Bugün; 25 Mart 2023, Cumartesi
Ahmet EFE
Metni küçült
Ahmet EFE
Cümle Kapısı
TE’VÎLÂTܒL-KUR’AN’ ın Türkçeye Tercümesi’nden NOTLAR -3-
Tarih : 2022.12.08  19:38:01

2. CİLT’ten Notlar

* Kişinin küfre düşmesi, fiilinin mâsiyet konumunda görünmesi değil kasıt ve niyeti sebebiyle gerçekleşir. (s. 69)

* “Ancak erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece üstünlüğü bulunmakta­dır.” [Bakara, 2/228] Bu üstünlüğün kadının değil erkeğin elinde bulunan boşama hakkı olduğu söylenmiştir. Bunun yanında devlet başkanlığı ve buyruk çıkarma yetkisi olduğu belirtilmiş yahut cihâd görevi, mirastan fazla alma hakkı vb. hususlarda Cenâb-ı Hakkın, kadına nispetle erkeğe tanıdığı ayrıcalık gündeme getiril­miştir. Bazıları ise erkeklere özgü olan velayet hakkı, şahitlikteki konum, aklî yetkinlik demiş, bir kısmı da haklar açısından erkeğin üstünlüğüne ve eşine mehir ödemesine yorumlamıştır. (s. 85)

* Ebû Ümâme’den rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle diyordu: “Allah’a karşı saygılı olmaktan sonra mümin için iyi eşten olduğundan fazla faydalanacağı hiçbir şey yoktur. O eş ki bir şeyin yapılmasını istediği zaman onu yerine getirir, kendisine bakınca mutlu olur, önemli bir işin yapılması veya yapılmaması hakkında üzerine and içince an­dının bozulmamasını sağlar, yanında bulunmadığı zaman kendi nefsi ve kocasının malı konusunda vefakâr ve samimi davranır” (İbn Mâce, “Nikâh”, 5) (s. 86)

* Namazın yürüyerek kılınabileceğini caiz görmemekteyiz. (s. 147)

* Mûtezile mensuplarının iddialarından biri şöyledir: Herkesin iki eceli vardır, şayet öldürülürse eceli başka türlü, tabii bir ölümle ölürse başka türlüdür. [Yani öldürülen kimse eceliyle ölmemiştir!] Buna şöyle cevap verilir: Bu söylenen kişinin öldürülmek suretiyle mi yahut da tabii bir ölümle ölmek suretiyle mi hayata veda edeceğini bilmeyen kimsenin ecel belirleme problemidir. Ancak Allah kişinin öleceğini ezelde bildiği için onun hakkında öldürülme eceli diye bir belirleme yapmaz. (Yani Allah kişinin tabii halde veya öldürülmek suretiyle hayata veda edeceğini ezelde bilir ve bunu kaydeder, zira tabii şekilde öleceğini bildiği halde onun için öldürülme eceli belirlemez.) “Sıla-i rahim ömrü uzatır” diye rivâyet edilen hadis de bunun gibidir. Cenâb-ı Hak kişinin sıla-i rahim yapacağını ezelde bildiğine göre onun ömrünü sıla-i rahim yapmayacağını bildiği kişiden daha uzun olarak kaydeder, zira mesele Mûtezile’nin söylediği gibi kurulacak olursa O’nun (Allah’ın) fiili, sonuçları önceden bilmeyen kişinin fiili konumunda olur. [Yüce Allah için böyle bir şey düşünülür mü?] (s.155)

* Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah rızâsı için malî harcamada bulunan kimseye cennette verdiğinin benzeri lütfedilecektir” buyurmuş, bunun üzerine Ebu’d-Dahdâh, “Bu yolda bahçemi verecek olursam onun benzeri cennette bana verilir mi?” diye sormuş, Hz. Peygamber de “evet” buyurmuştur. Bu defa sahâbî, “Eşim de benimle mi olacak?” diye sormuş, Resûlullah “evet” buyurmuş, yine sahâbî, “Çocuklarım da mı?” deyince aynı şekilde “evet” cevabını almıştır. Sözü edilen sahâbî oradan ayrılmış, eşi ile çocuklarını bahis konusu bahçede bulmuş, kapısında durarak, “Ummu’d-Dahdâh! Şu bahçemi, benzerinin cennette bana verilmesi, eşimin ve çocuklarımın da yanımda bulunması şartıyla Allah yoluna adadım” diye seslenmiş, hanımı da şöyle cevap vermiştir: “Yaptığın alışveriş uğurlu olsun, sen kârlı çıktın”. Hep beraber top­ladıkları meyveleri içinde bırakarak bahçeden çıkmış ve onu Hz. Peygambere teslim etmişlerdir. İşte bunun üzerine “Faizsiz bir borcu Allah’a verecek olan kimdir” [Bakara 2/ 245] mealindeki âyet-i kerîme nazil olmuştur. (s. 156)

* Peygamber konumunda bulunmayan kişilerin elinde de -peygamberleri tasdik etme özelliği takdirde- bazı mucize benzere olayların zuhur edeceğine dair delil vardır. Hz. Meryem’in kıssası [Meryem, 19/25, 29, 30], Hz. Süleyman’ın yanındaki kişinin gerçekleştirdiği iş [Belkıs’ın tahtını göz açıp kapma anı kadar kısa bir sürede Yemen’en Kudüs’e getirmesi] ve Kur’an’da yer olan diğer hususlar da buna benzemektedir, şu kadar var ki bunların gerçekleşebilmesi için ellerinde harikulade olaylar zuhur eden kişilerin peygamberleri tasdik etmesi şarttır. (Bu durumda gerçekleşen fevkalade olaylar peygamberlere dair mucizeler konumunda olup bu statüde bulunmayan kimselerin dilinde veya elinde zuhur etmiştir. Dolayısıyla bunlar, elinde zuhur ettiği kişiler için birer keramet ve fazilet sayılır.) (s. 162)

* Mûtezile mensupları şöyle demiştir: Şefaat, sadece günahı olmayan veya olup da tövbe eden kişinin iyiliklerine  yönelik olacaktır….Bize göre ise şefaat, günahkârlar için olur, çünkü günahı olmayanın şefaata ihtiyacı yoktur. (s. 179)

* İmam Mâtürîdî’ Âyete’l-Kürsî içinde geçen “Kürsî” kelimesini açıklarken bu konuda yapılan değişik açıklamaları bir araya getirmiştir. Bunları şöyle sıralamak mümkündür: Kürsî, ilim demektir. Kudret manasına gelir. Herkesin güvencesi ve sığınağıdır. Allah’ın yarattığı büyük şeylerden biridir. Yüce Allah’ın dilediğine lütfetmek için yarattığı bir taht, bir kürsîdir. “Şunun da belirtilmesi gerekir ki kürsünün Allah’a nispet edilişinden insanlara nispet edildiği gibi bir mânâ anlaşılmamalıdır; tıpkı “Bunlar Allah’ın sınırlarıdır” [Bakara, 2/229] “Allah’ın nuru” [Tevbe, 9/32], “Allah’ın evi” [Bakara, 2/125] ve benzerlerinin yaratıklarına atfedildiklerinde anlaşılan manaların Allah hakkında hedeflenmeyişi gibi. Buna bağlı olarak “O’nun kürsüsü, hem gökleri, hem de yeri kaplamıştır.” [Bakara, 2/255] meâlindeki ilahî beyan ile benzeri âyetlerden yaratıklara ilişkin sonuçlar çıkarılamaz. Bunun delili, “Hiçbir şey O’nun benzeri değildir.” [Şûrâ 42/11] meâlindeki âyet-i kerîmedir. (s. 182-183)

* İmam Mâtürîdî “Dinde zorlama yoktur.” [Bakara, 2/256]  mealindeki ayeti te’vil ederken çeşitli görüşleri şöyle nakletmiştir: Yahudi, Hıristiyan yahut Mecûsîlerin Müslüman olmaya zorlanmaları söz konusu değildir. Bunlardan cizye alınır. Arap müşrikleri hakkındaki hüküm ise ya Müslüman olmaları yahut öldürülmeleri şeklindedir. Sözü edilen âyetten, hiç kimsenin zorla Müslüman olmayacağı, zaten böyle bir imanın da geçerli olmadığı sonucu da çıkartılabilir. Bir başka yorum ise, İslâm’ı kabul edenler için ilahî buyruklara uyma mecburiyeti doğar. Bazı âlimlere göre de bu âyet Peygamberimizin “Lâ ilâhe illallah deyinceye kadar insanlara karşı savaşmakla emrolundum. Bunu söylediklerinde –hukuki vecîbeler hariç- canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar” [Buhârî, “İman”, 17; Müslim, “İman”, 32-36] hadisi ile neshedilmiştir. Dinde zorlamanın olmadığı beyanı ile “O, sizi seçmiş ve din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklememiştir.” [Hac, 78] meâlindeki âyetin anlamının kastedilmiş olması ihtimal dâhilindedir. (s. 184-185)

* “İbrahim ile Rabbi hakkında tartışmaya giren kimse[Bakara, 2/258] mealindeki ifadede, kelâm ilmi alanında fikir beyan etme, ilmî tartışmaya girme ve istidlâlde bulunmanın mübah oluşuna dair delil bulunmakta ve sözü edilen konuda fikir beyan etmeyi doğru bulmayan kimselere cevap verilmektedir. Evet, bu husus öyledir, çünkü biz bütün inkârcıları Allah Teâlâ’nın birliğine, teklik ve yüceliğin sadece O’na özgü olduğunu benimsemeye ve Allah hakkındaki bu gerçeği zihinlere yerleştirmeye çağrı yapmakla emrolunmuş kimseleriz. Tarih boyunca bütün peygamberler, kâfirleri Allah’tan başka tanrı bulunmadığı, O’nun tek ve ortaksız olduğu gerçeğini kabul etmeye davet etmekle emrolunmuşlardır. Sözü edilen kimseleri tevhid inancına davet ettiğimizde mutlaka bizden delil isteyecekler, bu ilkenin açıklanmasını ve olduğu gibi ortaya konulmasını talep edeceklerdir, ta ki durum kendi zihinlerine ve gönüllerine yerleşmiş olsun. İşte bu faaliyetler ancak ilmî tartışma ve istidlâl yoluyla imkân dâhiline girer. Bu sebepledir ki kelâm ilmi alanında söz sarfetmenin ve ilmî tartışmaya girişmenin sakınca taşımadığını belirttik. (s. 191)

* Allah Teâlâ söz konusu edilen [zekat ve benzeri] sadakaları, bu konuda insanları teşvik eden kendi Peygamber’ine (s.a.) haram kılmıştır. Şöyle ki, Resûlullah insanları karşılıksız harcama yapmaya teşvik ediyordu, ta ki muhatapları onun hakkında kötü zanna kapılıp, “kendisinin faydalanması için başkalarını iyilik yapmaya teşvik ediyor” demesinler. (s. 207)

* Zekat ve sadaka almak Peygamberimize haram kılınmıştır. Ancak hediye alması caiz idi. Çoğu zaman aldığı hediyelere de ziyadesiyle karşılık vermiştir. Efendimiz, elinde hiç mal biriktirmemesi sebebiyle hayatı boyunca zekat da verememiştir.

* “Allah’ın huzuruna çıkarılacağınız günden korkun” [Bakara, 2/281] Te’vil ehlinin hepsi, bu âyetin, Resûlullah sallalahu aleyhi ve selemle en son nazil olan vahiy olduğunu söylemiştir. İbn Abbas’tan gelen rivâyetler de aynı mahiyettedir. Durum âlimlerin söylediği gibi ise meselenin mahiyeti -nihaî gerçeği bilen Allah’tır ya- şundan ibaret olmalıdır: Cenâb-ı Hak, insanları, âhiret gününü unutmamaya teşvik etmektedir, çünkü âhiretin unutulması yaşama hırsı doğurur, yaşama hırsı mal düşkünlüğüne sevk eder, mal düşkünlüğü de cimriliğe götürür, kişiyi ibadet ve itaatleri yerine getirmekten alıkor. Durum böyle olun­ca, Kur’ân vahyinin sona erdirilmesine en lâyık olan âyet, bu muhtevaya sahip âyetten ibaret olur, tâ ki, insanlar âhiret gününü unutmasın ve dolayısıyla onun sevap ve mükâfatından yoksun kalmasın. Nihaî gerçeği bilen Allah’tır. (s. 232)

* İbn Abbas’tan (r.a.) rivâyet edildiğine göre o şöyle demiştir: Allah’ın en büyük ismi (ism-i a’zam) Hay ve Kayyum’dur. (s. 269)

* İbn Mâce’de Esmâ bint Yezîd’den naklen Resûlullah’ın (s.a.) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Allah’ın en büyük ismi (ism-i a’zamı) şu iki ayette zikredilmektedir: “Tanrınız, tek bir tanrıdır; O’ndan başka tanrı yoktur; O rahman’dır, rahim’dir.” (el-Bakara, 2/163) meâlindeki âyet ile Âl-i İmrân sûresinin ilk âyetidir.” (İbn Mâce, “Duâ”, 9) (Dipnot: s. 269)

* Ebû Hureyre’nin (r.a.) Hz. Peygamber’den (s.a.) rivâyet ettiği hadis-i Şerif: “Yahudiler yetmiş bir veya yetmiş iki fırkaya, Hıristiyanlar da yetmiş bir veya yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır.” Bu konuda Muâviye b. Ebû Süfyân’dan şöyle bir rivâyet gelmiştir: “Allah’ın Resûlu (s.a.) ayağa kalktı ve şöyle buyurdu: “Şunu iyi bilin ki sizden önceki Ehl-i Kitap yetmiş iki fırkaya ayrılmıştı. Bu ümmet de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunların yetmiş ikisi cehennemde, sadece biri cennettedir, o da cemâattir.” (bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, ) 332, 3/120,145; İbn Mâce, “Fiten”, 17; Ebû Dâvûd, “Sünnet”, l;Tirmizî “İman”, 18, 20). (Dipnot: s. 276)

* Cenâb-ı Hakk’ın müteşâbih âyetleri indirmesinin hikmeti nedir? diye sorulursa şöyle cevap verilir: Müteşâbih bilinen konulardan ise bu durumda iki ihtimal vardır: Biri, âlimin cahile olan üstünlüğünü göstermek, diğeri de insanları ondan maksadın ne olduğunu araştırmaya ve orada kastedilen hususları incelemeye yönlendirmektir. Şayet müteşâbih bilinmeyen şeylerden ise, o takdirde imtihan hikmetine mebnidir. Allah Teâlâ bu konuda insanları susup hiç bir şey söylememekle imtihan etmektedir. Çünkü dünya, imtihan dünyasıdır. Kullarını imtihan türlerinin her biriyle sınamak Allah’ın iradesi dâhilindedir. (s. 278)

 

Bu makale toplam 102 defa okunmuştur
Makaleyi Paylaş :
Yazarın Diğer Yazıları
Yazarın Tüm Yazıları

YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi