Bugün; 08 Şubat 2023, Çarşamba
YAZARLAR
Çocuklarımız

Seni büyütüyorum ey çocuk

Dünyanın karşısına çıkmak için

O yüzdendir gayretim, çabam

Ekmeğin helal olsun isterim

Yeter namusuna, şerefine

Benim alın terim

 

Süslenip gelse de çağ

İnanma önüne çıkan her şeye

Damarında atalarının kanı

Ruhunda destanlar var senin

Kanma yapma güllere

Bağrında saklı gülistanlar var senin

 

Şimşekler gibi olmana gerek yok

Güneş gibi usulca yol al

Aydınlat gökyüzünde

Gündüz arzı, gece ayı

Getirmeyesin aklına asla

Bu yolda durmayı

 

Şu bayrak dalgalansın

Bu ezanlar dinmesin diye

Alfabeden elifbadan başla

Artık ikisi de bizim

Hiçbir zaman unutma sen

Çifttir dili sevgimizin

 

Büyü, ister asker ol

İster marangoz

Çalış, mesleğinde en iyi ol

Haramdan, haramzadeden uzak dur

Merhametin, adaletin ağına düşsün

Kötüye, kötülüğe tuzak kur 

İçlerinde çocuk sesleri cıvıl cıvıl yayıldığı zaman bambaşka bir anlam kazanır evlerimiz. Çocukların yüzlerinde beliren o masumiyet, çiçeklerden derilmiş bir baharın yaprakları gibi gelir bana. Günlük yorgunlukları, dünyada olup biten tüm olumsuzlukları siler atar bir çocuğun o masum yüzüne baktıkça. Bir çocuktan daha güzel bir hayal kurulamaz bence bu âlemde. Çünkü çocuklar anne babanın yarına dair umutlarıdır. Çünkü çocuklar bir ülkenin geleceğidir. Çünkü çocuklar bir milletin atiye taşıdığı bayrağıdır.

Toplum olarak çocuklarımızın en iyi şekilde yetişmelerini sağlamak, en önemli görevlerimizdendir. Ailede başlayan bu görev, okulda ve sokakta devam eder. Ailenin modern zamanlarda değişen çehresinin çocuklarımızın doğru yetişmesinde problemler doğurduğu yadsınamaz. Çekirdek aileye yöneliş, evlerimizden nine dede varlığını kaldırırken, annenin de çalışmaya başlamasıyla çocuklarımızı ya bakıcı eline terk etmeyi getirdi ya da değişken insanların elinde tedirgin bir hayat sunulmasına yol açtı. Bu da çocuklarımızın aidiyet duygusunu olumsuz etkiledi, anne babaya olan ihtiyacını giderememe stresini, bizzat onlara karşı saygı erozyonuna sebep oldu. Merhamet hissini de geliştirmekte zor bir hale getirdi. Bunlar ailedeki sorunların çocuk üzerinde belirenlerinden sadece birkaçı. Okullarımızda da bir türlü düzeltilemeyen meseleler yine çocuklarımızı eğitmede ve yarına hazırlamada büyük zafiyetler oluşturuyor. Burada büyük bir disiplin sorunu ve sorumluluk vermede eksiklerimiz var. Sınıf geçmenin çok kolaylaştırılması, öğretmenin saygınlığının korunmaması, okulun bir öğrenme eğitilme yeri olduğunun çocuğa tam anlatılamaması bu sorunların başında geliyor. Çocuklarımız okula istekle ve heyecanla nasıl gelir? Sorusuna kafa yorup, onlara okulun gerçek manada ne olduğunu gösteremiyoruz. Bu büyük bir kayıp olarak bizim hanemize yazılıyor. Bu olumsuzluklarla sokağa çıkan çocuklarımız büyüyüp birer genç olduklarında çevreleriyle kurdukları ilişkilerde zorlanıyorlar ve agresifleşiyorlar.

Trafikte, toplu vakit geçirilecek yerlerde, karşı cinsle olan ilişkilerinde istenmeyen tavırlar ortaya koyuyorlar. Ve birçok suça karışıyor, hırsızlıktan cinayete, kötü alışkanlıklar edinmeye kadar pek çok olayın failleri oluyorlar. Burada oturup, toplum olarak, aile olarak ve devlet olarak ne yapabilirizin derdine düşmeliyiz. Milli eğitimimizde okuma süresinden derslerin içeriğine kadar büyük bir reform yapılması gereği çok açık bir şekilde önümüzde duruyor. Çocuklarımızın eğilim ve becerilerine göre bir branşlaşmayı eğitim sistemimize sokmamız lazım. Milli ve dini değerlerimiz üzerinden dersler koyup, onları yerli düşünmeye sevk etmemiz gerekli şeylerin başında gelmeli. Tarihimiz, kültürümüz, örfümüz, âdetimiz hiçbir bağlantıyı koparmadan çocuklarımıza ve gençlerimize doğru bir şekilde aktarılmalı.

Geçmişteki büyüklerimiz, siyasi, dini, edebi alanlarda eser bırakmış, bir döneme damga vurmuş, bu millete hizmet etmiş kim varsa tarafsız bir dille ve ders alınacak bir tabloyla anlatılmalı. Ayrışmalardan uzak, birleştirici bir dille dünle kopardığımız bağlar yeniden onarılmalı ve geleceğin rotası milim sapma yapılmaksızın yeniden çizilmelidir.

Bu yazdıklarımın muhatabı başta kendim olarak toplumdaki bütün yetkili, etkili kişilerdir. Ailede anne baba, nine dede, sokakta muhtarlar, esnaf, yaşlılar orta yaşlılar, camide imamlar, cemaatin bütünü, devlette Cumhurbaşkanı, bakanlar, belediye başkanları, valiler, kaymakamlar, okulda müdürler, öğretmenler… Bu liste uzar gider ama yanlışlıklar daha fazla uzatılmadan “zararın neresinden dönersek, kardır” anlayışı ile yepyeni adımlar atmaya başlamak lazım.

Dünya farklı bir yere doğru gidiyor. Ekonomik krizler, ırkçı kaynaşmalar, dini provokasyonlar, savaşlar her geçen gün büyüyerek sınırlarımızı zorluyor. Bütün bunların üstesinden gelebilecek bir ferasete ve milli bir duruşa ihtiyaç her zamankinden fazla. Öyleyse haydi bir gayret…

Sevgiye kalın.

 

Konya Aydınlar Ocağı -2-

Bir hesaba göre altmış dört, diğer bir hesaba göre ise altmış bir yaşımdayım. 1980 yılının Ağustos ayında kamu görevine başlayan bir vatandaşım. Yine o tarihte bir hesaba göre yirmi bir, diğer bir hesaba göre ise on sekiz yaşındaydım.

On sekiz yaşımda başladığım devlet memurluğu görevimi yirmi beş yıl alnımın akıyla sürdürüp 2005 yılında kendi arzumla emekliye ayrıldım. Allah herkese bana nasip ettiği gibi güzel  ve başarıyla ifa edilmiş  görevler nasip etsin inşallah.

Görev sürem boyunca ülkeme tabiri caiz ise dört dörtlük hizmet etmeye gayret ettim. Askerlik mesleğinin inceliklerinin, hassasiyetlerinin bilincinde olarak çalıştım. Görev süremin sonlarına doğru, ‘emeklilik hayatımda neler yapabileceğim’ hususunda da hedefler koymaya, planlar yapmaya başladım.

Emekli olunca yerleşeceğim şehirdeki kültür ve sanat konularında faaliyet gösteren oluşumlarla tanışıp o oluşumların içinde bir nefer olmayı hayal ettim hep. Hayallerim üzerine eylemler geliştirmeye o grupların içinde bulunmaya gayret ettim. Gün geldi emekli oldum ve Konya Aydınlar Ocağı ile tanıştım.

3 Şubat 2022 tarihinde gazete köşemde “Konya Aydınlar Ocağı” başlıklı bir yazı daha kaleme almışım. Orada tarihçesi ile ilgili uzun uzadıya bilgilere yer vermişim zaten. Bu yazımda Konya Aydınlar Ocağı’nın 8 Kasım 1986 tarihinde kurulduğunu ve 37 yıldır aralıksız bir şekilde kültür hizmetlerine devam ettiğini belirtip bu konuyu kapatmak istiyorum.

Konya Aydınlar Ocağı, emekli olduğum 2005 yılında Sille’de “Sille Konağı” denilen tarihi mekânda yürütüyordu sohbet faaliyetlerini. Çok sık olmasa da o toplantılara katılmaya gayret ediyordum.

O haftanın konusu ne ise o konu üzerinde uzmanlaşmış bir kişi bir saat bazen iki saat süreyle konusunu anlatıyor ve kırk elli kişi arasında bir izleyici kitlesi can kulağıyla o sohbeti dinlemeye gayret ediyorlardı.

Daha sonra o mekânın bir başka amaçla hizmet vermeye başlamasından dolayı, Konya Aydınlar Ocağı faaliyetlerini bu kez ‘kültürpark’ alanında bulunan Konya İl Halk Kütüphanesi salonunda icra etmeye başladı.

Yine aylık takvimler halinde her hafta o haftanın ve günün tarihsel önemine binaen bir konu seçiliyor ve o konunun sunumu için en uygun olan kimse o hafta katılımcılara sunum yapıyor. Bu konu ve kişiler bazen Konya’nın kültürüne, sporuna, sanatına, sağlık teşkilatına, siyasetine, ekonomisine, basınına dahası aklımıza gelmeyen her alanda hizmet etmiş kişilerin 70 inci, 75 inci gibi sonu sıfırlı ve beşli yaşlarına hürmeten bazen de yaşı ne olur ise olsun o konuyla olan ilgisine göre seçiliyor. Anlatan da dinleyen de memnuniyetle ayrılıp gelecek haftayı iple çekmeye başlıyorlar. Zira öyle olmasaydı eğer özellikle son 27 yıllık aralıksız bir şekilde devam eden ve kendi alanında bir rekora imza atan bir pozisyonda olmazdı Konya Aydınlar Ocağı.

Konya Aydınlar Ocağı denilince akla gelen yegâne isim kuruluşun başkanlığını 2022 yılından bu yana sürdüren Dr. Mustafa Güçlü gelmektedir. Dr. Mustafa Güçlü her program öncesinde gururla beyan ettiği şu cümleler çok önemlidir:

“Konya Aydınlar Ocağını sürekli olarak takip edenler bilirler. Ben ilk kez bu toplantılara gelenler için söylüyorum. Konya Aydınlar Ocağı özellikle son 27 yıllık  sürecinde mevsimler ne olursa olsun, hava şartları ne olursa olsun, aktüel konular, ülke gündemi nasıl olursa olsun son Pandemi süreci de dâhil olmak üzere haftanın her salı günü akşam 19.30’da mevsim şartlarına göre yarım saat sapmalar olabilir,  her şartta ve durumda faaliyetlerini kesintisiz sürdüren bir kuruluştur.  Buraya ilk gelenler bu faaliyetlerin amacını hemen kavrayamayabilirler. Geldikleri ve dinledikleri ilk haftanın konusu kendilerine hitap etmeyebilir, kendi düşüncelerine aykırı gelmiş olabilir. Bu konuda bir fikir sahibi olmaları için programlarımızı mutlaka birkaç hafta takip etmelidirler.

Burada belli bir düşüncenin hâkim olduğu konular değil, toplumuzda yaşanmış ya da dillendirilen, konuşulan her konuyu bulabilirsiniz. Bizim birlik ve beraberlik içinde yaşamamızın sağlanması her düşünceden konuların insanımıza sunulması her konuda bilgi paylaşımı yapılması ve herkese söz hakkı verilmesi ile mümkündür. Biz de bunu yapıyoruz. 27 yıldır kesintisiz bir şekilde sürdürdüğümüz bu program sanırım Türkiye’de bu alanda bir rekor olmalıdır.”

Konya Aydınlar Ocağı, her salı günü akşamı yaptığı bu sunumlarla yetinmemekte, “Kültür Ziyaretleri” kapsamında uygun olan her zaman aralığında yine Konya’mızın yetiştirdiği kanaat önderlerinden, yazar ve şairlerinden kısaca kültür ve sanat alanında Konya’mıza hizmet etmiş olan değerlerinden gerek sağlık sorunları yaşayanları gerekse türlü nedenlerden dolayı sohbetlerimize  katılamayanları evlerinde ziyaret ederek bir nevi bilgiye ulaşma gayreti içinde de olmaktadır.

Bu yazıyı okuyanlar da Konya Aydınlar Ocağı programlarını merak ediyorlarsa eğer, kesintisiz bir şekilde her salı günü saat 19.30’da Konya Kültürpark Alanında bulunan il halk kütüphanesi konferans salonundaki ‘Selçuklu Salı Sohbetlerimize’ katılabilirler ve bu güzellikleri bizimle birlikte yaşayabilirler.

Allah’a emanet olunuz.

Demokrasi Böyle Bir Şey

            Mises Enstitüsü, 05 Mayıs 2021 tarihli Jose Nino imzalı bir makale yayınlar. Şöyle bir cümleyle başlar Nino ‘’Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bir keresinde ‘’demokrasi bir tramvaydır gideceğiniz yere kadar gider orada inersiniz’’ dedi. Türkiye cumhurbaşkanının abartılı siyasi ihtirasları için(ABD li Erdoğan antipatiklerinin hedefi olmamak için öylesine kurulmuş bir cümle S.Y.)  ne söylerseniz söyleyin ancak Erdoğan’ın açıklaması, Batı’daki demokrasinin mevcut durumu hakkında rahatsız edici bir gerçeği ortaya koyuyor.’’

                Aslında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu benzetmeyle amaç ve araç arasında bir bağlantı kurduğunu anlamış olması açısından Jose Nino’yu haklı görebiliriz ama cümlede ki yüklemin yönelimi açısından bakınca bir seçime ve çoğunluk iradesine gönderme yaptığını ihmal ettiği için de eksik olarak değerlendiriyoruz. Çünkü tramvaydan inmek , her şeyi bitirmiş olma şartına bağlı değildir. ’’Gideceğiniz kadar ifadesi’’ yapabileceğiniz kadar anlamıyla özdeştir.

                 Nino’ya göre Erdoğan’ın benzetmesinde ki, demokratik Batı rahatsızlığının sebebi  şu. Çünkü Batı’da demokrasi , yöneticilerin kendilerine yardımcı olduğu kadar ilgiyi hak eder; aksi halde seçmeni suçlamaktan öte bir anlam taşımaz. Mesela bizde  Batı’lılaşmış CHP yönetici ve militanlarının kaybettikleri her seçim sonunda (özellikle 20 yıldır Ak Parti seçmenlerini) cahillikle veya seçim hilesi yapmakla suçlamalarını hatırlayınca Nino’ya hak veriyoruz ama ‘’siyasetten bağımsız bir demokrasi ifadesinden’’ neyi kast ettiği yeterince açık değil. Hırsızların bile bu eylemini,  demokrasi adına savunabildiği(!) bir dünyada  getirdiği seçim sistemi nedeniyle, nerdeyse tek başına siyaseti dizayn eden bir kavramın’’ siyasetten bağımsız’’ ifadesi sadece bir paradoksu ifade eder o kadar. Demokrasiyi genel tanımı itibariyle siyasetin dışına iterseniz demokrasi ne işe yarayacak sorusunun cevabı belki çok zenginleşir ama namussuzların, alçakların ve hainlerin bile kullanacağı vasıta haline gelir. PKK/PYD bile alçakça eylemlerini demokrasi  getirmek için yaptığını söylemiyor mu örneğin? Demokrasi böyle bir şey .İşinize gelirse der gibi.

                 Şimdilerde siyaseti, ‘’anketörlerin, bilgi denetmenlerinin, sosyal medya gruplarının ve şirketler basının yönlendirdiği’’ yönündeki sitemini haklı buluyoruz ama piramidin üstüne ancak bu materyallerin gözü ve zihin dünyasıyla bakmaktan başka seçeneğimiz yok maalesef. Çünkü bu materyaller de onların işgali altında.

                 Jose Nino ,Atina’da olgunlaşan demokrasiyi(!) M.Ö. 509 da Roma Cumhuriyeti’nin temsili demokrasiyle taçlandırdığı(!) iddiasıyla  teselli bulabilir belki. Nasıl olsa vesayet yoluyla gelmeyen her yöneticinin ülkesi cumhuriyet sayılır yeni siyaset ilmi(!)  açısından; hatta darbeyle gelse bile. Cumhuriyetin başında bulunan  darbecinin yaptığı anayasanın( cumhuriyette anayasa ,demokrasi de kanunların hakimiyeti olduğu iddiasına binaen) kişisel çıkarına hizmet edeceğini ve bunun da zincirleme olarak kanunları etkileyeceği itirazına başvurmaz umarım.

                Zavallı Nino siyaseti dizayn eden araçların bizim zihin dünyamızı da kontrol ederek Yaratıcı’nın kulluğundan koparıp kendisine köle yaptığını bilmiyor olamaz; çünkü o düşünen bir aydın. Kendisine şöyle seslenebilmemizi hak ediyor. Varoluş disiplini açısından (iman ve inkâr keyfiyetiyle farklı elbette)) bütün insanlık Allah’a  göre eşittir. Öyleyse O’nun adaletsiz olması mümkün değildir olamaz. O’nun göndermiş son anayasası olan Kur’anı ve anayasayı yaşayarak kanunlaştıran Peygamberimiz Hz.Muhammed’in  hayatını incelemeden  adalet, demokrasi veya cumhuriyet arayışınız hep sapmalara çarparak sizi yaşarken  ölüme mahkum eder ki; böyle bir sonu sizin için temenni etmiyoruz. İsterseniz o materyallerin  esir aldığı zihninizde ki laiklik algısından başlayın sorgulamaya. Güneşi bulursanız ışığına ulaşırsınız. Selamlar.

 

Kâbus

Kabuslar, uyurken kişiye güçlü bir duygusal rahatsızlık veren, korkulu ve kötü rüyalardır. Kişinin korku ile uyanmasına neden olan rüyalar, beynin rem bölümünde meydana gelir. Kabuslar, yaşadığınız travmaların, korkularınızın ve yaşadığınız kötü olayların yansımasıdır. Uykunuzun ve duygularınızın doğal bir bölümü, gerçek hayatınızın yansımalarından oluşur. Kabus oluşumuna neden olan ve en sık karşılaşılan olaylar korku, kaygı, öfke, tiksinti ve utanç içerir…

Konyaspor takımı; İlhan Palut’un zamansız, şekilsiz gönderilmesi ile yaşadığı kaygı ve oluşturduğu Stres ile derin bir kabusa girdi. Öyle bir kâbus ki bu ne uyanabiliyoruz ne kâbus bitiyor. Yaprak dökümü, sakatlıklar, bölüm sonu canavarı gibi karşımıza çıkıyor. 1 aylık sürede bir kulüp nasıl yönetilemez, dersini veren yönetimimiz, eline gelen bütün fırsatları itmeye devam ediyor. Kupadan elenerek, başlayan teknik patronumuz Stanojević’in serüveni 4 maçta 0 puanla rekorlar kitabına doğru yol alıyor…  Christopher Nolan'ın, inception’da sıkışmış, gerçek ile rüyayı ayırt edemeyen, Leonardo DiCaprio’su gibiyiz. Konyaspor, İstanbulspor karşısına elinde olabilecek, belki de en iyi kadro ile sahadaydı. Ben şahsen Pavicic ile başlayıp, Paz’ı ikinci yarı hamle oyuncusu olarak alırdım.

Dilerseniz önce rakip ile başlayalım. İstanbulspor, çıkarken top kaybını en fazla yapan takımların başında geliyor. Ayrıca köşe atışlarında, bu ligin en fazla gol yiyen takımı konumunda bulunuyor. Duran toplarda da paylaşım hatalarını, gözden kaçmayacak kadar fazla yapıyorlar. Şimdi sadece bu analizle bile, İstanbulspor’a karşı psikolojik olarak önde başlamanızı sağlayan sebepler olmalıydı. İstanbulspor çıkarken o kadar çok top kaybetti ki, belki de Konyaspor’un tüm sezonundan fazla hataları vardı. Biz değerlendirebildik mi? Elbette hayır! Konyaspor uzun süredir maç kazanamadığından dolayı, elimizde mevcut bir baskı varken, birde işin içine yaprak dökümü girince, buga girmiş video oyunu gibi başa sarıyoruz. Aynı senaryoyu farklı takımlara karşı yaşamak can sıkıcıyken, İstanbulspor’a altın tepside hediye edilen 3 puan bardağı taşırmış durumda, üstelik bu kaos taraftara yani şehre de yansımış bulunuyor. Tribünler yeni stadyumdan beri hiç bu kadar birbiri ile alakasız olmamıştı. Maç on bire, on bir oynanıyor. Oyunda bariz bir Konyaspor üstünlüğü var, bekliyoruz ki yediği karttan dolayı Paz kenara gelecek, yerine Pavicic girecek! Değişiklik bir oldu Muric! Takımın dengesi bozuldu. Çünkü Mihaylak, Çekici ve Muric dağılarak, kanat değiştirerek oynuyordu. Bireysel olarak olmasa da takım olarak , oraya oyunu yıkmıştın! Muric çıkınca kanat değiştirme olayı falan bitti. Üzerine birde Oğulcan’ı aldın! Geçen sene geçirdiği sakatlıktan sonra bal yapmaz arı! Garibim Soner yırtına dursun, O yetersizlikten hatalar yapan, İstanbulspor orta sahayı eline aldı. Hoca sanırım dedi ki, birde gol yememiz lazım, sadece Oğulcan ile olmaz! Gitti, Ahmet’i çıkartıp defansif yönü en zayıf olan, Cebrail’i sürdü sahaya! Kendi kalemize attığımız talihsiz golden sonra, bir umutla ayağına top yakışan tek hücumcu adamı çıkartıp, smackdown sırasına gireceğine, futbol okulu sırasına giren İkpeaz’'yu oyuna almıştı. Adamın neredeyse 2 metre boyu var, bir tane hava topu indirmişliği yok! Lütfen birisi bu arkadaşa futbolda omuz dışında temasın olmadığını da söylesin artık! Bu kaos ortamında, içimizi kıpırdatan tek şey Andreas Bouchalakis’in alınması oldu. Teknik direktörümüz Stanojević Fenerbahçe maçına kadar olan sürede transferleri bekleye dursun, bu takımın üzerindeki psikolojiyi atması için mutlaka maç kazanması gerekiyor. İlhan hocayla başlayan atakları sonuçlandıramama hastalığı bu dönemde zirve yaptı. İstanbulspor maçında 28 orta yap, 22 şut çek kendi kalene gol at! Trajikomik bir fıkra gibi, artık silkelenip, kenetlenme zamanı, saygıdeğer yönetimimiz taraftar maça gelmesin diye çaba sarfederken, kümeye oynadığımız sezonlarda bu aralar Eto’o’ya Volkan Şen’e imzalar attırıyorlardı. Üstelik stadyumda oturacak yer yoktu… Öyle istifa falan etmeyin! Takımı bir zahmet aldığınız şekle koyup, sezon bitince de, hizmetimiz bu kadarmış deyip kongre kararı falan alın! Şu an istifa etmek bu şehre, bu takıma ihanetten farksızdır.  Hoca takımı tanıyıncaya kadar bu tarz hatalar kabul edilir. Ancak elini güçlendirmek yerine zayıflatırsanız, bizimle birlikte kendi kariyeri de biter. Her şeye rağmen kenetlenmemiz gerekiyor. Başka Konyaspor Yok!

Maçın sözü: En güzel hayallerimizi en büyük kabusa çevirenler! Uyanmayacak mı ?  Tatlı rüyalarından!

 

Aykut hoca ve Ali Turan

Uzun süredir spor yazısı kaleme almamıştım. Ancak izlediğim Beşiktaş maçı bana bu yazının yazılmasını adeta mecbur etti.

Beşiktaş karşısında en tecrübesiz futbolcu olarak ilk 11’ de sahaya çıkan Mücahid’e varıncaya kadar 85 dakika boyunca çok iyi mücadele eden bir Konyaspor vardı.

Evet takımımız oyun olarak istediğimiz kıvamda değildi, istenilen şekilde pozisyonlara giremiyordu ama nihayet karşımızdaki takım Beşiktaş’tı ve ona ezilmeden mücadele ediyordu.

Yediğimiz iki gole de cevap veren ve son dakikalara beraberlikle giren bir Konyaspor vardı sahada…

Ne olduysa oldu. Her şey Ali Turan’ın son 8 dakika içinde oyuna girmesiyle oldu. Ali Turan’ın gireceğini görünce hemen eyvah dedim. Olacaklar içime doğmuştu sanki. Zira Ali Turan daha önceki maçlarda defalarca hatalar yapmış, buna rağmen kadroda sürekli yer almış bir oyuncu idi.

Ali Turan oyuna girdikten sonra kritik noktalarda iki defa topla buluştu. İkisinde de hata yaptı.

Birisinde 6 pas içinde düştü, top boşta kaldı. Orada bir Beşiktaşlı futbolcu olmaması durumu kurtardı. Şayet o bölgede bir Beşiktaşlı oyuncu olsa idi o pozisyonda da golü yemiştik.

Son dakikaya girilirken yaptığı hata affedilir gibi değil. Daha önceki maçlarda yaptığı hatalar da affedilir cinsten değildi ama her nedense Aykut hoca bir ders vermek yerine sürekli kadroda yer vermeyi tercih etti.

Ta geçen sezon Ali Turan’dan bir yarar sağlanamayacağını birkaç kez yazmıştım. Bu maça girerken eyvah demem boşuna değildi. Bunu ben görebiliyorken, bunu herkes görebiliyorken şayet Aykut hoca göremiyorsa tekrar bir değerlendirme yapmasında fayda var.

Bunun bir hata olduğu kasti olmadığı söylenebilir. Kasti olsa zaten yapılan ihanet olur. Bizde kasti olduğunu söylemiyoruz ama bunca hatasına rağmen bir oyuncuya bu kadar şans verilmesi çok fazla…

Adam dışarıda bir beklesin. Maça tekrar çıkmaya iştiyak duysun. Hatalarını gözden geçirsin. Kendini düzeltsin. Olumlu gelişme olursa hak ederse tekrar kadroya girsin.

Bütün hatasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kadroda yer almaya devam ederse o da kendini gözden geçirme fırsatı bulamaz ve hatası gittikçe büyür. Nihayet böyle oldu. Bu futbolcuyu kazanmak değil kaybetmektir.

Sonuçta takıma yazık oldu. Konyaspor’umuza yazık oldu. Konya’mıza yazık oldu. Emeklere yazık oldu.

Konyaspor; 3 maç içerde, 3 maç dışarda olmak üzere son 6 maçtır kazanamıyor. Son 6 maçta, 2 yenilgi, 4 beraberlikle sadece 4 puan toplayabildi.

Artık olan oldu. Bundan sonra toparlanma zamanı. Aykut hocanın Konyaspor’u daha önceki şanlı günlerine geri götürmesini canı gönülden arzu ediyor, bekliyoruz. Başarılar Konyaspor.

Annelik

Geçen gün komşum Huriye teyze ile sohbet ederken bana başından geçen ilginç bir olayı anlattı. Olay baya bir ilgimi çekti…
Bende bu ilginç olayı sizlerle paylaşmak istedim…
İlgimi çekti diyorum çünkü son günlerde yaşanan bazı olaylarla zihnimde ilişkilendirmeme neden oldu bu olay…
İki hafta önce komşum evlerinin bodrum katında hamile bir kedi görmüş iki gün sonrada mutfağın penceresinin önünde gün boyunca aynı kedinin doğum yapmış olduğunu ve sürekli miyavladığını görünce de herhalde karnı aç ondan diye düşünmüş…
Neyse o günün akşamı arka odada bulunan kapağı açık kalmış dolabın içinden el yüz havlusu alacakken bir şeylerin hareket ettiğini fark edince korkmuş ve hemen eşine haber vermiş…
Eşi de gelip bakmış birde ne görsün dört tane yeni doğmuş birkaç günlük kedi yavruları…
Tabi çok şaşırmışlar bu duruma nereden nasıl geldi bunlar buraya diye…
Çok geçmeden anlamışlar ki; kedi bodrum katta doğum yapmış komşum evde yokken de hava alması için açık bırakılan mutfağın camından yavrularını daha güvenli bir yere yani o dolabın içine taşımış…
Camın kapalı olduğunu görünce de resmen açın camı diye yalvarmış yavruları için…
Lafa gelince de hayvan işte der geçeriz…
Hayvan da olsa insan da olsa annelik evrenseldir…
Anneliğin dini dili ırkı insanı hayvanı olmaz annelik bambaşka bir şey…
Tabi insan, üstün olarak yaratılmış varlık. Annelik ise bu üstünlüğünde üstünde ama şu sıralar bunu unutmuş ve bir kedicik kadar olamayan anneleri de görmek mümkün toplumda…
Ne demek istediğimi az çok anlamışsınızdır…
Anne var adı hayvan ama yavruları için çırpınan. Anne var adı insan ama yavrusunu sokağa bırakan. Birde anne var oda insan evladı olmayanın karnını doyuran…
Evet, Nisa Mihriban bebekten bahsediyorum…
Tamam, olayın iç yüzünü bilmiyorum günah almak da istemem ama ne olursa olsun bu bir caniliktir bunun başka bir açıklaması yok…
İnsan ne kadar çaresiz olursa olsun bu caniliği bu bahaneyle örtbas edemez…
Bu ülkede bir otorite var, bir sosyal devlet var. Devlet vatandaşını böyle bir caniliği yapmaya asla mecbur bırakmaz…
Zira devletin himayesinde bulunan nice yavrucaklar var nice anneler var…
Buna rağmen Nisa bebeğin yaşadığını yaşayan birçok bebek var olmaya da devam ediyor ne yazık ki…
Ana babanın hatasını günahsız yavrucaklar çekiyor olan onlara oluyor…
Herkes evlat sahibi olabilir lakin gerçek anne baba olmak hele hele gerçek annelik bambaşka bir şey…
Allah ıslah etsin böylesi anneleri diyorum başkada bir şey demiyorum diyemiyorum…
Ama şunu da söylemeliyim ki; toplumda ahlaki düzen bozulmaya devam ettikçe insanı insan yapan vicdan, merhamet, edep en önemlisi de Allah korkusu yok olup gidiyor maalesef…
Allah sonumuzu hayretsin ne diyelim…

TE’VÎLÂTܒL-KUR’AN’ ın Türkçeye Tercümesi’nden NOTLAR -9-

7. CİLT’ten Notlar

* Allah ümmî bir kişiyi Mekkelilere peygamber göndermiştir. İnsanlar ise bu kişiyi eski kitapları öğrenen veya o kitaplardan bir şeyler okuyan biri olarak tanıma­dılar. Aynı zamanda Mekkeliler bu kişinin kitaplarını öğrenmek için Ehl-i Ki­tap âlimlerinden birine gidip geldiğini de ve yazı yazdığını da asla görmediler. Sonra bu ümmî kişi Ehl-i Kitab’ın kitaplarının da kendisinin konuştuğu dilde olmadığı halde bunlara uygun muvafık olan bilgileri haber vermiştir. Bütün bunlar ümmî kişinin bu bilgileri Allah sayesinde bildiğini kanıtlar. İşte peygamberin ümmî oluşunun risâletinin kanıtlanması konusunda en etkili yol olduğu böylece ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir. (s. 17)

* Her korkuda mutlaka bir parça ümit, her ümitte de mutlaka bir parça korku vardır. Zira içinde ümit bulunmayan korku ta­mamen yeisten, ümitsizlikten ibarettir, yine içinde korku bulunmayan ümit de (Allah’ın cezalandırmasından) güven ve emniyette olmak demektir. Lâkin iyiliklerde ve hayırlarda esas olan, içinde korku bulunan ümittir. Kötülüklerde ve günahlarda esas olan da, içinde ümidin en küçüğünün bulunduğu korkudur. Nitekim daha önce şükrün ve sabrın da aynı şey olduğunu söylemiştik. Çünkü sabır, şehvetlere ve lezzetlere karşı kendini tutmaktır, şükür de hayır yolunda çalışmaktır. İnsan kendini şehvetlere karşı koruduğunda, hayır yolunda çalışmış demektir. Bundan dolayı biz, bunların ikisi de aynı şeydir diyoruz. Zira şükür kabullenmektir, sabır da aynı şeydir. Yalnız şu kadar var ki, şükür nimetleri kabullenmek, sabır ise belâları ve musibetleri kabullenmektir. (s. 27)

* “Bilerek ve isteyerek kötülük yapanlara gelince, kötülüğün karşılığı, dengi olan cezadır.” [Yûnus, 10/27] Buradaki kötülüğün karşılığı olan ceza mealindeki ifa­deden maksat, hikmetin gereği olarak işlediği kötülüğün dengi olan ceza ile cezalandırmaktır. İyiliğin ve hayrın karşılığı ise, hikmet gereği olarak değil, lütuf ve ihsan yoluyla verilir. Çünkü insan yaptığı hayırların karşılığını kendi gücüyle hak etmesi bir tarafa, ne kadar uzun yaşarsa yaşasın ve ne kadar gayret gösterirse göstersin, Allah’ın vermiş olduğu nimetlerin bir tekinin bile tam ola­rak şükrünü eda etmeye hiç kimsenin gücünün yetmeyeceği, Cenâb-ı Hakk’ın ezelî takdiridir. (s. 56)

* Cehennem ehlinin yüzleri gece karanlığı gibidir. Yani zencilerin karalığı gibi değil. Zira zenci bir Müslüman nice beyaz kâfirden daha güzel ve daha nurludur. (s. 57)

* İman tasdiktir, tasdik de kalpte olur. Yaratıklardan hiç kimsenin, başkasının kalbine muttali olması mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki korku yüzünden imanı terk etmekte hiç kimse mazur olmaz, çünkü imanını gizlemesi mümkündür. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Firavun ailesinden olup imanını gizleyen bir mümin kişi şöyle dedi.” [Mü’min, 40/28] O imanını açıklamasa bile mümin idi ve onun imanı kendisi ile Rab’bi arasında idi. (s. 112)

* İman ile İslâm hakikatte aynı şeydir. (s. 112)

* Resûlullah’ın bizzat kendisi dünyaya gelişinden itibaren hayatının sonuna kadar mucize idi. (s. 139)

* Nuh aleyhisselamın gemisi, yolcuları götüren ve durup indiren diğer gemiler gibi değildi; normalde gemiyi yürütmek ve durdurmakla mükellef olan insanlardır. Nuh’un gemisini ise yürüten de Allah’tır, durduran da! Bu konuda insanların hiçbir dahli yoktur. En doğrusunu Allah bilir. (s. 196)

* “Bizden selâm ve bereketlerle gemiden in!” [Hûd, 11/48] Selâmet, kötülüklerden ve âfetlerden salim olmak demektir. Bereket de hiç yorulmadan her türlü hayra ve iyiliğe nail olmaktır. Sonra bu ikisi neticede aynı şeydir; çünkü insan her türlü kötülükten ve âfetten salim olduğunda her türlü hayır ve iyiliğe de ulaşmış de­mektir. Her türlü hayra ulaştığında da bütün kötülük ve âfetlerden kurtulmuş demek olur. Hâsılı selâmet ve bereket hakikatte aynı şeydir, ancak sözcükleri farklıdır. Tıpkı “birr”  ve “takva” kelimeleri gibidir; birr, her türlü hayrı kazanmaktır, takva da her türlü kötülükten ve mâsiyetten sakınmaktır. Bunların da kelimeleri farklı, ama mânaları hakikatte aynıdır. Çünkü insan her türlü kötülükten ve mâsiyetten sakındığında her nevi hayrı ve iyiliği iş­liyor demektir. Her nevi hayrı ve iyiliği yaptığında da her çeşit kötülükten ve mâsiyetten sakınmış olur. “Şükür” ve “sabır” kelimeleri de aynı­dır; sabır, her çeşit günahtan kendini tutmaktır, şükür de her türlü itaati yap­maktır. Bu ikisi de kelime olarak farklı, ancak anlam olarak gerçekte aynıdır. Çünkü insan her türlü günahtan kendini uzak tuttuğunda itaatkâr davranıyor demektir, itaat fiillerini yaptığında da her çeşit günahtan ve mâsiyetten kendini uzak tutmuş olur. “İslâm” ve “iman” kelimeleri de böyledir. İslâm, insanın samimiyetle ve tam anlamıyla kendini Allah’a teslim etmesi ve bu konuda başkasına hiçbir alan bırakmamasıdır. İman da, kendi şahsında ve her şeyde Allah’ın rablığını tasdik etmektir. Bu iki kelime de hakikatte aynı anlama gelir, ama lafızları farklıdır. Çünkü insan kendini ve her şeyi Allah’a tam olarak tes­lim ettiğinde O’nun hem kendisi ve hem de her şeyi üzerindeki rubûbiyetini ikrar etmiş demektir. Allah’ı tasdik ettiğinde ve hem kendi şahsı hem de her şey üzerinde O’nun rubûbiyetini ifade ettiğinde de kendini ve her şeyi Allah’a teslim etmiş olur. Bütün bunlar lafızları farklı, ama neticede aynı mânaya gelen kelimelerdir. (s. 202-203)

* Cenâb-ı Hak dünya menfaatleri ve bereketleri konusunda mümin ile kâfiri ayırmadı, ancak ahretin menfaatlerini ve bereketlerini sadece mümine tahsis etti… Allah dünyanın zîneti konusunda mümin ile kâfiri eşit gördü, sonra kıyamet günü onları sadece mümine tahsis etti. (s. 204)

* Tek bir peygamberi inkâr etmek, bütün peygamberleri ve Allah’ı inkâr etmektir. (s. 215)

* Kardeşlik din kardeşliği, cins kardeşliği ve soy kardeşliği şeklinde üç çeşittir. Mühim olansa din kardeşliğidir. (s. 217)

* “Ey kavmim! İşte size mûcize olarak Allah’ın gönderdiği dişi deve.” [Hûd, 11/64]

Nâgatullah, “Allah’ın devesi”… Cenâb-ı Hak, devede bulunan bir özellikten dolayı onu kendisine nispet etti, ancak o özelliğin ne olduğunu biz bilmiyoruz. Bu özellik başka develerde bulunmuyordu; Cenâb-ı Hak onu risâlete ve nübüvvete delil olacak bir mûcize olsun diye insanların görüp tanıdıkları başka develerden farklı birtakım özelliklerle yaratmıştı. Peygamberlerin mucizeleri böyledir; semavî olduğu bilinsin diye onlar insanların güç ve kuvvetinin dışında kalan olaylardır. Sonra o devenin hangi özelliğe sahip olduğunu bilmiyoruz, yalnız vücudunun büyüklüğünü ve bedeninin kalınlığını biliyoruz; çünkü su içme sırası insanlarla onun arasında paylaşılmıştı, bir gün o içecek, bir gün insanlar içecekti. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştu: “Onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir.” [Şuarâ, 26/155] Bununla birlikte meralar taksim edilme­mişti, çünkü Allah şöyle diyordu: “Onu bırakın Allah’ın yarattığı yeryüzünde otlasın.” [Hûd, 11/64] Bazı insanların, o şöyle bir kayadan çıkmıştı, günde şu kadar süt veriyordu ve benzeri mahiyette söyledikleri sözlere gelince, biz bunları bilmi­yoruz, dolayısıyla o şöyledir diye kesin bir söz söylememiz mümkün değildir. Yalnız onda, diğer develerde bulunmayan bir özelliğin var olduğunu biliyoruz. Bu özelliğin ne olduğunu bilmek bizim için ihtiyaç olsaydı, hiç şüphesiz Allah onu da açıklardı. Meselenin aslı konusunda daha önce şunu söylemiştik: Bir şeyin parçası Allah’a nispet edildiğinde, O’na nispet edilen o parçalara saygı göstermek anlamına gelir. Eşyanın bütünü Allah’a nispet edildiğinde ise, Allah için ona saygı gösterilmesi kastedilmiştir. Meselâ, “Göklerin ve yerin mülkiyeti Allah’a aittir” [Bakara, 2/107] mealindeki âyetle “Zaten her şey O’na aittir” [Neml, 27/91] mealindeki âyet ve benzerleri böyledir. (s. 221)

* Denildi ki: Hz. Lut, Hz. İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. (s. 225)

* Cebrail aleyhisselam kanatlarını Lut kavminin yaşadığı beldenin altına soktu, sonra onu göğe doğru kaldırdı, sonra ters çevirdi, üstünü altına getirdi ve yere yapıştırdı. (s. 239)

* Rafizîler, Resûlullah (s.a.) ile Hz. Ali’nin (r.a.) soy itibariyle kardeş olduklarını delil göstererek Hz. Ali’nin (r.a.) Hz. Ebû Bekir’den (r.a.) daha üstün olduğu şeklinde iddiada bulunmuşlardır. Bu görüş reddedilir. Zira fazilet ve üstün olmayı gerektiren asıl şey dostluktur. Nitekim Resûlullah şöyle buyurmuştur: “Eğer Rabbimden başka birini dost edinseydim, Ebû Bekir’i dost edinirdim.” (s. 241)

* Nuh kavmi boğularak helak edilmiş, Hud kavmi şiddetli bir bora ile Salih kavmi de müthiş bir gürültü (sayha) ile helak edilmişlerdi. (s. 248)

* “Firavun, kıyamet gününde kavminin önüne düşecek ve onları ateşe götürecektir. Gidilen o yer ne kötü!” [Hûd, 11/98] Bazıları dedi ki: Yani kavminin öncüsü olacak. Bazıları da şöyle dedi: O, cehenneme varınca­ya kadar kavmini sevk edecek. Kavminin önüne düşecek mealindeki beyan, dünyada onların lideri olduğu ve insanların ona tâbi olduğu gibi âhirette de onların önderi olacak ve insanlar onun izini takip edecekler. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “Her insan topluluğunu önderleriyle birlikte çağıracağımız o günde...” [İsrâ, 17/71] “Böylece onları, halkı ateşe çağıran öncüler yapmış olduk.” [Kasas, 28/41] Cenâb-ı Hak dünyadaki önderlerin, âhirette de halkının önderleri olacaklarını haber vermektedir. (s. 256)

* Yüce Allah Kur’anı Arapça olarak indirmiştir. Onun Levh-i Mahfuzda hangi dille yazılmış olduğunu bilmiyoruz; Diğer bütün kitaplar da kendilerine gönderilen halkın diliyle indirilmiş, başka bir milletin lisânıyla indirilmemiştir. (s. 294)

* Yûsuf kıssası ve onun haberleri kitaplarda Arapça’dan başka bir dille yazılı idi ve her­hangi bir kimse onu Arapça’ya tercüme etmemişti ve Hz. Peygambere bunları öğretmemişti. Sonra bu olayı Hz. Peygamber onlara, fazla ve eksik yapmadan aynen kitaplarında yazılı olduğu gibi haber vermişti. Bu gerçek, onun bu ha­berleri, onların kitaplarından öğrenmediğine ve yalnızca yüce Allah’ın ken­disine bildirmesi ile öğrendiğine işaret eder. Rivâyetlerde belirtildiğine göre, Yahudiler Hz. Peygamber’in (s.a.) Yûsuf sûresini okuduğunu duymuşlar ve gelip sormuşlar: Ey Muhammed! Bunları sana kim öğretti? Resûlullah (s.a.) şu cevabı vermiş: “Bunları bana Allah bildirdi.” Yahudiler, Hz. Peygamber’in bu olayı aynen kendi kitaplarında yazılı olduğu gibi okumasına hayret etmişler. Bu rivâyet, onları Hz. Peygambere Allah’ın bildirdiğini gösterir. Sonra bunun, peygamber olduğuna dair delil isteyen herkes için delil olması da muhtemel­dir. Yahut ondan soran herkes için delildir. (s. 301)

* “Hani kardeşleri demişlerdi ki: Yûsuf ile öz kardeşi babamızın gözün­de bizden daha değerli. Halbuki bizim sayımız daha çok. Şüphesiz ki baba­mız apaçık bir yanılgı içinde!” [Yûsuf, 12/8] Bu âyet, bir babanın çocuklarından birine, diğerlerinde olmayan bir özellik gördüğünde, ona daha çok şefkat ve yakınlık göstermesinde beis olmadığına işaret etmektedir. Dola­yısıyla bir babanın, diğerlerine haksızlık yapmamak kaydıyla, çocuklarından özel olarak birine bağış veya tasaddukta bulunmasında sakınca yoktur. Burada Hz. Yâkub’un Yûsuf’u ve öz kardeşini, diğer kardeşlerine tercih etmesinde başka sebepler de vardır. Birincisi, onları bedenen zayıf ve aciz gördüğü için onlara karşı daha çok şefkat ve merhamet duyuyordu. Bu, yaratılanlar arasında bilinen bir husustur. Yahut küçük oldukları için onları daha çok seviyordu. Bu da insanların bildiği bir husustur; küçük çocuklar insanlara daha sevimli gelir, kalpleri onlara daha çok meyleder, onlara daha çok şefkat duyarlar ve büyüklerden daha merhametli davranırlar. Veyahut Hz. Yâkup, Yûsuf ve kar­deşinde dinî veya ilmî açıdan veya başka sebeplerle özel bir üstünlük gördü­ğü için onlara özel davranmıştı; diğer kardeşlerinden farklı olarak onlara öyle davranmasını kendisine Allah emretmişti. Veyahut da Hz. Yâkub’a Yûsuf’un peygamber olacağı müjdesi verildiği için onu diğer çocuklarından üstün tu­tuyor ve bu sebeple Yûsuf’u onlara tercih ediyordu. İşte onlar da, “Yûsuf ile öz kardeşi babamızın gözünde bizden daha değerli” [Yûsuf, 12/8] mealindeki sözü, gördük­leri bazı emarelerden dolayı söylemişlerdi, yoksa kalpteki sevgi duygusunun hakikati bilinemez. (s. 301-302)

* İsmet sıfatı [Peygamberlerin günahsız olmaları] asla korkuyu yok etmez, zıt olan iki filden birini yapmayacağı konusunda da teminat vermez, aksine korkuyu daha çok artırır. Bundan dolayı hayırlı ve günahsız insanların, dinleri hakkındaki korkuları ve endişeleri başkalarından daha çoktur. (s. 307)

* Cahillikle yapılmış olsa bile işlenen suça ceza vermek gereklidir. Çünkü Allah, bilmesi için insana gerekli imkânı vermiştir. Ona bilme imkânını verdiği için cahil kalmakta mazereti yoktur. (s. 337)

* İhtilam ancak şeytanın oynamasından olur. Bundan dolayı bâtıl ve asılsız rüyaya ahlâm, yani düş denilmiştir, çünkü o şeytanın oynamasından meydana gelmektedir. (s. 343)

* Hiç şüphe yok ki nefis daima daha leziz ve daha şehevî olan şeyleri ister ve tercih eder, zorluklardan ve hoş olmayan şeylerden de nefret eder. Nefis, işte böyle bir tabiatta yaratılmıştır. (s. 351)

* Hüzün, insanın gücünün dışında, gazap ise insanın kendi elindedir. (s. 378)

* Peygamberlerden hiç birinin sadaka ve zekat alması helal değildir. Allah’ın elçisi Hz. Muhammed aleyhisselâmın durumu da böyledir; parasız mal (hediye) alması caizdir, fakat zekat yahut sadaka alması helal değildir. (s. 384)

* Yaratılanlardan merhamet gösteren her canlı, ancak Allah tarafından kendisine verilen rahmet ile merhamet etmektedir. (s. 388)

* Bütün peygamberler ancak gönderilmiş oldukları şehir halkından seçilmiştir, çöl ve sahra halkından peygamber gönderilmemiştir… Kur’an-ı Kerim’de geçen ve köy anlamına gelen “karye” ve “kura” kelimeleri ile şehirler kastedilmiştir. Cenâb-ı Hak bütün nebîleri ve reulleri ancak şehir halkından seçip göndermiştir, çöl ve sahra halkından göndermemiştir. (s. 404)

* “Kişinin önünde ve arkasında Allah’ın emriyle onu kayıt ve koruma altına alan takipçiler vardır.” [Ra’d, 13/12] Bu cümle, “İnsanın sağında solunda oturmuş iki alıcı vardır” [Kâf, 50/16-17] meâlindeki âyetle aynı anlama gelir. Mücahid dedi ki: Önündeki iyilikleri, arkasındaki kötülükleri yazar. İnsanın sağ tarafındaki melek iyilikleri yazar, sol tarafındaki de ancak sağdaki meleğin şahitliği ile yazar; ancak insan yürürken meleklerden biri önde, diğeri arkada olur. (s. 427)

* Adn, cennetin merkezidir, yani cennetin ortasıdır. Bazıları da şöyle dedi: Adn, ikâmet demektir, yani ikâmet ettikleri cennetler anlamına gelir. (s. 450)

* “Melekler de her kapıdan onların yanına girerler.” [Râ’d, 13/23]  Muhtemeldir ki onların bulundukları yerlerin ve makamlarının kapıları olacak ve her bir kapıdan melekler girecekler. İkincisi, muhtemelen onların yanına giren her melek, her birinin ameline ve yaptığı hayırlara göre farklı bir hediye ile gelecektir. “Her kapıdan” yani her çeşit hediyeden demektir. Bu cümle iki şekilde yorumlanır. Biri, melekler cennet ehlinin hizmetçisi olacaklar, bu anlam insanların meleklerden daha faziletli olduğu anlamına gelmektedir. Diğeri de, melekler hayır ehlini sevdikleri ve insanlar da dünyada iken hayır yaptıkları için meleklerle arkadaşlık hakkını kazanacaklar, Cenâb-ı Hak onları ahrette birbirlerine dost ve arkadaş yapacaktır. Bunun en doğrusunu Allah bilir. (s. 451)

* Cenâb-ı Hak Kur’ana hüküm adını verdi, çünkü hükmetmek üzere indirmiştir. (s. 473)

* Şeytanın insanları zorla saptırabileceği yorumu doğru değildir; çünkü şayet İblis’in onlar üzerinde baskısı ve onlara galip gelmesi söz konusu olsaydı insanlar mâzur sayılır ve azaba uğratılmazdı, çünkü zorlanan ve mağlup edilen insan mecburdur, mecbur olan da mazurdur. (s. 518)

* Selâm, her türlü hayrın, uğurun ve bereketin ismidir. (s. 519)

* İman, sınırı olan şeydir, onun çoğalması ancak süslenmesi ve güzelleştirilmesidir. İmanın bizzat kendisi ziyade kabul etmez; tıpkı yaprakları ve meyvesi ortaya çıktığında süslenen ve güzelleşen ağaç gibi. Ağacın kendisi artmakla nitelenmez, iman da böyledir. (s. 523)

* Nebîlerin, resûllerin ve büyük insanların, dinlerinden ve üzerinde bulundukları halden sapmaktan korkmaları daha fazla ve daha büyük olur., çünkü onlar Allah nezdinde, kendilerinin oldukları halden başka bir durumda olmaktan korkmaktadırlar, bundan dolayı sahip oldukları nimetin kendilerinden alınmasından endişe ederek ebedi bir korku hali içinde bulunurlar. Üzerinde Allah’ın nimetleri daha çok olan kimsenin Allah korkusunun da daha çok olması gerekir. (s. 537)

 

Üretim Bağımsızlık İlişkisi

Üretkenlik, iktisadi kalkınmanın en önemli motoru olduğu hepimizce bilinir. Meşru ve mübah olan her şeyin üretilmesi, ihtiyaç olduğu kadar aynı zamanda bir vatandaşlık görevidir. Köylünün ürettiği ürünler, şehirlinin icra ettiği ticaretler, sanayicinin çevirdiği çarklar bütünüyle iktisadi kalkınmanın bir gereğidir. 
İktisadi kalkınma, milli gelirin yükselmesine vesile olan en doğru yoldur. Milli gelirin yükselmesi, dünyadaki refahın sağlanmasına katkı sağladığı inkar edilemez. 
Her türlü üretkenlik ve iktisadi kalkınma, dünya hayatının refahı yanında ebedi hayatı kazandıracak bir yola vesile oluyorsa büyük bir nimet olur. İşte “ Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver...” ayetindeki dua bunu ifade ediyor. 
Fert ve devlet zenginliği güç, kuvvet olup adaleti, içtimai yardımlaşmayı, mütevazılığı sağlıyorsa; arkasından özellikle Allah’a kul olmayı getiriyorsa ne kadar şükretsek azdır. 
Haram yollarla yapılan veya harama götüren üretkenlik, dünyada kalacağı gibi ebedi hayatı zindana çevireceği izahtan varestedir. 
Üzerinde durulması, konuşulması oldukça önemli olan bu konu ehli tarafından daha iyi izah edileceğinden eminim. 
Aslında benim ifade etmek istediğim hedef nokta bu değildir. Şüphesiz devlet ricali, iktisatçılarımız,sanayicilerimiz bu konunun önemini çok iyi biliyorlar. Benim özellikle vurgulamak istediğim nokta iktisadi kalkınmanın bağımsızlıkla bağlantılı olduğunu söylemektir. Gücümüz varsa vatanımızı başta olmak üzere her türlü kutsalımızı müdafaa edebiliriz. Ayasofya’yı açar her türlü iç ve dış terörü önleyebiliriz. Evimizde rahat uyur normal hayatımıza devam edebiliriz. 
Güçlü değilseniz iç ve diş canavarlara yem olmaktan başka bir yol olmadığı tarihi hadiselerle ispatlanmıştır. Onun içindirki Allah cc bizi bu konuda özellikle uyarıyor. Hatta şöyle emrediyor:“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.”Enfal 60. 
Şüphesiz zaman ve zemin neyi gerektiriyorsa ona göre güçlü ve hazırlıklı olmak zorundayız. İşte güçlü olmanın yolu da iktisadi kalkınmadan geçer. Onun için Türkiye’nin her tarafında bulunan sanayici kardeşlerimize, üretici köylümüze ve güçlü olmamıza katkıda bulunan herkese müteşekkiriz. Özellikle son zamanlarda devlet ricalimizin silahlanmaya verdiği önemi takdirle karşılıyoruz. “Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır” hadisindeki mesaj oldukça önemlidir. 
Bu arada her üretici kardeşimize hatırlatmakla mükellef olduğumuz bir noktayı belirtmek isterim. Doğruluk,kalite,sözde durma,haram-helal ölçülerine dikkat etme ve özellikle Allah’a karşı kulluk görevlerimizi yerine getirme ilkelerinden ödün vermeyelim. Allah’a emanet olunuz. 

Köy/Şehir Gerilimi ve Başıboş Köpekler Sorunu

Türkiye 1950’li yıllardan itibaren hızlı bir şehirleşme yaşadı.

Kırsaldan şehre akın her geçen gün artan bir hızla sürüyor.

Oysa ilk insan ve Peygamber Hz. Âdem’den bugüne değişmeyen bir gerçek var:

“Buğday ile koyun gerisi oyun”.

Şehre hareketin sebepleri iyi yöneltilse denge sağlanabilirdi.

Konya’nın Huğlu ve Üzümlü kasabaları bu dengeye en güzel örnek.

Bu kasabalar kendi nüfuslarını muhafaza yanında Beyşehir, Seydişehir ve Derebucak ilçelerinden servislerle işçi taşıyorlar.

Türkiye sıkıştığı kişi başı on bin dolar gelirini artırmak istiyorsa bu işe şehir ve köy dengesini yeniden gözden geçirerek başlamalıdır.

Yüzde yedilere kadar düşen köylü nüfusu, hem tarım ve hayvancılık, hem de şehirlerin güvenliği açısından ciddi bir milli güvenlik problemidir.

Osmanlı köyden rast gele şehre gelmek isteyenlere “çift-ü çubuk kaçkunu” ismini veriyor ve geldiği veya daha uygun bulduğu coğrafyada tarım ve hayvancılıkta istihdama zorluyordu.

Şehirler ilk kurulduğu zamanlardan bu yana insanların elini kolunu sallaya sallaya taşınabilecekleri ve yerleşecekleri mekânlar değildir, olmamalıdır.

Oluyorsa; orası şehir değil, devasa bir köydür.

Hatta şehir olamadığı gibi, köyde kalamamıştır.

Bugün canımızı yakan onlarca çocuğumuzu kurban verdiğimiz “başıboş köpekler” konusu da bu plansız-programsız şehirleşmenin bir komplikasyonudur. Dün tarım ve hayvancılıkta çok işe yarayan köpekler “çift-ü çubuk kaçkunları” ile birlikte şehre taşındılar.

Kamu-Yerel Yönetim ve STK’lar “başıboş köpekler” probleminden başlayıp, uyuşturucu, kahredici yoksulluk, damgalanmış mekanlar v.b. şehrin diş çürükleri hükmündeki acil problemlerine eğilmeliler.

Diş gibi küçük gördüğünüz problemler zamanında önlem alınmazsa septik şokla vücudu ölüme götürür.

Şehir, caddelerinde uçan her kelebekten haberdar olduğu ve onun hayatına dair gereken bütün ihtiyaçlarını yerine getirebildiği kadar şehirdir ve o şehir Ümran’ın da merkezidir.

Aksi; sadece koyun sürüsünden farkı olmayan şuursuz insanlar topluluğudur.

 

Village/Urban Tension and Stray Dogs Problem

Turkey has experienced rapid urbanization since the 1950s.

The influx from the countryside to the city continues at an ever-increasing pace.

However, the first human and the Prophet Hz. There is a fact that has not changed since Adam:

"Wheat and sheep's play".

If the reasons for the movement to the city were well directed, the balance could be achieved.

Huğlu and Üzümlü towns of Konya are the best examples of this balance.

These towns not only maintain their population, but also transport workers from Beyşehir, Seydişehir and Derebucak districts by shuttles.

If Turkey wants to increase its income of ten thousand dollars per capita, it must start by reconsidering the city and village balance.

The peasant population, which has fallen down to seven percent, is a serious national security problem in terms of both agriculture and animal husbandry and the security of cities.

The Ottomans called those who wanted to come to the city by chance from the village as “Çift-ü Stick Escape” and forced them to work in agriculture and animal husbandry in the geography they came from or found more suitable.

Cities are not and should not be places where people can move and settle down since they were first established.

If it happens; It's not a city, it's a huge village.

It could not even remain in the village, as it could not become a city.

The issue of "stray dogs", to which we sacrifice dozens of our children, who hurt us today, is also a complication of this unplanned urbanization. The dogs, which were very useful in agriculture and animal husbandry yesterday, were moved to the city together with the "couple-u stick" dogs.

Public-Local Administrations and NGOs start with the problem of "stray dogs" and deal with drugs, devastating poverty, stigmatized places, etc. they must address the city's pressing problems, such as dental caries.

Problems that you see as minor, such as teeth, will lead the body to death with septic shock if timely measures are not taken.

The city is a city as much as it is aware of every butterfly flying on its streets and can fulfill all the needs of its life, and that city is also the center of Ümran.

Opposite; it is just a group of unconscious people who are no different from a flock of sheep.

 

Başımız Sağolsun

Saat 04.19 civarıydı. Bir anda sallanmaya başladım. Acaba deprem mi oluyor? Diye düşündüm. Ardından tekrar tekrar sallandım, aldırmadım. Camiye gidince öğrendim. Alt kattaki komşum:

 “Hocam depremden haberin var mı?” deyince;

“Evet ben hissettim de, kendimin titremesi diyerek aldırmadım.Daha doğrusu depreme anlam veremedim” dedim. Komşum:

“Hocam bizim avize o derece sallandı ki. Çok uzun sürdü. Bayağı korktum.”dedi.

Üst katta olduğum için şiddetli hissetmedim. Evet ilerleyen zaman içinde depremin çok şiddetli olduğu, can kayıplarının bulunduğunu, yıkılan binaları, hasarları görünce; gözyaşlarıma hakim olamadım.

“Allah’ım afatından koru. Şu kış kıyamette soğuğun altında bir de depremle bizi imtihan etme” diye dua ettim.

7.7 şiddetinde deprem. Merkezi Kahramanmaraş Pazarcık ilçesi. 10 ili etkiledi. Can kayıpları var. Enkaz altında olan canlar mevcut. 

Devletimiz seferber. Bütün Bakanlarımız deprem bölgesine koştu. Milletimiz, tüm afetzedelere ulaşmak, yaraları sarmak için yardıma koşuyor. Allah devletimizden razı olsun. Ne zaman böyle bir afet olsa hemen, vakit kaybetmeden, felaket yerine koşuyorlar.

Artçı sarsıntılar devam ediyor. Orta Doğu’da da hissedildi. Rabbim, milletimize, insanlara, tüm canlara merhamet etsin. Ölenlere rahmet, geride kalanlara geçmiş olsun dileklerimi iletirim.

Bu bir takdir. Denir ki; “tedbir takdiri bozar”. Allah’ın takdirinden kaçılmaz. Ancak tevekkül dediğimiz, gerekli önlemlerin alınması, deprem bölgesindeki çalışanlara yardımcı olmak, sorumluluğumuzu bilmek, destek olmak her zaman önem arz eder.

Hepimiz insanız. İnsanlar el birliği içinde olmalı, birbirine destek olmalı, duyarlılık çok önemli.

Allah vermesim ama böyle bir durumda milletimiz, vatandaşlarımız “amasız, fakatsız” yardıma koşuyor. Bu sevindirici bir durum. Yeni değil, öteden beri böyle bu durum. Bunun adına insanlık denir. İnsanlıktır ki; birliği sağlamakta, destek olmakta, her şeyini paylaşmakta yarış içinde olunur. Yani herkes elinden ne geliyorsa onu yapmaktan çekinmiyor.

Allah’ım devletimize, milletimize zeval verme. Kimseyi afata uğratma. Yolundan ayırma. Ölen kardeşlerime Allah’tan rahmet, yaralılara şifalar dilerim. Başımız sağ olsun.  

           Deprem!

Bilinmez zamanda bina titredi,
Her şeyler yıkıldı fena titredi,
Dağ taş yer kükredi sema titredi,
Bin bir dertle gelen bir afet deprem!

Depremde insanı korkular sardı,
Moraller bozuldu umut karardı,
Ölümü hisseden Hakka yakardı,
Canlarımız alan felaket deprem!

Kimi evden çıktı yollara aktı,
Kimi gözü yaşlı hüzün bıraktı,
Kimi hükme razı, boynunu yıktı,
Korkuları salan bir afet deprem!

Her an uykudayız yani rüyada,
Garantimiz var mı fani dünyada?
Hep aldanıyoruz malu hülyada,
Kederlerle kalan felaket deprem!

Allah yanımızda gündüz ve gece,
Varlığını hissettirir hece hece,
Kader, çözülemeyen bir bilmece,
Yaşayanı bulan bir afet deprem!

Dua!

Dua ile doğduk biz duayı hız biliriz,
Semadadır elimiz canlara söz oluruz,
Ezelden ahdimiz var Rahmandan haz alırız,
Aflarını saçıver bizleri terk eyleme!

Derinden bakınışlar yaratana ulaşır,
Hüzünlü yakınışlar hû hû’lara karışır,
Seherde yakarışlar Allah’ıma erişir,
Rahmetini açıver kapımız berk eyleme!

Zoru tattığımızda elimizden tutuver,
Yanlış yaptığımızda doğru yola katıver,
Özden saptığımızda kullarından atıver,
Hatalardan geçiver zehirler zerk eyleme!

Gözyaşlıdır duamız tek Rahmanımız sensin,
Salahımız rehamız hep Mihmanımız sensin,
Günahlarla bîtabız tüm dermanımız sensin,
“Kulum” diye seçiver narlara gark eyleme! 

 

Emanet

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÕZÜYLE

               Aşık Ataroğlu

 

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

Sevgili dostlar, bu muhabbetimiz de emanet üzerine olsun istedim. Nedense biz millet olarak hatta insanlık olarak bu emanet konusunu ya anlayamadık yada anlamak istemiyoruz. Bir türlü içimize sindiremedik.

Bence insanın eğitiminde en önce verilecek ders emanet olmalı. Ana dilimiz gibi emanetin ehemmiyetini öğrenmeliyiz. Annenin babanın en önemli görevi olmalı bu emanet duygusunu evladına kazandırmak. Ama tabi duyguyu kazandırmak kendi yaşantılarıyla tezat teşkil etmemeli.

Bu duygu ve alışkanlık eğitimine okullarımızda daha da şumullü olarak devam edilmeli ve kazandırılmalı.

Bir japon atasözünde derk ki " Bize bu vatan atalarımızdan miras kalmadı, gelecek nesillerden emanet aldık"

Bu pencereden bakarak vatanımız bayrağımız cumhuriyrtimiz kültürümüz(gelenek görenek örf adetlerimiz  edebiyata eserlerimiz vb.) elimizde bulunan her şeyimiz gelecek nesillerin emanetidir.

En baştan çocuklarımız oyuncaklarını kırıyorsa, okul sıralarını kirletiyor çiziyorsa okul eşyalarına zarar veriyorsa emanet eğitimini almamış demektir.

İleriki yaşlarda çalıştığı kurumlarda da aynı sorumsuzluğuna devam ettiğini düşünün. Düşünün felaket olur değilmi. Zaten de olmuyormu. Çalıştığı fabrikayı zarara uğratanlar hatta yakanlar, yine çalıştığı kurumu babasın malı sanıp kendi menfeatına kullananlar aramızdan çıkmadımı halada devam etmiyorlarmı.

Şimdi biraz da en önceye gidelim. İnsanın ilk yaratılışına. Biz kendi kendimize olmamışız bizi en güzel şekilde yaratan ve ilkimizede Adem diyen bir yaratıcımız var. O da Allah.

Ne bedenimizin var oluşunda nede Dünyanın üzerindeki emrinize verilen her bir şeyin var oluşunda bizim bir sermayemiz yok. Sermaye Onun, onun kârı bizim. Tabi zararıda bize ait.

Senin ruhunu yaratıp üzerine bu bedeni giydiren sahibin, var oluştan bu yana daima rehberler ve kullanma kılavuzlarını da göndermiş.

Demiş ki sana verilen her şey emanet gönderdiğim rehbere birde kullanma kılavuzu verdim. Rehberden bu kılavuzun içinde yazanları öğren ve daima kılavuzu yanında taşı. Dünya hayatında neyi nasıl yapacağını bu kılavuza göre yapacaksın. Gün gelecek emanetini geri alacağım hesabıda o zaman görürüz demiş.

İnsanlığın yaratılışından bu yana ilk insanı kendi kendine ve çocuklarına rehber tain ettikten sonra binlerce rehber göndermiş ve son olarak ta bizlere Hz. Muhammed Mustafa'yı(s.a.v) rehber olarak göndererek hayat ve kulluk klavuzumuz olarakta Kuranı vermiş.

Dostlar bu konuda yazılacak çok şeyler var ama ben sözü şuraya getirmek istiyorum.

Şu anda tüm Dünyayı sarsan bir Çorana virüsü var.Bütün Dünya milletleri bu virüsle kalkıyor bununla yatıyor. Haberlerin hepsi virüs üstüne. Her kafadan tavsiyeler yorumlar. Ayrıca komplo teorileri. Bundan sonra yaşantı şöyle olacakmış böyle olacakmış.

Dostlar Dünya veya yaşantı sağ kalanlar için nasıl olur kimsenin bileceği bir şey değil.İnsanların komplo teorileri varsa Allah'ın değişmez kaderi var. Allah'ın indinde her şey biliniyor ve işleyiş ona göre gidiyor.

Eee Ataroğlu sen işi bitirdin yani hiç bişey yapmıyalımmı der gibisiniz. Asla öyle bir şey demiyorum. Tabi ki üzerimize düşeni yapacağız.

Hemen kullanma klavuzumuza ve rehberimizin tavsiyelerine baktığımızda zaten çok açık .

Ne buyurmuş efendimiz rehberimiz "Bir yerde veba varsa oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba varsa da oradan da çıkmayınız"

İşte sana talimat uymalısın. Daha başka dinimiz ilim dinidir. Doktorların ve bilim adamlarının tavsiyelerine uyacağız. O zamanlar veba şimdi Corona. Geçen çağlar içinde nice virüsler, bulaşıcı hastalıklar çıkmış binlerce insan can vermiş.

Bunların hepsinden yaratan haberdar. Onun izni olmadan hiç bir şey çıkamaz. O dilemezse kimse bir şey dileyemez.

Dostlar muhabbetimizin başında konuşmuştuk ya bu beden bize emanet biz emaneti korumakla görevliyiz. Ölümün ne zaman nerde ne şekilde geleceğini bilemeyiz.

O zaman yapacağımız bütün korunmaları Allah'ın emri olarak yapmalıyız. İşte o zaman hareketleriniz ibadet hükmüne de geçiyormuş.

Vazifeni yap tevekkül et.

Haa, kendi emanetimizi korurken başkalarının emanetine de saygılı olmalıyız çünkü onunda hesabını bizden soracaklar.

Dostlar araya birde fıkra koyalımda hem düşünelim hem de birazcık gülelim.

Babayla oğlu deniz kenarına kamp yapmaya gitmişler. Çadırlarını kurup eşyalarını yerleştirmişler.

Akşama kadar yüzmüşler spor yapmışlar zamanı gelince de yatmışlar.

Gece bir ara baba uyanmış ki yıldızlar görünüyor. Hemen oğlunu kaldırmış demiş bak bakalım yukarıda ne görüyorsun bir değişiklik varmı.

Oğlu yıldızları görüyorum baba deyinca babası tekrar sormuş. Nasıl olmuş bu iş. Oğlu başlamış anlatmaya demiş , Astronomi ilmine göre yıldızlar birer güneştir onlardan galaksiler oluşur falan derken babası ensesine yapıştırmış.

Demiş ulan salak oğlum görmüyormusun çadırı çalmışlar.

Sevgili dostlar inanın çoğumuzun üzerimizdeki çadırdan haberimiz yok ahkam kesiyoruz.

Anlayan ne anlarsa anlasında ben bir ozan olarak muhabbete bir şiirle son vereyim.

Sağlıcakla kalın.

EMANET 2

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

 

Emanetin sahibi var

Odur bize en güzel yar

Yeşil ova karlı dağlar

İniş yokuş düz emanet

 

Karun kadar malın olsa

Evin Barkın altın dolsa

Hesabı var nasıl olsa

Çok emanet az emanet

 

Geçen ömrüm bunca yaşım

Elim kolum ayak başım

Dilim dişim gözüm kaşım

Aynadaki yüz emanet

 

Dört mevsim gelip geçecek

Herkes ektiğin biçecek

Onlar bir mevsimlik çiçek

Torun oğlan kız emanet

 

Ataroğlum gönül eri

Emanete ver değeri

Benim sinem yangın yeri

Ocak onun köz emanet

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Deprem ve Düşündürdükleri

     Bu dünyaya imtihan için gönderilmiş bulunmaktayız. İmtihanda olduğumuzu, hiçbir zaman unutmamalıyız. Yaptığımız her işten sorumlu olduğumuz gibi yapmamız gerekirken yapmadıklarımızdan da sorumlu olduğumuzu bilmeliyiz. İslâm’ın emrettiği bütün ibadetleri şuurlu olarak en güzel bir şekilde yaşamalıyız. Milletimizin, insanlığın huzur ve mutluluğa kavuşması için meşru ve helâl yollardan rızkımızı temin etmek için çalışmalıyız. Helâl yollardan rızkımızı temin etmek için yaptığımız her meşru üretim için yaptığımız çalışmaların da bir ibadet olduğu hakikatini kavramalı, gelecek nesillerimize de kavratmalıyız. İnsanın yaratılıp dünyaya gönderilmesinin ana gayesi kulluk yapması içindir. Rol model Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in örnek hayatını çok iyi bilmeli, O’nun hak, batıl mücadelesini ne pahasına olursa olsun savunmalı ve yaşamalıyız. 

     Gerek deprem, gerek hastalık v.b. felaketler konularında üzerimize düşen önlemleri tedbir anlamında doğru almalı, günahlardan uzak durarak ibadetlerimizi yapıp duâlarla korunmamız için Allah (c.c.)’a kulluk görevimizi sağlam yapmalıyız. Binaları yapanlar plan,projesine uygun, malzemeden çalmadan depreme dayanıklı olarak yapmakla yükümlüdürler. Bize düşen tedbir takdir geldiği zaman sabır ve metanetle karşılamaktan başka yapacağımız bir şey yoktur. Yeter ki yapmamız gereken hususlarda  eksiğimiz olmasın. Başımıza gelen iyilikler Rabbimizden bir lütuf, ikram iken müsibetler ise kendi ellerimizle işlediklerimizin bir sonucudur. Bu hakikati bilerek harmlardan da kaçınmalıyız.

     Âyet-i Kerîmelerde: “Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter.” (Nisa Sûresi âyet:79)  “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” (Şura Sûresi âyet:30)

    Âyet-i kerimeler, hadis-i şeriflere bütüncül olarak baktığımız zaman, İslâm’ın hayır, şer, kaza ve kader mevzularındaki inanç ve düşüncemize ışık tuttuğu görülür. İnsanlar umumiyetle elde ettikleri başarı ve iyi neticeleri kendilerine (veya inananlar Allah’a) mal ederler. Felâket, kötülük ve başarısızlıkları ise yükleyecek birisini ararlar; kendilerini kınamak ve suçlamaktan kaçarlar. Halbuki her şeyi yaratan Allah’tır; her şey O’nun takdir ve kudreti ile var olur. Ancak Allah, hiçbir kimse için doğrudan doğruya felâket ve kötülüğe rıza göstermez; kulun işlediği her günah, suç ve kötülükte bizzat kendi iradesi devreye girer ve Allah, kulu öyle istediği için, iradesini o yolda sarfettiği için öyle yaratır. Şu halde kul kâsibdir; hak eder, murat eder, Allah hâlıktır; kulun iradesine göre yaratır. Dünya imtihanında başımıza gelen şer gibi gördüğümüz olayları sabır ve metanetle karşılayıp daha çok çalışıp başarılı olmak için gayret etmeliyiz. Rabbimiz, gönlümüzde olanları hakkımızda hayırlı, hakkımızda hayırlı olacakları da gönlümüze razı eyle diyerek duruşumuzu netleştirip başarılı olmak için çalışmalıyız. Nefis Muhasebesini her zaman yapmalı, nefsâni istek ve arzulara boyun eğmemeliyiz.

     “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat Sûresi âyet:56) “O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.”(Mülk Sûresi âyet:2)  İnsanın yaratılış gayesi kulluktur. Her an, imtihanda olduğumuzun Şuuru’unda olarak hayatımızı ahlâklı, dürüst olarak, İslâm’a uygun yaşamalıyız. Ölüm, korku, açlık, mal azlığı, fakirlik, hastalık, ve benzeri birer imtihandır. Bunlar dünya hayatının ayrılmaz parçalarıdır, hiç kimse bunlardan birisine yakalanmaktan kurtulamaz. Eninde sonunda, erken veya geç herkes ölecektir. İnanan akıllı kişi, başına gelen olumsuzluklara sabrederek, sahip olduğu imkânlara, nimetlere de şükrederek imtihan için gönderildiği bu dünya hayatını en güzel şekilde İslâm’a uygun olarak yaşamalıdır. Gerçek kurtuluşa ancak İslâm’ı hayatımıza bütün alanlarda uygulamakla kavuşabileceğimizi unutmamalıyız.

     “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele!” “O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz, derler.” “İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır.” (Bakara Sûresi âyet:155-157) buyrulmuştur.

     Hadis-i Şerifte: “ İsmi sayesinde yerde ve gökte hiç bir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın adıyla. O her şeyi işitir ve bilir  derse, ona hiçbir şey zarar vermez.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 101/5088; Tirmizî, Deavât, 13) buyurulmuştur.

     Bu dünya ya gönderilişimizin bir gayesi vardır. İmtihan için gönderildik. Hayatımızın her döneminde, İmanlı olarak yaşayıp, haramlardan kaçınarak helaller dairesinde, emredilenleri yaparak, ahlaklı, dürüst kişilik sahibi insanlar olmamız, Rabbimizin bizler için emrettiği hususlardır. Her birimiz, her an nefis muhasebemizi yapmalıyız. Ölmeden önce ölebilmeli, hayatın bir İmtihan olduğunu hiçbir zaman unutmamalıyız. Fiili ve kavli duâya devam etmeliyiz.

   Allah’ım biz Mü’minleri her daim kulluk görevini yapan, her türlü görünür, görünmez, kaza,bela, deprem,hastalık, musibet v.b. bütün felaketlerden muhafaza eyle ! Kahramanmaraş Pazarcık İlçesi merkezli 7,7 ve sonrasında 7,6 büyüklüğündeki deprem Konyamızda da çok net hissedildi. Diyarbakır, Malatya, Gaziantep, Şanlıurfa, Hatay, Adıyaman, Adana, Osmaniye gibi şehirlerimizde de çok yıkıcı etkisi oldu. Rabbimiz, hayatını kaybeden kardeşlerimize rahmet eylesin. Mekanları cennet olsun. Güzel ülke Türkiye'mize geçmiş olsun. Millet olarak birlik beraberlik içinde kenetlenerek Devletimiz yanında olup  yaralarımızı saralım inşâAllah. Rabbimiz, beterinden korusun.

omerlutfiersoz@gmail.com

 

Saldırılardan bunaldın, teselli mi arıyorsun?

İslam'a yapılan saldırılarla Müslümanlara yönelik kin, nefret ve hakaretler; şüphesiz ki hepimizi üzüyor, derinden yaralıyor. Gerçekten bunalıyoruz.
Çoğu zaman bundan yakınıyor, üzüntümüzü paylaşmak için birbirimize derdimizi açıyor ve bir teselli arıyoruz. Lakin bu konuşmalarımız, yaramızı derinleştirmekten başka bir işe yaramıyor!
Ne zaman ki, Allah'la konuşmaya yani Kur'an okumaya başladığımızda aradığımızı buluyor, gerçek teselliyi orada görüyor, yaşıyor ve rahatlıyoruz.
Şu ayetlere bakar mısınız? Bize ne kadar serinlik veriyor ve ruhumuzu teskin edip bütün üzüntümüzü alıp götürüyor, buyurun.
Yüce Allah, önce İlahi Kelamı'nın apaçık olduğunu ve gerçekleri olduğu gibi gösterdiğini beyan etmekle sureye başlıyor:
Hicr Suresi, Ayet,1:
"Elif-Lam-Ra. Bunlar ilahi kitabın (kendisi açık olan ve hakkı açıkça gösteren bir ilahi okuma metninin) ayetleridir."
Sonrasında Ayet, bu gerçekleri inkar edenlerin mutlaka olacağını ama bunların sonunda pişmanlık duyacaklarını açıklıyor:
Ayet,2:
"Bir vakit gelecek ki, (şimdi) bu gerçeği inkara kalkışanlar, keşke (dünya hayatındayken) Allah'a boyun eğip teslim olsaydık diye yerinecekler."
Ardından, bu inkarcıların dünyadaki hallerini, davranışlarını ve amaçlarını anlatarak inananların onlara asla imrenmemeleri, onların zevk-ü safa içinde yaşamalarına aldanmamaları gerektiği bildiriliyor:
Ayet,3:
"(Şimdi) kendi hallerine bırak onları, yiyip (içsinler), avunsunlar; bu arada (boş hazların) umudu, aldatıp oyalasın onları; nasıl olsa günü gelince (gerçeği) öğrenecekler."
Ne büyük teselli kaynağı!
Ayetleri okudukça insan ne kadar rahatlıyor! Bu duruma düşmediği için de Rabbine şükrediyor!
İnkarcıların sözleri, hal ve hareketleri, yaşam biçimleri veya konforlu hayat şartları sebebiyle üzülmek ve bunlarla meşgul olmak yerine, onlar gibi olmamaya çalışmak, yanlarında yer almayarak onları kendi hallerine bırakmak, daha açıkçası onları Allah'a bırakmak en akıllıca davranış olsa gerektir.
Yolumuz İslam, Rehberimiz Kur'an, Önderimiz Hz.Muhammed aleyhi's-salatü ve's-selam, Safımız hidayet üzere olan müstakim ve müttaki Müslümanlardan yanadır.
Rabbimizin buyurduğu gibi, bırakın inkarcıları, ne halleri varsa görsünler! Sen, ben, biz kendi işimize bakalım.

Gazeteciler Günü ve Ayrımcılık

Çalışan Gazeteciler Günü, gazetecilik mesleğini icra edenleri onurlandırmak için 1962 yılından itibaren her 10 Ocak’ta kutlanan bir gündür.

4 Ocak 1961’de kabul edilen ve basın çalışanlarına bazı haklar ve yasal güvence sağlayan 212 sayılı Fikir İşçileri Kanunu'nun Resmî gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdiği 10 Ocak günü, 1962'den itibaren bir kutlama günü olmuştur.

Söz konusu düzenleme, gazetecileri "fikir işçisi" olarak tanımlıyor; iş sözleşmelerinin yazılı olarak yapılması, sözleşmelere işin türü ve ücret miktarının yazılması gibi gazetecilerin sosyal ve yasal haklarını belirleyen hükümleri içeriyordu.

212 sayılı yasa ile kendilerine yüklenen sorumlulukları kabul etmek istemeyen 9 gazetenin patronu (Akşam, Cumhuriyet, Dünya, Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Vatan, Yeni İstanbul ve Yeni Sabah gazeteleri) 212 sayılı yasanın ve Basın İlan Kurumu’nun oluşmasına ilişkin 195 sayılı yasanın mesleki sakıncalar doğuracağını iddia eden bir ortak bildiriye imza atarak gazetelerini 3 gün kapadıklarını duyurdular.

“Dokuz patron olayı” olarak basın tarihine geçen bu gelişme üzerine gazeteciler, çeşitli protesto eylemleri gerçekleştirdiler ve halkı gazetesiz bırakmamak adına boykot boyunca “Basın” adlı bir gazete yayımladılar. Basın gazetesi 11 Ocak günü " Daima Halkın Hizmetindeyiz" manşetiyle yayına başladı ve üç günlük boykot sırasında düzenli olarak yayını sürdürdü. Gazetenin ilk sayısının başyazısında şu ifadeler yer aldı:

“Temel hak ve hürriyetlerimizin gerçekten kısıtlandığı, yalnız basının değil bütün memleketin gerçekten eşi görülmemiş bir tehlikenin içine sokulduğu günlerde bile gazetelerini kapatmayan ve protesto yoluna gitmeyen gazete sahiplerinin, şimdi bir ilan kurumu için yaptıkları bu hareket, basın tarihimizde herhalde şerefli bir yer kaplamayacaktır. Gazete çıkarmak çorap fabrikası işletmeye benzemez. Basın bir kamu hizmetidir.”

İstanbul Gazeteciler Sendikası, 10 Ocak'ta basın çalışanlarına bazı haklar ve yasal güvence sağlayan kanunun çıkışı üzerine gerçekleşen medya patronlarının boykotu karşısında basın çalışanlarının elde ettikleri başarıya sahip çıkmak ve üyelerine moral vermek için 10 Ocak 1962'yi Çalışan Gazeteciler Bayramı olarak kutlama kararı aldı.

2012 sayılı yasanın uygulamadaki etkisinin azalması, çalışan gazetecilerin sorunlarının ağırlaşmasına paralel olarak zamanla kutlamaların ilk yıllardaki canlılığı azaldı.

Türkiye'de 1971 yılındaki askeri müdahaleden sonra gazetecilerin bazı haklarının geri alınması üzerine kutlama gününün adı, "10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü" olarak değiştirildi.

O tarihten itibaren ülkemizde her 10 Ocak’ta Çalışan Gazeteciler Günü kutlanıyor. Konya’da da bu güne uygun olarak bazı etkinlikler yapılıyor. En önemli etkinlik Konya Büyükşehir Belediyesi’nin Konya’daki tüm gazetecilere ilçelerimizdekiler de dâhil olmak üzere yemek programı yapmasıdır.

Buradaki programın amacı elbette yemek yiyerek dağılmak değildir. Bu program, Büyükşehir Belediyemizin gazetecileri önemsediğinin bir göstergesidir. Gazetecilere değer vermek, onları bir araya getirerek bir yemekle de olsa onurlandırmak, günlerini tebrik etmek takdire şayan bir davranıştır.

Kamuoyunu aydınlatmak, halkımıza doğru ve en hızlı bir şekilde bilgi aktarmak için gece gündüz, kış yaz, soğuk sıcak demeden koşturan gazetecilerin böyle bir programda bir araya gelerek görüşmeleri ve kısa da olsa sohbet etme imkânı bulmaları da oldukça önemlidir. Bu koşuşturma içinde böyle bir program, hem bir kadirşinaslık örneği hem de gazeteciler için bir dinlenme, bir nefes alma, birbirleri ile kaynaşma etkinliği olmaktadır.

Gazetecilik benim yapmış olduğum ilk resmi görevdir. 1978 yılında o zamanki adıyla Eğitim Enstitüsü akşam bölümünde okurken MSP Konya İl Başkanı olan merhum Ali Güneri abimizin teklifi ile Türkiye’de Yarın Gazetesi’ne muhabir olarak başlamış oldum.

12 Eylül 1980 darbesini de gazeteci olarak yaşadım. Gerek darbeden önceki anarşi ortamında gerekse darbeden sonraki sıkıyönetim döneminde pek çok olaylar yaşadık. Bunlara darbeden önceki dönem için gazetemizin bombalanması, darbeden sonraki dönem için de zaman zaman gazetemizin kapatılması gibi olaylar örnek gösterilebilir. Bunları bir örnek olarak belirtmiş oldum. Dört yıl içinde nice olaylar, nice atışma ve tartışmalar, o dönemdeki gazetecilik şartları içinde nice zorluklar yaşanmıştı. Hepsi bir anı olarak hafızamızda yer etti.

Ali Mennan Mennanoğulları, Cengiz Dönmez, Nail Bülbül, Behzat Altunbaş gibi tecrübeli isimlerle beraber çalıştık. Dört yıl süren ve severek icra ettiğim gazetecilik mesleğim öğretmenlik mesleğine başlamam nedeniyle sona ermiş oldu.

Gazetecilik sona erse de bu meslekte başladığım yazarlığa o yıldan itibaren hiç ara vermeden devam ettim. Türkiye’de Yarın Gazetesinin adı daha sonra Merhaba olarak değişti. Türkiye’de Yarın’dan sonra Merhaba gazetesinde 8 yıl, Memleket gazetesinde 7 yıl yazılar yazdım. Merhaba’nın bünyesinden ayrılarak bağımsız bir gazete olan Yeni Gün gazetesinde de ilk günden itibaren 9 yıldır yazmaya devam ediyorum.  

Konya Büyükşehir Belediyesi’nin vermiş olduğu yukarıda bahsettiğim yemeğe her yıl gazeteler tarafından yazarları da davet edilir. Bendeniz de daha önceki yıllarda her yıl hangi gazetede yazıyorsam o gazete tarafından diğer yazarları ile birlikte davet ediliyordum.

Ancak bu yıl benim açımdan oldukça üzücü bir olay yaşandı ve ilk defa gazetem tarafından gazeteciler yemeğine davet edilmedim. Diğer yazar arkadaşlarımın davet edildiği halde kim tarafından niçin yapıldığı bence meçhul bir şekilde bana uygulanan bu ayrımcılık beni oldukça üzdü.

Bu yıla kadar aranmadı ama gazetecilik şartının arandığını var sayarsak, Yeni Gün gazetesinde yazarlık yapan arkadaşlarımın içinde geçmişte fiilen gazetecilik yapan birkaç kişiden birisiyim. Buna rağmen gazetecilik geçmişi olmayan yazarların davet edildiği halde benim davet edilmememin adına ayrımcılıktan daha yumuşak bir kelime bulamadığım için bu kelimeyi kullanmak zorunda kaldım. Gazetemce tarafıma yapılan bu ayırımı bir türlü hazmedemiyorum. Nerede olursa olsun hayatım her türlü ayrımcılığa karşı mücadele vermekle geçti. Kılık kıyafetteki ayrımcılık, düşüncedeki ayrımcılık, ifade etmede ayrımcılık vb. ne kadar ayrımcılık varsa hepsine karşı durmaya çalıştım. Ülkemizde uygulanan ayrımcılıklara da sık sık yazılarımda yer verdim. Sürekli karşı olduğum bu uygulama şimdi bana yapılmış oldu. Bu olumsuz uygulamadan Yeni Gün Gazetesi sahibi Mustafa Arslan kardeşimin haberi ve bilgisi olmadığını adım gibi biliyorum. Bundan tam olarak yüzde yüz eminim. Kimin tarafından yapıldığı ile ilgili de elbette bir tahminim var. Ama sadece tahmin… Net bilgi değil. 

Bu olumsuzluğun daha önce hoş olmayan bazı sözlerine muhatap olduğum için tahmin ettiğim kişi tarafından kasıtlı olarak değil de bir hata sonucu yapıldığını düşünmek istiyorum.    

Bütün ayrımcılıkların son bulması dileğiyle tüm gazeteci dostlarımın Gazeteciler Gününü kutluyor, sağlık, hayır ve güzellikler içinde nice 10 Ocaklara kavuşturmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.        


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi