görevi, o konuda –haberin yanlış ya da yalana ihtimali bulunması halinde- hak ve hakikat ortaya çıkıncaya kadar beklemesidir. (s. 440)

* Yüce Allah’ın nesneleri var edip bu âleme bahsedilen faydala­rı yaratması, ayrıca bütünüyle bu âlemi yaratması insanları sınamak içindir; bundan dolayı onlara emirler vermekte, birtakım yasaklar getirmektedir. Son­ra sonucu almak için onlara bir âhiret (akıbet) âlemi tayin etmiş ve orada itaat edeni ödüllendirecek, isyan edeni ise cezalandıracaktır. Eğer böyle bir akıbet (sonucun alınacağı öbür dünya) olmazsa o zaman bütün bu yaratmalar abes olurdu ve hiçbir hikmeti olmazdı. Çünkü bir binayı yapan, ondan elde etmek istediği bir yarar olmaksızın sırf onu yıkmak ve yok etmek için yaparsa, o za­man yaptığı işi hikmetten uzak ve tamamen anlamsız olurdu. Aynı şekilde evrenin yaratılması da böyledir. Eğer amaçlanan bir akıbeti olmayacaksa o da hikmetten yoksun ve anlamsız olacaktır. Âyetler, onlara inananlar ve tasdik edenler içindir. Onlara inanmayan ve tekzip edenler için ise lehlerine değil aleyhlerine âyetler olacaktır. (s. 487)

* Biz Allah’ın belirttiği üfleme, sûr gibi şeyleri şudur ya da budur diye açıklama yoluna gitmiyoruz. Ya da onun şu ya da bu olduğuna işaret anlamına gelecek bir söz de etmiyoruz. Ama bun­larla ilgili olarak Hz. Peygamber’den bir açıklama (tefsir) gelmişse o takdirde o doğrultuda açıklama yapılır. Hem bu, ameli gerektiren bir konu da değildir ki bundan dolayı onun sıhhatini ya da çürüklüğünü ortaya koyma külfetine girelim. Bu sadece tasdiki gerekli olan bir haberdir. Bu itibarla “nefh”, yani üf­leme ve sûr hakkında nasıl geldi ise öyle kabul ediyor, onları açıklama yoluna gitmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir. (s. 489)

Üretim Bağımsızlık İlişkisi

Üretkenlik, iktisadi kalkınmanın en önemli motoru olduğu hepimizce bilinir. Meşru ve mübah olan her şeyin üretilmesi, ihtiyaç olduğu kadar aynı zamanda bir vatandaşlık görevidir. Köylünün ürettiği ürünler, şehirlinin icra ettiği ticaretler, sanayicinin çevirdiği çarklar bütünüyle iktisadi kalkınmanın bir gereğidir. 
İktisadi kalkınma, milli gelirin yükselmesine vesile olan en doğru yoldur. Milli gelirin yükselmesi, dünyadaki refahın sağlanmasına katkı sağladığı inkar edilemez. 
Her türlü üretkenlik ve iktisadi kalkınma, dünya hayatının refahı yanında ebedi hayatı kazandıracak bir yola vesile oluyorsa büyük bir nimet olur. İşte “ Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver...” ayetindeki dua bunu ifade ediyor. 
Fert ve devlet zenginliği güç, kuvvet olup adaleti, içtimai yardımlaşmayı, mütevazılığı sağlıyorsa; arkasından özellikle Allah’a kul olmayı getiriyorsa ne kadar şükretsek azdır. 
Haram yollarla yapılan veya harama götüren üretkenlik, dünyada kalacağı gibi ebedi hayatı zindana çevireceği izahtan varestedir. 
Üzerinde durulması, konuşulması oldukça önemli olan bu konu ehli tarafından daha iyi izah edileceğinden eminim. 
Aslında benim ifade etmek istediğim hedef nokta bu değildir. Şüphesiz devlet ricali, iktisatçılarımız,sanayicilerimiz bu konunun önemini çok iyi biliyorlar. Benim özellikle vurgulamak istediğim nokta iktisadi kalkınmanın bağımsızlıkla bağlantılı olduğunu söylemektir. Gücümüz varsa vatanımızı başta olmak üzere her türlü kutsalımızı müdafaa edebiliriz. Ayasofya’yı açar her türlü iç ve dış terörü önleyebiliriz. Evimizde rahat uyur normal hayatımıza devam edebiliriz. 
Güçlü değilseniz iç ve diş canavarlara yem olmaktan başka bir yol olmadığı tarihi hadiselerle ispatlanmıştır. Onun içindirki Allah cc bizi bu konuda özellikle uyarıyor. Hatta şöyle emrediyor:“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.”Enfal 60. 
Şüphesiz zaman ve zemin neyi gerektiriyorsa ona göre güçlü ve hazırlıklı olmak zorundayız. İşte güçlü olmanın yolu da iktisadi kalkınmadan geçer. Onun için Türkiye’nin her tarafında bulunan sanayici kardeşlerimize, üretici köylümüze ve güçlü olmamıza katkıda bulunan herkese müteşekkiriz. Özellikle son zamanlarda devlet ricalimizin silahlanmaya verdiği önemi takdirle karşılıyoruz. “Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır” hadisindeki mesaj oldukça önemlidir. 
Bu arada her üretici kardeşimize hatırlatmakla mükellef olduğumuz bir noktayı belirtmek isterim. Doğruluk,kalite,sözde durma,haram-helal ölçülerine dikkat etme ve özellikle Allah’a karşı kulluk görevlerimizi yerine getirme ilkelerinden ödün vermeyelim. Allah’a emanet olunuz. 

İnsan Neden Alzheimer ve Demans Olur?

Vücut yönetim sisteminde saç ayağı şu şekildedir:

Yasama, beyin tarafından yürütülür.

Yürütme, beyincik uhdesindedir.

Yargı, vicdanın işidir.

Beynin meclis gibi farklı komisyonlarla çalışır ve genel kuruldan kabul gören kararlar yasama süreci tamamlandığı için yürütmeden sorumlu beyinciğe gönderilir onun takibinde uygulamaya koyulur.

Kararların ahlaki olup olmadığı da vicdan tarafından denetlenir.

Yönetimin bu üç ayağı kâinatın değişmez düzeni gereği yenilenme/inovasyon ile yoluna devam etmek durumundadır.

İnovasyon/yenilenme kâinatın en geçerli kanunudur.

“Her gün yeniden doğarız

Bizden kim usanası”

Beytiyle Yunus Emre bu kanuna dikkat çeker.

Kendini yenilemeyen ölür.

Beyin/Beyincik ve Vicdan aktif tutulmaz, yeni bilgi ve tecrübelerle beslenmezse önce küçülür, sonra ölür.

Kur’an-ı Kerim’de Allah bu değişmez hakikati şu ayetle ifade eder:

“Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir!” İbrahim, 14/7.

Nimete şükür onu yaratıcının istediği doğrultuda aktif kullanmaktır.

Kullanılmayan nimet israfa girdiği için geri alınır.

Çünkü kâinatta israfa müsaade edilmez.

Bu görüşleri ifade ettiğimde kamuoyunca iyi tanınan ve Alzheimer ve Demans olan kişiler örnek verilerek şu soru soruluyor:

Filan meşhur hoca, bilinen kişi sürekli okuyordu/yazıyordu/konuşuyordu. Nasıl bunlar Alzheimer/Demans olur?

Cevabım şudur:

O bahsettiğiniz kişiler beyni tatile göndermiş beyincik üzerinden sürekli tekrar eden hazır yiyiciler olduğu için Alzheimer/demans oluyorlar.

Beyin sürekli yeni bilgiler, yeni görüntüler, yeni tecrübeler, yeni yüzler, yeni coğrafyalar, yeni lezzetler, yeni sentezler, farklı fikirler, değişik görüşlerle beslenir.

Beyin asla tekrar etmez, kesinlikle tekrar sevmez.

Beynin tekrar dışında ve onun bir çeşidi olan diğer bir düşmanı da stres…

Stres geçmiş ve geleceğe dair aynı noktaya takılıp, sürekli aynı şeyleri tekrar edip, kısır-döngüyle beyni yakmak demek…

Tekrar beyinciğin işidir. Hatta beyinciğin yürütmesi için verilen emirlerin dahi beyin tarafından sürekli güncelleme/yenileme/tazeleme/inovasyona tabii tutulması Allah’ın kesin emridir.

“Göklerde ve yerde kim varsa her ihtiyacını Ondan ister. O her gün yeni bir iştedir.” Rahman, 55/29.

Son nefese kadar aktif bir beyin istiyorsanız hayatınızdaki tekrarları azaltın, yenilikleri çoğaltın, en kötü tekrar stresten uzak durun.

180 kere de olsa tekrar iyidir yaklaşımı sizi Alzheimer ve demansa götürür.

Bizden söylemesi…

Why Do People Get Alzheimer's and Dementia?

In the body management system, the trivet is as follows:

Legislation is carried out by the brain.

Execution is the responsibility of the cerebellum.

Judgment is the job of conscience.

The brain works with different commissions, such as the parliament, and the decisions accepted by the general assembly are sent to the cerebellum responsible for the executive, after the legislative process is completed, and they are put into practice.

The morality of decisions is also checked by conscience.

These three pillars of management must continue on their way with renewal/innovation due to the immutable order of the universe.

Innovation/renewal is the most valid law of the universe.

“We are reborn every day

"Who can get tired of us?"

Yunus Emre draws attention to this law with his couplet.

Those who don't renew themselves die.

If the Brain/Cerebellum and Conscience are not kept active and fed with new knowledge and experiences, they will first shrink and then die.

In the Holy Quran, Allah expresses this immutable truth with the following verse:

“If you are grateful, I will surely increase you (my blessing), and if you are ungrateful, surely My punishment is severe!” Abraham, 14/7.

Being grateful for the blessing means actively using it in the direction the creator wants.

Unused blessings are taken back because they are wasted.

Because waste is not allowed in the universe.

When I express these views, people who are well known to the public and have Alzheimer's and Dementia are given as examples and the following question is asked:

So-and-so famous teacher, well-known person was constantly reading/writing/speaking. How do these become Alzheimer's/Dementia?

My answer is this:

Those people you mentioned get Alzheimer's/dementia because they are fast eaters who constantly repeat things through the cerebellum, which has sent the brain on vacation.

The brain is constantly fed with new information, new images, new experiences, new faces, new geographies, new tastes, new syntheses, different ideas, and different views.

The brain never repeats, it definitely does not like repetition.

Another enemy of the brain, other than repetition and a variant of it, is stress…

Stress means fixating on the same point about the past and the future, repeating the same things over and over again, burning the brain in a vicious circle...

Again, it is the job of the cerebellum. In fact, it is God's strict command that even the orders given to the cerebellum to be carried out are subject to constant updating/renewing/refreshing/innovation by the brain.

“Everyone in the heavens and the earth asks Him for all their needs. He is at a new job every day.” Rahman, 55/29.

If you want an active brain until your last breath, reduce repetition in your life, increase innovations, and stay away from the worst stress.

The 180-times-again-is-good attitude will lead you to Alzheimer's and dementia.

It's up to us to tell you!

 

8. Sezon Finali

Dile kolay, tam sekiz yıl geçmiş. İlk anından itibaren katılmaya çalıştım. Daha doğrusu yazdığım şiirleri teste tabi tutmak, kıymetli şairlerin huzurunda şiirimin kalitesini ölçmek için aksatmadan bu nadide programa devam ettim. İyi ki etmişim, çünkü her şairden, her üstattan bir şeyler aldım, onların mesajlarına kulak verdim. Okunan her şiir bende çok değişik duyguların oluşmasına zemin hazırladı.  

Selçukya benim gözümde; “Şiir Okulu”. Şiire meraklı olan, “ben de bu konuda bir şeyler okuyacağım, yazacağım…” diyenlere kapısını açan, Kültür dostu, şiir sevdalılarının otağı, zümre-i muhabbet yatağı, sevginin halelendiği mekan, gönül insanlarının dilârâ tavırlarının ete kemiğe büründüğü hal…Kamil insan görmek isteyenlerin, tevazunun muşahhas örneklerinin yaşandığı yuva; SELÇUKYA!    

Her hafta Pazartesi günleri; “Şiir Akşamları” adıyla uzun zaman İl Halk Kütüphanesi salonunda tüm şair ve yazarların katılımıyla; temiz toplum oluşturmayı, kardeşliği, barışı, birlik ve beraberliği tesis etmenin mücadelesini vermiş ve başarılı da olmuştur.

Selçukya için mekân önemli değil. İl Halk Kütüphanesi olmazsa –ki olmadı da. Aslında Kütüphane salonu en uygun yerdi. Zira; kültürün konuşulduğu en müsait ortam buralardır. Ama kültür adamları, kültür konularına şaşı bakarsa bu salonlarda artık eğlence programları, kermesler, düğün ve nişan organizasyonları yapılır.- Temad (Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği)’da yapıldı şiir akşamları. Temad yöneticilerine teşekkür ederim.

“ŞİİR OKULU” programlarını okullarda taşıdık. Okullarda şiir bir başka oluyor. Öğrencilerin ve öğretmenlerin katkısı ile daha şuurlu hale geliyor. Finalden sonra yeni sezonda da “OKULLARDA ŞİİR” devam edecek. İlk yılki acemiliğimizi üzerimizden atmış olacağız ve değişik, daha geniş kapsamlı projelerle, halkımızın da katılacağı bir uygulama ile siz kıymetli şiir dostlarının karşısına çıkacağız Allah izin verirse.

Hamdolsun, Şiir Programlarımız halkta güzel karşılık buldu. Bu konuda; kararlılık, sabır, azim, dürüstlük, tevazulu davranış…başarıya götüren en büyük etkendir.

Yeni sezonda görüşmek üzere tüm şiir gönüllülere hayırlı tatiller ve iyi bayramlar dilerim. 

Bir Avuç Sevgi!

Bak doğaya fikreyle, kudretiyle saran var,
Olanlara şükreyle, hikmetiyle gören var,
Yaratanı zikreyle, şefkatiyle veren var,
Herkesin yüreğinde, dostluk bir avuç sevgi! 

Dokunun cananlara, coşkulara hız gelsin,
Dertlere derman olsun, sorunları vız gelsin,
El ele tutuşun da, tüm engeller az gelsin,
Herkesin yüreğinde, bitmez bir avuç sevgi!

             Samimiyet!

Tertemiz bembeyaz tortusuz hayat,

Dostların geçtiği yol samimiyet,

Amasız fakatsız korkusuz hayat,

Yıkmayan dökmeyen yel samimiyet!

 

Alnı açık gezer dümdüz saflarda,

Hiç hilafı olmaz asla laflarda,

Her zaman her vakit gözü aflarda,

İnsanca uzanan el samimiyet!

 

Göründüğü gibi gezer dolaşır,

Gönüller fetheder cana ulaşır,

Muhabbetlerle her yana ulaşır,

Sevgiyle sarılan kol samimiyet!

 

Kafanın içinde art niyet yoktur,

Aslından süzülen berraklık çoktur,

İçilen süt gibi bembeyaz aktır,

Riyaları silen sel samimiyet!

 

Kalpleri fetheyle Yunus misali,

Bitmeyen vefada Yusuf emsali,

Mecnunlar içinde Leyla timsali,

Düpedüz dosdoğru kal samimiyet!

 

Elinle dilinle kimseyi kırma,

Şefkat kanadı ger ilgisiz durma,

Günahı setreyle yüzüne vurma,

Elif gibi dimdik ol samimiyet!  

 

Emanet

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÕZÜYLE

               Aşık Ataroğlu

 

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

Sevgili dostlar, bu muhabbetimiz de emanet üzerine olsun istedim. Nedense biz millet olarak hatta insanlık olarak bu emanet konusunu ya anlayamadık yada anlamak istemiyoruz. Bir türlü içimize sindiremedik.

Bence insanın eğitiminde en önce verilecek ders emanet olmalı. Ana dilimiz gibi emanetin ehemmiyetini öğrenmeliyiz. Annenin babanın en önemli görevi olmalı bu emanet duygusunu evladına kazandırmak. Ama tabi duyguyu kazandırmak kendi yaşantılarıyla tezat teşkil etmemeli.

Bu duygu ve alışkanlık eğitimine okullarımızda daha da şumullü olarak devam edilmeli ve kazandırılmalı.

Bir japon atasözünde derk ki " Bize bu vatan atalarımızdan miras kalmadı, gelecek nesillerden emanet aldık"

Bu pencereden bakarak vatanımız bayrağımız cumhuriyrtimiz kültürümüz(gelenek görenek örf adetlerimiz  edebiyata eserlerimiz vb.) elimizde bulunan her şeyimiz gelecek nesillerin emanetidir.

En baştan çocuklarımız oyuncaklarını kırıyorsa, okul sıralarını kirletiyor çiziyorsa okul eşyalarına zarar veriyorsa emanet eğitimini almamış demektir.

İleriki yaşlarda çalıştığı kurumlarda da aynı sorumsuzluğuna devam ettiğini düşünün. Düşünün felaket olur değilmi. Zaten de olmuyormu. Çalıştığı fabrikayı zarara uğratanlar hatta yakanlar, yine çalıştığı kurumu babasın malı sanıp kendi menfeatına kullananlar aramızdan çıkmadımı halada devam etmiyorlarmı.

Şimdi biraz da en önceye gidelim. İnsanın ilk yaratılışına. Biz kendi kendimize olmamışız bizi en güzel şekilde yaratan ve ilkimizede Adem diyen bir yaratıcımız var. O da Allah.

Ne bedenimizin var oluşunda nede Dünyanın üzerindeki emrinize verilen her bir şeyin var oluşunda bizim bir sermayemiz yok. Sermaye Onun, onun kârı bizim. Tabi zararıda bize ait.

Senin ruhunu yaratıp üzerine bu bedeni giydiren sahibin, var oluştan bu yana daima rehberler ve kullanma kılavuzlarını da göndermiş.

Demiş ki sana verilen her şey emanet gönderdiğim rehbere birde kullanma kılavuzu verdim. Rehberden bu kılavuzun içinde yazanları öğren ve daima kılavuzu yanında taşı. Dünya hayatında neyi nasıl yapacağını bu kılavuza göre yapacaksın. Gün gelecek emanetini geri alacağım hesabıda o zaman görürüz demiş.

İnsanlığın yaratılışından bu yana ilk insanı kendi kendine ve çocuklarına rehber tain ettikten sonra binlerce rehber göndermiş ve son olarak ta bizlere Hz. Muhammed Mustafa'yı(s.a.v) rehber olarak göndererek hayat ve kulluk klavuzumuz olarakta Kuranı vermiş.

Dostlar bu konuda yazılacak çok şeyler var ama ben sözü şuraya getirmek istiyorum.

Şu anda tüm Dünyayı sarsan bir Çorana virüsü var.Bütün Dünya milletleri bu virüsle kalkıyor bununla yatıyor. Haberlerin hepsi virüs üstüne. Her kafadan tavsiyeler yorumlar. Ayrıca komplo teorileri. Bundan sonra yaşantı şöyle olacakmış böyle olacakmış.

Dostlar Dünya veya yaşantı sağ kalanlar için nasıl olur kimsenin bileceği bir şey değil.İnsanların komplo teorileri varsa Allah'ın değişmez kaderi var. Allah'ın indinde her şey biliniyor ve işleyiş ona göre gidiyor.

Eee Ataroğlu sen işi bitirdin yani hiç bişey yapmıyalımmı der gibisiniz. Asla öyle bir şey demiyorum. Tabi ki üzerimize düşeni yapacağız.

Hemen kullanma klavuzumuza ve rehberimizin tavsiyelerine baktığımızda zaten çok açık .

Ne buyurmuş efendimiz rehberimiz "Bir yerde veba varsa oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba varsa da oradan da çıkmayınız"

İşte sana talimat uymalısın. Daha başka dinimiz ilim dinidir. Doktorların ve bilim adamlarının tavsiyelerine uyacağız. O zamanlar veba şimdi Corona. Geçen çağlar içinde nice virüsler, bulaşıcı hastalıklar çıkmış binlerce insan can vermiş.

Bunların hepsinden yaratan haberdar. Onun izni olmadan hiç bir şey çıkamaz. O dilemezse kimse bir şey dileyemez.

Dostlar muhabbetimizin başında konuşmuştuk ya bu beden bize emanet biz emaneti korumakla görevliyiz. Ölümün ne zaman nerde ne şekilde geleceğini bilemeyiz.

O zaman yapacağımız bütün korunmaları Allah'ın emri olarak yapmalıyız. İşte o zaman hareketleriniz ibadet hükmüne de geçiyormuş.

Vazifeni yap tevekkül et.

Haa, kendi emanetimizi korurken başkalarının emanetine de saygılı olmalıyız çünkü onunda hesabını bizden soracaklar.

Dostlar araya birde fıkra koyalımda hem düşünelim hem de birazcık gülelim.

Babayla oğlu deniz kenarına kamp yapmaya gitmişler. Çadırlarını kurup eşyalarını yerleştirmişler.

Akşama kadar yüzmüşler spor yapmışlar zamanı gelince de yatmışlar.

Gece bir ara baba uyanmış ki yıldızlar görünüyor. Hemen oğlunu kaldırmış demiş bak bakalım yukarıda ne görüyorsun bir değişiklik varmı.

Oğlu yıldızları görüyorum baba deyinca babası tekrar sormuş. Nasıl olmuş bu iş. Oğlu başlamış anlatmaya demiş , Astronomi ilmine göre yıldızlar birer güneştir onlardan galaksiler oluşur falan derken babası ensesine yapıştırmış.

Demiş ulan salak oğlum görmüyormusun çadırı çalmışlar.

Sevgili dostlar inanın çoğumuzun üzerimizdeki çadırdan haberimiz yok ahkam kesiyoruz.

Anlayan ne anlarsa anlasında ben bir ozan olarak muhabbete bir şiirle son vereyim.

Sağlıcakla kalın.

EMANET 2

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

 

Emanetin sahibi var

Odur bize en güzel yar

Yeşil ova karlı dağlar

İniş yokuş düz emanet

 

Karun kadar malın olsa

Evin Barkın altın dolsa

Hesabı var nasıl olsa

Çok emanet az emanet

 

Geçen ömrüm bunca yaşım

Elim kolum ayak başım

Dilim dişim gözüm kaşım

Aynadaki yüz emanet

 

Dört mevsim gelip geçecek

Herkes ektiğin biçecek

Onlar bir mevsimlik çiçek

Torun oğlan kız emanet

 

Ataroğlum gönül eri

Emanete ver değeri

Benim sinem yangın yeri

Ocak onun köz emanet

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Helâ'in Merkeze Alındığı Uluslararası Kongre Tamamlandı

    Uluslararası Helal Kongresi 2024 yılı 17-19 Mayıs tarihleri arasında Lokman Hekim Üniversitesi öncülüğünde Ankara DSE Genel Müdürlüğü Salonlarında gerçekleştirildi. Agricities (Uluslararası Tarım şehirleri Birliği)’nin de paydaşı olduğu Uluslararası Helal Kongre programı çok verimli olarak tamamlandı.

     Kongrenin ana teması; “Helal Ürün ve Hizmetlerde İzlenebilirlik Ve Helal Ekosistemde Güncel Gelişmeler” olarak belirlenmiştir. Kongrenin ana teması kapsamında Helal Ürün kapsamında gerçekleştirilen oturumlarda “Helal Ürün Ve Hizmetlerde İzlenebilirlik, Dijital Dünya ve Helal Yaşam, Helal Kazanç Bilinci Duyarlılığı,  Helal Belgelendirme   Helal Akreditasyon Ve Uluslararası Tanınırlık,  Helal Yaşam Alanları Ve Helal Ekosistemde Güncel Gelişmeler (Helal Gıda, Helal Kozmetik, Helal Turizm Helal İlaç, Helal Finans, Helal Tekstil,  Helal Lojistik, Helal Yönetim, Helal Dijital Yaşam) Başlık ve alt başlıklarında sunumlar gerçekleştirilmiştir. Müslümanlar için vazgeçilmez olan helal kavramı ile ilgili en güncel gelişmeler ortaya konularak konunun akademik, ahlaki, etik,  hukuki, sosyal ve vicdan boyutları ön plana çıkartılmıştır. Helal yaşam tarzı kapsamının öncelikle Müslümanlara hitap etmesi vurgulanmış ancak onun ötesinde uluslararası yaşam arenasında bütün insanlığın sığınacak güvenli bir liman olduğu net bir şekilde ifade edilmiştir.

     Helal bilinci ve helal belgelendirme konusu insanı ve toplumun birçok yönden kuşatan temel kapsamlı ve önemli bir konudur. İnsan ve değer, ekonomi, iktisat, ticaret, ahlak, interdisipliner olmak üzere psikoloji, sosyoloji ve benzeri alanların hepsiyle ilişkisi vardır. Helal kavramının; her Müslümanın yaşam zemini ve İslam medeniyetinin baskın karakterini ifade eden bir kavram olduğu dikkate alınıp düşünüldüğü zaman konunun kapsamı zihinlerimizde daha anlaşılabilir şekilde netleşmektedir. Müslüman toplum için yaşam zemini ve temel bir sorumluluk olduğundan helal ürün endüstrisi güçlü bir fikri ve manevi temele sahiptir. Konunun ekonomik yönü nedeniyle bu alana katkı yapanların sadece Müslümanlar olmadıkları da bilinen gerçeklerdendir.

     İslam, varlığı bir bütün olarak ele alır. Allah (c.c.)’ın hikmeti ile var kıldığı kâinat ve insan… Bu varlık karşısında İslam; hem varlığı açıklar hem de ona karşı nasıl bir tutum içerisinde olunması gerektiğini ortaya koyar. Varlığı ve onun cüzleri nasıl anladığımız sosyal ekonomik ve siyasi boyutlarıyla insan pratiğinde karşılığı bulan tutum ve davranışlar da belirler. İnsan öğrenmek, bilmek, anlamak, kavramak, İlâhi hikmeti kudreti, San’atı takdir etmek kabiliyetlerine sahip, bu kabiliyetlerini ebedi hayata taşımak için kalbini, ruhunu, arındırarak manevi terakki amacını gerçekleştirmesi gereken özel bir varlıktır. Tam da bu açıdan bakıldığında İslam’ın helal-haram, iyi ve kötü kavramlarının insan açısından anlamları, belirtilen amaç ile bağlantıları netleşmektedir. Kur’an-ı Kerim insanın yaratılış amacı olarak bilme/kavramayı göstermektedir. Bu bilme, dünyadaki sınırlılığına karşın, İlahi hikmetin sonsuz tecellisine mazhar olunacak ebedi hayatta esasen gerçekleşecek. Bu yolda yürüyebilmesi için Allah (c.c.)  insana ruhundan üflemiş, ilk İnsana isimlerin tamamını öğreterek bu isimlerin gösterdiği varlık şemasını kavratmıştır. “İnsan hakkında Allah (c.c.) “Biz insanı en güzel bir şekilde yarattık” (Tîn Sûresi âyet:4) buyurmuştur. Allah Teâlâ insanı ruh ve beden kabiliyetleri bakımından canlıların en mükemmeli kılmıştır. Sûrede ‘en güzel biçimde yarattık’ ifadesi bu hususu belirtmektedir. İnsan serbest iradesi ile ya bu kabiliyetlerini güzel kullanarak ‘kâmil insan’ olacak yahut da aksi yönü tutarak şuurlu varlıkların ve canlıların en aşağı mertebesinde yer alacaktır. Kur’an- Kerîm, insanın şerefine ve varoluş amacına uygun olarak daima helal, temiz, nezih yiyecekleri ve davranışları emretmiş habis, necis olanları haram kılıp yasaklamıştır. Bunun içindir ki Rol Model peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s); “Ben, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Muvatta, Husnü'l Halk, 8; Müsned, 2/381)  Buyurmuştur. 

     İnsan ilahi hikmet ve tecelliye mazhar olabilmek bir gönül ile yaratılmış, ebedi hayata bu kabiliyetleri köreltilmemiş bir kalp ile ‘kalbi selim’ ile gelmesi istenmiştir. Bu nedenle insanı ebedi menzile vardıracak yol helal ile tanımlanan yoldur ve İslam’ın hükümleri bu çerçevede anlamını bulmaktadır. Helal kavramı, dinen izin verilen yapılabilir ve meşru olan anlamına gelir bu kavram dini değerler açısından insan ve yaşam arasındaki müspet örtüşmeyi ifade eder. İslam’a göre eşya ve fiillerde asıl olan helal olmaktır. Bu kavram ile ifade edilen çerçeve, güncel yaşamın bütün alanları kuşatan bir kapsamlığa sahiptir. İnsanın, İslam’ın hedeflediği şekilde var olabilmesi kendisini gerçekleştirmesi ve manevi terakkisinin zemini olması önemlidir. İslam, helal, temiz ve nezih olan zeminin dışına çıkılmamasını, necis, habis, pislik alandan uzak durulmasını emrederek bu yönde bir şuur oluşmasını sağlamıştır.

Âyet-i Kerîmelerde: “Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan maddelerin helâl ve temiz olanlarından yiyin; şeytanın peşinden gitmeyin, çünkü o apaçık düşmanınızdır.” (Bakara Sûresi âyet:168) “Allah'ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yeyin” (Mâide Sûresi âyet:88) buyurulmuştur.

Helal, ekosistem ve belgelendirme açısından bakıldığında helal bilincinin iki yönlü olduğunu öz olarak belirtilmiştir. Tüketici ve Üretici bilinci. 2(iki) milyar nüfusa sahip olan İslam dünyasında, helal bilinci ile beslenen ve sürekli artan bilinçli tüketim oranı, bütün bir endüstri ve hizmette üreticileri helal sertifikalı üretime yönlendirmektedir. Helal farkındalığı üreticileri aynı zamanda ürünün helal süreci konusunda tüketicileri ikna etme yönünde çalışmalara ve şeffaflığa da teşvik etmektedir. Helal bilincinin olumlu katkı yaptığı alanlardan biri de ‘gıda güvenliği’ dir. Özellikle Müslüman ülkelerde gıda güvenliği ve helal birlikte yürütülmektedir. Çünkü helal güvenli, sağlıklı hijyenik özellikler gerektirir ve gıda güvenliği hedefleri ile paralellik arz eder. Kur’an-ı Kerimdeki tam ifadesiyle ‘Halalen Tayyiben’ meşru, güvenli ve zararlı olmayan anlamına gelmektedir. Bundan dolayıdır ki gıda açısından ifade edecek olursak helal gıda Müslümanım diyen herkesin vazgeçilmezidir diyebiliriz. Ayrıca gayrimüslimlerin de sertifikalı ürünlere yönelmesi kaçınılmazdır diye düşünüyorum.  Helal bilincinin üretim ve tüketim ahlakını beslediğini unutmamalıyız. Allah (c.c.)’ın bize verdiği rızkı tüketmenin sadece biyolojiyi değil, şahsiyeti, dini hayatı ve ibadetleri etkileyen manevi ve ahlaki boyutları olduğu zikredilmiştir. Ahlakı oluşturan temel kavramlarımızın bir kısmı şöyle diyebiliriz: Alın teri, helal kazanç, helal rızık, Tayyip, bereket, ameli Salih. Bunların karşısında sakınılması gereken davranışları ifade eden olumsuz kavramların bir kısmı ise şunlardır; haram kazanç, aldatma, riba, alkol, haksızlık, hırsızlık, gasp, ihtikâr, rüşvet, yetim malı, kul hakkı, zülüm gibi.

     Yapay et konusunun konuşulduğu oturum sonunda söz alarak, Diyanet İşleri Din İşleri Yüksek Kurulunun yapay etin helal ve hara olduğu ile ilgili bir fetvasının olmamasının yanlış değerlendirilmemesi gerektiğini ifade ettim. Helal veya haram denilmeyişi konu hakkında doğru bir karara varılamayıp içinde bazı şüpheleri barındırdığındandır diyerek şüpheli şeylerden sakınılması gerektiğini bildiren hadisi aktardım. Hadis-i Şerifte: “Helâl olan şeyler belli, haram olan şeyler bellidir. Bu ikisi arasında, birçok kimsenin bilmediği şüpheli hususlar vardır. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzını korumuş olur. Kim de şüphelileri işlerse, zamanla harama düşer. Aynen sürüsünü başkasına ait bir arâzinin etrafında otlatan çoban gibi ki, onun bu arâziye girme tehlikesi vardır. Dikkat edin! Her sultanın girilmesi yasak bir arâzisi vardır. Unutmayın ki, Allah’ın yasak arâzisi de haram kıldığı şeylerdir. Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu sâlih olursa, bütün vücut sâlih olur. Eğer o bozulursa, bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalptir.” (Müslim, Müsâkat, 107, 108. Ayrıca bkz. Buhârî, Îmân, 39; Büyû’, 2; Ebû Dâvûd, Büyû’, 3/3329; Tirmizî, Büyû’, 1/1205; Nesâî, Büyû’, 2; Kudât, 11; İbn-i Mâce, Fiten 14)

Yapay ete helal fetvası verilemediğine göre şüpheli kapsamdadır. Şüpheli şeylerden sakınmamızda emredilmiştir. Ayrıca tek dertleri para kazanmak olan yapay et savunucuları Bill Gates, Elon Musk v.b. kişilerin insanlığın hayrına bir şeyler yapmayacakları, paralarına daha çok para kazandırma hırslarına sahip oldukları düşünüldüğünde şüphenin yeni şüpheleri doğuracağının düşünülmesi durumunda yapay ete şimdilik olumlu yaklaşım gösterilemeyeği kanaatimi ifade ettim. Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurul Üyeliği yapmış olan Muhlis Akar kardeşimiz, toplantıdan erken ayrılıp şahsımla görüşemediği için, TSE de Daire Başkanı, Genel Sekreter Yardıcılığı görevlerinde bulunan Doğan Yazar Bey ile haber gönderip yaklaşımımı ve görüşümü takdir ettiğini ve aynı görüşte olduğunu belirtmesi de bizi ziyadesiyle mutlu etmiştir.

    Zaman zaman birçok konuda istişare ettiğimiz Gazi kara Pilot Albay Nihat Abayhan kardeşimiz, Uluslararası Helal Kongrede olduğumuzu duyunca ekteki mesajı yazıp gönderdi. Kendisi FUY (Fıtrata Uygun Yaşama) üzerinde çalışmaları olan bir kardeşimizdir. Mesajında: “Helal gıda projesi; Üretimden pazarlamaya, finansmandan satışa, tüm üretim ve tüketim süreçlerini, eğitimden spora ve turizme tüm hizmet sektörünü,  İslam'a uygun olarak düzenlemeyi hedeflemektedir. Bundan dolayı; maddi, manevi ve zihni olarak ifsat edilmiş insanlığın, fıtratına dönebilmesi için, kapitalist seküler dünya düzenine karşı, faizsiz, gerçekçi bir sosyo ekonomik model sunmaktadır. Helal gıda projesi; Kur'an ve sünnetin, İslam ahlak ve ekonomisinin, İslam şeriatının, ferdi ve sosyal hayatta yaşamanın ve yaşatmanın ciddi bir adımı ve uygulamasıdır. En büyük tebliğ ve cihattır.” diyerek katkılarını sunmuşlardır. Rabbimiz katkı sunanların her birinden ebeden razı olsun.

    Lokman Hekim Üniversitesi ev sahipliğinde düzenlenen Uluslararası Helal Kongre Programının ana salon ile birlikte 1.2. salonlarda da çok verimli sunumlar gerçekleştirildi. İkinci gün 1 Bir nolu salonda; 2. ve 3. Oturumlarda Sözlü Değerlendirme için Jüri olarak görevlendirildik. Dolu dolu çok özel ve güzel geçen Kongreden azami derecede faydalandık. Düzenlenmesinde çok büyük emeği olan Lokman Hekim Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fatih Gültekin Hoca’mızın şahsında bütün emeği geçenlere kalb-i şükranlarımı sunarım.

     Rabbimiz, haramlardan uzak durarak helaller dairesinde hayat yaşayan Mü’minlerden olmamızı her birimize lütfeylesin. Sıhhat ve âfiyetler dilerim.

     omerlutfiersoz@gmail.com

 

Avustralya'da Cuma İzni

Cuma tartışmaları, beni 36 yıl öncesi yaşadığım bir olaya götürdü. Avustralya Melbourne'de din görevlisiyim. Amerikalıların kurduğu tam kapasiteyle çalışan ve otomobil üreten Ford Motor Company’de Türk işçileri de çalışıyor.
Dini inanç ve ibadet özgürlüğüne önem veren Avustralya'da işçilerimiz, Cuma günleri Camiye gelip namaz kılmak istiyorlar lakin Ford Fabrika yönetimi mesai saatlerinde dışarı çıkmalarına izin vermiyor. Ancak, vakit namazlarını münferiden içeride kılmalarına izin veriyorlar...
Sorunu çözmek için Broadmeadows Türk İslam Cemiyetimiz devreye giriyor ve Müslüman işçilerin Cuma namazı saatinde Fabrika dışına çıkmasına izin verilmesini talep eden bir yazı gönderiyor. Gerekçe olarak da, Cuma namazının camide kılınmasının farz ve zorunlu, vaktinin de belli ve sınırlı olduğu bildiriliyor.
Fabrika yönetimi önce talebi olumlu karşılıyor fakat izin vermek için Türkiye'deki uygulamayı soracaklarını, çalışanlara orada nasıl bir düzenleme yapılıyorsa burada da aynısını uygulayacaklarını belirtiyorlar.
Büyükelçilik kanalıyla yapılan yazışmalardan sonra Ankara'dan gelen cevap herkesi şaşırtıyor:
"Türkiye Cumhuriyeti Laik bir Ülkedir. Çalışma saatleri dini kurallara göre düzenlenemez. Çalışanlar için Türkiye'de Cuma namazına özel bir izin uygulaması yoktur."
Fabrika yönetimi gelen yazıyı Cemiyet yetkililerine göstererek: "Sizin ülkenizde uygulama böyleyken bizim yapacağımız bir şey yok" diyerek üzüntülerini bildiriyorlar.
Gelen bu yazıya rağmen Cemiyetimiz işin peşini bırakmıyor, ısrarını sürdürerek ikinci bir yazıyla, “Fabrikada sadece Türk işçilerinin bulunmadığını, diğer ülkelerden de Müslümanların bulunduğunu” belirtip uygulamanın o ülkelerden de sorulmasını talep ediyor.
Sonucu merakla bekleyen Cemiyet yöneticileri ve işçiler, bir süre sonra Fabrika yönetimince Cuma namazı için belli saat aralığında izin verildiğini sevinerek öğreniyorlar. Türkiye’den izin çıkmasa da, halkı Müslüman olan diğer ülke büyükelçiliklerinden gelen müspet cevaplar, Fabrika yönetimini ikna etmiş ve bütün Müslüman işçilere Cuma namazı için izin çıkmıştır artık...
Bu gelişmeden sonra, ben de Cuma hutbelerinin dilinde değişiklik yapma ihtiyacı duymuştum. Daha önce Türkçe hazırladığım hutbeleri, diğer ülke Müslümanlarının da camiye gelmesiyle Türkçe, İngilizce ve Arapça olarak üç dilde hazırlamaya başladım. Artık Broadmeadows Camii sadece Türklere hitap eden bir mabet değil, olması gerektiği gibi her coğrafyadan Müslümanlara hitap eden, her etnik kökenin rahatça gelip ibadet ettiği, tanışıp kaynaştığı bir İslam Merkezi olmuştu.
Yaşadığım bu olayın analiz ve yorumunu yazıyı okuyanlara bırakarak konuyu burada noktalamış olayım.

ERMENEK GEZİSİ

Konya’mızın sivil toplum kuruluşlarından kısa adı HİSDER olan Hikmet İlim ve Sanat Derneği yöneticilerinin düzenlediği Ermenek gezisi geçtiğimiz hafta sonunda icra edildi.

Bendenizin de katıldığı gezide Hadim, Taşkent, Sarıveliler güzergâhı takip edilerek Ermenek’e ulaşıldı. Önce Ebu Sâid Hâdimi hazretlerinin türbesi ziyaret edildi.

Ebu Sâid Hadimi; hicri 1113, miladi 1701 yılında Hâdim’de doğdu. Asıl adı Mehmed olup babası müderris Fahrürrûm Mustafa Efendi’dir. Buhara’dan göç ederek Anadolu’ya yerleşen ailesinin soyu Hz. Peygamber’e ulaşmaktadır. İlk öğrenimini babasının yanında yaptı ve on yaşında iken hâfız oldu. Babasından Kütüb-i Sitte ile diğer bazı hadis kitaplarını senedleriyle birlikte okuduktan sonra 1720 yılında Konya’daki Karatay Medresesi’nde tahsilini sürdürdü. 1725’te hocası İbrâhim Efendi’nin tavsiyesi üzerine İstanbul’a giderek Kazovalı (Kazâbâdî) Ahmed Efendi’nin medresesinde öğrenimine devam etti. Sekiz yıl öğrenim gördükten sonra Hâdim’e döndü ve babasından boşalan Hâdim Medresesi’nde ders vermeye başladı.

Fahrürrûm Mustafa Efendi ile birlikte meşhur olmaya başlayan Hâdim, Ebû Saîd ve oğulları zamanında şöhreti daha da artarak bir ilim ve irfan merkezi oldu. Kendisinden ilim tahsil etmek isteyen talebelerin çokluğu sebebiyle Hâdimî, derslerini yaz aylarında Kervanpınar’da açık havada vermeye başladı. Öğrencileri ile yürürken bile ders vermeye devam eden Ebu Sâid Hâdimi’nin ünü kısa zamanda Anadolu’nun diğer bölgelerine yayıldı. I. Mahmud tarafından Dârüssaâde Ağası Beşir Ağa vasıtasıyla İstanbul’a davet edilen Hâdimî, İstanbul’un gözde âlimlerinin de hazır bulunduğu bir mecliste padişah huzurunda ders takrir etti. Bundan çok memnun olan padişah kendisinden Ayasofya Camii’nde bir vaaz vermesini istedi. Hâdimî vaazı sırasında yaptığı Fâtiha tefsiriyle İstanbul âlimlerinin takdirini kazandı. Daha sonra bu vaazını bir risâle haline getirdi. Padişah onun İstanbul’da kalmasını istediyse de Hâdimî kendi kasabasına dönmeyi tercih etti. Hâdim’de vefat eden Ebû Saîd, Hâdim Mezarlığı’na defnedildi. Kabrinin civarında babası, annesi, çocukları ve kardeşlerinin mezarları yer alır.

Ebu Sâid Hâdimî, medrese geleneği içinde yetişen seçkin âlimlerdendir. Kendini eser telif edip öğrenci yetiştirmeye adamıştı. Bundan dolayı saray tarafından teklif edilen makamların yerine Hâdim’de ders vermeyi tercih etmiştir. İslâm’ın özüne bağlı bir kişi olan Hâdimî’ye göre şeriatın temel ilkeleri ve sırât-ı müstakîm dairesi dışında kalan birtakım görüşler tarikat sayılmaz. İlmî kişiliğinin yanı sıra sanata da mütemayil olan Hâdimî’nin bir divan oluşturacak kadar şiir ve ilâhi yazdığı kaydedilmektedir. Ancak bu şiirlerden sadece birkaçı tesbit edilebilmiştir.

Hadim, 16. ve 17. yüzyıllarda Aladağ Kazası’nın bir köyü iken, 18. yüzyıldan itibaren Ebû Sa’îd Muhammed el-Hâdimî ile gelişmeye başlamıştır. Hadim’e, Şehdî Osman Efendi tarafından bir de kütüphane yaptırılmıştır. Hadim, 1850’lerden sonra Konya Sancağı’na bağlı bir kaza merkezi hâline gelmiştir.

Hâdim’den sonra geldiğimiz Taşkent, yörede en eski yerleşim yeri olarak kabul görmektedir. Târihi adı Pirlerkondu olan Taşkent, Alanya ile Karaman arasındaki kervan yolu güzergâhında yer alan müstahkem bir mevkie sahiptir. Bu özelliğinden dolayı o yıllarda ticaret ve zanaatkârlık oldukça gelişmiştir. Günümüzde, ülke genelinde sanayinin gelişmesi ve el sanatlarının terk edilmesi sonucu meydana gelen işsizlik ve işsizliğe bağlı olarak ekonomik sıkıntılar nedeniyle oldukça fazla bir şekilde göç vermiş ve hâlâ da vermeye devam etmektedir.

Taşkent İlçesi, Konya’nın 135 Km. güneyinde, 1620 rakımında bulunmaktadır. Akdeniz sahiline yaklaşık 100 Km. uzaklıkta olup, coğrafi bölge olarak Akdeniz bölgesinde yer alır. Ancak bulunduğu yer olarak, Orta Torosların Taşeli mevkiinin oldukça yüksek bir bölgesinde olması nedeniyle bozulmuş Akdeniz ile karasal iklimin özellikleri bir arada bulunur. Gayet hoş, tatlı kaynak sularını içerek ayrıldığımız Taşkent’ten sonra Sarıveliler üzerinden Ermenek’e ulaşmış olduk.

Ermenek, Güney Anadolu (Taşeli) Coğrafi yapısı içinde, Önceden Konya'ya bağlı iken 1989 yılında Karaman'a bağlanmış; 5 bin yıldır insanların yaşadığı bir yerleşim merkezidir. Doğusunda Mut (87 km), Güneyinde Gülnar-Anamur (110 km), Batısında Alanya (320 km) Kuzeyinde Hadim-Bozkır, Karaman (Mut üzerinden: 160 km) ile sınırları vardır.

Akdeniz iklimi ile İç Anadolu kara iklimi arasında bir geçiş bölgesidir. Denizden yüksekliği şehir içinde 1250 - 1300 m. olup çevresi oldukça yüksek dağ ve tepelerle çevrilidir. Ekilebilir toprakları azdır. Orman ve su bakımından zengindir. Güneyinden geçen Göksu (Ermenek Çayı) ve kollarının oluşturduğu dar vadi tabanlarında ve yamaçlarda zeytinden incire, susamdan pamuğa, nardan cevize her türlü bitki ve meyve yetiştirilmektedir.

Ermenek; yüksekliği 2500 m.yi aşan çevre Toroslar'da yetişen Sedir, Ladin ve Köknar, eteklerinde çam ormanları arasında yer alan doğal güzellikler, dereler, pınarlar, çağlayanlar, mesire yerleri, tertemiz havası, çevresinde İslamiyet öncesi ve sonrasına ait antik kentler, tarihi yapıları ile misafirperver, sıcak kanlı halkı ile turizme ve her türlü yatırıma açık bir dünya cennetidir.

2002 yılında Göksu Irmağı üzerinde, enerji üretmek amacıyla Ermenek barajı inşasına başlanmıştır. Beton Kemer gövde dolgu tipi olan barajın gövde hacmi 272.000 m³, akarsu yatağından yüksekliği 210 metre, normal su kotunda göl hacmi 4.582,00 hm³, normal su kotunda göl alanı 58,74 km²'dir. 10 Ağustos 2009 günü su tutulmaya başlamıştır.

Kamuya ait olan Elektrik Üretim A.Ş. (EÜAŞ) tarafından işletilen Hidroelektrik Santrali (HES) 302,40 MWe kurulu gücü ile Türkiye'nin 67. Karaman'ın ise en büyük enerji santralidir. Tesis ayrıca Türkiye'nin 19. büyük Hidroelektrik Santrali'dir. Ermenek Barajı ve HES ortalama 786.952.407 kilovatsaat elektrik üretimi ile 216.672 kişinin günlük hayatında ihtiyaç duyduğu (konut, sanayi, metro ulaşımı, resmi daire, çevre aydınlatması gibi) tüm elektrik enerjisi ihtiyacını karşılayabilir. Ermenek Barajı ve HES sadece konut elektrik tüketimi dikkate alındığında ise 263.459 konutun elektrik enerjisi ihtiyacını karşılayabilecek elektrik üretimi yapmaktadır.

Ermenek'in, Hititlere dayanan tarihinde, ilk olarak bugünkü Maraspoli Mağarası’nın ve Dezkaya'nın bulunduğu bölgede kurulduğu, ilk adının da MARAS-MARASSA-MARAOS  kelimelerinden biri olduğu kuvvetle muhtemeldir. Hititlerin Akarlarla karışmasından sonra MARAS köküne “şehir” anlamına gelen POLİS kelimesinin eklenmesiyle MARASPOLİS halini aldığı tarihi kaynaklarda mevcuttur.

M.S. 30’lu yıllara kadar MARASSA veya MARASPOLİS olarak bilinen Ermenek'in adı bu tarihten sonra Romalı Kumandan GERMANİCUS 'a izafeten GERMANİCUS ŞEHRİ anlamına gelen GERMANİCOPOLİS olarak değiştirilmiştir. Roma İmparatoru öldükten sonra Ermenek bu isimle anılmaya başlanmıştır. GERMANİCOPOLİS olarak isimlendirilen Ermenek kelimesinin kökü buradan gelmektedir.

GERMANİCOPOLİS ismi aradan geçen yüzyıllar içinde, bölgeye yerleşen Türk boylarının da diline ve telaffuz alışkanlıklarına uyarak kısalmıştır. İlk önce GERMANİK- GERMANAK gibi değişikliklerden sonra baştaki “G” atılarak önce ERMANİK - ERMANAK adını, son olarak da ERMENEK adını almıştır.

Ermenek ve çevresindeki doğal yapı korunmaya, barınmaya ve avlanmaya çok müsait olduğundan tarih öncesi çağlarda da ilk insanlara yerleşim yeri olmasına neden olmuştur. Ermenek’in, “Piskoposluk merkezi” olarak tarihi bir özelliği yanında bir başka öne çıkan özelliği de uzun yıllar Karamanoğulları Beyliğine başkent oluşudur.

 1256 dan 1475 yılına kadar 250 yıla yakın hüküm süren “Karamanoğulları Beyliği” nin Başkenti, Kültür ve sanat Merkezi olarak tarih sayfasında yer alan Ermenek’te Kerimüddin Karaman Bey’den sonra beyliğin başına oğlu Karamanoğlu Mehmet Bey geçmiş, büyük imar ve idari işler yanında 1277 Mayısında “Bu günden sonra Divanda, Dergâhta, Barigahta, Mecliste ve Meydanda Türkçe ’den başka dil kullanılmayacaktır.” Fermanı ile öz Türkçemizi Türk Milletine kazandırmıştır.

 1960 yılından beri Karaman’da yapılan Türk Dil Bayramı Kutlama Programlarının açılışı 1998 Mayısından beri Beyliğin Başkentinin Ermenek olması, kurucusu Kerümiddin Karaman Bey ve Türk Dilinin mimarı olan oğlu Mehmet Bey’in ve kardeşi Mahmut Bey’in Türbesinin Ermenek’e bağlı Balkusan Köyünde bulunması nedeniyle Ermenek Belediyesince organize edilerek diğer kamu kurum ve kuruluşları ile sivil toplum örgütlerinin katkılarıyla Ermenek Balkusan’da yapılmaktadır.             

Tanzimatın ilanından sonra 1845 yılında yapılan yeni Vilayet teşkilatına göre Ermenek, İçel Sancak Merkezi olur. 26 yıl Sancak Merkezi olarak hizmet verir. 1871 Yılında Sancak Merkezi Silifke’ye aktarılır. Bu tarihte Belediye Teşkilatı kurulmuştur. 1910 - 1915 yıllarında Konya vilayetine, 1915’de tekrar İçel sancak merkezine, 1919 yılında Konya iline bağlanan Ermenek, 1989 yılında Karaman’ın il olması ile Karaman’a bağlanmıştır.

Karamanoğlu Devleti’nin ilk beylerinin bulunduğu Balkusan köyündeki türbeyi ziyaret ettik. Karaman Bey, Karamanoğlu Mehmet Bey ve Karamanoğlu Mahmut Bey buradaki türbede medfun bulunmaktadır. Daha sonra Karamanoğulları döneminde inşa edilen târihi Tol Medresesi ile Ulu Cami ziyaretlerinde bulunduk.

Ermenek’e gidilir de Zeyve Pazarına uğranmaz mı? Yaklaşık 600 yıllık geçmişi olan Zeyve Pazarı Ermenek'e 26 kilometre uzaklıktaki İkizçınar Köyü ile Yayla Pazarı köylerini ayıran dere üzerinde ve çevresinde kurulmuştur. Sayısı 300’e varan tarihi ulu çınarları, soğuk suları, otantikliği, su değirmenleri, su hizarı, bungalov evleri, günübirlik konaklama mekânları ile ziyaretçilerini karşılayan pazar bölgesi doğal güzellikleri ile dikkat çekmektedir. Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül aylarında civar köylüler yetiştirdikleri sebze ve meyvelerini kurdukları pazarda yerli ve yabancı turistlere sunmaktadırlar. Ayrıca yöreye has el sanatları ürünleri de bu pazarda satılmaktadır. Asırlık çınar ağaçları, küçük şelaleler oluşturan dereleriyle ünlü Zeyve Pazarı, Konya’dan günübirlik olarak gidilip gelinebilen görülmeye değer güzellikte bir mesire alanıdır.

Sonuç olarak hafta sonunu gayet güzel bir şekilde değerlendirmiş olduk. Gezide emeği geçen HİSDER yöneticileri Mustafa Dündar, Muzaffer Tulukcu, Ahmet Uğur’a, rehberimiz Mehmet Çetin Beye ve katılımcı dostlara şükranlarımı sunuyorum. Sağlıklı ve mutlu yarınlar diliyorum. 


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet - 57% / 72 Oy
Evet
Hayır - 43% / 55 Oy
Hayır
Toplam Oy: 127
Ankete Geri Dön
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi