Bugün; 05 Haziran 2023, Pazartesi
YAZARLAR
Bir Yağmur Kaçağı

Bu yıl bahar yağmurlu günlerle geldi, öyle de devam ediyor. Bu nedenle toprak nemli ve üzerindeki türlü nebatat canlı, renkli ve insanın içine işleyen bir güzellik taşıyor. Kuşların hali de oldukça hoş. Bizi bereketli bir yaz bekliyor Allah’ın izniyle. Her bahar olduğu gibi şair yüreklerde de bir değişim, bir etkileşim bu baharda da gözlemleniyor. Selçukya Şiir Akşamları’nda bir araya geldiğimiz şair arkadaşların yeni yazdıkları ya da eski şiirlerinden seçip okudukları bahar şiirlerinden bunu anlıyorum. Şiir güzel olan her şeyle uyumludur. Baharla şiir de birbirine çok yakışıyor. Çiçeklerin rengi, dalların yeşilliği, kuşların cıvıltısı; hep bir şiiriyet oluşturuyor insanın gözlerinden gönlüne uzanan.

29 Mayıs pazartesi günü saat 17.00 sularında Kültür Park’ın içerisinde bulunan Dede Bahçe Kafem’de tentelerin altında otururken, önce bir gök gürültüsü duyuldu, ardından da müthiş sağanak başladı. Orada oturan herkes sandalyesini yağmura doğru döndürüp seyre dalarken, etrafta yağmura tutulan insanlar da koşup o tentenin altına sığınıyordu. Yağmur öyle bir hızla yağıyordu ki hatta bir ara doluya bile dönüştü. Yerde küçük dereler oluşuyor, kabarcıklar meydana getiriyordu. Arada bir sakinleşip dua eden dudaklar gibi tıpır tıpır sesler çıkarıyordu. Sonra yeniden coşuyor, sağanak kıvamına ulaşıyordu.

Şair yüreğimde bir melankoli uyandı. Çevremdeki insanlara baktım. Gençler tıpkı içinde bulunduğumuz bahar rengârenk, cıvıl cıvıl hayat doluydular. Yedikleri yiyecekten, içtikleri çaydan, koladan, ayrandan, limonatadan, kahveden büyük bir tat alıyorlar, etrafındaki insanlara muhabbetle bakışıyorlardı. Yaşları biraz daha ileride olanlar hem yağmura bakıyorlardı hem de eski yağmurlardan kalma bir hatıra geçiyordu sanki gözlerinin önünden. Kiminde hüzünlerle oluyordu bu hal, kiminde ise hafif bir gülümseme ile… Yaşları geçkince olanların yağmura bakışları ise tamamen bir hüzün barındırıyordu. Elbette onlarda da hatıralar uyanıyordu yağmurun yağmasıyla ama bu geri dönülemeyecek zamanların ümitsizliğiyle gelip geçiyordu gözlerinden.

Derken bir genç kız gelip durdu biraz ileriye. Masalardan birinde oturan genç adamın dikkatini celp etti. Kız simsiyah saçlarından sular süzdürüyor, ıslanmış üstünü başını hafiften silkeliyordu. Gençliğinin güzelliği, saçları gibi simsiyah gözleri ve beyaz kabanının altında siyah kıyafeti bütün ıslanmışlığının buhuruyla birlikte etrafa yayılıyordu. O, orada bir yağmur kaçağı olarak bulunurken, masadaki genç adamda ona kaçamak gözlerle bakıyordu. Bütün bunların farkında olan kız da, o genç adam da yılışmadılar, kendi kişiliklerini bozmadılar, bir, beğenilmenin şımarıklığına kapılmadı, diğeri de beğenmenin tazyikini göstermedi. Kız gidip bir çay aldı geldi boş masalardan birine oturdu, genç adam da gidip kendine bir çay aldı geldi ve kendi masasına oturdu. Çaylar bitti, yağmur dindi ve kız kalkıp gitti. Oğlan oturduğu yerden kalkmadı, belki de kalkamadı ama gözleri iflas etmiş bir insan gibi bakıyordu. Bu manzara karşısında Attila İlhan’ın Yağmur Kaçağı şiiri geldi aklıma ve bu oracıkta yazıverdiğim şiire ayak oldu. O genç adamın duygularıyla şiir şöyle klavyeye düştü:

Bir tente altında

Yağmura bakıyordum

Yerin bağrını deşiyordu

Bulutların bıçağı

Yanımda bitiverdi ansızın

Bir yağmur kaçağı

 

Haykırdı gökyüzü

Hızlandı damlalar

Şimşeklerdi o an

Yıldırımların uçağı

İçime düşüverdi birden

Bir yağmur kaçağı

 

Oysa geçti sanıyordum

Artık aşk uzak bir ülke

Bitirdim diyordum

Çoktan ben o çağı

Sırılsıklam etti beni

Bir yağmur kaçağı

 

Beyaz kabanı ıslanmış

Saçlarından düşler süzülüyordu

Siyah eldivenleri daha koyulaşmış

Su sızdırıyordu kolçağı

Bana kalbimi hatırlattı

Bir yağmur kaçağı

 

Derken dindi yağmur

Bulutlar sustu gökyüzünde

Gözlerime düştü

Yedi rengiyle gökkuşağı

Gönlümü çelip gitti

Bir yağmur kaçağı

Gökyüzü kara bulutların yırtığından mavi mavi bakıyordu yere doğru. Bulutlar homurdanmaya devam etse de yağmur dinmişti işte. Kafem’den ayrılıp Kültür Park’ın içinde dolaşmaya başladım. Güllere, lalelere ve başka çiçeklere daha yakından bakmak istedim. Süs havuzundaki kuğulara, simitçiye, tatlıcıya, dondurmacıya selamlar baktım. İnsanlara sevgiyle bakınca, etrafındaki cansız varlıklara da muhabbetle bakıyormuş meğer insan… Hayatı güzelleştiren sevgiymiş, aşkmış işte…

Sonra bir bir Selçukya şairleri Kafem’e gelmeye başladılar ben de dönmüştüm oradaki yerimize. Bahar, şiir, sevgi ve muhabbet bir kez daha tekrarlanıyordu gönüllerimizde. Hayat güzel vesselam.

Sevgiyle kalın.

 

Battı-Çıktı’yı yapan Başkan: Sıtkı Bilgin

Ali Riza (Bilgin) Efendi: Öğretmen. İhsaniye İlkokulu'nun ilk müdürü.

Oğlu, Sıtkı Bilgin: Avukat, Hakim, Ağır Ceza Reisi. Konya Eski Belediye Başkanı (1958-1960). 'Meram Battı Çıktı'yı yaptıran Belediye Başkanı... Yassıada'da yargılanmış.

Oğlu Ali Riza Bilgin'in anlattığına göre 'Meram Battı Çıktı' yapımı konusu dahi Yassıada yargılamalarında, aleyhinde mahkemeye konu edilmiş.

Hakkındaki şikayet konusu ise "bu eserin bu kadar ucuz bir maliyetle nasıl inşa edilmiş" olmasıymış.

O tarihlerde yani 1958-59 yıllarından önce hemzemin geçit olan Meram Battı Çıktı noktasında, epeyce tren kazası meydana gelmiş. Zamanın garnizon komutanı da "oraya bir köprü yapılmasını" Belediye Başkanından talep etmiş. O tarihlerde, belediyenin bir tek kamyonu, iş makinesi dahi yokmuş. Garnizon komutanı bu konuda ellerindeki imkânlardan istifade ettireceklerini söylemiş Sıtkı Bilgin Başkana...

Makineler ve işgücü konusunda İkinci Ordu Komutanlığı personelinden istifade edilmiş ve o eser meydana getirilmiş. Bu bilgiler epeyce ilgi çekiciydi.

Bir gün, halen Bedesten’de ticaretine devam etmekte olan,  Torun Ali Rıza Bilgin'e bir telefon gelir. Telefonun diğer ucunda Sivaslı bir koleksiyoner vardır.

Koleksiyoner der ki:

"Dedeniz Ali Rıza Efendi'nin mührü bendedir."

Ali Rıza Bey şaşırır. "Herhalde bir dolandırıcı" diye aklından geçirirken şahıs konuşmaya devam eder. "Adresinizi verin bunu size göndereyim."

Ali Rıza Bey umutsuzdur ama yine de adresini verir ve kargo ücreti de dahil olmak üzere masrafını Sivaslı koleksiyonerin ödediği mühür özel bir kutu içerisinde kendisine ulaşır.

Dönem, Osmanlı dönemi olmasına rağmen mührü inceleten Ali Rıza Bey, üzerindeki yazıların Farsça olduğunu tespit eder. Bunu duyanlar "mührün dede Ali Rıza Efendi'ye ait olmayabileceğini, zira üzerindeki yazıların Osmanlıca olması gerekirken Farsça olduğunu" söylerler. Ama unuttukları bir şey vardır. Osmanlı zamanında mühürlerdeki yazıların Farsça olması kanuni zorunluluktur.

Başkan Sıtkı Bilgin'in oğlu Ali Rıza Bilgin Bey çok yönlü bir kişilik... Halen, atıcılık, olimpik Kadro Teknik Direktörlüğü görevini sürdürmekte...

Oğul Ali Rıza Bilgin'i Bedesten'de bulunan iş yerinde ziyaret ettik. Bu bilgileri kendisinden öğrendik.

Ali Rıza Bilgin Bey ticareti yanında atıcılık alanında da çok başarılı işlerle imza atmış bir şahsiyet. İşyerinde bulunan objeler de bunun ispatı durumunda...

Onun öncülüğünde 2022 yılında, ülkemizde dolayısıyla da Konya'da ilk kez yapılan atıcılık müsabakasına 19 ülke katılmış.

2023 yılında da Grand Prix yarışmalarının onun girişimleriyle yine Konya'da yapılacağını kendisi anlattı.

Dünya çapındaki, Konya Saraçoğlu Atış Poligonu yine onun girişimiyle inşa edilmiş.

Ali Rıza Bey kendi alanında büyük işler başarmış halen de başarmaya devam ediyor.

Tebrik ediyoruz.

Konya Aydınlar Ocağı olarak Konya’mızda adı duyulmuş ya da duyulmamış başarılı şahsiyetlere yaptığımız ziyaretleri kesintisiz olarak devam ettiriyoruz.

Bu ve buna benzeri yaşanmışlıkları merak ediyor ve ilk ağızdan duymak istiyorsanız eğer,

Aydınlar Ocağı Başkanımız Sayın Dr. Mustafa Güçlü’nün önderliğinde 27 yıldır kesintisiz olarak her hafta salı günleri saat 20.00’da, Eski Fuar Alanı, yeni adıyla Kültürpark içerisinde bulunan İl Halk Kütüphanesi’nde devam eden, programlarımızı takip edebilirsiniz.

 

Suriyeli ve Afganlı Göçmenler (!)

            Sevgili Sami YILDIZ  hocamızın göçmen sorunu ile ilgili yaptığı bir araştırmayı bizimle paylaşmasaydı bu yazı yazılmayacaktı.

            Ağır bir konudur; çünkü başlangıçta yalın  ve   doğrudan insanı, insanla muhatap etmek gibi bir yükü, bir metafizik boyutu vardır. Metafizik boyutu vardır; çünkü insan olduğunuz için önce merhametle donanmış olmanızı gerektirir. Merhamet nuruyla tanışmamış insanın göçmen(!)konusuyla ilgilenmesinde ne samimiyet vardır ne derinlik. Olsa olsa ilginiz sosyal medya küfürbazlarının yüzeyselliğine eş değer bir takıntıdır Çünkü bugünkü anlamıyla göç olgusunu anlayabilmek için siyaset bilimi, tarih, sosyoloji, psikoloji, hukuk, coğrafya gibi disiplinlerin hepsine birden ihtiyaç duyma zorunluluğumuz vardır.

            Bu konuyla ilgili epeyce çalışma yapıldığına şahit olmak sevindirici.(Örneğin Uşak Üniversitesi Göç Araştırmaları ve Siyaset  Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği’nin 6.maddesini ‘’uygulamaya’’ yaptığı vurgu nedeniyle değerli buluyorum)  Diğer akademik çalışmaların da, kavramsal çalışmalarla birlikte  pratik hayattan alınmış ve uygulanmış sığınmacı örnekleriyle konuyu zenginleştirmesi beklenir ki; şehir efsaneleriyle zehirlenen Suriyeli veya Afganlı düşmanlığı sosyal medya cehaletinin insafına terkedilmiş olmasın.

             Ülkemizdeki göçmenler(aslında 2006 tarihli  Resmi Gazetede yayımlanan İskân Kanununa göre bu insanlara göçmen diyemeyiz. Çünkü kanun Türk soyundan gelme ve Türk kültürüne bağlı olma şartını getiriyor. Başlıkta ki parantez ünlemi odur) Savaşın tahrik ettiği can pazarı bu insanları, seçeneksiz bırakmış ve bir yerlere  sığınmaya zorlamıştır. Yani ekonomik konforu hedef alan bir seçim yok ortada.

             Sığınmacılara hayatı kolaylaştırıcı disiplinler içinde  psikoloji, merkeze yerleşir kanaatindeyiz.(’’Mültecilerin göç alan ülkeye yerleşmelerinde ve uyumundaki başarı ve başarısızlıkları o ülkedeki hükümetlerin ve toplumun tutumlarına, göçmenlere destek programlarına ve göçmenlerin fiziksel ve ruh sağlıklarına yönelik kolaylaştırıcılara bağlıdır. (Sue 1977)’’Dünyada göç ile ilgili çok sarsıcı deneyimler yaşanmasına rağmen Türkiye’de benzer bir süreç yaşanmamıştır. Bunun  sosyal, kültürel ve siyasal sebepleri olduğu söylenebilir .Zübeyit GÜN-Türk Psikoloji Bülteni sayı:38 sf.27)

            Son 4-5 yıldır sataşma, aşağılama, küçümseme hatta hakarete varan psikolojik saldırıların küçük çaplı fiziki şiddete dönüşmesinde Ümit Özdağ gibi değil sığınmacı, ülkemiz insanını bile sevme nimetinden mahrum siyasi figürlerle, kurucu iradenin eğitim yoluyla beslediği Batı ajandalı Yahudi tipi milliyetçilik anlayışını saplantıya dönüştürmüş tiplerin sosyal medyadaki duruşlarının etkisi büyük olmuştur.

              Mültecilerin ülke ekonomisine yaptıkları katkı, ticari hayata getirdikleri canlılık  (örneğin sadece Gaziantepte Suriyeli iş insanlarının yaptığı 4 milyar dolarlık yatırım )ve sanayide ağır işleri yüklenimdeki tasarruf gibi maddi ve manevi getirileri hiç görmemezlikten gelerek sadece Batı ezikliğinin verdiği kompleksle Suriyelilerin şahsında kibirlerinden (!) dolayı tepeden baktıkları Arap toplumuna saydırdıkları şuur altı hezeyanlarının neye tekabül ettiğini biz, onları Mekke ve Medine hatıralarından  tanıdığımız Falih Rıfkı Atay kadar tanıyoruz.    

            Yazı uzadığı için kapatacakken İngiliz  Daily Expres’de bir yorumun ‘’Erdoğan’ın, mülteci konusundaki ilkeli duruşu ,siyasi çıkarlardan kaçınması ve mültecileri tamamen güvende olana kadar ülkelerine geri göndermeyi reddetmesi, onun insani değerlere olan sarsılmaz bağlılığının altını daha da çiziyor’’ tespitiyle yazının ikinci paragrafı bire bir örtüştüğü için böyle kapatayım istedim.  Gazete yorumun sağına ’İlk turda salladık, ikinci turda kazanacağız’’ diyen ve insanı gülümseten K.Kılıçdaroğlu reklamı koymuş. Selamlar.                   

 

Bir şans istiyorum!

Futbolculuk kariyerinin büyük bölümünü ülkesinde tamamlamış, teknik direktörlük kariyerindeki tüm kupaları ülkesinde kazanmış biri olarak farklı bir kültüre farklı bir coğrafyaya haliyle diliyle, yaşantısıyla, beslenmesiyle farklı bir ülkeye geldiğinizde baş edeceğiniz sorun birden fazla oluyor. Birde yerine geldiğiniz kişi o şehirde başarılıysa bir iz bıraktıysa işiniz çok daha zordur. Buna bir de takımdan oyuncuların ayrılması, yenilerin alınması ve adaptasyon süreci eklendiğinde sizi kurtaracak ve zaman kazandıracak şey seri maçlar kazanmak ve kupa kazanmış takımlara karşı başarılı olmaktır. Siz kendi alışma sürecinizi bir müddet görmezden gelmeniz gerekir.

Aleksandar Stanojevic Konyaspor'a geldiğinde, daha İlhan Palut'un neden gönderildiğini anlayamamıştık. Yukarda saydığımız olumsuz anlamda her şeyin başına gelmiş bir teknik adam eminim ilk başlarda nasıl bir ülkeye düştüğünü sorgulamıştır. Sonra Çin'i falan düşünüp, otur oturduğun yerde Aleksandar demiştir.

Daha öncede belirttiğim gibi İlhan Palut ve Stanojevic'i karşılaştırmak doğru değil bir defa takımlar aynı takım değil hele hele 3.olan İlhan Palut takımını değerlendirmeye sokmak komik olmayan bir şaka gibidir...

Aleksandar Stanojevic ve ekibinin geldiğinden beri doğru yaptığı ve yanlış yaptığı işler oldu, olacaktır. Fakat ben hoca hakkında biraz duygusal davrandığımızı ve yavaş yavaş takıma ağırlığını hissettirdiğini düşünüyorum. Gaziantep kupa maçında başlayan serüven ile bugün oynanan oyun arasında büyük anlamda farklar olduğunu düşünüyorum. İlk maçtan bugüne kadar aynı anda Mame ve Muhammet'i oyundan çıkarttığı maç dışında yerinde değişiklikler yaptığını gördük. Bunun yanında fizik açısından ciddi manada sakatlıkların artması teknik ekibin kendini değerlendirme konusu diye düşünüyorum.

Trabzonspor ile Konyaspor maçları genelde zevkli ve bol gollü geçer,hakemlerin dahil olmadığı ön plana çıkmadığı maçlar daima seyir zevki vermiştir. Kendini ispatlamaktan başka birincil hedefi kalmamış 2 teknik ekibin mücadelesi şeklinde de bakabiliriz.

İki takımda sakat veya eksik oyuncu konusunda karşılaşma öncesi oldukça muzdaripken Trabzon tarafı ise ben herkese adalet dağıtıyorum mesajı ile daha radikal bir yol izlemişti. Trabzonspor karşılaşmaya daha etkili başlayıp golü bulsa da Konyaspor önce oyunda dengeyi sağladı. Ardından maça ağırlığını koymaya başladı. Pazuelo birkaç haftadır orta sahada ağırlığını koymaya başladı. Moreno ve Guilherme arasındaki uyumda bu maçta zirveye çıktığını görmek zor olmasa gerekir.

İlk yarının sonunda rakibin 10 kişi kalması ikinci yarı işleri daha kolay bir yola koydu. İkinci yarının tamamında oyunu domine eden bir takım vardı. Üstelik Trabzon takımı önceki haftaya göre daha derli toplu bir oyun göstermesine rağmen bu baskının gelmesi güzeldi. Skor avantajını yakalamak için son anlara kadar beklemek gerekse de ikili averajda rakibimizin önüne geçmek de galibiyete ayrı bir değer kazandırdı.

Sonuç olarak ben Aleksandar Stanojevic'in bir şansı hak ettiğini düşünüyorum. Bizim duygusal davranmamızda en büyük etkinin İlhan Palut etkisi olduğunu ve başarı geldikçe inancın daha da artacağını en azından bugün için düşünüyorum.

Maçın sözü; Kaybetmekten yılmayan kazanmaya çok yakındır..


Aykut hoca ve Ali Turan

Uzun süredir spor yazısı kaleme almamıştım. Ancak izlediğim Beşiktaş maçı bana bu yazının yazılmasını adeta mecbur etti.

Beşiktaş karşısında en tecrübesiz futbolcu olarak ilk 11’ de sahaya çıkan Mücahid’e varıncaya kadar 85 dakika boyunca çok iyi mücadele eden bir Konyaspor vardı.

Evet takımımız oyun olarak istediğimiz kıvamda değildi, istenilen şekilde pozisyonlara giremiyordu ama nihayet karşımızdaki takım Beşiktaş’tı ve ona ezilmeden mücadele ediyordu.

Yediğimiz iki gole de cevap veren ve son dakikalara beraberlikle giren bir Konyaspor vardı sahada…

Ne olduysa oldu. Her şey Ali Turan’ın son 8 dakika içinde oyuna girmesiyle oldu. Ali Turan’ın gireceğini görünce hemen eyvah dedim. Olacaklar içime doğmuştu sanki. Zira Ali Turan daha önceki maçlarda defalarca hatalar yapmış, buna rağmen kadroda sürekli yer almış bir oyuncu idi.

Ali Turan oyuna girdikten sonra kritik noktalarda iki defa topla buluştu. İkisinde de hata yaptı.

Birisinde 6 pas içinde düştü, top boşta kaldı. Orada bir Beşiktaşlı futbolcu olmaması durumu kurtardı. Şayet o bölgede bir Beşiktaşlı oyuncu olsa idi o pozisyonda da golü yemiştik.

Son dakikaya girilirken yaptığı hata affedilir gibi değil. Daha önceki maçlarda yaptığı hatalar da affedilir cinsten değildi ama her nedense Aykut hoca bir ders vermek yerine sürekli kadroda yer vermeyi tercih etti.

Ta geçen sezon Ali Turan’dan bir yarar sağlanamayacağını birkaç kez yazmıştım. Bu maça girerken eyvah demem boşuna değildi. Bunu ben görebiliyorken, bunu herkes görebiliyorken şayet Aykut hoca göremiyorsa tekrar bir değerlendirme yapmasında fayda var.

Bunun bir hata olduğu kasti olmadığı söylenebilir. Kasti olsa zaten yapılan ihanet olur. Bizde kasti olduğunu söylemiyoruz ama bunca hatasına rağmen bir oyuncuya bu kadar şans verilmesi çok fazla…

Adam dışarıda bir beklesin. Maça tekrar çıkmaya iştiyak duysun. Hatalarını gözden geçirsin. Kendini düzeltsin. Olumlu gelişme olursa hak ederse tekrar kadroya girsin.

Bütün hatasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kadroda yer almaya devam ederse o da kendini gözden geçirme fırsatı bulamaz ve hatası gittikçe büyür. Nihayet böyle oldu. Bu futbolcuyu kazanmak değil kaybetmektir.

Sonuçta takıma yazık oldu. Konyaspor’umuza yazık oldu. Konya’mıza yazık oldu. Emeklere yazık oldu.

Konyaspor; 3 maç içerde, 3 maç dışarda olmak üzere son 6 maçtır kazanamıyor. Son 6 maçta, 2 yenilgi, 4 beraberlikle sadece 4 puan toplayabildi.

Artık olan oldu. Bundan sonra toparlanma zamanı. Aykut hocanın Konyaspor’u daha önceki şanlı günlerine geri götürmesini canı gönülden arzu ediyor, bekliyoruz. Başarılar Konyaspor.

Annelik

Geçen gün komşum Huriye teyze ile sohbet ederken bana başından geçen ilginç bir olayı anlattı. Olay baya bir ilgimi çekti…
Bende bu ilginç olayı sizlerle paylaşmak istedim…
İlgimi çekti diyorum çünkü son günlerde yaşanan bazı olaylarla zihnimde ilişkilendirmeme neden oldu bu olay…
İki hafta önce komşum evlerinin bodrum katında hamile bir kedi görmüş iki gün sonrada mutfağın penceresinin önünde gün boyunca aynı kedinin doğum yapmış olduğunu ve sürekli miyavladığını görünce de herhalde karnı aç ondan diye düşünmüş…
Neyse o günün akşamı arka odada bulunan kapağı açık kalmış dolabın içinden el yüz havlusu alacakken bir şeylerin hareket ettiğini fark edince korkmuş ve hemen eşine haber vermiş…
Eşi de gelip bakmış birde ne görsün dört tane yeni doğmuş birkaç günlük kedi yavruları…
Tabi çok şaşırmışlar bu duruma nereden nasıl geldi bunlar buraya diye…
Çok geçmeden anlamışlar ki; kedi bodrum katta doğum yapmış komşum evde yokken de hava alması için açık bırakılan mutfağın camından yavrularını daha güvenli bir yere yani o dolabın içine taşımış…
Camın kapalı olduğunu görünce de resmen açın camı diye yalvarmış yavruları için…
Lafa gelince de hayvan işte der geçeriz…
Hayvan da olsa insan da olsa annelik evrenseldir…
Anneliğin dini dili ırkı insanı hayvanı olmaz annelik bambaşka bir şey…
Tabi insan, üstün olarak yaratılmış varlık. Annelik ise bu üstünlüğünde üstünde ama şu sıralar bunu unutmuş ve bir kedicik kadar olamayan anneleri de görmek mümkün toplumda…
Ne demek istediğimi az çok anlamışsınızdır…
Anne var adı hayvan ama yavruları için çırpınan. Anne var adı insan ama yavrusunu sokağa bırakan. Birde anne var oda insan evladı olmayanın karnını doyuran…
Evet, Nisa Mihriban bebekten bahsediyorum…
Tamam, olayın iç yüzünü bilmiyorum günah almak da istemem ama ne olursa olsun bu bir caniliktir bunun başka bir açıklaması yok…
İnsan ne kadar çaresiz olursa olsun bu caniliği bu bahaneyle örtbas edemez…
Bu ülkede bir otorite var, bir sosyal devlet var. Devlet vatandaşını böyle bir caniliği yapmaya asla mecbur bırakmaz…
Zira devletin himayesinde bulunan nice yavrucaklar var nice anneler var…
Buna rağmen Nisa bebeğin yaşadığını yaşayan birçok bebek var olmaya da devam ediyor ne yazık ki…
Ana babanın hatasını günahsız yavrucaklar çekiyor olan onlara oluyor…
Herkes evlat sahibi olabilir lakin gerçek anne baba olmak hele hele gerçek annelik bambaşka bir şey…
Allah ıslah etsin böylesi anneleri diyorum başkada bir şey demiyorum diyemiyorum…
Ama şunu da söylemeliyim ki; toplumda ahlaki düzen bozulmaya devam ettikçe insanı insan yapan vicdan, merhamet, edep en önemlisi de Allah korkusu yok olup gidiyor maalesef…
Allah sonumuzu hayretsin ne diyelim…

TE’VÎLÂTܒL-KUR’AN’ ın Türkçeye Tercümesi’nden NOTLAR -11-

10. CİLT’ten Notlar 

* “Firdevs” Bir izaha göre Rumca bir kelime olup bahçe dernektir. Allah (c.c.) cenneti değişik isimlerle anmıştır. Bunlardan bir kısmı Adn, Naîm, Me’vâ, Firdevs’tir. [İsimleri çok olmakla birlikte] gerçeklikte cennetler tektir. Çünkü “Adn”  kelimesi ikamet yeri demektir. Naîm, verilen nimet, Me’vâ da aynı şekilde ikamet yeri demektir. Sonra Firdevs, Adn, Me’vâ bunlar naîm, yani nimetlerdir. Bazı rivâyetlerde Hz. Peygamber’den (s.a.) şöyle hadis nakledil­miştir: “Firdevs, cennetin en yücesi, tam ortası ve en güzel yeridir”. Eğer bu rivâyet sabit ise o, bahsedildiği gibidir. (s.20)

* Allah’ın insanı yaratmış olmasının sadece ölüm için değil “Sonra da kıyâmet gününde tekrar diriltileceksiniz” [Mü’minûn, 23/16] buyruğunda bildirildiği üzere hesaba çekmek amacıyla diriltmek için olduğunu söyleriz. (s. 28)

* “Heyhâte heyhâte” [Mü’minûn, 23/36] bir işin olmasının uzaklığını ve inkârını ifade için kullanılır ve “uzak ki ne uzak!” yani asla olmayacak iş demektir. (s. 42)

* Resûller de diğer insanlar gibi emir ve yasaklarla imtihan edilirler. (s. 50)

* “Verdiklerini, Rablerine dönecekleri inancından dolayı kalpleri ürpererek verenler…” [Mü’minûn, 23/60] Bu âyette şöyle bir işaret de vardır: Nasıl ki günah işleyen günahından ötürü korku içinde olursa, taat içinde olan da itaatinde Allah’tan bir korku içinde olur. Hz. Âişe’den (r.a.) bu yönde bir rivâyet bulunmaktadır. O bu âyeti Hz. Peygambere (s.a.) sormuş ve “Bu âyette sözü edilenler içki içenler, hırsızlık yapanlar ve zina edenler midir?” demiştir. Hz. Peygamber cevap olarak: “Ha­yır! Onlar oruç tutanlar, namaz kılanlar, sadaka verenler ancak bu halde iken yaptıkları ibadetlerin kabul edilip edilmediği konusunda kaygı duyanlardır. Onlar hayır işlerde yarışırlar!” buyurmuştur. “Kalpleri ürpererek” anlamına gelen kavl-i celîlin bu şekilde değil de, “Kalpleri, Rab’lerine ne ile/nasıl döne­cekler, saîd olarak mı yoksa şakî olarak mı? diye korku içinde olurlar, şeklinde yorumlanması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. (s. 57)

* Bazıları şöyle demişlerdir: “Berzah”, iki sûra üfleyiş arasında olan zamandır. Bazıları da “Berzah” ölüm ile yeniden dirilme arasında geçecek olan zamandır, demişlerdir. Bu, Kelbî ve Katâde’nin görüşleridir. Mücahid ise şöyle demiştir: Berzah, ölüm ile dünyaya yeniden dönme arasına konulan engeldir. İbn-i Kuteybe ve Ebu Ubeyde ise şöyle demişlerdir: Berzah, dünya ile ahret arasında olan dönemdir. Onlar İki şey arasında kalan her şey berzahtır, demişlerdir. Ebû Avsece: “İki sınır, yani dünya ile ahiret arasında kalan zamana berzah denir demiştir. Yine o, berzah, düz araziye denir demiştir. Berzahın aslı, hâciz, yani iki şeyi birbirinden ayıran engel demektir. (s. 87)

* Kabir azabının hissedilmesi uyku halinde iken vücuttan ayrılan idrak edici ruhun (nefs-i derrâke) bir halet-i ruhanîye şeklinde hissetmesi olup, insanın biyolojik canlılığını sağlayan ruhun hissetmesi şeklinde değildir. Bu aynen uyku halindeki birinin rüyasında kendisini bir belâ ve sıkıntı içinde gör­mesi ve şiddetli korku içinde olması ve kendisini daha önce bilmediği, hakkın­da bir haber duymadığı bir mekâna atılmış görmesi gibi olur ve onda canlıların belirtileri olur. Buna göre kabir azabının insana hayat veren biyolojik canlılık anlamına gelen ruh ile değil de eşyayı idrak edici/kavrayıcı ve hissedici ruh ile olması söz konusudur. (s. 96)

* Allah, her ne kadar iki cihanda da mâlik ise kendisini özellikle “Din gününün sahibi” [Fatiha, 1/4] diye nitelemesi, o gün mülkünde hiç kimsenin kendisine ortak çıkmasının söz konusu olamayacağı içindir. Dünyada iken mülkte ortaklığa yeltenenler olabilir. Ama o günde mülkün sadece ve sadece O’na özgü olması böyle bir nitelemeyi hikmetli kılmıştır. (s. 99)

* “Bağış­lasınlar, hoş görsünler” [Nûr, 24/22] mealindeki beyanla [yüce Allah] affetmeyi ve görmezden gelmeyi, bağışlamayı ona [Peygamber aleyhisselâma ve ona inanlara] emretti. Yani size kötülük yapanın yaptığını unutun ve bağışlayın, hatta onun yaptığı kötülüğe karşı sizin onu bağışlamanızı da anmayın, onun hatasından bahsetmeyin. Çünkü affın belirtilmesi başa kakmak gibi gö­rülmüştür. Tıpkı şu ilâhî beyanda olduğu gibi: “Sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın.” [Bakara, 2/264] Çünkü başa kakma ve bu şekilde in­citme sadakayı boşa çıkarır. (s. 151)

* İktidarsız ya da iğdiş edilmiş olsa bile bir erkeğin yabancı bir kadınla baş başa kalması caiz değildir. ( 173)

* Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Ey gençler topluluğu! Sizden evlenmeye gücü yeteniniz hemen evlensin! Çünkü o gözü daha iyi sakındırır ve iffeti daha iyi korur. Kimin de gücü yoksa o zaman oruç tutsun. Çünkü oruç onun için kalkan olur.” Yine rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) Hz. Ömer’e “Kızlarını ne yaptın?” dedi. “Onlar yanımdalar yâ Resûlallah!” diye cevap ver­di. Hz. Peygamber “Onlar ergenlik yaşına geldiler mi?” dedi. O, “Evet!” dedi. Hz. Peygamber “Sen onlardan birini dengi olan birinden alıkoyar ve evlenme­sini geciktirirsen mutlaka her gün sevabından bir kırat eksilir!” buyurdu. Bazı haberlerde de şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Bir kimsenin çocuğu evlilik çağına gelir ve onu nikâhlama imkânı da bulunur, buna rağmen onu evlendirmez de çocuğu bir günah işlerse günah aralarında ortak olur.” (s. 179)

* Zenginlik ve bolluk fesada, darlık ve yoksulluk da fesattan alıkoymaya sebep olabilir. Yahut bunlardan birinin diğerine üstünlüğü konusunu hiç ele almamak gerekir. Zira her ikisi de kulların kendisi ile sınandığı hallerdir: Şunlar fakirlik ve darlık yüzünden sabır ile ötekiler de zenginlik ve bolluk yüzünden şükür ile sınanmaktadırlar. Bu itibarla bunlardan birinin diğerine üstünlüğünü konuşmak lüzumsuz bir kelâm etmektir. (s. 183)

* Mümin, kendisine fitnelerden hiçbir şey dokunmadan ecir kazanabilir, bazen da fitnelerle imtihan edilir de Allah onu sabitkadem kılar. O şu dört hal üzere bulunur. Belâya mâruz kalırsa sabreder, verilirse şükreder, söyledi mi doğru söyler, hükmetti mi adaletle hükmeder. O diğer insanlar arasında ölülerin kabirleri arasında yürüyen bir diri gibidir. Nur üstüne nur. O beş nur içinde döner dolaşır; sözü nurdur, ilmi nurdur, girişi nurdur, çıkışı nurdur, kıyamet gününde cennete varışı nurdur. (s. 192)

* Kâfirler kıyamet gününde yüzüstü kapanmış halde, sürünür bir vaziyette olacaklardır. Müslümanlar ise ayakta, dik ve düz halde yürüyor olacaktır. (s. 213)

* Bazı fakihlerimiz Ebû Hanîfe’nin ihtilam olmaması halinde ergenlik yaşının on sekiz olarak belirleme şeklindeki görüşünü destekleme bağlamında şöyle demişlerdir: Çünkü oğlan çocukların­da ihtilam olma ortalama on beş yaşına ulaşmaları halindedir. Onlar belki bu yaştan önce ihtilam olurlar, belki de ergen olmaları bu yaştan daha sonra olur. Mâruf olana göre âlimler on iki yaşından küçük olanların ihtilam olmama­sı, on iki yaşına ulaşınca da ihtilam olmasının ihtimal dâhilinde kabul ettiler. Bu durumda ihtilaf edenler arasında ortalama yaş olarak kabul edilen on beş senenin üzerine, on iki yaşında ergen olma ihtimaline binaen nasıl ki üç sene ilâve varsa üç sene eklediler. [Yani en son 18 yaş dediler.] (s. 229)

* Yoksul ve ihtiyaç sahibi biri peygamberlik görevine liyakatte zengin ve varlıklı kimselerden daha elverişlidir. Çünkü insanlar zengin, mülk ve saltanat sahibi kimselere zaten tâbi olurlar. Eğer Hz. Peygamber (s.a.) zengin, varlıklı, mülk ve saltanat sahibi biri olsaydı o takdirde sırf Hakka hak olduğu için uyanlarla araları ayırt edilemezdi. Fakir ve kendisi muhtaç biri olması halinde bu ayırım kolaylıkla yapılabilir. Ancak sahip olduğu mal mülk ve saltanat peygamberliğinin alâmeti ise -Dâvûd ve Süleyman peygamberlerde olduğu gibi- o takdirde hükümranlık -duasında da olduğu gibi- onun risâletinin mucizesi olur. “Rabbim!” dedi, “Beni bağışla; benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver bana.” [Sâd, 38/35] (s. 255-256)

* İlim öyle bir izzettir ki onunla zillet asla bir arada bulunmaz. O, sahibine asla horlanma ve kahır getirmez. (s. 268)

* Yüce Allah kâfirlerin amellerini bir keresinde savrulmuş toz zerrecikleri, bir defasında kül, bir defasında serap, başka bir yerde kuvvetli yağmurun üzerindeki toprağı silip süpürdüğü yalçın kayaya benzetmiştir. Buna mukabil müminlerin amellerini de sabit, sağlam ve benzeri niteliklerle anlatmıştır. (s. 274)

* “Aksine onlar, başka değil, hayvan sürüsü gibidirler.” [Furkan, 25/44] Bazıları dediler ki: Onlar [kâfirler] hayvanlar gibidir, çünkü onların bütün kaygıları aynen hayvanların kay­gıları gibidir; yemekten ve içmekten başka bir şey düşünmezler, bunun dışında başka bir dertleri yoktur. Hayvanların akıbetleriyle ilgili herhangi bir düşün­celeri yoktur. Buna göre kâfirler bu yönden aynen hayvanlar gibidirler. “Hatta tuttukları yol bakımından daha da sapkındırlar.” [Furkan, 25/44] Birtakım yorumcular “daha sapkındırlar” ifadesi hakkında dediler ki: Çünkü hayvanlar Rablerini ve yaratıcılarını bilir, O’nu lisân-ı hal ile anarlar, oysa kâfirler ne Rab’lerini tanırlar ne de O’nu anarlar. Yahut “onlar daha sapkındırlar” çünkü çocuk edinme, şerik (ortak) isnadı gibi Allah’a lâyık olmayan birtakım yakıştırmalarda bulunurlar, ibadette O’na başkalarını ortak koşarlar. Oysa hayvanlar bunlardan hiçbir şeyi yapmaz, bu itibarla onlar kâfirlerden daha üstündür. Bazıları dedi ki: “Onlar daha sapkındırlar” çünkü hayvanlar yola sokulduğu zaman yol boyunca gi­derler, oysa kâfirler kendilerine hidâyet edilip doğru yola çağrıldıkları halde hidâyeti bulup da yola girmezler, davete icabette bulunmazlar. Bu itibarla onlar daha sapkındırlar. Yahut şöyle denir: “Onlar daha sapkındırlar” çünkü kâfirler hem kendileri saparlar hem de başkalarını yoldan çıkarıp saptırırlar, oysa hay­vanlar öyle değildir. (s. 291)

* Yağmura rahmet denilmesi, Allah’ın rahmetinin eseri olması sebebiyledir. Aynı şekilde cennete de rahmet denilmektedir, çünkü oraya giren ancak O’nun rahmetiyle girecektir. (s. 294)

* “Yine anılan o iyi kullar, asılsız şeylere şahitlik etmezler.” [Furkan, 25/72] Bazıları dedi­ler ki “lâ yeşhedûne’z-zûra” yani “asılsız şeye şahitlik etmezler”  cümlesinden maksat “zûr” mekânına uğramazlar demektir. “Zûr” ise müziktir. Buna göre âyet “onlar müzik icra edilen mekânlarda bulunmazlar” anlamındadır. Bazıları da şöyle yorum­lamışlardır: “Zûr”a şahitlik etmezler, “Zûr” da yalan demektir. Buna göre âyet “Yalancı şahitlik yapmazlar” anlamındadır. (s. 318)

* Hasan-ı Basrî dedi ki: Vallahi bir Müslüman kul için çocuklarını, çocuklarının çocuklarını ve yakınlarını Allah’a itaatkâr görmekten daha sevimli bir şey yoktur. Ve dedi ki: Onları Allah’a itaatkar görürüz de buna sebep gözlerimiz aydın olur. (s. 320)

* Bazı müfessirler şu açıklamayı yapmıştır: Firavun, [Hz. Musa’ya iman eden sihirbazların] ellerini ve ayaklarını kesmek, asmak gibi tehdit etmiş olduğu işkenceden bir kısmını onlara fiilen uygulamıştır. Ne var ki âyette onlara yönelttiği tehditleri gerçekleştirdiğine dair bir açıklama bulunmamaktadır. O yüzden biz yalana düşme korkusuyla bu gibi açıklamalara girmiyoruz. (s. 344)

* “Ezlefekallah”, Allah seni kendisine yakın etsin anlamındadır… “ez-Zülef” konaklar ve menziller demektir. Çünkü konaklar yolcuyu gideceği yere yaklaştırır. (s. 348)

* “Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır…” [En’am, 6/160] Bu beyanda “Kim iyilikle gelirse” denilmiş, “Kim bir iyilik işlerse…” denilmemiştir. Bu da belirttiğimiz gibi amellerin makbul olabilmesi için kişinin dünyadan tevhit üzere göçmesi, işlediği hayırları bozmaması şartı olduğunu gösterir. (s. 358)

* “Mercum” taşlanarak öldürülen demektir. Öldürmenin en şiddetlisi recimdir. (s. 367)

* Peygamberler, Allah’ın izni olmadan, helak olmaları için kavimlerine beddua etmezler. Görmez misin ki, Allah, Yûnus peygamberi kendisinden izin almadan kavmi arasından çıkıp gittiği için azarladığını bildirmiştir. O, izinsiz çıkması sebebiyle azarlandığına göre, bir peygamberin kavminin helak olması için izinsiz bir şekilde beddua etmesi muhtemel değildir. (s. 367)

* “Va’z” işin sonunun nereye varacağını kâh korkutarak kâh müjdeleyerek bildirmek, öğüt vermek demektir. (s. 375)

* Musa kıssası ve diğer peygamberlere ait kıssalar kitapta [Kur’anda] değişik yerlerde farklı lafızlarla, değişik şekillerde, bir takım takdim ve tehirlerle anlatılmıştır Bundan da maksat şahitlik, bilgi aktarımı vb. konularla ilgili pek çok ahkâmda lafızların harfi harfine korunmasının gerekmediğinin, aktarırken mananın korunmasına odaklanmak gerektiğinin anlaşılmasıdır. (s. 416)

* Kendisine bir haber gelen kimsenin görevi, o konuda –haberin yanlış ya da yalana ihtimali bulunması halinde- hak ve hakikat ortaya çıkıncaya kadar beklemesidir. (s. 440)

* Yüce Allah’ın nesneleri var edip bu âleme bahsedilen faydala­rı yaratması, ayrıca bütünüyle bu âlemi yaratması insanları sınamak içindir; bundan dolayı onlara emirler vermekte, birtakım yasaklar getirmektedir. Son­ra sonucu almak için onlara bir âhiret (akıbet) âlemi tayin etmiş ve orada itaat edeni ödüllendirecek, isyan edeni ise cezalandıracaktır. Eğer böyle bir akıbet (sonucun alınacağı öbür dünya) olmazsa o zaman bütün bu yaratmalar abes olurdu ve hiçbir hikmeti olmazdı. Çünkü bir binayı yapan, ondan elde etmek istediği bir yarar olmaksızın sırf onu yıkmak ve yok etmek için yaparsa, o za­man yaptığı işi hikmetten uzak ve tamamen anlamsız olurdu. Aynı şekilde evrenin yaratılması da böyledir. Eğer amaçlanan bir akıbeti olmayacaksa o da hikmetten yoksun ve anlamsız olacaktır. Âyetler, onlara inananlar ve tasdik edenler içindir. Onlara inanmayan ve tekzip edenler için ise lehlerine değil aleyhlerine âyetler olacaktır. (s. 487)

* Biz Allah’ın belirttiği üfleme, sûr gibi şeyleri şudur ya da budur diye açıklama yoluna gitmiyoruz. Ya da onun şu ya da bu olduğuna işaret anlamına gelecek bir söz de etmiyoruz. Ama bun­larla ilgili olarak Hz. Peygamber’den bir açıklama (tefsir) gelmişse o takdirde o doğrultuda açıklama yapılır. Hem bu, ameli gerektiren bir konu da değildir ki bundan dolayı onun sıhhatini ya da çürüklüğünü ortaya koyma külfetine girelim. Bu sadece tasdiki gerekli olan bir haberdir. Bu itibarla “nefh”, yani üf­leme ve sûr hakkında nasıl geldi ise öyle kabul ediyor, onları açıklama yoluna gitmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir. (s. 489)

Üretim Bağımsızlık İlişkisi

Üretkenlik, iktisadi kalkınmanın en önemli motoru olduğu hepimizce bilinir. Meşru ve mübah olan her şeyin üretilmesi, ihtiyaç olduğu kadar aynı zamanda bir vatandaşlık görevidir. Köylünün ürettiği ürünler, şehirlinin icra ettiği ticaretler, sanayicinin çevirdiği çarklar bütünüyle iktisadi kalkınmanın bir gereğidir. 
İktisadi kalkınma, milli gelirin yükselmesine vesile olan en doğru yoldur. Milli gelirin yükselmesi, dünyadaki refahın sağlanmasına katkı sağladığı inkar edilemez. 
Her türlü üretkenlik ve iktisadi kalkınma, dünya hayatının refahı yanında ebedi hayatı kazandıracak bir yola vesile oluyorsa büyük bir nimet olur. İşte “ Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver...” ayetindeki dua bunu ifade ediyor. 
Fert ve devlet zenginliği güç, kuvvet olup adaleti, içtimai yardımlaşmayı, mütevazılığı sağlıyorsa; arkasından özellikle Allah’a kul olmayı getiriyorsa ne kadar şükretsek azdır. 
Haram yollarla yapılan veya harama götüren üretkenlik, dünyada kalacağı gibi ebedi hayatı zindana çevireceği izahtan varestedir. 
Üzerinde durulması, konuşulması oldukça önemli olan bu konu ehli tarafından daha iyi izah edileceğinden eminim. 
Aslında benim ifade etmek istediğim hedef nokta bu değildir. Şüphesiz devlet ricali, iktisatçılarımız,sanayicilerimiz bu konunun önemini çok iyi biliyorlar. Benim özellikle vurgulamak istediğim nokta iktisadi kalkınmanın bağımsızlıkla bağlantılı olduğunu söylemektir. Gücümüz varsa vatanımızı başta olmak üzere her türlü kutsalımızı müdafaa edebiliriz. Ayasofya’yı açar her türlü iç ve dış terörü önleyebiliriz. Evimizde rahat uyur normal hayatımıza devam edebiliriz. 
Güçlü değilseniz iç ve diş canavarlara yem olmaktan başka bir yol olmadığı tarihi hadiselerle ispatlanmıştır. Onun içindirki Allah cc bizi bu konuda özellikle uyarıyor. Hatta şöyle emrediyor:“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.”Enfal 60. 
Şüphesiz zaman ve zemin neyi gerektiriyorsa ona göre güçlü ve hazırlıklı olmak zorundayız. İşte güçlü olmanın yolu da iktisadi kalkınmadan geçer. Onun için Türkiye’nin her tarafında bulunan sanayici kardeşlerimize, üretici köylümüze ve güçlü olmamıza katkıda bulunan herkese müteşekkiriz. Özellikle son zamanlarda devlet ricalimizin silahlanmaya verdiği önemi takdirle karşılıyoruz. “Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır” hadisindeki mesaj oldukça önemlidir. 
Bu arada her üretici kardeşimize hatırlatmakla mükellef olduğumuz bir noktayı belirtmek isterim. Doğruluk,kalite,sözde durma,haram-helal ölçülerine dikkat etme ve özellikle Allah’a karşı kulluk görevlerimizi yerine getirme ilkelerinden ödün vermeyelim. Allah’a emanet olunuz. 

Liderlere “Hüsn-i Hâtime” İçin 5 Tavsiye

15 Mayıs 2023 tarihinde yayınlanan köşe yazımın başlığı “Seferoğulları, Tellioğulları ve Yeşil Vadi” idi.

Bu yazımda kavganın bize kaybettirdiği “Yeşil Vadi” ve “Leyla” lardan bahsetmiştim.

28 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonucu belirgin olsa da ben liderlerin hepsini ilgilendiren hayati gerçeklerden bahsedeceğim.

Liderlerin hepsi için yaşları itibariyle 28 Mayıs son seçim ve 2028’de bir “Hüsn-i Hâtime” onların ortak arzularıdır diye düşünüyorum.

1990’lardan beri ülkenin temel meseleleri ve çözüm önerilerine yönelik çabaların içinde oldum ve bunları sürekli bir biçimde kaleme almaya çalıştım.

“Türk Aleviliği”, “Anadolu Aleviliği”, “Ailede Huzur İçin 9 S”, “Akıl”, “Bilge Kral Aliya’nın Camisi” ve “Mutluluk ve Başarı İçin 3+3” isimlerinde kitaplar yazdım.

Doktora tezimin başlığını yine ülkenin meselesi ve çözüm önerisi olmak üzere “Kelamda Yenilik Arayışları ve M. Şerefeddin Yaltkaya’nın İctimai Kelam Projesi” olarak belirledim.

Aziz milletimizin Anadolu irfanına her zaman güvenir ve sonuna kadar saygı duyarım.

O Anadolu irfanı hepimizden büyük ve derinliklidir:

O aziz milletin iktidar ve muhalefette görev verdiği ve “hüsnü hatime”yi çok istediklerini bildiğim liderlere tavsiyelerim şunlardır.

1.Ülkede Tanzimat’tan bu tarafa devam eden Ali Fuat Başgil’in ifadesiyle “ölmek istemeyen mazi ile hayata doğmak isteyen istikbali” barıştırın, aralarındaki pürüzleri, yanlış anlamaları ve iletişim eksikliğinden kaynaklanan soğukluğu giderin.

2.Alevi ve Sünni’nin aynı dinin farklı yorumları olduğunu kabul eden iki değerli topluluk olduğu bilinciyle birlikte, onları sadece savaş ve terörle mücadelede değil, barış zamanında da el ele ülkenin birlik ve beraberliğine destek verecekleri bir toplumsal zemin oluşturun.

3.Türkler ve Kürtlerin bu toprakları bin yıldan beri paylaşan iki bahadır kardeşler olduğu gerçeğinden hareketle, onların aralarında terörün bir kıymık olarak kalmasına müsaade etmeyin ve bu problemi sıfırlayın.

4.Sahiller ve Trakya ile İç Anadolu/Karadeniz arasındaki yaşam tarzı farklılığına saygı anlamında iki kesiminde atması gereken adımlara siz liderler bizzat örnek ve önder olarak bu ayrılığa da nokta koyun.

5.Kur’an ve Sünnet rehberliğinde İslam’ın bu zamana, bu coğrafyaya, bu topluluklara sunduğu saadet teklifini bütün tarafların katıldığı istişarelerle netleştirin.

Bu beş temel problemi çözerek birlik ve beraberliği sağlayın, kalpleri/gönülleri birleştirin, diğer fiziki gelişmeler zaten arkadan gelir.

Beş temel meselede; -Hz. Peygamber (s.a.v.) Hacer’ül-Esved’i yerleştirirken kumaşın bütün kabile temsilcilerinin kumaşın kenarından tutması gibi- toplumda temsil edilen bütün görüş ve düşüncelerin katılımını sağlamaya azami gayret edin lütfen!

İnsanlar idarecilerinin yolu üzerinedir.

Yaşlılık; insan hayatının finali, hayat yarışının son düzlüğü ve en değerli olan hasat mevsimidir.

Burada belirlediğiniz hayat ölçülerini Allah nemalandıracak…

Hayra yönelikse hayra doğru, şerre yönelikse şerre doğru…

“Âvâzeyi bu âleme Dâvud gibi sal

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş”

Baki’nin tespitiyle önünüzdeki beş yıl sesini bu kubbeye salmak için son imkandır.

Şu temel beş meseleyi suhuletle birlikte çözün sallanan koltukta vicdanınızın size sunacağı cennete şimdiden girin.

Bin yıldan fazla bir süredir İslam’ın bayraktarlığını ve bahadırlığını yapan bu aziz ve vefalı millet sizin kabrinizi gönlü yapar ve kıyamete kadar yaşatır ve büyütür.

Allah Teâla, sizlerle birlikte cümlemize “Hüsn-i Hâtime” nasip etsin inşallah.

5 Suggestions for Leaders for “Hüsn-i Hatime”

The title of my column published on May 15, 2023 was “Seferoğulları, Tellioğulları and Yeşil Vadi”.

In this article, I talked about "Green Valley" and "Leyla", which the fight made us lose.

Although the outcome of the 28 May 2023 Presidential elections is clear, I will talk about vital facts that concern all leaders.

I think that the last election on 28 May and a "Hosni Hatimah" in 2028 are their common desires for all of the leaders.

Since the 1990s, I have been involved in efforts to address the country's main issues and solution proposals, and I have tried to write them down continuously.

I wrote books on "Turkish Alevism", "Anatolian Alevism", "9 S for Peace in the Family", "Mind", "Wise King Aliya's Mosque" and "3+3 for Happiness and Success".

I determined the title of my doctoral thesis as "Searching for Innovation in the Word and the Social Theory Project of M. Şerefeddin Yaltkaya", again as the problem of the country and the solution proposal.

I always trust and respect the Anatolian wisdom of our beloved nation.

That Anatolian wisdom is bigger and deeper than all of us:

Here are my recommendations to the leaders, whom that cherished nation assigned to power and opposition, and whom I know very much want "" nice ending".

1.In the words of Ali Fuat Başgil, who has continued since the Tanzimat Reform in the 1st country, "reconcile the past that does not want to die and the future that wants to be born into life", and remove the roughness, misunderstandings and the coldness between them caused by the lack of communication.

2. With the awareness that Alevi and Sunni are two valuable communities that accept different interpretations of the same religion, create a social ground where they will support the unity and solidarity of the country, not only in the fight against war and terrorism, but also in peacetime.

3. Based on the fact that Turks and Kurds are two bahadir brothers who have shared this land for a thousand years, do not let terrorism remain as a splinter among them and reset this problem.

4. You, the leaders, take steps as an example to the steps that should be taken in terms of respecting the difference in lifestyles between the coasts and Thrace and the Central Anatolia/Black Sea and put an end to this separation.

5. Clarify the offer of bliss offered by Islam to this time, this geography and these communities under the guidance of the Qur'an and Sunnah through consultations attended by all parties.

Provide unity and solidarity by solving these five basic problems, unite hearts/hearts, other physical developments will follow.

In five main issues; -Hz. Please make the utmost effort to ensure the participation of all opinions and thoughts represented in the society, as the Prophet (pbuh) placed the Hajar al-Aswad, just as all the tribesmen held the cloth by the edge of the cloth!

People are on the path of their rulers.

Senile; It is the finale of human life, the last level of the race of life, and the most precious harvest season.

Allah will benefit from the life measures you set here…

If it's for good, it's good, if it's for evil, it's evil...

"Release the awaza into this world like David

There was a nice sada in this dome that remained."

With the determination of Baki, the next five years is the last opportunity to release his voice into this dome.

Solve these five basic issues together with peace and enter the heaven that your conscience will present to you on the rocking chair.

This saintly and loyal nation, which has been the standard bearer and champion of Islam for more than a thousand years, will make your grave heartfelt and make it live and grow until the Day of Judgment.

May Allah Ta'ala grant us "nice ending" with you.

 

Türkiye Yüzyılında kazananlar, kaybedenler

Türkiye’m, her zaman olduğu gibi yine kazandı; Dünyanın bütün şer güçlerinin her imkanlarıyla üstümüze gelmesine rağmen, “Hak geldi batıl zail oldu…”ilahi fermanı var ya, aynen o fermana uygun bir durum çıktı ortaya. Yine Kur’an’ımızdaki; “Sen doğru olursan, eğri sana zarar veremez” ilkesi istikametinde yürüdü, yürümeye devam edecek. 

Türkiye Yüzyılında kazananlar;

  1. İslam’ı benimseyenler,
  2. Samimi Müslümanlar,
  3. Dünyaya barışı, kardeşliği, sevgiyi, huzuru getirmek için çalışanlar,
  4. “Dünya beşten büyüktür” diyenler,
  5. Emperyalistlere; one minute diye haykıranlar,
  6. Siyonizm ve Mason zihniyetin ocağına odun taşımayanlar,
  7. Bütün terör odaklarını( pkk, fetö, daiş v.b...) yerle bir edenler,
  8. Zamanında; “Burada petrol yok” diyerek kuyuların üstüne cıva dökenlere karşı Petrolü, doğalgazı kendi ülkesinde çıkararak, sömürücülere elinin tersiyle vuranlar...
  9. Hz. Âdem’den, Hz. Muhammed (SAV)’e gelinceye ve kıyamete kadar devam edecek olan Hak dava kazandı.

10.  Anadolu İrfanı kazandı.

Kimler mi kaybetti? Yukaridaki şartları taşıyanlar kaybetti. Böyle yaptıkları sürece kaybetmeye mahkumlar.  

Sevgi Böyle Oluşur 

İstikametimizde Hak yerini buldukça,

"Oku" emri canları nezaketli kıldıkça

"Müslümanlar kardeştir" ilkesinde kaldıkça,

Fikir eden insanla sevgi böyle oluşur!

 

Her zaman her mekânda Kur'an'dır rehberimiz,

Kıyamdayız daima Furkan'dır rehberimiz,

Apaçık belgelerle Rahman’dır rehberimiz,

Sarsılmaz iman varsa sevgi böyle oluşur!

 

Ezelden ebede dek tek bir Allah'ımız var,

Kâinata yön verir tüm gönüllere sığar,

Emirleri boş değil canlara rahmet sunar,

Akıl veren irfanla sevgi böyle oluşur!

 

Söz verince müminler hepsi eylemle biter,

Dünyadaki herkesin her an elinden tutar,

Dertlere derman olur kalbi onunla atar,

İkramlarla ihsanla sevgi böyle oluşur!

 

Gönüller yapmak için samimi olmak gerek,

Vefayı ilke edip dostlarla kalmak gerek,

Ölümün olduğunu her zaman bilmek gerek,

Hiç susmayan vicdanla sevgi böyle oluşur!

Fetihler Bitmez!

İslam’ın bağrından yiğitler çıkar,
Batılın kurduğu bentleri yıkar,
Gönüller fetheder ruhlara akar,
Müslüman ruhunda fetihler bitmez!

Hak dostlar bu işin yılmaz elçisi,
Allah’ın kulları Kur’an yolcusu,
İnsanlık rehberi korkmaz öncüsü,
Müslüman ruhunda fetihler bitmez!

Rahmandan alınan müjdeli haber,
Bu söze uydu sevgili peygamber,
Hayatı sevdiren bu kutlu sefer,
Müslüman ruhunda fetihler bitmez!

Bütün atalarım bu yolu seçti,
Ezelden ebede ahitler içti,
Kahraman yiğitler serinden geçti,
Müslüman ruhunda fetihler bitmez!  

Emanet

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÕZÜYLE

               Aşık Ataroğlu

 

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

Sevgili dostlar, bu muhabbetimiz de emanet üzerine olsun istedim. Nedense biz millet olarak hatta insanlık olarak bu emanet konusunu ya anlayamadık yada anlamak istemiyoruz. Bir türlü içimize sindiremedik.

Bence insanın eğitiminde en önce verilecek ders emanet olmalı. Ana dilimiz gibi emanetin ehemmiyetini öğrenmeliyiz. Annenin babanın en önemli görevi olmalı bu emanet duygusunu evladına kazandırmak. Ama tabi duyguyu kazandırmak kendi yaşantılarıyla tezat teşkil etmemeli.

Bu duygu ve alışkanlık eğitimine okullarımızda daha da şumullü olarak devam edilmeli ve kazandırılmalı.

Bir japon atasözünde derk ki " Bize bu vatan atalarımızdan miras kalmadı, gelecek nesillerden emanet aldık"

Bu pencereden bakarak vatanımız bayrağımız cumhuriyrtimiz kültürümüz(gelenek görenek örf adetlerimiz  edebiyata eserlerimiz vb.) elimizde bulunan her şeyimiz gelecek nesillerin emanetidir.

En baştan çocuklarımız oyuncaklarını kırıyorsa, okul sıralarını kirletiyor çiziyorsa okul eşyalarına zarar veriyorsa emanet eğitimini almamış demektir.

İleriki yaşlarda çalıştığı kurumlarda da aynı sorumsuzluğuna devam ettiğini düşünün. Düşünün felaket olur değilmi. Zaten de olmuyormu. Çalıştığı fabrikayı zarara uğratanlar hatta yakanlar, yine çalıştığı kurumu babasın malı sanıp kendi menfeatına kullananlar aramızdan çıkmadımı halada devam etmiyorlarmı.

Şimdi biraz da en önceye gidelim. İnsanın ilk yaratılışına. Biz kendi kendimize olmamışız bizi en güzel şekilde yaratan ve ilkimizede Adem diyen bir yaratıcımız var. O da Allah.

Ne bedenimizin var oluşunda nede Dünyanın üzerindeki emrinize verilen her bir şeyin var oluşunda bizim bir sermayemiz yok. Sermaye Onun, onun kârı bizim. Tabi zararıda bize ait.

Senin ruhunu yaratıp üzerine bu bedeni giydiren sahibin, var oluştan bu yana daima rehberler ve kullanma kılavuzlarını da göndermiş.

Demiş ki sana verilen her şey emanet gönderdiğim rehbere birde kullanma kılavuzu verdim. Rehberden bu kılavuzun içinde yazanları öğren ve daima kılavuzu yanında taşı. Dünya hayatında neyi nasıl yapacağını bu kılavuza göre yapacaksın. Gün gelecek emanetini geri alacağım hesabıda o zaman görürüz demiş.

İnsanlığın yaratılışından bu yana ilk insanı kendi kendine ve çocuklarına rehber tain ettikten sonra binlerce rehber göndermiş ve son olarak ta bizlere Hz. Muhammed Mustafa'yı(s.a.v) rehber olarak göndererek hayat ve kulluk klavuzumuz olarakta Kuranı vermiş.

Dostlar bu konuda yazılacak çok şeyler var ama ben sözü şuraya getirmek istiyorum.

Şu anda tüm Dünyayı sarsan bir Çorana virüsü var.Bütün Dünya milletleri bu virüsle kalkıyor bununla yatıyor. Haberlerin hepsi virüs üstüne. Her kafadan tavsiyeler yorumlar. Ayrıca komplo teorileri. Bundan sonra yaşantı şöyle olacakmış böyle olacakmış.

Dostlar Dünya veya yaşantı sağ kalanlar için nasıl olur kimsenin bileceği bir şey değil.İnsanların komplo teorileri varsa Allah'ın değişmez kaderi var. Allah'ın indinde her şey biliniyor ve işleyiş ona göre gidiyor.

Eee Ataroğlu sen işi bitirdin yani hiç bişey yapmıyalımmı der gibisiniz. Asla öyle bir şey demiyorum. Tabi ki üzerimize düşeni yapacağız.

Hemen kullanma klavuzumuza ve rehberimizin tavsiyelerine baktığımızda zaten çok açık .

Ne buyurmuş efendimiz rehberimiz "Bir yerde veba varsa oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba varsa da oradan da çıkmayınız"

İşte sana talimat uymalısın. Daha başka dinimiz ilim dinidir. Doktorların ve bilim adamlarının tavsiyelerine uyacağız. O zamanlar veba şimdi Corona. Geçen çağlar içinde nice virüsler, bulaşıcı hastalıklar çıkmış binlerce insan can vermiş.

Bunların hepsinden yaratan haberdar. Onun izni olmadan hiç bir şey çıkamaz. O dilemezse kimse bir şey dileyemez.

Dostlar muhabbetimizin başında konuşmuştuk ya bu beden bize emanet biz emaneti korumakla görevliyiz. Ölümün ne zaman nerde ne şekilde geleceğini bilemeyiz.

O zaman yapacağımız bütün korunmaları Allah'ın emri olarak yapmalıyız. İşte o zaman hareketleriniz ibadet hükmüne de geçiyormuş.

Vazifeni yap tevekkül et.

Haa, kendi emanetimizi korurken başkalarının emanetine de saygılı olmalıyız çünkü onunda hesabını bizden soracaklar.

Dostlar araya birde fıkra koyalımda hem düşünelim hem de birazcık gülelim.

Babayla oğlu deniz kenarına kamp yapmaya gitmişler. Çadırlarını kurup eşyalarını yerleştirmişler.

Akşama kadar yüzmüşler spor yapmışlar zamanı gelince de yatmışlar.

Gece bir ara baba uyanmış ki yıldızlar görünüyor. Hemen oğlunu kaldırmış demiş bak bakalım yukarıda ne görüyorsun bir değişiklik varmı.

Oğlu yıldızları görüyorum baba deyinca babası tekrar sormuş. Nasıl olmuş bu iş. Oğlu başlamış anlatmaya demiş , Astronomi ilmine göre yıldızlar birer güneştir onlardan galaksiler oluşur falan derken babası ensesine yapıştırmış.

Demiş ulan salak oğlum görmüyormusun çadırı çalmışlar.

Sevgili dostlar inanın çoğumuzun üzerimizdeki çadırdan haberimiz yok ahkam kesiyoruz.

Anlayan ne anlarsa anlasında ben bir ozan olarak muhabbete bir şiirle son vereyim.

Sağlıcakla kalın.

EMANET 2

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

 

Emanetin sahibi var

Odur bize en güzel yar

Yeşil ova karlı dağlar

İniş yokuş düz emanet

 

Karun kadar malın olsa

Evin Barkın altın dolsa

Hesabı var nasıl olsa

Çok emanet az emanet

 

Geçen ömrüm bunca yaşım

Elim kolum ayak başım

Dilim dişim gözüm kaşım

Aynadaki yüz emanet

 

Dört mevsim gelip geçecek

Herkes ektiğin biçecek

Onlar bir mevsimlik çiçek

Torun oğlan kız emanet

 

Ataroğlum gönül eri

Emanete ver değeri

Benim sinem yangın yeri

Ocak onun köz emanet

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Cengiz Numanoğlu Üstat Ahirete İrtihal Eyledi

CENGİZ NUMANOĞLU ÜSTAT AHİRETE İRTİHAL EYLEDİ

(İNSANDA ÖLÜMSÜZLÜK ÖLÜMLE BAŞLAR)

  Dünyaya İmtihan edilmek için gönderildik. Bu hakikati hiçbir zaman unutmadan dünya hayatını çok iyi değerlendirmeliyiz ki ebedi hayatta kurtuluşa erebilelim. Ölüm ölmeyen hakikat olduğuna göre her canlının da ölümü tadacağını çok iyi bilip tefekkür ederek İslam’a uygun yaşamamız gerekir. Önemli olan her zaman nefs muhasebemizi yapmalı, kulluk görevimizi daha iyi yapmak için gayret sarf etmeliyiz. Geçen her günümüzü ve yılımızı hakkıyla değerlendirebildik mi? sorusuna cevap aramalıyız. Boşuna geçen günler ve yıllarımız için üzülmeli, Nasuh bir tövbe ile hayatımızı hakkıyla değerlendirmeye gayret etmeliyiz.

   Cengiz Numanoğlu Üstat 29 Mayıs 2023 Pazartesi günü akşam saatlerinde dünya sürgününü tamamlayıp diyetini ödeyip ahirete irtihal eyledi, gerçek hürriyetine kavuştu. Rabbimiz, rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun. Üstadımızla, uzun bir süredir dostluğumuzun olduğunu bizi takip eden kardeşlerimiz bilmektedirler. İlk kitabım ‘Damıtılmış Damlalar’a ve dördüncü kitabım ‘Görünmeyen İki Düşman Biri Nefsin Biri Şeytan’a isimlerini verip, Takdim yazması bizleri ziyadesiyle memnun etmiştir. Merhum Cengiz Numanoğlu Üstattan çok şeyler öğrendim. O’nun Kur’an ve Sünnet merkezli şiirlerini bir çok yerde okuduğumdan bir çok arkadaşımız zatıma O’nun Konya Şube Başkanı derlerdi.

Üstadım Cengiz Numanoğlu’nu Bursa’da ve evin de birkaç defa ziyaret ederek, mikrodan makroya, çok önemli konularda, âyetlerin ışığında gönüllerimizin huzur ve mutluluğa kavuştuğu sohbetler gerçekleştirdik. ‘Görünmeyen İki Düşman Biri Nefsin Biri Şeytan’ isimli eserimin çok önemli olduğunu toplumumuzun büyük bir bölümünün bu hususlarda çok noksanlıklarının olduğundan uyarılmalarının önemini defalarca vurgulayıp herkese tavsiye etmiştir. Ayrıca, Konyamızın medarı iftiharı Kon Tv’de şiirlerinin yayınlanması  görevi ile birlikte hiçbir ücret almayacağı konusunda beni yetkilendirdi. Kon Tv programcıları birkaç defa Bursa ya giderek Üstat ile ilgili yayınlar yaptı.  ‘İz Bırakanlar’ Programı Yapımcısı Mevlüt Bayram hocam ve sponsoru Ahmet Kaya kardeşlerimiz ile Bursa ya beraber giderek çekimler yapıp yayınlanmasına vesile oldum.

     Merhum Cengiz Numanoğlu’nun hayatı iki dönemden oluşmaktadır. Aslen Antalya Serik doğumlu olan Üstat Kıdemli Binbaşı rütbesinden emekli olduğu döneme kadar İslam’dan uzak bir hayat yaşamıştır. Bir çok sanatçıya söz yazmış, şiirleri bestelenmiştir. Kendi sesi de güzel olduğu için hidayet döneminden önce 45’lik bir plağı da bulunmaktadır. Üstat Bursa’da ikâmet etmekteydi. Emekli olduktan 6 altı yıl sonra 1988 yılında Kur’ân-ı Kerîm’le gerçek anlamda tanışınca hayatı değişmiştir. Kırk civarında işinin erbabı akademisyenden, Âlimlerden İslam’ı öğrenmiştir. 1993 yılında hac farizasını yerine getirmiş ‘Beytullah’ta Ben İsimli’ şiirinde yaşadığı manevi hazzın edebi güzelliklerle aktarılmasını sağlamıştır. Üstat ile tanışmamıza vesile olan da bu şiiri olmuştur. Babam Seyit Mehmet ERSÖZ doksanlı yılların sonlarında hac görevi için gittiği dönemde Beytullah’ta Ben şiirini duyunca hoşuna gittiğinden yazıp getirince, düzenleyip bazı köşe yazarlarına ve binlerce kardeşimize dağıtarak tanıtılmasını sağladım. Benimde yazdığım yazıma Üstadın beğenerek yorum yazması ve cep telefonunu vermesiyle dostluğumuz başladı. Çok sık aralıklarla arar yazdığı şiirleri bana okuyup görüşümü alırdı. Bazı şiirlerinde hem içerik hem de özü itibariyle yeniden gözden geçirip ince işçilik yapmasını söylediğim dönmelerde olmuştur. Ben onun onda biri değildim ama o’nun şahsıma olan sevgisi, mütevazi kişiliği sonucunda Ömer Lütfi Kardeşim gönlüm hep birinci kişi olarak seni arayıp istişare etmeyi istiyorum derdi. Üstadın arayabileceği onlarca kişi vardı ama çoğunlukla beni arardı. Her işini itina ile en güzel şekilde yapardı. En büyük destekçileri merhume eşi ve kızı Ceyda Numanoğlu idi. Sosyal medyasındaki paylaşımları estetik katarak oluşturan en güzel bir şekilde okunup paylaşılması için gayret gösteren kerimesi manevi kardeşim Ceyda hanımefendidir. Üstat İnsanlardaki mânevi şuuru uyandırmaya yönelik şiirler yazmıştır. Bütün şiirlerini topladığı kitabının adı da :‘ŞUÛR’ dur. Şiirlerinden bazıları; Ölüden Mektuplar, Kur’an Şiirleri, Na’at’ı Şerifler, O Büyük Mahkemede v.b. yüzlerce şiir ile birlikte yüzlerce beyitleri bulunmaktadır. Hakikaten her biri üzerinde ince işçilik yapılmış okunmaya değer özlü, değerlerimizi özetleyen şiirlerdir.

   Üstat ölmeden önce ölmüş gibi kendini değerlendiren bir şairdi. Sosyolojik gözlem olarak da; söylemlerimizi eylemlerimizle, teoriklerimizi pratikle, ilimlerimizi irfanla, nankörlüklerimizi şükürle, zikirlerimizi fikirle, tarikatlerimizi hakikatle, zilletlerimizi izzetle süsleyip, desteklemek suretiyle iz’ân sahibi insanlar olmamız gerektiğini ifade eden Mü’mini Kâmil idi. Üstat Cengiz NUMANOĞLU’nun  Ölüm ile ilgili birkaç beytini  aktarmak istiyorum:

Allah'tan korkana, ölüm yâr gelir;                            
Ölümden korkana, dünya dar gelir.
 

     Sende yoksa tefekkür, cehline akıl n'etsin?

     Ne korkarsın ölümden? Sen ki zaten cesetsin!

 Vesveseler kalbinde, imânı söndürmesin;

 Sen ölümü öldür ki; o seni öldürmesin.

     Ne tıbbî mûcizeler, ne estetik savaşlar;

     İnsanda ölümsüzlük, ancak ölümle başlar..

Ölmeden ölene ölüm bir şölen,

Ölümü öldürür ölmeden ölen.

    Âyet-i Kerimelerde: “O Allah ki, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Mülk Sûresi âyet:2) "Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra ancak bize döndürüleceksiniz" (Ankebût Sûresi âyet:57)  De ki: “Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Zümer Sûresi âyet:53) buyurulmuştur.

Ölüm yok olmak değildir. Ölüm, mekan değişikliği sonucu gerçek ve ebedi hayata yapılan yolculuğun başlangıcıdır. Ölüm ve sonrasına İman eden Mü’minler hayatlarını güzel ahlâk sahibi olarak yaşarlar ve ölümden asla korkmazlar. Allah (c.c.) ve Resûlü Hz. Muhammed (s.a.s) Efendimizin emirlerini yapıp yasakladıklarından da kaçınırlar. Bu sayede sevaplara nail olup Allah (c.c.)’ın rızasını kazanırlar ve nimetlere gark olurlar. Üstat Cengiz Numanoğlu da bu şuur’a sahip olarak hayatını yaşadı. Rabbimiz, kusurlarını bağışlasın. Makamını âli eylesin.

 

      Numanoğlu Üstattan uzun yıllar beslendim,

      Hak, hakikat öğrenip insanlığa seslendim.

      Çok zaman duygulanıp gözler nemli hislendim,

      Allah rızası için misyonunu üslendim.

      Ömer LÜTFİ ERSÖZ

 

     Üstadı zorlayıp ‘Konya Denince’ isimli Şiir’in yazılmasına da vesile oldum. Bu Şiir’in hikâyesi ekteki linktedir:

 

https://www.yenikonya.com.tr/yazar/omer_lutfi_ersoz-30/konya_denince_siirinin_hikayesi-2770

 

       Her zaman ölmeden önce ölmüş gibi düşünüp nefsimizle gerçek anlamda hesaplaşmalıyız. Üstat Cengiz NUMANOĞLU yeri doldurulamayacak güzel ahlak sahibi bir büyüğümüzdü. Üstadı kaybetmenin hüznünü yaşıyorum. Üstadım seni çok özleyeceğiz. Şahsımı arayıp taziye dileklerini ileten kardeşlerimizin her birine gönülden kalb-i şükranlarımı sunarım. Rabbimiz, rahmetiyle muamele eylesin mekanı cennet olsun. Bütün sevenlerine sabr-ı cemil diliyorum. Rabbimiz, hayırlı bereketli uzun bir ömürden sonra rızasını kazanarak cennetinde cemalini görmeyi, rol model Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in dizinin dibinde sevdiklerimizle buluşup ebedi mutluluğu yaşamayı her birimize lütfeylesin. Âmin.

      omerlutfiersoz@gmail.com

 

ÜNİVERSİTELERE VE STK'LARA ÇAĞRIMDIR

Reis'in 21 yıllık iktidarında Türkiye fiziken çok değişti, maddi kalkınmada gerçekten büyük başarılara imza atıldı, bunu inkar etmek nankörlük olur. Yeni kuşak pek bilmese de, yaşı 60-80 arası eski kuşak, yeni Türkiye ile eski Türkiye'yi karşılaştırdıklarında bu inanılmaz değişimi hemen fark eder. 
 

Ben burada, yeni yapılan fiziki/maddi hizmetleri sayacak değilim. Sadece bu hizmetlerle yetinilmesi gerektiğine de inanmıyorum. Zira, en az maddi kalkınma kadar manevi kalkınmanın da önemli olduğuna inanıyorum. Hatta bu ikincisinin birincisinden daha elzem olduğunu söylüyorum. Hatırlayın, merhum Erbakan Hoca siyasete ilk atıldığı günden son ana kadar "önce ahlak ve maneviyat" anlayışını kendine rehber edinmişti ve haklıydı. 

Erbakan'ın öğrencisi sayılan Erdoğan'ın ağır sanayi hamleleri başta olmak üzere, enerji, sağlık, imar, diplomasi vb. gibi konularda büyük kalkınma hamleleri gerçekleştirdi, Ancak, bu başarıyı manevi kalkınmada gösteremediğini kabul etmek gerekir.  Reis'in bu son beş yıllık döneminde artık maddi kalkınmadan ziyade, manevi kalkınmaya daha çok ağırlık vermesi gerektiği kaçınılmaz olmuştur. Özellikle eğitim alanında reform niteliğinde politika değişikliğine şiddetle ihtiyaç vardır. 

Milletimizin inancına, tarihine ve kültürüne uygun ve uyumlu yeni bir eğitim politikası için görevi sadece Reis'ten ve ekibinden beklemek yeterli değildir. Onlara elbette yardımcı olmak gerekir. Bunun için de, özellikle ÜNİVERSİTELER ve STK'lar kolları sıvamalı, adeta seferberlik ilan ederek yeni eğitim politikalarını oluşturmak üzere panel, sempozyum, çalıştay, seminer vb. gibi geniş katılımlı toplantılar yapmalıdırlar. 

Bu platformlarda, eğitimci akademisyenler ve sahada çalışan konusunda uzman eğitimciler tarafından olgunlaştırılarak ortaya çıkacak olan ortak görüş, teklif ve taslaklar, sosyal medya, basın ve görsel medya aracılığıyla kamuoyuna duyurulmalı ve ilgili makamlara acilen sunulmalıdır.  

Türkiye'deki "eğitim sorunu" ekonomik krizden çok daha önemlidir. Çünkü ekonomik kriz de dahil, Türkiye'deki tüm krizlerin baş müsebbibi, yıllardır rayına oturtulamayan eğitim sistemimizin bozukluğu ve yetersizliğidir. 

İçeriden ve dışarıdan büyük baskılar ve engellemelere rağmen İstanbul Sözleşmesini rafa kaldıran ve Ayasofya'yı ibadete açan bir irade, inanıyorum ki eğitime yön veren ABD ağırlıklı Fulbright komisyonunu da rafa kaldıracak, kendi tarihimize, inancımıza, milli, manevi ve kültürel değerlerimize uygun yeni bir eğitim sistemi oluşturmaya gücü yetecektir. 

Bu noktada, Reis'in ve yeni kabinenin elinin güçlenmesi için konuya duyarlı muhalefet partileri de dahil olmak üzere tüm kamuoyunun desteği ve yukarıda saydığım kurum ve kuruluşların çalışmaları ve katkısı büyük önem arz etmektedir.  

Artık, üniversitelerimizin eskiye dönük bilimsel çalışmalarla bilinenleri tekrar etme yerine, geleceğimizi inşa edecek ve gençliği ilmen ve ahlaken eğitecek faydalı çalışmalara yönelmeleri, özellikle de icra makamının politikalarına ve icraatlarına yön verecek akademik araştırmalara ağırlık vermeleri, toplumun ortak beklentisidir.   


BİR YILDIZ DAHA KAYDI, ÖĞRETMENİMİ KAYBETTİM

90 lı yıllardı. Amcam Seyit Mehmet Ersöz hacdan dönüşünde “Beytullah’ta Ben” başlığını taşıyan bir şiir getirmişti. Şiirin altında isim yerine “emekli bir albay” yazıyordu. Şiiri okuyunca etkilenmemek mümkün değildi.  O ana kadar haccı, kâbe’yi, o mübarek yerleri bu kadar güzel anlatan bir yazı ve şiire rastlamamıştım. Okuyunca adeta vurulmuş, kendimden geçmiştim. Beni bu derece etkileyen şiirin şairini mutlaka bulmam gerekiyordu.

Şiirin yazarını büyük bir merakla araştırmaya başladık. Amcaoğlum Ömer Lütfi Ersöz ile yaptığımız araştırmalarımız neticesinde, bu harika şiirin sahibinin 1941 Antalya Serik’te dünyaya gelen, halen Bursa’da yaşayan, emekli Binbaşı Cengiz Numanoğlu olduğunu öğrendik ve telefonla konuşmaya başladık.

Üç beş yıl süren bu telefon görüşmelerinden sonra Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi’nin Bursa gezisine katılmıştık. Üstadı arayarak Bursa’da olduğumuzu söyleyince Ulu Cami’ye geldi ve ilk defa kendisi ile orada yüz yüze görüşme fırsatımız oldu. Bu görüşmede birkaç saat süren yaptığımız sohbetten sonra üstadın İslâmi konularda oldukça dolu olduğunu gördük.

Bundan sonra dostluğumuz ve görüşmelerimiz daha da arttı. Duruma göre bazen bir günde birkaç defa bazen de birkaç günde bir defa olmak üzere mutlaka görüşüyorduk. Yazdığım şiirlerimi üstada göndermeye başladım. Şiirlerimi inceler, bulduğu hataları ve eksiklikleri içeren yazısı ile geri gönderirdi. Üstattan onay almadan şiirlerimi paylaşmazdım. Bu durum birkaç yıl boyunca devam etti. Daha sonra şiirlerimi telefonda okutmaya başladı. Yazdığım her şiiri telefonda kendisine okurdum, dinlerdi ve bir hata var ise anında müdahale ederdi. Bir süre de böyle devam ettikten sonra bir gün aynen şöyle dedi. “Salih bundan sonra şiirlerini bana göndermene gerek yok. Doğrudan paylaşabilirsin. Sen artık olmuşsun.”

Üstadın böyle söylemesi bendenizi memnun etse de yine de şiirlerimi göndermeye ve onayını almaya devam ettim. Böylece üstadın 5-6 yıl boyunca öğrencisi olmuştum. Bu süre içinde kendisinden gerek şiirle ilgili gerekse İslâmi konularda çok şey öğrendim.

Yukarıda söylediği sözüyle bendenize cesaret vermiş oldu. Verdiği bu cesaretle ilk şiir kitabımın oluşmasına vesile oldu. Şiir kitabımın ismini “Çağlayan Duygular” olarak kendisi koydu ve takdim yazısı yazma lütfunda bulundu.

Üstad Kur’an-ı Kerim üzerinde öyle bir çalışma yapmıştı ki hangi konuyu konuşsak hemen o konuyla ilgili ayetleri sıralardı. Zaten yazdığı şiirleri de Kur’an ayetlerini açıklamaya yönelikti. Şiirleri ile adeta Kur’an’ı tefsir ediyordu.

Bu arada o yıllarda program yaptığım Kanal 42 televizyonundan birkaç arkadaşla birlikte Bursa’ya giderek ofisinde üstadla bir çekim gerçekleştirdik ve TV’de yayınladık.  Bu yayının linki aşağıdadır. İzleyebilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=j4g9rDCWJug

Kendisi de yazdığı şiirleri ve beyitleri “fırından yeni çıktı, dinle bakalım” diyerek bendenize okurdu. Böylece telefonda karşılıklı olarak şiirlerle sohbet eder, adeta şiir mukabelesi yapardık.

Daha sonraki bir yıl Konya STK Platformu’nun düzenlediği Ufuk Turu Programı Bursa’da olmuştu. Üstad kaldığımız otele kadar geldi, açılış programımıza katıldı, yazdığı Bursa ve Konya şiirlerini okuyarak katılımcıları mest etti. Bursa’da kaldığımız dört gün boyunca her gün görüştük, özel sohbetler yaptık. Doyumsuz her sohbetinde gönüllerimiz manevi olarak yıkanırdı.

Kendisini defalarca Konya’ya davet ettik ama gelemedi maalesef. Kon TV’de program yaptığım yıllar içinde kendisiyle canlı bağlantılar yaptım. Sık sık kendisinin şiirlerini seslendirdim. Şiiri hem sevdi, hem sevdirdi. Günümüzün yeri doldurulamayacak büyük şairlerindendi. Şiir deyince ilk aklımıza gelen isim Cengiz Numanoğlu idi. Üstad, zamanımızın bir Mehmed Akif’i, bir Necip Fazıl’ı idi adeta…

Cengiz Numanoğlu’nun bazı şiirleri ve beyitleri Necip Fazıl ismiyle paylaşılırdı. Böyle bir paylaşımı ne zaman görsem altına yorum olarak “bu şiir Cengiz Numanoğlu’na aittir. Emeğe saygı gereği ve hakkın yerini bulması için düzeltiniz lütfen” diye yazardım. Bir ara kendisine de bu durumu söyleyince “üzme kendini, bırak paylaşsınlar” demişti. Böyle demişti ama kendi şiirlerinin küçük değişiklikler yapılarak başka isimler altında yayınlanmasına da şiddetle karşı çıkmıştı. Bunu da bana açık açık söylemiş hatta böyle yapanlara hakkının helal olmadığını da ilave etmişti. Şiirlerinin Necip Fazıl gibi büyük bir üstadın ismiyle yayınlanmasına razıydı ama bazı değişiklikler yapılarak bir başka isim altında yayınlanmasına asla razı değildi.   

Yıllar süren görüşmelerimiz 3 ay kadar önce kesildi. Zira rahatsızlanmış, telefonlara bakamıyordu. Bir ara kendisi beni aradı. Sesi çok kötü geliyordu. “Üstadım sesiniz kötü geliyor hayırdır İnşallah” deyince “Salih kendimi iyi hissetmiyorum, dua ediniz” demişti. Son görüşmemiz bu oldu. Daha sonraki aramalarıma oğlu Arda bey cevap verdi. Rahatsızlığı sebebiyle üstadla görüşemiyor, oğlu Arda beyden bilgi alıyordum. Arda beyle her Cuma olmak üzere 4 – 5 hafta görüştük. Son iki aramama o da cevap veremedi.

Yeğenim Emine Nur’un yoğun bakımda olması nedeniyle son günlerimiz genel olarak hastanede geçiyor. 29 Mayıs Pazartesi günü akşam saatlerinde hastaneden eve dönünce aldığım haberle yıkıldım adeta… Üstad Cengiz Numanoğlu hayatını kaybetmişti.

Yeğenimin verdiği hüzne bir de bu hüzün eklenmişti. Bu yoğun hüzün tablosuna daha fazla dayanamadım, gözyaşları içinde hıçkırıklara boğuldum. Kendimi biraz toparlayınca hemen Arda beyi aradım ve üzüntü veren haberi teyid ettim. Bir yandan yılların oluşturduğu dostluk ve sevgiye vefa gereği son görevimi yapma arzum, bir yandan da Emine Nur’umuzun durumu… Ne yapacağımı bilememenin şaşkınlığı içindeydim. Uzun süre düşünmem sonunda gözümüzün önündeki yavrumuzun kritik hâli ağır bastı. Bu defa da üstadın cenazesine gidememenin üzüntüsünü yaşadım.

Son 21 günü yoğun bakımda olmak üzere toplam iki ayı hastanede geçiren üstad Cengiz Numanoğlu fani dünyadan ayrılarak ebedi ahiret hayatına irtihal eyledi. Şiirleriyle yüreğimi doldurduğum bir büyük şairi, “Ben Kur’an sofrasına sonradan geldim” diyen ama tam bir Kur’an âşığı olan önemli bir dostu, hürmet ettiğim bir ağabeyi, değerli bir öğretmenimi kaybetmenin hüznünü yaşıyorum. Takdiri ilahi ne denir ki?

Üstad Cengiz Numanoğlu şiire ilgi duyan herkesin tanıdığı, şiir yazanların da büyük çoğunluğunun üstadıdır. Üstadın bütün şiirlerini topladığı ŞUUR kitabı okuyanların gönüllerine sürur veren, hakikaten insana şuur kazandıran bir özelliktedir. Bu dünyadan bir yıldız daha kaydı. İmanına ve hizmetlerine şahidiz. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun. Yazımı üstadın bazı şiirleri ve beyitleri ile tamamlamak istiyorum.  

Bir sancak altında kaç milyon insan,
Ne tenleri benzer, ne dilde lisan...
Olmuşlar... Tek yürek, tek beden de can;
İnsanlığı gördüm... Beytullah'ta ben...

Yedi bağın gülü, aynı destede,
Yetmiş iki millet, aynı listede,
Kaç milyon ''Âmin'' der, aynı bestede;
Tevhîd'le haşroldum... Beytullah'ta ben...

Sînelerde alev, ne kül ne duman,
Dillerde bir soru: ''Vuslat ne zaman? ''
Cehennem söndürür, böylesi îman...
Aşk ne imiş gördüm... Beytullah'ta ben...

Bir zaman derdim ki: ''Yâ Rabbî neden,
Bir daha istiyor, bir kere giden? ''
Meğer bilemezmiş, insan gitmeden;
Aldım cevabımı... Beytullah'ta ben...

Gördüm ki; bu dünya bir oyalanma,
Halime bakıp da, mutluyum sanma.
Bedenim Kâbe'den uzakta amma;
Gönlümü bıraktım... Beytullah'ta ben...

*** *** ***

Huşû tüllerinden, kanat açmaya,
Bir lâhzada, yedi semâ geçmeye,
Kevser şerbetini, elden içmeye,
Ruhsat yok dediler.. Secdeden gayrı...

Dedim: yıllar yılı gönlüm harapta,
Devâ bulamadım, sazda şarapta,
Bir yudum su verin, kaldım serapta;
Pınar yok dediler.. Secdeden gayrı...

***   ***   ***

Arş'ın kubbelerine, adı nûrla yazılan,
İsmi; semâda ''Ahmed'', yerde ''Muhammed'' olan,
Yedi katlı göklerde, Hâk Cemâli'ni bulan,
Evvel-Âhir yolcusu, Yâ Hazreti Muhammed.

Sağnak nûr yağmurları, inerken yedi kattan,
O gece, Sendin gelen, ezel kadar uzaktan,
Melekler, her zerreye, müjde verirken Hâkk'tan;
O gece, Sendin gelen, Yâ Hazreti Muhammed.

Güneşler, o gecenin, nûruna secd ederken,
Yıldızlar, meşk içinde, kâinat vecd ederken,
Bütün hamd ü senâlar, Yüce Rabb'e giderken,
O gece sendin gelen, Yâ Hazreti Muhammed.

***   ***   ***

Yakuttan, zümrütten medet boşuna,
Hepsi bir gün döner, çakıl taşına.
Geç kalma.. Bakıp da o genç yaşına,
Sanma ki; önünde seçenekler çok;
Ya ÎMÂN, ya İSYÂN, üçüncüsü yok..

Dünyanın serveti, şehveti sahte;
Bir kefen kadardır, vefâsı ahde.
Boğma vicdânını, meyde, kadehte,
Sanma ki; önünde, seçenekler çok;
Ya AHLÂK, ya HELÂK, üçüncüsü yok..

Sen, şerefli doğdun, şerefli yaşa,
O bencil nefsini, vur taştan taşa;
Yoksa çıkamazsın, şeytanla başa.
Sanma ki; önünde, seçenekler çok;
Ya CENNET, ya CİNNET, üçüncüsü yok..

***   ***   ***

Ölmeden ölene ölüm bir şölen,

Ölümü öldürür ölmeden ölen.


İnsan doğmak, insana ilâhi bir ihsandır;
İnsan doğan kaç kişi, ölürken de insandır?   

 

Dinde zorlama yoktur, insan hürdür elbette.
İster dünyada pişer, isterse âhirette... 

 

Allah'tan korkana, ölüm yâr gelir;                           

Ölümden korkana, dünya dar gelir.

 

Ya Allah'a baş eğer, hiç kimseye eğmezsin;
Ya herkese baş eğer, hiç bir şeye değmezsin. 

 


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet - 57% / 72 Oy
Evet
Hayır - 43% / 55 Oy
Hayır
Toplam Oy: 127
Ankete Geri Dön
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi