
- » Konya’da şehitlere vefa! 1 Şehit 1 Öykü 1 Şiir kitabı tanıtıldı
- » SALİH SEDAT ERSÖZ'E ŞÜKRAN GECESİ
- » ON BEŞ TEMMUZ'DA ŞİİRİ
- » Salih Sedat Ersöz'den Çocuk Kitapları
- » TYB' DE CENGİZ AYTMATOV KONUŞULDU
- » KADİR GECESİ ŞİİRİ
- » GÜNÜN ŞİİRİ: HOŞ GELDİN
- » ERBAKAN HOCAM şiiri
- » Aydınlar Ocağı’ndan Parlaktürk’e vefa
- » GÜÇLÜ: “ÜSTÂD, BİZİM MUSA’MIZDIR!”
- » AK Parti Konya ilçe adayları belli oldu
- » Başkan Altay: Bizim Vizyonumuz Gönüllere Girmektir
- » AK Parti’nin Konya Büyükşehir Adayı Başkan Uğur İbrahim Altay Oldu
- » AK Parti Meram İlçe Yönetimi belli oldu
- » Konyaspor kupaya galibiyetle başladı
- » Konyalı milletvekillerine yeni görev
- » Konya evladına sahip çıktı
- » KAZANAN MİLLET, KAYBEDEN YOK
- » TEK BAŞINA, İŞ BAŞINA
- » Haydi sandığa...
- » Kombassan Anadolu'da ağırlığını hissettiriyor
- » Müsiad'dan Kombassan'a 4 ödül
- » Kombassan 5 şirketi ile listede
- » ASKON heyeti, Urfa’dan verimli görüşmelerle döndü
- » Komyapı yeni projelere start verdi
- » ASKON İnşaat Sektörünü değerlendirdi
- » ÜNSA1’da mülakatlar yapıldı
- » Kombassan Rulman başarılı şirketler arasında
- » Kombassan'da eğitimler sürüyor
- » Golda'ya tüketicilerden ödül
- » Gazze'de kalıcı ateşkes sağlandı
- » Belediye Meclisleri İsrail'i kınadı
- » İsrail zulmü devam ediyor
- » Zulüm sürüyor, 683 idam kararı daha
- » "Mevlana anlayışına ters düşen yapılaşmaya izin vermeyin"
- » Konya'dan, Mısır'daki idam kararına protesto
- » “Kırım’ın Rusya’ya bağlanması kabul edilemez”
- » Konya’da, Abdülkadir Molla’nın idamı protesto edildi
- » KATLİAMA DÜNYA SESSİZ
- » Mursi, konuşmasını yarıda kesip ezan okudu
- » Salih Sedat Ersöz'ün İmza Günü
- » ERSÖZ'den, ERSÖZ'e DESTEK
- » ŞANLIURFA’NIN KALBİ ŞİİRLE ATTI
- » KONYA ŞAİRLERİ ANADOLU ŞİİR AKŞAMLARINDA
- » Salih Sedat Ersöz'den Filistin Kitabı
- » Cemil Paslı'dan Yeni Kitap
- » SALİH SEDAT ERSÖZ SELÇUKYALI ŞAİRLERLE BULUŞTU
- » YAZAR- ŞAİR AHMET EFE İLE ŞİİR ÜZERİNE SOHBET
- » “Dünya o irfana geri dönecek”
- » Aydınlar Ocağı'nda Aşıklık Geleneği
- » “En Yüce Dosta”
- » Azmin Zaferi
- » Osmanlı'da Ağaç Sevgisi
- » Yağış geliyor
- » Çevre dostu davranışları göstermeyen kişi
- » Müslüman Temizdir
- » İslam ve Çevre Ahlakı
- » Meram’da 2 bin fidan toprakla buluşturuldu
- » Müslümanın yaşam alanı Camiler olmalı
- » "2014’te 703 Bin Fidanı Toprakla Buluşturduk"
- » Selçuklu'da Otizm duyarlılığı
- » Karatay'dan Örnek Proje
- » Ramazan sigarayı bırakmak için fırsat olabilir!
- » Göz kuruluğuna dikkat!
- » Sigarayı bıraktıktan sonra kilo almayı önleyecek öneriler
- » Uyku sağlığı hakkında ‘doğru’ sanılan 7 ‘yanlış’
- » "GDO'lu ürüne toleransımız yok"
- » Taklit ve Tağşiş Yaptığı Kesinleşen Firmalar
- » Medical 2000 sağlık sektörünün geleceğinden umutlu
- » Hayvandan İnsana Geçen Hastalıklar Konusunda Bilinçlendirme Çalışması
- » Yeni eğitim-öğretim yılı başladı
- » Karatay Üniversitesi’nde “Meslek Ahlakı ve Ahilik Çalıştayı” Başladı
- » “Uzaktan Eğitim Gün Geçtikçe Önem Kazanıyor”
- » Ders zili çaldı
- » İmam Hatip Ortaokuluna sınavla öğrenci alınacak
- » Mümtaz Koru İmam Hatip’te Arapça Heyecanı
- » KOMEK Yaz Okulu protokolü imzalandı
- » Anadolu İmam Hatip Liseleri açıldı
- » Konya'da okullar tatil, TEOG sınavı devam...
- » 31 İlçede Büyükşehir’den Eğitim Desteği
- » Süper Lig'de görünüm
- » Süper Lig'de görünüm
- » Kocaman'dan Büyük Başarı
- » KONYASPOR TARİH YAZDI
- » Konyaspor'dan tek gol 3 puan
- » Konya'da kazanan çıkmadı 1-1
- » Konyaspor'a nefes aldıran 3 puan...
- » Beraberliğe razı olduk
- » Konyaspor'dan bayram hediyesi
- » Şampiyonu yenerek sezonu tamamlamak ne güzel
Yıl 2023. Şubat'ın altı (6)sı. Gece saat, 04 suları... İnsanların kan uykuda olduğu bir zaman diliminde, derinlerden gelen korkunç sarsıntı!
Zilzal. Bilinen adıyla "deprem"... Yani fay hattının kırılması ve arzın çökmesi... Belki de kıyamet provası ve belki de nefis planında azgınlaşan âdemoğullarına (bizlere), Cenab-ı Allah'ın keskin ihtarı...
Lâ ya'lemu'l ğaybe illallah...
Yalnız yalın hakikat şu ki; o dehşet anında mukadder ölümü, saliselik ensemizde yaşadık umumiyetle... Kaşla göz arasıydı mukadder ölüm.
Karanlığın ve korkunun en koyu sarmalında, duvardan duvara savrulurken; oturduğumuz binaların hangi tarafa yıkılacağını ve enkaz altında nasıl can vereceğimizi düşünmekteydik.
Dilimizde tek sermayemiz, derûnumuzdan bir çığ gibi kopan "Allah, Allah!" nidalarıyla acziyetimizin en mücerret beyanı hükmündeki acı çığlıklardı tavanlarda yankılanan!.
Bir-buçuk saate tekabül eden, o bir-buçuk dakikalık ürkütücü dehşet anı bitmek bilmiyordu ve "Kün feyekûn" emrinin yüce emîri (Zat-ı Zülcelal), celal sıfatıyla salladıkça sallıyordu durmadan.
Nice umutlar ve nice hayallerle kurulan sıcak yuvalar, enkaza dönüşmüştü ansızın. Nice umur görmüş analarla nice kahır yüklü babalar, ağır enkaz altındaydılar. Keza nice şıvgın delikanlılar, genç kızlar, masum çocuklar!..
Evet, şimdi sükût âlemindeydiler. Aman Ya Rabbi, el-aman!!!
Bir de henüz umutla bekleyenler vardı, canlı ve yarı canlı... Gözlerinin feri sönmemişti çoğunun. Bir ses ve bir ışık bekliyorlardı katlanmış ve dürülmüş zaman çerçevesinde…
Merkez üssü Kahramanmaraş olan tarifsiz sarsıntının şiddetiyle dağlar şerha şerha çatlamış, yer yarılmıştı!. Antakya (Hatay), Adıyaman, Malatya, Gaziantep, Adana, Osmaniye, Diyarbakır, Kilis ve Şanlıurfa gibi hatırı sayılır kadim şehirler; farksızdı harabelerden.
Sadece devasa binalar değil, çağlara meydan okuyan ecdat yadigârı camiler, minareler, bedestenler dahi yerle yeksan olmuştu.
Oysa belleğimizde ne hatıraları vardı o tarihi dar sokakların, cumbalı evlerin, apartmanların ve kader birliği yaptığımız komşulukların...
Kur’anȋ ifadeyle Zilzal!!! Hem korkutucu, hem ürkütücü dehşetengiz ve de esrarengiz bir hadise!.. Müteharrik güç... Sonsuz kudret sahibinin, hikmet tecellisi ve uyarı sistemi...
"Amenna" diyerek, bu inanç manzumesini pek âlâ anladık da, ya peki zahirî manâda tehlikeye davetiye çıkartan mücbir sebepler?..
İnşasını üstlendikleri binaların malzemesinden çalarak, ucuza mal etme uğruna kolayca yıkılmalarına zemin hazırlayan firmaların, müteahhitlerin maşerî vicdanda affa uğramaları mümkün mü?!.
Onlar; bir değil binlerce canın katilidirler!.
Onlar; sönen ocakların ve dinmeyen tarihsel acıların birincil derecede failidirler!.
Onlar; kıyamete kadar beddua seanslarına maruz kalmaya mahkûm, ruhsuz ve nasipsiz yaratıklardır!.
Beton yığınları mezarları olsun inşallah!. Unutmadık, unutmayacağız!.
Ayrıca, felaketzede ve mağdur insanlarımız canlarıyla cebelleşirken; fırsatı ganimet bilip haneleri yağmalayan çapulcular!..
Issız viranelerde gece mücevher arayan kanı ve geni bozuk yamyamlar!.
Yardım malzemesi taşıyan vasıtaların önüne geçerek soygun yapan türedi haydutlar!..
Sizleri de unutmadık, unutmayacağız!.
Haricen; ilerlemiş yaşına rağmen, iki büklüm vaziyette depremzedelere sıcak tandır ekmeği yetiştirmeye çalışan Şırnaklı ihtiyar nine; seni de unutmadık, unutmayacağız!.
"Çorbada benim de tuzum bulunsun" diye kumbarasındaki birikinti paraları gönderen asil ruhlu yavrucuk; seni de unutmadık, unutmayacağız!.
Gönderdiği giysilerin iç cebine bir miktar para bırakarak; "Azı mı çoğa sayın" deme mahcubiyeti takınan Anadolu'nun zarif insanı; seni de unutmadık, unutmayacağız!.
Haberleri izlerken ekran başında günlerce ağlayan ve lokması boğazında düğümlenen...
Diğer yandan kolektif hareketle yardım seferberliği başlatan aziz milletimin kadirşinas fertleri; sizi de unutmadık, unutmayacağız!.
Çatal yürekli Afatçılar, merhamet timsali Mehmetçikler, medar-ı iftiharımız Kızılaycılar ve bilcümle gönüllü kuruluşlar; hepinizin ne şartlarda cansiperâne nasıl fedakârlıklar sergilediğini gördük ve biliyoruz. Dolayısıyla sa'y-i gayretletinizi unutmadık, unutmayacağız!.
Ey, halkı ile bütünleşmiş ȃlicenap devletimiz, seni de...
Ve ey, devlet büyüklerimiz, sizi de... Unutmadık, unutmayacağız. Hem de devlet; ebet müddet kaidesince...
Amma velâkin neylersiniz ki; "Ölenlerle ölünmüyor" el-hak. Hayat bir şekilde devam ediyor ve edecek de... Bu hayâlet şehirleri arkalarına bakarak, hicranla bırakıp giden muhacirler; birgün salimen döneceklerdir yurtlarına, yeni yuvalarına.
Mevlana'nın; "Düne ait ne varsa dünde kaldı cancağızım. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım" sözü, hayata yeniden tutunmanın ve direncin bir tezahürüdür.
Niyazımız odur ki, Yüce Yaratıcımız bizlere böylesi onulmaz acıları göstermesin bir daha. Göçük altında kalarak aramızdan ayrılan mazlum kardeşlerimizin ruhları şad olsun. Necip milletimizin başı sağ olsun. Memleketimiz mamur, devletimiz ilelebet var olsun.
İnnalillahi veinna ileyhi raciȗn!..
Tabii ki ölümü çok düşündüm
İyi ki güzelliğin sonunu önceden bilmedim
İyi ki ayrılığın acısıyla donandı kalbim
İyi ki can sıkıntısı yazmanın kapılarını açtı
Yalnızlığı sevecek kadar çok kitap okudum iyi ki
Güzel dostlarım oldu ama kitap okudum iyi ki
Ölülerimle konuşacak yaşlara geldim
Şükrü Erbaş
Okumak, yazmak ve geçip giden yıllarla gelen yaşlılık psikolojisi. Okuyup yazmayanlarla, bu eylemi yapanlar arasındaki fark; okuyup yazanlar diğerlerinden farklı olarak iki yerlerinden yaşlanırlar. Birincisi gibi hayallerinden, düşlerinden yaşlandıkları gibi, bir de okuyamadıkları kitapları okuyamama endişesinden ve daha yazamadıkları metinlerin yazılamama vehminden ihtiyarlarlar. Bunu ancak kendileri bilir; başkaları için bunun hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Bu gerçekten de korkunç bir şeydir onlar.
Biriken kitaplar, gazete kupürleri, dergi koleksiyonları v.s. hepsi yaş ilerledikçe gözlerinde farklı bir korkuyla yaşatır okuyup yazanları. Bir gün gözlerimi kapatırsam bütün bunlar ne olacak? işte bu soru evlad-ı ayalden daha çok endişelendirir. Ev halkı canlıdır nihayetinde herkes bir şekilde hayata devam ederler ama kitapların canı yoktur, kendi iradeleri yoktur. Hele ki evde başka okuyup yazan da yoksa!
Ama bütün bunlara rağmen okuyup yazdığından pişmanlık duyan çıkmaz. Tıpkı ardında kalan terekenin anlaşılmayacağı gibi, yazdıklarının anlaşılmadığı ya da gereken ilgiyi görmediğine şahit olması bile yazarları, yazdıklarına pişman ettiremez. Zira onların bir dertleri, bir aşkları vardır ve o yüzden yazmışlardır. İnsanlığa, dünyaya ve hayata söyleyeceklerini yutamazlar, tutamazlar… çünkü bu veballi iştir, kapının ardındaki muammayı, perdenin ötesindeki bilinmezi ve hayal dünyalarından koparıp insanlığı zenginleştirmek için kurdukları cümleleri söylememiş olsalar bunu sorgusu vardır yarın mizanda.
O yüzden eğer ailenizde böyle okuyup yazan birileri varsa onları dinleyin, anlamaya çalışın ve bıraktıkları terekeye sahip çıkın, saygı duyun. Kanuni’nin Viyana kuşatmasında kaledekilere yazdığı mektupta dediği: “Bizim neden burada olduğumuzu anlasaydınız, oğullarınızı kızlarını feda ederdiniz.” sözü gibi, okuyup yazanların da söyleyebileceği “bizim neden yazdığımızı anlasaydınız” şeklinde başlayacak sözler de çok değerlidir. Anlaşılmama pahasına bunu göze alarak yazanlar saygıyı hak ediyorlar sanırım.
Sevgiyle kalın.
Hiç kimse anasından dünyaya FB’li, GS’li, BJK’li, Konyasporlu olarak doğmadı. Yine hiç kimse anasından dünyaya AK Partili, CHP’li, MHP’li, YP’li olarak doğmadı.
Hiç kimse anasından dünyaya hırsız, yolsuz, rüşvetçi, gaspçı, ahlaksız, haysiyetsiz olarak doğmadı.
Hiç kimse anasından dünya öğretmen, asker, hâkim, savcı, milletvekili, bakan, başbakan olarak doğmadı.
Hiç kimse anasından dünyaya, o kişiyle tanış, bu kişiyle ahbap, ötekiyle ortak, berikiyle arkadaş olarak doğmadı.
Hiç kimse anasından dünyaya onunla evlenecek, beş çocuğu olacak, çocukları hayırsız uğursuz olacak ya da memlekete devlete faydalı birileri olacak diye bilerek doğmadı.
İnsanlar dünyaya doğarken tertemiz, berrak bir su gibi, mis kokulu bir ekmek gibi, akı pak olarak doğdular.
Sonradan FB’li oldular, GS’li oldular, başka takım taraftarı oldular.
Sonradan AK Partili, Gök partili, CHP’li, YP’li oldular ve birbirlerine düşman oldular.
Benim çocukluğumda evlerde radyolar vardı. Haberler okunmaya başlayınca büyüklerimiz “Susun!, kimse konuşmasın ajanslar çıktı!” diye bizleri azarlarlardı. Ajanslar bitinceye kadar dizlerimizin üzerinden kalkamazdık ayağa.
Benim doğduğum yıllar darbe yıllarıydı. 1960 darbesine doğmuşum. O bebeklik yıllarımda ülkeyi yönetenler meğerse milletin oy vererek seçtiği başbakanı, bakanları boğmakla meşgullermiş. Sonra mesleki hayatıma başlarken de darbeyle başladım.
Yıllar ilerledikçe ajansları büyüklerimizin zoruyla bizler de dinlemek durumunda kalıyorduk. Ajanslar Menders’in asılmasını “Menderesin ne kadar da hain biri, vatan ve millet düşman biri olduğunu” anlatırdı hep. Boğularak öldürülmesini savunuyordu devletin radyosu. “Boğularak” diyorum bilerek söylüyorum. Darağacına bağlanan ip bir insanın boğazına geçiriliyor, üstüne çıktığı sandalye tekmelenip ipin o insanı boğması ve nefessiz bırakarak öldürülmesini sağlıyor. Buna da boğulma deniliyor.
Benim doğduğum evde “Menderes’in ülkeyi kalkındırdığı, çok iyi bir insan olduğu ve idam edilerek yazık edildiği” anlatılırdı hep.
Sonradan köyümüzde ilkokul açıldı. Öğretmenlerimiz devletin memurlarıydı tabi. Devleti yöneten cunta yönetimleri o zamanki milli eğitim konusunda da elbette Menderes’in asılmasını haklı gösteren bir düşünce tarzıyla yetiştirdikleri öğretmenleri köylere gönderip kendi ideolojileriyle halkı ikna etmeye çalıştılar. Halk Menderes’i savunuyor devletin memurları ve devlet imkânlarından faydalananlar ekmeklerinden olmamak için devlet ideolojisini savunuyorlardı.
Bu arada yapılan seçimleri hep halkın tarafı kazanıyordu. Devleti yönetenler baktılar ki olmayacak baktılar ki halkı ikna edemeyecekler bu defa güya anarşizm üzerinden bir düzeltme gereği duydular ve bu defa da Deniz Gezmiş ve iki arkadaşını, hiçbir cinayete karışmadıkları halde üçünü birden yine boğarak öldürdüler. Onlar idamı hak ettilerse eğer sonraki yıllarda milyonlarca insanın idam edilmesi gerekirdi.
Maksat, öldürmekle yanlış yaptıklarını kabul ettikleri Menderes ve iki arkadaşının idamını, karşı mahalleden üç kişiyi asarak eşitlemek ve halkın gönlüne girebilmekti.
Olmadı. Bu planı da tutmadı devleti yönetenlerin. 1980 yılına kadar altı bine yakın genç fidan bu yanlış devlet politikaları yüzünden toprağa devrildi. Bu dönem benim de ortaokul ve lise eğitim dönemlerime denk geldi. Her gün 20 civarında genç öldürülüyordu.
Üçer dörder aylık iktidarlar yönetmeye çalışıyordu ülkeyi. Zamanın değişmez başbakanları olan Demirel konuşuyordu 20 kişi ölüyordu, Ecevit konuşuyordu 20 kişi ölüyordu. Birbirlerine denmedik söz bırakmıyorlardı. Şimdi birilerine sorsanız onlar “Beyefendi” yöneticilerdi. Onu gelin de bana ve benim gibi ‘78 kuşağından’olan milyonlara sorun.
Tam o yıllarda 71-72-73 sezonlarında radyolardan ne idüğü belirsiz bir konu ile ilgili olarak birileri “vıdı vıdı vıdıd vıdı!” ederek bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
“Ahmet vurdu, Mehmet’e, Cemil’den Alparslan’a, Osman vurdu goooool!” diye dağ adamı kılıklı bir kişi sürekli bağırır biz de o bağırtı çıkınca radyoyu kapatırdık. Anlamazdık çünkü ne dediğini.
Meğerse o bağırtı, ben ortaokula başladığımda benim imdadıma yetişecek olan ses imiş.
O dönemde üç yıl üst üste şampiyon olmuş Galatasaray. Radyolarda sürekli olarak “GS yendi, GS galip geldi, GS mağlup etti” sözleri beynimin kıvrımlarında yer etmiş.
Ortaokula başladığımda köyden dışarıya yeni çıkmış 12 yaşında bir çocuktum. Futbol nedir spor nedir parti nedir başbakan nedir bakan nedir bildiğim konular değildi.
Bir arkadaş grubu futboldan bahsediyordu. Herkes diğerine “Hangi takımı tuttuğunu” soruyordu. Sıra bana gelinceye kadar soğuk soğuk terler döktüm. Takım nedir tutmak nedir bilmiyordum ki. Ama bana sıra gelinceye kadar diğer arkadaşların ağzından çıkan Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ifadeleri bana kopyayı vermişti. Köydeyken radyodan o “vıdı vıdı vıdı vıdı” eden adamın sürekli olarak “Galatasaray yendi, Galatasaray üç gol attı, Galatasaray mağlup etti.” gibi ifadeler kullanması benim de tutacağım takımın ipuçlarını vermişti.
Tam bana sıra geldi ve sorulan soruya karşılık, “Galatasaraylıyım” deyiverdim.
Benim takım tutma hikâyem böyleydi. Yıllar ilerledikçe sınıfımızda bulunan 48 öğrencinin neredeyse kırka yakının Galatasaraylı olduğunu öğrendim. Meğer çoğunluğun tarafını seçmiştim. Zira o tarihlerde ve o tarihlerden önce doğanlar GS’nin üst üste şampiyon olmasından dolayı hep GS’li olurlarmış.
Ya işte böyle... Zaman geçtikçe futbolun, mensubu olduğu devleti yönetenlerce bir “Afyon olarak halka yutturulduğunu,” kendi yönetimlerinin kolaylaşması için halkı lüzumsuz islerle meşgul edilmesi gerektiğini” iddia eden sözlerle falan karşılaşmaya başladım. Çünkü halk yönetimlerde neredeyse hiç yoktu. Belli bir kesim yönetiyordu ülkeyi. Daha sonraki yıllarda o yöneticilerin koltuklarında yer isteyen halkı da devlet düşmanı ilan edeceklerdi o “beyazlar.”
Sporun ve siyasetin iç içe olduğunu zaman zaman milletin spor ve siyaset konularında terörizme, anarşizme sürüklendiklerini gördüm.
Bir Kayserispor-Sivas spor maçı sonrasında 38 kişi ölmüştü mesela. Sonraki yıllarda bu taraftarlıklar üzerinden devletin malına, tüyü bitmemişlerin mallarına ve halkın canına kast edecek eylemlerde kullanıldıklarına şahitlik ettim.
Lüzumsuzlukların içinde kıvranmaya mahkûm edilen kitlelerin acınası hallerine şahitlik ettim.
Şimdi, siyaset üzerinden defalarca darbeler, anarşizm, olayları düzenleyip bir sonuç alamayan ama binlerce cana mal olan olayların bir başka konu üzerinden spor üzerinden tekrarlanması gayretlerine şahitlik ediyorum.
Akıllanmıyoruz. Tapırtıya gidiyoruz. Bize maddi ve manevi hiçbir katkısı olmayan zenginlerin paraya para demedikleri siyasetten, spordan, sanayiden, fondan, dondan medet bekliyoruz.
Kimse tuttuğu takıma söz ettirmiyor. Herkes tuttuğunun altın olduğunu sanıyor. Kimse tuttuğu siyaset kulübüne laf ettirmiyor. Hırsızlarına dahi sahip çıkan ne idüğü belirsiz insanlar, insan grupları peydah oldu. Oradan buradan nereden olursa olsun hırsıza, ahlaksız, gaspçıya, foncuya sahip çıkmak kadar kalitesizlik, akılsızlık, insan dışılık olabilir mi? Sanıyor ki o savundukları yerler kutsal kitaplardan birer parça. Sanıyorlar ki tarikatlara, cemaatlere inanıldığı gibi bu kulüpler ve partiler kendilerini sırtlayıp cennete götürecekler. Allah akıl fikir versin.
Akıllanmıyoruz. Aklımızı kullanmıyoruz. Yanlış yapıyoruz. Siyaset üzerinden, spor üzerinden, sanayi üzerinden birbirimize etmediğimiz küfür yapmadığımız hakaret kalmıyor.
Elimde bir yetki olsa ve ben baş yönetici olsam, bütün milletin mutabık kaldığı insanlardan kurulu bir oluşum yapar, devleti onlara teslim eder, diğer bütün partilerin ve sporun kapısına da kilidi vurur beş yıl bu faaliyetleri yasaklar, ortalığı silip süpürdükten, temizledikten sonra yeniden bunların faaliyetlerine veririm.
Bana darbeci diyen desin varsın. Benim niyetim halis. Milletin ve devlerin bekası anarşizmden, terörizmden değil sükûnetten, sulhtan ve çalışmaktan geçer.
Abdülhak Molla’nın dediği gibi “Hazır ol cenge eğer ister isen sulh-u salâh.”
O zaman millet uçuyor mu kaçıyor mu görürsünüz.
Fransa’nın Lourdes şehrinde, laiklerle kilise temsilcileri arasında yapılan ‘’İncil, kilise adına siyasete el atmalı mı’’ tartışması ülkemizde yapılsaydı, şüphesiz başlıkta olduğu gibi yansırdı medya organlarına. 28 Şubat’ta, askerlerden brifing alan yargı mensuplarına benzer bir savcı da çıkıp ‘’laikliğe aykırı manşet’’ diye soruşturma veya soruşturmalar açmazdı herhalde. Çünkü Fransa’da da, büyük gazetelerin manşetlerine taşınan bu tartışmada kilise taraftarlarından hiç biri hakkında işgüzarlık yaparak’’ laikliğe aykırı’’ mottosuyla soruşturma açan bir savcı haberine rastlamadık.
Laikler;’’kapitalistleri takdis eden kilise, onunla savaşan işçi sınıfı arasında nasıl bir hukuk gözetecek?’’ sorusundan sonra ‘’Marksizm’in adalet anlayışı karşısında tarafsız kalması Hristiyanlığın mağlubiyeti anlamına gelmez mi?’’ diyerek devam ederler ve laikliği tahtından indirecek şu soruyu sorarlar. ‘’ İncil’in adalet emrini uygulamak için bir mücadele verilecek olursa, politikaya girilmiş olmaz mı?’’ Nitekim Papa 11.Paul ‘’bu asırda medeniyet, iyilik, merhamet ve adalet politikadan başka bir şey değildir’’ sözüyle İncil’in siyasete el atmasının zorunluluğuna yaptığı vurguyla bizim endişemizi haklı çıkarmıyor mu gibi tezler kullandılar.
Kilise ; ‘’Doktrinle gelecek her davaya kendi doktriniyle cevap verebilecek güçtedir’ ’diyerek karşılık verdi eleştirilere ve Kardinal Danyelû ‘’iman ve politikanın birbiriyle bağlantısı ve sarmaş dolaş münasebeti tarih kadar eskidir. Hristiyanlık bu kopmaz bağın zaferini yaşadığı kadar çilesini de çekmiştir’’ diyerek noktayı koydu.
Buraya nerden ve neden geldik? Hemen söyleyelim.
Eski CHP’li ve şimdilerde cami şadırvanlarında abdest alan resimleriyle gündem olan Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel’in ideolojisi için geldik. Sözü gevelemeden, yukarıdaki bahsettiğimiz tartışmadan ödünç alıp soralım. Özgür Özel’in bu davranışıyla ’’Kur’an, cami adına siyasete el atamaz deme şansı kaldı mı? ‘’ Ya da böyle bir inkâr hakkı var mı şimdi? Elbette yok. İyi ama Özel’in zaman zaman laiklik adına yaptığı konuşmalarda İslam çemberinden çıkan düşüncelerine de rastlıyoruz. İslam, sarkaç gibi imanla inkâr arasında gidip gelen bir cevher değildir.
Makam ve ona bağlı olarak hükmetme hırsıyla camiyi kullanarak hem ahlaki hem de (ağızlarından düşürmedikleri) laik yasalar açısından sert bir anafora girdiğinin bile farkında olmayan zavallı birinin parti genel başkanı olmasını yadırgamamızdan daha doğal ne olabilir?
Özel’in, mizansen veya otantik olsun fark etmez; bu görsel yayın laikliği, Hz. Ömer’in helva putuna beziyor. Nasıl mı? İmanından asla şüphe etmediğimiz ve dindar kimliğiyle gurur duyduğunu her ortamda dile getiren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı eleştirirken helva gibi tatlı(!) olan laikliği,’’ Kur’an adına siyasete de el atma hakkı olan cami’’ önünde yemeye başlıyor. Trajikomik olansa, dolaylı dolaysız İslam’ı çağrıştıran bir kavram gündeme gelince ‘’Türkiye laiktir laik kalacak’’ sloganıyla sokaklarda höyküren çemişlerden hiç ses çıkmıyor olması.
Demek ki laiklik putunu, samimiyetsiz de olsanız; cami önünde yemenin bir sakıncası yokmuş ama biz almayalım bu helvamsı laikliğinizi. Çünkü din önce ‘’kalben inanıyor musun’’ diye soruyor bize. Biz de kalubela da ‘’evet’’ dedik ve o sözümüzün ölümüne kadar arkasındayız. Neymiş öyleyse, din ve siyaset bağlantısı (samimiyetsiz olsanız bile) Kardinal Danyelû’nün tanımıyla ‘’tarih kadar eskidir.’’Selamlar.
Bir çocuğun eline bir futbol topu verin. Nerede doğduğunu, hangi dili konuştuğunu, hangi bayrağın altında yaşadığını sormayın. Topu önüne bırakın ve oynasın. Çünkü futbol, çocukların dilidir.
Ama bazı çocukların topu yoktur.
Bazılarının oyun oynayacağı sahalar bombalanmıştır. Bazılarının formasının yerine kefeni, tribünün yerine sığındığı bir beton parçası vardır. Bazıları ise daha maçın başlama düdüğünü bile duyamadan hayattan koparılmıştır.
İşte bazen bir futbol maçı, yalnızca futbol maçı değildir.
Bazen bir stadyum, dünyanın en büyük kürsüsüne dönüşür.
Peki bir futbol maçında kaç tane mesaj verilebilir?
Bir, iki, üç...
Hayır, hayır!
Söz konusu Konyaspor ise dünyanın gündemine oturacak kadar çok mesaj verilebilir.
Üstelik bu mesajlar maç başladığında değil, maçtan çok önce başlar ve son düdüğe kadar devam eder.
“Evimiz evinizdir” denilerek misafir tribününün açıldığı, “Aynı taraftarız, aynı taraftayız” sloganlarıyla hazırlanan bir maçtan, Konya’dan bahsediyoruz. Stadyumun önünde meşalelerle, adeta şampiyon bir takım karşılanıyormuşçasına oluşturulan kortej, Filistinli futbolcuları eminim ki etkilemiştir. Ancak stadyumun içine girdiklerinde karşılaştıkları atmosfer, onların hafızalarına kazınacak ve muhtemelen hiç silinmeyecektir.
İşe meslektaşlarımızdan başlayalım. Güney tribününden verilen ilk mesaj şuydu:
“Kalemleri susturabilirsiniz ama yazdıkları gerçekleri asla yok edemezsiniz.”
Filistin’de görevleri sırasında hayatını kaybeden gazetecilerin fotoğraflarının yer aldığı bu mesajla, Filistinli gazetecilerin dünyaya yalnızca haber değil, aynı zamanda insanlık onuru miras bıraktığı anlatıldı. Pankartın altında ise tek bir cümle vardı:
“Journalism is not a crime.”
“Gazetecilik suç değildir.”
Ve hemen ardından... Kuzey tribününden gelen mesaj.
İsrail saldırılarında hayatını kaybeden Filistinli sporcuları sembolize etmek amacıyla, bazı sporcuların Filistin bayrağı üzerine resmedildiği koreografide şu ifade yer aldı:
“Israel killed 1,014 athletes in Palestine.”
“İsrail, Filistin’de 1.014 sporcuyu öldürdü.”
Konya’dan dünyaya, bir spor organizasyonu üzerinden verilen son derece güçlü bir mesajdı.
Bitti mi? Hayır.
Daha yeni başlıyoruz. Gelelim Doğu tribününe...
Doğu tribününde dört bölümden oluşan bir koreografi vardı. Ancak tam da burada Konyaspor ve Türkiye, dünyanın gündemine daha güçlü şekilde taşınmaya başladı.
Seremoni esnasında başlayan koreografi, Filistin tarihinin hafızalara kazınmış acı sembollerinden biriyle başladı. 2000 yılında patlak veren İkinci İntifada'nın henüz başlarında, 12 yaşındaki Muhammed el-Durra, babası Cemal el-Durra ile birlikte Gazze'de çapraz ateş altında kaldı. Babası Cemal, oğlunu kurşunlardan korumak için onu küçük bir beton yapının ve varilin arkasına siper etmeye çalıştı. Kameraların saniye saniye kaydettiği o dehşet anlarında Muhammed, babasının kollarında hayatını kaybetti; babası Cemal ise ağır yaralandı. İkinci bölümde ise “Ruhumun ruhu” sözleriyle hafızalarımıza kazınan Halid Nebhan vardı. İsrail saldırılarında önce çocuğunu, ardından “ruhumun ruhu” dediği torununu kaybeden Halid Nebhan... Ve son olarak Hanzala.
İki koreografinin tam ortasında beliren Hanzala'yı anlatmaya ne kelimeler yeter ne de satırlar.
Ama kısaca anlatalım.Filistinli karikatürist Naci el-Ali, 1969 yılında sırtı dönük, yaklaşık 10 yaşında bir çocuk karakter çizdi: Hanzala.
Hanzala, Naci el-Ali'nin Filistin'den Kuveyt'e zorunlu göç ettirildiği sıradaki çocukluğunu da sembolize ediyordu. Hanzala hiç büyümedi.Çünkü verilen mesaj açıktı:
Filistin'de çocuklar hep çocuk kalır.
Yıllar geçse de savaş, ölüm ve işgal Filistinli çocukların hayatından eksilmedi. Hanzala'nın eski, yamalı ve yırtık kıyafetleri ile çıplak ayakları, Filistinli mülteci çocukların yaşadığı yoksulluğu ve zorlu hayat şartlarını simgeliyordu. Sırtının dönük olması ise yalnızca bir duruş değildi. Dış dünyanın ve uluslararası toplumun Filistin halkının yaşadığı acılara sırt çevirmesine yönelik bir protestoydu. Ellerinin arkasında kenetlenmiş olması da dışarıdan dayatılan çözümleri veya teslimiyeti reddeden bir tavrı temsil ediyordu.
Naci el-Ali'ye Hanzala'nın ne zaman yüzünü döneceği sorulduğunda verdiği cevap ise tarihe geçen sözlerden biri oldu:
“Ne zaman Filistinlilerin haysiyeti tehdit edilmez ve ne zaman özgürlüklerini ve insanlık onurlarını yeniden kazanırlarsa, o zaman yüzünü dönecektir.” Çizer hayatını kaybetti ama Hanzala hala sırtı dönük!
Tribünlerde Hanzala'nın ortaya çıkması bile başlı başına bir mesajdı. Fakat mesajlar bununla da sınırlı değildi. Dördüncü ve sembolleri açıklayan en güzel cümleydi.
Koreografinin altında kayan yazı olarak dikkat çeken şu cümle vardı:
“Silence is for when children sleep, not when they die.”
“Çocuklar uyurken sessiz olunur, ölürken değil.”
Bu tek cümle bile başlı başına bir köşe yazısına sığmaz. Ama mesajlar devam ediyordu. Barışın sembolü tam 42 adet beyaz güvercin, Batı tribününden gökyüzüne bırakıldı. Orta noktada ise ağzında zeytin dalı ve Filistin bayrağı bulunan bir başka güvercin vardı.
Bu güvercin adeta santrayı kaplıyordu. “Konya, sen ne yaptın böyle?” diyebilirsiniz.
Daha bitmedi. Karşılaşma öncesinde Filistinli futbolcular ile Konyasporlu futbolcular tribünleri el ele dolaştı. Maç öncesi verilen pozlar da omuz omuza verilmiş güzel bir mesajdı.
Seremonide futbolcuların ellerinden tutan çocuklar ise Filistinli çocuklardı. Ve maç başladı.
Dakikalar tam 10.14'ü gösterdiğinde, Maraton Tribünü'nden oyunu durdurmak amacıyla onlarca top sahaya atıldı. Ardından ışıklar söndü. Cep telefonu ışıkları açıldı. Konfetiler... Ve binlerce oyuncak tribünlerden sahaya atılmaya başladı. Filistinli futbolcuların gözlerinin dolduğunu, bu görüntülerin onları derinden etkilediğini düşünmemek mümkün değildi.
Peki neden 10.14?
Filistin'de hayatını kaybeden sporculara ilişkin tribünde verilen 1.014 sayısına gönderme yapmak için. Her anı dünyaya bir mesaj, her anı dostluk ve kardeşlik kokan bu karşılaşma, sanırım uzun yıllar konuşulacak. Ve kolay kolay unutulmayacak.
Bu esnada reklam panolarında Filistin'e destek veren mesajların yer alması da ayrıca dikkat çekiciydi. Konyaspor taraftarının “Onları evlerinde hissettireceğiz” mesajı öylesine söylenmiş bir söz değildi. Amaç, Filistinli futbolculara 90 dakika boyunca, kendi taraftarlarının önünde ve kendi ülkelerinde maç yapıyormuş hissini verebilmekti.
Konyalılar, atılan dört gole de çılgınca sevinerek onları gerçekten evlerinde hissettirdiler. Belki de Filistinli futbolcular, özgürlüğün ne demek olduğunu 90 dakika boyunca iliklerine kadar hissetti. Kocaman bir alkış Konyaspor taraftarına... Üstelik dışarıda kalan binlerce kişi de unutulmadı. Stadyum çevresine dev ekran kuruldu. Oraya kadar gelip de elleri boş dönmesinler diye her şey düşünülmüştü. Ve sonra...
Dakikalar 89:59 olduğunda dünyaya bir büyük mesaj daha verilecekti.
Maç 89:59'da durduruldu.
Skorborddaki süre durmuş, hemen altında kırmızı harflerle şu cümle belirmişti:
“Filistin özgür olana dek maç ertelenmiştir.” Ve bu görüntü dünyanın dört bir yanına yayıldı. Maçın sonunda oyuncular kucaklaştı. Futbolcular ile taraftarlar bütünleşti.
Bir günlüğüne... Hatta yalnızca 90 dakika için... Özgürlüğün keyfini çıkardılar.
Yarın mı? Üzülerek söylüyorum ki belki bir Filistinlinin bir bombayla ya da bir kurşunla hayatını kaybettiğine şahit olacağız. Ama onlar, bütün bunlara rağmen umutlarını ve inançlarını kaybetmediler. Belki de Konyaspor'un bu maçta verdiği en büyük mesaj buydu.
Futbol bazen yalnızca futbol değildir. Bazen bir top, bir pankart, bir güvercin, bir çocuk, bir tribün... Bazen 90 dakika...
Bazen de bir stadyum, milyonlarca insanın duymadığı bir çığlığı dünyaya duyurabilir.
Günün sözü:
Konyaspor bir spor kulübünden fazlasıdır. Çok daha fazlası...
Geçen gün komşum Huriye teyze ile sohbet ederken bana başından geçen ilginç bir olayı anlattı. Olay baya bir ilgimi çekti…
Bende bu ilginç olayı sizlerle paylaşmak istedim…
İlgimi çekti diyorum çünkü son günlerde yaşanan bazı olaylarla zihnimde ilişkilendirmeme neden oldu bu olay…
İki hafta önce komşum evlerinin bodrum katında hamile bir kedi görmüş iki gün sonrada mutfağın penceresinin önünde gün boyunca aynı kedinin doğum yapmış olduğunu ve sürekli miyavladığını görünce de herhalde karnı aç ondan diye düşünmüş…
Neyse o günün akşamı arka odada bulunan kapağı açık kalmış dolabın içinden el yüz havlusu alacakken bir şeylerin hareket ettiğini fark edince korkmuş ve hemen eşine haber vermiş…
Eşi de gelip bakmış birde ne görsün dört tane yeni doğmuş birkaç günlük kedi yavruları…
Tabi çok şaşırmışlar bu duruma nereden nasıl geldi bunlar buraya diye…
Çok geçmeden anlamışlar ki; kedi bodrum katta doğum yapmış komşum evde yokken de hava alması için açık bırakılan mutfağın camından yavrularını daha güvenli bir yere yani o dolabın içine taşımış…
Camın kapalı olduğunu görünce de resmen açın camı diye yalvarmış yavruları için…
Lafa gelince de hayvan işte der geçeriz…
Hayvan da olsa insan da olsa annelik evrenseldir…
Anneliğin dini dili ırkı insanı hayvanı olmaz annelik bambaşka bir şey…
Tabi insan, üstün olarak yaratılmış varlık. Annelik ise bu üstünlüğünde üstünde ama şu sıralar bunu unutmuş ve bir kedicik kadar olamayan anneleri de görmek mümkün toplumda…
Ne demek istediğimi az çok anlamışsınızdır…
Anne var adı hayvan ama yavruları için çırpınan. Anne var adı insan ama yavrusunu sokağa bırakan. Birde anne var oda insan evladı olmayanın karnını doyuran…
Evet, Nisa Mihriban bebekten bahsediyorum…
Tamam, olayın iç yüzünü bilmiyorum günah almak da istemem ama ne olursa olsun bu bir caniliktir bunun başka bir açıklaması yok…
İnsan ne kadar çaresiz olursa olsun bu caniliği bu bahaneyle örtbas edemez…
Bu ülkede bir otorite var, bir sosyal devlet var. Devlet vatandaşını böyle bir caniliği yapmaya asla mecbur bırakmaz…
Zira devletin himayesinde bulunan nice yavrucaklar var nice anneler var…
Buna rağmen Nisa bebeğin yaşadığını yaşayan birçok bebek var olmaya da devam ediyor ne yazık ki…
Ana babanın hatasını günahsız yavrucaklar çekiyor olan onlara oluyor…
Herkes evlat sahibi olabilir lakin gerçek anne baba olmak hele hele gerçek annelik bambaşka bir şey…
Allah ıslah etsin böylesi anneleri diyorum başkada bir şey demiyorum diyemiyorum…
Ama şunu da söylemeliyim ki; toplumda ahlaki düzen bozulmaya devam ettikçe insanı insan yapan vicdan, merhamet, edep en önemlisi de Allah korkusu yok olup gidiyor maalesef…
Allah sonumuzu hayretsin ne diyelim…
10. CİLT’ten Notlar
* “Firdevs” Bir izaha göre Rumca bir kelime olup bahçe dernektir. Allah (c.c.) cenneti değişik isimlerle anmıştır. Bunlardan bir kısmı Adn, Naîm, Me’vâ, Firdevs’tir. [İsimleri çok olmakla birlikte] gerçeklikte cennetler tektir. Çünkü “Adn” kelimesi ikamet yeri demektir. Naîm, verilen nimet, Me’vâ da aynı şekilde ikamet yeri demektir. Sonra Firdevs, Adn, Me’vâ bunlar naîm, yani nimetlerdir. Bazı rivâyetlerde Hz. Peygamber’den (s.a.) şöyle hadis nakledilmiştir: “Firdevs, cennetin en yücesi, tam ortası ve en güzel yeridir”. Eğer bu rivâyet sabit ise o, bahsedildiği gibidir. (s.20)
* Allah’ın insanı yaratmış olmasının sadece ölüm için değil “Sonra da kıyâmet gününde tekrar diriltileceksiniz” [Mü’minûn, 23/16] buyruğunda bildirildiği üzere hesaba çekmek amacıyla diriltmek için olduğunu söyleriz. (s. 28)
* “Heyhâte heyhâte” [Mü’minûn, 23/36] bir işin olmasının uzaklığını ve inkârını ifade için kullanılır ve “uzak ki ne uzak!” yani asla olmayacak iş demektir. (s. 42)
* Resûller de diğer insanlar gibi emir ve yasaklarla imtihan edilirler. (s. 50)
* “Verdiklerini, Rablerine dönecekleri inancından dolayı kalpleri ürpererek verenler…” [Mü’minûn, 23/60] Bu âyette şöyle bir işaret de vardır: Nasıl ki günah işleyen günahından ötürü korku içinde olursa, taat içinde olan da itaatinde Allah’tan bir korku içinde olur. Hz. Âişe’den (r.a.) bu yönde bir rivâyet bulunmaktadır. O bu âyeti Hz. Peygambere (s.a.) sormuş ve “Bu âyette sözü edilenler içki içenler, hırsızlık yapanlar ve zina edenler midir?” demiştir. Hz. Peygamber cevap olarak: “Hayır! Onlar oruç tutanlar, namaz kılanlar, sadaka verenler ancak bu halde iken yaptıkları ibadetlerin kabul edilip edilmediği konusunda kaygı duyanlardır. Onlar hayır işlerde yarışırlar!” buyurmuştur. “Kalpleri ürpererek” anlamına gelen kavl-i celîlin bu şekilde değil de, “Kalpleri, Rab’lerine ne ile/nasıl dönecekler, saîd olarak mı yoksa şakî olarak mı? diye korku içinde olurlar, şeklinde yorumlanması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. (s. 57)
* Bazıları şöyle demişlerdir: “Berzah”, iki sûra üfleyiş arasında olan zamandır. Bazıları da “Berzah” ölüm ile yeniden dirilme arasında geçecek olan zamandır, demişlerdir. Bu, Kelbî ve Katâde’nin görüşleridir. Mücahid ise şöyle demiştir: Berzah, ölüm ile dünyaya yeniden dönme arasına konulan engeldir. İbn-i Kuteybe ve Ebu Ubeyde ise şöyle demişlerdir: Berzah, dünya ile ahret arasında olan dönemdir. Onlar İki şey arasında kalan her şey berzahtır, demişlerdir. Ebû Avsece: “İki sınır, yani dünya ile ahiret arasında kalan zamana berzah denir demiştir. Yine o, berzah, düz araziye denir demiştir. Berzahın aslı, hâciz, yani iki şeyi birbirinden ayıran engel demektir. (s. 87)
* Kabir azabının hissedilmesi uyku halinde iken vücuttan ayrılan idrak edici ruhun (nefs-i derrâke) bir halet-i ruhanîye şeklinde hissetmesi olup, insanın biyolojik canlılığını sağlayan ruhun hissetmesi şeklinde değildir. Bu aynen uyku halindeki birinin rüyasında kendisini bir belâ ve sıkıntı içinde görmesi ve şiddetli korku içinde olması ve kendisini daha önce bilmediği, hakkında bir haber duymadığı bir mekâna atılmış görmesi gibi olur ve onda canlıların belirtileri olur. Buna göre kabir azabının insana hayat veren biyolojik canlılık anlamına gelen ruh ile değil de eşyayı idrak edici/kavrayıcı ve hissedici ruh ile olması söz konusudur. (s. 96)
* Allah, her ne kadar iki cihanda da mâlik ise kendisini özellikle “Din gününün sahibi” [Fatiha, 1/4] diye nitelemesi, o gün mülkünde hiç kimsenin kendisine ortak çıkmasının söz konusu olamayacağı içindir. Dünyada iken mülkte ortaklığa yeltenenler olabilir. Ama o günde mülkün sadece ve sadece O’na özgü olması böyle bir nitelemeyi hikmetli kılmıştır. (s. 99)
* “Bağışlasınlar, hoş görsünler” [Nûr, 24/22] mealindeki beyanla [yüce Allah] affetmeyi ve görmezden gelmeyi, bağışlamayı ona [Peygamber aleyhisselâma ve ona inanlara] emretti. Yani size kötülük yapanın yaptığını unutun ve bağışlayın, hatta onun yaptığı kötülüğe karşı sizin onu bağışlamanızı da anmayın, onun hatasından bahsetmeyin. Çünkü affın belirtilmesi başa kakmak gibi görülmüştür. Tıpkı şu ilâhî beyanda olduğu gibi: “Sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın.” [Bakara, 2/264] Çünkü başa kakma ve bu şekilde incitme sadakayı boşa çıkarır. (s. 151)
* İktidarsız ya da iğdiş edilmiş olsa bile bir erkeğin yabancı bir kadınla baş başa kalması caiz değildir. ( 173)
* Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Ey gençler topluluğu! Sizden evlenmeye gücü yeteniniz hemen evlensin! Çünkü o gözü daha iyi sakındırır ve iffeti daha iyi korur. Kimin de gücü yoksa o zaman oruç tutsun. Çünkü oruç onun için kalkan olur.” Yine rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) Hz. Ömer’e “Kızlarını ne yaptın?” dedi. “Onlar yanımdalar yâ Resûlallah!” diye cevap verdi. Hz. Peygamber “Onlar ergenlik yaşına geldiler mi?” dedi. O, “Evet!” dedi. Hz. Peygamber “Sen onlardan birini dengi olan birinden alıkoyar ve evlenmesini geciktirirsen mutlaka her gün sevabından bir kırat eksilir!” buyurdu. Bazı haberlerde de şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Bir kimsenin çocuğu evlilik çağına gelir ve onu nikâhlama imkânı da bulunur, buna rağmen onu evlendirmez de çocuğu bir günah işlerse günah aralarında ortak olur.” (s. 179)
* Zenginlik ve bolluk fesada, darlık ve yoksulluk da fesattan alıkoymaya sebep olabilir. Yahut bunlardan birinin diğerine üstünlüğü konusunu hiç ele almamak gerekir. Zira her ikisi de kulların kendisi ile sınandığı hallerdir: Şunlar fakirlik ve darlık yüzünden sabır ile ötekiler de zenginlik ve bolluk yüzünden şükür ile sınanmaktadırlar. Bu itibarla bunlardan birinin diğerine üstünlüğünü konuşmak lüzumsuz bir kelâm etmektir. (s. 183)
* Mümin, kendisine fitnelerden hiçbir şey dokunmadan ecir kazanabilir, bazen da fitnelerle imtihan edilir de Allah onu sabitkadem kılar. O şu dört hal üzere bulunur. Belâya mâruz kalırsa sabreder, verilirse şükreder, söyledi mi doğru söyler, hükmetti mi adaletle hükmeder. O diğer insanlar arasında ölülerin kabirleri arasında yürüyen bir diri gibidir. Nur üstüne nur. O beş nur içinde döner dolaşır; sözü nurdur, ilmi nurdur, girişi nurdur, çıkışı nurdur, kıyamet gününde cennete varışı nurdur. (s. 192)
* Kâfirler kıyamet gününde yüzüstü kapanmış halde, sürünür bir vaziyette olacaklardır. Müslümanlar ise ayakta, dik ve düz halde yürüyor olacaktır. (s. 213)
* Bazı fakihlerimiz Ebû Hanîfe’nin ihtilam olmaması halinde ergenlik yaşının on sekiz olarak belirleme şeklindeki görüşünü destekleme bağlamında şöyle demişlerdir: Çünkü oğlan çocuklarında ihtilam olma ortalama on beş yaşına ulaşmaları halindedir. Onlar belki bu yaştan önce ihtilam olurlar, belki de ergen olmaları bu yaştan daha sonra olur. Mâruf olana göre âlimler on iki yaşından küçük olanların ihtilam olmaması, on iki yaşına ulaşınca da ihtilam olmasının ihtimal dâhilinde kabul ettiler. Bu durumda ihtilaf edenler arasında ortalama yaş olarak kabul edilen on beş senenin üzerine, on iki yaşında ergen olma ihtimaline binaen nasıl ki üç sene ilâve varsa üç sene eklediler. [Yani en son 18 yaş dediler.] (s. 229)
* Yoksul ve ihtiyaç sahibi biri peygamberlik görevine liyakatte zengin ve varlıklı kimselerden daha elverişlidir. Çünkü insanlar zengin, mülk ve saltanat sahibi kimselere zaten tâbi olurlar. Eğer Hz. Peygamber (s.a.) zengin, varlıklı, mülk ve saltanat sahibi biri olsaydı o takdirde sırf Hakka hak olduğu için uyanlarla araları ayırt edilemezdi. Fakir ve kendisi muhtaç biri olması halinde bu ayırım kolaylıkla yapılabilir. Ancak sahip olduğu mal mülk ve saltanat peygamberliğinin alâmeti ise -Dâvûd ve Süleyman peygamberlerde olduğu gibi- o takdirde hükümranlık -duasında da olduğu gibi- onun risâletinin mucizesi olur. “Rabbim!” dedi, “Beni bağışla; benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver bana.” [Sâd, 38/35] (s. 255-256)
* İlim öyle bir izzettir ki onunla zillet asla bir arada bulunmaz. O, sahibine asla horlanma ve kahır getirmez. (s. 268)
* Yüce Allah kâfirlerin amellerini bir keresinde savrulmuş toz zerrecikleri, bir defasında kül, bir defasında serap, başka bir yerde kuvvetli yağmurun üzerindeki toprağı silip süpürdüğü yalçın kayaya benzetmiştir. Buna mukabil müminlerin amellerini de sabit, sağlam ve benzeri niteliklerle anlatmıştır. (s. 274)
* “Aksine onlar, başka değil, hayvan sürüsü gibidirler.” [Furkan, 25/44] Bazıları dediler ki: Onlar [kâfirler] hayvanlar gibidir, çünkü onların bütün kaygıları aynen hayvanların kaygıları gibidir; yemekten ve içmekten başka bir şey düşünmezler, bunun dışında başka bir dertleri yoktur. Hayvanların akıbetleriyle ilgili herhangi bir düşünceleri yoktur. Buna göre kâfirler bu yönden aynen hayvanlar gibidirler. “Hatta tuttukları yol bakımından daha da sapkındırlar.” [Furkan, 25/44] Birtakım yorumcular “daha sapkındırlar” ifadesi hakkında dediler ki: Çünkü hayvanlar Rablerini ve yaratıcılarını bilir, O’nu lisân-ı hal ile anarlar, oysa kâfirler ne Rab’lerini tanırlar ne de O’nu anarlar. Yahut “onlar daha sapkındırlar” çünkü çocuk edinme, şerik (ortak) isnadı gibi Allah’a lâyık olmayan birtakım yakıştırmalarda bulunurlar, ibadette O’na başkalarını ortak koşarlar. Oysa hayvanlar bunlardan hiçbir şeyi yapmaz, bu itibarla onlar kâfirlerden daha üstündür. Bazıları dedi ki: “Onlar daha sapkındırlar” çünkü hayvanlar yola sokulduğu zaman yol boyunca giderler, oysa kâfirler kendilerine hidâyet edilip doğru yola çağrıldıkları halde hidâyeti bulup da yola girmezler, davete icabette bulunmazlar. Bu itibarla onlar daha sapkındırlar. Yahut şöyle denir: “Onlar daha sapkındırlar” çünkü kâfirler hem kendileri saparlar hem de başkalarını yoldan çıkarıp saptırırlar, oysa hayvanlar öyle değildir. (s. 291)
* Yağmura rahmet denilmesi, Allah’ın rahmetinin eseri olması sebebiyledir. Aynı şekilde cennete de rahmet denilmektedir, çünkü oraya giren ancak O’nun rahmetiyle girecektir. (s. 294)
* “Yine anılan o iyi kullar, asılsız şeylere şahitlik etmezler.” [Furkan, 25/72] Bazıları dediler ki “lâ yeşhedûne’z-zûra” yani “asılsız şeye şahitlik etmezler” cümlesinden maksat “zûr” mekânına uğramazlar demektir. “Zûr” ise müziktir. Buna göre âyet “onlar müzik icra edilen mekânlarda bulunmazlar” anlamındadır. Bazıları da şöyle yorumlamışlardır: “Zûr”a şahitlik etmezler, “Zûr” da yalan demektir. Buna göre âyet “Yalancı şahitlik yapmazlar” anlamındadır. (s. 318)
* Hasan-ı Basrî dedi ki: Vallahi bir Müslüman kul için çocuklarını, çocuklarının çocuklarını ve yakınlarını Allah’a itaatkâr görmekten daha sevimli bir şey yoktur. Ve dedi ki: Onları Allah’a itaatkar görürüz de buna sebep gözlerimiz aydın olur. (s. 320)
* Bazı müfessirler şu açıklamayı yapmıştır: Firavun, [Hz. Musa’ya iman eden sihirbazların] ellerini ve ayaklarını kesmek, asmak gibi tehdit etmiş olduğu işkenceden bir kısmını onlara fiilen uygulamıştır. Ne var ki âyette onlara yönelttiği tehditleri gerçekleştirdiğine dair bir açıklama bulunmamaktadır. O yüzden biz yalana düşme korkusuyla bu gibi açıklamalara girmiyoruz. (s. 344)
* “Ezlefekallah”, Allah seni kendisine yakın etsin anlamındadır… “ez-Zülef” konaklar ve menziller demektir. Çünkü konaklar yolcuyu gideceği yere yaklaştırır. (s. 348)
* “Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır…” [En’am, 6/160] Bu beyanda “Kim iyilikle gelirse” denilmiş, “Kim bir iyilik işlerse…” denilmemiştir. Bu da belirttiğimiz gibi amellerin makbul olabilmesi için kişinin dünyadan tevhit üzere göçmesi, işlediği hayırları bozmaması şartı olduğunu gösterir. (s. 358)
* “Mercum” taşlanarak öldürülen demektir. Öldürmenin en şiddetlisi recimdir. (s. 367)
* Peygamberler, Allah’ın izni olmadan, helak olmaları için kavimlerine beddua etmezler. Görmez misin ki, Allah, Yûnus peygamberi kendisinden izin almadan kavmi arasından çıkıp gittiği için azarladığını bildirmiştir. O, izinsiz çıkması sebebiyle azarlandığına göre, bir peygamberin kavminin helak olması için izinsiz bir şekilde beddua etmesi muhtemel değildir. (s. 367)
* “Va’z” işin sonunun nereye varacağını kâh korkutarak kâh müjdeleyerek bildirmek, öğüt vermek demektir. (s. 375)
* Musa kıssası ve diğer peygamberlere ait kıssalar kitapta [Kur’anda] değişik yerlerde farklı lafızlarla, değişik şekillerde, bir takım takdim ve tehirlerle anlatılmıştır Bundan da maksat şahitlik, bilgi aktarımı vb. konularla ilgili pek çok ahkâmda lafızların harfi harfine korunmasının gerekmediğinin, aktarırken mananın korunmasına odaklanmak gerektiğinin anlaşılmasıdır. (s. 416)
* Kendisine bir haber gelen kimsenin görevi, o konuda –haberin yanlış ya da yalana ihtimali bulunması halinde- hak ve hakikat ortaya çıkıncaya kadar beklemesidir. (s. 440)
* Yüce Allah’ın nesneleri var edip bu âleme bahsedilen faydaları yaratması, ayrıca bütünüyle bu âlemi yaratması insanları sınamak içindir; bundan dolayı onlara emirler vermekte, birtakım yasaklar getirmektedir. Sonra sonucu almak için onlara bir âhiret (akıbet) âlemi tayin etmiş ve orada itaat edeni ödüllendirecek, isyan edeni ise cezalandıracaktır. Eğer böyle bir akıbet (sonucun alınacağı öbür dünya) olmazsa o zaman bütün bu yaratmalar abes olurdu ve hiçbir hikmeti olmazdı. Çünkü bir binayı yapan, ondan elde etmek istediği bir yarar olmaksızın sırf onu yıkmak ve yok etmek için yaparsa, o zaman yaptığı işi hikmetten uzak ve tamamen anlamsız olurdu. Aynı şekilde evrenin yaratılması da böyledir. Eğer amaçlanan bir akıbeti olmayacaksa o da hikmetten yoksun ve anlamsız olacaktır. Âyetler, onlara inananlar ve tasdik edenler içindir. Onlara inanmayan ve tekzip edenler için ise lehlerine değil aleyhlerine âyetler olacaktır. (s. 487)
* Biz Allah’ın belirttiği üfleme, sûr gibi şeyleri şudur ya da budur diye açıklama yoluna gitmiyoruz. Ya da onun şu ya da bu olduğuna işaret anlamına gelecek bir söz de etmiyoruz. Ama bunlarla ilgili olarak Hz. Peygamber’den bir açıklama (tefsir) gelmişse o takdirde o doğrultuda açıklama yapılır. Hem bu, ameli gerektiren bir konu da değildir ki bundan dolayı onun sıhhatini ya da çürüklüğünü ortaya koyma külfetine girelim. Bu sadece tasdiki gerekli olan bir haberdir. Bu itibarla “nefh”, yani üfleme ve sûr hakkında nasıl geldi ise öyle kabul ediyor, onları açıklama yoluna gitmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir. (s. 489)
Üretkenlik, iktisadi kalkınmanın en önemli motoru olduğu hepimizce bilinir. Meşru ve mübah olan her şeyin üretilmesi, ihtiyaç olduğu kadar aynı zamanda bir vatandaşlık görevidir. Köylünün ürettiği ürünler, şehirlinin icra ettiği ticaretler, sanayicinin çevirdiği çarklar bütünüyle iktisadi kalkınmanın bir gereğidir.
İktisadi kalkınma, milli gelirin yükselmesine vesile olan en doğru yoldur. Milli gelirin yükselmesi, dünyadaki refahın sağlanmasına katkı sağladığı inkar edilemez.
Her türlü üretkenlik ve iktisadi kalkınma, dünya hayatının refahı yanında ebedi hayatı kazandıracak bir yola vesile oluyorsa büyük bir nimet olur. İşte “ Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver...” ayetindeki dua bunu ifade ediyor.
Fert ve devlet zenginliği güç, kuvvet olup adaleti, içtimai yardımlaşmayı, mütevazılığı sağlıyorsa; arkasından özellikle Allah’a kul olmayı getiriyorsa ne kadar şükretsek azdır.
Haram yollarla yapılan veya harama götüren üretkenlik, dünyada kalacağı gibi ebedi hayatı zindana çevireceği izahtan varestedir.
Üzerinde durulması, konuşulması oldukça önemli olan bu konu ehli tarafından daha iyi izah edileceğinden eminim.
Aslında benim ifade etmek istediğim hedef nokta bu değildir. Şüphesiz devlet ricali, iktisatçılarımız,sanayicilerimiz bu konunun önemini çok iyi biliyorlar. Benim özellikle vurgulamak istediğim nokta iktisadi kalkınmanın bağımsızlıkla bağlantılı olduğunu söylemektir. Gücümüz varsa vatanımızı başta olmak üzere her türlü kutsalımızı müdafaa edebiliriz. Ayasofya’yı açar her türlü iç ve dış terörü önleyebiliriz. Evimizde rahat uyur normal hayatımıza devam edebiliriz.
Güçlü değilseniz iç ve diş canavarlara yem olmaktan başka bir yol olmadığı tarihi hadiselerle ispatlanmıştır. Onun içindirki Allah cc bizi bu konuda özellikle uyarıyor. Hatta şöyle emrediyor:“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.”Enfal 60.
Şüphesiz zaman ve zemin neyi gerektiriyorsa ona göre güçlü ve hazırlıklı olmak zorundayız. İşte güçlü olmanın yolu da iktisadi kalkınmadan geçer. Onun için Türkiye’nin her tarafında bulunan sanayici kardeşlerimize, üretici köylümüze ve güçlü olmamıza katkıda bulunan herkese müteşekkiriz. Özellikle son zamanlarda devlet ricalimizin silahlanmaya verdiği önemi takdirle karşılıyoruz. “Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır” hadisindeki mesaj oldukça önemlidir.
Bu arada her üretici kardeşimize hatırlatmakla mükellef olduğumuz bir noktayı belirtmek isterim. Doğruluk,kalite,sözde durma,haram-helal ölçülerine dikkat etme ve özellikle Allah’a karşı kulluk görevlerimizi yerine getirme ilkelerinden ödün vermeyelim. Allah’a emanet olunuz.
H.z. Âdem (a.s.) ile başlayan binlerce Peygamberle inşaatın devam ettirildiği “İslam Ümranı Binası” 7. Yüzyılda Hz. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’e 23 yılda indirilen 6236 ayetten oluşan Kur’an-ı Kerim ile tamamlandı. (Maide, 5/3)
7. yüzyılda mükemmeli içeren tohumlarının Mekke-Medine’de toprakla buluştuğu “İslam Ümranı” her açıdan dünyanın zirvesine 5 asır sonra 12. Yüzyılda yerleşti.
Müslümanlar doğu’da Semerkant, merkezde Konya, batıda Endülüs ve çevrelerinde olmak üzere; Kur’an-ı Kerim’in 6236 ayetini, el yazmalarına, taşlara, siyasete, hukuka, musikiye, ziraate, ticarete kısaca; hayatın bütün alanlarına dünyanın en iyisi olarak nakış nakış işlediler.
12. ve 13. Yüzyılda İslam Ümranı adına Müslümanlar günümüzde hala aşılamamış eserler koydular.
Bugün batı medeniyetin yarım ağızla da olsa bahsediliyorsa onlar bunu sadece ABD Washington Kongre Kütüphanesi’nde bulunan ve özellikle 12. Ve 13. Yüzyılda yazılmış el yazmalarının oluşturduğu 70 milyonluk koleksiyonlara borçlular.
70 milyon el yazması sadece batıdaki bir kütüphanede…
Londra, Paris, Roma, Viyana, Madrid v.s.
Vatikan’da ne kadar el yazması “İslam Eseri” olduğunu bilmiyoruz.
Buradan doğuya ve batıya şunu ifade etmeye çalışıyorum:
“Ey Doğu! Kendine gel, geçmişine ve birikimine ulaş ve sahip çık, üzerine devam et!
“Ey Batı! Gerçekleri itiraf et! Tabii ki senin de emeğin var. Ancak kaynaklarını inkâr ederek intihal (hırsızlık) yapma!”
Bir örnekle konuyu açıklayayım.
İslam Ümranı 12. Yüzyılda dünyada zirveyi gördüğünde İbn Tufeyl (1110-1185) Hay bin Yakzan’ı yazdı.
Hay bin Yakzan “İslam Ümranı” nın dünyaya 6236 ayetten oluşan Kur’an-ı Kerim ölçüleri çerçevesinde yazılmış “ideal insan önerisi” idi.
Hay için doğa ve eşya Allah’ın eseri, insanlara emanet olarak resmedilmişti. Hay adada (dünyada) doğal iktisat sistemini kurar. Her şeyin yaratılış amacına uygun, israf etmeden, devamlarını sağlayarak hatta artırarak tüketmektedir. Lüks için tüketimi sevmez, sadeliğe önem verir ve her işte temel amacı o işin en uygun, en kısa, en ucuz ve zahmetli yoldan gerçekleştirilmesidir. Adadaki bütün bitki ve canlılarla tam bir uyum, muhabbet ve yardımlaşma duygusu içindedir. Hay için hayat bir yardımlaşmadır, mücadele değil.
Batı İslam dünyasına karşı maddi eşitliğe ulaştığı 18. Yüzyılda yani 6 asır sonra Dainel Defoe (1660-1731)’nin 1719 yılında yazdığı Robinson Crusoe ile cevap verdi.
Aslında kitabı incelediğiniz zaman Hay bin Yakzan’dan ciddi oranda etkilediği ama hayati dokunuşlarda İslam Ümranı ilkelerinden ayrılarak günümüz batısına da renk veren farklı yaklaşımların olduğunu görebilirsiniz.
Örneğin, Hay’ın “hayat bir yardımlaşmadır” yaklaşımına Robinson “hayat bir mücadeledir” karşı tezini ortaya koymuştur.
Hay adada bitki ve hayvanlarla aynı yaratıcıya atfen eşit düzeyde bir ilişki ve iletişim geliştirirken; Robinson üsttenci ve patronaj bir ilişki ve iletişim ortaya koymuş hatta bitki ve hayvanların üzerine adadaki diğer insan Cuma içinde aynı üsttenci ve patronaj tavrını sürdürmüştür.
Eskiler “müsademe-i efkardan hakikat tevellüt eder=Fikirlerin çarpışmasından hakikat doğar” derler.
Buradan başta öğretmen/akademisyenler başta olmak üzere bütün fikir insanlarına çağrım şudur.
Hay bin Yakzan ve Robinson Crusoe kitaplarını esas alarak Doğu-Batı karşılaştırması yapın.
Tahtayı ikiye bölün Hay’ın ve Robinson’un özelliklerini doğunun 13 asırlık “İslam Ümranı” çalışmalarına, batının Roma, Helen ve son 3 asırlık birikimine atıflarla yazın.
Siz bu karşılaştırmayı etkili bir şekilde yapın:
“Güneş doğudan yükselir, batıdan da yansımaları olur” fikri öğrencilerde oluşacaktır.
Hayy ibn Yaqzan: The Ideal Human Model of Islamic Civilization
The "Edifice of Islamic Civilization"—construction of which began with Prophet Adam (pbuh) and continued through thousands of prophets—was brought to completion in the 7th century with the Holy Quran, comprising 6,236 verses revealed to our Prophet Muhammad (pbuh) over a span of 23 years. (Al-Ma'idah, 5:3)
The seeds of this "Islamic Civilization"—which embodied perfection and were first sown in the soil of Mecca and Medina during the 7th century—rose to the pinnacle of the world in every respect five centuries later, in the 12th century.
From Samarkand in the East and Konya at the center to Al-Andalus in the West and the surrounding regions, Muslims intricately wove the 6,236 verses of the Holy Quran into every facet of life—manuscripts, stone architecture, politics, law, music, agriculture, and trade—setting the global standard of excellence.
During the 12th and 13th centuries, Muslims produced works in the name of Islamic Civilization that remain unsurpassed to this day.
If Western civilization is spoken of today—even if only with half-hearted acknowledgment—it owes this status to the vast collections (totaling 70 million items) housed in the Library of Congress in Washington, D.C., which consist largely of manuscripts penned during the 12th and 13th centuries.
Seventy million manuscripts in just one Western library...
Not to mention London, Paris, Rome, Vienna, Madrid, and others.
We do not even know the extent of the "Islamic" manuscripts held within the Vatican.
We do not know exactly how many manuscript "Islamic works" are held in the Vatican.
From here, I wish to convey the following message to both East and West:
"O East! Come to your senses; reclaim your past and your accumulated heritage, and build upon them!
"O West! Acknowledge the truth! You certainly played a part, too. However, do not commit plagiarism (theft) by denying the sources!"
Let me illustrate this point with an example.
When Islamic civilization reached its global zenith in the 12th century, Ibn Tufail (1110–1185) wrote *Hayy ibn Yaqzan*.
*Hayy ibn Yaqzan* represented Islamic civilization’s "ideal human model," presented to the world within the framework of the Holy Quran—a text comprising 6,236 verses.
In the story, nature and the material world are depicted as God’s handiwork, entrusted to humanity. Hayy establishes a system of natural economics on the island (which symbolizes the world). He consumes resources in a manner consistent with their created purpose—avoiding waste while ensuring, and even enhancing, their sustainability. He dislikes consumption for the sake of luxury and values simplicity; in every endeavor, his primary goal is to achieve the task in the most appropriate, efficient, cost-effective, and least arduous manner. He lives in complete harmony, affection, and cooperation with all the plants and living creatures on the island. For Hayy, life is a matter of cooperation, not struggle.
In the 18th century—six centuries later—when the West finally achieved material parity with the Islamic world, it offered a response through Daniel Defoe’s (1660–1731) *Robinson Crusoe*, written in 1719.
Upon closer examination of the book, one can see that while it was significantly influenced by *Hayy ibn Yaqzan*, it diverges from the principles of Islamic civilization in crucial ways, adopting distinct approaches that have come to characterize the modern West.
For instance, Robinson counters Hayy’s philosophy that "life is mutual cooperation" with the thesis that "life is a struggle."
While Hayy cultivated a relationship and communication with the island’s plants and animals based on equality—acknowledging their shared Creator—Robinson adopted a condescending, patronizing attitude; he maintained this same superior stance not only toward the flora and fauna but also toward Friday, the other human being on the island.
The ancients used to say, "*Müsademe-i efkardan hakikat tevellüt eder*"—meaning, "Truth is born from the clash of ideas."
In light of this, I issue a call to all thinkers—especially teachers and academics:
Conduct a comparative study of East and West using the books *Hayy ibn Yaqzan* and *Robinson Crusoe* as your foundation.
Divide the board in two and list the characteristics of Hayy and Robinson, referencing the East’s thirteen centuries of "Islamic civilization" scholarship alongside the West’s Greco-Roman heritage and its accumulated knowledge from the last three centuries.
If you carry out this comparison effectively, students will come to grasp the idea that "the sun rises in the East, yet its reflections shine in the West."
Kula bela gelmez Hak yazmadıkça
Hak bela vermez, kul azmadıkça
“Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” , “Kim ne yapar, kendine yapar”, “Kendi düşen ağlamaz”, “herkes kendi kapısının önünü süpürse, kapıların önü tertemiz olur.”
"Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz
Görünür rütbe-i aklı eserinde" der Ziya Paşa.
“elif” demekle elif olunmuyor. Gerçekten elif gibi dosdoğru hayat sürmekle elif olunur. Bunun için her gün beş vakit, kırk rekat namazımızda;
“Bizi Sırat-ı Müstakime ilet” diye yakarırız. Kur’an durmadan;
“Niçin yapmadığınızı söylersiniz?” diyerek bizi uyarır.
Necip Fazıl’ın şu sözü hiç aklımdan gitmez;
“Namaz, camiden çıktıktan sonra, Hac, Kâbe’den döndükten sonra başlar” der.
Ramazanlarda hatim yarışı yapmakla, Çok tavaf etmekle, her sene Umreye gitmekle mesele çözülmüyor. Hacda niçin şeytan taşlanır?
Masumum demekle iş bitmiyor. Yaptıkların; kimin yarasına merhem oluyor? Kime kol kanat geriyorsun? Ülke çıkarlarını mı önde tutuyorsun, yoksa cep menfaatini mi? Fabrikanda çalıştırdığın elemanların hakkını yiyor musun? Onların sigortasını tam gösteriyor musun? Devlete karşı vergini tam ödüyor, vergi kaçırmıyor musun? Pazarcı isen, müşterine hileli mal mı veriyorsun? Polisin olmadığı yerde kural ihlali yapıyor, polisi görünce kuralcı mı kesiliyorsun?
Makam ve nüfuzunu kullanarak milletin gözünün içine baka baka; "Allah", "Peygamber", "Kur'an" ve "İslam'dan dem mi vuruyorsun?...
O zaman katışıksız münafıksın, hatta dini kullanan, ahlaklı ve şirin görünen bir sahtekârsın.
Masum olmak için çok çaba sarf edilmeli. Temiz toplum, masumlarla ayakta durur. Laf ile temiz toplum olmaz. Bal kavanozunu dışından yalamakla bal yemiş olmazsın. Kavanozu açacaksın, balın özüne varacaksın ki ondan sonra “bal yedim” diyebilesin.
Görünmek değil, olmak önemli. “Hamdım, Piştim, Yandım” sözlerini dilimize pelesenk yapmakla olmuyor.
Mümin; kendine güvenilen, emin ve itimat edilen” demek. Öyle bir hayatımız olmalı ki bütün insanlar bizim, elimizden, dilimizden, halimizden memnun olsunlar; “İşte gerçek Mümin” diyebilsinler.
Müminin gizli ajandası olmaz. Mümin hileli iş yapmaz. Mümin; adaletten, haktan, hukuktan ayrılmaz. Mümin; liyakate önem verir, devletin malı deniz, yemeyen domuz hamakatına giremez. Müminin; ihya eder, imha etmez.
Şeytan Zihniyet!
Her zaman kan içer, her an kandırır,
Şahsiyeti bozar şeytan zihniyet,
Yalan sözlerine hep inandırır,
Kuyumuzu kazar şeytan zihniyet!
Bozuktur halleri, düzelmiyor ki,
Uğraşsan da asla azalmıyor ki,
Yaptıklarına hiç üzülmüyor ki,
Fikrimizde gezer, şeytan zihniyet!
Düzenbazlığını durmadan saklar,
Huzuru sevgiyi tümden yasaklar,
Riyakâr tavırla kendini aklar,
Zikrimize sızar şeytan zihniyet!
Dostlara ağyardır, düşmanlara yar,
Kine teşne olur, fitneyi duyar,
Aklın ermediği oyunları var,
Yüz verdikçe azar şeytan zihniyet!
Bulamayabilirsin!
Vefadan bîhaber dost, üzme canı bu darda,
Hasbi olan kulları bulamayabilirsin,
Hıçkırıklar içinde bir gün gelir arar da,
O aydınlık yolları bulamayabilirsin!
Dillerini har edip kalbe batırma sakın,
Ağyarları yar edip dostu bitirme sakın,
Nurlarını nar edip kana yatırma sakın,
Muhabbetli dilleri bulamayabilirsin!
Canlar canlara muhtaç tek başına olamaz,
Eller ellerden üstün bir kenarda kalamaz,
Hak sevgisi ebedi hiçbir fani alamaz,
Cennet gibi illeri bulamayabilirsin!
Güllerini güzel tut dikeni batmasın hiç,
Gülistana sevgi kat kokusu gitmesin hiç,
Gönül dostlarımızla muhabbet bitmesin hiç,
Sevgi dolu halleri bulamayabilirsin!
Yedi bölge dört iklim bir bedendir tek bir baş,
Aynı yolun yolcusu her birimiz arkadaş,
Davaya baş koymuşuz vatan için tüm sırdaş,
O samimi elleri bulamayabilirsin!
OZAN GÖZÜYLE
OZAN SÕZÜYLE
Aşık Ataroğlu
Neyim var ki bana ait
Söylediğim söz emanet
Senin varmı sana ait
Seyrettiğin göz emanet
Sevgili dostlar, bu muhabbetimiz de emanet üzerine olsun istedim. Nedense biz millet olarak hatta insanlık olarak bu emanet konusunu ya anlayamadık yada anlamak istemiyoruz. Bir türlü içimize sindiremedik.
Bence insanın eğitiminde en önce verilecek ders emanet olmalı. Ana dilimiz gibi emanetin ehemmiyetini öğrenmeliyiz. Annenin babanın en önemli görevi olmalı bu emanet duygusunu evladına kazandırmak. Ama tabi duyguyu kazandırmak kendi yaşantılarıyla tezat teşkil etmemeli.
Bu duygu ve alışkanlık eğitimine okullarımızda daha da şumullü olarak devam edilmeli ve kazandırılmalı.
Bir japon atasözünde derk ki " Bize bu vatan atalarımızdan miras kalmadı, gelecek nesillerden emanet aldık"
Bu pencereden bakarak vatanımız bayrağımız cumhuriyrtimiz kültürümüz(gelenek görenek örf adetlerimiz edebiyata eserlerimiz vb.) elimizde bulunan her şeyimiz gelecek nesillerin emanetidir.
En baştan çocuklarımız oyuncaklarını kırıyorsa, okul sıralarını kirletiyor çiziyorsa okul eşyalarına zarar veriyorsa emanet eğitimini almamış demektir.
İleriki yaşlarda çalıştığı kurumlarda da aynı sorumsuzluğuna devam ettiğini düşünün. Düşünün felaket olur değilmi. Zaten de olmuyormu. Çalıştığı fabrikayı zarara uğratanlar hatta yakanlar, yine çalıştığı kurumu babasın malı sanıp kendi menfeatına kullananlar aramızdan çıkmadımı halada devam etmiyorlarmı.
Şimdi biraz da en önceye gidelim. İnsanın ilk yaratılışına. Biz kendi kendimize olmamışız bizi en güzel şekilde yaratan ve ilkimizede Adem diyen bir yaratıcımız var. O da Allah.
Ne bedenimizin var oluşunda nede Dünyanın üzerindeki emrinize verilen her bir şeyin var oluşunda bizim bir sermayemiz yok. Sermaye Onun, onun kârı bizim. Tabi zararıda bize ait.
Senin ruhunu yaratıp üzerine bu bedeni giydiren sahibin, var oluştan bu yana daima rehberler ve kullanma kılavuzlarını da göndermiş.
Demiş ki sana verilen her şey emanet gönderdiğim rehbere birde kullanma kılavuzu verdim. Rehberden bu kılavuzun içinde yazanları öğren ve daima kılavuzu yanında taşı. Dünya hayatında neyi nasıl yapacağını bu kılavuza göre yapacaksın. Gün gelecek emanetini geri alacağım hesabıda o zaman görürüz demiş.
İnsanlığın yaratılışından bu yana ilk insanı kendi kendine ve çocuklarına rehber tain ettikten sonra binlerce rehber göndermiş ve son olarak ta bizlere Hz. Muhammed Mustafa'yı(s.a.v) rehber olarak göndererek hayat ve kulluk klavuzumuz olarakta Kuranı vermiş.
Dostlar bu konuda yazılacak çok şeyler var ama ben sözü şuraya getirmek istiyorum.
Şu anda tüm Dünyayı sarsan bir Çorana virüsü var.Bütün Dünya milletleri bu virüsle kalkıyor bununla yatıyor. Haberlerin hepsi virüs üstüne. Her kafadan tavsiyeler yorumlar. Ayrıca komplo teorileri. Bundan sonra yaşantı şöyle olacakmış böyle olacakmış.
Dostlar Dünya veya yaşantı sağ kalanlar için nasıl olur kimsenin bileceği bir şey değil.İnsanların komplo teorileri varsa Allah'ın değişmez kaderi var. Allah'ın indinde her şey biliniyor ve işleyiş ona göre gidiyor.
Eee Ataroğlu sen işi bitirdin yani hiç bişey yapmıyalımmı der gibisiniz. Asla öyle bir şey demiyorum. Tabi ki üzerimize düşeni yapacağız.
Hemen kullanma klavuzumuza ve rehberimizin tavsiyelerine baktığımızda zaten çok açık .
Ne buyurmuş efendimiz rehberimiz "Bir yerde veba varsa oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba varsa da oradan da çıkmayınız"
İşte sana talimat uymalısın. Daha başka dinimiz ilim dinidir. Doktorların ve bilim adamlarının tavsiyelerine uyacağız. O zamanlar veba şimdi Corona. Geçen çağlar içinde nice virüsler, bulaşıcı hastalıklar çıkmış binlerce insan can vermiş.
Bunların hepsinden yaratan haberdar. Onun izni olmadan hiç bir şey çıkamaz. O dilemezse kimse bir şey dileyemez.
Dostlar muhabbetimizin başında konuşmuştuk ya bu beden bize emanet biz emaneti korumakla görevliyiz. Ölümün ne zaman nerde ne şekilde geleceğini bilemeyiz.
O zaman yapacağımız bütün korunmaları Allah'ın emri olarak yapmalıyız. İşte o zaman hareketleriniz ibadet hükmüne de geçiyormuş.
Vazifeni yap tevekkül et.
Haa, kendi emanetimizi korurken başkalarının emanetine de saygılı olmalıyız çünkü onunda hesabını bizden soracaklar.
Dostlar araya birde fıkra koyalımda hem düşünelim hem de birazcık gülelim.
Babayla oğlu deniz kenarına kamp yapmaya gitmişler. Çadırlarını kurup eşyalarını yerleştirmişler.
Akşama kadar yüzmüşler spor yapmışlar zamanı gelince de yatmışlar.
Gece bir ara baba uyanmış ki yıldızlar görünüyor. Hemen oğlunu kaldırmış demiş bak bakalım yukarıda ne görüyorsun bir değişiklik varmı.
Oğlu yıldızları görüyorum baba deyinca babası tekrar sormuş. Nasıl olmuş bu iş. Oğlu başlamış anlatmaya demiş , Astronomi ilmine göre yıldızlar birer güneştir onlardan galaksiler oluşur falan derken babası ensesine yapıştırmış.
Demiş ulan salak oğlum görmüyormusun çadırı çalmışlar.
Sevgili dostlar inanın çoğumuzun üzerimizdeki çadırdan haberimiz yok ahkam kesiyoruz.
Anlayan ne anlarsa anlasında ben bir ozan olarak muhabbete bir şiirle son vereyim.
Sağlıcakla kalın.
EMANET 2
Neyim var ki bana ait
Söylediğim söz emanet
Senin varmı sana ait
Seyrettiğin göz emanet
Emanetin sahibi var
Odur bize en güzel yar
Yeşil ova karlı dağlar
İniş yokuş düz emanet
Karun kadar malın olsa
Evin Barkın altın dolsa
Hesabı var nasıl olsa
Çok emanet az emanet
Geçen ömrüm bunca yaşım
Elim kolum ayak başım
Dilim dişim gözüm kaşım
Aynadaki yüz emanet
Dört mevsim gelip geçecek
Herkes ektiğin biçecek
Onlar bir mevsimlik çiçek
Torun oğlan kız emanet
Ataroğlum gönül eri
Emanete ver değeri
Benim sinem yangın yeri
Ocak onun köz emanet
Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.
Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.
Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.
Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi “Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.
Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.
Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:
“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)
Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı.
Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.
Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.
Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.
Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.
O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.
İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.
Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.
Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”
AZİZİM DİYOR Kİ…
Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.
Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!
Güle güle…
Nûr içinde yat.
Yoldaşın Peygamberimiz olsun.
Şu olaya bakar mısınız?
Geçen gün haberlere yansıdı:
Üzerinde 152 suç kaydı bulunan ve toplamda 160 yıl hapis cezası olan bir kadın, elini kolunu sallayarak hırsızlık yapmak için bir eve giriyor. Evdeki paraları ve ziynet eşyalarını çalarak kaçıyor...
Polis, kamera kayıtlarından yola çıkarak çarşaf giyen ve yüzünü de kapatan bu kadının izini takip edip onu açık-saçık kıyafetiyle yakalıyor ve emniyetteki işlemlerin ardından yeniden adalete teslim ediyor.
Aslına bakarsanız, emniyet kayıtlarında bu, çok sıradan, basit ve âdi bir suç!... Ama sürece baktığınızda, toplumsal bir çürümeye ve ciddi bir adalet sorununa işaret ediyor.
Şimdi bu olay üzerinden şu soruları soralım:
1- Bu kadını, bu kadar çok suça sevk eden sebepler nelerdir?
2-Toplam 160 yıl hapis cezası olduğu halde bu kadın sokakta ne geziyor, nasıl dolaşabiliyor?
3-Üzerinde 152 suç kaydı olmasına rağmen bu kadın hala suç işleme ve hırsızlık yapma cesaretini nereden alıyor?
4-Emniyet teşkilatımız görevini hakkıyla yerine getirip "olur böyle vakalar, Türk polisi yakalar" tekerlemesine uygun olarak suçluları en zor şartlarda yakalayıp adalete teslim ederken, mahkemeler neden caydırıcı ve suça uygun bir cezalandırma yapmıyor veya yapamıyor?
5-Yeniden suç işleme potansiyeli olan ve zarar vermeye kuvvetli ihtimali bulunan bu ve benzeri mahkumları mahkeme neden serbest bırakıp toplum içine salıveriyor?
6-Bu tür mahkumları topluma kazandırmak için neden ıslah merkezleri açılmıyor veya taş/ kum/ mermer/ kömür ocakları gibi benzeri yerlerde istihdam edilmeleri düşünülmüyor?
7-Hakimlerimiz, önündeki dosya ve kanunlara bakarak karar verirken "ne yapalım yasalar böyle" diyerek mevzuata sığınıp yasaların yetersizliğinden şikayet ediyorlar da neden şikayetleri gideren teşebbüslerde bulunulmuyor?
8-Bütün bunlar bilindiği halde, siyasi irade, ilgililer ve yetkililer, neden "İlahi adalet"in tecelli edeceği bir düzenleme veya kanun yapmaktan kaçınıyor ve ihmalkâr davranıyorlar?
"Faili meçhul" cinayetleri aydınlatma girişimleri toplumda memnuniyetle karşılanırken, gelecekte bunların olmamasına yönelik kesin ve kalıcı tedbirler almaya ve "İlahi adalet"i sağlayıcı düzenlemeler yapmaya başlamanın daha zamanı gelmedi mi?
Bir önceki yazımın başlığı FON DARBESİ idi.
O yazımda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a daha önce defalarca darbe girişimleri olduğunu kaleme almış, bu defa da kendisine Fon Darbesi yapıldığından bahsetmiştim. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da “Biz yapılan yanlışları, hırsızlıkları savunan başkalarına benzemeyiz” şeklindeki açıklamaları ile kendisine yapılan bu darbeyi savuşturmaya çalıştığını yazmıştım.
Bazı dostlar o yazım için; “Meseleye sadece darbe açısından bakarsak Ak Parti yaklaşan çığlığın altında kalır” şeklinde yorumlar yaparak Turgut Özal’ın, bakanı olan İsmail Özdağlar’ı Anayasa Mahkemesine göndermesini örnek verdiler.
Meseleye sadece darbe açısından bakmadığımı yazımın sonundaki şu cümlelerimden anlamaları lâzımdı:
“Bu olayda kamuoyunun ve halkımızın rahatlaması ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın zarar görmemesi için, öncelikle savcının mal varlıklarını dondurma talebinin kabul edilmesi ve o kadına beş ay gibi bir sürede 2 milyar TL. yi nasıl kazandığının hesabının sorulması gerekir. Ancak böylece Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın söylemleri yerini bulmuş olur.”
Bu yazımda konuya bakış açımın tam anlaşılması için daha açık yazmak istedim ve bu yazımın başlığına FON SOYGUNU koydum.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kurduğu kabinenin eski bakanı ve partinin genel başkan yardımcısı olan kadın eşi ile birlikte bir portföy şirketi aracılığı ile Özata Denizcilik Şirketinden Nisan ayı başlarında 163 milyon TL’lik hisse satın alıyorlar, 5,5 ay sonra 15 Eylül 2026’da 2,17 milyar TL’ye satarak fondan ayrılıyorlar.
Bu nedir? Bu normal şartlarda hiç kimsenin kazanamayacağı haksız bir kazançtır. Bu hırstır, tamahkârlıktır, gözü doymazlıktır, yapılan bir hile veya anlaşma ile elde edilen gayri meşru bir gelirdir, soygundur.
Bunu yapan sadece bu kadın mı? Elbette değil.
Edinilen bilgilere göre; Portföy yönetim şirketlerindeki toplam fon değeri 16 Eylül'de 349 milyar 638 milyon liraydı, tasfiye kararının alındığı 17 Eylül'de ise 122 milyar 511 milyon liraya geriledi.
Bu ne demek? SPK'nın tasfiye kararından hemen önce bazı kişiler 227 milyar lirayı fonlardan çekerek hesaplarını boşaltmış demek…
227 milyar TL. yi hesaplarından çeken kaç kişi? Tespit edilen 650 kişi… Fonlara para yatıran kaç kişi? 455 bin kişi… Yani eski bakan olan kadınla birlikte 650 kişi haksız kazanç elde etmiş. Bunların içinde 15 milyar, 11 milyar, 5 milyar, 3 milyar TL. elde eden kişiler var. Bunların bazıları yurt dışına kaçmışlar. Haksız kazanç elde ettiklerini bunun da suç olduğunu biliyorlar ki kaçıyorlar.
Geride kalan binlerce kişi ise mağdur. Bu mağdurların almaları gereken parayı 650 kişi almış. Burada bir de kul hakkı söz konusu…
Kim olursa olsun bunların hepsine yaptıklarının hesabı bir bir sorulmalıdır. Elde ettikleri haksız kazancın iki katı kadar parayı hazineye devretmelerini sağlamak için tüm mal varlıklarına el konulmalıdır. Zira yasa bunu emrediyor.
Bu kadar da yetmez. Daha ne yapmalı?
Portföy şirketi aracılığı ile Özata Denizcilik Şirketine yatırdıkları paranın kaynağı soruşturulmalıdır. Mesela eski bakan olan kadının kocası ile birlikte yatırdığı toplam 163 milyon TL. yi nereden bulduğunun da hesabı sorulmalı, bu konuda da soruşturma açılmalıdır.
Peki 650 kişinin haksız kazanç sağladığı bir olayda niçin sadece eski bakan olan kadının adı geçiyor?
Fon Darbesi dediğim olay bu işte… Maksat üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek. Yani Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı yıpratmak ve bu olay üzerinden siyasi menfaat sağlamak.
İBB olayında bırakın olayın üstüne gitmeyi hırsıza sahip çıktılar. Bazı Belediye Başkanlarının ahlâksızca görüntüleri karşısında ses çıkarmadılar. Para kulesi görüntüleri karşısında sus pus oldular. İBB’de ve İBB şirketlerinde kayıp para miktarının 560 milyar TL. olduğu yazılıp çizildi. Savcının iddianamesine geçti. Rüşveti ve yolsuzluğu şikâyet eden kendi adamları olduğu halde, çok sayıda itirafçıya rağmen, pişmanlık yasasından yararlananlara rağmen, savcılara iletilen görüntüler ve belgeler olmasına rağmen, İmamoğlu’nun kendi danışmanının mahkemede verdiği ifadesine rağmen, hepsine koro halinde “Yalan” deyip çıktılar. Hırsızlar için günlerce süren destek mitingleri düzenlediler.
Kendi partilerindeki hırsızları destekleyenler, şimdi bu kadın olayında mal bulmuş mağribi gibi bas bas bağırmaya başladılar. Hırsına kapılmış, açgözlü, tamahkâr bir kadın koskoca camianın karalanmasına yol açtı. Buna sebebiyet veren bu kadının ve bu kadının arkasında kim varsa hepsinin burnundan fitil fitil getirilmelidir. Bu olay büyük bir temizliğe vesile olmalıdır. Kamuoyu ve halkımız ancak bu şekilde tatmin olur, ancak bu şekilde rahatlar.
Kendilerinin onlarca hırsızına sahip çıktığı halde bugün tamahkâr bir kadın yüzünden tozu dumana katanları mahcup etmek ve bu camianın hırsız sevenlere benzemediğini ispat etmek için, bu olayın ucu nereye uzanırsa uzansın üstüne gidilmeli, olay bütün açıklığı ile ortaya çıkarılmalı ve suçlulara acımasız bir şekilde hesap sorulmalı, en ağır müeyyideler uygulanmalıdır. Sağlıklı ve mutlu yarınlar diliyorum.
NAMAZ VAKİTLERİ
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi




















