Bugün; 07 Mayıs 2021, Cuma
YAZARLAR
İşte geldi gidiyor Ramazan

Ramazan büyük sevinçle gelir şehre. Bu sevinci içinde hissedenler bilir, ramazanın kadrini kıymetini. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki böyle sevinçlerin üstü yaşama hırsıyla örtülmüş durumda. İnsanın dünyaya gelme amacı, hakikat ile bağı ve Allah ile arasındaki ilişki, yine bu yaşama hırsının çıkardığı tozdan dumandan gözükmüyor. Ertelenmiş bir ibadetler zinciri, çağ insanlarının yıllarını çoğalttıkça içlerinde bir borçlanma hissi bile bırakmıyor. Yaşım genç, ileride kılarım, kırkı geçeyim o zaman tutarım, oğlanı kızı gelin edeyim giderim derken bir de bakamıyor ki ölmüş! 

Ramazan büyük hazinenin anahtarıyla gelir. Bu hazinenin farkına varanlar, vahyi duyanlar, Peygamber’i dinleyenlerdir. Bu öyle bir hazine ki günah defterlerini yakan, cennetin kapılarını açan Kevser Irmağı’nın kıyılarına varan bir hazinedir. Ancak çağdaş insanlar, dünyalık altının, pırlantanın peşine düşmüşler.  

İsterseniz şu kıssayı okuyun, sonra devam edelim: Padişahın birisi cariyelerini özgür bırakmaya karar vermiş. Durumu onlara bildirmiş. “Yarın sabah istediğiniz yere gidebilirsiniz. Hakkınızı helal edin. Bir de kapının önünde her biriniz için birer inci, mücevher, altın kesesi hazırlattım, onları da almayı unutmayın” demiş. Cariyeler pek sevinmişmişler, elini öpüp vedalaşmışlar. Sabah olunca sevinçle keselerini alıp saraydan ayrılmışlar. Padişah bakmış cariyelerden birisi duruyor. “Verdiklerimi az mı buldun, niye gitmedin?” demiş. Aldığı cevap tam da istediği gibiymiş: “Evet az buldum. Bunlar bana yetmez. Ben hazinenin sahibini istiyorum. O zaman bütün hazine benim olur” 

Evet ramazan birçok mücevherle gelir şehre. Oruçla, iftarla, sahurla, teravihle, Kuran’la, teheccütle, zekatla, sadakayla, itikafla, tekbirlerle, salavatlarla ve her daim dinin direği olan namazla bu hazinenin yolları açılır. Ve bin aydan hayırlı olan Kadir gecesiyle, bütün ceremelerin semeresi toplanır. Ramazan şehre birçok mücevherlerle gelir ama bunu her zaman şehre bırakıp gitmez, çok istemesine rağmen bırakamaz. Zira şehir eğer nasipsizlerle doluysa, görünmeyen değil, görünen haznenin peşinde koşanların yaşadığı bir yerse, hazinenin sahibini hesap edemeyen bir güruhun yaşadığı bir şehirse, ramazan mahzun bir şekilde çekilir gider yeryüzünden. 

Çok çetin bir imtihan verdiğimiz günleri yaşıyoruz. Hacca gidemiyoruz, camilerimiz hüzünle dolu, insanlar en yakınlarına bile gitmeye çekinir durumda. Bunu ramazanda eda edeceğimiz ibadetlerle ve dualarla bertaraf edebiliriz diye umut ederken, maalesef hayal kırıklığına uğruyoruz. Tehdit devam ediyor, virüsün gücü kırılamıyor ve hastalık her gün yüzlerce vatandaşımızı alıp duruyor elimizden. Bunun neden böyle olduğunu anlamamız için çevremize biraz bakmamız yeterli olur sanırım. Virüsten sonra namaz kılmaya başlayan birini gördünüz mü? Virüsten sonra insanlara bakış açısını değiştirip merhametle davranmaya özen gösteren var mı aramızda? Faizden vazgeçen, fuhuştan uzaklaşan, içkiyi bırakan, hırsızlıktan elini eteğini çeken, yaptığı işte kul hakkına riayet etmeye yönelen var mı sahi? Hayır! Maalesef hayır. Hayattan taviz vermemekte ısrar ediyoruz, yaşamayı, bir kere eline geçirmiş ve bir daha dünyaya gelmeyeceğim diye her türlü zevkin, sefanın peşine düşmüşüz.  Eğlence yerlerinin mühürlenmesi, kumarhanelerin kapatılması durduramıyor insanları.  

Hazinenin sahibine gönül veren bir cariye var ise de hazineye koşanların içinde görünmüyor, gürültülerinden duyulmuyor. Kıssamız birazcık düşündürmeli bizi. Ancak yeterli değilse bir de şu Eliot’un şiiri üzerinden düşünelim bütün bunları: 

Kartal süzülüp yükselir gökyüzünün zirvesinde, 
Döngüsünü izler Avcı köpeğiyle birlikte. 

Ey konumlanmış yıldızların daimî devri, 

Ey kararlı mevsimlerin daimî tekrarı, 

Ey doğumun ve ölümün, ilkbaharın ve sonbaharın dünyası. 

Fikrin ve eylemin bitimsiz çevrimi, 
Bitimsiz buluşu, bitimsiz deneyi, 
Dinginliğin değil, fakat getirir devinimin bilgisini; 
Sessizliğin değil, fakat konuşmanın bilgisini; 
Sözlerin bilgisini ve Söz ’ün bilgisizliğini. 
Bütün bilgimiz bilgisizliğimize yaklaştırır bizi, 
Bütün bilgisizliğimiz ölüme yaklaştırır bizi, 
Fakat ölüme yakınlık Tanrı'dan daha yakın değil. 
Yaşarken yitirdiğimiz Yaşam nerede? 
Bilgide yitirdiğimiz bilgelik nerede? 
Malumatta yitirdiğimiz bilgi nerede? 
Yirminci yüzyıldaki gökyüzü döngüleri 
Uzaklaştırır Tanrı'dan ve yaklaştırır Toprağa bizi.   

Sevgiyle kalın. 

Ramazanda üçüncü kışım

1959 ve o yıla yakın olan yılların ramazan ayları kış mevsimine denk gelmişti. Bu yıllarda doğanlar ve hala yaşıyor olanlar, hayatları boyunca ramazanı üç kez kış mevsiminde yaşıyorlar. Gerçi şuan itibariyle nisan ayında bulunsak da daha iki gün önce neredeyse zemheri ayını yaşattı mevsim bize. Birkaç yıl sonra zaten kışın ortalarına denk gelecek ramazan...

Hicri takvimde dini günler her yıl bir önceki yıla nazaran on gün daha evvel geliyor. 1959 yılının 22 Şubatında doğan birisi olarak ben de Ramazan ayını, üçüncü kış mevsiminde idrak ediyorum. Gerçi doğduğum zamanın ramazanlarında henüz oruç ibadeti sorumluluğu taşımıyordum.  O dönemden sonraki kış ramazanları 90’lı yıllarda yaşandı. 30 ve üzeri yaşlarımdaydım o yıllarda da.

Ve üçüncü kış mevsimi de 2020’li yıllar oluyor. Bir insan hayatını ortalama 75 yıl olarak alacak olursak iki kere 36 yıl yaşamış oluyoruz.  Evrenin yaratılış düzeninde dünyanın yeri de elbette belli sistematiğe göre ayarlanmış...

Biz Müslümanlar, kurban ibadetimizi ay takvimine, namaz ibadetimizi güneş takvimine diğer bütün ibadetlerimizi hicri takvime göre yapıyoruz. Dünya kendi etrafındaki dönüşünü 24 saate, güneşin etrafındaki dönüşünü ise 365 gün 6 saatte tamamlıyor. Buna “güneş takvimi” deniliyor.  Hicri takvim 354 veya 355 gün olarak kabul edilmiştir. Buna da “ay takvimi” deniliyor. Yani bu iki takvimin birisi güneşi esas almış, diğer ayı esas almış. Her ikisi de ilmi gerçeklere dayanmaktadır. Hicri takvim, İslam Peygamberi Hz. Muhammed Aleyhisselam Efendimizin Mekke’den Medine’ye hicret yılını 1. Yıl olarak kabul eder ve ayın dünya etrafındaki dolanımını esas alan bir takvim sistemidir.

İşte miladi ve hicri takvim arasındaki bu 10 günlük farktan dolayı ramazan ibadetimiz ile birlikte kurban ve namaz haricindeki bütün ibadetlerimizi her yıl bir önceki yıldan 10 gün evvel yerine getiririz. Bu da ramazan ayının yılın her mevsiminde hatta her gününde yerine getirilen bir ibadet olarak karşımıza çıkıyor.

Doğduğum ve aklımın ermeye başladığı 1960’lı yıllar çocukluk yıllarımdı. Sahur yemeğine kalkmayı çok severdim. Ancak o yıllarda ataerkil bir ailenin ferdi olarak çok kalabalık bir aile içinde yaşıyordum. O yıllarda şimdiki gibi yiyecek içecek çeşitliliği de hiç yoktu. Bir kap yemeğe belki on kişi kaşık sallardı. O karışıklıkta benim gibi çocukların, özellikle de sahur yemeğinde bulunması büyüklerimiz açısndan bir sıkıntıydı. Büyüklerimiz bu duruma razı olmazlardı ve bu nedenle kabahati annelerimize bulur onlara kızarlardı. O çocukluk sahurlarından birinde, şu yaşıma geldim hala aklımdan çıkmayan bir olay yaşanmıştı. Benim gibi birkaç çocuk daha vardı ailemizde. Amcalarımın çocuklarıydı onlar da. Bizlerin “mızıltısı” bir büyüğümüzün canını sıkmış ve sofrayı ters yüz edivermesine neden olmuştu. ‘Kuşburnu(İt burnu)’ndan yapılmış olan hoşaf tasının duvara çarptığını ve “ak toprak” ile sıvalı duvarın kıpkırmızı görüntüsünü hala unutmadım. Zor yıllardı o yıllar. Hem çocuklar açısından hem de büyükler açısından zordu. Yokluk yoksulluk içindeydi tüm halk.

Daha sonraki kış dönemine gelen hayatımın ramazanlarını 1990’lı yıllar kapsıyordu. O tarihlerde bir devlet memuru olarak Amasya İli Merzifon İlçesinde görev yapıyordum. Çocukluğumuzda yaşadığımız her olay ileri ki yaşantımızda bizlere dersler de veriyordu elbette. Mesela yukarıda anlattığım o olay bana; “ben böyle bir olayı çocuklarıma yaşatmayacağım” sözünü verdirtmişti bana.

“Filinta gibi bir delikanlı” idim o yıllarda. Bu defa kendimin iki çocuğu vardı ve ben onları sahura kaldırmazsam rahat edemezdim. Zira onlarda kendi çocukluğumu görüyordum. Elbette maddi imkânlar da kendi çocukluk zamanıma hiç benzemiyor daha bir rahatlık içinde bulunuyorduk aile olarak. Çocukluk dönemimde sofradaki tek çeşit yemek yerinde bu defa sofrada yazlık sebze meyveden tutun da neredeyse canınız ne isterse bulunabiliyordu. Çocukluğumda, kış ortasında domatesi, salatalığı hayal etmek bile imkânsız iken orta yaş dönemimizde, her istediğimizi bulabileceğimiz bir imkân sunuyordu hayat bize.

Ve 2020’li yani şimdiki zamanlar... Emeklilik, dedelik dönemi... Gençlik yıllarımızda televizyonlarda ramazan tanıtım filmlerinin öznesi, başrol oyuncusu olan dedelerin asıl rolündeyim şimdi. Elbette eşimle birlikte, yaşıtlarım ile birlikte...  Sofralarımızda yine ne ararsak bulunuyor. Canımız ne isterse alabilecek durumdayız.

Yazım, “hani o eski ramazanlar?” diyerek imrendiğimiz o eski ramazanların güzelliklerine bir zıtlık içeriyor gibi görünse de çocukluğumuzdan, gençliğimizden bahsetmiş olmam bile o zamanlarıma olan özlemlerimin bir ifadesi de olabilir.

Ne diyelim? Her yaşın her ramazanın kendi dönemine has güzellikleri, zorlukları, özlemleri ve keşkeleri vardır mutlaka...

Tüm İslam Âlemine ve Türk Milleti’ne hayırlı ramazanlar diliyor, ramazanımızın tüm dünya insanlığına huzur ve mutluluk getirmesini Yüce Allah’tan temenni ediyorum.

 

Psikolojik sözleşmenin pin kodu

            1992 yılında memurların sendikal haklardan yararlanması için yapılan eğitim iş kolundaki faaliyetlere, o zaman öğretmen olarak bir grubun üyesi sıfatıyla destek veren Prof.Dr.Necati Cemaloğlu, çok saygı duyduğu hocalarından birisinin ‘’Psikolojik Sözleşme’’yi ihlal ettiği tepkisiyle karşılaşır.

            Hocasının gerekçesine göre Cemaloğlu, öğretmen olmadan önce devletle yaptığı sözleşmede sendikal faaliyetlerde bulunma hakkı yoktu ve bu hakkın olmadığını bile bile öğretmen olmayı kabul etmişti.(Yönetimin PIN Kodu sf.75) Sayın Cemaloğlu hocasına, demokratik hakkın da yasalar çerçevesinde meşru olduğunu söylemiş olsa da biz, hocasını ikna edebildiği kanaatine varamadık; çünkü fikir alışverişinin nasıl sonuçlandığı hakkında kesin bir hüküm cümlesi yok.

            Necati Hoca’nın demokratik hakkın da yasal olduğu vurgusuna rağmen psikolojik sözleşmede ki ısrarından hocasının, kutsal devlet anlayışıyla mücehhez birisi olduğu anlaşılıyor.

             Cemaloğlu’nun, hocasına saygısızlık yapmasını tabi ki istemeyiz ama  1965 yılında memurlara verilen sendikal hakları, 1971 yılında geri alan iradenin Psikolojik Sözleşme adına bir sorumluluğu neden yoktu acaba gibi basit bir soru yöneltmiş olsaydı bunu da saygısızlık olarak  değerlendirmezdi sanırım diye düşünmeden edemiyoruz. Taraflardan birinin  ciddiye almadığı psikolojik bir sözleşme neyi ifade eder? Sendikacıların muhatabı devlet olduğuna göre şöyle soramaz mıyız? Psikolojik sözleşme neden devleti hiç bağlamaz da, hep onun gerçek sahibi olan toplum, kamu oyu yararı gibi ucu açık bir tehdit sopasıyla Psikolojik Sözleşmenin tek sorumlu öznesi gibi vebal altına sokulur? Zamanında bazı yasa koyucuların kendi çıkarlarını korumak için yasa çıkarıp devleti maske olarak kullandıklarının onlarca örnekleri varken, memurların sendika kurmasında Psikolojik Sözleşme hatası aramada ki samimiyet, sorunlu olmasa da bize çok güçlü görünmüyor. Darbe yaparken bile yüzü kızarmadan demokratik devlet(!) dersi verenleri görmemiş gibi devleti uzaydan gelmiş canlılar örgütü olarak anlamanın alemi yok.

            ‘’Dere kenarında bir keçi kaybolsa sorar onu adli İlahi’’ diyen bir adaletiniz; inancının başörtüsü yüzünden 28 şubatlarda yerde süründürülen üniversiteli kız öğrencilerin onurunu koruyacak ve PKK/HDP nin meclisteki uzantılarına devletin kasasından maaş ödenmesi nedeniyle şehit bedduası almayacak bir yönetiminiz; sırf Ak Partiye nefretinden dolayı üst düzey bir Ak Partili bürokratın eşine ‘’aç köpek’’ diyen şahsa, bu ifadenin suç olmadığı gerekçesiyle ceza teklifinde bulunmayan hakimin elinden bu yargıyı kurtaracak bir  devletiniz; ’’bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş ,bir insanı dirilten de bütün insanlığı diriltmiş gibidir’’ diyecek kadar insan hayatını ve haysiyetini yücelten bir eğitim sisteminiz varsa  ‘’Psikolojik Sözleşme’’nin pin kodu çözülmüştür zaten aramanıza gerek yok. Selamlar.

 

Gözlerimizin pası silindi

Genç bir müzisyen, Mozart'a;  Senfoninin nasıl yazılacağını sorar. Mozart ise Senfoni yerine işe basit şarkılarla başlaması gerektiğini belirtir. Genç müzisyen ise Kendisinin 10 yaşındayken bile senfoniler yazdığını söyleyince Mozart; “Evet, ama ben, senfoni nasıl yazılacağını kimseye sormadım ki” cevabını verir.

Einstein der ki: Aslında herkes dahidir. Ama siz kalkıp bir balığı, ağaca tırmanma yeteneğine göre yargılarsanız, tüm hayatını aptal olduğuna inanarak geçirir. Kabiliyetlerimizi dikkate almadan yaptığımız çalışmalar, akıntıya karşı kürek çekmektir…

Konyaspor takımının kadro kalitesi olarak bir standartı var ve hepimiz kendimizce birşeyler yapmasını bekliyoruz. Yolun başında olan bir teknik adama Mozart eleştirisi yapamazsınız. Yetenekleri ve aldıkları fiyatları belli olan oyuncu grubundan her maçı kazanmasını bekleyemezsiniz… Bir maç kazanıp şampiyon olduk bir maç kaybedip küme düştük söyleminden kurtulduğumuz gün yüklerimizi atacağız ve yükseleceğiz.

Karagümrük maçında, beklenene yakın bir onbir ile sahada yer aldık. Futbolcuların üzerindeki rehavet ve heyecan özellikle ilk 20 dakikalık bölümde oldukça fazla sırıttı. Karagümrük ise kovidli ve sakatlık ağırlıklı süreci aşmış ve maça beyin olarak çok daha rahat başlamıştı. İlk yarı top Karagümrük ekibinde olsa da uzaktan yoklamak dışında gol dışında ciddi pozisyon bulamadılar. Yenilen golden hemen sonra reaksiyon gösterip gol bulmak çok önemliydi. Sonuçtan bağımsız hakemin iptal ettiği gol ve iptal ettiği penaltı kararları doğruydu. İkinci yarı takımımız lig genelinde olduğu gibi daha fazla pozisyon ve daha fazla gol buldu. Haklı bir galibiyet aldı. Türkiye’de takımlarda genel itibariyle sert defans oyuncuları ile gelişimini tamamlamış orta alan oyuncularının harmanlandığı, hücum bölgelerinde atletik siyahi oyuncuların bireysel başarılarına dayanan bir sistem var. Daha çok mücadelenin olduğu bir sistem. Başarı ise öndeki fizik gücü yüksek oyuncuların performansı ve bekler dahil kanat oyuncularının performansına endekslenmiş. Birde maddi yönden kafası rahatsa o takım başarılı denilebiliyor. Diğer türlü önce saman alevi gibi parlayıp Avrupa’ya giden ardından küme düşüp mali kriz yaşayan takımlar biri olmaları an meselesi. Konyaspor kulübün kıymetli bir hoca kazandığını düşünüyorum. En azından geçen sürede gelişime açık biri olduğunu gösterdi. Kadromuzunda sadece bizim şehrimizde zikredildiği gibi amatör olduğunu düşünmüyorum. Birkaç takviye ile muazzam işler yapılabilir. Aksik takdirde düzene ayak uydurursak akıntıya karşı kürek çekmekten başka bir şey yapmamış oluruz.

Her takımın bir direnç noktası olur. O direnç kırılınca farklı sonuçlar gelebilir. Yetenek yönünden daha derli toplu görünen takımlar direnç yönünden daha zayıf durumda olmaları doğaldır. Konyaspor Karagümrük maçında ilk devre mücadele ve bir direnç gösterdi. Topa rakip sahip olsa da etkili yerlerde yani gerektiğinde onu Konyaspor kullandı. Konyaspor’un attığı 3.golden sonra rakibin direnci kırıldı. Bu dakikan sonra skor 8’de olsa 10’da olsa şaşırtmazdı. Karagümrük takımı o kadar çok oyundan düşmüştü ki maç çok daha başka boyutlara gelebilirdi. Bu galibiyetin 5 golle olması bizi şaşırtmasın bu tamamen rakibin oyununu kırmakla alakalı bir durumdu. Sonraki maçın hikayesi kendi içerisinde olacaktır. Bugün gözlerimizin pasını silen oyuncularımızı da tebrik etmeden geçmek olmazdı. Mücadele ve azminizden ötürü hepinizi ayrı ayrı tebrik ederim. 5 gollü galibiyet ile sevinmemiz doğaldır. Fakat bu galibiyet üzerine şampiyonluk hikayeleri yazmak tarifi güç bir durumdur. Üçgün önce bu takım kesin küme düştü derken bugün dikkatli olsak şampiyonduk yorumu yanlıştır. Önümüzde ki maçlarda genç yeteneklerimiz tamamen değil aralara serpiştirilmeli ve şans verilmelidir.

Genç ağırlıklı kadro ile çıkılan 2013 yılından beri Konyaspor bir takım başarılar sağlamış bazen çıkışa bazen inişe geçmiş durumda fakat bir şekilde ligde kalıcı olmuş ve dinamikleri sağlamış. Peki burada yanlış ne? kadro yapılanması, 500’lük verimsiz 3 oyuncu alacağına verimli olan 1500’lük tek oyuncu alınsa sorun hal olur gibi duruyor. Bu vizyon sağlandığı sürece ligde kalıcı olur ve inişler çıkışlar olsada zevkli mücadeleler yaşarız. Ucuza aldığımız oyuncuları satar mali durumu koruruz. Ligde kaldığımıza göre 100.yıl meşalesi yanmadan kongre tarihi belli olması yönetimden son beklentidir.

Maçın sözü; Hiçbir şeyden asla vazgeçme; çünkü vazgeçenler, yalnızca kaybedenlerdir.

 

Aykut hoca ve Ali Turan

Uzun süredir spor yazısı kaleme almamıştım. Ancak izlediğim Beşiktaş maçı bana bu yazının yazılmasını adeta mecbur etti.

Beşiktaş karşısında en tecrübesiz futbolcu olarak ilk 11’ de sahaya çıkan Mücahid’e varıncaya kadar 85 dakika boyunca çok iyi mücadele eden bir Konyaspor vardı.

Evet takımımız oyun olarak istediğimiz kıvamda değildi, istenilen şekilde pozisyonlara giremiyordu ama nihayet karşımızdaki takım Beşiktaş’tı ve ona ezilmeden mücadele ediyordu.

Yediğimiz iki gole de cevap veren ve son dakikalara beraberlikle giren bir Konyaspor vardı sahada…

Ne olduysa oldu. Her şey Ali Turan’ın son 8 dakika içinde oyuna girmesiyle oldu. Ali Turan’ın gireceğini görünce hemen eyvah dedim. Olacaklar içime doğmuştu sanki. Zira Ali Turan daha önceki maçlarda defalarca hatalar yapmış, buna rağmen kadroda sürekli yer almış bir oyuncu idi.

Ali Turan oyuna girdikten sonra kritik noktalarda iki defa topla buluştu. İkisinde de hata yaptı.

Birisinde 6 pas içinde düştü, top boşta kaldı. Orada bir Beşiktaşlı futbolcu olmaması durumu kurtardı. Şayet o bölgede bir Beşiktaşlı oyuncu olsa idi o pozisyonda da golü yemiştik.

Son dakikaya girilirken yaptığı hata affedilir gibi değil. Daha önceki maçlarda yaptığı hatalar da affedilir cinsten değildi ama her nedense Aykut hoca bir ders vermek yerine sürekli kadroda yer vermeyi tercih etti.

Ta geçen sezon Ali Turan’dan bir yarar sağlanamayacağını birkaç kez yazmıştım. Bu maça girerken eyvah demem boşuna değildi. Bunu ben görebiliyorken, bunu herkes görebiliyorken şayet Aykut hoca göremiyorsa tekrar bir değerlendirme yapmasında fayda var.

Bunun bir hata olduğu kasti olmadığı söylenebilir. Kasti olsa zaten yapılan ihanet olur. Bizde kasti olduğunu söylemiyoruz ama bunca hatasına rağmen bir oyuncuya bu kadar şans verilmesi çok fazla…

Adam dışarıda bir beklesin. Maça tekrar çıkmaya iştiyak duysun. Hatalarını gözden geçirsin. Kendini düzeltsin. Olumlu gelişme olursa hak ederse tekrar kadroya girsin.

Bütün hatasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kadroda yer almaya devam ederse o da kendini gözden geçirme fırsatı bulamaz ve hatası gittikçe büyür. Nihayet böyle oldu. Bu futbolcuyu kazanmak değil kaybetmektir.

Sonuçta takıma yazık oldu. Konyaspor’umuza yazık oldu. Konya’mıza yazık oldu. Emeklere yazık oldu.

Konyaspor; 3 maç içerde, 3 maç dışarda olmak üzere son 6 maçtır kazanamıyor. Son 6 maçta, 2 yenilgi, 4 beraberlikle sadece 4 puan toplayabildi.

Artık olan oldu. Bundan sonra toparlanma zamanı. Aykut hocanın Konyaspor’u daha önceki şanlı günlerine geri götürmesini canı gönülden arzu ediyor, bekliyoruz. Başarılar Konyaspor.

Şirazeden Çıkmışlar Bunlar

Bundan şöyle yirmi yıl önce hani akıllı telefonları bırakın ful donanımlı bilgisayarların dahi hayatımıza yeni yeni girdiği dönemler vardı ya…

Hah işte o dönemlerde malumunuz televizyonlar revaçtaydı…

Benim akranlarım çok iyi bilirler o dönemde yayınlanan programlar, diziler, içerikler şimdikilere göre çok başkaydı…

Mesela şimdi onları izletseniz bu yeni jenerasyona eminim çok saçma gelecektir…

Neden çünkü şimdi yayınlanan içeriklerle o zaman yayınlanan içerikler arasında resmen bir uçurum var…

Yıllar geçtikçe elbette her şeyin geliştiği gibi bu mecrada değişecek gelişecek ona sözüm yok…

Benim derdim her mecrada olduğu gibi televizyonda da ahlak diye bir şey kalmamış olmasıdır…

Televizyon, telefon gibi tablet gibi bilgisayar gibi bireysel kullanılan bir şey de değil ki. Yeri geliyor çoluk çocuk hep beraber izliyoruz bunu…

Ama gelin görün ki bu mecra aile içinde izlenemeyecek boyuta geldi…

Başlıkta da belirttiğim gibi gerçekten reyting uğruna şirazeden çıktılar bunlar…

Öyle ahlaksız, hatta biraz ileri gideceğim ama mazur görün öyle mezhebi geniş içerikler yapıyorlar ki çoluğu çocuğu bırak eşinle beraber iki yetişkin olarak bile izleyemeyeceğiniz boyuta geldiler…

Netflix, exxen vs. vs. bu platformlarda sıkı bir denetim olmamasına rağmen televizyon kadar cesur değiller bu cesareti nereden buluyorlar acaba? Denetimin sıkı olmayışından mı ki?

Yanlış anlaşılmasın burada o platformları övmüyorum en azından onları izleyen kitle belli…

Yaşlısı, çoluğu çocuğu herkes için ulaşılabilir değil şimdilik bu platformlar ama televizyon öyle değil aile içinde günün her saatinde sürekli izlenen bir mecra televizyon…

Ben bir iki dizi dışında televizyon hiç izlemiyorum onun da bilgisayardan tekrarını izliyorum. Ama şöyle muhafazakâr bildiğimiz kanalların içeriğine baktığımda orada da yavaş yavaş bozulmalar başlamış gözüküyor…

Sanırım birkaç yıl sonra onlarda diğerlerine benzeyecekler…

Şunu söylemeliyim ki; ahlaki boyutun neredeyse sıfıra indiği bu dönemde yeni nesli korumak istiyorsak şimdiden sıkı denetimle tedbirimizi almamız gerek…

Gerekirse evine televizyon dahi koymayacaksın ya da sınırlayacaksın. Ha keza telefonu, tableti, bilgisayarı da kısıtlayacaksın…

El kadar çocuğun elinde telefon var tablet var internet desen bol bol bu çocuğun karşısına hiç mi ahlak dışı bir şey çıkmıyor?

Netteki reklamların çoğunda bilinçaltını etkileyen mesajlar var bu sebeple ister istemez yeni neslin ahlakı bozuluyor…

Ve daha nice tehlikeli içerikler var bu ortamda…

Gerçekten hiç iyi bir yere gitmiyoruz vesselam…

Emin olun bu devirde anne baba olmak da asla kolay bir şey değil…

Ayrıca her anne baba da ben anneyim, babayım demesin. Zira anne babaların anneliği babalığı yetiştirdiği nesil kadardır…

Bu konuda çabalayan anne babalara da kolaylıklar diliyorum…

İşleri çok zor gerçekten…

Allah yar ve yardımcıları olsun…

 

BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN

BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN

 

Erenler hoş görüp de âlemin telaşını

Eskimiş bir tabutla götürdüler naaşını

 

Ömrü beyhude geçen cana eyvah dediler

Taksiratın affede Yüce Allah dediler

 

Üstüne toprak çekip döndüler mezarlıktan...

Döndüler, çünkü herkes korkuyor karanlıktan.

 

Ufkun kızıllığında kanarken bütün camlar

Sahrayı Kerbelâ'dan gam getirdi akşamlar...

 

Kabristana nihayet düştü sükut gölgesi

Ne bir kuşun çığlığı ne de bir çocuk sesi

 

Bir köşeye kıvrılıp düşündüm öyle mahzun

Dedim Leyla uğruna böyle can verdi Mecnun

 

Şurda taşı yıkılmış ne civanlar yatıyor

Nice sırma saçlılar nice hanlar yatıyor

 

Şurda toprağı çökmüş mezar, kimin mezarı?

Duyan var mı içinden yükselen ah u zarı?..

 

Şu çınar köklerinin sardığı beden kimin?

Servilerin divana durduğu beden kimin?

 

Uyanmasın diye kim sallıyor beşik gibi...

Bir çocuk mezarı şu, aşılmaz eşik gibi...

 

Şu mermer kavukların üstüne işlenen gül

Ne vakit solup gitmiş şu karanfil, şu sümbül?

 

Kiminde hiç bir ışık vermeyen kandil yanar

Üstüne çerağının, bir koca baykuş konar...

 

Kaybolur yavaş yavaş gül yüzünden benleri

Zaman, elinde çekiç, siler tüm desenleri

 

Nâm u ünvânı yitmiş nice şanlı erlerin

Ucu kırık, taşlara işlenmiş hançerlerin...

 

Bin utanca düşüp de yere eğdim başımı

Sessizce akıtarak şu kanlı gözyaşımı

 

Kameti iki büklüm bir dal gibi eğildim

Ben artık o kaygusuz, avâre kul değildim

 

Dedim a dost bilirsin silinir bütün izler

Yerlere kapanmaya mahkum değil mi dizler?

 

Gün gelince ehibbâ çekip gitmeyecek mi?

Tüm şarkılar susup da masal bitmeyecek mi?

 

Çırpınmaz mı sanırsın amansız yelde yaprak?

Sevgilin yâd ellerin ellerini tuttu bak!..

 

Şakıyor bülbül yine, dolaşır bağ u bostan

Ve söyler başka şarkı, anlatır başka destan

 

Yine seyrana çıkar el âlem şen ve şakrak

Ah seni çürütürken kabrinde kara toprak

 

En yakın dostlar bile unuturlar ismini

Düşünür "bu kim?" diye görse bile resmini...

 

Aşinalar yabancı lisan başka türlüdür

Bu çok eski bir şarkı, çok eski bir türküdür

 

Bak hayali bin cihan değen yâr nerden gelir?

Bir soru sor belki de "bildiğin yerden" gelir...

 

Bir gün ağyar da yere kapanacak çâre yok

Bütün yollar tutulmuş, yol var mıdır yâre, yok!..

 

Şu testi, şu kiremit, şu tuğla toprağındır

Şu rüzgârda savrulan, sararmış yaprağındır

 

Gözü yaşlı kalanlar, boş yerine bakınsın

Sen şimdi maverâya bizden daha yakınsın

 

A dostum sözün sonu, yok olur bir gün cihan

Hiç kimse kalmaz geri "küllü men aleyhâ fân"

 

Rabbi zülcelâl'indir elbette kalan, bâki...

Başka her söz yalandır ve her kelâm afâki...

 

Ahmet Efe

31. 3. 2020

Çekmeköy/İstanbul

 

Üretim Bağımsızlık İlişkisi

Üretkenlik, iktisadi kalkınmanın en önemli motoru olduğu hepimizce bilinir. Meşru ve mübah olan her şeyin üretilmesi, ihtiyaç olduğu kadar aynı zamanda bir vatandaşlık görevidir. Köylünün ürettiği ürünler, şehirlinin icra ettiği ticaretler, sanayicinin çevirdiği çarklar bütünüyle iktisadi kalkınmanın bir gereğidir. 
İktisadi kalkınma, milli gelirin yükselmesine vesile olan en doğru yoldur. Milli gelirin yükselmesi, dünyadaki refahın sağlanmasına katkı sağladığı inkar edilemez. 
Her türlü üretkenlik ve iktisadi kalkınma, dünya hayatının refahı yanında ebedi hayatı kazandıracak bir yola vesile oluyorsa büyük bir nimet olur. İşte “ Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver...” ayetindeki dua bunu ifade ediyor. 
Fert ve devlet zenginliği güç, kuvvet olup adaleti, içtimai yardımlaşmayı, mütevazılığı sağlıyorsa; arkasından özellikle Allah’a kul olmayı getiriyorsa ne kadar şükretsek azdır. 
Haram yollarla yapılan veya harama götüren üretkenlik, dünyada kalacağı gibi ebedi hayatı zindana çevireceği izahtan varestedir. 
Üzerinde durulması, konuşulması oldukça önemli olan bu konu ehli tarafından daha iyi izah edileceğinden eminim. 
Aslında benim ifade etmek istediğim hedef nokta bu değildir. Şüphesiz devlet ricali, iktisatçılarımız,sanayicilerimiz bu konunun önemini çok iyi biliyorlar. Benim özellikle vurgulamak istediğim nokta iktisadi kalkınmanın bağımsızlıkla bağlantılı olduğunu söylemektir. Gücümüz varsa vatanımızı başta olmak üzere her türlü kutsalımızı müdafaa edebiliriz. Ayasofya’yı açar her türlü iç ve dış terörü önleyebiliriz. Evimizde rahat uyur normal hayatımıza devam edebiliriz. 
Güçlü değilseniz iç ve diş canavarlara yem olmaktan başka bir yol olmadığı tarihi hadiselerle ispatlanmıştır. Onun içindirki Allah cc bizi bu konuda özellikle uyarıyor. Hatta şöyle emrediyor:“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.”Enfal 60. 
Şüphesiz zaman ve zemin neyi gerektiriyorsa ona göre güçlü ve hazırlıklı olmak zorundayız. İşte güçlü olmanın yolu da iktisadi kalkınmadan geçer. Onun için Türkiye’nin her tarafında bulunan sanayici kardeşlerimize, üretici köylümüze ve güçlü olmamıza katkıda bulunan herkese müteşekkiriz. Özellikle son zamanlarda devlet ricalimizin silahlanmaya verdiği önemi takdirle karşılıyoruz. “Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır” hadisindeki mesaj oldukça önemlidir. 
Bu arada her üretici kardeşimize hatırlatmakla mükellef olduğumuz bir noktayı belirtmek isterim. Doğruluk,kalite,sözde durma,haram-helal ölçülerine dikkat etme ve özellikle Allah’a karşı kulluk görevlerimizi yerine getirme ilkelerinden ödün vermeyelim. Allah’a emanet olunuz. 

Mutlu olmak mı / Haklı çıkmak mı?

Hayat satranç oyunu gibidir.

İyi oyuncular “gambit” gerçeğini bilir ve hayat oyunun da uygular ve mutlaka kazanırlar.

Gambit, daha büyük hedefler için (satrançta rakibi mat etme) gerektiğinde en büyük değeri (taşı/veziri) dahi feda edebilmektir.

Çünkü gambiti planlayan ve fedaya başlayan oyuncu mutlaka kazanır, çünkü rakip hamlelerinde mecbur kalacaktır.

Satrançta “şah”a karşılık gelen ruhumuz dışında her değerimizi ruhumuzu korumak, temiz tutmak, geliştirmek ve hepsinden önemlisi; yaratılışına uygun çerçevede kendini gerçekleştirmesi, yaratıcısına hakiki ayna olması için feda edebilmemiz insan/halife olmamızın gereğidir.

“Gambit” in Kur’an-ı Kerim’de yeri açıktır:

“Sevdiğiniz (kıymet verdiğiniz ve önemsediğiniz) şeylerden infak etmedikçe gerçek iyiliğe asla erişemezsiniz. Hayır olarak her ne infak ederseniz Allah onu hakkıyla bilendir.” Al-i İmran, 3/92.

“Gambit”i bilen hayat yolcuları tercihlerini hep haklı olmaktan değil, mutlu olmaktan yana yaparlar ve bu hususta en değerli taşlarını dahi feda etmekten asla kaçınmazlar.

Çünkü kar etmenin yolu feda etmekten geçer.

Bu fedakarlığın Allah için yapıldığını ve Allah katında en değerli makam olan “rıza” makamına bu yolla ulaşılacağına iman ederler.

İmanın gereği hasenatın üstü Salih amelde en büyük adım olan salihatin direk fedakarlıktan geçtiğini yayarak gösterirler:

“Onlar (Allah'ın emirlerine uygun olarak yaşayan kimseler), bollukta ve darlıkta (Allah için) harcarlar, (kızdıklarında) öfkelerine hâkim olurlar ve kendilerine karşı kusurlu davranan insanları bağışlarlar. Hiç kuşkusuz Allah iyilik yapanları sever.” Al-i İmran, 3/134.

Şimdi haykırma zamanı!

“Ben haklı değil dünya/ahrette mutlu olmak istiyorum!”

Bu mutluluğun yolu haklı olduğumuz durumlarda dahi fedakarlık yaparak büyük oyunu kazanmaktan geçtiğini Allah Resulü (s.a.v.)’de müjdeliyor:

Kim haksız olduğu bir münakaşayı terk ederse, kendisine cennetin kenarında bir ev kurulur. Haklı olduğu bir münakaşayı terk edene de cennetin ortasında bir ev kurulur. Kim de ahlakını güzelleştirirse, ona da cennetin en yüksek yerinde bir ev kurulur.” (Tirmizi, Birr, 58) 

“Gambit”i/Fedakarlığı hayat tarzı haline getirenler için asla mutsuzluk söz konusu değildir.

Bakın Tolstoy bu hayat düsturunun altını nasıl kalın harflerle çiziyor:

“Sevgili Maşa’cığım! İnsan benim kadar mutluyken nasıl olur da bu tür işlerde hoşnutsuzluk gösterebilir? Başkalarına HAK vermek, onları hakkından vazgeçirmekten çok daha kolaydır. Ben buna çoktan beri inanıyorum. Hiçbir hal ve vaziyet yoktur ki, onda bir SAADET korkusu bulunmasın, biz o kadar iyiyiz ki artık KIZMAK elimden gelmiyor? Benim için artık fenalık yoktur. Artık kızmak elimden gelmiyor. Ama daha iyiyi arayanın iyiyi elinden kaçıracağını; daha iyinin iyinin düşmanı olduğunu düşünüyorum.” Tolstoy, Kadının Ruhu, 183.

Kızmak ve haklı olma peşinde koşmak İblis’in kendi mantığı ile kurduğu “üstünlük” teorisinde körü körüne inat edip helak olmanın yolunu açar sadece.

Şems-i Tebriz-i; “Eğer hala KIZIYORSAN kendinle olan KAVGAN bitmemiş demektir.” der.

Sad-i Şirazi’de; “Dünya öyle bir meta(mal) değil ki, niza’a değsin.” der.

Koca dünya niza’a değmiyorsa ufacık işlerini siz düşünün.

Ebedi hayat yolculuğunda kısa ama o kadar da değerli şu dünya hayatını kızmadan, öfkelenmeden, ufak işlere takılmadan; hamd ederek, şükrederek, severek, sevilerek tamamlayalım.

Baş müfettiş Ramazan ayının bizi fabrika ayarlarımıza döndürmemize müsaade edelim, ona yardımcı olalım ve mümkün olduğu kadar bu ayarlar üzerine devam edelim.

Dünya ve ahretin bahtiyar kulları hayatlarını karşılıksız iyiliklerde donatarak cenneti yaşayanlardır.

Unutmayın!

“İyiler (dünyada da) cennettedir.” Mutaffifin, 83/22.

 

Kur'an'ın iletişim dili

“Kur’an, Yaratan ile yaratılan arasında, iletişim mesajları içeren bir kitaptır”. 

Bizim karşımızdakine ne söylediğimiz kadar, nasıl söylediğimiz de büyük önem taşıyor. Hani meşhur bir söz vardır, “Sen ne söylersen söyle, anlatabildiklerin ancak karşındakinin anladığı kadardır” şeklinde. 

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) onunla aynı çağda yaşayan insanlar arasından seçilip İslâm’ı tebliğ ile görevlendirilmesi elbette tesadüf olamaz. Hz. Peygamber, İslâm’ın mesajını hedefe en iyi ulaştıracak özelliklere sahipti peygamberliğinden önce de. Bu özelliklerin en başında da “el-Emin” sıfatını taşıması geliyordu ki, Mekkeli müşrikler O’nun peygamberliğinden sonra dahi emanetlerini ona güvenerek bırakabiliyorlardı.

“İslam’a göre iletişim, boş ve anlamsız bir mesaj aktarımından ibaret değildir”  

“Kur’an, yeryüzünde fesadı ve bozgunculuğu kaldırmanın, sağlıklı bir iletişim düzeni ile mümkün olabileceğini vurgular”

Hz. Muhammed (sas)’in  23 yıllık risalet görevi tebliğ ve iletişim faaliyetinden başka bir şey değildir. Sosyal iletişim gereği, Hz. Peygamberin, Mekke’de kurulan panayırlarda ve hac mevsiminde insanlarla yaptığı görüşmeler, ilahî mesajların toplumdan topluma ulaşmasını sağlamıştır. İslam’ın ortaya çıkması Arap yazısının gelişmesinde önemli rol oynamıştır. İlk inen ayetlerden itibaren Kur’an’da nûn (mürekkep hokkası), kalem, kırtâs (papirüs), rakk (yazı için kullanılan deri), midad (mürekkep), imla ve yazı satırları gibi o devirde henüz yaygın hale gelmemiş eğitim, öğretim ve iletişimle ilgili araç gereçler ve terimleri üzerinde durulmuş olması bu görüşü destekler mahiyettedir” 

“Hz. Peygamberin veda hutbesi, kitle iletişimi açısından önem taşımaktadır. Bu tarihi konuşmayı yüz bini aşkın kişinin kolayca dinleyebilmesi için tedbirler alınmış; Rasûlullah’ın her söylediğini,  Rebîa b. Ümeyye b. Halef yüksek sesle tekrar ederek geniş kitlelere ulaştırmıştır. Bu şekilde binlerce insanın Veda Hutbesini dinlemesi sağlanmıştır. Veda hutbesinin, bütün insanları ilgilendiren genel bir beyanname niteliğine sahip olması, sözlü-kitlesel iletişimin İslam’daki en etkili örneğini oluşturması bakımından önemli bir hadisedir” 

“Evrensel iletişim dini olan İslam’ın en temel hedefi, insanı dünya ve ahiret saadetine ulaştırma gayretidir. Bunun için iletişim, boş ve anlamsız bir mesaj aktarımı değil, insanlar arası ilişkiyi düzenleyerek insanı ve toplumları belli amaçlara yöneten faaliyettir”

Kur’an’daki iletişim metotlarını ise Öğüt verme, Kıssa Metodu, Tartışma Metodu, Soru-Cevap metodu başlıkları altında incelenmektedir.

Arapça konuşan bir toplum olmuştur. Yüce Allah hitap ettiği, kendilerine mesajını ulaştırdığı ve Peygamber gönderdiği bütün toplumlara aynı yöntemi uygulamış ve her topluma o toplumun dili ile hitap etmiştir.

Kur’an-ı Kerîm, Hz. Peygamber’e sözlü olarak vahiy edilmiştir. Kur’an, sözlü iletişim dilinin, güzel, yumuşak, kolay bir üslup temeline dayandırılmasını istemiştir. Kaba, çirkin ve sert sözlerle kurulan iletişimde başarı sağlanamayacağı gibi, ulaştırılması istenilen mesajın etkili olması da söz konusu değildir. Bu yüzden muhatap kim ve anlatılmak istenilen ne olursa olsun sözlü iletişim dili, gönülleri kazanabilecek nitelik ve güzellikte olmalıdır. Kur’an, insanlarla çeşitli iletişim araçlarıyla irtibat kurmuş ve mesajını iletmiştir.

Kur’an

Haktan gelen mektubu, pasajı oku,

Medenî hayat gelsin, yok olsun hüsran,

Resul kıssalarından, mesajı oku,

Ölü kalpler can bulsun, dirilsin insan!

 

Ayetler nakış nakış, oya misali,

Gönüllere işlenmiş, her bir timsali,

Hicranları bitirir, Rabbe visali,

Kur’an kılavuz olsun, durulsun zaman!

 

İnsanı inşa eder, İslamî yolda,

Kötüyü alır gider, ihsanî elde,

Sevgiye sevgi katar, irfanî kulda,

Kur’an şifa sofrası, kurulsun her an!

 

Dünyaya muhabbeti, getirecek o,

Savaşları nefreti, bitirecek o,

Dostlukların tahtına, oturacak o,

Kur’an barış kapısı, girilsin her an!

 

Sadra şifa veriyor, okundukça hep,

Hüzün sona eriyor, dokundukça hep,

Sıcaklığı sarıyor, bakındıkça hep,

Kur’an kucak açıyor, sarılsın her can! 

 

Emanet

OZAN GÖZÜYLE

OZAN SÕZÜYLE

               Aşık Ataroğlu

 

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

Sevgili dostlar, bu muhabbetimiz de emanet üzerine olsun istedim. Nedense biz millet olarak hatta insanlık olarak bu emanet konusunu ya anlayamadık yada anlamak istemiyoruz. Bir türlü içimize sindiremedik.

Bence insanın eğitiminde en önce verilecek ders emanet olmalı. Ana dilimiz gibi emanetin ehemmiyetini öğrenmeliyiz. Annenin babanın en önemli görevi olmalı bu emanet duygusunu evladına kazandırmak. Ama tabi duyguyu kazandırmak kendi yaşantılarıyla tezat teşkil etmemeli.

Bu duygu ve alışkanlık eğitimine okullarımızda daha da şumullü olarak devam edilmeli ve kazandırılmalı.

Bir japon atasözünde derk ki " Bize bu vatan atalarımızdan miras kalmadı, gelecek nesillerden emanet aldık"

Bu pencereden bakarak vatanımız bayrağımız cumhuriyrtimiz kültürümüz(gelenek görenek örf adetlerimiz  edebiyata eserlerimiz vb.) elimizde bulunan her şeyimiz gelecek nesillerin emanetidir.

En baştan çocuklarımız oyuncaklarını kırıyorsa, okul sıralarını kirletiyor çiziyorsa okul eşyalarına zarar veriyorsa emanet eğitimini almamış demektir.

İleriki yaşlarda çalıştığı kurumlarda da aynı sorumsuzluğuna devam ettiğini düşünün. Düşünün felaket olur değilmi. Zaten de olmuyormu. Çalıştığı fabrikayı zarara uğratanlar hatta yakanlar, yine çalıştığı kurumu babasın malı sanıp kendi menfeatına kullananlar aramızdan çıkmadımı halada devam etmiyorlarmı.

Şimdi biraz da en önceye gidelim. İnsanın ilk yaratılışına. Biz kendi kendimize olmamışız bizi en güzel şekilde yaratan ve ilkimizede Adem diyen bir yaratıcımız var. O da Allah.

Ne bedenimizin var oluşunda nede Dünyanın üzerindeki emrinize verilen her bir şeyin var oluşunda bizim bir sermayemiz yok. Sermaye Onun, onun kârı bizim. Tabi zararıda bize ait.

Senin ruhunu yaratıp üzerine bu bedeni giydiren sahibin, var oluştan bu yana daima rehberler ve kullanma kılavuzlarını da göndermiş.

Demiş ki sana verilen her şey emanet gönderdiğim rehbere birde kullanma kılavuzu verdim. Rehberden bu kılavuzun içinde yazanları öğren ve daima kılavuzu yanında taşı. Dünya hayatında neyi nasıl yapacağını bu kılavuza göre yapacaksın. Gün gelecek emanetini geri alacağım hesabıda o zaman görürüz demiş.

İnsanlığın yaratılışından bu yana ilk insanı kendi kendine ve çocuklarına rehber tain ettikten sonra binlerce rehber göndermiş ve son olarak ta bizlere Hz. Muhammed Mustafa'yı(s.a.v) rehber olarak göndererek hayat ve kulluk klavuzumuz olarakta Kuranı vermiş.

Dostlar bu konuda yazılacak çok şeyler var ama ben sözü şuraya getirmek istiyorum.

Şu anda tüm Dünyayı sarsan bir Çorana virüsü var.Bütün Dünya milletleri bu virüsle kalkıyor bununla yatıyor. Haberlerin hepsi virüs üstüne. Her kafadan tavsiyeler yorumlar. Ayrıca komplo teorileri. Bundan sonra yaşantı şöyle olacakmış böyle olacakmış.

Dostlar Dünya veya yaşantı sağ kalanlar için nasıl olur kimsenin bileceği bir şey değil.İnsanların komplo teorileri varsa Allah'ın değişmez kaderi var. Allah'ın indinde her şey biliniyor ve işleyiş ona göre gidiyor.

Eee Ataroğlu sen işi bitirdin yani hiç bişey yapmıyalımmı der gibisiniz. Asla öyle bir şey demiyorum. Tabi ki üzerimize düşeni yapacağız.

Hemen kullanma klavuzumuza ve rehberimizin tavsiyelerine baktığımızda zaten çok açık .

Ne buyurmuş efendimiz rehberimiz "Bir yerde veba varsa oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba varsa da oradan da çıkmayınız"

İşte sana talimat uymalısın. Daha başka dinimiz ilim dinidir. Doktorların ve bilim adamlarının tavsiyelerine uyacağız. O zamanlar veba şimdi Corona. Geçen çağlar içinde nice virüsler, bulaşıcı hastalıklar çıkmış binlerce insan can vermiş.

Bunların hepsinden yaratan haberdar. Onun izni olmadan hiç bir şey çıkamaz. O dilemezse kimse bir şey dileyemez.

Dostlar muhabbetimizin başında konuşmuştuk ya bu beden bize emanet biz emaneti korumakla görevliyiz. Ölümün ne zaman nerde ne şekilde geleceğini bilemeyiz.

O zaman yapacağımız bütün korunmaları Allah'ın emri olarak yapmalıyız. İşte o zaman hareketleriniz ibadet hükmüne de geçiyormuş.

Vazifeni yap tevekkül et.

Haa, kendi emanetimizi korurken başkalarının emanetine de saygılı olmalıyız çünkü onunda hesabını bizden soracaklar.

Dostlar araya birde fıkra koyalımda hem düşünelim hem de birazcık gülelim.

Babayla oğlu deniz kenarına kamp yapmaya gitmişler. Çadırlarını kurup eşyalarını yerleştirmişler.

Akşama kadar yüzmüşler spor yapmışlar zamanı gelince de yatmışlar.

Gece bir ara baba uyanmış ki yıldızlar görünüyor. Hemen oğlunu kaldırmış demiş bak bakalım yukarıda ne görüyorsun bir değişiklik varmı.

Oğlu yıldızları görüyorum baba deyinca babası tekrar sormuş. Nasıl olmuş bu iş. Oğlu başlamış anlatmaya demiş , Astronomi ilmine göre yıldızlar birer güneştir onlardan galaksiler oluşur falan derken babası ensesine yapıştırmış.

Demiş ulan salak oğlum görmüyormusun çadırı çalmışlar.

Sevgili dostlar inanın çoğumuzun üzerimizdeki çadırdan haberimiz yok ahkam kesiyoruz.

Anlayan ne anlarsa anlasında ben bir ozan olarak muhabbete bir şiirle son vereyim.

Sağlıcakla kalın.

EMANET 2

Neyim var ki bana ait

Söylediğim söz emanet

Senin varmı sana ait

Seyrettiğin göz emanet

 

Emanetin sahibi var

Odur bize en güzel yar

Yeşil ova karlı dağlar

İniş yokuş düz emanet

 

Karun kadar malın olsa

Evin Barkın altın dolsa

Hesabı var nasıl olsa

Çok emanet az emanet

 

Geçen ömrüm bunca yaşım

Elim kolum ayak başım

Dilim dişim gözüm kaşım

Aynadaki yüz emanet

 

Dört mevsim gelip geçecek

Herkes ektiğin biçecek

Onlar bir mevsimlik çiçek

Torun oğlan kız emanet

 

Ataroğlum gönül eri

Emanete ver değeri

Benim sinem yangın yeri

Ocak onun köz emanet

VEYİS ERSÖZ HOCA’YI “İYİ BİLİRDİK…

Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate dönerek “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurladık.

Veyis Ersöz Hoca’mızı en son olarak Aydoğdu semtindeki evinde 4 Haziran 2018 Pazartesi günü ziyaret ederek elini öpmüştüm. Daha önce de Salih Sedat Ersöz Bey’in evinde Konya Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ve üyeleriyle birlikte hatıralarını dinlemiştik. Konya Aydınlar Ocağı, Yazar Veyis Ersöz için Şükran Gecesi düzenleyerek ve teşekkür plaketiyle taltif ederek büyük bir vefa örneği göstermişti. O gecede de kendisinden hayatıyla ilgili çok anlamlı ve düşündürücü, genç nesillere ışık tutan hatıralar dinlemiştik.

Merhaba Gazetesinde 1994’ten 2001’e kadar yazı işleri müdürü olarak görev yaptığım süre içerisinde yazılarını bazen elden, bâzan de görev yaptığı Konya İlim Yayma Cemiyeti’nden bir başkası vasıtasıyla gönderirdi. Elden getirdiği zaman yazısını okur, beraber mütalaa eder ve memleket meseleleri hakkında konuşurduk.

Ziyaret ettiğimiz günden elli dört gün sonra vefat haberini aldığımda; “İmanla yaşadı, imanlı öldü!” dedim. Cenaze namazını kıldıran İmam, cemaate döner ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorunca; cemaat hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye üç defa aynı sözü tekrarlar ya… Veyis Ersöz Hoca’yı iyi bildik, iyi bilirdik ve iyiler arasında son yolculuğuna uğurlarken de oğlu Ömer Ersöz’ün dediği gibi Velhasılı Kelam Güzel Yaşadın, Güzel Öldün” deme makamındayız.

Kabri nurla dolsun, mekânı cennet olsun ve Rabbim bizleri de cennetinde cem eylesin.

 

allaha-ismarladik.jpg

Veyis Ersöz Hoca imanlı bir şekilde iyi yaşadı, imanıyla birlikte iyi bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Kendisinden pek çok hatıra dinledim. Hânesine gittiğimde duvarda asılı duran levhada şu güzel hadisi şerif yazılı idi:

“Allah’ım! Dünyada bize iyilik ver. Ahirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Veyis Hoca, yazılarında devamlı olarak iyiliği emreder, kötülükten sakındırarak kötülere karşı savaş açardı. 

Televizyon izlerken, gazete okurken ya da ya da herhangi bir yerden geçerken görmek veya duymak istemediğiniz birçok şeyle karşılaşırsınız. Fakir insanlar, cinayetler, toplu kıtaller, katliamlar, açıkça haksızlığa uğrayan ama hakkını arayamayan kişiler, kavgalar, sataşmalar, küfürler, incitici ve aşağılayıcı sözler, çekişmeler, tartışmalar, çeşit çeşit menfaat uğruna çıkartılan huzursuzluklar, zorbalıklar ve daha birçokları.

Elbette siz de herkes gibi huzur ve güvenlikli, hiç kimsenin bir diğerine zarar veya tedirginlik vermediği, insanların barış ve dostluk içinde yaşadıkları, birbirlerinden daima güzel, övücü, saygı ve sevgi dolu sözler işittiği bir toplumda yaşamak istersiniz. Elbette diğer bütün insanlar gibi siz de televizyon kanallarını değiştirdiğinizde, gazete sayfalarını çevirdiğinizde veya işinizde, evinizde, ailenizle birlikteyken hep güzel ahlâka sahip, neşeli, candan, dürüst, saygılı, sevgi dolu, hoş sohbet insanlar görmek, hep müjdeli ve güzel haberler duymak istersiniz.

Barışın, huzurun ve güven ortamının hakim olduğu bir toplumda yaşamayı samimi olarak isteyenler arasında ortaya koyduğu kitapları, yazdığı makaleleriyle Veyis Ersöz’ü gördüm, hayatını anlattığında mücadele dolu, zulme karşı çıkan zâlime asla alkış tutmayan onurlu ve zorlu bir kaleme şahitlik yaptığımı söyleyebilirim.

Muhit ve çevrenize baktığınızda olayları akıl, vicdan ve sağduyu ile değerlendirdiğinizde, yukarıda sıraladığımız bütün bu güzelliklerin insanlar arasında hakim olması için çalışan, bütün vaktini, imkânlarını ve enerjisini buna vakfeden insanların var olduğunu fark edeceksiniz.

veyis-ersoz-2.jpg

İşte Veyis Ersöz de vakıf bir insan olarak karşımızda duruyor.

O halde size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmeliyiz.

İçinde bulundukları refahın, huzurun peşine düşen zulmedenlerden, suçlu ve günahkârlardan olmamak adına; yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi iyi insanlardan olmalıyız.

Unutmayınız ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.

Unutmayın ki zulme rıza göstermek, yeryüzünde durmak bilmeyen kötülüklere karşı ses çıkarmadan seyirci olmak, herşeyi balkondan seyretmek, zulmün ta kendisidir.”

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

Veyis Ersöz Hoca, en son verdiği pozunda bizlere el sallıyordu. Yâni bize ve sevdiklerine; “Allahaısmarladık, hoşça kalın, elveda…” diye mesaj yolluyor.

Gerçek ahiret yurduna imanlı bir şekilde göçen Veyis Hoca’m!

Güle güle…

Nûr içinde yat.

Yoldaşın Peygamberimiz olsun.

Topal Veyis (Veysel) Çocuk Kitabım Yayınlandı

     Konya’mızın Akviran köyünde (Akören İlçesinde)  1887 yılında doğan Veyis (Veysel) amcamız, adını aldığım babamın babası Ömer dedemin kardeşidir. Değerli kardeşlerim, tabii ki İslam’ı yaşamadıktan sonra Peygamber çocuğu da olsan bir önemi yoktur. Bu ana ilkeyi belirttikten sonra  kısaca soyumuzun nereden geldiğini de belirtmek isterim. Babam Seyyid Mehmet Hoca Efendidir. Seyyid; Soyu Peygamberimiz Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’ den gelenlere verilen isimdir.  Soyumuz Seyyid Harun Veli’nin babasına, oradan da İmam Musâ el-Kâzım’a, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’e, dayanmakta dır. Ayrıca Seyyid Harun Veli’nin annesi tarafından da Yemenli  asıl adı Üveys olan Veysel Karaniye  dayanmaktadır.  Onun içindir ki amcamıza Veyis (Veysel) ismi verilmiştir.

     Anadolu’nun Müslümanlaşmasında, Horasan erlerinin çok büyük katkıları olmuştur. Seyyid Harun Velî  hazretleri de aldığı bir manevi emirle, 13. yüzyılın sonlarına doğru Horasan Bölgesi emirliğini bırakarak yakınlarından oluşan  yaklaşık 40 (kırk) kişilik kafile ile Seydişehir’i kurmak üzere hicretini gerçekleştirmek için yola çıkmıştır. Kafile Seydişehir topraklarına varmadan önce Akviran topraklarında bir süre konaklar. Akviran topraklarında konakladıkları dönemde Seyyid Harun Veli hazretlerinin kardeşi Seyyid Bedrettin hastalanarak vefat eder. Merhum Seyyid Bedrettin Akören’e bağlı eski belde şimdilerde mahalle olan eski adı May yeni adı Kayasu olan  topraklara defnedilir. Seyyid Harun Veli hazretleri kardeşini defnettiği yere ‘Buranın adı kıyamete kadar Kabri Seyyid olarak kalsın’ der.  Seyyid Bedrettin vefat ettiğinde oğlu Seyyid Musa küçük yaşta, körpe olarak yetim kalır. Babası vefat eden körpe Seyyid Musa’nın her türlü ihtiyacı amcası Seyyid Harun Veli tarafından karşılanır. Amcası ile birlikte Seydişehir’e gitmiş olmasına rağmen babasının metfun olduğu Akviran toprakları ile de ilişiğini hiç kesmemiştir. Seyyid Musa’nın da vefatında babasının yanına defnedildiği , hatta 5-6 Seyyid kabrinin bulunduğu bilinmektedir. Kabri Seyyid, ismi zamanla halk dilinde Körpe Seyyid olarak da isimlendirilmiştir. Onun içindir ki bahse konu bölgeye körpe Seyyidler de denilmektedir.

      Dönemin Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit Han tarafından, Anadolu’daki zeki öğrencilerin İstanbul’a getirilerek eğitimlerinin Saray’ın gözetiminde çok güzel bir şekilde verilmesi kararlaştırılır. Anadolu’daki şehirlerden öğrencilere maddi destekler sağlatıp, okutup şehirlerinin kalkınması için geri gönderilmeleri planlanır.Binlerce zeki Öğrenciye güzel bir eğitim verildikten sonra memleketlerine, şehirlerine, ilçelerine, beldelerine gönderilmeleri hedeflenir. Bu sayede Anadolu’nun kalkınması için çok önemli bir öngörüde bulunulmuştur. Gerçekten de eğitime verilen bu güzel destek çok olumlu sonuçlar vermiş, başarıya ulaşılmıştır. Bu proje kapsamında İstanbul’un zenginlerinden bir kişi Saray’ın bilgisi ve isteği doğrultusunda Konya’ya gelerek Konya Valiliğinden kendisine, ilkokul mezunu olan 3 (üç) öğrenci verilmesini ister.Konya Valiliği yaptığı araştırmalar sonucunda 3 (üç) zeki öğrenciyi belirler. Konya’mızdan seçilen 3 öğrenciden biriside  amcamız Veyis (Veysel)’dir. Amcamız ilkokulu Akviran da okumuş, başarılı olduğu için İstanbul’a seçilip götürülmüştür. Dini ve Müspet ilimler alanındaki eğitimini, hafızlığını  Saray’ın gözetiminde Medresede tamamladıktan sonra II. Abdülhamit Han’ın yakınında Saray da çalışmaya başlar.1909 yılında 31 Mart vakası olarak adlandırılan ayaklanma, darbe baş gösterir. Çıkan olaylar sırasında Veyis amcamız isyancılara karşı II. Abdülhamit Han’ın yanında yer alır ve çatışmada bacağına kurşun isabet eder. Bunun üzerine bacağı kesilir ve tahta bir bacak takılır. Tahta bacak takıldıktan sonraki dönemde Topal Veyis (Veysel) olarak anılır ve tanınır. Hamdolsun ki amcamızın darbecilere karşı duruşu gibi bizler de darbecilere hep karşı olmuşuzdur. Dün amcamız darbeye karşı koymuş, 15 Temmuz gecesi ilk saatlerden itibaren de bizler bir ay boyunca meydanlardan ayrılmayarak ecdadımızın yolunda olduğumuzu göstermiş olmanın haklı huzur ve mutluluğunu yaşamaktayız. II. Abdülhamit Han tahttan indirildikten sonra, amcamız İstanbul dan ayrılarak Akviran’a dönmüştür.

     Osmanlı sarayında yetişip, hem dini ilimleri, hem de müspet bilimleri öğrenerek eğitimini tamamlayan, donanımlı amcamız Topal Veyis (Veysel); yaptığı takdire şayan çalışmalarla köy konumundaki Akviranımızı Bucak konumuna getirip 04 Ağustos 1914 tarihinde Belediye Teşkilatını Kurarak akabinde Belediye Başkanı olmuştur. Altı yıl, çok başarılı bir şekilde Akören Belediye Başkanlığı görevini yürütmüştür. Nahiye Müdürü ile yaptığı bir toplantı sonrası dönerken gece vakti, çekemeyenler tarafından 33 yaşındayken defalarca bıçaklanmış, bıçaklandıktan yaklaşık 15 gün sonrada vefat etmiş olup Akören Kadı Burnu mezarlığına defnedilmiştir. Rabbimiz, rahmetiyle muamele eylesin. Mekanı cennet olsun.

      Basımı gerçekleştirilen çocuk kitabım ile öncelikle geçmişimizle geleceğimizi başarılı bir şekilde buluşturup okuma alışkanlığı kazandırarak, yarınlarda yeni icatlara imza atacak, geçmişini, değerlerini bilen gençleri yetiştirmeye destek ve öncü olmayı amaçlamış bulunuyoruz. Geçmişte imkanların çok az olduğu dönemlerde nasıl ki ecdadımız çok başarılı olmuşlarsa siz yavrularımızda gelecekte çok başarılı olabilirsiniz mesajını vererek onlara yol göstermeye gayret ediyoruz. Bu girişimlerin meyve vereceğine olan inancımız tamdır. Bu günlerde ekeceğimiz tohumların yarınlarda yeşereceği, meyve vereceği konusunda hiç şüphemiz yoktur.

     Topal Veyis (Veysel) çocuk kitabımı kültür yayını olarak geleceğimizin teminatı yavrularımıza sunmuş olan Akören Belediye Başkanı Sayın İsmail ARSLAN Bey’e destekleri, vefa örneği gösterdikleri için kalb-i şükranlarımı sunarım. Ufuk açıcı, faydalı, yeni eserlerde buluşmamız duâsıyla sıhhat ve afiyetler dilerim

   NOT: Topal Veyis (Veysel)  çocuk kitabım dışında yetişkinlere yönelik yayınlanmış olan eserlerimin isimleri;

Damıtılmış Damlalar, Muhammedül Emin Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin Hayatı , Âyetlerin Işığında Peygamber Kıssaları ve Helâk Olan Kavimler, Görünmeyen İki Düşman Biri Nefsin Biri Düşman ile Sünnet Düşmanlığının Sebepleri’dir.

     omerlutfiersoz@gmail.com

 

Adaletin şaşmaz ölçüsü: Ödül ve ceza

ÖZGÜRÜZ AMA BAŞIBOŞ DEĞİLİZ
De ki: “Gerçek, Rabbinizden (gelen)dir. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin."
(Kehf,29)
Evet, özgürüz.
Aklımız ve irademiz var. 
Söz ve davranışlarımızda, hür irademizi dilediğiniz gibi kullanabiliriz. 
Lakin, Bu serbestiyet bize, canlı cansız hiçbir varlığa kötülük yapma, zarar verme hakkı tanımaz. Böyle yaparsak zâlimlerden oluruz. 
Bu da cezasız kalmaz:
"Biz, ZALİMLERE öyle bir cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 
Susuzluktan imdat dileyecek olsalar imdatlarına, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir kalma yeri!..”
(Kehf,29)
Ya sorumlu davrananlar?..
Özgürlüğünün sınırını bilip faydalı işler yapanlar?..
Onlar da elbette ödülsüz kalmayacak:
"Allah’ın ayetlerine yürekten İMAN eden ve bu imanın gereği olarak GÜZEL ve YARARLI davranışlar ortaya koyanlara gelince; 
İyilik yapanların emeklerini elbette boşa çıkarmayacağız."
(Kehf,30)
Dahası...
Ödül sağanağı var:
"İşte ayaklarının altından ırmakların aktığı ve mutluluğun üretildiği merkezler olan Adn cennetlerini böyleleri için hazırladık. 
Orada onlara altın künyeler-bilezikler takılacak; dahası ince ve kalın ipekten sırmalı yeşil elbiseler giyerek oradaki tahtlara (krallar gibi) kurulacaklar: 
Ne güzel bir ödül ve 
ne hoş bir konaktır orası..."
(Kehf,31)
Ceza ve ödül, adaletin gereğidir.
Bunlarsız hiçbir sistem olmaz. Allah'ın sistemi de bu adalet üzeredir.
İnsanlar: "Bunlardan haberimiz yok" demesinler diye, Yüce Allah ayetlerini açık açık anlatıyor. 
Ey Allah'ım! 
Sana hakkıyla iman edip razı olacağın işleri yapmayı, 
böylece dünyada da ahirette de kazananlardan olmayı 
bizlere nasip eyle! 
Amin.

Ramazan rahmetiyle geldi, safalar getirdi

Rabbimize sonsuz şükürler olsun ki, bu yıl da Rahmet ayı, huzur ve bereket ayı Ramazan’a kavuştuk.

Yüce Allah’ımız bizlere bir kere daha kendimizi affettirme ve günahlarımızdan arınma fırsatı verdi. Yaratıcımız bir kere daha bizleri; Rahmet, Mağfiret, Gufran ve Oruç Ay’ı olan mübarek Ramazan’a ulaştırdı. Bunun için Rabbimize ne kadar şükretsek azdır.

Bütün kâinatı ve içindeki canlı cansız mahlûkatı yoktan var eden Yaratıcımız Yüce Allah, yarattığı ve üstün kıldığı biz insanlara bazı sorumluluklar yüklemiştir. Namaz, Oruç başta olmak üzere diğer ibadetler, haram ve helaller; Yüce Allah’ın bizlere sunduğu ilahi ikramlardır. Cenab-ı Hak; kullarına değer vermiş, kıymet vermiş, yarattığını muhatap kabul etmiş ve biz insanları yaratılmışların en şereflisi yapmıştır.

Yüce Allah; “Ey İman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki sakınırsınız” (Bakara 183ve “O Ramazan ayı ki, insanları irşad için, hak ile batılı ayıracak olan, hidayet rehberi ve deliller halinde bulunan Kur’an onda indirildi. Onun için sizden her kim bu aya şahit olursa onda oruç tutsun” (Bakara 185)  buyurarak oruç tutmayı farz kılmıştır.

Mâdem ki, bizler Yaratıcımız olan Allah’ın bir muhatabıyız ve Yüce Allah yarattığı milyarlarca eserinin içinden insana ayrıcalık, üstünlük vermiştir, o halde biz de seçilmiş olmanın, ayrıcalıklı ve üstün olmanın, Rabbimizin lütuf ve hediyeleri ile muhatap kılınmanın şerefi ile davranmalı, beden ve ruh dünyamıza ona göre yön vermeliyiz.

Rabbimizin lütuf ve hediyeleri ile muhatap kılınmanın şerefi ile Yüce Rabbimizin hediyelerini baş tacı yapmalı ve O nasıl davranmamızı istiyorsa eksiksiz olarak o şekilde davranmalıyız.

Ramazan Ay’ı bunun için en büyük bir fırsattır. Bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeli ve oruç ibadetini, bizleri günahlarımızdan arındıran bir fırsat ve melekût âlemine yükselten bir imkân olarak görmeliyiz.

Orucun farz kılınmasının özelliği ve hikmeti, sadece aç kalmaktan ibaret olmamız değildir. Yemeyi – içmeyi azaltmanın elbette birçok hikmetleri ve faydaları vardır. Ancak, asıl olan sadece bedenimizi yemeye ve içmeye kapatmak değil, bununla beraber, gönül dünyamızı da tamamen kötülüklere, çirkinliklere kapatmak, orucu bedenimizin yanında ruhumuza ve kalbimize de tutturmaktır.

Oruç tutan mü’minler kendilerini kötü ve çirkin huylardan arındırır, Yaratıcımızın emirleri ve O’nun elçisinin söylediği sözler doğrultusunda güzel meziyetlerle donatırsa toplumun bir anda olumlu olarak değişeceğini, yaşanan haksızlıkların, çirkinliklerin ve kötülüklerin sona ereceğini görebiliriz.

Oruç tutmamız sebebi ile oluşan açlığımız ve susuzluğumuz, aç ve susuz kalarak hayatını idame ettirmeye çalışan garip, fakir ve kimsesiz insanları da düşünmeye sevk etmelidir. Hayatları boyunca sürekli olarak açlık içinde kıvranan insanların ve onların yaşadıkları zorlukların hatırlanması oruç sayesinde mümkün olmaktadır. Oruç, bu insanların durumlarını daha iyi anlamak ve sıkıntılarını gidermek için en büyük vesiledir.

Böylesine zor durumda olan insanlara ve evlerine ekmek götürmekte zorlanan kimselere yardım elini uzatmak, paylaşmak, yardımlaşmak gibi hasletlerin Ramazan’da daha çok yaşanıyor olması, Rahmet Ay’ının toplumsal ve sosyal yönden ne denli olumlu bir hava oluşturduğunu göstermesi bakımından oldukça önemlidir.

Ömrümüz boyunca durup dinlenmeden çalışan vücut azalarımızın biraz da olsa dinlenmeye ihtiyaçları vardır. Dinlenmeye ihtiyaç duyan organlarımızın başında mide ve diğer sindirim organlarımız gelmektedir.

İnsanın ömrü boyunca, bir saniye zaman süresince bile ara vermeden çalışan Allah’ın yarattığı sistem, görevini aksatmadan eksiksiz bir şekilde yerine getirmektedir. Organlarımız görevlerini tam icra ederken, bizim de onlara karşı bazı vazifelerimiz vardır. Onların sağlıklı çalışmalarına katkıda bulunmak vazgeçilmez görevimizdir.

Vücudumuz, Yaratıcımızın bize verdiği bir emanettir. Emanetlere ihanet etmemek ve onları korumak en temel borcumuzdur. Bilhassa sindirim sistemi organlarımıza fazla yük yüklememek ve onları zaman zaman dinlendirmek, onların sağlıklı çalışması bakımından oldukça önemlidir.

Ve en önemlisi oruçlarımız bizi hesap gününe hazırlamalıdır. İçinde yaşadığımız şu mübarek ve faziletli günler, nefis muhasebesi yapmanın, hata ve kusurlarımızı telâfi etmenin, eksikliklerimizi gidermenin tam zamanıdır. Henüz vakit varken ve yüce Allah bizlere fırsat üstüne fırsat sunarken kendimize çeki düzen vermeli ve içinde bulunduğumuz fırsatı iyi değerlendirmeliyiz. Zira bu, son fırsat olabilir.

Rahmet Ay’ı Ramazan’ın içinde iken,  bu fırsatı kaçırmamak ve Ramazan’da affa, rahmet ve mağfirete mazhar olmayı başarmak en önemli kulluk borcumuzdur.

Tüm mü’minlerin mübarek Ramazanlarını tebrik ediyor, sağlık ve huzur içinde nice Ramazanlara ulaşmayı Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.

HOŞ GELDİN YA ŞEHR-İ RAMAZAN

Biz insanları yaratarak, kendisinin bilinmesini ve tanınmasını murad eden Cenab-ı Hak, yarattığı kulunu başıboş bırakmamış bazı mükellefiyetler yüklemiştir. Bu mükellefiyetlerin ilk adımı, Yaratıcının var ve bir olduğuna gönülden iman etmektir.

Daha sonra da O’nun bizlere gönderdiği bütün hediyeleri baş tacı yapmak ve onlara en kalbi, en samimi, en hasbi bir şekilde sarılıp sahip çıkmaktır. Bu hediyelerin başında da Namaz, Oruç, Hac ve Zekât gibi ibadetler gelmektedir. Her ibadetin kendine mahsus bir takvimi, vakti ve özelliği vardır. 

Yaratıcımızın biz kullarına farz kıldığı yani kesin olarak yapılmasını istediği ibadetlerden biri olan Oruç senede bir ay olmak üzere Ramazan Ay’ında yerine getirilmesi gereken bir ibadettir.

Oruç, imsak vaktinin başlamasından itibaren akşam vaktine kadar olan sürede hiçbir şey yemeden, içmeden ve nefsi arzulardan uzak kalarak yerine getirilmesi gereken bir farz ibadettir.

Orucun muhakkak bildiğimiz ve bilmediğimiz birçok hikmetleri vardır. Ancak, kul olarak bizim, bütün ibadetlerde olduğu gibi Orucu da bizi yaratan Allah’ımızın bir emri olarak yerine getirmemiz gerekmektedir.

Madem ki, Yüce Rabbimiz, yarattığı biz kullarına bazı mükellefiyetler yüklemiştir ve kendisine ibadet etmemizi emretmiştir. Biz de, Rabbimizin bu emrini hiç savsaklamadan, bahaneler ve mazeretler üretmeden, çeşitli teviller yapmadan, O’na tam teslim olarak, emirlerini yerine getirir, “âmennâ ve saddaknâ” ( inandık, iman ettik ve tasdik ettik) ve “semiğna ve atağna” (işittik ve itaat ettik) diyerek kulluk görevimizi ifa ederiz.          

Yüce Yaratıcımızın biz kullarına sevgisinin ve merhametinin bir eseri olan Ramazan Ay’ı, içinde barındırdığı bütün güzellikleri ile, sahuru, iftarı, teravihi ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesi ile bizlerle buluşmuştur.

Rabbimizin rahmet, mağfiret ve af deryasının cûşa gelip coştuğu, kabarıp taştığı ve tüm mü’minlerin üzerine sağanak halinde yağdığı bu mübarek Ramazan Ay’ı, Yaratıcımız tarafından bizlere verilen en büyük fırsatlardan biridir. Onun için bu fırsatı çok iyi değerlendirmemiz, eşi ve benzeri bulunmaz bu ay içinde mutlaka hata, kusur ve günahlarımızdan arınmamız, kendimizi affettirmenin yollarını arayıp bulmalıyız.

Böylesine mübarek ve eşsiz, Rahmet, Mağfiret ve Gufran Ay’ı olan Ramazan’a kavuşturduğu için Rabbimize sonsuz şükürler ediyoruz. 

Hoş geldin ya Şehr-i Ramazan…

Hoş geldin on bir Ay’ın Sultanı…

Hoş geldin Kur’an Ay’ı Ramazan…

Hoş geldin kalbimizin nuru, gönlümüzün süruru, önümüzün ve ömrümüzün ışığı olan mübarek Ramazan…

Hoş geldin bizleri karanlıklardan aydınlığa ulaştıran, ruhumuzu doyuran ve cehennem azabından kurtuluş Ay’ı olan, güzel ve güzelliklerle dolu olan feyizli, kutlu Ramazan…

Mübarek Ramazan’ın tüm mü’minler için kurtuluş, hayırlara ve güzelliklere ulaşma vesilesi olmasını Yüce Rabbimizden niyaz ediyorum.                                    


YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi