Bugün; 23 Mayıs 2024, Perşembe
YAZARLAR
Çıkam Dağlara Dağlara

       Bıktım şu kent yaşamının gamından, kesafetinden, hava kirliliğinden ve bilumum çirkefliğinden! Neredeyse çarşıdaki pazardaki insan sayısından fazla, adım başına araba! Ayran budalası mı olduk ne? Kulakları tırmalayan gürültü ve klaksiyon sesleriyle egzoz gazı soluyorum gün boyu.

       Gayrı göre göre kanıksadığım hâlen de kanıksamaya çalıştığım sosyal kepazelikler, her nevi “şenâat” ve “denâat”ler bir sanat şekline dönüşmüş handiyse.

       Keçi yolu kaldırımlardan daha rahat. Vitrin camına bakanlarla ayaküstü çene çalanlara toslamadan yürüyene bravo! Fırın da, vezne de, gişe de, durak da, hastane de ve sair yerlerde; kuyrukta beklemektense kuyruk acısı çekmeye dünden razıyım.

       Tam bir hapishane! Dört bir yanım beton yığını dev binalarla çevrilmiş, görüş alanım ise oldukça daralmış bir vaziyette. Karşı balkon ve pencerelerden bakan yüzlerce gözün gözetimi altındayım inanın. Bu ne hâl yahu!?

       Kentsoylu olmadığım için kalıtsal köylülüğüm ve kırsal kesime mensubiyetim ağır basıyor. Çağa ve zamana, gelişen teknolojiye ayak uyduramadığımdan dolayı; tabîlikle sunîlik arası orta çizgide, bir iç savaş hâlindeyim heyhat! Yapaylığın beni iğdiş etmesinden ve altalamasından biteviye korkuyorum hâsılı.

       Ne akvaryumdaki süs balıkları ne de süslü kafesteki kanaryalarım… Ve ne de saksı çiçekleri… Doğaya olan özlemi mi gidermeye yetmiyor. Fanustaki her gün kamburunu fırçaladığım Singapur kaplumbağalarından da artık tatmin olamıyorum. Tedirginim, dardayım, tenakuzdayım! Bilmem n’etsem, nere gitsem ki?

       Ya şu televizyon (fitnevizyon) kanallarında, “dizi” tandanslı terbiyesizliği hamiyetperver halkımızın “ahlak-ı umumiye”sini ifsada memur sözüm ona sapı silik güruhun sefih icraatları var ya?!. İşte ırzı kırıklığın som versiyonu budur diye düşünüyorum.

       Ya şu ne idüğü belirsiz kız ve oğlanların tepinerek “fang fing fo” diye müzikal şov yapmaları ve dırlamaları yok mu? Delleniyorum!

Tümden yadırgı ve yabanıl kusulası şey. Bizim köy de Bekri Mustafa’nın boz eşşeğinin çifte atıp çayırda anırması, bana daha câzip geliyor. Anlaşılan duygularım henüz nötralize olmamış. Hâlâ birçok şeyi algılayıp ilinti kurabiliyorum.

       En iyisi fazla inkıtâya ve inkılâba uğramadan… Kire ve kokuşmuşluğa bulaşmadan… Radyasyonlu, karbondioksitli ve hormonlu kanserolojik maddelerden uzak; şöyle bol oksijenli kekik, yavşan kokan heybetli dağların hür havasını solumak istiyorum.

Hususiyetle kaynaşamadığım kozmopolit insanlara nispet; kurtlarla kuşlarla kaynaşmak istiyorum. Varsın “Dağ Adamı” desinler, “kıtıpiyos” demesinler de…

       Ozon tabakası delinecekmiş, gam değil. Vay laiklik elden gidiyor(!)muş, umurumda mı? Bu gün dünya bilmem ne günüymüş, hadiyin lan!. Mavranıza, mavalınıza başlatmayın şimdi! Safra kesesinden attığınız tafranıza da!..

Alın şu kırılası gitarınızı da, verin kavalımı tek! Dağarcığımdaki arpa ekmeği bana yeter! Kusarım karidesinize, havyarınıza… Ben şu an da kamalakla karaardıcın gölgesine otağımı kurmuş bulunuyorum. Çoban yıldızının doğuşuyla şafağın sökmesini bekliyorum badehȗ

Kendisini Bolu beyi zannedenlereyse buradan haykırıyorum: Çamlıbel de koç Köroğlu, Toroslar da ben… Var mı diyeceğiniz? Deli rüzgârların alıp götürdüğü dedemin türküsünü de ünlemeden edemeyeceğim:

       “Garip bülbül değilim ki

       İnem bağlara bağlara.

       Kartal bakışlı yiğidim,

       Çıkam dağlara dağlara.”

       Dağlar, elbette üç-buçuk çapulcu soysuz PKK’cıların barınağı değildir. Dağlar, bizim dağlarımız. Kuluncuna yaslanılası ve bir türkü çığırılası dağlarımız… Avlaklarında kınalı kekliklerin ötüştüğü ve sürmeli geyiklerin su içtiği dağlarımız…

       Dağlar heyyy!

Selçukya'da Okul Şölenleri

Geçtiğimiz hafta iki ayrı okulda Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve Selçukya Kültür Sanat Derneği tarafından gerçekleştirilen “Okullarda öğrenci buluşmaları” çerçevesinde öğrencilerle bir araya geldik.
İlki Selçuklu Necip Fazıl Kısakürek Ortaokulu, ikincisi ise Meram Mehmet ve İbrahim Çelik ilkokulu. İkisinde de okul yöneticileri tarafından çok iyi karşılandık, kendilerine teşekkür ediyorum. Tabi öğrencilerle bir araya gelmek, onlarla sohbet edebilmek her zaman güzeldir benim için. Dışarıdan bakınca fotoğrafın tamamını göremiyorsunuz. Duyduğumuz bazı olumsuzluklar gönlümüzü acıtıyor. Yeni neslin sorumsuz olduğu, asosyal bir yapıya büründükleri v.s. Benim gittiğim okullarda gördüğüm öğrenciler hiç de bu söylenenler gibi değillerdi. İlk defa gördükleri bir yazara nasıl davranacaklarını, neler soracaklarını gayet iyi biliyorlardı. Onlarla temas kurduktan sonra bütün karanlık senaryoları unutup, geleceğe dair umudum arttı. Yeter ki onlara doğruyu, hakikati ve de güzeli anlatalım.
Necip Fazıl Ortaokulunda öğrencilerle buluşmamız söyleşi şeklinde oldu. Yarım saat kadar Neden Şiiri Seçtim konusunda bir sunum yaptıktan sonra soru cevap kısmına geçtik. Genelde sanata, özelde şiire olan ilgileri doğrusu beni çok mutlu etti. İlk kitabıma kadar ulaşıp şiirlerimi ezberden okumaları da ayrıca duygulandırdı. Sordukları sorulardaki isabeti, cesareti ve dikkati çok beğendiğimi söylemeliyim. İçlerinden büyük şairlerimizi tanıyanlar, şiirlerini ezberden okuyanlar ve kitaplarının isimlerine kadar bilgi sahibi olanlar çıkınca mutluluğum daha da arttı tabi. Söyleşimin özetini şu şekilde yapabilirim: hayatın başında olduklarını, ilerleyen yıllarda zorluklarla karşılaşabileceklerin söyledikten sonra çalışmalarını sadece meslek edinmek adına yapmamalarını, hayatın içinde kendilerine özel alanlar açmalarını, zevklerine göre hobiler bulmalarını ve sanatın en az bir dalıyla ilgilenmelerinin önemini anlattım. Okumayı yazmayı ise ayrıca tavsiye ettim.
Söyleşiye Selçukya Kültür Sanat Derneği Başkanı Fatma Şeref Polat, Necip Fazıl Kısakürek Ortaokul Müdürü Arif Hafif, Müdür Yardımcı Hasan Volkan Topcu ve Türkçe Öğretmeni Ahmet Büyükulusoy ile okulda görevli birçok öğretmen katıldı. Ayrıca Selçukya Kültür Sanat Derneği şair ve yazarlarından Kazım Öztürk, Yakup Çak, Adnan Arı, Hüseyin Elmaskaya ve Fotoğraf Sanatçısı Naci İdil de beni bu söyleşisinde yalnız bırakmadılar.
İkinci okulumuz Meram Mehmet ve İbrahim Çelik İlkokulundaki buluşmamız Selçukya şairleri ve öğrenciler tarafından gerçekleştirilen bir şiir şöleniydi. Burada Okul müdürü Mümin Ünlükaçar ve Selçukya Kültür Sanat Derneği Başkanı Fatma Şeref Polat ve şairlerimiz Kazım Öztürk, Saliha Değirmenci Yavaş, Cengiz Çelik, Nesrin Erkan Sabuncu, Hüseyin Elmaskaya, Mehmet Ali Gül, Şerife Eva Bozoğlan ve Leyla Çeşmeci. Fotoğrafçılarımız Adnan Arı ve Naci İdil programa katıldı. Ayrıca programı Müdür Yardımcısı Şadiye Yılmaz Bilir sundu. Öğrenciler ve öğretmenler ise Müdür Mümin Ünlükaçar’a ait şiirleri okudular. Programda bizleri etkileyen bir sahneyi de anlatmadan geçemeyeceğim. Birkaç öğrenci sahneye çıkıp akıcı bir şekilde İstiklal Marşımızı okudular bu bile kendi başına etkileyiciydi ama esas bizleri duygulandıran Suriyeli bir öğrencinin İstiklal Marşımızı ezbere ve de duygularını vererek okumasıydı. Okuldan olanlar için doğal bir görüntü olsa da biz Selçukya’lılar için farklı ve duygusal bir sahneydi bu manzara.
Sanatın sınırlarının ne kadar geniş olduğunu özellikle çocuklarımızın ve gençlerimizin yüreklerine doğru bu sınırları götürmemiz gerektiğini her okul ziyaretimde görüyorum. Umarım ve dilerim ki bu gelecekte daha da artarak devam eder.
Selçukya okullarda projesi sadece bu okullardan ibaret değil tabi toplamda 7 okulda bu programlar gerçekleştirildi bu güne kadar, bundan sonra da bu proje devam edecek.
Yazımızı Meram Mehmet ve İbrahim Çelik İlkokulunda öğrencilere okuduğum Filistinli Çocuğun Mektubu ile bitirelim.
Ben Filistinli bir çocuğum
Adımın önemi yok
Ömer, Ali, Muhammed
Hangisiyle seslenseniz
Koşar gelirim
 
Yağmurdan çok
Ateş yağar üstüme
Babam birinde gitti
Abim birinde o yağmurların
Annem cennetteler diyor
 
Komşulardan da giden çok
Her ne kadar cehennemde yaşasak da
Cennet komşumuz
Akranlarımdan gidenler bile var
Tenlerinde bomba çiçekleri
 
Elimdeki taşa bakmayın
İçim sevgi dolu
Uçurtmamı uçaklar yırtsa da
Oyuncağım, arkadaşım hayat benim
Sabahtan akşama oynar benimle
 
Bakmayın böyle anlattığıma
Bazı acıların kelimesi yok
Kışın kardan adam gelmez bize
Yaz meyvelerini say deseniz sayamam
Zordur Filistin'de çocuk olmak
 
Sevgiyle kalın.

Koyunlar tek tek, köpekler sürüyle...

Bu bir kıyamet alameti midir?

Bundan 50-60 yıl önce başlayan köyden kente göç olayı, yaşam dengesini olumsuz yönde tamamen değiştirmiştir, bozmuştur.

Köpeklerin şehirlere yığılması, dağlardaki sürülerin azalmasındandır.

Derlerdi ki; "koyun bir, en fazla ikiz kuzular ama sürülerle gezerler... Bunun adı berekettir. Ya köpekler öyle midir? Onlar en az 7-8 yavru yaparlar ama yine de tek başlarına gezerler." Bir de bu doğurganlık oranıyla, köpeklerin sürülerle gezmelerini düşünebiliyor musunuz? O zaman adeta insanlar için hayat biter. İşte bu durum doğal yaşamın bir kanunudur, Allah'ın düzenidir." derlerdi.

Eskiden, sürüleri bir ya da iki köpek, kurtların onları parçalamaması için onlara bekçilik ederlerdi. Şimdi şehirlerde köpek sürüleri, parçalamak için hayvan ve insan arıyorlar.

Dengeyi(!) görüyoruz değil mi son zamanlarda? Artık koyunlar tek tek, köpekler sürüler halinde geziyorlar. Kıyamet alameti sanki... 

Kurtların, tilkilerin, domuzların şehirlerde dolaşmaları, dağlardaki yiyeceklerin yok olmasındandır. Dağlarda yiyeceklerin azalması,  50-60 yıldır sürdürülen köyleri boşaltılma projesinden kaynaklıdır.

Fiyatların artması,

Konut sorunu,

Deprem, sel, fırtına v.b doğal felaketlerde bu kadar fazla zayiatların olması,

Gasp,

Hırsızlık,

Tecavüz,

Kadın cinayetleri,

Trafik sorunu ve trafikten ölümler,

Şehirlerde artan kavgalar, cinayetler

Hastalıkların çoğalması,

Yapay yiyecekler,

Ahlaki çöküntüler,

İşsizlik,

İş kazaları,

Dava dosyalarının artması, dolayısıyla hak ve adaletin gecikmesi,

Verimli toprakların betonlaşması,

Ve daha yüzlerce sorunun kökenindeki sebep;

KÖYDEN KENTE DOĞRU GERÇEKLEŞEN GÖÇ OLAYIDIR.

Bu konuda gelmiş geçmiş bütün iktidarlar sınıfta kalmışlar ve vebal altındadırlar.

Eğitimi,

Ulaşımı,

İletişimi,

Teknolojiyi köylere getireceklerine, insanları şehirlere yığmak, bence insanımıza ve memleketimize yapılan ihanetin ta kendisiydi ta kendisidir.

Bundan pişmanlık duyup, “meğer yanlış yapmışız” diyerek, tersine göç çalışmaları o kadar zordur ki, ‘dışarı çıkan diş macununu tüpüne yerleştirmek’ ondan daha kolaydır.

Allah yardımcımız olsun. Felaketlerden bizleri korusun inşallah.

 

Suriyeli ve Afganlı Göçmenler (!)

            Sevgili Sami YILDIZ  hocamızın göçmen sorunu ile ilgili yaptığı bir araştırmayı bizimle paylaşmasaydı bu yazı yazılmayacaktı.

            Ağır bir konudur; çünkü başlangıçta yalın  ve   doğrudan insanı, insanla muhatap etmek gibi bir yükü, bir metafizik boyutu vardır. Metafizik boyutu vardır; çünkü insan olduğunuz için önce merhametle donanmış olmanızı gerektirir. Merhamet nuruyla tanışmamış insanın göçmen(!)konusuyla ilgilenmesinde ne samimiyet vardır ne derinlik. Olsa olsa ilginiz sosyal medya küfürbazlarının yüzeyselliğine eş değer bir takıntıdır Çünkü bugünkü anlamıyla göç olgusunu anlayabilmek için siyaset bilimi, tarih, sosyoloji, psikoloji, hukuk, coğrafya gibi disiplinlerin hepsine birden ihtiyaç duyma zorunluluğumuz vardır.

            Bu konuyla ilgili epeyce çalışma yapıldığına şahit olmak sevindirici.(Örneğin Uşak Üniversitesi Göç Araştırmaları ve Siyaset  Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği’nin 6.maddesini ‘’uygulamaya’’ yaptığı vurgu nedeniyle değerli buluyorum)  Diğer akademik çalışmaların da, kavramsal çalışmalarla birlikte  pratik hayattan alınmış ve uygulanmış sığınmacı örnekleriyle konuyu zenginleştirmesi beklenir ki; şehir efsaneleriyle zehirlenen Suriyeli veya Afganlı düşmanlığı sosyal medya cehaletinin insafına terkedilmiş olmasın.

             Ülkemizdeki göçmenler(aslında 2006 tarihli  Resmi Gazetede yayımlanan İskân Kanununa göre bu insanlara göçmen diyemeyiz. Çünkü kanun Türk soyundan gelme ve Türk kültürüne bağlı olma şartını getiriyor. Başlıkta ki parantez ünlemi odur) Savaşın tahrik ettiği can pazarı bu insanları, seçeneksiz bırakmış ve bir yerlere  sığınmaya zorlamıştır. Yani ekonomik konforu hedef alan bir seçim yok ortada.

             Sığınmacılara hayatı kolaylaştırıcı disiplinler içinde  psikoloji, merkeze yerleşir kanaatindeyiz.(’’Mültecilerin göç alan ülkeye yerleşmelerinde ve uyumundaki başarı ve başarısızlıkları o ülkedeki hükümetlerin ve toplumun tutumlarına, göçmenlere destek programlarına ve göçmenlerin fiziksel ve ruh sağlıklarına yönelik kolaylaştırıcılara bağlıdır. (Sue 1977)’’Dünyada göç ile ilgili çok sarsıcı deneyimler yaşanmasına rağmen Türkiye’de benzer bir süreç yaşanmamıştır. Bunun  sosyal, kültürel ve siyasal sebepleri olduğu söylenebilir .Zübeyit GÜN-Türk Psikoloji Bülteni sayı:38 sf.27)

            Son 4-5 yıldır sataşma, aşağılama, küçümseme hatta hakarete varan psikolojik saldırıların küçük çaplı fiziki şiddete dönüşmesinde Ümit Özdağ gibi değil sığınmacı, ülkemiz insanını bile sevme nimetinden mahrum siyasi figürlerle, kurucu iradenin eğitim yoluyla beslediği Batı ajandalı Yahudi tipi milliyetçilik anlayışını saplantıya dönüştürmüş tiplerin sosyal medyadaki duruşlarının etkisi büyük olmuştur.

              Mültecilerin ülke ekonomisine yaptıkları katkı, ticari hayata getirdikleri canlılık  (örneğin sadece Gaziantepte Suriyeli iş insanlarının yaptığı 4 milyar dolarlık yatırım )ve sanayide ağır işleri yüklenimdeki tasarruf gibi maddi ve manevi getirileri hiç görmemezlikten gelerek sadece Batı ezikliğinin verdiği kompleksle Suriyelilerin şahsında kibirlerinden (!) dolayı tepeden baktıkları Arap toplumuna saydırdıkları şuur altı hezeyanlarının neye tekabül ettiğini biz, onları Mekke ve Medine hatıralarından  tanıdığımız Falih Rıfkı Atay kadar tanıyoruz.    

            Yazı uzadığı için kapatacakken İngiliz  Daily Expres’de bir yorumun ‘’Erdoğan’ın, mülteci konusundaki ilkeli duruşu ,siyasi çıkarlardan kaçınması ve mültecileri tamamen güvende olana kadar ülkelerine geri göndermeyi reddetmesi, onun insani değerlere olan sarsılmaz bağlılığının altını daha da çiziyor’’ tespitiyle yazının ikinci paragrafı bire bir örtüştüğü için böyle kapatayım istedim.  Gazete yorumun sağına ’İlk turda salladık, ikinci turda kazanacağız’’ diyen ve insanı gülümseten K.Kılıçdaroğlu reklamı koymuş. Selamlar.                   

 

İNCE HESAPLAR VE 100'LER KULÜBÜ

Oynanan oyunun ,direkten dönen topların, kaçan fırsatları konuşmanın, çok da fayda sağlamayacağı son haftaya giriyoruz. O yüzden maç değerlendirmek yerine ihtimal hesaplamak daha doğru olacaktır...

Çamdalı ile 3. maçına çıkan temsilcimiz Konyaspor fişi çekecek pozisyonları bulmasına karşın, zaman zaman şanssızlık, zaman zaman da beceriksizlik ile sahadan 1 puan alarak ayrıldı. Beşiktaş Hatay karşısında puansız ayrılınca; kalem kağıdı yeniden elimize alıp hesap, kitap işlerine devam ettik.

Konyaspor nasıl ligde kalır hesaplarını en ince ayrıntısına kadar, gelin ihtimallere beraber bakalım.İhtimallere başlamadan biz 1 puan alırsak, diğer maçların sonuçları bizi hiç ilgilendirmeden, ligde kaldığımızı belirterek başlayalım.  İlk ihtimalimiz konyaspor'un altındaki takımların, puan kaybetmesi Konyaspor yenilse bile ligde kalmasına yetiyor. İkili averaja baktığımızda bizim için en kötü senaryo devreye giriyor. Hatay ile oynadığımız maçlar, ilk maç 3-1 ikinci maç 2-0 olduğundan atılan ve yenilen goller eşit olduğundan biz maalesef küme düşüyoruz. Çünkü genel averaja bakılıyor. Gazianteple ikili averaja kalma durumumuz söz konusu değil çünkü hatay puan kaybederse otomatik düşüyor. Galatasaray maçında alacağımız 1 puan bizi her türlü ligde tutuyor. O yüzden Galatasaray'ın bugün Şampiyonluğu ilan etmesi çok çok önemli. Bizim maça zafer sarhoşu olarak çıkarlar. Antep puan kazanır, Hatay galip gelir, Ankaragücü berabere kalır biz mağlup olursak üçlü averaja bakılacak. Bu durumda 3 takım arasında oynanan maçlarda, kazanılan puanlar devreye girecek! O zaman konyaspor 7, Hatayspor 7 Ankaragücü 2 puan topladığı için Ankaragücü küme düşüyor. Denklemde Ankaragücü yerine Antep'i koyduğumuzda Bu defa Konyaspor 7 puan, Hatayspor 5 puan Antep 3 puan topladığından bu defa antep lige veda ediyor.

Son olarak Pendik Antep'i yener, Ankaragücü Trabzonspor'dan 1 puan alır, Hatayspor'da Rize'yi yener, bizde puan alamazsak dörtlü averaja bakılacak! 4 Takımın puanı eşit olduğunda; Konyaspor 11, Hatayspor 9, Ankaragücü 8 ve Antep 3 puan toplayabilmiş. Bu durumda Antep lige veda ediyor.

Hatta birde bonus verelim, Ankaragücü 1 puan alırsa biz yenilsek bile ligde kalmayı garantiliyoruz.

Hiç düşünmesek de birde kötü senaryolara bakmak gerekiyor. Hatayspor evinde, Hataylı İlhan Palut'un takımı ligde hedefi kalmamış Rizespor ile oynuyor. Rizesporlu futbolcular normal olarak,  lig kazasız belasız biran önce bitsin modunda olacaktır. Ligde 3.lüğü garantileyen Trabzonspor hedefsiz takımlardan biri, onlar için şuan Ankaragücü maçından önce hafta arasında oynayacağı Türkiye kupası finali var! Maça hem yorgun hemde hedefsiz çıkmaları, işin en can sıkıcı kısmı olacaktır. ligde kalmayı mucizeden fazlasına bırakan Pendik ise son hafta Antep ile karşılaşacak! Pendik için tüm ihtimallerin gerçekleşmesi ve artı 26 averaja ihtiyacı var! o yüzden, onlara da hedefi var diyemeyiz! Fenerbahçe'de Galatasaray karşısında kazanırsa umudunu son haftaya bırakacak! Burada da aslında 2 ihtimal var! Eğer Galatasaray'ın şampiyonluğu 1 puana kalırsa onlarda risk almadan maç yapacaktır. Bu bizim avantajımıza olacaktır. Maça asılmayacaktır. Ama 2.  ihtimal hesap yapmadan öüm kalım maçı olursa bizim için çok da iyi olmaz! 99 Puanı olan Galatasaray puanını 100 yapması şampiyon olması anlamına geliyor. Galatasaray'ın puanını 100 yapması da bizim avantajımıza olacaktır.

Nefesler tutuldu! Bu sezonu iyisi ile kötüsüyle, kazasız belasız tamamlayalım. Sonra yönetimi, takımı, hocaları ve oyuncuları bol bol eleştirecek zamanımız olacak. Yeter ki şu sezon hayırlı şekilde bir bitsin!

Günün sözü;  Şuanda önemli olan şey, karşılaştığınız zorlukların sayısı değil, üstesinden geldiğiniz zorlukların sayısıdır. Haydi son bir defa Kenetlen Konya!

 

Annelik

Geçen gün komşum Huriye teyze ile sohbet ederken bana başından geçen ilginç bir olayı anlattı. Olay baya bir ilgimi çekti…
Bende bu ilginç olayı sizlerle paylaşmak istedim…
İlgimi çekti diyorum çünkü son günlerde yaşanan bazı olaylarla zihnimde ilişkilendirmeme neden oldu bu olay…
İki hafta önce komşum evlerinin bodrum katında hamile bir kedi görmüş iki gün sonrada mutfağın penceresinin önünde gün boyunca aynı kedinin doğum yapmış olduğunu ve sürekli miyavladığını görünce de herhalde karnı aç ondan diye düşünmüş…
Neyse o günün akşamı arka odada bulunan kapağı açık kalmış dolabın içinden el yüz havlusu alacakken bir şeylerin hareket ettiğini fark edince korkmuş ve hemen eşine haber vermiş…
Eşi de gelip bakmış birde ne görsün dört tane yeni doğmuş birkaç günlük kedi yavruları…
Tabi çok şaşırmışlar bu duruma nereden nasıl geldi bunlar buraya diye…
Çok geçmeden anlamışlar ki; kedi bodrum katta doğum yapmış komşum evde yokken de hava alması için açık bırakılan mutfağın camından yavrularını daha güvenli bir yere yani o dolabın içine taşımış…
Camın kapalı olduğunu görünce de resmen açın camı diye yalvarmış yavruları için…
Lafa gelince de hayvan işte der geçeriz…
Hayvan da olsa insan da olsa annelik evrenseldir…
Anneliğin dini dili ırkı insanı hayvanı olmaz annelik bambaşka bir şey…
Tabi insan, üstün olarak yaratılmış varlık. Annelik ise bu üstünlüğünde üstünde ama şu sıralar bunu unutmuş ve bir kedicik kadar olamayan anneleri de görmek mümkün toplumda…
Ne demek istediğimi az çok anlamışsınızdır…
Anne var adı hayvan ama yavruları için çırpınan. Anne var adı insan ama yavrusunu sokağa bırakan. Birde anne var oda insan evladı olmayanın karnını doyuran…
Evet, Nisa Mihriban bebekten bahsediyorum…
Tamam, olayın iç yüzünü bilmiyorum günah almak da istemem ama ne olursa olsun bu bir caniliktir bunun başka bir açıklaması yok…
İnsan ne kadar çaresiz olursa olsun bu caniliği bu bahaneyle örtbas edemez…
Bu ülkede bir otorite var, bir sosyal devlet var. Devlet vatandaşını böyle bir caniliği yapmaya asla mecbur bırakmaz…
Zira devletin himayesinde bulunan nice yavrucaklar var nice anneler var…
Buna rağmen Nisa bebeğin yaşadığını yaşayan birçok bebek var olmaya da devam ediyor ne yazık ki…
Ana babanın hatasını günahsız yavrucaklar çekiyor olan onlara oluyor…
Herkes evlat sahibi olabilir lakin gerçek anne baba olmak hele hele gerçek annelik bambaşka bir şey…
Allah ıslah etsin böylesi anneleri diyorum başkada bir şey demiyorum diyemiyorum…
Ama şunu da söylemeliyim ki; toplumda ahlaki düzen bozulmaya devam ettikçe insanı insan yapan vicdan, merhamet, edep en önemlisi de Allah korkusu yok olup gidiyor maalesef…
Allah sonumuzu hayretsin ne diyelim…

TE’VÎLÂTܒL-KUR’AN’ ın Türkçeye Tercümesi’nden NOTLAR -11-

10. CİLT’ten Notlar 

* “Firdevs” Bir izaha göre Rumca bir kelime olup bahçe dernektir. Allah (c.c.) cenneti değişik isimlerle anmıştır. Bunlardan bir kısmı Adn, Naîm, Me’vâ, Firdevs’tir. [İsimleri çok olmakla birlikte] gerçeklikte cennetler tektir. Çünkü “Adn”  kelimesi ikamet yeri demektir. Naîm, verilen nimet, Me’vâ da aynı şekilde ikamet yeri demektir. Sonra Firdevs, Adn, Me’vâ bunlar naîm, yani nimetlerdir. Bazı rivâyetlerde Hz. Peygamber’den (s.a.) şöyle hadis nakledil­miştir: “Firdevs, cennetin en yücesi, tam ortası ve en güzel yeridir”. Eğer bu rivâyet sabit ise o, bahsedildiği gibidir. (s.20)

* Allah’ın insanı yaratmış olmasının sadece ölüm için değil “Sonra da kıyâmet gününde tekrar diriltileceksiniz” [Mü’minûn, 23/16] buyruğunda bildirildiği üzere hesaba çekmek amacıyla diriltmek için olduğunu söyleriz. (s. 28)

* “Heyhâte heyhâte” [Mü’minûn, 23/36] bir işin olmasının uzaklığını ve inkârını ifade için kullanılır ve “uzak ki ne uzak!” yani asla olmayacak iş demektir. (s. 42)

* Resûller de diğer insanlar gibi emir ve yasaklarla imtihan edilirler. (s. 50)

* “Verdiklerini, Rablerine dönecekleri inancından dolayı kalpleri ürpererek verenler…” [Mü’minûn, 23/60] Bu âyette şöyle bir işaret de vardır: Nasıl ki günah işleyen günahından ötürü korku içinde olursa, taat içinde olan da itaatinde Allah’tan bir korku içinde olur. Hz. Âişe’den (r.a.) bu yönde bir rivâyet bulunmaktadır. O bu âyeti Hz. Peygambere (s.a.) sormuş ve “Bu âyette sözü edilenler içki içenler, hırsızlık yapanlar ve zina edenler midir?” demiştir. Hz. Peygamber cevap olarak: “Ha­yır! Onlar oruç tutanlar, namaz kılanlar, sadaka verenler ancak bu halde iken yaptıkları ibadetlerin kabul edilip edilmediği konusunda kaygı duyanlardır. Onlar hayır işlerde yarışırlar!” buyurmuştur. “Kalpleri ürpererek” anlamına gelen kavl-i celîlin bu şekilde değil de, “Kalpleri, Rab’lerine ne ile/nasıl döne­cekler, saîd olarak mı yoksa şakî olarak mı? diye korku içinde olurlar, şeklinde yorumlanması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. (s. 57)

* Bazıları şöyle demişlerdir: “Berzah”, iki sûra üfleyiş arasında olan zamandır. Bazıları da “Berzah” ölüm ile yeniden dirilme arasında geçecek olan zamandır, demişlerdir. Bu, Kelbî ve Katâde’nin görüşleridir. Mücahid ise şöyle demiştir: Berzah, ölüm ile dünyaya yeniden dönme arasına konulan engeldir. İbn-i Kuteybe ve Ebu Ubeyde ise şöyle demişlerdir: Berzah, dünya ile ahret arasında olan dönemdir. Onlar İki şey arasında kalan her şey berzahtır, demişlerdir. Ebû Avsece: “İki sınır, yani dünya ile ahiret arasında kalan zamana berzah denir demiştir. Yine o, berzah, düz araziye denir demiştir. Berzahın aslı, hâciz, yani iki şeyi birbirinden ayıran engel demektir. (s. 87)

* Kabir azabının hissedilmesi uyku halinde iken vücuttan ayrılan idrak edici ruhun (nefs-i derrâke) bir halet-i ruhanîye şeklinde hissetmesi olup, insanın biyolojik canlılığını sağlayan ruhun hissetmesi şeklinde değildir. Bu aynen uyku halindeki birinin rüyasında kendisini bir belâ ve sıkıntı içinde gör­mesi ve şiddetli korku içinde olması ve kendisini daha önce bilmediği, hakkın­da bir haber duymadığı bir mekâna atılmış görmesi gibi olur ve onda canlıların belirtileri olur. Buna göre kabir azabının insana hayat veren biyolojik canlılık anlamına gelen ruh ile değil de eşyayı idrak edici/kavrayıcı ve hissedici ruh ile olması söz konusudur. (s. 96)

* Allah, her ne kadar iki cihanda da mâlik ise kendisini özellikle “Din gününün sahibi” [Fatiha, 1/4] diye nitelemesi, o gün mülkünde hiç kimsenin kendisine ortak çıkmasının söz konusu olamayacağı içindir. Dünyada iken mülkte ortaklığa yeltenenler olabilir. Ama o günde mülkün sadece ve sadece O’na özgü olması böyle bir nitelemeyi hikmetli kılmıştır. (s. 99)

* “Bağış­lasınlar, hoş görsünler” [Nûr, 24/22] mealindeki beyanla [yüce Allah] affetmeyi ve görmezden gelmeyi, bağışlamayı ona [Peygamber aleyhisselâma ve ona inanlara] emretti. Yani size kötülük yapanın yaptığını unutun ve bağışlayın, hatta onun yaptığı kötülüğe karşı sizin onu bağışlamanızı da anmayın, onun hatasından bahsetmeyin. Çünkü affın belirtilmesi başa kakmak gibi gö­rülmüştür. Tıpkı şu ilâhî beyanda olduğu gibi: “Sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın.” [Bakara, 2/264] Çünkü başa kakma ve bu şekilde in­citme sadakayı boşa çıkarır. (s. 151)

* İktidarsız ya da iğdiş edilmiş olsa bile bir erkeğin yabancı bir kadınla baş başa kalması caiz değildir. ( 173)

* Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Ey gençler topluluğu! Sizden evlenmeye gücü yeteniniz hemen evlensin! Çünkü o gözü daha iyi sakındırır ve iffeti daha iyi korur. Kimin de gücü yoksa o zaman oruç tutsun. Çünkü oruç onun için kalkan olur.” Yine rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) Hz. Ömer’e “Kızlarını ne yaptın?” dedi. “Onlar yanımdalar yâ Resûlallah!” diye cevap ver­di. Hz. Peygamber “Onlar ergenlik yaşına geldiler mi?” dedi. O, “Evet!” dedi. Hz. Peygamber “Sen onlardan birini dengi olan birinden alıkoyar ve evlenme­sini geciktirirsen mutlaka her gün sevabından bir kırat eksilir!” buyurdu. Bazı haberlerde de şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Bir kimsenin çocuğu evlilik çağına gelir ve onu nikâhlama imkânı da bulunur, buna rağmen onu evlendirmez de çocuğu bir günah işlerse günah aralarında ortak olur.” (s. 179)

* Zenginlik ve bolluk fesada, darlık ve yoksulluk da fesattan alıkoymaya sebep olabilir. Yahut bunlardan birinin diğerine üstünlüğü konusunu hiç ele almamak gerekir. Zira her ikisi de kulların kendisi ile sınandığı hallerdir: Şunlar fakirlik ve darlık yüzünden sabır ile ötekiler de zenginlik ve bolluk yüzünden şükür ile sınanmaktadırlar. Bu itibarla bunlardan birinin diğerine üstünlüğünü konuşmak lüzumsuz bir kelâm etmektir. (s. 183)

* Mümin, kendisine fitnelerden hiçbir şey dokunmadan ecir kazanabilir, bazen da fitnelerle imtihan edilir de Allah onu sabitkadem kılar. O şu dört hal üzere bulunur. Belâya mâruz kalırsa sabreder, verilirse şükreder, söyledi mi doğru söyler, hükmetti mi adaletle hükmeder. O diğer insanlar arasında ölülerin kabirleri arasında yürüyen bir diri gibidir. Nur üstüne nur. O beş nur içinde döner dolaşır; sözü nurdur, ilmi nurdur, girişi nurdur, çıkışı nurdur, kıyamet gününde cennete varışı nurdur. (s. 192)

* Kâfirler kıyamet gününde yüzüstü kapanmış halde, sürünür bir vaziyette olacaklardır. Müslümanlar ise ayakta, dik ve düz halde yürüyor olacaktır. (s. 213)

* Bazı fakihlerimiz Ebû Hanîfe’nin ihtilam olmaması halinde ergenlik yaşının on sekiz olarak belirleme şeklindeki görüşünü destekleme bağlamında şöyle demişlerdir: Çünkü oğlan çocukların­da ihtilam olma ortalama on beş yaşına ulaşmaları halindedir. Onlar belki bu yaştan önce ihtilam olurlar, belki de ergen olmaları bu yaştan daha sonra olur. Mâruf olana göre âlimler on iki yaşından küçük olanların ihtilam olmama­sı, on iki yaşına ulaşınca da ihtilam olmasının ihtimal dâhilinde kabul ettiler. Bu durumda ihtilaf edenler arasında ortalama yaş olarak kabul edilen on beş senenin üzerine, on iki yaşında ergen olma ihtimaline binaen nasıl ki üç sene ilâve varsa üç sene eklediler. [Yani en son 18 yaş dediler.] (s. 229)

* Yoksul ve ihtiyaç sahibi biri peygamberlik görevine liyakatte zengin ve varlıklı kimselerden daha elverişlidir. Çünkü insanlar zengin, mülk ve saltanat sahibi kimselere zaten tâbi olurlar. Eğer Hz. Peygamber (s.a.) zengin, varlıklı, mülk ve saltanat sahibi biri olsaydı o takdirde sırf Hakka hak olduğu için uyanlarla araları ayırt edilemezdi. Fakir ve kendisi muhtaç biri olması halinde bu ayırım kolaylıkla yapılabilir. Ancak sahip olduğu mal mülk ve saltanat peygamberliğinin alâmeti ise -Dâvûd ve Süleyman peygamberlerde olduğu gibi- o takdirde hükümranlık -duasında da olduğu gibi- onun risâletinin mucizesi olur. “Rabbim!” dedi, “Beni bağışla; benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver bana.” [Sâd, 38/35] (s. 255-256)

* İlim öyle bir izzettir ki onunla zillet asla bir arada bulunmaz. O, sahibine asla horlanma ve kahır getirmez. (s. 268)

* Yüce Allah kâfirlerin amellerini bir keresinde savrulmuş toz zerrecikleri, bir defasında kül, bir defasında serap, başka bir yerde kuvvetli yağmurun üzerindeki toprağı silip süpürdüğü yalçın kayaya benzetmiştir. Buna mukabil müminlerin amellerini de sabit, sağlam ve benzeri niteliklerle anlatmıştır. (s. 274)

* “Aksine onlar, başka değil, hayvan sürüsü gibidirler.” [Furkan, 25/44] Bazıları dediler ki: Onlar [kâfirler] hayvanlar gibidir, çünkü onların bütün kaygıları aynen hayvanların kay­gıları gibidir; yemekten ve içmekten başka bir şey düşünmezler, bunun dışında başka bir dertleri yoktur. Hayvanların akıbetleriyle ilgili herhangi bir düşün­celeri yoktur. Buna göre kâfirler bu yönden aynen hayvanlar gibidirler. “Hatta tuttukları yol bakımından daha da sapkındırlar.” [Furkan, 25/44] Birtakım yorumcular “daha sapkındırlar” ifadesi hakkında dediler ki: Çünkü hayvanlar Rablerini ve yaratıcılarını bilir, O’nu lisân-ı hal ile anarlar, oysa kâfirler ne Rab’lerini tanırlar ne de O’nu anarlar. Yahut “onlar daha sapkındırlar” çünkü çocuk edinme, şerik (ortak) isnadı gibi Allah’a lâyık olmayan birtakım yakıştırmalarda bulunurlar, ibadette O’na başkalarını ortak koşarlar. Oysa hayvanlar bunlardan hiçbir şeyi yapmaz, bu itibarla onlar kâfirlerden daha üstündür. Bazıları dedi ki: “Onlar daha sapkındırlar” çünkü hayvanlar yola sokulduğu zaman yol boyunca gi­derler, oysa kâfirler kendilerine hidâyet edilip doğru yola çağrıldıkları halde hidâyeti bulup da yola girmezler, davete icabette bulunmazlar. Bu itibarla onlar daha sapkındırlar. Yahut şöyle denir: “Onlar daha sapkındırlar” çünkü kâfirler hem kendileri saparlar hem de başkalarını yoldan çıkarıp saptırırlar, oysa hay­vanlar öyle değildir. (s. 291)

* Yağmura rahmet denilmesi, Allah’ın rahmetinin eseri olması sebebiyledir. Aynı şekilde cennete de rahmet denilmektedir, çünkü oraya giren ancak O’nun rahmetiyle girecektir. (s. 294)

* “Yine anılan o iyi kullar, asılsız şeylere şahitlik etmezler.” [Furkan, 25/72] Bazıları dedi­ler ki “lâ yeşhedûne’z-zûra” yani “asılsız şeye şahitlik etmezler”  cümlesinden maksat “zûr” mekânına uğramazlar demektir. “Zûr” ise müziktir. Buna göre âyet “onlar müzik icra edilen mekânlarda bulunmazlar” anlamındadır. Bazıları da şöyle yorum­lamışlardır: “Zûr”a şahitlik etmezler, “Zûr” da yalan demektir. Buna göre âyet “Yalancı şahitlik yapmazlar” anlamındadır. (s. 318)

* Hasan-ı Basrî dedi ki: Vallahi bir Müslüman kul için çocuklarını, çocuklarının çocuklarını ve yakınlarını Allah’a itaatkâr görmekten daha sevimli bir şey yoktur. Ve dedi ki: Onları Allah’a itaatkar görürüz de buna sebep gözlerimiz aydın olur. (s. 320)

* Bazı müfessirler şu açıklamayı yapmıştır: Firavun, [Hz. Musa’ya iman eden sihirbazların] ellerini ve ayaklarını kesmek, asmak gibi tehdit etmiş olduğu işkenceden bir kısmını onlara fiilen uygulamıştır. Ne var ki âyette onlara yönelttiği tehditleri gerçekleştirdiğine dair bir açıklama bulunmamaktadır. O yüzden biz yalana düşme korkusuyla bu gibi açıklamalara girmiyoruz. (s. 344)

* “Ezlefekallah”, Allah seni kendisine yakın etsin anlamındadır… “ez-Zülef” konaklar ve menziller demektir. Çünkü konaklar yolcuyu gideceği yere yaklaştırır. (s. 348)

* “Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır…” [En’am, 6/160] Bu beyanda “Kim iyilikle gelirse” denilmiş, “Kim bir iyilik işlerse…” denilmemiştir. Bu da belirttiğimiz gibi amellerin makbul olabilmesi için kişinin dünyadan tevhit üzere göçmesi, işlediği hayırları bozmaması şartı olduğunu gösterir. (s. 358)

* “Mercum” taşlanarak öldürülen demektir. Öldürmenin en şiddetlisi recimdir. (s. 367)

* Peygamberler, Allah’ın izni olmadan, helak olmaları için kavimlerine beddua etmezler. Görmez misin ki, Allah, Yûnus peygamberi kendisinden izin almadan kavmi arasından çıkıp gittiği için azarladığını bildirmiştir. O, izinsiz çıkması sebebiyle azarlandığına göre, bir peygamberin kavminin helak olması için izinsiz bir şekilde beddua etmesi muhtemel değildir. (s. 367)

* “Va’z” işin sonunun nereye varacağını kâh korkutarak kâh müjdeleyerek bildirmek, öğüt vermek demektir. (s. 375)

* Musa kıssası ve diğer peygamberlere ait kıssalar kitapta [Kur’anda] değişik yerlerde farklı lafızlarla, değişik şekillerde, bir takım takdim ve tehirlerle anlatılmıştır Bundan da maksat şahitlik, bilgi aktarımı vb. konularla ilgili pek çok ahkâmda lafızların harfi harfine korunmasının gerekmediğinin, aktarırken mananın korunmasına odaklanmak gerektiğinin anlaşılmasıdır. (s. 416)

* Kendisine bir haber gelen kimsenin görevi, o konuda –haberin yanlış ya da yalana ihtimali bulunması halinde- hak ve hakikat ortaya çıkıncaya kadar beklemesidir. (s. 440)

* Yüce Allah’ın nesneleri var edip bu âleme bahsedilen faydala­rı yaratması, ayrıca bütünüyle bu âlemi yaratması insanları sınamak içindir; bundan dolayı onlara emirler vermekte, birtakım yasaklar getirmektedir. Son­ra sonucu almak için onlara bir âhiret (akıbet) âlemi tayin etmiş ve orada itaat edeni ödüllendirecek, isyan edeni ise cezalandıracaktır. Eğer böyle bir akıbet (sonucun alınacağı öbür dünya) olmazsa o zaman bütün bu yaratmalar abes olurdu ve hiçbir hikmeti olmazdı. Çünkü bir binayı yapan, ondan elde etmek istediği bir yarar olmaksızın sırf onu yıkmak ve yok etmek için yaparsa, o za­man yaptığı işi hikmetten uzak ve tamamen anlamsız olurdu. Aynı şekilde evrenin yaratılması da böyledir. Eğer amaçlanan bir akıbeti olmayacaksa o da hikmetten yoksun ve anlamsız olacaktır. Âyetler, onlara inananlar ve tasdik edenler içindir. Onlara inanmayan ve tekzip edenler için ise lehlerine değil aleyhlerine âyetler olacaktır. (s. 487)

* Biz Allah’ın belirttiği üfleme, sûr gibi şeyleri şudur ya da budur diye açıklama yoluna gitmiyoruz. Ya da onun şu ya da bu olduğuna işaret anlamına gelecek bir söz de etmiyoruz. Ama bun­larla ilgili olarak Hz. Peygamber’den bir açıklama (tefsir) gelmişse o takdirde o doğrultuda açıklama yapılır. Hem bu, ameli gerektiren bir konu da değildir ki bundan dolayı onun sıhhatini ya da çürüklüğünü ortaya koyma külfetine girelim. Bu sadece tasdiki gerekli olan bir haberdir. Bu itibarla “nefh”, yani üf­leme ve sûr hakkında nasıl geldi ise öyle kabul ediyor, onları açıklama yoluna gitmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir. (s. 489)

Üretim Bağımsızlık İlişkisi

Üretkenlik, iktisadi kalkınmanın en önemli motoru olduğu hepimizce bilinir. Meşru ve mübah olan her şeyin üretilmesi, ihtiyaç olduğu kadar aynı zamanda bir vatandaşlık görevidir. Köylünün ürettiği ürünler, şehirlinin icra ettiği ticaretler, sanayicinin çevirdiği çarklar bütünüyle iktisadi kalkınmanın bir gereğidir. 
İktisadi kalkınma, milli gelirin yükselmesine vesile olan en doğru yoldur. Milli gelirin yükselmesi, dünyadaki refahın sağlanmasına katkı sağladığı inkar edilemez. 
Her türlü üretkenlik ve iktisadi kalkınma, dünya hayatının refahı yanında ebedi hayatı kazandıracak bir yola vesile oluyorsa büyük bir nimet olur. İşte “ Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver...” ayetindeki dua bunu ifade ediyor. 
Fert ve devlet zenginliği güç, kuvvet olup adaleti, içtimai yardımlaşmayı, mütevazılığı sağlıyorsa; arkasından özellikle Allah’a kul olmayı getiriyorsa ne kadar şükretsek azdır. 
Haram yollarla yapılan veya harama götüren üretkenlik, dünyada kalacağı gibi ebedi hayatı zindana çevireceği izahtan varestedir. 
Üzerinde durulması, konuşulması oldukça önemli olan bu konu ehli tarafından daha iyi izah edileceğinden eminim. 
Aslında benim ifade etmek istediğim hedef nokta bu değildir. Şüphesiz devlet ricali, iktisatçılarımız,sanayicilerimiz bu konunun önemini çok iyi biliyorlar. Benim özellikle vurgulamak istediğim nokta iktisadi kalkınmanın bağımsızlıkla bağlantılı olduğunu söylemektir. Gücümüz varsa vatanımızı başta olmak üzere her türlü kutsalımızı müdafaa edebiliriz. Ayasofya’yı açar her türlü iç ve dış terörü önleyebiliriz. Evimizde rahat uyur normal hayatımıza devam edebiliriz. 
Güçlü değilseniz iç ve diş canavarlara yem olmaktan başka bir yol olmadığı tarihi hadiselerle ispatlanmıştır. Onun içindirki Allah cc bizi bu konuda özellikle uyarıyor. Hatta şöyle emrediyor:“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.”Enfal 60. 
Şüphesiz zaman ve zemin neyi gerektiriyorsa ona göre güçlü ve hazırlıklı olmak zorundayız. İşte güçlü olmanın yolu da iktisadi kalkınmadan geçer. Onun için Türkiye’nin her tarafında bulunan sanayici kardeşlerimize, üretici köylümüze ve güçlü olmamıza katkıda bulunan herkese müteşekkiriz. Özellikle son zamanlarda devlet ricalimizin silahlanmaya verdiği önemi takdirle karşılıyoruz. “Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır” hadisindeki mesaj oldukça önemlidir. 
Bu arada her üretici kardeşimize hatırlatmakla mükellef olduğumuz bir noktayı belirtmek isterim. Doğruluk,kalite,sözde durma,haram-helal ölçülerine dikkat etme ve özellikle Allah’a karşı kulluk görevlerimizi yerine getirme ilkelerinden ödün vermeyelim. Allah’a emanet olunuz. 

Meslek Lisesi mi, Fen/Anadolu Lisesi mi? (Müfredat İçin)

Bizim kültürümüzde büyümenin ölçüsü elin “ekmek tutması” dır.

Eğitim sistemi her bireyi 18 yaşına ulaştığında eli ekmek tutacak şekilde dizayn edilmeli, müfredatta bu dizayn çerçevesinde yenilenmelidir.

Ülke çok fazla olan sekiz milyonluk lisans öğrencisi sayısı hızla üç milyona doğru çekilmeli ve oradan oluşan kaynak anaokulu ve meslek liselerine aktarılmalıdır.

Dünyanın en garip liseleri olan fen ve Anadolu liseleri her gence altın bilezik takacak meslek liselerine dönüştürülmelidir.

Daha iyi test çözmek için zeki gençleri bir araya getirmek eğitim değildir.

Eğitim=Mahreçtir.

Yani eğitimin kalitesi mezun olduğunda bireye hayatında başvuracağı değer ya da değerler katıp katmaması ile ilgilidir.

Üç yaşını dolduran her çocuk doğu ve batıdan gelişmiş eğitim yaklaşımlarının değerlerimize uyarlanarak oluşturulan anaokullarında 8 yaşına kadar eğitilmeli ve ömür boyu yapacağı meslek lisesine yönlendirilmelidir.

Yönü belirlenen çocuk 9 yaşından itibaren meslek liselerinde temelden bol uygulamalı ve yoğun bir eğitime tabi tutulmalıdır.

Çocuk aldığı uygulamalı/atölyeli/laboratuarlı eğitim sayesinde ömür boyu yapacağı işin 15 yaşında çırağı, 16 yaşında kalfası, 17 yaşında ustası olmalıdır.

Koluna altın bilezik takan, bir ömür ekmeğini kazanacağı işinin ustası olan gencin artık “eli ekmek tutma” ya başladığından o büyümüştür.

Ekmeğini sanatıyla eline alan gençlerden lisans/yüksek lisans/doktora yapmak isteyenler de işlerini de yapabilecekleri uygun programlarla desteklenmelidir.

Eğitim sistemimizin ciddi bir evrime ihtiyacı vardır.

Bu evrimin birinci ayağı 3-8 yaş çocuklarımıza hitap eden uygulamalı anaokullarının yaygınlaştırılması;

İkinci ayağı, bütün liselerin hızla meslek lisesine dönüştürülmesidir.

Aksi takdirde; en çok yap-boz un oynandığı alanın-çok acıdır ki- en hayati olan eğitim olduğu gerçeğini değiştiremeyiz.

 

Vocational High School or Science/Anatolian High School? (For Curriculum)

In our culture, the measure of growth is the ability of the hand to "hold bread".

The education system should be designed to ensure that every individual can earn a living when they reach the age of 18, and the curriculum should be renewed within the framework of this design.

The number of undergraduate students in the country, which is too many at eight million, should be rapidly reduced to three million, and the resources generated from there should be transferred to kindergartens and vocational high schools.

Science and Anatolian high schools, which are the strangest high schools in the world, should be transformed into vocational high schools that will give every young person a golden bracelet.

Bringing smart young people together to solve better tests is not education.

Education = Origin.

In other words, the quality of education is related to whether it adds value or values ​​that the individual will use in his/her life when he/she graduates.

Every child who turns three years old should be educated until the age of 8 in kindergartens created by adapting advanced educational approaches from the East and West to our values ​​​​and should be directed to a vocational high school where he/she will continue for life .

The child whose direction is determined should be subjected to a basic, applied and intensive education in vocational high schools starting from the age of 9.

Thanks to the practical/workshop/laboratory education the child receives, he should become an apprentice at the age of 15, a journeyman at the age of 16, and a master at the age of 17, for the job he will do throughout his life .

The young man, who wears a gold bracelet on his arm and is a master of his job to earn his living for a lifetime, has now grown up as he has started to "handle his bread".

Among the young people who earn their living through their arts, those who want to pursue a bachelor's/master's degree/doctoral degree should be supported with appropriate programs where they can also do their jobs.

Our education system needs serious evolution.

The first leg of this evolution is the dissemination of applied kindergartens that appeal to children aged 3-8;

The second leg is the rapid transformation of all high schools into vocational high schools.

Otherwise; We cannot change the fact that the field where the most puzzles are played is - unfortunately - the most vital one.

 

Yıldızlar Akşam Doğar

Yıldız; karanlıkları aydınlatan, yol gösteren rehberdir. Yıldız kendi ürettiği enerjiyi kullanarak ışıyan ve bu sayede yüksek sıcaklık ve basınçta kalarak kütle çekimi etkisi ile çökmeden dengede kalan ...

Gökyüzünü süsleyen birer ziynet gibidir yıldızlar. “Yıldız gibi parlıyor” sözlerini sık sık duyarız. “Yıldız sporcu” deriz, “Toplumun yıldızı” deyimini kullanırız.

Yıldız, nasıl kendi ürettiği enerjiyi kullanırsa “Örnek insanlar” da aynen yıldızlar gibi gönlündeki; iman, sabır, azim, kararlılık, sevgi, hoşgörü ve sadakat…ışıklarını yakarak, eşine, topluma ve insanlığa yol gösterirler.

İnsanlığın başlangıcından itibaren kadın vardır. Hz. Âdem yaratıldığı zaman onun yalnızlığını gideren, teselli eden, yol arkadaşı olan insan Hz. Havva’dır. Rabbimiz, Hz. Âdem’i, Hz. Havva ile birlikte Cennete koydu. Birlikte cennetten çıktılar. Her ne kadar fiziken ayrı da olsalar, manen ve ruhen Rabbe duada birlik oldular. Cennet; kadınlarla bir anlam kazanır.

Kadınlar, dünyaya nizam veren, erkeğe yol gösteren birer pusuladır. Kadınları toplumdan çekip çıkardığınız zaman ortada; huzur, denge diye bir şey kalmaz. Peygamberlerin yanında kadınları görürsünüz. Hakanların, hükümdarların, devlet ricalinin yanında onlara destek veren kadınlardır. “her başarılı erkeğin arkasında kadına var” sözü, anlamlı ve önemli bir söz. 

 “Örnekler göze hitabeder”, “Üzüm, üzüme baka baka kararır”, “bir davranış, icabında bin sözden etkilidir”…buna benzer çok güzel sözlerimiz vardır dilimizde.

Rabbimiz; “Emir olunduğun gibi dosdoğru ol”, “Niçin yapmadığınızı söylersiniz?” diyerek, hayatımızın düzenli olması, insanların bize itibar etmesi, sevip saymasının yollarını gösterir.  

Sevgililer sevgilisi Hz. Peygamber efendimiz; “beni Hud suresindeki, “emir olunduğun gibi dosdoğru ol” ayeti yaşlandırdı” buyurur. Toplumun ilk örnek insanları peygamberlerdir. Rabbimiz, temiz bir toplum oluşması ve temiz toplumun devamı için ilk görevi peygamberlere vermiştir. Peygamberler; örnek alınacak insanlardır.

Peygamberleri örnek edinen, onların yolundan gidenler de, diğer insanlara örnek olurlar. Bu konuda çok örnek vardır. Tarih yapan, tarihe altın harflerle adını yazdıran birçok insan, ölümsüzlüğü tatmışlardır. Mevlana’nın, ölümü “Şeb-i arus” görmesinin altında bu yatar.

Yolumuzu bulmak ve kaybolmamak için ondan yararlanırız. Ve en büyük ışık kaynakları yıldızlardır. Gece gündüz bizim için ışık saçarlar. Onlara baktığımızda mutlu olur ve kısa sürede derin hülyalara dalarız.

İşte bizim için hayatımızın yıldızı, ışık kaynağı bu hayatta doğru yolda gidebilmemiz için bizi ve yolumuzu aydınlatanlardır. Onlar sayesinde yolumuz aydınlanır ve hayatta kaybolmayız. Onlar aynı zamanda önümüzdeki engelleri nasıl aşacağımızı, nereye gitmemiz gerektiğini de öğretir, tıpkı bir pusula gibi.

Yıldız insanlar için; “Nasıl yıldız oldular ve nasıl göz kamaştırıcı hale gelebildiler?” diye sorarız. Şöyle de söyleyebiliriz; “yıldızlar nasıl ışık saçarlar?” Cevabını hepimiz biliyoruz, hem de farkında olmadan. Yıldızların ışık saçması ancak yanmalarıyla gerçekleşir. Yani yıldızlar, yanarak göz kamaştırıcı ve parlak olabiliyorlar.

Onlar nasıl parlar ve nasıl yanarlar? Hayat fırınında zorluk, çile, çaba, gayret ve azimle köz olurlar. Böylece bu dünya hayatını en iyi onlar anlamışlar ve yaşamışlardır.

Kendileri yanarken bize ışık saçmaya devam etmişlerdir. Tecrübelerini ve hayatlarının dinamik noktalarını bizlerle paylaşmışlardır. Ve unutulmamalıdır ki yıldız olmak her yiğidin harcı değildir. Ancak yanabilen bu aşamaya erişir. Yanmak ise ağır bir imtihandır.

En büyük yol gösterici Peygamberimiz aleyhisselam ve O’nun gökteki yıldızlar dediği ashab-ı kiramdır. O yıldızlar gönüllere taht kurmuş, parlaklığından bir şey kaybetmemiş ve bizlerin en büyük yol göstericileri olmuşlardır.

Yıldızlara uyanlar da yıldızlaşır. Peygamberleri, iman ehlini, hak dostlarını, kahramanları izleyenler de gün gelir yıldız olur. Yıldızları takip eden birer yürek olabiliriz. Onların ilimlerinden, tecrübelerinden yararlanarak bu hayatta mum olmaya çalışabiliriz. Bu sayede hareketlerimizi, davranışlarımızı, yolumuzu kontrol eder ona göre bu hayatı dosdoğru yaşarız. Önümüze çıkan her engelde tutunacak bir dal, bir el buluruz. Bir düşünelim; yıldızlar olmasaydı hayatımızı nasıl aydınlatabilir, hayatımıza nasıl yön verebilirdik? 

 

İlgisiz Kalma!

Takvimden durmadan yapraklar düşer,

Yaratış özüne ilgisiz kalma,

Vakit akşam olur dağları aşar,

Rahmanın sözüne ilgisiz kalma!

 

Eskiyen yıllar mı yoksa yaşlar mı?
Dün geri gelir mi tekrar başlar mı?
İlahi muhabbet gönle işler mi?
Dostların nazına ilgisiz kalma!

 

Sevgi dolu sözler nefret soluyor,
Ömür sermayesi günah doluyor,

Bu fani dünyanın sonu geliyor,

Sohbetin hızına ilgisiz kalma!

 

Elest bezmindeki her söz her hece,

Durmadan haykıran bu sözler nice?

Rabbimin kelamı sözleri yüce,

Kur’an avazına ilgisiz kalma!  

 

Emanet

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÕZÜYLE

               Aşık Ataroğlu

 

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

Sevgili dostlar, bu muhabbetimiz de emanet üzerine olsun istedim. Nedense biz millet olarak hatta insanlık olarak bu emanet konusunu ya anlayamadık yada anlamak istemiyoruz. Bir türlü içimize sindiremedik.

Bence insanın eğitiminde en önce verilecek ders emanet olmalı. Ana dilimiz gibi emanetin ehemmiyetini öğrenmeliyiz. Annenin babanın en önemli görevi olmalı bu emanet duygusunu evladına kazandırmak. Ama tabi duyguyu kazandırmak kendi yaşantılarıyla tezat teşkil etmemeli.

Bu duygu ve alışkanlık eğitimine okullarımızda daha da şumullü olarak devam edilmeli ve kazandırılmalı.

Bir japon atasözünde derk ki " Bize bu vatan atalarımızdan miras kalmadı, gelecek nesillerden emanet aldık"

Bu pencereden bakarak vatanımız bayrağımız cumhuriyrtimiz kültürümüz(gelenek görenek örf adetlerimiz  edebiyata eserlerimiz vb.) elimizde bulunan her şeyimiz gelecek nesillerin emanetidir.

En baştan çocuklarımız oyuncaklarını kırıyorsa, okul sıralarını kirletiyor çiziyorsa okul eşyalarına zarar veriyorsa emanet eğitimini almamış demektir.

İleriki yaşlarda çalıştığı kurumlarda da aynı sorumsuzluğuna devam ettiğini düşünün. Düşünün felaket olur değilmi. Zaten de olmuyormu. Çalıştığı fabrikayı zarara uğratanlar hatta yakanlar, yine çalıştığı kurumu babasın malı sanıp kendi menfeatına kullananlar aramızdan çıkmadımı halada devam etmiyorlarmı.

Şimdi biraz da en önceye gidelim. İnsanın ilk yaratılışına. Biz kendi kendimize olmamışız bizi en güzel şekilde yaratan ve ilkimizede Adem diyen bir yaratıcımız var. O da Allah.

Ne bedenimizin var oluşunda nede Dünyanın üzerindeki emrinize verilen her bir şeyin var oluşunda bizim bir sermayemiz yok. Sermaye Onun, onun kârı bizim. Tabi zararıda bize ait.

Senin ruhunu yaratıp üzerine bu bedeni giydiren sahibin, var oluştan bu yana daima rehberler ve kullanma kılavuzlarını da göndermiş.

Demiş ki sana verilen her şey emanet gönderdiğim rehbere birde kullanma kılavuzu verdim. Rehberden bu kılavuzun içinde yazanları öğren ve daima kılavuzu yanında taşı. Dünya hayatında neyi nasıl yapacağını bu kılavuza göre yapacaksın. Gün gelecek emanetini geri alacağım hesabıda o zaman görürüz demiş.

İnsanlığın yaratılışından bu yana ilk insanı kendi kendine ve çocuklarına rehber tain ettikten sonra binlerce rehber göndermiş ve son olarak ta bizlere Hz. Muhammed Mustafa'yı(s.a.v) rehber olarak göndererek hayat ve kulluk klavuzumuz olarakta Kuranı vermiş.

Dostlar bu konuda yazılacak çok şeyler var ama ben sözü şuraya getirmek istiyorum.

Şu anda tüm Dünyayı sarsan bir Çorana virüsü var.Bütün Dünya milletleri bu virüsle kalkıyor bununla yatıyor. Haberlerin hepsi virüs üstüne. Her kafadan tavsiyeler yorumlar. Ayrıca komplo teorileri. Bundan sonra yaşantı şöyle olacakmış böyle olacakmış.

Dostlar Dünya veya yaşantı sağ kalanlar için nasıl olur kimsenin bileceği bir şey değil.İnsanların komplo teorileri varsa Allah'ın değişmez kaderi var. Allah'ın indinde her şey biliniyor ve işleyiş ona göre gidiyor.

Eee Ataroğlu sen işi bitirdin yani hiç bişey yapmıyalımmı der gibisiniz. Asla öyle bir şey demiyorum. Tabi ki üzerimize düşeni yapacağız.

Hemen kullanma klavuzumuza ve rehberimizin tavsiyelerine baktığımızda zaten çok açık .

Ne buyurmuş efendimiz rehberimiz "Bir yerde veba varsa oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba varsa da oradan da çıkmayınız"

İşte sana talimat uymalısın. Daha başka dinimiz ilim dinidir. Doktorların ve bilim adamlarının tavsiyelerine uyacağız. O zamanlar veba şimdi Corona. Geçen çağlar içinde nice virüsler, bulaşıcı hastalıklar çıkmış binlerce insan can vermiş.

Bunların hepsinden yaratan haberdar. Onun izni olmadan hiç bir şey çıkamaz. O dilemezse kimse bir şey dileyemez.

Dostlar muhabbetimizin başında konuşmuştuk ya bu beden bize emanet biz emaneti korumakla görevliyiz. Ölümün ne zaman nerde ne şekilde geleceğini bilemeyiz.

O zaman yapacağımız bütün korunmaları Allah'ın emri olarak yapmalıyız. İşte o zaman hareketleriniz ibadet hükmüne de geçiyormuş.

Vazifeni yap tevekkül et.

Haa, kendi emanetimizi korurken başkalarının emanetine de saygılı olmalıyız çünkü onunda hesabını bizden soracaklar.

Dostlar araya birde fıkra koyalımda hem düşünelim hem de birazcık gülelim.

Babayla oğlu deniz kenarına kamp yapmaya gitmişler. Çadırlarını kurup eşyalarını yerleştirmişler.

Akşama kadar yüzmüşler spor yapmışlar zamanı gelince de yatmışlar.

Gece bir ara baba uyanmış ki yıldızlar görünüyor. Hemen oğlunu kaldırmış demiş bak bakalım yukarıda ne görüyorsun bir değişiklik varmı.

Oğlu yıldızları görüyorum baba deyinca babası tekrar sormuş. Nasıl olmuş bu iş. Oğlu başlamış anlatmaya demiş , Astronomi ilmine göre yıldızlar birer güneştir onlardan galaksiler oluşur falan derken babası ensesine yapıştırmış.

Demiş ulan salak oğlum görmüyormusun çadırı çalmışlar.

Sevgili dostlar inanın çoğumuzun üzerimizdeki çadırdan haberimiz yok ahkam kesiyoruz.

Anlayan ne anlarsa anlasında ben bir ozan olarak muhabbete bir şiirle son vereyim.

Sağlıcakla kalın.

EMANET 2

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

 

Emanetin sahibi var

Odur bize en güzel yar

Yeşil ova karlı dağlar

İniş yokuş düz emanet

 

Karun kadar malın olsa

Evin Barkın altın dolsa

Hesabı var nasıl olsa

Çok emanet az emanet

 

Geçen ömrüm bunca yaşım

Elim kolum ayak başım

Dilim dişim gözüm kaşım

Aynadaki yüz emanet

 

Dört mevsim gelip geçecek

Herkes ektiğin biçecek

Onlar bir mevsimlik çiçek

Torun oğlan kız emanet

 

Ataroğlum gönül eri

Emanete ver değeri

Benim sinem yangın yeri

Ocak onun köz emanet

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Bangladeş Cemaat-I İslam Lideri Rahman Nizami’ye Rahmet Diliyorum

Bangladeş Cemaat-i İslami Lideri Motiur Rahman  Nizami’yi Haksız Bir Şekilde İdam Edilişinin Sekizinci Senesinde Rahmetle Anıyorum

Ülkemiz de köpek, bebek davasıyla nasılki masum, kibar Bey Efendi  Başbakan İdam edilmişse aynen

Bangladeş’in 1971'de Pakistan'a karşı verdiği bağımsızlık mücadelesi sırasında işlenen suçlar kapsamında Bangladeş Cemaat-i İslami Lideri Motiur Rahman  Nizami; önce ömür boyu hapse aradan bir kaç yıl geçtikten sonrada idama mahkum edilerek infaz edilmiştir.Rabbimiz, rahmet eylesin Mekanları cennet olsun

Aslında Menderes; 1932 yılında Türkçe Okutulmaya Başkanan Ezanı Muhammediyi Aslına Uygun Arapça Okunmasını sağladığı, İmam Hatip Okullarının Açışmasını sağladığı
İçin idam edilmiştir.

Bangladeş Cemaat-i İslami Lideri Motiur Rahman Nizami; Ülkesinde Tarım Bakanlığı ve Sanayi Bakanlığı görevlilerinde bulunmuş, her yönüyle faydalı güzel ahlaklı bir İnsandır. Esasında Bangladeşte aralarında cemaati İslami muhalefet Partisininde bulunduğu 18 on sekiz muhalefet partileri hükümetin baskıları nedeniyle ülkede özgür bir ortam olmamasını gerekçe göstererek 2014 yılı başında yapılan seçimi  boykot etmişlerdi.Seçime iktidardaki Avami birliği ile onu destekleyen yedi parti katılmıştı. İleriye dönük Cemaat-i İslami Lideri Motiur Rahman Nizami‘yi
tehlikeli gördükleri için hükümet  yetkileri hedef alarak idamını sağlatmışladır. Hadisenin Özü budur.

İdamına saatler kala Nizami'nin Mektubu;

BEN GİDİYORUM.

Doğduğumda nikâhlandığım ve son nefes diye zaman tayin ettiğim buluşmaya gidiyorum. Korkmuyorum. Ardımda pişmanlıklarım var ama üzgün değilim. Kırgınım. Sözünü unutanlara, kardeşinin elini tutmayanlara, düşeni kaldırmayanlara, Allah için gözyaşlarını sakınanlara, resimlerimizi “layk” için kullanıp gördüklerini yaşanmamış kabul edenlere, zalimin yanında durup mazluma timsah gözyaşları dökenlere, kıyama kalkmayı kolay zannedip elindekini muhafaza etmek için bahane satanlara, alanlara kırgınım. Bu kırgınlıkla kavuşacağım Rabbime. Söyleyeceğim bunları.

Vuslat bu. Nerede buluşacağı belli olmuyor insanın. Bazen 14 yaşındaki bir kızı Kudüs’te pazarda buluyor. Kafasına sıkılan bir kurşunla göçüyor. Elbisesine bulaşıyor kan. Huzura çıkmadan önce melekler yıkıyor onu.

“Senin kardeşin benim. Bu katillerle niye anlaşıyorsun?“ diyemiyor.

Bazen vuslatına yürümen gerekiyor. Seni evinde bulsun istediğin buluşma için önce evinden ayrılman gerekebiliyor. Sonu görünmeyen bir yolu merakla yürümen gerekiyor. Yol bitip de deniz başlayınca acı acı yutkunmak serbest suya atlamadan önce. Bir kıyıya varıyor elbet denizin sonu. Kıyıya ya canlı varıyorsun ya da cansız vuruyorsun.

“Benim evim sizin hesaplarınızdan daha anlamlıydı. Hırsınızdan büyüktü odalarımız. Niye yaktınız çocuklarımızın gözlerimizin önünde büyüyecekleri resimleri? Mutlu musunuz şimdi?” diyemiyorsun…

Bazen evinde de buluyor seni. Dumanlar yükselmeye başlıyor birden. Zaten taş binada oturmasına izin verilmeyenlerin çabuk tutuşan evlerine ateş sıçrıyor. Bütün seslerin gökyüzünde toplandığını düşünürseniz günü her saati bir “ah” asılır Arakan’dan o gökyüzüne. Çocuklar ölür. Çıplak ayakları ve toza bulanmış yüzlerine bakmayın. Tertemiz gider onlar. Kadınlar ölür. Adamlar ölür. Yanarak ölür, kahırla ölürler. Cennet meyvesi pahalıdır. Kalp, asıl sahibine dönene kadar acır insan. Sonrası umman, kevser, Peygamber (s.a.v)!

“Müslümanlar etle tırnak gibi midir gerçekten? Sökülüyor tırnaklarımız. Etiniz acımıyor mu?” diyemezler…

Ahzab suresinde övülen adam ve kadınlardan çok anlatabilirim size. Sizin üzüldükleriniz için son diye yazılan haberlerin “son” olduğunu mu zannediyorsunuz? Acıyı onlar çekiyor da size pay düşmeyecek mi zannediyorsunuz? Daha ilkokulda öğretmene şikâyet edilmekten korkanlar! Sizi Allah’a şikâyet etmeye gidiyoruz. Her yaptığınızı, her yapmadığınızı, her söylediğinizi, her sustuğunuzu, her gördüğünüzü, her gözünüzü kapadığınızı, her oturuşunuzu, her kalkmayışınızı bir bir not aldım. Her şeyi anlatacağım.

Ben gidiyorum…

Ardımda bir fikir kalsın istiyorum. Zorla karşılaşınca ölüm korkusundan istikametini şaşıranlarla biz ölümden aynı şeyi anlamıyoruz. Bu bir imtihandı. Kolay olacağını söylemedi kimse. Sancısız olacağını, bedelsiz olacağını. Bu yola baş koymak, sonunda gerekirse bu uğurda o baştan vazgeçmek demekti. Bizim için karar aldıklarını zanneden ahmaklar var. Bu karar ancak göklerde alınmış olabilir. Siz kimsiniz ki..!

Kulunu razı etmek için Yaratıcıyı üzecek değiliz!

Ben gidiyorum…

Benden önce giden arkadaşlarımın yanına, Rasulullah’ın yanına. Siz kalacaksınız. Kimin doğru olduğu benim gittiğim yerde çıkacak ortaya…

Ben gidiyorum…

Çeki düzen verin kendinize. Sıranın size de geleceğini unutmayın. Şehadetin şehid gibi yaşayanlara nasip olacağını, Allah’tan başkasına kul olunmayacağını hatırlayın her daim.

Ben gidiyorum…

İbret alın bu yolculuktan. Bir araya geldiklerinde sadece aynı anda ayaklarını yere vursalar dünyayı sallayacak kalabalıktaki sizler, kardeşlerim. Sizin gözünüzün önünde yürüyeceğim ipe. Korku görmeyeceksiniz. Endişe sezmeyeceksiniz. Öfkemi de beraberimde götüreceğim.

Ben gidiyorum…

Dilerim bu gidiş size kim olduğunuzu hatırlatsın. Mazlumlar için ayağa kalkmanın bir yolunu bulmanızı sağlasın. İpler adedince baş istense, ama deseler ki bu bedel kıyam içindir, az kalır giden başlar! Boşuna terk etmez canımız bedenimizi. Mükâfatını O’ndan biliriz. Kalanlara ibret olmadığı üzer bizi…

Size son sözlerim şudur;

“Her zaman batılın, zulmün ve haksızlığın karşısında ilmi mücadeleye devam edeceksiniz. Bir mümin asla Allah’tan ümidini kesmez. Hayatınızın sonuna kadar Allah yolunda bir gaye ile görevinizi sürdüreceksiniz. Batılın tüm tuzaklarına ilim yoluyla cevap vereceksiniz. Kadınlarımızın yetiştirilmesine ve ahlâk yoluna önem vereceksiniz. Cemaat-i İslami’de asla bir lider problemi yaşanmayacaktır. Durum ne kadar kötü olursa, o kadar iyi ve kaliteli liderler yetişecektir. Ben yaşlandım. Rabbim her an canımı alabilir. Ben şehit olarak Allah’ın huzuruna gitmek istiyorum. Benim şehadetim ile beraber değişim başlayacaktır. Halkım ve dünya Müslümanlarından duâ istiyorum. Eğer dünyada bir daha görüşemezsek, cennette görüşeceğimizi ümit ediyorum inşâAllah."

Mücahidim, sen hiç kimseye kurşun sıkmadın, Allah'a kul olmak için mücadale ettin.

Çağımızın Ebu Cehilleri,Firavunları,Nemrutları, Hak, Adalet Mücadeleni hazmedemediler.

Sana gereği gibi sahip çıkamadık. Ne olur bizden davacı olma!

Gazze ’de, Doğu Türkistan da mazlumların muzaffer olduğu, Dünyada zalimlerin zulmünün sona erdiği adaletin tam tesis edildiği  günler için çalışmalıyız.

Bütün Şehitlerimizin Mekanlar Cennet olsun. Yaşasın Kafirler, Müşrikler, Münafıklar, Zalimler
için Cehennem.

Rabbimiz, dünya imtihanımızı kazanarak cennette Cemalini rol model peygamberimiz sas’in dizinin dininde sevdiklerimizle buluşarak ebedi huzur ve mutluluğa kavuşan bahtiyar Mü’minlerden olmayı her birimize lütfeylesin.Sıhhat ve afiyetler dilerim.

omerlutfiersoz@gmail.com

Avustralya'da Cuma İzni

Cuma tartışmaları, beni 36 yıl öncesi yaşadığım bir olaya götürdü. Avustralya Melbourne'de din görevlisiyim. Amerikalıların kurduğu tam kapasiteyle çalışan ve otomobil üreten Ford Motor Company’de Türk işçileri de çalışıyor.
Dini inanç ve ibadet özgürlüğüne önem veren Avustralya'da işçilerimiz, Cuma günleri Camiye gelip namaz kılmak istiyorlar lakin Ford Fabrika yönetimi mesai saatlerinde dışarı çıkmalarına izin vermiyor. Ancak, vakit namazlarını münferiden içeride kılmalarına izin veriyorlar...
Sorunu çözmek için Broadmeadows Türk İslam Cemiyetimiz devreye giriyor ve Müslüman işçilerin Cuma namazı saatinde Fabrika dışına çıkmasına izin verilmesini talep eden bir yazı gönderiyor. Gerekçe olarak da, Cuma namazının camide kılınmasının farz ve zorunlu, vaktinin de belli ve sınırlı olduğu bildiriliyor.
Fabrika yönetimi önce talebi olumlu karşılıyor fakat izin vermek için Türkiye'deki uygulamayı soracaklarını, çalışanlara orada nasıl bir düzenleme yapılıyorsa burada da aynısını uygulayacaklarını belirtiyorlar.
Büyükelçilik kanalıyla yapılan yazışmalardan sonra Ankara'dan gelen cevap herkesi şaşırtıyor:
"Türkiye Cumhuriyeti Laik bir Ülkedir. Çalışma saatleri dini kurallara göre düzenlenemez. Çalışanlar için Türkiye'de Cuma namazına özel bir izin uygulaması yoktur."
Fabrika yönetimi gelen yazıyı Cemiyet yetkililerine göstererek: "Sizin ülkenizde uygulama böyleyken bizim yapacağımız bir şey yok" diyerek üzüntülerini bildiriyorlar.
Gelen bu yazıya rağmen Cemiyetimiz işin peşini bırakmıyor, ısrarını sürdürerek ikinci bir yazıyla, “Fabrikada sadece Türk işçilerinin bulunmadığını, diğer ülkelerden de Müslümanların bulunduğunu” belirtip uygulamanın o ülkelerden de sorulmasını talep ediyor.
Sonucu merakla bekleyen Cemiyet yöneticileri ve işçiler, bir süre sonra Fabrika yönetimince Cuma namazı için belli saat aralığında izin verildiğini sevinerek öğreniyorlar. Türkiye’den izin çıkmasa da, halkı Müslüman olan diğer ülke büyükelçiliklerinden gelen müspet cevaplar, Fabrika yönetimini ikna etmiş ve bütün Müslüman işçilere Cuma namazı için izin çıkmıştır artık...
Bu gelişmeden sonra, ben de Cuma hutbelerinin dilinde değişiklik yapma ihtiyacı duymuştum. Daha önce Türkçe hazırladığım hutbeleri, diğer ülke Müslümanlarının da camiye gelmesiyle Türkçe, İngilizce ve Arapça olarak üç dilde hazırlamaya başladım. Artık Broadmeadows Camii sadece Türklere hitap eden bir mabet değil, olması gerektiği gibi her coğrafyadan Müslümanlara hitap eden, her etnik kökenin rahatça gelip ibadet ettiği, tanışıp kaynaştığı bir İslam Merkezi olmuştu.
Yaşadığım bu olayın analiz ve yorumunu yazıyı okuyanlara bırakarak konuyu burada noktalamış olayım.

KADEM NEREYE KOŞUYOR?

KADEM Kadın Araştırmaları Dergisinde yer alan Esra Aslan Turan imzalı bir yazı incelendiği zaman, tüm Müslümanların başvuru kitabı olan Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslâm İlmihali kitabını yerden yere vurduğu görülüyor.

Sadece kadın gözüyle meselelere yaklaşan yazar, Büyük İslâm İlmihali’nde Ömer Nasuhi Bilmen’in, kadını bütün konularda ikinci sınıf olarak gördüğünü beyanla sadece büyük İslâm âlimini değil, âyet ve hadislerle sabit olan konuları bile eleştirmekten çekinmiyor.

Giriş kısmında “Türkiye halk dindarlığının kurucu unsurlarından biri olarak görebileceğimiz Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihali’nde ortaya konulan fetvalarda, kadın ve erkek olmanın ele alınma şekli, metnin tamamı gözden geçirilerek irdelenmiştir. Çalışma sonucunda kadını erkeğe karşı ikincil gören; gücü, iradesi, yönetme ve ifade etme kabiliyeti eksik biri olarak kodlayan geleneksel değer yargılarının Büyük İslam İlmihali’ndeki dinî hükümleri de şekillendirdiği görülmüştür” ifadelerinin yer aldığı makalenin bundan sonraki ana bölümünde, İslâm’a ait ne varsa hepsinde kadınların ikinci sınıfta kabul edildiğini belirterek, sadece Bilmen Hocanın değil İslâm âlimlerinin tamamınca kabul edilen, âyet ve hadislere dayanan görüşleri reddediyor. 

Yer yer alıntılarla desteklenen makalede yazar, “Din ve Toplumsal Cinsiyet İlişkisi” ara başlığı altında; “Toplumsal cinsiyetin yapılandırılmasında din, sıklıkla başvurulan kaynakların başında gelir. Hak ve sorumlulukların dağıtılmasını etkileyen sosyal bir kurum olarak dini inanç ve bağlılıklar, toplumsal cinsiyet rollerini kurmak ve güçlendirmek konusunda merkezî bir rol oynar. Sıradan insanların toplumsal cinsiyet değerlerini ve normlarını öğrenmeleri sürecinde dinsel öğretiler önemli oranda bağlayıcı bir güce sahiptir. Özellikle kadın bedenini kavrama şeklimiz dinin güçlü etkisi altındadır. Bu etki, değerlerle ilgili anlayışlarımızla da bağlantılıdır. Din, normatif değerlere toplumsal bir çerçeve ve meşruiyet kazandırmada, kendimize ve çevremize dair yaklaşımlarımızı yapılandırmada oldukça işlevseldir. Benzer şekilde erkekliğin ve kadınlığın ne demek olduğunu öğreten kanallardan biri dinî mesajlardır. Bunlar, toplumsal cinsiyet rollerini ve farklılıklarını meşrulaştırarak benimsetmenin güvenli yollarıdır. Dinî inanç ve bağlılıklar toplumsal cinsiyet değerlerine bağlılık kurmada da etkin işlevler icra eder. Bu açıdan bakıldığında Müslüman dinî kültür, Tanrı’dan erkeğe oradan da kadına uzanan geleneksel bir hiyerarşi ortaya koyar. Erkekler lider, kadınlarsa annedir. Erkek güçlü bir koruyucu, kadınsa zayıf ve korunmaya muhtaçtır. Din kanalıyla bahsi geçen bu farklılıklar ve bağlı olduğu anlamlar meşrulaştırılmış, normalleştirilmiş olur. İslami gelenekte bedensel etkinliklerin nerede ne şekilde ortaya konulması gerektiği ayrıntılı olarak tartışılmıştır. Buna göre Müslüman toplumların çoğunda kadınların bedenlerini ve cinselliklerini kendilerine değil aile, cemaat ya da devlete ait gören egemen bir anlayış hâkimdir. Bu anlayış geleneklere ve toplumsal davranışlara olduğu kadar yasalara ve devlet politikalarına da sızdığı için çok sık rastladığımız insan hakları ihlallerine yol açmaktadır. Bu ihlaller yazılı yasalardan daha yaygın bir şekilde çeşitli mekanizmalar yoluyla kadınların giyim ve hareket özgürlüklerini kısıtlamak gibi davranışlardan kadın sünneti ve namus cinayetlerine kadar çeşitlenmektedir. Tam da bu noktada din kadınlara yönelik kısıtlayıcı uygulamaların ve hak ihlallerinin güçlü meşrulaştırıcısı olarak kötüye kullanılmaktadır. Çünkü İslam da birçok din gibi varlığını devam ettirmek için çeşitli coğrafyalarda birçok gelenek ve İslam öncesi uygulamayla uyumlu hale gelmiştir.” diyerek daha başlangıçta dinle ilgili bakış açısını ortaya koymuş oluyor.

Makalenin giriş kısmının devamında, “Kutsal kitapların çoğu erkek egemen tarihsel ve toplumsal bağlamlarda ortaya çıktığı için, dinî kültürün cinsiyete dair yaklaşımı da bu bağlama uygun bir şekilde –kadınların beden ve cinselliklerinin denetlenmesi– gelişmiştir. Dinî metinler toplumsallıkları ölçüsünde belirli toplumsal cinsiyet rollerini kurgulamanın, meşrulaştırmanın ve pekiştirmenin en etkili ve kapsayıcı araçları olmuşlardır. Erkek egemenliğine dayalı bu sistem kültürü, dili, dini, eğitimi, ekonomiyi ve benzeri tüm sosyal yapıları kendisini yeniden üretmek için kullanmıştır” ifadeleri kullanılarak Kur’an’ da tahrif edilmiş Tevrat ve İncil ile birlikte erkek egemenliğini esas alan bir kitap olarak görülmektedir.    

Makalenin “Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihali’nde Toplumsal Cinsiyet Anlayışı” başlıklı ana bölümünde ise şu görüşlere yer verilmektedir.  

“Bu ilmihalde, gerek genel hükümler konulurken gerekse ayrıntılarda, erkeklerin kadınlara göre daha öncelikli ve üstün tutulduğuna dair kırk küsur ifade bulunmaktadır. Bu ifadeler erkekliği daha öncelikli, malik ve ciddiye alınan bir cinsiyet olarak nitelemektedir. Daha çok köleler ve çocuklarla ilgili hükümlerle bir arada değerlendirilen kadınlığın ise yetkinliği, iradesi ve eylemleriyle daha eksik bir cinsiyet olarak görüldüğü kanısı uyanmaktadır. Namaz Kitabı’nda “İmamlık ve Cemaat” başlığı altında imamlık şartları içinde erkek olmak da sayılmıştır. Devamında ise kadınların kadınlara imamlık yapmasının mekruh olmakla beraber caiz olduğunu, şayet kadınlar kendi aralarında cemaatle namaz kılacak olurlarsa imam olacak kadının aralarında durması ve cemaatin önüne geçmemesi gerektiği, öne geçmesinin mekruh olduğu ifade ediliyor.

Cemaat safının nasıl kurulacağı ile ilgili hükümlerde, “Kadınların Erkeklerle Aynı Hizada Bulunması” başlığı altında, cemaatin farklı gruplardan ibaret olması halinde imamın arkasında önce erkeklerin, sonra erkek çocukların, sonra da kadınların saf bağlaması gerektiği vurgulanıyor. Bu tertibe erkek ve erkek çocukların riayetlerinin sünnet, kadınların riayetlerinin ise farz olduğu ifade edilerek cemaat namazlarında saf tutma konusunda uyulması gereken cinsiyet hiyerarşisine dair anlayış ortaya konuluyor. Bu hiyerarşi aslında toplumda erkek, erkek çocuk, kadın ve kız çocuğu olmanın değerine ilişkin bir sıralamayı yansıtıyor.

Bilmen kadınların namazlarıyla hanelerini nurlandırmalarının kendileri için pek büyük bir şeref olacağını söylüyor ve devamında buna “Oturduğunuz yerleri, evlerinizi namaz ile Kur’an-ı Kerim okumakla nurlandırınız.” hadisini referans gösteriyor. Böylece dinî söylem çok güçlü bir caydırıcı olarak Müslüman toplumlardaki geleneksel yaşayış biçimini, burada kadınların görülmek istendiği yeri işaretleyerek meşrulaştırıyor. Kamusal hayattan dışlanarak ev içi hayatla sınırlanan kadınlar dini fetvalar ve ikazlar yoluyla bunu bir dinî vazife olarak da görmüş oluyor.

Cuma namazı bahsinde bu ibadetin farz olmasının birinci şartı olarak erkek olmak sayılıyor ve kadınlara farz olmadığı ifade ediliyor. Bunun hemen devamında ikinci şartın hürriyet olduğu ve bu nedenle de cuma namazının kölelere farz olmadığı ifade ediliyor.

Namazın mekruhları bahsinde, erkeklerin secde ederken kollarını tamamen yere döşemelerinin namazı bir zaruret bulunmaksızın ipek elbiselerle kılmalarının ve secde ederken uzatmış oldukları saçlarını yere değmesin diye kadınlar gibi toplayıp başlarının üzerinde bağlamalarının mekruh olduğu ifade ediliyor. Bu davranışlar erkek egemen toplumda iktidarı korumanın şartlarından birinin katı cinsiyet sınırları olduğunu, özellikle de kadınlara benzememenin erkekliği devam ettirme şartlarından biri olduğunun dinî anlayış tarafından da içselleştirildiğini gösteren bir örnek olarak okunabilir. Öteki cinsiyetin sınırlarında dolaşmak, kadınlığa doğru ilerlemek, erkek için irtifa ve itibar kaybetmek demektir. Dini öğretenlerin çoğunluğunun erkek olması, bu geleneğin kutsanarak devam etmesini beraberinde getirmiştir. Ataerkil toplumda yönetmek, yönlendirmek gibi hâkimiyet içeren fiiller erkeğe özgü görülmekte, kadınların ise tabi ve uyumlu olmaları beklenmektedir.

Cenaze namazı sırasında kadınların erkeklerin arkasında saf bağlayacakları, çünkü kadınlar için safların en hayırlısının en geride bulunan saf olduğu, kadınların cenaze kaldırmalarının tahrimen mekruh olduğu, bundan dolayı sevaba değil günaha girmiş olacaklarına dair hükümler kamuya açık toplumsal bir ritüel olan cenaze töreninde, kadınların erkeklerin gerisindeki pasif konumunun ilanı ve teyidi olarak görülebilir.

Kabirleri haftada bir gün özellikle Cuma ve Cumartesi günleri gidip ziyaret etmenin erkekler için mendup olduğunu, yaşlı kadınların da ibret almak, bereketlenmek için ve bir fitne korkusu bulunmadığı sürece kabirleri ziyaret edebileceklerini, bunda bir sakınca olmadığını ifade eder. Kadınların cinselleşmesi, kamusal faaliyet ve hareketliliklerinin kısıtlanması, sadece ev içinde ve onunla ilgili işlerle hayatını devam ettirmelerinin beklenmesi kendilerini her konuda erkeğin müsaadesine tabi kılmaktadır.

Büyük İslam İlmihali’nin Oruç Kitabı’ndaki orucun türleri bahsinde, bir kadın için kocasının izni olmaksızın nafile oruç tutmasının mekruh olduğu ve kocanın bu orucu bozdurabileceği, kadının kocası izin verdiği takdirde veya kocasından ayrı düşünce bunu kaza edeceği ifade ediliyor. Burada kadınların erkeklere karşı vazifelerinin Allah’a ibadetle ilgili tasarruflarına bile öncelenebildiğini görüyoruz. Dinî hükümler yoluyla erkeğin tasarrufu ve emri altında bir çalışanmış gibi resmedilen kadına, herhangi bir itiraz, itaatsizlik veya direniş halinde yönelecek şiddet böylelikle normalleşmiş olur.

Aynı kitabın “İtikâf” bahsinde itikâfın, içinde cemaatle namaz kılınan herhangi bir mescitte yapılabileceği, büyük camilerde yapılmasının daha faziletli olacağı, kadınların da kendi evlerinde mescit edinilen bir odada itikâfta bulunacakları, buraların onlar için bir mescit sayıldığı, kadınların evleri dışındaki mescitlerde itikâf etmeleri caizse de mekruh olduğu hükümleri yer alıyor. Buna göre kadınların kendi evlerinde namaz kılmaları, mescitlerde namaz kılmalarından daha faziletli olduğu gibi evlerinde itikâfları da her türlü fitne ve fesattan uzak olması sebebiyle mescitlerde itikâfta bulunmalarından daha faziletlidir. Eserde kadınların evden çıkmaması için elden gelen bütün imkânların kullanıldığı, her türlü ihtimalin düşünülerek kadınları dışarı çıkmaktan caydıracak şekilde dinî kavramlarla (mekruh) bir korku yaratıldığı söylenebilir.

Kadınların bireysel ve kamusal haklardan dışlanmış, erkeğin iznine tabi bir köle veya çocukla bir arada değerlendirildiği, devam eden bölümlerde de açık bir şekilde fark edilir. “İtikâf” bahsinde itikâf için ergenlik, erkeklik ve hürriyetin şart olmadığını, bundan dolayı da akıllı çocuğun, kadının, kölenin itikâflarının da sahih olduğu, fakat kadının itikâfının varsa kocasının, kölenin itikâfının da efendisinin iznine tabi olduğu ifade ediliyor. Kadın ve kölenin itikâfa nezretmiş bile olsalar bunu izinsiz yapamayacakları, kadının ancak kocasından ayrı kaldığı günlerde kölenin ise azat edildikten sonra kaza edebileceği belirtiliyor.

Kadınların bu şekilde erkeklerin idare ve tasarrufundaki çalışanlar gibi değerlendirildiğini Zekât Kitabı’nda da görürüz. Burada zekâtın gerekliliği için tam bir mülk bulunması gerektiği, yani bir malın olmasıyla ona mülkiyeti aynı anda bulundurmak gerektiği, bu sebeple bir kadının mihrini eline almadıkça bundan dolayı zekâtla mükellef olamayacağı, çünkü o mala sahipse de henüz eline geçmiş olmadığı ifade ediliyor.

Kadın ve erkek arasındaki ilişki hakkında bir tür efendi-köle münasebetini anımsatacak ifadelerin kullanılması, hac ile ilgili kısımda da görülür. Hac Kitabı’nda haccın şartları bahsinde hac için en az 18 saatlik yolculukta bulunması gereken bir kadının yanında kocası veya sonsuza dek mahremi olan bir erkek bulunması gerektiği, yanında bu şekilde akıllı ve baliğ biri bulunmayacak bir kadının haccetmesinin farz olmadığı ifade ediliyor. |

Kadınların eksik görülmesi değer sıralamasında da kendilerine verilen düşük mertebeyi açıklıyor. Bunu kurban bahsinde de görüyoruz. Kurban ve Av Kitabı’nın “Akika” kurbanı bahsinde oğlan çocuğu için kesileceği gibi kız çocuğu için de akika kurbanı kesileceği ve her biri için bir koyunun kesilmesinin yeterli olacağı söyleniyor. Bununla beraber oğlan çocuğu için iki koyun kesilmesi görüşünde olanların da bulunduğu belirtiliyor.

Ataerkil kültürde kadınlar varoluşsal eksiklikleri nedeniyle yanlış bir şey yapmamaları için sürekli izne tabi olmalıdır. Kadınlar erkeklerin denetimindeyken erkek egemen dünya tehlikelerden korunmuş olur ve devamı sağlanır. Bu nedenle kadınların dünya ile irtibatları kocalarının veya ailelerindeki erkeklerin inisiyatifine bırakılır. Kadınların dünya ile onların kendileri için uygun gördüğü ölçüde bir ilişki kurmaları dinî argümanlarca da kutsanır.

Bilmen’e göre yeter ki kadınlar İslam adabına uygun bir tarzda hareket etsin. Burada İslam adabına uymak özellikle kadınlar için yer yer hep tekrar eden bir şeydir. İslam Ahlak Kitabı’nda ailevi vazifeler başlığı altında da kocanın ve kadının başlıca vazifeleri sıralanırken kocalar için hayırlı olanın hanımlarına iyi davranmak olduğu çeşitli hadislerle desteklenerek ortaya konulurken; kadınların başlıca vazifelerinin ise “kocasının meşru emirlerini tutmak, onun namusunu, haysiyetini koruyup haline kanaat etmek, israftan kaçınmak ve ev hanımı olacak bir vaziyette bulunmak” şeklinde detaylandırılıyor.

Kadınlar ve erkekler evlilikle ilgili konularda da farklı ölçütlere göre değerlendiriliyorlar. Buna göre “Müslümanlıkta Aile ve Akrabalık İlişkileri” bahsinde bir Müslüman ehl-i kitap olan bir Yahudi veya Hristiyan kadını nikahlayabilse de Müslüman bir kadının hiçbir gayrimüslimle evlenemeyeceği, bunun dinen kesin bir şekilde haram kılındığı, böyle bir durumun İslam şerefine, İslam menfaatine ve Müslüman kadının kişisel kurtuluşuna ve mutluluğuna aykırı olduğu ifade ediliyor. Burada dinî bir yasak olarak kadınlara konulan engel, bütün bir Akdeniz kültüründe, tarihi İslam’dan çok öncelere giden yabancı erkekleri hane içine almama pratiğinin dinsel bir versiyonu olarak görülebilir. Bu tür topluluklarda şeref kadınların bedenlerini yabancı erkeklere karşı güvende tutan erkeklere bahşedilen onurdur. Bu kültürlerde kadın, sahip olunan bir şey olarak yabancı biriyle evlendiğinde kaybedilen, karşı tarafın hükmü altına girmiş biri olarak düşünülür. Bu nedenle kadınların yabancılarla evlenmesi topluluğun menfaatine ve kadının mutluluğuna engeldir.”

Makalenin sonuç bölümünde de yazar şu görüşlere yer veriyor. “Dinî literatürün önemli bir parçası olan ilmihal kitaplarından biri olan Büyük İslam İlmihali’nde, kadınların insan olarak erkeklerle eşit olduğu; inanç, ibadet, günah, sevap gibi hususlarda aynı sorumluluğa sahip oldukları ifade edilirken; dinî ve toplumsal hareketlilik, liderlik, şahitlik, miras gibi konularda eşit olmadıklarını ortaya koyan hükümler bulunmaktadır. Yani kadının, özgür ve sorumlu bir birey olarak varlık alanı iman ve ibadet gibi doğrudan Allah’a karşı sorumluluklarıyla sınırlandırılmakta, kamusal alandaki varlığı ve bununla irtibatlı sorumlulukları çoğunlukla din adına elinden alınmaktadır. Fetvalarda kadına ve erkeğe yönelik dinî anlayış ve beklentiler geleneksel kabuller etrafında kurulmakta, kadın yetişkin bir insan olarak değil, kimi zaman çocukla kimi zaman ise köleyle bir arada düşünülebilen bir mertebede, daha çok toplumsal cinsiyet anlayışına bağlı görevleriyle ele alınmaktadır.

Dinsel söylem yoluyla aktarılan ataerkil gelenek, kadına ve erkeğe biçtiği farklı statüler ve onları birbirinden ayrıştıran, farklılaştıran, hatta erkeği üstün tutan mesajlarıyla toplumsal cinsiyet rollerini keskinleştirmektedir. Erkeğin kadına üstün tutulması, kadının kocası veya babası tarafından korunmaya muhtaç olarak tanımlanması da özellikle ülkemizde çok yaygın bir şekilde rastladığımız kadına yönelik çeşitli şiddet biçimlerinin temelinde yatmaktadır. Bu durum kadınların yaşadıkları hak ihlallerinde dinî söylem ve otoritelerin de büyük sorumluluğu olduğunu gösteriyor. Bu çerçevede bu çalışmada toplumsal cinsiyet yaklaşımı analiz edilen Büyük İslam İlmihali’nde ortaya konulan hükümlerde erkeğin, bireysel özgürlükleri kadına göre tam olan bir cinsiyet olarak esas muhatap şeklinde görüldüğü, kadınların ise daha çok cinsel özellikleri ve rolleri üzerinden ele alınan, ev dışındaki hareketlilikleri ve etkinlikleri dinî engellerle mümkün olduğunca kısıtlanmaya çalışılan, köleler ve çocuklar gibi hukuken erkeğin hükmü altında olan bir cinsiyet olarak konumlandırıldığı görülmüştür. Bu açıdan Bilmen’in ilmihali, kendi döneminin cinsiyet ayırımcı geleneksel toplumsal değerlerini yansıtan, tekrarlayan, onaylayan ve pekiştiren bir yaklaşım ortaya koymaktadır.

Kadınları toplumsal hayatın dışına itmek, onları ev merkezli görevlerle sınırlamak ve çeşitli söylemler yoluyla erkeklere ait alanlarda bulunmalarını gayri meşru ilan etmek her yerde olduğu gibi ilmihallerde de karşımıza çıkmaktadır. Aile içi geleneksel işbölümü vurgusu içeren tanımlama biçimleriyle kadınların evin dışında üretmelerinin, kamusal ağların ve bununla bağlantılı farkındalıkların bir parçası olması engellenmiş olmaktadır. Oysa ilmihal gibi yaygın etkisi olan dinî metinlerin, kadınları erkeklere itaat etmesi beklenen sessiz köleler olarak tasarlayan kabullerden arındırılması gerekmektedir. Erkek ve kadın arasında insani ve hukuki eşitliğe dayalı bir yaklaşımla dinî metinlerin kadınları kısıtlayıcı argümanların hüküm sürdüğü bir alan olmaktan çıkarılması, dinî alanı kadınlar için de daha güvenli hale getirecektir. Eğitimli Müslüman kadınlar artık geleneksel dinsel söylemin kendileri hakkındaki yaklaşımından rahatsızlık duymakta ve onu sorgulamaktadırlar. Bunun için de adalet ve eşitlik gibi temel insani prensiplerden yola çıkarak fıkıh ve tefsir literatürünün cinsiyetçi kodlarının gözden geçirilip yeniden yorumlanması gerektiğini daha çok dillendirmektedirler.”

KADEM Dergisinde yer verilen Esra Aslan Turan’ın makalesi bu şekilde. Makalede sadece Ömer Nasuhi Bilmen eleştirilmiyor, aynı zamanda âyet ve hadisler de eleştiriliyor. İsteniyor ki dinde kadınları bağlayıcı hiçbir hüküm olmasın. İsteniyor ki kadınlar dinde de tamamen özgür olsun, istediklerini yapsınlar ve din hiçbir şekilde kadınlara karışmasın. Kadınlar konusundaki İslâm’ın hükümlerine karşıyız diyemedikleri için Ömer Nasuhi Bilmen’in görüşlerine karşı çıktıklarını söylüyorlar.

Yazarın savunduğu aslında deizmin savunduğu görüştür. Allah’ın varlığına inanan ancak O’nun koyduğu kuralları kabul etmeyen bir görüş olan deizm ile yazarın bu yazısında savunduğu görüş arasında hiçbir fark yoktur.

Daha önce çeşitli konularda feminizmin görüşlerini İslâm’ın görüşlerine tercih eden Kadem yöneticileri dergide yer verdikleri bu yazı ile niyetlerini bir kere daha açığa vurmuş oluyorlar. Kadem nereye koşuyor? Cumhurbaşkanımızı bunların şerlerinden korumak gerekir. Sağlıklı ve mutlu yarınlar diliyorum.     

 


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi