Bugün; 25 Temmuz 2021, Pazar
YAZARLAR
Ünlü Edebiyatçılar ve ilginçlikleri

Bu hafta sizlere edebiyat dünyasından aşina yazar ve şairlerin ilginç hallerinden derlediğim bir seçki sunacağım. Yazarların, şairlerin hayal dünyaları, kurgu yetenekleri belki de bu ilginç bakış açılarından besleniyor ve okurlarının huzuruna çıkma cesaretini gösteriyorlar. Hayata akılcı bakmak, normalin içinde kalmak üretme gücünü kısıtlayabilirken, onlar bu farklı bakmanın avantajıyla yüzyıllara meydan okuyan eserler ortaya koyuyorlar. Bu ilginç notları umarım zevkle okursunuz. 

Hep Genç Kalmak İsteyen Victor Hugo: Hepimizin için geçerli olan kaçınılmaz sondan kaçmaya çalışan Victor Hugo, vücudunun dinç kalması için her sabah buz gibi suyla duş alır, sesinin güzel olması için de çiğ yumurta içermiş. 

Kahve Tiryakisi Balzac: Günde neredeyse 50 bardak içen Balzac’ın tam bir kahve tiryakisi olduğunu söyleyebiliriz. Kahve içemediği zamanlarda kahve çekirdeğini yediğini biliyor muydunuz? 51 yaşında ölmesinin sebebini ise kahve bağımlılığına bağlandığını hatta içtiği kahveler yüzünden karnına kramplar girdiğini de söylemeliyiz. 

İğrençliği Çekici Bulan Charles Dickens: Boş zamanlarını Paris morgunda geçiren Dickens, bunu “iğrençliğin çekiciliği” olarak adlandırıyormuş. Dickens’ın daha birçok garip huyu olduğunu da ekleyebiliriz. Her şeye 3 kere dokunma ve cuma günlerinin ona uğur getirdiğine inanma gibi düşüncelere sahip olan yazarımız, her gece yüzünü kuzey kutbuna dönerek yatarmış. Bunun sebebini de fiziki terimlerle açıklayan yazarın bir gün bile farklı yöne yattığı görülmemiş. 

Yalnızlık Abidesi Cahit Sıtkı Tarancı: Yüzünü çok çirkin bulurmuş Tarancı, böyle düşündüğü için de kendisini yalnızlığa mahkûm edermiş. Lise döneminde ise bir tek ona mektup gelmemesi sebebiyle, kendine mektup yazan postadan alınca buna başkası göndermiş gibi sevinen biri hale gelmiş. 

Şahlanmayan Ata Binmeyen, Sigara Tiryakisi Ahmet Arif: Küçük yaşlarda at binmeyi öğrenen Arif, şahlanmayan ata binmeyeceğini dile getirmekten geri durmazmış. Bunun yanında günde 4 paket sigara içtiğini söyleyen Ahmet Arif, birden sigarayı bırakmış ve dumanına bile katlanamaz olmuştur. 

Okumak İçin Gözlerini Feda Eden Cemil Meriç: Hayatı boyunca okuma tutkusundan vazgeçmeyen Cemil Meriç, gözleri kör olana kadar okumaya devam etmiş. Kitap okumak için ışığa daha yakın olması sebebiyle sandalyesini masanın üstüne çıkarır öyle okurmuş. Gözlerini kaybettikten sonra da başkalarına okutmuş, yine onların yardımıyla kitaplarını yazmıştır.  

Habersiz Çekilen Fotoğrafların Sahibi Sezai arakoç: Evet, ünlü Mona Rosa şiirinin şairi, fotoğraf çekilmekten nefret edermiş. Bundan dolayı tüm fotoğrafları onun haberi olmadan çekilmiş. 

Gürültü Sever Cemal Süreya: Aslında hepimizin bildiği bir “y” harfi kaybetme hikayesini tekrar anlatmak isterim. Arkadaşı Süreyya Evren ile girdiği bir iddia sonucu, Süreyya olan soyadını Süreya olarak değiştirmiştir. Buradan alınan “y” harfi ise arkadaşının adına eklenerek Süreyyya Evren olmuştur. Aynı zamanda şairimizin gürültü sever olduğunu, ancak gürültü varken yazı yazabildiğini, bunun çocukluğundan gelme bir özellik olduğunu söyleyebiliriz. Sessiz ortamlarda yazamayan şair, odaklanabilmek için radyo, televizyon açtığını ekleyelim hemen. 

Temizlik ve Örgü Hastası Hüseyin Rahmi Gürpınar: Şu an “temizlik neyse de ya örgü?” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, Gulyabani’nin ünlü yazarı Hüseyin Rahmi Gürpınar, hastalık kapma korkusuyla kendini toplumdan soyutlarmıştır.  Her zaman eldiven takan titiz yazarımız; hiç evlenmemiş. Üstelik boş zamanlarında örgü ördüğü hatta bunun için Avrupa’dan model getirttiği bile söylenir. Yazarımızın bir de reçeller yaptığını da ekleyebiliriz. 

Bay Takıntı: Truman Capote: Mutlaka yatarak yazan Capote, çalışırken de sürekli bir şeyler içermiş. Çay, kahve, nane çayı, sherry, martini… Aynı zamanda sürekli sigara içen yazarın, küllüğünde ikiden fazla sigara söndürülemezmiş. Çünkü bu onun için uğursuzluk anlamına gelirmiş. Daha bitmedi. Cuma günleri hiçbir işe başlamıyor ya da sonlandırmıyormuş, iki rahibeyle aynı uçağa binmiyor, telefon numaraları da dahil nerede rakam görse topluyor, toplandığı zaman sonucu uğursuz rakam çıkan numaraların sahipleriyle bir daha telefonlaşmıyormuş. 

Bu haftalık bu kadar, belki sonra yine devam ederiz Sevgiyle kalın. 

Sevgiyle kalın. 

 

Vatandaş, devletin efendisi ve asli unsurudur

Ben ilkokulu bir dağ köyünde bitirdim. 1970'li yılların başında, köyümden okumak için ayrılan ilk bir kaç kişiden birisiyim.

Aklımın erdiği andan itibaren ailem içinde; "din, iman, vatan, millet, bayrak, ordu, hürriyet, istiklal v.b" değerlerle büyütüldüm. Okullarda da bu değerlerin üzerine eylem ve söylemler ile takviyeler yapılarak yüreğimde ve zihnimde pekiştirilmesi sağlandı.

Doğal olarak, aileden gelen hazır bir potansiyel zaten vardı... Bu potansiyeli işlemek, üzerine ilaveler yapmak daha kolaydı ve öyle de yaptılar. İyi ki de öyle yetiştirilmişim.

Ancak, yirmili yaşlarımdan itibaren memuriyete atılıp gerçeklerle karşılaştıkça ve yaşım da ilerledikçe aklımı kurcalayan hadiseler çıkmaya başladı karşıma... Bizlere öğretilen bütün değerlerin, "bizleri baskı altında tutmak amacıyla kullanılan unsurlar" mı olduğu konusunda kuşkularım artmaya zamanla da katmerlenmeye başladı.

Makam ve mevkilere ulaşabilmek için kırk takla atanları, en yakın arkadaşını satanları, bana öğretilen değerlerin kendileri açısından bir ehemmiyeti bulunmadığını öğrendikçe, önlerine çıkan engelleri; hukuk, adalet, demokrasi gibi insani değerleri hiçe sayarak başka araçlarla ya da zorla ortadan kaldıranlara şahitlik ettikçe, bu kuşkularım daha da artmaya başladı.

Sözün hulasası; insanlar alın teriyle, bileklerinin ve akıllarının gücüyle bir iş sahibi olmak için gösterdikleri çabaya, emeğe saygısızlık eden bir takım güç sahipleri gördüm.

Geçimini zar zor sağlayan milyonların haklarına göz dikerek kendilerine, asli maaşlarının yanında başka başka mevki ve makamlar ihdas ederek,  birden fazla; “maaş”, “ödenek”, “huzur hakkı”, “harcırah”, “danışmanlık”, “komisyon”, “girmediği dersin ücreti” v.s adları altında gelir elde edenlerin varlığı gibi gerçeklerle karşılaştım. Bu haksızlıkları bir yasaya bir yönetmeliğe uydurarak hukuki açıdan da uygunluk çalışmalarına girişildiği gibi konulara şahitlik ettim hayatım boyunca...

Bu konuların önünü kesmeyen sisteme ve o sistemi yürürlükte tutanlara da hakkımı helal etmiyorum tabi. Ancak bunu söyleyebiliyorum, elimden bu kadarı geliyor.

Bu sistemin içinde, üç kuruşu bir araya getirmeye çalışanlara nazaran; iki, üç, dört maaş alanların varlığı devletin temeline dinamit koymakla eşdeğerdir.

Bu sistemsizliği, ve adaletsizliği milletimin gözünden kaçırmaya çalışan kim varsa bu ucube uygulamaları yürürlükte tutmaya devam eden yetkili olup da düzeltmek için adım atmayan kim varsa hak etmeden elde ettiği bütün  gelirleri zehir zıkkım olarak kendilerine geri dönsün.

Bu yazımı farklı iletişim ve haberleşme organlarının "BİRDEN FAZLA MAAŞ ALAN KAMU GÖREVLİLERİ" başlıklı haberlerden etkilenerek yazdım.

Bu konuda herhangi bir siyasi oluşumdan ziyade yılların hastalığını tedavi etme gayreti göstermeyen ve 60 yıllık ömrümün her safhasında karşılaştığım bu sorunlara çözüm bulmayan etkili ve yetkililerden, sistemden bahsettim. Bu durum o siyasinin ya da bu bürokratın tek başına ihdas ettiği bir durum da değildir. Her oluşumun içinde bu tür konuların varlığını duyuyor, görüyoruz.

Bir kişi maaş ya da başka adlar altında devletten ilave olarak bir tek kuruş almamalıdır, devlet de böyle bir "ödeneği" vermemelidir.

Gerek belediyelerde gerekse birtakım kamu kurum ve oluşumlarında farklı görevler adı altında maaşından hariç ya da makamına hiç uğramadığı halde maaş alanların varlığı hususundaki haberlerin ve olayların üzerine gitmeyenler de bu işlerin baş sorumlusudurlar.

Her kuruşta tüyü bitmemiş yetimlerin hakkı olduğu bilinciyle içimden geçenleri yazdığım bu yazımın altına yapılan yorumlar için hassas davranılmasını istirham ediyorum.

"Herkesin kendi kapısının önünü temizlemesi ondan sonra devlet yönetimine talip olması, herkesin; temizliğe, dürüstlüğe, ahlak ve fazilete değer vermesi, değer vermeyenlere geçit vermemesi gerekir." Ben böyle düşünüyorum.

Konu; " benim partim seninkini döver" anlayışından daha kapsamlı ve önemli bir konudur.

 

Psikolojik sözleşmenin pin kodu

            1992 yılında memurların sendikal haklardan yararlanması için yapılan eğitim iş kolundaki faaliyetlere, o zaman öğretmen olarak bir grubun üyesi sıfatıyla destek veren Prof.Dr.Necati Cemaloğlu, çok saygı duyduğu hocalarından birisinin ‘’Psikolojik Sözleşme’’yi ihlal ettiği tepkisiyle karşılaşır.

            Hocasının gerekçesine göre Cemaloğlu, öğretmen olmadan önce devletle yaptığı sözleşmede sendikal faaliyetlerde bulunma hakkı yoktu ve bu hakkın olmadığını bile bile öğretmen olmayı kabul etmişti.(Yönetimin PIN Kodu sf.75) Sayın Cemaloğlu hocasına, demokratik hakkın da yasalar çerçevesinde meşru olduğunu söylemiş olsa da biz, hocasını ikna edebildiği kanaatine varamadık; çünkü fikir alışverişinin nasıl sonuçlandığı hakkında kesin bir hüküm cümlesi yok.

            Necati Hoca’nın demokratik hakkın da yasal olduğu vurgusuna rağmen psikolojik sözleşmede ki ısrarından hocasının, kutsal devlet anlayışıyla mücehhez birisi olduğu anlaşılıyor.

             Cemaloğlu’nun, hocasına saygısızlık yapmasını tabi ki istemeyiz ama  1965 yılında memurlara verilen sendikal hakları, 1971 yılında geri alan iradenin Psikolojik Sözleşme adına bir sorumluluğu neden yoktu acaba gibi basit bir soru yöneltmiş olsaydı bunu da saygısızlık olarak  değerlendirmezdi sanırım diye düşünmeden edemiyoruz. Taraflardan birinin  ciddiye almadığı psikolojik bir sözleşme neyi ifade eder? Sendikacıların muhatabı devlet olduğuna göre şöyle soramaz mıyız? Psikolojik sözleşme neden devleti hiç bağlamaz da, hep onun gerçek sahibi olan toplum, kamu oyu yararı gibi ucu açık bir tehdit sopasıyla Psikolojik Sözleşmenin tek sorumlu öznesi gibi vebal altına sokulur? Zamanında bazı yasa koyucuların kendi çıkarlarını korumak için yasa çıkarıp devleti maske olarak kullandıklarının onlarca örnekleri varken, memurların sendika kurmasında Psikolojik Sözleşme hatası aramada ki samimiyet, sorunlu olmasa da bize çok güçlü görünmüyor. Darbe yaparken bile yüzü kızarmadan demokratik devlet(!) dersi verenleri görmemiş gibi devleti uzaydan gelmiş canlılar örgütü olarak anlamanın alemi yok.

            ‘’Dere kenarında bir keçi kaybolsa sorar onu adli İlahi’’ diyen bir adaletiniz; inancının başörtüsü yüzünden 28 şubatlarda yerde süründürülen üniversiteli kız öğrencilerin onurunu koruyacak ve PKK/HDP nin meclisteki uzantılarına devletin kasasından maaş ödenmesi nedeniyle şehit bedduası almayacak bir yönetiminiz; sırf Ak Partiye nefretinden dolayı üst düzey bir Ak Partili bürokratın eşine ‘’aç köpek’’ diyen şahsa, bu ifadenin suç olmadığı gerekçesiyle ceza teklifinde bulunmayan hakimin elinden bu yargıyı kurtaracak bir  devletiniz; ’’bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş ,bir insanı dirilten de bütün insanlığı diriltmiş gibidir’’ diyecek kadar insan hayatını ve haysiyetini yücelten bir eğitim sisteminiz varsa  ‘’Psikolojik Sözleşme’’nin pin kodu çözülmüştür zaten aramanıza gerek yok. Selamlar.

 

Ne kupaydı ama!

Norveç’te bulunan Rjukan’da yaşayan insanlar dağın tepesine yerleştirdikleri dev aynalar sayesinde yüzlerce yıl sonra şehir merkezinde kış güneşinden yararlanabiliyor.

Milli takımımız ise işler bu durumdan biraz farklı, oyuncularımız kendisini dev aynasında gördüğünden teknik direktörün güneşinden faydalanamaz durumda zaten teknik direktör ise kış güneşi gibi kendini gösteriyor lakin ısıtma konusunda epey problemleri var...

Hadi biraz başlara dönelim. Mili takımın Konya'da dünya kupasını kaldırmış Fransa ile oynadığı oyunu unutmak mümkün mü ? Ya Hollanda Norveç karşısında sergilenen oyun ve alınan skorlarla hepimiz gecikmiş kupanın sahibi olabileceğimiz hayaliyle turnuvanın başlamasını iple çekiyorduk.

Üstelik açılış maçını yapmanın hazzını yaşayacak ve bu hazzı dünyanın en iyi takımlarından İtalya karşısında duyacaktık. Üstelik diğer iki maçımızda Azerbaycan'da olacak ev sahibi olmanın nimetlerini görecektik. Kupalarda adettir en çok izlenen maçlar açılış ve kapanış maçlarıdır. Kapanış maçına ülkemiz adına şahit olamamıştık ama açılış maçında favori İtalya karşısında takımların sezon öncesi topsuz antrenmanı olur ya öyle bir maçı geride bırakıyorduk. Topa neredeyse dokunmadan maç bitti.

Ben aslında turnuvada ki her maçı yazmayı planlıyordum lakin 3 maçtan ancak bir yazı çıkartabilecek malzeme buldum. Aksi takdirde sadece rakipleri yazmış olacaktım.

Ben milli maçların özellikle kupa finallerinde sadece takımdan oluşmadığını düşünenlerdenim. Yapılan müzikten tutun, İnsanların takımı, takımında kendisini benimsemesi ile devam edin sosyal medyadan çıkın, yani 2002 dünya kupası ve Euro 2008 müziklerinin en çok sevilmesi tesadüf olabilir mi? Futbolcu kalitelerine ve kendi takımlarında ki performansına bakınca aradaki uçurum sanırım demek istediğimi en iyi şekilde anlatacaktır. Galler maçı ise 2 oyuncuya karşı verilen mücadele ve bana göre İtalya maçından daha ağır bir travmaya neden oldu. Bu iki mağlubiyete rağmen en iyi üçüncülük kontenjanı için halen şansımızın olması aslında altın tepside sunulmuş bir durumdu. Fakat hoca bile maç öncesindeki basın toplantısında ümidini yitirmişçesine konuşmuştu. Yani formalite maçına çıktığımızı maç başlamadan kabul etmiştik. Hâlbuki günlerdir elimizde kağıt kalem 1-0’da nasıl çıkarız? 2-0’da nasıl çıkarız hesaplamaları yapıyorduk. Birçoğumuzun elindeki kalem basın toplantısından sonra ağır çekimde yere düşmüştü. Kabul ediyorum en zor gruplardan birinde mücadele ettik. Ama ben Euro 96’da ilk gittiğimiz finallerde ki milli takımdan bu güne kadar hiç bir turnuva da bu kadar aciz bir oyunla sahada görmedim. Neredeyse pozisyon bile bulamadan attığımız tek gol ile turnuvaya veda ettik.

Benim bildiğim Şenol Güneş oyuncu değiştirmek yerine sistem değiştirirdi, lakin o yanlışı en başında milli takım kadrosunu şekillendirirken yapmıştı. En basiti 2 tane sol bek götürdün biri sakatlandı. Mademki güvenmiyordun neden götürdün? Yok, güveniyorum diyorsan neden sağbek olan oyuncunu sol bekte kullandın? Mert çok iyi mücadele etse de koskoca ülkeden milli takıma sol bek bulamıyorsan kendini bir gözden geçir derim.  Turnuvanın en genç milli takımı hiç bir otorite tarafından tahmin edilemeyecek bir şekilde puansız yurda dönüyordu. Ne kupaydı ama! Ülkemiz adına aklımızda kalan tek pozisyon İrfan Can’ın attığı goldü.

Sonuç olarak bu turnuva yaşları itibariyle oyuncularımıza tecrübe olarak dönmüştür. Başka da bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Bu turnuva bitti artık Dünya kupasına odaklanmak gerekiyor. Bu oyuncular bizim oyuncularımız. Bu kupada istediklerimizi verememiş ve bizi hayal kırıklığına uğratmış olabilirler. Ancak bundan sonraki turnuvalarda da bu grup ile boy göstereceğiz. Bu turnuvalarda aslında en önemli olan şey devamlılık, sürekli katıldığımız takdirde başarı onunla beraber gelecektir.

Günün sözü; Büyük ümitler, büyük hayal kırıklığı yaratır.

 

Aykut hoca ve Ali Turan

Uzun süredir spor yazısı kaleme almamıştım. Ancak izlediğim Beşiktaş maçı bana bu yazının yazılmasını adeta mecbur etti.

Beşiktaş karşısında en tecrübesiz futbolcu olarak ilk 11’ de sahaya çıkan Mücahid’e varıncaya kadar 85 dakika boyunca çok iyi mücadele eden bir Konyaspor vardı.

Evet takımımız oyun olarak istediğimiz kıvamda değildi, istenilen şekilde pozisyonlara giremiyordu ama nihayet karşımızdaki takım Beşiktaş’tı ve ona ezilmeden mücadele ediyordu.

Yediğimiz iki gole de cevap veren ve son dakikalara beraberlikle giren bir Konyaspor vardı sahada…

Ne olduysa oldu. Her şey Ali Turan’ın son 8 dakika içinde oyuna girmesiyle oldu. Ali Turan’ın gireceğini görünce hemen eyvah dedim. Olacaklar içime doğmuştu sanki. Zira Ali Turan daha önceki maçlarda defalarca hatalar yapmış, buna rağmen kadroda sürekli yer almış bir oyuncu idi.

Ali Turan oyuna girdikten sonra kritik noktalarda iki defa topla buluştu. İkisinde de hata yaptı.

Birisinde 6 pas içinde düştü, top boşta kaldı. Orada bir Beşiktaşlı futbolcu olmaması durumu kurtardı. Şayet o bölgede bir Beşiktaşlı oyuncu olsa idi o pozisyonda da golü yemiştik.

Son dakikaya girilirken yaptığı hata affedilir gibi değil. Daha önceki maçlarda yaptığı hatalar da affedilir cinsten değildi ama her nedense Aykut hoca bir ders vermek yerine sürekli kadroda yer vermeyi tercih etti.

Ta geçen sezon Ali Turan’dan bir yarar sağlanamayacağını birkaç kez yazmıştım. Bu maça girerken eyvah demem boşuna değildi. Bunu ben görebiliyorken, bunu herkes görebiliyorken şayet Aykut hoca göremiyorsa tekrar bir değerlendirme yapmasında fayda var.

Bunun bir hata olduğu kasti olmadığı söylenebilir. Kasti olsa zaten yapılan ihanet olur. Bizde kasti olduğunu söylemiyoruz ama bunca hatasına rağmen bir oyuncuya bu kadar şans verilmesi çok fazla…

Adam dışarıda bir beklesin. Maça tekrar çıkmaya iştiyak duysun. Hatalarını gözden geçirsin. Kendini düzeltsin. Olumlu gelişme olursa hak ederse tekrar kadroya girsin.

Bütün hatasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kadroda yer almaya devam ederse o da kendini gözden geçirme fırsatı bulamaz ve hatası gittikçe büyür. Nihayet böyle oldu. Bu futbolcuyu kazanmak değil kaybetmektir.

Sonuçta takıma yazık oldu. Konyaspor’umuza yazık oldu. Konya’mıza yazık oldu. Emeklere yazık oldu.

Konyaspor; 3 maç içerde, 3 maç dışarda olmak üzere son 6 maçtır kazanamıyor. Son 6 maçta, 2 yenilgi, 4 beraberlikle sadece 4 puan toplayabildi.

Artık olan oldu. Bundan sonra toparlanma zamanı. Aykut hocanın Konyaspor’u daha önceki şanlı günlerine geri götürmesini canı gönülden arzu ediyor, bekliyoruz. Başarılar Konyaspor.

Ağaca Yaslanma Kurur…

Evet, uzun bir zamandır bir takım sebeplerden ötürü siz değerli gönül dostlarıma buradan hitap etme fırsatı bulamamıştım…

Köşe yazısı yazmak göründüğü kadar kolay olsa da aslında psikolojik olarak buna hazır olmanız gerekir…

Gündemi bile değerlendirebilmeniz için kafanızın boş olması gerek zira kafanıza takılan şeyler tabiri caiz ise kalemi dahi elinize aldırtmaz…

Bende sıkıntılı bir süreçten geçtiğim için sürekli kafama takılan beni manen üzen, yoran şeyler oldu. İşte sağlık sorunları, vermem gereken önemli kararlar, bazı insanlarla imtihanım yani her şey üst üste geldi desem yeridir sanırım…

Tabi bunlardan asla şikâyetçi değilim. Vardır elbet Rabbimizin bir bildiği o yüzden hamdolsun her halimize…

Kısacası sizlerden bu süreçte uzak kaldım. Ama bu arayı kapatacağız inşaAllah… Bu süreç tamamen geçmiş olmasa da… Galiba artık bazı şeylere alışmak gerek…

Neyse, introyu çok uzun tuttuk şimdi gelelim bu haftaki konumuza…

Ağaca yaslanma kurur, insana yaslanma ölür…” Atasözünü duymayanınız yoktur herhalde…

İnsanoğlunun kime güveneceğini unutmasını, sonu olan şeylere yaslanmaması gerektiğini ne güzel özetlemiş atalarımız değil mi?

Öncelikle insanın güveneceği onu yaratan Allah’tır. Ondan başkasına ümit bağlamak güvenmek şüphesiz insanı büyük bir hayal kırıklığına ve hüsrana uğratacaktır…

Zira Baki olan yalnızca Allah’tır…

Ayrıca Allah insana kendi ayaklarının üzerinde durabilmesi için her tür türlü imkânı fazlasıyla vermiştir. Bu sebeple önce Allah’a sonra O‘nun sağladığı imkânlara güvenerek yaşamını sürdürmelidir insan…

Baki olmayana güvenerek hareket etmek, sürekli ondan destek bekleyerek yaşamak günü gelip de güvendiği şey yok olup gittiğinde mevcut imkânlarını da kullanamaz hale getirir insanı… Bu da doğal bir şeydir…

Doğal bir şey diyorum çünkü bu şekilde sürekli fani şeylere umut bağlamakla sadece bedeni değil ruhu da tembelleşir insanın. Kendine olan öz güvenini geliştiremediğinden kendi ayakları üzerinde durması da mümkün olmayacaktır…

Ne parasından, ne malından, ne mülkünden, nede diğer insanlardan gücünü almalıdır insan. Gücünü önce Allah’a olan kayıtsız şartsız ve tam güveninden sonrasında Allah’ın onun için lütfettiği öz güveninden almalıdır…

Şu da var ki; insan insana muhtaçtır ama bu muhtaçlık asla sürekli değildir. Bunu sürekli hale getirmek bizlerin elindedir…(Tabi Allah’ın takdiri ve imtihanı ile insanlara sürekli muhtaç olanları ayrı tutuyorum zira onlar çevresindeki insanların imtihanıdır.)

Allah, kendisine güvenenlerin güvenini boşa çıkarmayandır. Yeter ki kulları O’nun yarattığı fani olan şeylere değil yalnızca O’na güvensin…

Zaten Allah’ın ipine sımsıkı tutunmadan her zorlukta O’ndan yardım beklemek de uygun olmayacaktır…

Rabbimizin o sonsuz yardımına mazhar olmak için önce tam manasıyla güvenmemiz elzemdir şüphesiz…

 

BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN

BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN

 

Erenler hoş görüp de âlemin telaşını

Eskimiş bir tabutla götürdüler naaşını

 

Ömrü beyhude geçen cana eyvah dediler

Taksiratın affede Yüce Allah dediler

 

Üstüne toprak çekip döndüler mezarlıktan...

Döndüler, çünkü herkes korkuyor karanlıktan.

 

Ufkun kızıllığında kanarken bütün camlar

Sahrayı Kerbelâ'dan gam getirdi akşamlar...

 

Kabristana nihayet düştü sükut gölgesi

Ne bir kuşun çığlığı ne de bir çocuk sesi

 

Bir köşeye kıvrılıp düşündüm öyle mahzun

Dedim Leyla uğruna böyle can verdi Mecnun

 

Şurda taşı yıkılmış ne civanlar yatıyor

Nice sırma saçlılar nice hanlar yatıyor

 

Şurda toprağı çökmüş mezar, kimin mezarı?

Duyan var mı içinden yükselen ah u zarı?..

 

Şu çınar köklerinin sardığı beden kimin?

Servilerin divana durduğu beden kimin?

 

Uyanmasın diye kim sallıyor beşik gibi...

Bir çocuk mezarı şu, aşılmaz eşik gibi...

 

Şu mermer kavukların üstüne işlenen gül

Ne vakit solup gitmiş şu karanfil, şu sümbül?

 

Kiminde hiç bir ışık vermeyen kandil yanar

Üstüne çerağının, bir koca baykuş konar...

 

Kaybolur yavaş yavaş gül yüzünden benleri

Zaman, elinde çekiç, siler tüm desenleri

 

Nâm u ünvânı yitmiş nice şanlı erlerin

Ucu kırık, taşlara işlenmiş hançerlerin...

 

Bin utanca düşüp de yere eğdim başımı

Sessizce akıtarak şu kanlı gözyaşımı

 

Kameti iki büklüm bir dal gibi eğildim

Ben artık o kaygusuz, avâre kul değildim

 

Dedim a dost bilirsin silinir bütün izler

Yerlere kapanmaya mahkum değil mi dizler?

 

Gün gelince ehibbâ çekip gitmeyecek mi?

Tüm şarkılar susup da masal bitmeyecek mi?

 

Çırpınmaz mı sanırsın amansız yelde yaprak?

Sevgilin yâd ellerin ellerini tuttu bak!..

 

Şakıyor bülbül yine, dolaşır bağ u bostan

Ve söyler başka şarkı, anlatır başka destan

 

Yine seyrana çıkar el âlem şen ve şakrak

Ah seni çürütürken kabrinde kara toprak

 

En yakın dostlar bile unuturlar ismini

Düşünür "bu kim?" diye görse bile resmini...

 

Aşinalar yabancı lisan başka türlüdür

Bu çok eski bir şarkı, çok eski bir türküdür

 

Bak hayali bin cihan değen yâr nerden gelir?

Bir soru sor belki de "bildiğin yerden" gelir...

 

Bir gün ağyar da yere kapanacak çâre yok

Bütün yollar tutulmuş, yol var mıdır yâre, yok!..

 

Şu testi, şu kiremit, şu tuğla toprağındır

Şu rüzgârda savrulan, sararmış yaprağındır

 

Gözü yaşlı kalanlar, boş yerine bakınsın

Sen şimdi maverâya bizden daha yakınsın

 

A dostum sözün sonu, yok olur bir gün cihan

Hiç kimse kalmaz geri "küllü men aleyhâ fân"

 

Rabbi zülcelâl'indir elbette kalan, bâki...

Başka her söz yalandır ve her kelâm afâki...

 

Ahmet Efe

31. 3. 2020

Çekmeköy/İstanbul

 

Üretim Bağımsızlık İlişkisi

Üretkenlik, iktisadi kalkınmanın en önemli motoru olduğu hepimizce bilinir. Meşru ve mübah olan her şeyin üretilmesi, ihtiyaç olduğu kadar aynı zamanda bir vatandaşlık görevidir. Köylünün ürettiği ürünler, şehirlinin icra ettiği ticaretler, sanayicinin çevirdiği çarklar bütünüyle iktisadi kalkınmanın bir gereğidir. 
İktisadi kalkınma, milli gelirin yükselmesine vesile olan en doğru yoldur. Milli gelirin yükselmesi, dünyadaki refahın sağlanmasına katkı sağladığı inkar edilemez. 
Her türlü üretkenlik ve iktisadi kalkınma, dünya hayatının refahı yanında ebedi hayatı kazandıracak bir yola vesile oluyorsa büyük bir nimet olur. İşte “ Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver...” ayetindeki dua bunu ifade ediyor. 
Fert ve devlet zenginliği güç, kuvvet olup adaleti, içtimai yardımlaşmayı, mütevazılığı sağlıyorsa; arkasından özellikle Allah’a kul olmayı getiriyorsa ne kadar şükretsek azdır. 
Haram yollarla yapılan veya harama götüren üretkenlik, dünyada kalacağı gibi ebedi hayatı zindana çevireceği izahtan varestedir. 
Üzerinde durulması, konuşulması oldukça önemli olan bu konu ehli tarafından daha iyi izah edileceğinden eminim. 
Aslında benim ifade etmek istediğim hedef nokta bu değildir. Şüphesiz devlet ricali, iktisatçılarımız,sanayicilerimiz bu konunun önemini çok iyi biliyorlar. Benim özellikle vurgulamak istediğim nokta iktisadi kalkınmanın bağımsızlıkla bağlantılı olduğunu söylemektir. Gücümüz varsa vatanımızı başta olmak üzere her türlü kutsalımızı müdafaa edebiliriz. Ayasofya’yı açar her türlü iç ve dış terörü önleyebiliriz. Evimizde rahat uyur normal hayatımıza devam edebiliriz. 
Güçlü değilseniz iç ve diş canavarlara yem olmaktan başka bir yol olmadığı tarihi hadiselerle ispatlanmıştır. Onun içindirki Allah cc bizi bu konuda özellikle uyarıyor. Hatta şöyle emrediyor:“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.”Enfal 60. 
Şüphesiz zaman ve zemin neyi gerektiriyorsa ona göre güçlü ve hazırlıklı olmak zorundayız. İşte güçlü olmanın yolu da iktisadi kalkınmadan geçer. Onun için Türkiye’nin her tarafında bulunan sanayici kardeşlerimize, üretici köylümüze ve güçlü olmamıza katkıda bulunan herkese müteşekkiriz. Özellikle son zamanlarda devlet ricalimizin silahlanmaya verdiği önemi takdirle karşılıyoruz. “Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır” hadisindeki mesaj oldukça önemlidir. 
Bu arada her üretici kardeşimize hatırlatmakla mükellef olduğumuz bir noktayı belirtmek isterim. Doğruluk,kalite,sözde durma,haram-helal ölçülerine dikkat etme ve özellikle Allah’a karşı kulluk görevlerimizi yerine getirme ilkelerinden ödün vermeyelim. Allah’a emanet olunuz. 

Umran Yolculuğumuz ve Aile Kurumu

Umran; aklın ve kalbin birlikte el ele yürüdüğü insandan beklenen gayenin tezahür ettiği, değerlerin menfaatlerin bir adım önde durduğu, temelini peygamberlerin attığı toplumsal sistemdir.

Medeniyet ise aklın hâkim olup kalbin geriye atıldığı, menfaatler söz konusu olduğunda değerlerin beş para etmediği toplumsal sistemdir.

Bir örnek ile umran ile medeniyet farkını açıklama gerekirse: Medeniyette aklın gereği olarak bir iş yeri sahibi daha çok müşteri gelmesini dolayısıyla daha çok kar etmek için çaba gösterir, umran da ise ilk müşteriyi isteyen akıldan sonra kalp ve vicdan devreye girer, toplumsal huzur ve mutluluğun hep birlikte kalkınmadan gfeçeciğini kulağa fısıldar ve der ki: Komşun senin selamını güler yüz ve huzurla alamıyorsa senin kazandığın paranın kıymeti yoktur. Bu sebeple umran yolcusu bir esnaf sabah ilk siftahtan sonra ikinci müşteriyi komşusuna gönderir.

İslam Umranı Hz. Peygamberin Mekke’de temellerini daha çok akide ve kalp üzerinde yükselterek, Medine’de ise akılla kalbi, imanla ameli birleştirip tamam etmesiyle başlar.

7. Yüzyılda başlayan İslam Umranı 12. Yüzyılda doğuda Selçuklu, batıda Endülüs’le zirveyi görür.

Batı’da İbn Tufeyl Hay bin Yakzan, doğuda Mevlana Celaleddin Rumi Mesnevi ile zirvedeki umranın kodlarını yazar, kök hücrelerini tespit eder.

Umran hikayemizin kod ve kök hücrelerini Rabbimiz elçileri ve kitaplarıyla bize bildirdi. İlk insan ve ilk Peygamber Adem (a.s.) cennette ve Havva validemizle aile şeklinde yaratılarak umranın temelinin ve çıkış noktasının “aile kurumu” olduğu mesajı verildi.

İnsan kendini bir işle tamamlayarak imtihan dünyasını kodlarında mevcut sürekli ufkunda duran cennete çevirmek için aile kurumunun bütün imkânlarını seferber etmelidir.

Kişinin beyin gelişiminin %90’a yakını 3 yaşına kadar, kişiliğinin %70 ise 7 yaşına kadar aile kurumu içerisinde tamamlanır.

Kısaca; hayata dair her şeyin temelleri “aile kurumu” içerisinde şekillenir.

Bu yolculukta en büyük pay, babadan 3 kat daha önemli olmak üzere annelere aittir. Öyle ki anne-bebek yakınlığının önemini Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de 3 ayrı ayette (Bakara, 2/233, Lokman, 31/14, Ahkaf, 46/15) annelerin en az 24 ay emzirmeleri emriyle dile getirmiştir.

Babanın görevi annenin bu kutsal görevinde ihtiyaç duyduğu –başta onu koşulsuz ve sınırsız sevmek- her tür lojistik desteği temin etmektir.

Her daim doğruyu konuşmak, paylaşmak, iletişim, digergamlık v.b. bu sayfalara sığmayacak tüm değerler sadece aile kurumu içerisinde kazandırılabilir.

Anne baba ve en az 3 çocuktan (tek çocuk garip, 2 çocuk rakip, 3 çocuk denge) oluşan aile kurumu içerisinde birbirini candan seven insanlar hayatın en mühim akademisinden mezun olmadan sonradan kazandıkları hiçbir şey onları mutluluk ve başarıya götürmeyecektir.

Mutluluk anayasasının ilk 3 maddesi şu şekildedir:

1.Aşkın varlığımız Rabbimizle sürekli çevrim içi olmak,

2.İçkin varlığımız eşimizle sürekli çevrim içi kalmak,

3. Taşkın varlığımız çocuklarımız ve taştığımız varlıklarımız anne babalarımızla sürekli çevrim içi yaşamak.

Başarı için gerekli 3 madde de şunlardır:

1.Özgüven

2.Zihni arka plan

3.Sosyal çevre

Mutluluk ve başarı için gereken bu model, Rabbimizin merkezinde olduğu aile kurumunun fotoğrafı olup, umran yolculuğunun ana taşıyıcısı olan kurumun çekirdeğidir.

Umran yolculuğunda ben de varım iddiasını taşıyanlar lütfen aile kurumumuza inansınlar ve ona destek versinler…

 

Kurban Gerçeği

Kurban gündeme geldiği zaman aklıma; Hz. Hacer, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail gelir. Her konferansımda, her söyleşimde, her dost görüşmelerinde ve şiirlerimde bu konuları işlerim. “Hz. İbrahim’in Evrensel Mesajları” kitabımda bu konuyu detaylı olarak anlatmaktayım.

Kur’anî mesajlar bize sık sık; samimiyetten, ihsandan söz eder. Her ayette, her surede ve her ilahi talimatta; “tevhit” şuuru gündeme gelir. Kur’anımız; Rabbimize yakınlık kazanmak için samimi olmayı, Mevlana’nın deyimiyle; “ya olduğumuz gibi görünmek, ya da göründüğümüz gibi olmayı” ister. Sevgili peygamberimiz: “beni Hud suresindeki: “Emir olunduğun gibi dosdoğru ol” ayeti yaşlandırdı” derken bu gerçeği diler getirir.  

Kurban; samimiyettir. Kurban teslimiyet. Kurban yakınlık, kurban inancın zirvede oluşu. Hz. İbrahim’in, Allah’a olan sadakati, Hz. İsmail’in, babasına itaat ve teslimiyeti. Kurbanı yalnızca bir hayvanı boğazlamaktan ibaret değil. Kurban, büyük bir imtihandır. İmanın zirvede oluşu şu demek;

Hz. İbrahim gördüğü rüyasına sadık kalarak, en sevdiği oğlunu, canını bıçak altına yatırıyor! Bu konuda bir an olsun tereddüt etmiyor. Hz. İsmail de, şüpheye, korkuya kapılmadan babasının bu emrini uygulaması için bıçak alrına yatıyor. Bu, sözün bittiği yerdir. Burada kelam durur, diller lal olur. Bu zor imtihanı başarmıştır. Tabii evladın kurban edilme olayı bir semboldür. Sembol de olsa, oğluna bunu anlatması, anlatabilmesi, hiç “ama ve fakat”lara girmeden; “Bu, bana Allah’ın emri” diyerek yaratana teslim oluşunu başka türlü izah mümkün değildir.

 

  Kurban Olunca!

Ezelden ebedi çizen yolcular,

Ruh iklimlerinde gezen yolcular,

Şeytan oyununu bozan yolcular,

Hakikati görür kurban olunca!

 

Nefsini öldüren halis kul olur,

Dünyaları yakan ateş gül olur,

Hasretin gözyaşı akar göl olur,

Umuduna erer kurban olunca!

 

İbrahim'ce kalan Rabbin izinde,

Halilullah olan mana özünde,

İsmail'i bulan gerçek sözünde,

Merhametle sarar kurban olunca!

 

Hacer'ler misali coşan cananlar,

Safa'da Merve'de koşan cananlar,

Özlem vuslatını aşan cananlar,

Yavrusunu arar kurban olunca!

 

 Ensar Olamadık!

 

Ensar muhacirle, nasıl kardeşti?

Hepsi gerçek dosttu, akrandı eşti.

Elleri değil de, ruhlar birleşti,

Biz hala bir Ensar, olamadık ki!

 

"Müslümanlar kardeş”, der Kur'an'ımız,

"En güzelini ser”, der Furkan'ımız,

"Varın yoğunu ver”, der Rahman'ımız,

Biz hala Kur'an'la, dolamadık ki!

 

Mümini döveriz, dine söveriz,

Batıla; "gel, gel” der, Hakkı kovarız,

Helale hiç bakmaz, haram geveriz,

Samimi Müslüman, kalamadık ki!

 

İnançlar kâğıtta, uygulanma yok,

Gözyaşı ağıtta, duygulanma yok,

Gerçeğe bakıp da, sorgulanma yok,

Hakikati asla, bulamadık ki!

 

Nebiyi dinledik, ashabı da hep,

Tâbi'yi dinledik, ahbabı da hep,

"Veli”yi belledik, erbabı da hep,

Hiç birisinden ders, alamadık ki!  

 

Emanet

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÕZÜYLE

               Aşık Ataroğlu

 

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

Sevgili dostlar, bu muhabbetimiz de emanet üzerine olsun istedim. Nedense biz millet olarak hatta insanlık olarak bu emanet konusunu ya anlayamadık yada anlamak istemiyoruz. Bir türlü içimize sindiremedik.

Bence insanın eğitiminde en önce verilecek ders emanet olmalı. Ana dilimiz gibi emanetin ehemmiyetini öğrenmeliyiz. Annenin babanın en önemli görevi olmalı bu emanet duygusunu evladına kazandırmak. Ama tabi duyguyu kazandırmak kendi yaşantılarıyla tezat teşkil etmemeli.

Bu duygu ve alışkanlık eğitimine okullarımızda daha da şumullü olarak devam edilmeli ve kazandırılmalı.

Bir japon atasözünde derk ki " Bize bu vatan atalarımızdan miras kalmadı, gelecek nesillerden emanet aldık"

Bu pencereden bakarak vatanımız bayrağımız cumhuriyrtimiz kültürümüz(gelenek görenek örf adetlerimiz  edebiyata eserlerimiz vb.) elimizde bulunan her şeyimiz gelecek nesillerin emanetidir.

En baştan çocuklarımız oyuncaklarını kırıyorsa, okul sıralarını kirletiyor çiziyorsa okul eşyalarına zarar veriyorsa emanet eğitimini almamış demektir.

İleriki yaşlarda çalıştığı kurumlarda da aynı sorumsuzluğuna devam ettiğini düşünün. Düşünün felaket olur değilmi. Zaten de olmuyormu. Çalıştığı fabrikayı zarara uğratanlar hatta yakanlar, yine çalıştığı kurumu babasın malı sanıp kendi menfeatına kullananlar aramızdan çıkmadımı halada devam etmiyorlarmı.

Şimdi biraz da en önceye gidelim. İnsanın ilk yaratılışına. Biz kendi kendimize olmamışız bizi en güzel şekilde yaratan ve ilkimizede Adem diyen bir yaratıcımız var. O da Allah.

Ne bedenimizin var oluşunda nede Dünyanın üzerindeki emrinize verilen her bir şeyin var oluşunda bizim bir sermayemiz yok. Sermaye Onun, onun kârı bizim. Tabi zararıda bize ait.

Senin ruhunu yaratıp üzerine bu bedeni giydiren sahibin, var oluştan bu yana daima rehberler ve kullanma kılavuzlarını da göndermiş.

Demiş ki sana verilen her şey emanet gönderdiğim rehbere birde kullanma kılavuzu verdim. Rehberden bu kılavuzun içinde yazanları öğren ve daima kılavuzu yanında taşı. Dünya hayatında neyi nasıl yapacağını bu kılavuza göre yapacaksın. Gün gelecek emanetini geri alacağım hesabıda o zaman görürüz demiş.

İnsanlığın yaratılışından bu yana ilk insanı kendi kendine ve çocuklarına rehber tain ettikten sonra binlerce rehber göndermiş ve son olarak ta bizlere Hz. Muhammed Mustafa'yı(s.a.v) rehber olarak göndererek hayat ve kulluk klavuzumuz olarakta Kuranı vermiş.

Dostlar bu konuda yazılacak çok şeyler var ama ben sözü şuraya getirmek istiyorum.

Şu anda tüm Dünyayı sarsan bir Çorana virüsü var.Bütün Dünya milletleri bu virüsle kalkıyor bununla yatıyor. Haberlerin hepsi virüs üstüne. Her kafadan tavsiyeler yorumlar. Ayrıca komplo teorileri. Bundan sonra yaşantı şöyle olacakmış böyle olacakmış.

Dostlar Dünya veya yaşantı sağ kalanlar için nasıl olur kimsenin bileceği bir şey değil.İnsanların komplo teorileri varsa Allah'ın değişmez kaderi var. Allah'ın indinde her şey biliniyor ve işleyiş ona göre gidiyor.

Eee Ataroğlu sen işi bitirdin yani hiç bişey yapmıyalımmı der gibisiniz. Asla öyle bir şey demiyorum. Tabi ki üzerimize düşeni yapacağız.

Hemen kullanma klavuzumuza ve rehberimizin tavsiyelerine baktığımızda zaten çok açık .

Ne buyurmuş efendimiz rehberimiz "Bir yerde veba varsa oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba varsa da oradan da çıkmayınız"

İşte sana talimat uymalısın. Daha başka dinimiz ilim dinidir. Doktorların ve bilim adamlarının tavsiyelerine uyacağız. O zamanlar veba şimdi Corona. Geçen çağlar içinde nice virüsler, bulaşıcı hastalıklar çıkmış binlerce insan can vermiş.

Bunların hepsinden yaratan haberdar. Onun izni olmadan hiç bir şey çıkamaz. O dilemezse kimse bir şey dileyemez.

Dostlar muhabbetimizin başında konuşmuştuk ya bu beden bize emanet biz emaneti korumakla görevliyiz. Ölümün ne zaman nerde ne şekilde geleceğini bilemeyiz.

O zaman yapacağımız bütün korunmaları Allah'ın emri olarak yapmalıyız. İşte o zaman hareketleriniz ibadet hükmüne de geçiyormuş.

Vazifeni yap tevekkül et.

Haa, kendi emanetimizi korurken başkalarının emanetine de saygılı olmalıyız çünkü onunda hesabını bizden soracaklar.

Dostlar araya birde fıkra koyalımda hem düşünelim hem de birazcık gülelim.

Babayla oğlu deniz kenarına kamp yapmaya gitmişler. Çadırlarını kurup eşyalarını yerleştirmişler.

Akşama kadar yüzmüşler spor yapmışlar zamanı gelince de yatmışlar.

Gece bir ara baba uyanmış ki yıldızlar görünüyor. Hemen oğlunu kaldırmış demiş bak bakalım yukarıda ne görüyorsun bir değişiklik varmı.

Oğlu yıldızları görüyorum baba deyinca babası tekrar sormuş. Nasıl olmuş bu iş. Oğlu başlamış anlatmaya demiş , Astronomi ilmine göre yıldızlar birer güneştir onlardan galaksiler oluşur falan derken babası ensesine yapıştırmış.

Demiş ulan salak oğlum görmüyormusun çadırı çalmışlar.

Sevgili dostlar inanın çoğumuzun üzerimizdeki çadırdan haberimiz yok ahkam kesiyoruz.

Anlayan ne anlarsa anlasında ben bir ozan olarak muhabbete bir şiirle son vereyim.

Sağlıcakla kalın.

EMANET 2

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

 

Emanetin sahibi var

Odur bize en güzel yar

Yeşil ova karlı dağlar

İniş yokuş düz emanet

 

Karun kadar malın olsa

Evin Barkın altın dolsa

Hesabı var nasıl olsa

Çok emanet az emanet

 

Geçen ömrüm bunca yaşım

Elim kolum ayak başım

Dilim dişim gözüm kaşım

Aynadaki yüz emanet

 

Dört mevsim gelip geçecek

Herkes ektiğin biçecek

Onlar bir mevsimlik çiçek

Torun oğlan kız emanet

 

Ataroğlum gönül eri

Emanete ver değeri

Benim sinem yangın yeri

Ocak onun köz emanet

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Sadakat,Samimiyet, Teslimiyet ile Kurbanlarımızı kesmeliyiz

Bayramınızı şimdiden gönülden tebrik ederim.

       Değerli okuyucularımız, malumunuz Pazartesi günü arife, salı günüde Kurban Bayramının birinci günüdür. Teşrik tekbiri; arife günü sabah namazında başlar ve dördüncü bayram ikindi namazı sonrası dahil olarak 23 (Yirmi üç vakit), “Allahu Ekber, Allahu Ekber, La ilahe illallahu Vallahu Ekber, Allahu Ekber ve Lillahilhamd” denilerek ikmal edilir. Arife, bilinen gün anlamına gelmektedir. Bayramı müjdeleyen, bayramdan önceki gündür. Arife, Bayram ve fırsat bulduğumuz zaman dilimlerinde kabirleri ziyaret edip, çokça tefekkür etmeliyiz. Kabir ziyareti, insanlara ahireti hatırlatır. Bu ziyaretler vesilesi ile bir gün mutlaka öleceğimizi hatırlamış oluruz. Bu hatırlama aslında hayatımızı daima İslam’ın emrettiklerini yapıp yasakladıklarından da kaçınarak yaşamamız gerektiğini de beraberinde getirir. Dünyanın imtihan yeri olduğu, dolayısı ile bu imtihanda mutlaka başarılı olmamız gerektiği anlayışı bizlerde hâkim olmalıdır. Aslında ölüm, dinimize göre bir yok oluş değil, gerçek manada var oluşun başlangıcıdır.

     Kurban İbadeti, cimriliğİ tedavi ettiği gibi, Cömert olunmasını sağlar. İhtiyaç sahiplerini düşünüp yardım etme duygusuna sahip olunmasını sağladığı için, merhamet duygusunu coşturur. Vermeyi, paylaşmayı, gerçek anlamda gönülden yaşamamıza imkân sağlar. Kurbanımızın etinden, ihtiyaç sahiplerine verdikçe, çok özlü ve önemli dualar almamız kaçınılmaz olur. Kur’ban; İhlâsımızı, Samimiyetimizi, sadakatimizi, teslimiyetimizi gösterir. Kurban, insanlıkla yaşıt en eski, ama eskimeyen, her yıl yenilenen, Allah (c.c.)’ın Rızasına eriştiren bir ibadettir. Rabbimiz, samimiyet, sadakatle kurban keserek yoksul ve düşkünleri gözeten makbul ibadetler yapmayı her birimize lütfeylesin.

       Hz. Âdem  (a.s.)’ın çocukları Habil ile Kâbil, Allah (c. c.)’a birer kurban takdim ederler. Kâbil’in kurbanı reddedilir ve Habil’inki kabul olunur. Bu olay Kuran-ı Kerîm de şöyle anlatılır:  “Onlara, Âdem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden), ‘Andolsun seni öldüreceğim’ dedi. Diğeri de ‘Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder’ dedi. Yüce Kitabımız Kuran-ı Kerîm, takva sahibi olan bir gönül üzerinden bir başka kurban kıssasını anlatır: Uzun yıllar evlat hasretiyle yanıp tutuşan Hz. İbrahim (a. s.), Allah (c. c.)’ dan bu hasretin bitmesini ister.  Hz. İbrahim (a. s.)’ın duasını Yüce Mevlâ kabul buyurmuş, Salih bir evlât lütfetmiştir. Hz İbrahim verdiği söz gereği evlâdını kurban etmesi gerekmektedir. Bu husus Kur’an-ı Kerîm de şöyle ifade buyrulmaktadır: Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin? dedi. O da cevaben: Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşAllah beni sabredenlerden bulursundedi. Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık: İbrahim'e selam! dedik. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. Çünkü o, bizim Mü’min kullarımızdandır.” (Saffat Sûresi âyet:102,111).    

     Bu âyetlerde, Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmesi anlatılır. Bu kıssa bir imtihandır. Bu imtihan, Peygamber olan baba ile oğlu arasında cereyan etmiştir. Şöyle ki, Hz. İbrahim’in iki oğlu vardı: İsmail ve İshak. Kur’an-ı Kerim’de kurban edilecek çocuğun isminden söz edilmez. Ancak Müfessirlerin kanaatine göre, İsmail’dir. Zira olay göçten hemen sonra olmuştur ki, o zaman İsmail vardı. Ayrıca olay Mekke’de geçmiştir. Mekke’ye gelen de İsmail’dir. İbrahim (a. s.) gece  rüyasında, birisinin kendisine,  ‘Allah sana oğlunu boğazlamanı emrediyor’ dediğini duymasına rağmen tereddüt etmiş, üç gece aynı rüyayı üst üste görünce bunun Allah (c.c.)’tan olduğunu anlamıştır. Gereğini yapmak için  Oğlu İsmail’i Kur’ban etmek istemiş ancak bıçak kesmemiş akabinde, Kur’ban etmesi için Allah (c.c.) tarafından gönderilen koç kurban edilmiştir.

     Âyet-i Kerîmede: “Onların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır; fakat O'na sadece sizin takvânız ulaşır. Sizi hidayete erdirdiğinden dolayı Allah'ı büyük tanıyasınız diye O, bu hayvanları böylece sizin istifadenize verdi. (Ey Muhammed!) Güzel davrananları müjdele!”(Hac Sûresi âyet:37) buyrulmuştur. Bu âyet, genel olarak bütün ibadetlerde iyi niyet ve ihlâsın gerekliliğini ortaya koymaktadır. Anlaşılıyor ki, ibadetlerimizde bizi Allah rızasına ulaştıracak olan temel unsur, kalplerimizin takvası, yani bu ibadetleri, gösterişten uzak olarak sırf Allah rızası için yapma çabasıdır. Nitekim Peygamberimiz Hz. Muhammed(s.a.s.) bir hadislerinde; “Amellerin kıymeti ancak niyetlere göredir. Herkesin niyeti ne ise, eline geçecek olan da odur” buyurmuşlardır.

     Kurban, İbrahim’i bir sadakatin, İsmail’i bir teslimiyet’in, Muhammedî bir muhabbetin ortaya konmasıdır. Bu güzel hasletleri hayatımıza hâkim kılanlardan olmamız duası ile arife günümüzü, idrak edeceğimiz Kurban Bayramımızı kutlar, Ümmet-i Muhammed ve insanlık için hayırlara vesile olmasını Allah (c.c.)’tan niyaz eder, sıhhat ve afiyetler dilerim.   

omerlutfiersoz@gmail.com

 

Adaletin şaşmaz ölçüsü: Ödül ve ceza

ÖZGÜRÜZ AMA BAŞIBOŞ DEĞİLİZ
De ki: “Gerçek, Rabbinizden (gelen)dir. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin."
(Kehf,29)
Evet, özgürüz.
Aklımız ve irademiz var. 
Söz ve davranışlarımızda, hür irademizi dilediğiniz gibi kullanabiliriz. 
Lakin, Bu serbestiyet bize, canlı cansız hiçbir varlığa kötülük yapma, zarar verme hakkı tanımaz. Böyle yaparsak zâlimlerden oluruz. 
Bu da cezasız kalmaz:
"Biz, ZALİMLERE öyle bir cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 
Susuzluktan imdat dileyecek olsalar imdatlarına, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir kalma yeri!..”
(Kehf,29)
Ya sorumlu davrananlar?..
Özgürlüğünün sınırını bilip faydalı işler yapanlar?..
Onlar da elbette ödülsüz kalmayacak:
"Allah’ın ayetlerine yürekten İMAN eden ve bu imanın gereği olarak GÜZEL ve YARARLI davranışlar ortaya koyanlara gelince; 
İyilik yapanların emeklerini elbette boşa çıkarmayacağız."
(Kehf,30)
Dahası...
Ödül sağanağı var:
"İşte ayaklarının altından ırmakların aktığı ve mutluluğun üretildiği merkezler olan Adn cennetlerini böyleleri için hazırladık. 
Orada onlara altın künyeler-bilezikler takılacak; dahası ince ve kalın ipekten sırmalı yeşil elbiseler giyerek oradaki tahtlara (krallar gibi) kurulacaklar: 
Ne güzel bir ödül ve 
ne hoş bir konaktır orası..."
(Kehf,31)
Ceza ve ödül, adaletin gereğidir.
Bunlarsız hiçbir sistem olmaz. Allah'ın sistemi de bu adalet üzeredir.
İnsanlar: "Bunlardan haberimiz yok" demesinler diye, Yüce Allah ayetlerini açık açık anlatıyor. 
Ey Allah'ım! 
Sana hakkıyla iman edip razı olacağın işleri yapmayı, 
böylece dünyada da ahirette de kazananlardan olmayı 
bizlere nasip eyle! 
Amin.

Selçuklu Belediyesi’nin düzenlediği yarışma ve ödül töreninin düşündürdükleri

Selçuklu Belediyesi tarafından düzenlenen yarışmaların ödülleri Selçuklu Kongre Merkezinde düzenlenen törenle sahiplerine verildi.

Selçuklu Belediyesi; Hayat Resim Defterine Sığar, İstikbalden İstiklale 10 Kıta Tek Ruh Şiir, Kur’an Öğreniyorum yarışması ve Babalar Gününe özel düzenlenen Benim Babam Bir Kahraman isimli etkinliklerin sonucunda ödül almaya hak kazanan 63 kişinin ödülleri törenle takdim edildi.

Ben bu yazımda, İstikbalden İstiklale 10 Kıta Tek Ruh Şiir Yarışması üzerinde duracağım.

İstikbalden İstiklale 10 Kıta Tek Ruh Şiir Yarışması; Ortaokul öğrencileri, Lise öğrencileri, Üniversite öğrencileri ve Yetişkinler olmak üzere 4 grupta düzenlendi.

İstiklâl Marşımızın TBMM’de kabulünün 100. yılı nedeniyle düzenlenen İstikbalden İstiklale 10 Kıta Tek Ruh Şiir Yarışmasının konusu tam bir isabetle VATAN olarak belirlenmişti.

Bu yarışma hem İstiklâl Marşımıza hem Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’a hem de Cennet Vatanımıza bir vefa örneği olması bakımından oldukça anlamlı idi.

Bilindiği gibi 12 Mart 1921 günü; büyük iman şairi Mehmet Akif Ersoy’un İstiklâl Marşı adı ile yazdığı emsalsiz şiirin TBMM de Milli Marş olarak kabul edildiği gündür. Selçuklu Belediyesi de o günün 100. yıldönümünde bu yarışmayı düzenlemiş ve duyurmuştu.

İstiklâl Marşımızın yazarı, Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy; hayatı boyunca verdiği, İslâm ve Vatan ülküsü mücadelesinden bir an geri durmamış, şüheda yurdu olan ülkemizin dört koldan işgal edilmiş olduğu bir dönemde, sadece şiirleri ile değil camilerde, evlerde, salonlarda ve meydanlarda yaptığı heyecanlı konuşmaları, çeşitli gazete ve mecmualarda yazdığı etkili makaleleri ile milletimizi kurtuluş savaşına hazırlamış ve durup dinlenmeden halkı büyük bir şahlanışa davet etmiştir. Mehmet Akif, edebî kişiliğinin yanında gerçek bir İslâm âlimi ve ahlâk-i hamîde sahibi fedâkâr bir mü’mindir. Akif, o dönemde verilen hürriyet mücadelesinin sembolleşen ismidir.

Akif, yaptığı güzel faaliyetleri ve milletine hediye ettiği eserleriyle tarihe mâl olmuş büyük bir şahsiyettir. Akif, o zor dönemlerin yılmaz mücahididir. O, yazdığı şiirlerinin her mısraı buram buram özgürlük, din ve vatan sevgisi kokan dev bir iman şairidir. Akif; iman ve irfanla dolu, din ve vatan sevgisini her şeyin üstünde tutan bir nesil yetişmesi için gayret gösteren büyük bir hatiptir. Mehmet Akif, kaya gibi sağlam imanı, vefası, yılmayan ve sarsılmayan azmi, sadakat, sabır ve sebatı ile yeni nesillerimize heyecan ve canlılık katmaya devam eden örnek bir şahsiyettir. 

Selçuklu Belediyesi de tüm bu özellikleri göz önünde bulundurarak özgürlük, din ve vatan sevgisini yeni nesillere aktarmak adına bu yarışmayı düzenleyerek bütün kurum ve kuruluşlara örnek olmuştur. Akif’in düşüncelerini ve örnek şahsiyetini nesillerimize aktarmak, hepimize düşen çok önemli bir görevdir. Selçuklu Belediyesi bu görevi yerine getirerek dini ve milli duygularımızı harekete geçirmiş ve vatan sevgisini ön plana çıkarmıştır. Zira vatan sevgisi imandandır.

Milletimizin işgal kuvvetlerine karşı “Ya İstiklâl, Ya Ölüm” parolası ile taarruza geçtiği dönemde, Milli Eğitim Bakanlığınca 500 lira ödüllü Milli Marş yarışması düzenlenmişti. Yarışmaya yurdun dört bir yanından 724 şair iştirak etmiş, fakat kurul hiçbir şiiri Milli Marş olmaya lâyık bulmamıştı. Mehmet Akif “ben para için şiir yazmam” diyerek yarışmaya katılmamıştı.

Zamanın Maarif Vekili Hamdullah Suphi, kuvvetli bir şair olduğunu bildiği Mehmet Akif’e mektup yazarak yarışmaya katılmasını istemiştir. Mehmet Akif, ödülün kaldırılması şartı ile yarışmaya katılmıştır. O günkü şartlarda 500 lira çok büyük para idi ve Akif’in bu paraya şiddetle ihtiyacı vardı. Öyle ki cebinde bulunan 2 lirayı ve sırtında taşıdığı paltoyu borç olarak temin etmişti.

Buna rağmen ödülü reddetmişti ama, her mısraı buram buram özgürlük ve vatan sevgisi kokan ve 100 yıldır büyük bir aşkla, sevdayla ve heyecanla okunmaya devam edilen İstiklâl Marşı, TBMM’ nde alkışlar ve gözyaşları içerisinde defalarca okunarak ayakta dinlendi ve Milli Marş olarak kabul edildi.

Selçuklu Belediyesi işte böylesine vatan sevgisi ile dolu Milli Şairimize ve her mısraı özgürlük ve vatan kokan İstiklâl Marşımıza vefa olması bakımından ve onların taşıdığı ruhu yaşatmak adına bu yarışmayı düzenleyerek çok güzel ve çok anlamlı bir icraat ortaya koymuştur.

Böylesine anlamlı bir yıldönümünde ve adı VATAN geçen bir konuda kayıtsız kalmayı uygun görmedim ve yetişkinler kategorisinde yarışmaya katılmaya karar verdim.

Birkaç gün içinde şiirimi yazdım. Gerek yazdığım gerekse okuduğum her şiiri kolay kolay beğenemem. Bu şiiri yazdıktan sonra birkaç kez sesli olarak okudum. Okuduğum her seferde duygulandığımı hissettim. Beni duygulandırıyorsa demek ki şiir güzel olmuş diye düşünerek gönderdim.

Bir süre sonra Selçuklu Belediyesinden kargo aracılığı ile bir paket geldi. Tüm katılımcılara gönderilen paketten bir Türk Bayrağı ve Safahat çıktı. Bu anlamlı hediye hepimizi son derece memnun etti.  

Sonuçlar bir ay kadar önce açıklandı. Şiirim yetişkinler kategorisinde üçüncü olmuştu. Şiirimin dereceye girmesi beni elbette sevindirmişti ama birinci veya ikinci değil de üçüncü olmasına da üzülmedim desem yalan olur. Bu sonuç beni teşvik etmede büyük bir rol oynamış ve bana daha güzel şiirler yazmam gerektiğini anlatmıştır.

Geçtiğimiz günlerde de ödül töreni düzenlendi. Düzenlenen bütün yarışmaların ödülleri bu törende sahiplerini buldu. Ben de İstikbalden İstiklale 10 Kıta Tek Ruh Şiir Yarışmasının yetişkinler kategorisi üçüncüsü olarak ödülümü aldım. Ödülün maddi boyutu önemli değildi ama manevi olarak çok büyük bir anlamı vardı. Burada anladım ki önemli olan birinci veya üçüncü olmak değil böyle anlamlı bir günde ismimizin anons edilmesi ve manevi değeri ölçülemeyecek kadar büyük olan ödüle ömür boyu hatıra olarak saklamak üzere sahip olmaktır.

Ödül almak üzere sahneye davet edildiğim zaman şiirimi okumam istendi. Selçuklu Belediye Başkanı Ahmet Pekyatırmacı beye ve çalışma arkadaşlarına teşekkür ettikten sonra coşkuyla şiirimi okudum. VATAN konulu bir yarışmada VATANIM başlıklı şiiri okumak bana büyük bir haz verdi.

Vatan her şeydir. Vatan namustur. Vatan, uğruna ölümün göze alındığı topraktır. Vatan, şanlı ecdadımızdan kalan değerli bir mirastır. Vatan ay yıldızlı bayraktır. Vatan, semalarında ezanlarımızın okunduğu, ibadetlerimizi özgürce yaptığımız evimiz, hanemiz, yuvamızdır. Vatan birlik ve beraberliğimizin sembolüdür. Vatan soluduğumuz hava ve yaşamamız için gerekli olan ekmektir, sudur.  Kısaca Vatan her şeydir. Vatan yoksa hiçbir şeyiniz yoktur. Vatan yoksa okunan ezan da yoktur, yapılan ibadet de yoktur. Vatan yoksa namus da yoktur, aile de yoktur. Vatan yoksa ekmek de yoktur, aş da yoktur. Vatan yoksa madde de yoktur, mana da yoktur.

Selçuklu Belediyesinin böylesine önemli bir değer ifade eden Vatan konusunu gündeme getirmesi ve bu konuda bu şiir yarışmasını düzenlemesi takdir edilecek, tebrik edilecek bir davranış ve örnek bir faaliyettir. Tören esnasında görüştüğüm Başkan Ahmet Pekyatırmacı’nın yarışmaya katılan şiirleri kitaplaştıracaklarını söylemesi ayrıca memnuniyet verici bir haber oldu.

Bu güzel ve oldukça anlamlı icra-i faaliyeti nedeniyle başta Başkan Ahmet Pekyatırmacı olmak üzere Selçuklu Belediyesinin yöneticilerine ve bu konuda emeği geçen herkese teşekkürü bir borç biliyorum. Gerek Selçuklu Belediyemizin gerekse başta Büyükşehir olmak üzere diğer belediyelerimizin çeşitli konularda sık sık şiir yarışmaları düzenlemeleri en büyük arzumuzdur. Bunun gerçekleşmesi ümidiyle yazımı dereceye giren şiirimle tamamlıyorum. Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim.

VATANIM

Özgürlüktür bizde bitmeyen istek,

Vatan için atan yürekler bizim.

Canımızı vermek en büyük destek,

Vatana can katan yürekler bizim.

 

Bir zaman işgaldi yurdun kaderi,

Sardı tüm milleti hüznü, kederi,

Harekete geçti, sivil, askeri,

Hain güce çatan yürekler bizim.

 

Milletim durur mu? Şahlanıp aktı,

Yurdun felahı için ateşler yaktı,

Genci, ihtiyarı ayağa kalktı,

Canlarını satan yürekler bizim.

 

Türk Milleti âşık, tam istiklâle,

Yan baktırmayız hiç yıldız, hilâle,

Dil uzattırmayız namus, helale,

Her biri bir destan yürekler bizim.

 

Türk, güvenle bakar hep istikbâle,

Savunur yurdunu girmez vebale,

Ebede ulaşır erer ikbale,

Cennete yol tutan yürekler bizim.

 

Şehadettir ona en büyük makam,

Yurda göz dikenden alır intikam,

Dünyada hedefi, ilahi ahkâm,

Bu uğurda kurban yürekler bizim.

 

Vatan toprağıdır en güzel toprak,

Kıymetlidir bizde tüten her ocak,

Göz diken düşmana her köşe bucak,

Kılıç olup batan yürekler bizim.

 

Havanı solurum köy ve şehirde,

Şerefli mazin var batın, zahirde,

Okunan ezanın dilde zikirde,

Bülbül olup öten yürekler bizim.

 

Vatanımsın benim, ekmeğim, aşım,

Ruhuma şifasın, vücutta başım,

Sensizken hep akar kanlı gözyaşım,

Dünyalara yeten yürekler bizim.

 

Dalgalan bayrağım esen yellerde,

Al rengin solmasın azgın sellerde,

Şehidim seninle gider sallarda,

Seni sarıp yatan yürekler bizim.

 

Alparslan, Osman bey, Sultan Fatih’im

Dünyaya nam salmış şanlı tarihim,

Müslüman Türk olmak benim talihim,

Tüm cihana sultan yürekler bizim.

 

Kalbimsin, beynimsin güzel vatanım,

Yurdum, ülkem, cana canlar katanım,

Türkiye’m, güzelim, türküm, destanım,

Can veren ey vatan yürekler bizim.

Kan veren ey vatan yürekler bizim.

SALİH SEDAT ERSÖZ


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi