Bugün; 29 Kasım 2023, Çarşamba
YAZARLAR
Bu Kadar Eziklik Niye?

Çakı gibi Müslüman’ı mumla arayacağız galiba!

 Hayır, yamulma, eğilme, bükülme mukadderat değildir! Günümüz de Müslümanların deformasyon kırışıklığını ve buruşukluğunu, bilmem kaç derecelik ütü ayarı açar, bilmiyorum sahiden!                                                                                                                               

 Ama illa da eziklik ve aşağılık kompleksi… İlla da başkalarının meddahlığı…

Şahsen üzülüyor ve utanıyorum!

Dert ve meramları ne ise?

Kime ve kimlere yaranmaya çalışıyorlarsa?

Yaranmaya uğraştıkları taraftan ne bekliyorlarsa?

Niçin gülünç durumlara düşüyorlarsa?

Oysa bu yol; korkakların, işgüzarların ve omurgasızların yoludur. Menfaatperestlerin, itilip kakılanların ve kişiliği gelişmeyenlerin yoludur. İdealistlerin, adanmışların, inanmışların yolu olamaz asla!

Vakar denen, haysiyet denen, tavır denen bir şey var!

Mıymıntılık, acziyet, yaranmışlık; en arka saflarda bulunan bir dava adamının gölgesine dahi yaklaşamaz, beyin kıvrımlarındaysa hiç barınamaz! Bünyesine sinmez daha doğrusu. Ters düşer inkılâpçı ruhuna... Çapına ve kalibresine tabi…

Ama gel gör ki durum, hiç de iç açıcı görünmemekte! Yağdanlık hâli ve yalakalık revaçta… Eziklik ve büzüklük meslek ittihaz edilmiş handiyse. O tarafa göz kırpmak, tavizkâr konuşmak, mesaj yollamak ve riyakârca vasıflara bürünmek; artık sıradanlaşmış gibi…

Daha da garibi:

Televizyoncusu o tarafa özeniyor.

Programcısı o tarafa meyyal.

Şairi, Necip Fazıldan ziyade Hikmet Nazımov hayranı.

Sanatçısı solun mukallitliğine teşne.

Yazarçizeri o tarafın sığınmacısı, o tarafın değnekçisi.

Şuna; “Kahve dövücüsünün hınk deyicisi.” demek, sanırım alâmet-i farika hükmündedir.

Bence boş ve gereksiz bir yaklaşım pozisyonu… İtibar kaybı ve eksen kayması… Bir kere ağzınızla kuş tutsanız, onların bakış açısını değiştiremezsiniz. Kendinizi onlara kabullendiremezsiniz. Dolayısıyla değirmenlerine su taşımakla onlardan aferin alamazsınız.

Siz hiçbir zaman, hiçbir yerde, hiçbir solcunun yanılma pahasına Necip Fazıl’dan bir dize okuduğuna şahit misiniz? Bir Arif Nihat Asya’dan, bir Sezai Karakoç’tan ve hatta bir Mehmet Akif’ten (zora ki okudukları İstiklal Marşı’nın dışında) bir mısralık terennümlerini duydunuz mu? Eminim ki kellelerini giyotine verseniz gene duyamazsınız!

Bir Madımak olayını gündemde tutmak uğruna, beşikteki bebelere varıncaya dek ezberletenlerin; bir “Başbağlar Olayı”nı ağızlarına aldıklarını işittiniz mi?

Faili meçhule kurban giden ender yetişmiş din adamlarımızdan ve haksızlığa uğrayanlardan her hangi birileri hakkında bir çift söz söylediklerine tanık mısınız? (Fakat kıçı kırık bir terörist eylem esnasında öldürülse, mutlaka devrim şehidi ilan ederler.)

Cezaevlerinde yatan bombacıları, molotofçuları, polis katillerini, Ergenekoncuları, banka soyguncularını savunma noktasında ve yargıya müdahaleyle; “falana feşmekâna özgürlük!” naraları atarlarken; ömrünü ceza evlerinde çürüten muhafazakâr cenahtan bir masum adamın varlığından haberdarlar mı?

Her platforma çağırdıklarınızın, konser ve konferans verdirttiklerinizin ve de parayla kutsalınıza küfrettirdiklerinizin; acaba sizi adamdan saydıklarına emin misiniz? Veyahut da onlar, aynı imkânı size sunarlar mı? Olası mı bu?

Milletin sinesine taht kurmuş ve zalimlerce asılarak yine millet için diyet ödemiş bir rahmetli Başbakan Adnan Menderes’ten bahsettiklerine vakıf mısınız?

Ak Parti hükümetinin Kültür ve Turizm Bakanı sıfatıyla anılan biri, daha geçenlerde kalkmış sıkılmadan Türkiye Cumhuriyetinin Yumurtalık hâkimini katleden Yılmaz Güney’in ölüm yıl dönümünde, sanki üzerine vazifeymiş gibi taziye mesajı yayınlıyor. Şu komplekse bakar mısınız?

Yayınlamasa sanki idam gömleğini giydirecekler de…

Peki bre ezik büzük takımı, bre idare-i maslahatçılar; size ne oluyor öyleyse? Hâlâ vazgeçmeyecek misiniz deve poposu yağlamaktan ve haricî süvarilerin arkasında nal toplamaktan? Kendinize geliniz be kardeşim, kendinize ve özünüze dönünüz lütfen!

Ayıp yahu!

 

GAZZE NİYE…

İnsan bir canlıya, kazara da olsa zarar verdiği zaman; onu kırdığı, yaraladığı, üzdüğü için içinde kötü bir duygu uyanır. Hatta bunu bir başkası yaparken görse bile yine kötü hislere kapılır. Oysa İsrail diye güya bir devlet, yıllardır Filistin’e, hem de inançlarının gereği olarak görüp olmadık zulmü yapmakta ve dünyada ne kadar devlet ne kadar millet varsa seyredip durmakta… Ne bu zulmü yapanlar ne de bunu seyredenler bunu bitirmek için kalıcı bir şey yapıyor. Üstelik bu zulüm öylesine pervasız ki, evler, okullar, hastaneler de dâhil olmak üzere kadının kızın, ihtiyarın hastanın, çocukların hatta bebeklerin üzerine tonlarca bomba yağdırılıyor. Ambulanslar dahi hedefte…

Haydi diyelim ki onlar inanmıyorlar, onlar kâfir, onlar gâvur. Adını ne koyarsan o… Peki Müslümanlar neden bir şey yapmıyor? Hatta bazı İslam ülkesi olduğunu iddia edenler neden bu zulmün yanında yer alıyor? Adorno, 1949’da Auschwitz’den sonra şiir yazmanın barbarca olduğunu söylüyordu. Peki, bugün Gazze’den sonra barbarca olmayan bir eylem kalmadığını söylüyor muyuz? “Merhamet etmeyene, merhamet edilmez” demiyor mu Rabbimiz? Sahi merhamet nedir tam olarak? Bir yaralıya, bir sefile, bir acize acımak mı? Hayır! Bir zulüm karşısında kıyama kalkmak ve o zulüm bitinceye kadar eylemde olmaktır bazen de…

Bugün kabe’de, Ravza’da, Kudüs’te dua eden Müslümanlar var; gözyaşlarıyla hıçkıra hıçkıra, ağlaya ağlaya dua eden Müslümanlar! Sahi neden hala bu zulümler, sadece Filistin’de, Gazze’de de değil dünyanın pek çok yerinde sürüp gidiyor? Çünkü artık sadece dua zamanı değil bu zaman. Artık bir kıyam, bir eylem, bir cihat gerekiyor.

Selehaddin Eyyubi bir dizi kahramanı değildi. O duasının gereğini yapan büyük bir eylem adamıydı. Mazlumlarımızı, mahremimizi, ırzımızı, namusumuzu, dahası dinimizi, imanımızı sadece dua ederek koruyamayız. Onları küffarın merhametine bırakamayız. Zira onlarda merhamet diye bir mefhum yok. “İnanıyorsanız üstünsünüz” diyen ayet orada dururken, “Ayağa kalk Sakarya” diyen şair bize haykırıp dururken, istiklal marşımız “Korkma” diye başlarken biz, üstünlüğümüzü yeniden inşa etmek için ayağa kalkmaya, hem de korkmadan ayağa kalkmak zorundayız. Bu sadece ülkemizdeki Müslümanlar için değil, bütün dünya Müslümanları için geçerlidir. 

Her yıl milyonlarca insan hacca gidiyor, bundan katbekat Müslüman umre için Mekke’ye, Medine’ye gidiyor. Ve dünyanın dört bir yanından dualar semaya yükseliyor. Herkes Allah’tan bir yardım bekliyor. Allah da Müslümanlar ne yapacak diye bekliyor. Uhud’u, Hendek’i, Bedir’i hatırlamamızı istiyor. Dua her zaman için gereklidir, tevekkül ve sabır da öyle ama biz bu kavramları tam olarak anlamlandıramadık kafamızda. Bu saydığım kelimelerin hepsi de bir musibet geçinceye kadar beklemeyi değil, eylemle ikame edilerek ayakta durabilirler.

Bize yeni bir dil, yeni bir el lazım artık…

Unutup bütün dualarımı

İptal edip tüm dileklerimi

Ellerimi kaldırıp gökyüzüne

Yalnızca Gazze’li çocuklar için

Allah'a yepyeni bir sesle

Yepyeni bir umutla

Dua etmek istiyorum

Olmaz böyle bir dünya

Olmaz böyle insanlık

Ya duamı kabul et

Ya da ben bu dünyadan

Hemen gitmek istiyorum

 

Duman olayım mesela

Buhar olayım

Çiy olayım çölde

Bir dikenin üstünde

Kuruyup kumlarda

Bir serap gibi kaybolup

Usulca yitmek istiyorum

Çocukların üstüne yağan

Zulmün bombaları

Benim içimde patlıyor

Çileleri yaşlı o çocuklarla

Toprakta bitmek istiyorum

 

Benizleri kan

Yüzleri toz duman

Zulmün belediği

Acıların emzirdiği bebekler!

Mahşerde nasıl bakacağım yüzlerinize?

Kırıp dünya dolusu kalabalığı

Size yalnız ben yetmek istiyorum

Rabbimin rahmetini

Peygamberlerin duasını

Meleklerin yardımını

Kapınıza kilit, canınıza kalkan

Üstünüze yorgan etmek istiyorum

 

Yıkılan evleriniz

Bombalanan hastaneleriniz

Alçağın alçağı bir vicdanın

Sevgi bilmez bir kalbin tezahürü

İnsanlığın hayvandan aşağı indiği

Bir devirde bir çağdayız

Sanma bu azgınları gütmek istiyorum

Yakıp dünyanın bütün ormanlarını

Size bunu yapanları

Ve de buna susanları

Cehennem ateşinden önce

Ben ütmek istiyorum

 

Annelerinizi babalarınızı

Dedelerinizi ninelerinizi

Çaresizliğin çukuruna atıp

Âleme masal anlatanları

Öfkemin potasında

Bir demiri, bir taşı, bir dağı

Eritir gibi kor ateşlerde

Damla damla eritmek istiyorum

Krater tükürsün bunları

Güneş yaksın içlerini

Sözün bittiği yerdeyiz

Şiirler yansın şair şair

Ben de bu mısralarla tütmek istiyorum

 

KONTV’de Şiirler Yarışıyor

Birkaç yıldır sıklıkla duyduğum bir projeydi aslında. Konya İl Kültür önceki müdürlerimizden Şair ve Yazar Salih Sedat Ersöz Hoca’mın zaman zaman dile getirdiği bu proje nihayet olgunlaştı ve 22 Eylül 2023 Cuma akşamı 21.40’ta, KONTV’nin çok değerli yönetiminin de konuya olumlu bakmasıyla birlikte icraata geçmiş oldu.

Yazımın başında, bu projeye olumlu bakıp kültürümüzün ve güzel sanatların bir parçası olan, genelde edebiyatımız ve özelde de şiir konusundaki bir programın yayınlanmasını kabul etmiş olması nedeniyle en başta KONTV ailesine ve yetkililer, Ahmet Özer, Nurettin Bay ve Yaşar Toy Beylere teşekkür ediyorum.

“Şiirler Yarışıyor” programının işleyişi kısaca şu şekilde olmaktadır.

Elbette her yarışmada olduğu gibi yarışmanın bir şartnamesi mevcuttur. Şartnameye https://www.kontv.com.tr/program-siirler_yarisiyor-35 internet adresinden ulaşılabilir.

Şartnameyi okuduktan sonra yarışmaya katılmak isteyen şairler şiirlerini Whatsapp hattı üzerinden 0 542 814 8659 numaralı telefona Word formatında gönderdiklerinde, kendileriyle irtibata geçilmektedir.

Programın duyurusu yapıldıktan sonra ülkemizin her bölgesinden yüzlerce şiir, verilen bu numaraya gelmeye başladı.

Programda jüri üyeliklerini Moderatörümüz Konya Kültür Eski Müdürlerimizden Şair ve Yazar Salih Sedat Ersöz, Prof. Dr. Sinan Gönen, Prof Dr. Hüseyin Muşmal ve ben Tayyar Yıldırım yapmaktayız. Ayrıca her hafta bir misafir jüri üyemiz programda yer almaktadır.

İlk haftanın misafir jüri üyeliğini, Konya Büyükşehir önceki Belediye Başkanımızdan Dr. Halil Ürün Bey, ikinci haftanın misafir jüri üyeliğini, Eğitimci Yazar Ali Erkan Kavaklı Bey, üçüncü haftanın misafir jüri üyeliğini Doç.Dr. Sena Küçük Hanımefendi, dördüncü haftanın misafir jüri üyeliğini yine Doç.Dr. Sena Küçük Hanımefendi, beşinci hafta yani birinci ayın final yarışmasının misafir jüri üyeliğini Prof.Dr. Ahmet Alkan Bey, altıncı ayın misafir jüri üyeliğini  Prof. Dr. Alaattin Aköz Bey, yedinci haftanın misafir jüri üyeliğini Halk Ozanı Ahmet Poyrazoğlu Bey ve sekizinci haftanın misafir jüri üyeliğini ise Prof.Dr. Nuri Şimşekler Bey yaptılar.

Hepsi de hem alanlarında hem de edebiyat ve şiir konusunda söz sahibi olan hocalarımızdır. Katılımları için kendilerine teşekkür ediyorum.

Ayrıca instagram üzerinden yayın anında verilen ve o anda işler hale getirilen “KONTV hikâyeler” bölümünden girerek, o haftanın dört yarışmacısından birisine halk jürisi de oy verebilmekte ve bu jürimiz de programla ilgili olarak önemli bir rol oynamaktadır.

Program sonunda dört sabit jüri üyesi, bir misafir jüri üyesi ve bir de halk jürisinin oyları toplanıp altıya bölünerek şiirlerin aldığı oyların ortalaması belirlenmektedir. Sıralamada en fazla oyu alan şiir o haftanın birincisi seçilmektedir.

22 Eylül 2023 Cuma günü başlayan yarışmanın ilk haftasında bize gelen şiirler içinden dört adet şiir jüri tarafından seçilmiş ve akşam 21.40’ta başlayan yayınımızda şairleri tarafından canlı olarak okunmuştur. Şiirler, jüri tarafından, şartnamede yazılan kıstaslar üzerinden değerlendirmeye alınmış ve ilk haftanın birincisi olarak Karaman’dan gelerek katılan Şairimiz Fatih Avcı’nın Oğul isimli şiiri birinci seçilmiştir.

Aynı şekilde, ilk ayın ikincisi hafta birincisi olarak Gaziantep’ten katılan Şair Erdoğan Öner’in Evlat Dedi isimli şiiri, üçüncü hafta birincisi olarak Konya’dan Şair Ahmet Şener’in Ali Geliyor isimli şiiri, dördüncü hafta birincisi olarak da Mersin’den gelip katılan Şair Faruk Gökbulut’un Son Örtüm isimli şiiri seçilerek, yarışmanın ilk ayının dört finalist şiiri de böylece belirlenmiş oldu.

Beşinci haftada, finalde yarışan bu dört şaire ait şiir içinden jüri heyeti ve halk jürisi Konya’dan katılan Şair Ahmet Şener’in Nerde isimli şiirini ilk ayın birincisi yapmış ve bir adet çeyrek altın ile ödüllendirmiştir.

Yarışmanın ikinci ayının birinci hafta birincisi olarak, Konya’dan katılan Şair Ahmet Arslan’a ait Ya Kahhar isimli şiiri, ikinci hafta birincisi olarak, Ankara’dan gelip yarışmaya katılan Şair Salih Kozan’a ait Emperyalist Alçaklar isimli şiiri ve üçüncü hafta birincisi olarak da Çumra’dan  gelip katılan Şair Recep Öğütçü’ye ait Ağla Çocuk Ağla isimli şiiri seçilmiştir...

17 Kasım 2023 Cuma günü Saat 21.40’ta ikinci ayın son finalistini seçip 24 Kasım 2023 Cuma günü yine aynı saatte ikinci ayın birinci şiiri seçilerek yine bir çeyrek altın ile ödüllendirilmiş olunacaktır.

Bu şekilde üçüncü ve dördüncü ayın finalistleri de seçilip son haftada sezon birincisi seçilerek ilk sezon yarışması son bulmuş olacaktır.

Anlaşılacağı üzere ay birincilerine birer çeyrek altın, sezon birincisine ise bir yarım altın verilmiş olacaktır.

En başta, programın fikir babası Salih Sedat Ersöz Hoca’ma, KONTV Ailesine, jüri üyelerimize, yarışmaya ilgi gösteren tüm şairlerimize ve halkımıza, yarışmanın sponsoru olarak da Fatih Akdemir Bey yardımcı olmuştur. Fatih Bey’e ve işletmesi SEVASO Dış Ticaret Makine Ltd.Şti’ye kültürümüze verdiği bu katkıdan dolayı yürekten kutluyorum.

Programımıza ilginin her geçen hafta yoğunluk kazanması, halk jürisinin programa katkı sayılarından ve bize gelen şiir sayılarından belli olmaktadır.

Böyle bir programın gündeme gelmesi ve geniş kitlelere sunulması konusunda emeği geçen herkese müteşekkirim.

Var olsunlar sağ olsunlar.

 

Suriyeli ve Afganlı Göçmenler (!)

            Sevgili Sami YILDIZ  hocamızın göçmen sorunu ile ilgili yaptığı bir araştırmayı bizimle paylaşmasaydı bu yazı yazılmayacaktı.

            Ağır bir konudur; çünkü başlangıçta yalın  ve   doğrudan insanı, insanla muhatap etmek gibi bir yükü, bir metafizik boyutu vardır. Metafizik boyutu vardır; çünkü insan olduğunuz için önce merhametle donanmış olmanızı gerektirir. Merhamet nuruyla tanışmamış insanın göçmen(!)konusuyla ilgilenmesinde ne samimiyet vardır ne derinlik. Olsa olsa ilginiz sosyal medya küfürbazlarının yüzeyselliğine eş değer bir takıntıdır Çünkü bugünkü anlamıyla göç olgusunu anlayabilmek için siyaset bilimi, tarih, sosyoloji, psikoloji, hukuk, coğrafya gibi disiplinlerin hepsine birden ihtiyaç duyma zorunluluğumuz vardır.

            Bu konuyla ilgili epeyce çalışma yapıldığına şahit olmak sevindirici.(Örneğin Uşak Üniversitesi Göç Araştırmaları ve Siyaset  Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği’nin 6.maddesini ‘’uygulamaya’’ yaptığı vurgu nedeniyle değerli buluyorum)  Diğer akademik çalışmaların da, kavramsal çalışmalarla birlikte  pratik hayattan alınmış ve uygulanmış sığınmacı örnekleriyle konuyu zenginleştirmesi beklenir ki; şehir efsaneleriyle zehirlenen Suriyeli veya Afganlı düşmanlığı sosyal medya cehaletinin insafına terkedilmiş olmasın.

             Ülkemizdeki göçmenler(aslında 2006 tarihli  Resmi Gazetede yayımlanan İskân Kanununa göre bu insanlara göçmen diyemeyiz. Çünkü kanun Türk soyundan gelme ve Türk kültürüne bağlı olma şartını getiriyor. Başlıkta ki parantez ünlemi odur) Savaşın tahrik ettiği can pazarı bu insanları, seçeneksiz bırakmış ve bir yerlere  sığınmaya zorlamıştır. Yani ekonomik konforu hedef alan bir seçim yok ortada.

             Sığınmacılara hayatı kolaylaştırıcı disiplinler içinde  psikoloji, merkeze yerleşir kanaatindeyiz.(’’Mültecilerin göç alan ülkeye yerleşmelerinde ve uyumundaki başarı ve başarısızlıkları o ülkedeki hükümetlerin ve toplumun tutumlarına, göçmenlere destek programlarına ve göçmenlerin fiziksel ve ruh sağlıklarına yönelik kolaylaştırıcılara bağlıdır. (Sue 1977)’’Dünyada göç ile ilgili çok sarsıcı deneyimler yaşanmasına rağmen Türkiye’de benzer bir süreç yaşanmamıştır. Bunun  sosyal, kültürel ve siyasal sebepleri olduğu söylenebilir .Zübeyit GÜN-Türk Psikoloji Bülteni sayı:38 sf.27)

            Son 4-5 yıldır sataşma, aşağılama, küçümseme hatta hakarete varan psikolojik saldırıların küçük çaplı fiziki şiddete dönüşmesinde Ümit Özdağ gibi değil sığınmacı, ülkemiz insanını bile sevme nimetinden mahrum siyasi figürlerle, kurucu iradenin eğitim yoluyla beslediği Batı ajandalı Yahudi tipi milliyetçilik anlayışını saplantıya dönüştürmüş tiplerin sosyal medyadaki duruşlarının etkisi büyük olmuştur.

              Mültecilerin ülke ekonomisine yaptıkları katkı, ticari hayata getirdikleri canlılık  (örneğin sadece Gaziantepte Suriyeli iş insanlarının yaptığı 4 milyar dolarlık yatırım )ve sanayide ağır işleri yüklenimdeki tasarruf gibi maddi ve manevi getirileri hiç görmemezlikten gelerek sadece Batı ezikliğinin verdiği kompleksle Suriyelilerin şahsında kibirlerinden (!) dolayı tepeden baktıkları Arap toplumuna saydırdıkları şuur altı hezeyanlarının neye tekabül ettiğini biz, onları Mekke ve Medine hatıralarından  tanıdığımız Falih Rıfkı Atay kadar tanıyoruz.    

            Yazı uzadığı için kapatacakken İngiliz  Daily Expres’de bir yorumun ‘’Erdoğan’ın, mülteci konusundaki ilkeli duruşu ,siyasi çıkarlardan kaçınması ve mültecileri tamamen güvende olana kadar ülkelerine geri göndermeyi reddetmesi, onun insani değerlere olan sarsılmaz bağlılığının altını daha da çiziyor’’ tespitiyle yazının ikinci paragrafı bire bir örtüştüğü için böyle kapatayım istedim.  Gazete yorumun sağına ’İlk turda salladık, ikinci turda kazanacağız’’ diyen ve insanı gülümseten K.Kılıçdaroğlu reklamı koymuş. Selamlar.                   

 

Umut

Futbol takımları sezona başlarken, yapılan ilk toplantıda hedef belirler. İlk hedef, genelde  başarı sıralamasında nerede olunmak istediğidir. Tabi ki herkes başarılı olmak ister, ancak bunu çok azı başarabilir. Sonraki konu transfer çalışmalarıdır. Takımda; kalacak, gidecek oyuncular, teknik ekip ile istişare edilir. Onun raporu doğrultusunda takım oluşturulur. Bu açıdan, kendi kararlarını yönetime uygulatanlar ve yönetimin kararına saygı duyup, elindeki ile yetinenler olarak 2 sınıfta toplayabiliriz. Transfer, günümüzde takımların olmazsa olmazı durumunda bulunuyor. Ortalama yaş, alt yapıdan alınacak potansiyeli olan oyuncular, gidenlerin yerine, daha iyisi yâda daha verimlisi, tecrübesi ile takıma etki yapacak oyuncu, lider vasıflı oyuncular ve kendi özgü yetenekleri ile takım olgusunu bozmayacak oyuncular konuşulur. Son 2 sezonda Konyaspor’da giden ve gelen oyuncuları karşılaştırma yaptığımızda aslında bugünlerin geleceğini görmek çok zor değildi. Sezon başında teknik ekiple yukarda yazdığım, herkes tarafından bilinen, genel konuların konuşulduğunu sanmıyorum…

Ligin ilk 4 haftası 2 beraberlik 2 galibiyet ile 8 puanla 2.sıraya yerleşince, takımımızın iyi yolda olduğunu düşünenler çoğunluktaydı. 5.Haftada gelen ilk mağlubiyetin ardından, bunun yol kazası olduğu yönünde söylentiler olsa da, ben ilk günden beri yanlış takım kurulduğunu söyleyenlerdenim. Zaten bu söylemi söylemek için, futbol kehaneti falan gerekmiyor. Hakan Keleş ile anlaşıldıktan sonra kupa maçını saymazsak 5 gol yiyip, 1 gol atmış bir takımız, fakat buna rağmen benim özellikle devre arasına kadar takımdan umudum arttı…

Trabzon maçında oynanan oyun aslında çok kaliteli bir oyun değildi. Girilen pozisyonları değerlendirme yeteneğimiz olsa zaten şuan itibariyle düşme potasının bir basamak üzerinde olmazdık. Beni umutlandıran takımın aynı takım olmasına rağmen, önceki saha içi yönetimi anlayışından farklı gördüğüm özellikler oldu. İlk olarak Konyaspor ısıran takım hüviyeti kazanmaya başladı. Bu hocanın takıma yaptığı artı. Prip,Moreno hatta Cicaldau performansında olumlu gelişmeler var. Takım artık skoru kabullenmiyor ve bunun için savaşıyor. Futbolda zaten 2 önemli olgu savaş ve estetiktir. İşin estetik boyutunda hala sıkıntılar var normaldir.

Gelelim Trabzon maçına, ilk olarak Trabzon takımıyla bir benzerliğimiz var iki takımda sezona başladığı hoca ile devam etmiyor. Bu bizim açımızdan bu maç özelinde daha olumluydu. Geçtiğimiz hafta Trabzonspor’un Fenerbahçe’ye yaptığını, bu hafta Konyaspor Trabzon’a yaptı dersek yanlış olmaz. Neydi o, topu rakibe ver ön alanda baskı yap, kaptığın toplarla pozisyon üret, İlk yarıya baktığımızda, Trabzon tarafının neredeyse akılda kalan bir akını bile yok! Peki, biz bu sistemi her maç yapabilir miyiz? Elbette hayır! Trabzon takımı ota alanda çift6 ile oyuna başladı. Kaleci, Geri dörtlü ve orta alanı pas oyununa müsait oyuncular değildi. Rakibiniz size topu verdiğinde, ona baskı yapabilmek için pas oyunu yaparsınız topu kanatlara yayarsınız. Konyaspor bu pas oyununu engelledi. Muric ve Moreno’nun etkili oyunu ile kanat beklerini çıkartamadıklarından Konyaspor topu kapma süresi ve pozisyona çevirme süresi oldukça kısaldı. Ancak kadro kalitesi dediğimiz olayın devreye girdiği bu nokta da, Konyaspor golü bulabilse hiç kimsenin beklemediği bir skorla buradan ayrılabilirdi. Çıkarken kaptırdıkları toplara arka alanda verecekleri büyük boşluklarla gol şansı artacaktı. Gol gelmeyince, işlerin ikinci yarı kulübe zenginliğinden çok daha zor olacağını tahmin etmek zor olmasa gerek!

Abdullah Avcı, devre arasında Berat’ı oyundan alıp Bakasetas ile pas kalitesini, sonraki değişiklikler ile takım kalitesini de arttırdı. Calvo geldiğinden beri bu kadar şanssız bir hafta geçirdi mi inanın bilmiyorum. 6 Pasın içinden direği nişanladı. Yenilen ilk golde istemsizce Onuachu’ya asist yaptı. İkinci golde, iki pozisyonda da ofsaytı bozan isim oldu. Bizim kulübe belli ama Hakan Keleş’in değişikliklerini de biraz incelemek gerektiğini düşünüyorum. Hocam takım 1-0 geriye düşmüşken, bu zamana kadar, gol yükünü çeken adamı, etkisiz görünse de çıkartman hataydı. Öne geçse bu değişikliği anlarım. Oliveira’yı almak doğru hamleydi. Ancak sistemi değiştirip 2 forvetle devam etmesi gerektiğini düşünüyorum. Bitime 1 dakika kaldığında, genelde galip takımlar değişiklik yaparlar. Bu yüzden bu hamlelere de anlam veremedim. Sevgili Cihan Aydın’a değinmeden, maç yazısını yazmanın manası olmazdı. O kadar yıldır, maç izler, kendimce analiz yapar, görebildiklerimi aktarmaya çalışırım. Ama hayatımda ilk defa vakit geçiren hakem görüyorum. Kariyerinde hep enteresan şeyler olan bu arkadaş daha önce, bir takımımızın 3 golünü iptal ederek, bir penaltı hediye etmişliği, başka bir maçta eski bir milletvekilinin sahaya girip kendisine saldırması, daha çok alt liglerde oyuncuları azarlama, yanlış kartlar gösterme gibi garip durumları olmuştur. Tarafsız gözle 90 dakikayı izleyin demek istediğim çok daha net anlaşılacaktır. Hakemlik ev sahibinin ve daha iyi kadrosu olanın yanında olmak mıdır? Adil olmak mıdır? Maç özetinden bu durumu anlamak zordur. Milli aranın ardından Fenerbahçe maçına kadar maksimum puanlara ihtiyacımız var. Lige tutunma ve yukarı tırmanma adına bu 3 maç çok çok önemli. Ancak dedim ya benim umudum var.

Maçın sözü Umut, hiç bitmeyen bahar mevsimidir. İçine kar da yağar, fırtına da kopar ama çiçekler hep açar.

 

Aykut hoca ve Ali Turan

Uzun süredir spor yazısı kaleme almamıştım. Ancak izlediğim Beşiktaş maçı bana bu yazının yazılmasını adeta mecbur etti.

Beşiktaş karşısında en tecrübesiz futbolcu olarak ilk 11’ de sahaya çıkan Mücahid’e varıncaya kadar 85 dakika boyunca çok iyi mücadele eden bir Konyaspor vardı.

Evet takımımız oyun olarak istediğimiz kıvamda değildi, istenilen şekilde pozisyonlara giremiyordu ama nihayet karşımızdaki takım Beşiktaş’tı ve ona ezilmeden mücadele ediyordu.

Yediğimiz iki gole de cevap veren ve son dakikalara beraberlikle giren bir Konyaspor vardı sahada…

Ne olduysa oldu. Her şey Ali Turan’ın son 8 dakika içinde oyuna girmesiyle oldu. Ali Turan’ın gireceğini görünce hemen eyvah dedim. Olacaklar içime doğmuştu sanki. Zira Ali Turan daha önceki maçlarda defalarca hatalar yapmış, buna rağmen kadroda sürekli yer almış bir oyuncu idi.

Ali Turan oyuna girdikten sonra kritik noktalarda iki defa topla buluştu. İkisinde de hata yaptı.

Birisinde 6 pas içinde düştü, top boşta kaldı. Orada bir Beşiktaşlı futbolcu olmaması durumu kurtardı. Şayet o bölgede bir Beşiktaşlı oyuncu olsa idi o pozisyonda da golü yemiştik.

Son dakikaya girilirken yaptığı hata affedilir gibi değil. Daha önceki maçlarda yaptığı hatalar da affedilir cinsten değildi ama her nedense Aykut hoca bir ders vermek yerine sürekli kadroda yer vermeyi tercih etti.

Ta geçen sezon Ali Turan’dan bir yarar sağlanamayacağını birkaç kez yazmıştım. Bu maça girerken eyvah demem boşuna değildi. Bunu ben görebiliyorken, bunu herkes görebiliyorken şayet Aykut hoca göremiyorsa tekrar bir değerlendirme yapmasında fayda var.

Bunun bir hata olduğu kasti olmadığı söylenebilir. Kasti olsa zaten yapılan ihanet olur. Bizde kasti olduğunu söylemiyoruz ama bunca hatasına rağmen bir oyuncuya bu kadar şans verilmesi çok fazla…

Adam dışarıda bir beklesin. Maça tekrar çıkmaya iştiyak duysun. Hatalarını gözden geçirsin. Kendini düzeltsin. Olumlu gelişme olursa hak ederse tekrar kadroya girsin.

Bütün hatasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kadroda yer almaya devam ederse o da kendini gözden geçirme fırsatı bulamaz ve hatası gittikçe büyür. Nihayet böyle oldu. Bu futbolcuyu kazanmak değil kaybetmektir.

Sonuçta takıma yazık oldu. Konyaspor’umuza yazık oldu. Konya’mıza yazık oldu. Emeklere yazık oldu.

Konyaspor; 3 maç içerde, 3 maç dışarda olmak üzere son 6 maçtır kazanamıyor. Son 6 maçta, 2 yenilgi, 4 beraberlikle sadece 4 puan toplayabildi.

Artık olan oldu. Bundan sonra toparlanma zamanı. Aykut hocanın Konyaspor’u daha önceki şanlı günlerine geri götürmesini canı gönülden arzu ediyor, bekliyoruz. Başarılar Konyaspor.

Annelik

Geçen gün komşum Huriye teyze ile sohbet ederken bana başından geçen ilginç bir olayı anlattı. Olay baya bir ilgimi çekti…
Bende bu ilginç olayı sizlerle paylaşmak istedim…
İlgimi çekti diyorum çünkü son günlerde yaşanan bazı olaylarla zihnimde ilişkilendirmeme neden oldu bu olay…
İki hafta önce komşum evlerinin bodrum katında hamile bir kedi görmüş iki gün sonrada mutfağın penceresinin önünde gün boyunca aynı kedinin doğum yapmış olduğunu ve sürekli miyavladığını görünce de herhalde karnı aç ondan diye düşünmüş…
Neyse o günün akşamı arka odada bulunan kapağı açık kalmış dolabın içinden el yüz havlusu alacakken bir şeylerin hareket ettiğini fark edince korkmuş ve hemen eşine haber vermiş…
Eşi de gelip bakmış birde ne görsün dört tane yeni doğmuş birkaç günlük kedi yavruları…
Tabi çok şaşırmışlar bu duruma nereden nasıl geldi bunlar buraya diye…
Çok geçmeden anlamışlar ki; kedi bodrum katta doğum yapmış komşum evde yokken de hava alması için açık bırakılan mutfağın camından yavrularını daha güvenli bir yere yani o dolabın içine taşımış…
Camın kapalı olduğunu görünce de resmen açın camı diye yalvarmış yavruları için…
Lafa gelince de hayvan işte der geçeriz…
Hayvan da olsa insan da olsa annelik evrenseldir…
Anneliğin dini dili ırkı insanı hayvanı olmaz annelik bambaşka bir şey…
Tabi insan, üstün olarak yaratılmış varlık. Annelik ise bu üstünlüğünde üstünde ama şu sıralar bunu unutmuş ve bir kedicik kadar olamayan anneleri de görmek mümkün toplumda…
Ne demek istediğimi az çok anlamışsınızdır…
Anne var adı hayvan ama yavruları için çırpınan. Anne var adı insan ama yavrusunu sokağa bırakan. Birde anne var oda insan evladı olmayanın karnını doyuran…
Evet, Nisa Mihriban bebekten bahsediyorum…
Tamam, olayın iç yüzünü bilmiyorum günah almak da istemem ama ne olursa olsun bu bir caniliktir bunun başka bir açıklaması yok…
İnsan ne kadar çaresiz olursa olsun bu caniliği bu bahaneyle örtbas edemez…
Bu ülkede bir otorite var, bir sosyal devlet var. Devlet vatandaşını böyle bir caniliği yapmaya asla mecbur bırakmaz…
Zira devletin himayesinde bulunan nice yavrucaklar var nice anneler var…
Buna rağmen Nisa bebeğin yaşadığını yaşayan birçok bebek var olmaya da devam ediyor ne yazık ki…
Ana babanın hatasını günahsız yavrucaklar çekiyor olan onlara oluyor…
Herkes evlat sahibi olabilir lakin gerçek anne baba olmak hele hele gerçek annelik bambaşka bir şey…
Allah ıslah etsin böylesi anneleri diyorum başkada bir şey demiyorum diyemiyorum…
Ama şunu da söylemeliyim ki; toplumda ahlaki düzen bozulmaya devam ettikçe insanı insan yapan vicdan, merhamet, edep en önemlisi de Allah korkusu yok olup gidiyor maalesef…
Allah sonumuzu hayretsin ne diyelim…

TE’VÎLÂTܒL-KUR’AN’ ın Türkçeye Tercümesi’nden NOTLAR -11-

10. CİLT’ten Notlar 

* “Firdevs” Bir izaha göre Rumca bir kelime olup bahçe dernektir. Allah (c.c.) cenneti değişik isimlerle anmıştır. Bunlardan bir kısmı Adn, Naîm, Me’vâ, Firdevs’tir. [İsimleri çok olmakla birlikte] gerçeklikte cennetler tektir. Çünkü “Adn”  kelimesi ikamet yeri demektir. Naîm, verilen nimet, Me’vâ da aynı şekilde ikamet yeri demektir. Sonra Firdevs, Adn, Me’vâ bunlar naîm, yani nimetlerdir. Bazı rivâyetlerde Hz. Peygamber’den (s.a.) şöyle hadis nakledil­miştir: “Firdevs, cennetin en yücesi, tam ortası ve en güzel yeridir”. Eğer bu rivâyet sabit ise o, bahsedildiği gibidir. (s.20)

* Allah’ın insanı yaratmış olmasının sadece ölüm için değil “Sonra da kıyâmet gününde tekrar diriltileceksiniz” [Mü’minûn, 23/16] buyruğunda bildirildiği üzere hesaba çekmek amacıyla diriltmek için olduğunu söyleriz. (s. 28)

* “Heyhâte heyhâte” [Mü’minûn, 23/36] bir işin olmasının uzaklığını ve inkârını ifade için kullanılır ve “uzak ki ne uzak!” yani asla olmayacak iş demektir. (s. 42)

* Resûller de diğer insanlar gibi emir ve yasaklarla imtihan edilirler. (s. 50)

* “Verdiklerini, Rablerine dönecekleri inancından dolayı kalpleri ürpererek verenler…” [Mü’minûn, 23/60] Bu âyette şöyle bir işaret de vardır: Nasıl ki günah işleyen günahından ötürü korku içinde olursa, taat içinde olan da itaatinde Allah’tan bir korku içinde olur. Hz. Âişe’den (r.a.) bu yönde bir rivâyet bulunmaktadır. O bu âyeti Hz. Peygambere (s.a.) sormuş ve “Bu âyette sözü edilenler içki içenler, hırsızlık yapanlar ve zina edenler midir?” demiştir. Hz. Peygamber cevap olarak: “Ha­yır! Onlar oruç tutanlar, namaz kılanlar, sadaka verenler ancak bu halde iken yaptıkları ibadetlerin kabul edilip edilmediği konusunda kaygı duyanlardır. Onlar hayır işlerde yarışırlar!” buyurmuştur. “Kalpleri ürpererek” anlamına gelen kavl-i celîlin bu şekilde değil de, “Kalpleri, Rab’lerine ne ile/nasıl döne­cekler, saîd olarak mı yoksa şakî olarak mı? diye korku içinde olurlar, şeklinde yorumlanması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. (s. 57)

* Bazıları şöyle demişlerdir: “Berzah”, iki sûra üfleyiş arasında olan zamandır. Bazıları da “Berzah” ölüm ile yeniden dirilme arasında geçecek olan zamandır, demişlerdir. Bu, Kelbî ve Katâde’nin görüşleridir. Mücahid ise şöyle demiştir: Berzah, ölüm ile dünyaya yeniden dönme arasına konulan engeldir. İbn-i Kuteybe ve Ebu Ubeyde ise şöyle demişlerdir: Berzah, dünya ile ahret arasında olan dönemdir. Onlar İki şey arasında kalan her şey berzahtır, demişlerdir. Ebû Avsece: “İki sınır, yani dünya ile ahiret arasında kalan zamana berzah denir demiştir. Yine o, berzah, düz araziye denir demiştir. Berzahın aslı, hâciz, yani iki şeyi birbirinden ayıran engel demektir. (s. 87)

* Kabir azabının hissedilmesi uyku halinde iken vücuttan ayrılan idrak edici ruhun (nefs-i derrâke) bir halet-i ruhanîye şeklinde hissetmesi olup, insanın biyolojik canlılığını sağlayan ruhun hissetmesi şeklinde değildir. Bu aynen uyku halindeki birinin rüyasında kendisini bir belâ ve sıkıntı içinde gör­mesi ve şiddetli korku içinde olması ve kendisini daha önce bilmediği, hakkın­da bir haber duymadığı bir mekâna atılmış görmesi gibi olur ve onda canlıların belirtileri olur. Buna göre kabir azabının insana hayat veren biyolojik canlılık anlamına gelen ruh ile değil de eşyayı idrak edici/kavrayıcı ve hissedici ruh ile olması söz konusudur. (s. 96)

* Allah, her ne kadar iki cihanda da mâlik ise kendisini özellikle “Din gününün sahibi” [Fatiha, 1/4] diye nitelemesi, o gün mülkünde hiç kimsenin kendisine ortak çıkmasının söz konusu olamayacağı içindir. Dünyada iken mülkte ortaklığa yeltenenler olabilir. Ama o günde mülkün sadece ve sadece O’na özgü olması böyle bir nitelemeyi hikmetli kılmıştır. (s. 99)

* “Bağış­lasınlar, hoş görsünler” [Nûr, 24/22] mealindeki beyanla [yüce Allah] affetmeyi ve görmezden gelmeyi, bağışlamayı ona [Peygamber aleyhisselâma ve ona inanlara] emretti. Yani size kötülük yapanın yaptığını unutun ve bağışlayın, hatta onun yaptığı kötülüğe karşı sizin onu bağışlamanızı da anmayın, onun hatasından bahsetmeyin. Çünkü affın belirtilmesi başa kakmak gibi gö­rülmüştür. Tıpkı şu ilâhî beyanda olduğu gibi: “Sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın.” [Bakara, 2/264] Çünkü başa kakma ve bu şekilde in­citme sadakayı boşa çıkarır. (s. 151)

* İktidarsız ya da iğdiş edilmiş olsa bile bir erkeğin yabancı bir kadınla baş başa kalması caiz değildir. ( 173)

* Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Ey gençler topluluğu! Sizden evlenmeye gücü yeteniniz hemen evlensin! Çünkü o gözü daha iyi sakındırır ve iffeti daha iyi korur. Kimin de gücü yoksa o zaman oruç tutsun. Çünkü oruç onun için kalkan olur.” Yine rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) Hz. Ömer’e “Kızlarını ne yaptın?” dedi. “Onlar yanımdalar yâ Resûlallah!” diye cevap ver­di. Hz. Peygamber “Onlar ergenlik yaşına geldiler mi?” dedi. O, “Evet!” dedi. Hz. Peygamber “Sen onlardan birini dengi olan birinden alıkoyar ve evlenme­sini geciktirirsen mutlaka her gün sevabından bir kırat eksilir!” buyurdu. Bazı haberlerde de şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Bir kimsenin çocuğu evlilik çağına gelir ve onu nikâhlama imkânı da bulunur, buna rağmen onu evlendirmez de çocuğu bir günah işlerse günah aralarında ortak olur.” (s. 179)

* Zenginlik ve bolluk fesada, darlık ve yoksulluk da fesattan alıkoymaya sebep olabilir. Yahut bunlardan birinin diğerine üstünlüğü konusunu hiç ele almamak gerekir. Zira her ikisi de kulların kendisi ile sınandığı hallerdir: Şunlar fakirlik ve darlık yüzünden sabır ile ötekiler de zenginlik ve bolluk yüzünden şükür ile sınanmaktadırlar. Bu itibarla bunlardan birinin diğerine üstünlüğünü konuşmak lüzumsuz bir kelâm etmektir. (s. 183)

* Mümin, kendisine fitnelerden hiçbir şey dokunmadan ecir kazanabilir, bazen da fitnelerle imtihan edilir de Allah onu sabitkadem kılar. O şu dört hal üzere bulunur. Belâya mâruz kalırsa sabreder, verilirse şükreder, söyledi mi doğru söyler, hükmetti mi adaletle hükmeder. O diğer insanlar arasında ölülerin kabirleri arasında yürüyen bir diri gibidir. Nur üstüne nur. O beş nur içinde döner dolaşır; sözü nurdur, ilmi nurdur, girişi nurdur, çıkışı nurdur, kıyamet gününde cennete varışı nurdur. (s. 192)

* Kâfirler kıyamet gününde yüzüstü kapanmış halde, sürünür bir vaziyette olacaklardır. Müslümanlar ise ayakta, dik ve düz halde yürüyor olacaktır. (s. 213)

* Bazı fakihlerimiz Ebû Hanîfe’nin ihtilam olmaması halinde ergenlik yaşının on sekiz olarak belirleme şeklindeki görüşünü destekleme bağlamında şöyle demişlerdir: Çünkü oğlan çocukların­da ihtilam olma ortalama on beş yaşına ulaşmaları halindedir. Onlar belki bu yaştan önce ihtilam olurlar, belki de ergen olmaları bu yaştan daha sonra olur. Mâruf olana göre âlimler on iki yaşından küçük olanların ihtilam olmama­sı, on iki yaşına ulaşınca da ihtilam olmasının ihtimal dâhilinde kabul ettiler. Bu durumda ihtilaf edenler arasında ortalama yaş olarak kabul edilen on beş senenin üzerine, on iki yaşında ergen olma ihtimaline binaen nasıl ki üç sene ilâve varsa üç sene eklediler. [Yani en son 18 yaş dediler.] (s. 229)

* Yoksul ve ihtiyaç sahibi biri peygamberlik görevine liyakatte zengin ve varlıklı kimselerden daha elverişlidir. Çünkü insanlar zengin, mülk ve saltanat sahibi kimselere zaten tâbi olurlar. Eğer Hz. Peygamber (s.a.) zengin, varlıklı, mülk ve saltanat sahibi biri olsaydı o takdirde sırf Hakka hak olduğu için uyanlarla araları ayırt edilemezdi. Fakir ve kendisi muhtaç biri olması halinde bu ayırım kolaylıkla yapılabilir. Ancak sahip olduğu mal mülk ve saltanat peygamberliğinin alâmeti ise -Dâvûd ve Süleyman peygamberlerde olduğu gibi- o takdirde hükümranlık -duasında da olduğu gibi- onun risâletinin mucizesi olur. “Rabbim!” dedi, “Beni bağışla; benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver bana.” [Sâd, 38/35] (s. 255-256)

* İlim öyle bir izzettir ki onunla zillet asla bir arada bulunmaz. O, sahibine asla horlanma ve kahır getirmez. (s. 268)

* Yüce Allah kâfirlerin amellerini bir keresinde savrulmuş toz zerrecikleri, bir defasında kül, bir defasında serap, başka bir yerde kuvvetli yağmurun üzerindeki toprağı silip süpürdüğü yalçın kayaya benzetmiştir. Buna mukabil müminlerin amellerini de sabit, sağlam ve benzeri niteliklerle anlatmıştır. (s. 274)

* “Aksine onlar, başka değil, hayvan sürüsü gibidirler.” [Furkan, 25/44] Bazıları dediler ki: Onlar [kâfirler] hayvanlar gibidir, çünkü onların bütün kaygıları aynen hayvanların kay­gıları gibidir; yemekten ve içmekten başka bir şey düşünmezler, bunun dışında başka bir dertleri yoktur. Hayvanların akıbetleriyle ilgili herhangi bir düşün­celeri yoktur. Buna göre kâfirler bu yönden aynen hayvanlar gibidirler. “Hatta tuttukları yol bakımından daha da sapkındırlar.” [Furkan, 25/44] Birtakım yorumcular “daha sapkındırlar” ifadesi hakkında dediler ki: Çünkü hayvanlar Rablerini ve yaratıcılarını bilir, O’nu lisân-ı hal ile anarlar, oysa kâfirler ne Rab’lerini tanırlar ne de O’nu anarlar. Yahut “onlar daha sapkındırlar” çünkü çocuk edinme, şerik (ortak) isnadı gibi Allah’a lâyık olmayan birtakım yakıştırmalarda bulunurlar, ibadette O’na başkalarını ortak koşarlar. Oysa hayvanlar bunlardan hiçbir şeyi yapmaz, bu itibarla onlar kâfirlerden daha üstündür. Bazıları dedi ki: “Onlar daha sapkındırlar” çünkü hayvanlar yola sokulduğu zaman yol boyunca gi­derler, oysa kâfirler kendilerine hidâyet edilip doğru yola çağrıldıkları halde hidâyeti bulup da yola girmezler, davete icabette bulunmazlar. Bu itibarla onlar daha sapkındırlar. Yahut şöyle denir: “Onlar daha sapkındırlar” çünkü kâfirler hem kendileri saparlar hem de başkalarını yoldan çıkarıp saptırırlar, oysa hay­vanlar öyle değildir. (s. 291)

* Yağmura rahmet denilmesi, Allah’ın rahmetinin eseri olması sebebiyledir. Aynı şekilde cennete de rahmet denilmektedir, çünkü oraya giren ancak O’nun rahmetiyle girecektir. (s. 294)

* “Yine anılan o iyi kullar, asılsız şeylere şahitlik etmezler.” [Furkan, 25/72] Bazıları dedi­ler ki “lâ yeşhedûne’z-zûra” yani “asılsız şeye şahitlik etmezler”  cümlesinden maksat “zûr” mekânına uğramazlar demektir. “Zûr” ise müziktir. Buna göre âyet “onlar müzik icra edilen mekânlarda bulunmazlar” anlamındadır. Bazıları da şöyle yorum­lamışlardır: “Zûr”a şahitlik etmezler, “Zûr” da yalan demektir. Buna göre âyet “Yalancı şahitlik yapmazlar” anlamındadır. (s. 318)

* Hasan-ı Basrî dedi ki: Vallahi bir Müslüman kul için çocuklarını, çocuklarının çocuklarını ve yakınlarını Allah’a itaatkâr görmekten daha sevimli bir şey yoktur. Ve dedi ki: Onları Allah’a itaatkar görürüz de buna sebep gözlerimiz aydın olur. (s. 320)

* Bazı müfessirler şu açıklamayı yapmıştır: Firavun, [Hz. Musa’ya iman eden sihirbazların] ellerini ve ayaklarını kesmek, asmak gibi tehdit etmiş olduğu işkenceden bir kısmını onlara fiilen uygulamıştır. Ne var ki âyette onlara yönelttiği tehditleri gerçekleştirdiğine dair bir açıklama bulunmamaktadır. O yüzden biz yalana düşme korkusuyla bu gibi açıklamalara girmiyoruz. (s. 344)

* “Ezlefekallah”, Allah seni kendisine yakın etsin anlamındadır… “ez-Zülef” konaklar ve menziller demektir. Çünkü konaklar yolcuyu gideceği yere yaklaştırır. (s. 348)

* “Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır…” [En’am, 6/160] Bu beyanda “Kim iyilikle gelirse” denilmiş, “Kim bir iyilik işlerse…” denilmemiştir. Bu da belirttiğimiz gibi amellerin makbul olabilmesi için kişinin dünyadan tevhit üzere göçmesi, işlediği hayırları bozmaması şartı olduğunu gösterir. (s. 358)

* “Mercum” taşlanarak öldürülen demektir. Öldürmenin en şiddetlisi recimdir. (s. 367)

* Peygamberler, Allah’ın izni olmadan, helak olmaları için kavimlerine beddua etmezler. Görmez misin ki, Allah, Yûnus peygamberi kendisinden izin almadan kavmi arasından çıkıp gittiği için azarladığını bildirmiştir. O, izinsiz çıkması sebebiyle azarlandığına göre, bir peygamberin kavminin helak olması için izinsiz bir şekilde beddua etmesi muhtemel değildir. (s. 367)

* “Va’z” işin sonunun nereye varacağını kâh korkutarak kâh müjdeleyerek bildirmek, öğüt vermek demektir. (s. 375)

* Musa kıssası ve diğer peygamberlere ait kıssalar kitapta [Kur’anda] değişik yerlerde farklı lafızlarla, değişik şekillerde, bir takım takdim ve tehirlerle anlatılmıştır Bundan da maksat şahitlik, bilgi aktarımı vb. konularla ilgili pek çok ahkâmda lafızların harfi harfine korunmasının gerekmediğinin, aktarırken mananın korunmasına odaklanmak gerektiğinin anlaşılmasıdır. (s. 416)

* Kendisine bir haber gelen kimsenin görevi, o konuda –haberin yanlış ya da yalana ihtimali bulunması halinde- hak ve hakikat ortaya çıkıncaya kadar beklemesidir. (s. 440)

* Yüce Allah’ın nesneleri var edip bu âleme bahsedilen faydala­rı yaratması, ayrıca bütünüyle bu âlemi yaratması insanları sınamak içindir; bundan dolayı onlara emirler vermekte, birtakım yasaklar getirmektedir. Son­ra sonucu almak için onlara bir âhiret (akıbet) âlemi tayin etmiş ve orada itaat edeni ödüllendirecek, isyan edeni ise cezalandıracaktır. Eğer böyle bir akıbet (sonucun alınacağı öbür dünya) olmazsa o zaman bütün bu yaratmalar abes olurdu ve hiçbir hikmeti olmazdı. Çünkü bir binayı yapan, ondan elde etmek istediği bir yarar olmaksızın sırf onu yıkmak ve yok etmek için yaparsa, o za­man yaptığı işi hikmetten uzak ve tamamen anlamsız olurdu. Aynı şekilde evrenin yaratılması da böyledir. Eğer amaçlanan bir akıbeti olmayacaksa o da hikmetten yoksun ve anlamsız olacaktır. Âyetler, onlara inananlar ve tasdik edenler içindir. Onlara inanmayan ve tekzip edenler için ise lehlerine değil aleyhlerine âyetler olacaktır. (s. 487)

* Biz Allah’ın belirttiği üfleme, sûr gibi şeyleri şudur ya da budur diye açıklama yoluna gitmiyoruz. Ya da onun şu ya da bu olduğuna işaret anlamına gelecek bir söz de etmiyoruz. Ama bun­larla ilgili olarak Hz. Peygamber’den bir açıklama (tefsir) gelmişse o takdirde o doğrultuda açıklama yapılır. Hem bu, ameli gerektiren bir konu da değildir ki bundan dolayı onun sıhhatini ya da çürüklüğünü ortaya koyma külfetine girelim. Bu sadece tasdiki gerekli olan bir haberdir. Bu itibarla “nefh”, yani üf­leme ve sûr hakkında nasıl geldi ise öyle kabul ediyor, onları açıklama yoluna gitmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir. (s. 489)

Üretim Bağımsızlık İlişkisi

Üretkenlik, iktisadi kalkınmanın en önemli motoru olduğu hepimizce bilinir. Meşru ve mübah olan her şeyin üretilmesi, ihtiyaç olduğu kadar aynı zamanda bir vatandaşlık görevidir. Köylünün ürettiği ürünler, şehirlinin icra ettiği ticaretler, sanayicinin çevirdiği çarklar bütünüyle iktisadi kalkınmanın bir gereğidir. 
İktisadi kalkınma, milli gelirin yükselmesine vesile olan en doğru yoldur. Milli gelirin yükselmesi, dünyadaki refahın sağlanmasına katkı sağladığı inkar edilemez. 
Her türlü üretkenlik ve iktisadi kalkınma, dünya hayatının refahı yanında ebedi hayatı kazandıracak bir yola vesile oluyorsa büyük bir nimet olur. İşte “ Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver...” ayetindeki dua bunu ifade ediyor. 
Fert ve devlet zenginliği güç, kuvvet olup adaleti, içtimai yardımlaşmayı, mütevazılığı sağlıyorsa; arkasından özellikle Allah’a kul olmayı getiriyorsa ne kadar şükretsek azdır. 
Haram yollarla yapılan veya harama götüren üretkenlik, dünyada kalacağı gibi ebedi hayatı zindana çevireceği izahtan varestedir. 
Üzerinde durulması, konuşulması oldukça önemli olan bu konu ehli tarafından daha iyi izah edileceğinden eminim. 
Aslında benim ifade etmek istediğim hedef nokta bu değildir. Şüphesiz devlet ricali, iktisatçılarımız,sanayicilerimiz bu konunun önemini çok iyi biliyorlar. Benim özellikle vurgulamak istediğim nokta iktisadi kalkınmanın bağımsızlıkla bağlantılı olduğunu söylemektir. Gücümüz varsa vatanımızı başta olmak üzere her türlü kutsalımızı müdafaa edebiliriz. Ayasofya’yı açar her türlü iç ve dış terörü önleyebiliriz. Evimizde rahat uyur normal hayatımıza devam edebiliriz. 
Güçlü değilseniz iç ve diş canavarlara yem olmaktan başka bir yol olmadığı tarihi hadiselerle ispatlanmıştır. Onun içindirki Allah cc bizi bu konuda özellikle uyarıyor. Hatta şöyle emrediyor:“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.”Enfal 60. 
Şüphesiz zaman ve zemin neyi gerektiriyorsa ona göre güçlü ve hazırlıklı olmak zorundayız. İşte güçlü olmanın yolu da iktisadi kalkınmadan geçer. Onun için Türkiye’nin her tarafında bulunan sanayici kardeşlerimize, üretici köylümüze ve güçlü olmamıza katkıda bulunan herkese müteşekkiriz. Özellikle son zamanlarda devlet ricalimizin silahlanmaya verdiği önemi takdirle karşılıyoruz. “Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır” hadisindeki mesaj oldukça önemlidir. 
Bu arada her üretici kardeşimize hatırlatmakla mükellef olduğumuz bir noktayı belirtmek isterim. Doğruluk,kalite,sözde durma,haram-helal ölçülerine dikkat etme ve özellikle Allah’a karşı kulluk görevlerimizi yerine getirme ilkelerinden ödün vermeyelim. Allah’a emanet olunuz. 

Sessizliğin Gücü (Meryem, 19/10)

Çoğaltma (Tekasür) tümörünün insanlığı sarıp sarmaladığı bir devirde yaşıyoruz.

Allah’ın bütün zamanlar için anlattığı niceliğe, sayısal çokluğa meylin en zirve örnekleri günümüzde olsa gerek.

“(Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi 'tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi.' Öyle ki (bu,) mezarı ziyaretinize (kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü.' Tekasür, 102/1-2.

Allah’ın “çoklukla övünecekler” diye eleştirdiği ahretten gafil dünyaya odaklanan insanlık sessizliğin, sakinliğin, sükûnetin gücünü unuttu.

Oysa insan; her insana, her kitaba, her gördüğü eşyaya bir bal arısı titizliğiyle yaklaşmalı ve ondan kendi gelişimi için nektar alıp alamayacağını hesap etmeli.

Alınacak nektar varsa almalı ve kendi kovanına çekilip insan/kitap/eşya dan topladığı nektarları işlemeli ve kendi özgün balını yapmalı.

O balı önce Rabbine, sonra başta insanlar olmak üzere yaratılmışların dikkatine sunmalı.

Namazda tahiyyatta tam olarak yaptığımız budur.

Kâinatın halifesi olarak, kâinattan derlediğimiz nektarla ürettiğimiz balımızı namazda tahiyyatta öncelikle Rabbimize sunarız.

Bu sebeple kişinin namazının kalitesi hayatının kalitesini belirler.

Sessizliği uzun süren insanlar iç dünyasının derinliklerine inip çıkabilen insanlardır.

Yunus Emre’nin dediği gibi: “İlim kendin bilmektir.”

İlim ordadır, irfan ordadır; hazineler insanın kendi derinliğindedir.

Oraya inemeyen, şah damarımızdan daha yakın (Kaf, 50/16) olan Yaratıcısı ile içinde buluşamayan sürekli dışarıya, dışarıya koşturan show peşinde koşan insanlar çakılla meşgul olan nasipsizlerdir.

Bakınız “sessizliğin gücü” nün yaşlı ve piri fani insana neler kazandıracağını Yüce Allah kitabında bize nasıl işaret ediyor?

“Bu (ayetlerde) Rabbinin, kulu Zekeriya'ya yönelik rahmeti hatırlatılıyor/anlatılıyor. Hani O, Rabbine gizlice seslenip şöyle niyaz etmişti: “Ey Rabbim! Doğrusu, artık kemiklerim zayıfladı, saçlarım ağardı. Ey Rabbim! (Şimdiye kadar) sana yönelttiğim duada cevapsız bırakıldığım hiç olmadı.” Doğrusu ben, arkamdan gelecek yakınlarım(ın isyankâr olmaların) dan korkuyorum. Karım da kısırdır. Bana kendi tarafından bir çocuk ver! (Vereceğin çocuk) bana da varis olsun Yakupoğulları'na da varis olsun. Ey Rabbim! Hem de onu rızana layık (olanlardan) kıl!” (Allah, şöyle buyurdu:) “Ey Zekeriya! Haberin olsun ki biz sana Yahya adlı bir oğul müjdeliyoruz. Daha önce onun adını kimseye vermedik.” (Zekeriya:) “Rabbim! Hanımım kısır ve ben de ihtiyarlığın son noktasına ulaşmış iken, benim nasıl çocuğum olacak?” dedi. (Ona gelen melek:) “Öyledir” dedi. (Fakat) Rabbin buyurdu ki: “Bunu yapmak bana pek kolay! Nitekim daha önce sen hiçbir şey değilken seni de ben yaratmıştım.” (Zekeriya:) “Ya Rabbi, bunun için bana bir belirti göster” dedi. (Allah:) “Bunun belirtisi, sapasağlam olduğun halde (üç gün) üç gece insanlarla konuşamamandır.” buyurdu.”Meryem, 19/2-10. 

Peygamber (s.a.v.), Hira mağarasında “sessizliğin gücü” ne sığındı ve yaptığı derin tefekkür, tedebbür, taakkul ve tezekkürle kendi derinliğine ulaşmış, Miraç’tan önce tam da orada Rabbi ile buluşmuştu.

Ümmetine düşen de dünyada bir virüsü gibi yayılan niceliğin/çoğaltmanın şehvetine kapılmadan “sessizliğin gücü” ne sığınmak ve kendi kovanında, kendi balına odaklanmak.

Seccadesinde, kitaplarıyla, ailesiyle daha çok zaman geçirmek, önceliklerini ihmal etmemek.

Sıla-i rahim farzdır.

Sıla-i rahim insanın öncelikle her şeyden önce kendisiyle derin tefekkürle vakit geçirmesidir.

Sonrasında “aşkın varlığı” Rabbi ile seccadede geçirdiği süreyi uzatmasıdır.

İkinci sırada sırat köprüsünü bu dünyada el ele birlikte geçeceği “içkin varlığı” eşiyle kendini tamamlamak için bolca vakit geçirmesidir.

Üçüncü sırada “taşkın varlıklarımız” çocuklarımız ile bütün ilmi-kültürel mirasımızı aktaracağımız uzunlukta ve derinlikte zaman dilimini tamamlayabilmektir.

Dördüncü sırada “taştığımız varlıklar” anne-babalarımızla onların nazik ve nazenin gönüllerini razı edecek kadar onlara süre ayırabilmektir.

Hazinelerin derinlerde olduğunu unutmayın!

Sığının “sessizliğin gücü” ne.

Önce kendinizi sonra Rabbinizi orada bulacaksınız.

 

The Power of Silence (Maryam, 19/10)

We live in an era where the tumor of replication surrounds humanity.

The peak examples of the tendency towards quantity and numerical multiplicity that God has described for all times must be today.

“Boasting of abundance (in possessions, possessions and wealth) 'detained you with passion and made you lose yourself.' So much so that (this) lasted until you visited the grave (going to the grave, until your death).' Tekasur, 102/1-2.

Focusing on the world that is unaware of the afterlife, which Allah criticizes as "they will boast in abundance", humanity has forgotten the power of silence, calmness and tranquility.

However, a person should approach every person, every book, every object he sees with the meticulousness of a honey bee and calculate whether he can get nectar from it for his own development.

If there is nectar to be taken, he should take it and retreat to his own hive, process the nectar he collects from people/books/things and make his own unique honey.

He must first present that honey to his Lord, and then to the attention of all creatures, especially humans.

This is exactly what we do in prayer at tahiyyat.

As the caliph of the universe, we first offer our honey, which we produce with the nectar we have collected from the universe, to our Lord in prayer.

For this reason, the quality of a person's prayer determines the quality of his life.

People who remain silent for a long time are people who can go deep into their inner world.

As Yunus Emre said: "Knowledge is knowing yourself."

Knowledge is there, wisdom is there; The treasures are deep within oneself.

People who cannot get down there, who cannot meet their Creator within, who is closer than our jugular vein (Qaf, 50/16), who constantly run outside and chase after shows, are the unfortunate ones who are busy with gravel.

See how Almighty Allah indicates to us in His book what the "power of silence" can bring to the old and mortal man.

“In these (verses) the mercy of your Lord towards His servant Zechariah is reminded/explained. When he called to his Lord secretly and prayed: “O my Lord! Indeed, my bones have become weak and my hair has turned grey. Oh my Lord! (So ​​far) my prayer to you has never been left unanswered.” Indeed, I am afraid that my relatives who will come after me will be rebellious. My wife is also infertile. Give me a child from your side! Let (the child you give) inherit to me and to the sons of Jacob. Oh my Lord! And make him worthy of your consent!” (Allah said:) “O Zechariah! Be aware that we give you the good news of a son named Yahya. "We have never given his name to anyone before." (Zechariah:) “My Lord! How will I have a child when my wife is barren and I have reached the end of old age? said. (The angel who came to him said:) "It is so." (But) your Lord said: “This is very easy for me to do! As a matter of fact, I created you before, when you were nothing.” (Zechariah) said: "O Lord, show me a sign for this." (Allah:) “The sign of this is that you cannot talk to people for (three days) and three nights, even though you are completely healthy.” said.”Maryam, 19/2-10.

The Prophet (pbuh) took refuge in the "power of silence" in the Hira cave and reached his own depth with deep contemplation, reflection, forethought and contemplation, and met his Lord there before the Miraj.

The duty of the Ummah is to take refuge in the "power of silence" and focus on their own honey in their own hive, without being carried away by the lust of quantity/multiplication that spreads like a virus in the world.

Spending more time on his prayer rug, with his books, with his family, and not neglecting his priorities.

Sıla-i rahim is obligatory.

Sıla-i rahim means that a person spends time in deep contemplation with himself, above all else.

Afterwards, the "existence of love" means prolonging the time he spends on the prayer rug with his Lord.

Secondly, he spends plenty of time to complete himself with his wife, his "inherent existence" with whom he will cross the Bridge of Sirat in this world, hand in hand.

The third thing is to be able to complete the time period in the length and depth in which we can convey our entire scientific and cultural heritage with our "exuberant assets", our children.

The fourth thing is to be able to spare enough time for our parents, the "beings we carry", to please their kind and gentle hearts.

Remember that treasures lie deep within!

To the "power of silence" of refuge.

You will find yourself there first, then your Lord.

 

Selçukya ve İl Halk Kütüphanesi İşbirliği

Konya’da bir marka olan, kurulduğu günden bu yana kültür alanında kendini ispat eden, özellikle şiir konusunda uzmanlaşan, her pazartesi günleri “Şiir Akşamlarıyla” edebiyat ve şiir sevdalılarının gönlünde taht kuran SELÇUKYA KÜLTÜR VE SANAT DERNEĞİ, 24 Kasım Öğretmenler gününde güzel bir etkinliğe imza attı.

İl Halk Kütüphanesi ile beraber yapılan organizasyonla Selçuklu Atatürk Anadolu Lisesinde tüm öğretmen ve öğrencilerin katkılarıyla şiir şöleni yapıldı. Okulun geniş kapsamlı Konferans salona gelen öğretmenlerimize, İl Halk Kütüphanesinin hazırladığı çiçekler takdim edildi. Program, saygı duruşu ve İstiklal Marşının okunmasının ardından Selçukyalı şairlerimiz birbirinden güzel şiirlerini okudu.

Şiir okumalarının akabinde öğretmen ve öğrencilerden şiir okumak isteyenlere söz verildi ancak ne öğretmenlerden ve ne de öğrencilerden şiir okuyacak çıkmadı. Akat iki tane bayan öğretmenin okuduğu şarkılar, ruhumuzu dinlendirdi desem yanlış olmaz.

Bu, ilk program oldu. Bundan sonra okullarda şiir ve kültür programları yapılması konusu üzerinde düşünce geliştirilip, öğrencilere şiiri sevdirme yoluna gidilecek.

Durmak yok; şiire, kültüre, edebiyat ve sanata ışık yakmaya, Konyalı şairlerimize yol açmaya, şiir şölenleriyle şiirin ve şairlerin sesini duyurmaya devam edecek Selçukya.           

Selçukya; birleştirmeye, el ele vermeye, yan yana durmaya, “birlikten kuvvet doğar” anlayışıyla hareket etmeye devam ediyor ve devam edecek.

                  Öğretmen! 

“Oku” ışığını rehber eylerler,

Aldırmaz melale can öğretmenler,

Her zaman doğruyu hakkı söylerler,

Yönelir cemale can öğretmenler!

 

Manevi hazlarla irfan öğretir,

Rahmani hızlarla iz’an öğretir,

Kur’anî sözlerle ihsan öğretir,

Yükselir kemale can öğretmenler!

 

Rengine cinsine bakmazlar asla,

Öğrenciyi narda yakmazlar asla,

Zehirli fikirler sokmazlar asla,

Girmezler vebale can öğretmenler!

 

Âdem’i eğiten Bir Eğitmendir,

Hicreti öğreten Bir Eğitmendir,

Dostluğa yönelten Bir Eğitmendir…

Ter döker helale can öğretmenler!

    Şiir Akşamları! (Selçukya)

Selçukya şiirle gönle giriyor,

Muhabbet demiyle canı sarıyor,

Bozuk düşünceyi yere seriyor,

Şiir akşamları bir başka olur!


Bütün şairlerde heyecan coşar,

Yazılar mesajlar dünyaya koşar,

Geceler gündüzler mevsimler aşar,

Şiir akşamları bir başka olur!


Söylenen şiirler hayatın özü,

Edebî sanatla süslenir yazı,

Uzun değil cümle, sözlerin azı,

Şiir akşamları bir başka olur!

İl Halk Kütüphanesine, 24 Kasım Öğretmenler gününde Selçukya ile birlikte olduğu için teşekkür ederim.  

 

Emanet

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÕZÜYLE

               Aşık Ataroğlu

 

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

Sevgili dostlar, bu muhabbetimiz de emanet üzerine olsun istedim. Nedense biz millet olarak hatta insanlık olarak bu emanet konusunu ya anlayamadık yada anlamak istemiyoruz. Bir türlü içimize sindiremedik.

Bence insanın eğitiminde en önce verilecek ders emanet olmalı. Ana dilimiz gibi emanetin ehemmiyetini öğrenmeliyiz. Annenin babanın en önemli görevi olmalı bu emanet duygusunu evladına kazandırmak. Ama tabi duyguyu kazandırmak kendi yaşantılarıyla tezat teşkil etmemeli.

Bu duygu ve alışkanlık eğitimine okullarımızda daha da şumullü olarak devam edilmeli ve kazandırılmalı.

Bir japon atasözünde derk ki " Bize bu vatan atalarımızdan miras kalmadı, gelecek nesillerden emanet aldık"

Bu pencereden bakarak vatanımız bayrağımız cumhuriyrtimiz kültürümüz(gelenek görenek örf adetlerimiz  edebiyata eserlerimiz vb.) elimizde bulunan her şeyimiz gelecek nesillerin emanetidir.

En baştan çocuklarımız oyuncaklarını kırıyorsa, okul sıralarını kirletiyor çiziyorsa okul eşyalarına zarar veriyorsa emanet eğitimini almamış demektir.

İleriki yaşlarda çalıştığı kurumlarda da aynı sorumsuzluğuna devam ettiğini düşünün. Düşünün felaket olur değilmi. Zaten de olmuyormu. Çalıştığı fabrikayı zarara uğratanlar hatta yakanlar, yine çalıştığı kurumu babasın malı sanıp kendi menfeatına kullananlar aramızdan çıkmadımı halada devam etmiyorlarmı.

Şimdi biraz da en önceye gidelim. İnsanın ilk yaratılışına. Biz kendi kendimize olmamışız bizi en güzel şekilde yaratan ve ilkimizede Adem diyen bir yaratıcımız var. O da Allah.

Ne bedenimizin var oluşunda nede Dünyanın üzerindeki emrinize verilen her bir şeyin var oluşunda bizim bir sermayemiz yok. Sermaye Onun, onun kârı bizim. Tabi zararıda bize ait.

Senin ruhunu yaratıp üzerine bu bedeni giydiren sahibin, var oluştan bu yana daima rehberler ve kullanma kılavuzlarını da göndermiş.

Demiş ki sana verilen her şey emanet gönderdiğim rehbere birde kullanma kılavuzu verdim. Rehberden bu kılavuzun içinde yazanları öğren ve daima kılavuzu yanında taşı. Dünya hayatında neyi nasıl yapacağını bu kılavuza göre yapacaksın. Gün gelecek emanetini geri alacağım hesabıda o zaman görürüz demiş.

İnsanlığın yaratılışından bu yana ilk insanı kendi kendine ve çocuklarına rehber tain ettikten sonra binlerce rehber göndermiş ve son olarak ta bizlere Hz. Muhammed Mustafa'yı(s.a.v) rehber olarak göndererek hayat ve kulluk klavuzumuz olarakta Kuranı vermiş.

Dostlar bu konuda yazılacak çok şeyler var ama ben sözü şuraya getirmek istiyorum.

Şu anda tüm Dünyayı sarsan bir Çorana virüsü var.Bütün Dünya milletleri bu virüsle kalkıyor bununla yatıyor. Haberlerin hepsi virüs üstüne. Her kafadan tavsiyeler yorumlar. Ayrıca komplo teorileri. Bundan sonra yaşantı şöyle olacakmış böyle olacakmış.

Dostlar Dünya veya yaşantı sağ kalanlar için nasıl olur kimsenin bileceği bir şey değil.İnsanların komplo teorileri varsa Allah'ın değişmez kaderi var. Allah'ın indinde her şey biliniyor ve işleyiş ona göre gidiyor.

Eee Ataroğlu sen işi bitirdin yani hiç bişey yapmıyalımmı der gibisiniz. Asla öyle bir şey demiyorum. Tabi ki üzerimize düşeni yapacağız.

Hemen kullanma klavuzumuza ve rehberimizin tavsiyelerine baktığımızda zaten çok açık .

Ne buyurmuş efendimiz rehberimiz "Bir yerde veba varsa oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba varsa da oradan da çıkmayınız"

İşte sana talimat uymalısın. Daha başka dinimiz ilim dinidir. Doktorların ve bilim adamlarının tavsiyelerine uyacağız. O zamanlar veba şimdi Corona. Geçen çağlar içinde nice virüsler, bulaşıcı hastalıklar çıkmış binlerce insan can vermiş.

Bunların hepsinden yaratan haberdar. Onun izni olmadan hiç bir şey çıkamaz. O dilemezse kimse bir şey dileyemez.

Dostlar muhabbetimizin başında konuşmuştuk ya bu beden bize emanet biz emaneti korumakla görevliyiz. Ölümün ne zaman nerde ne şekilde geleceğini bilemeyiz.

O zaman yapacağımız bütün korunmaları Allah'ın emri olarak yapmalıyız. İşte o zaman hareketleriniz ibadet hükmüne de geçiyormuş.

Vazifeni yap tevekkül et.

Haa, kendi emanetimizi korurken başkalarının emanetine de saygılı olmalıyız çünkü onunda hesabını bizden soracaklar.

Dostlar araya birde fıkra koyalımda hem düşünelim hem de birazcık gülelim.

Babayla oğlu deniz kenarına kamp yapmaya gitmişler. Çadırlarını kurup eşyalarını yerleştirmişler.

Akşama kadar yüzmüşler spor yapmışlar zamanı gelince de yatmışlar.

Gece bir ara baba uyanmış ki yıldızlar görünüyor. Hemen oğlunu kaldırmış demiş bak bakalım yukarıda ne görüyorsun bir değişiklik varmı.

Oğlu yıldızları görüyorum baba deyinca babası tekrar sormuş. Nasıl olmuş bu iş. Oğlu başlamış anlatmaya demiş , Astronomi ilmine göre yıldızlar birer güneştir onlardan galaksiler oluşur falan derken babası ensesine yapıştırmış.

Demiş ulan salak oğlum görmüyormusun çadırı çalmışlar.

Sevgili dostlar inanın çoğumuzun üzerimizdeki çadırdan haberimiz yok ahkam kesiyoruz.

Anlayan ne anlarsa anlasında ben bir ozan olarak muhabbete bir şiirle son vereyim.

Sağlıcakla kalın.

EMANET 2

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

 

Emanetin sahibi var

Odur bize en güzel yar

Yeşil ova karlı dağlar

İniş yokuş düz emanet

 

Karun kadar malın olsa

Evin Barkın altın dolsa

Hesabı var nasıl olsa

Çok emanet az emanet

 

Geçen ömrüm bunca yaşım

Elim kolum ayak başım

Dilim dişim gözüm kaşım

Aynadaki yüz emanet

 

Dört mevsim gelip geçecek

Herkes ektiğin biçecek

Onlar bir mevsimlik çiçek

Torun oğlan kız emanet

 

Ataroğlum gönül eri

Emanete ver değeri

Benim sinem yangın yeri

Ocak onun köz emanet

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Sağlam Bir İman Salih Amellerle Mümkündür

    Kurtuluşa ermek, huzur ve  mutluluğa sahip olmak için öncelikle sağlam bir İmana sahip olmak olmazsa olmaz ilkedir. Kelime-i Tevhidin gönülden tasdik edilip dil ile söylenmesi sonucunda, Salih amellerle dolu bir hayatın yaşanması gerekmektedir. İman çok önemli bir özellik olmakla birlikte, Salih amellerle desteklenmeyen İmanın korunması çok zordur. İmanla birlikte Salih amellerde gerekir. Çünkü İmanı besleyen, güçlendiren ana unsur  Salih amellerdir.

     İlâhi emirler doğrultusunda yapılan, Allah (c.c.)’ın hoşnut olacağı çalışmalara, Salih amel denir. İman’a dayanmayan çalışmaların hiçbir önemi yoktur. İman esastır, ibadetler ise İmanın güçlü olmasını sağlayan özelliklerdir. Bu hususu bir örnekle açıklamak gerekirse; Orta Okul diploması olmayan bir kişi, gayri resmi olarak herhangi bir Liseye devam etse, yapılan her sınava katılsa ve her birinde başarılı olsa, bu kişinin sonuçta Lise diploması alması mümkün olabilir mi? Elbette mümkün olmaz ve Lise diploması alamaz. Lise diploması alması için öncelikle Orta Okulu bitirmesi gerekmektedir. Aynen bu örnekte olduğu gibi İmana sahip olmadan yapılacak her güzel davranışın kazandıracağı sevap yoktur. Sadece Mü’minlerin sekiz katlı cennette takvalarına göre bulunmaları gibi yedi katlı cehennemdeki katlar arasında yer değişikliği sağlar. İman olmadığı için cehennemden cennete geçilmesine yeterli olmaz. Bu anlamda salih amellerin kabul olmasının temel şartı İmandır.

   İnsanın yaratılış gayesi kulluktur. Her an, imtihanda olduğumuzun Şuuru’unda olarak hayatımızı ahlâklı, dürüst olarak, İslâm’a uygun yaşamalıyız. Ölüm, korku, açlık, mal azlığı, fakirlik, hastalık, ve benzeri birer imtihandır. Bunlar dünya hayatının ayrılmaz parçalarıdır, hiç kimse bunlardan birisine yakalanmaktan kurtulamaz. Eninde sonunda, erken veya geç herkes ölecektir. İnanan akıllı kişi, başına gelen olumsuzluklara sabrederek, sahip olduğu imkânlara, nimetlere de şükrederek imtihan için gönderildiği bu dünya hayatını en güzel şekilde İslâm’a uygun olarak yaşayıp kurtuluşa ermeyi amaçlamalıdır. Gerçek kurtuluşa ancak İslâm’ı hayatımıza bütün alanlarda uygulamakla kavuşabileceğimizi hiç bir zaman unutmamalıyız.

    İman ile İbadet, Salih amel arasında sıkı bir ilişki vardır: İman, ibadetin kaynağı ve sebebidir. İbadet ise, İmanın desteği, gıdası ve muhafazasıdır. İbadet ettikçe, iman gürleşir, ibadeti gevşettikçe azalır. İman, kalpte parlayan bir ışık, bir mum ise, ibadet onu koruyan cam fanus gibidir. Bu ışık kaynağının bedenimizin her tarafını aydınlatması, hareket ve iş haline gelmesi iyi ameldir. Kökü İman olan İslam ağacının, meyveleri ibadet ve güzel ahlaktır. İman olmadan ibadetlerin bir yararı yoktur. İbadet olmaksızın imanı muhafaza etmek çok zordur. Hafif bir esintide sönüveren fanusu olamadan yanan bir mum gibidir. Onun içindir ki ibadetleri yaparak imanımızı sağlama almalıyız.

   Âyet-i Kerimelerde:  “İman edip iyi davranışlarda bulunanlara, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikçe: Bundan önce dünyada bize verilenlerdendir bu, derler. Bu rızıklar onlara (bazı yönlerden dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedî kalıcılardır.”

    Bu âyette, dünyada Müslüman olup güzel işler yapan ve gerçekten Mü’min olarak ahirete göçen kimselerin alacakları mükâfatlar anlatılmış, orada cennetliklere verilen nimetlerin dünyadakilere benzediğine işaret edilmiştir. Ancak, ahiret nimetlerinin dünyadakilerle aynı olduğu düşünülmemelidir. Nitekim, Buhârî’nin ‘Bedü’l-halk’ bahsinde rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Cennet ehline gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kalplerden bile geçmeyen nimetler verilir”

    “İman edip yararlı iş yapanlara gelince onlar da cennetliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.”

    “İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.” (Bakara Sûresi âyet:25,82,277)

    “İnanıp da iyi işler yapanlara gelince -ki hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz- işte onlar, cennet ehlidir. Orada onlar ebedî kalacaklar.” (A’raf Sûresi âyet:42)

    Âyet-i kerimede Yüce Allah’ın emir ve yasaklarının insan gücü üstünde ve yapılamayacak bir şey olmadığı açıkça ifade edilmekte ve Salih amel işleyenlere cennet vade dilmektedir.

    “İnanıp, iyi işler yapanları da, içinde ebediyen kalmak üzere girecekleri, zemininden ırmaklar akan cennetlere sokacağız. Orada onlar için tertemiz eşler vardır ve onları koyu (tatlı) bir gölgeye koyarız.” ( Nisâ Sûresi âyet:57)

   “Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.” (Asr Sûresi âyet:1-3) buyrulmuştur.

     İnsan’ın dünyadan beraberinde götürebileceği tek şey vardır. O da sadece amelleridir. Bu hususta Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s): “Ölen kimseyi üç şey kabre kadar takip eder; çevresi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri kendisiyle kalır. Çevresi ve malı geri döner, ameli kendisiyle kalır.” (Riyâzüs Sâlihin,c.1,No:104) buyurmuştur.

     Sağlam bir İmana sahip olup  İmanının gereği Salih amelleri yapan Mü’minlerden olmamız duası ile sıhhat ve afiyetler dilerim.

omerlutfiersoz@gmail.com

 

Avustralya'da Cuma İzni

Cuma tartışmaları, beni 36 yıl öncesi yaşadığım bir olaya götürdü. Avustralya Melbourne'de din görevlisiyim. Amerikalıların kurduğu tam kapasiteyle çalışan ve otomobil üreten Ford Motor Company’de Türk işçileri de çalışıyor.
Dini inanç ve ibadet özgürlüğüne önem veren Avustralya'da işçilerimiz, Cuma günleri Camiye gelip namaz kılmak istiyorlar lakin Ford Fabrika yönetimi mesai saatlerinde dışarı çıkmalarına izin vermiyor. Ancak, vakit namazlarını münferiden içeride kılmalarına izin veriyorlar...
Sorunu çözmek için Broadmeadows Türk İslam Cemiyetimiz devreye giriyor ve Müslüman işçilerin Cuma namazı saatinde Fabrika dışına çıkmasına izin verilmesini talep eden bir yazı gönderiyor. Gerekçe olarak da, Cuma namazının camide kılınmasının farz ve zorunlu, vaktinin de belli ve sınırlı olduğu bildiriliyor.
Fabrika yönetimi önce talebi olumlu karşılıyor fakat izin vermek için Türkiye'deki uygulamayı soracaklarını, çalışanlara orada nasıl bir düzenleme yapılıyorsa burada da aynısını uygulayacaklarını belirtiyorlar.
Büyükelçilik kanalıyla yapılan yazışmalardan sonra Ankara'dan gelen cevap herkesi şaşırtıyor:
"Türkiye Cumhuriyeti Laik bir Ülkedir. Çalışma saatleri dini kurallara göre düzenlenemez. Çalışanlar için Türkiye'de Cuma namazına özel bir izin uygulaması yoktur."
Fabrika yönetimi gelen yazıyı Cemiyet yetkililerine göstererek: "Sizin ülkenizde uygulama böyleyken bizim yapacağımız bir şey yok" diyerek üzüntülerini bildiriyorlar.
Gelen bu yazıya rağmen Cemiyetimiz işin peşini bırakmıyor, ısrarını sürdürerek ikinci bir yazıyla, “Fabrikada sadece Türk işçilerinin bulunmadığını, diğer ülkelerden de Müslümanların bulunduğunu” belirtip uygulamanın o ülkelerden de sorulmasını talep ediyor.
Sonucu merakla bekleyen Cemiyet yöneticileri ve işçiler, bir süre sonra Fabrika yönetimince Cuma namazı için belli saat aralığında izin verildiğini sevinerek öğreniyorlar. Türkiye’den izin çıkmasa da, halkı Müslüman olan diğer ülke büyükelçiliklerinden gelen müspet cevaplar, Fabrika yönetimini ikna etmiş ve bütün Müslüman işçilere Cuma namazı için izin çıkmıştır artık...
Bu gelişmeden sonra, ben de Cuma hutbelerinin dilinde değişiklik yapma ihtiyacı duymuştum. Daha önce Türkçe hazırladığım hutbeleri, diğer ülke Müslümanlarının da camiye gelmesiyle Türkçe, İngilizce ve Arapça olarak üç dilde hazırlamaya başladım. Artık Broadmeadows Camii sadece Türklere hitap eden bir mabet değil, olması gerektiği gibi her coğrafyadan Müslümanlara hitap eden, her etnik kökenin rahatça gelip ibadet ettiği, tanışıp kaynaştığı bir İslam Merkezi olmuştu.
Yaşadığım bu olayın analiz ve yorumunu yazıyı okuyanlara bırakarak konuyu burada noktalamış olayım.

Öğretmenlerimiz ve Öğretmenlik Mesleği

24 Kasım yıllardan bu yana Öğretmenler Günü olarak kutlanır. Bu günün nasıl ve neden öğretmenler günü olarak belirlendiği konusuna girmeden bu yazımızda öğretmenlik mesleği ve öğretmenlerimizle ilgili bir şeyler yazmaya çalışacağız.

Bendenizin de asli görevi öğretmen olması ve bu kutsal görevi 15 yıl boyunca yürütmem nedeniyle, bu gün öğretmen olarak hizmette bulunduğum yıllarımı hatırlamama vesile olmaktadır.

Öğretmenlik; sabır, hoşgörü, emek, sevgi, şefkat ve fedakârlık isteyen bir meslektir.

Öğretmenlik; toplumumuza yön ve şekil veren, çocuklarımızın geleceklerini tayin eden, bir ülkenin âtisi ile ilgili hayati bir konuda rol oynayan ve söz sahibi olmayı gerektiren çok önemli bir hizmet kapısıdır.

Öğretmenlik aynı zamanda Peygamber mesleğidir. Bütün Peygamberlerin görevi, gönderildikleri toplumu eğitmek ve onların doğru yola gelmelerini sağlamaktır.

Peygamberler, başka insanlara faydalı olmayı amaçlayan ve toplumların kurtuluşunu hedefleyen seçilmiş örnek insanlardır.

Böylesine kutsal bir görev ifa eden öğretmenlerimiz de elleri öpülmesi gereken saygın kişilerdir.

Öğretmen; evlatlarımızı eğitmeyi görev bilen, onlara rehberlik eden, yavrularımızı her türlü yanlıştan kurtararak doğruya ve güzelliklere yönelten ve onları hayata hazırlayan kimsedir. Öğretmen; bir milletin geleceğini yoğuran eğitim ordusunun önemli bir ferdidir.  

Bir milletin kalitesi eğitimi ile doğru orantılıdır. Eğitim - öğretim seviyeleri üst derecelerde olan milletlerin ömürleri de aynı derecede uzun ve verimlidir.

Bir milletin kalitesini ve ayakta kalma süresini belirleyen en önemli faktör o milletin eğitim seviyesidir. Eğitim seviyesini belirleyen de, eğitim ordusunu oluşturan öğretmenlerdir.

Öğretmenler, sadece eğitim-öğretim alanında değil aynı zamanda kültürel ve sosyal alanda da rol oynayan etkin kişilerdir.

Yurdun dört bir yanında bütün zorluklara göğüs gererek, sadece millete hizmeti ön planda tutarak görev yapan öğretmenlerimizin çaba ve gayreti her türlü takdirin üstündedir.

Öğretmenlerin eğitim yolu ile hedefledikleri; öğrencilerine, çevrelerine ve topluma faydalı olmak ve onların iyi birer insan olarak yetişmelerini sağlamaktır.

Ülkemizin geleceğinde söz sahibi olacak olan evlatlarımızı teslim ettiğimiz, istikbâlimizin temsilcileri olan yavrularımızı şekillendiren, onların yetişmelerinde en büyük pay sahibi olan, böylece milletin geleceğini belirleyen saygıdeğer öğretmenlerimiz elbette yılda bir gün anılıp diğer günler unutulmaya terk edilecek insanlar değillerdir, olmamalıdır.

Bu sebeple öğretmenlerimiz sadece 24 Kasımlarda değil her an, her zaman hatırlanmalı ve onların maddi – manevi bütün sıkıntıları bir an önce giderilmelidir.

Ama en azından yılda bir defa da olsa hatırlanmak, öğretmenlik mesleğinin önemi, güzelliği ve problemlerinin ülke çapında konuşulur olması da hiç yoktan iyidir. Umarım öğretmenler günü, değerli öğretmenlerimizin maddi - mânevi yaşadıkları sıkıntılarının ortadan kalkmasına vesile olur.

Öğretmenlik gibi kutsal bir meslek erbabının zamanlarını sadece evlatlarımızın iyi yetişmesi yönünde harcaması gerekmektedir. Bu sebeple öğretmenlerimize her bakımdan rahat bir ortam sağlanmalı ve ellerine teslim ettiğimiz çocuklarımızın çok yüksek seviyede yetişmeleri hedeflenmelidir.

Öğretmenlerimizin kafa ve beyinleri kendi problemleri ile değil, sadece öğrencilerinin başarılı olması için çalışmalı ve yürekleri sadece bunun için atmalıdır.  

15 yıl boyunca severek, isteyerek ve benimseyerek yaptığım öğretmenlik mesleğinin, duygu dolu en güzel yanı, yıllar sonra herhangi bir yerde karşılaştığınız bir kişinin “hocam ben sizin öğrencinizim” diyerek elinizi öpmesidir.

İşte o an bütün vücudunuzun titrediğini hissettiğiniz ve kendinizi zirvede gördüğünüz andır. Yaşadığınız o kısacık an dünyalara bedeldir.

Öğretmen için en büyük mutluluk ve sevinç kaynağı, emek verdiği öğrencilerini yıllar sonra bir vazife başında görebilmesi ve ondan gerekli saygıyı alabilmesidir. Bendenizin de aradan yıllar geçse de zaman zaman bu tür güzel olaylarla karşılaşmam, duygularımı gizlememe engel olmaktadır.

Diyarbakır merkezde ve Çınar ilçesinde, o zamanki ismiyle Güneybağ’da ve daha sonra da Konya Meram Ortaokulunda yaşadığım öğretmenlik yıllarımı ve hatıralarımı nasıl unutabilirim?

O yıllar hayatımın en müstesna, en nadide anlarını yaşadığım yıllardır. Hâlâ görüştüğüm, sohbet ettiğim ve samimiyetle oturup kalktığım dostlarımın başında öğretmen arkadaşlarım gelmektedir.

Zaman zaman karşılaştığım öğrencilerim bana öğretmenlik yıllarımı hatırlatmakta en güzel duygularla bezenmemi sağlamaktadırlar.

Peygamberlik mesleği olan ulvi bir görevi ifa eden ve yeni nesillerimizi milli – manevi değerlerimizle donatmaya gayret eden öğretmenlerimize selam olsun. 

Her türlü zorluklar karşısında yılmadan görevlerini hakkıyla yerine getirmeye çalışan değerli öğretmenlerimize sağlık, huzur ve mutluluk içinde ve başarılarla dolu hayırlı bir ömür geçirmelerini diliyorum.

Aslında her anne baba da birer öğretmendir. Zira çocuk ilk eğitimini anne babadan alır. Genellikle çocuğun anne babasından aldığı eğitim, okulda öğretmenlerinden aldığı eğitim ve öğretimden daha etkili olmaktadır.

Şu anda Filistin konusu gündemdeki yerini koruduğu için oradan örnek vermek gerekirse; terör örgütü İsrail’in saldırıları sırasında evleri yıkılmış, anne babasını kaybetmiş ve omuzlarına çok ağır bir yükü yüklenmiş olan 8 -10 yaşlarındaki çocukların büyük bir sabır, metanet ve tevekkülle "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" anlamına gelen “Hasbünallahü ve nimel vekil” sözünü dillerinden düşürmediklerine şahit oluyor ve bu çocukları yetiştiren anne babalara gıpta ediyoruz.

Yine Filistin’den ibret ve ders alınacak bir örnek daha verelim:

Filistin’de enkaz altından 16 yaşında bir erkek çocuğunun cesedi çıkarıldı. Cebinden çıkan defterde “hafta boyunca işlediğim günahlar” başlığı altında şunlar yazılıydı: “Pazartesi abdestsiz yattım. Salı yüksek sesle güldüm. Çarşamba yatsı namazını vaktinde kılmadım. Perşembe futbol oynarken gol atınca kendimi kibirli hissettim. Cuma Peygamber Efendimize 1000 salât söyleyemedim, 700 salât edebildim. Cumartesi sabah zikrini unuttum.”

Bizim çocuklarımızın hatta kendimizin yapmasını gayet normal karşılayacağımız bu hasletleri yapmasını kendisi için günah olarak addeden ve şehit olarak Rabbin huzuruna giden Filistinli bu çocuğu yetiştirenlere, onun eğitim ve öğretiminde katkı verenlere bin selam olsun.   

Bu vesile ile başta merhum babacığım olmak üzere ebediyete irtihal eylemiş öğretmenlerimize de Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânları cennet olsun.


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi