Bugün; 27 Şubat 2024, Salı
Ahmet EFE
Metni küçült
Ahmet EFE
Cümle Kapısı
TE’VÎLÂTܒL-KUR’AN’ ın Türkçeye Tercümesi’nden NOTLAR -4-
Tarih : 2022.12.13  12:56:32

* İslâm, ihlâs demektir. İbn Abbâs’tan (r.a.) şöyle rivâyet edilmiştir: Allah kendinden başka tanrı olmadığını bildirdi, melekler ve ilim sahipleri de Allah katında yegâne dinin İslâm olduğunu, onun hak ve adaleti ayakta tuttuğunu kabul ettiler. (s. 296) 

* Meryem’den Hz. Îsâ’dan başka kimse doğmamıştır. (s. 325)

* H. Îsâ’yı ilk tasdik eden kişinin Yahya b. Zekeriya olduğu söylenmiştir. (s. 327)

* Denilmiştir ki Yahya ismi Cenâb-ı Hakk’ın Hay isminden türemiştir. Ona Yahya ismini veren de aziz ve celîl olan Allah’tır. Benzer şekilde “Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor. Adı Meryem oğlu Îsâ Mesih’tir” [Âl-i İmrân, 3/45] mealindeki âyette Hz. Îsâ’ya Mesih adını veren de O’dur. Allah her ikisine de selâm eylesin, bu ifade (ana-oğul) her ikisi için de bir ikram ve değerlerini yüceltmek anlamına gelir; tıpkı Hz. İbrahim’e Halîlullah, Hz. Muhammed’e Habîbullah ve Hz. Musa’ya Kelîmullah adını vermesi gibi; bu, onlar için bir ikram ve şanlarını yüceltmek anlamı taşır… Yahya isminin, “din onun sayesinde hayat bulmuştur” anlamına gelmesi de mümkündür. (s. 328)

* İsimler, bir şeyi bilmek ve tanımak içindir. Ancak hayır ve bereket getirsin temennisiyle kulağa hoş gelen isimler tercih edilir. En doğrusunu bilen Allah’tır. “Allah’ın ruhu” ve “O’nun kelimesi” anlamına ge­len lafızlar aynen “Halîlullah”,  “Habîbullah”, “Zebîhullah” ve “Kelîmullah” lafızları gibidir. Burada yaratılış anlamını ortadan kaldıran başka bir anlama geldiği zannına kapılmamak, bunun rablığı veya oğulluğu gerektirdiği kanaatine varmamak gerekmektedir. (Camiler için) Allah’ın evi, dini için Allah’ın nuru, farzları için Allah’ın sınırları gibi ifadelerin kullanılması da böyledir. Bu ifadeler, O’nun yarattığı varlıklar türünden olma­nın dışında bir anlama değil, bilakis şekil ve mahiyetlerindeki fazilete özel bir vurgu anlamına gelir. Allah Teâlâ’nın Hz. Muhammed (s.a.) hakkında indir­diği “Rabbinin lütuflarını şükranla an!” [Duhâ, 93/11] mealindeki âyet ve genel bir beyan olarak inzal ettiği “Elinizde nimet olarak ne varsa Allah’tandır.” [Nahl, 16/53] mealindeki âyet de bu anlamdadır, Hıristiyanların Îsâ Mesih hakkında düşündükleri anlam­da değildir. (s. 330)

* Hz. Meryem kadın cinsinin en seçkinidir. (s. 333)

* Mesih, bereketli demektir, yani o [Hz. İsâ aleyhisselâm] bereketle mesh edilmiştir. Kör ve şaşı insanların gözlerine dokunduğunda gözleri hemen açıldığı için ona Mesih adının verildiği de söylenmiştir. Mesih, yüce anlamına da gelir denilmiştir. (s. 337)

* Cenâb-ı Hak’kın ona [Hz. Meryem’e] sana erkek eli değecek demeyip, “İşte öyle, Allah dilediğini yaratır.” [Âl-i İmrân, 3/47] diye buyurması, Hz. Meryem’in asla evlenmeyeceğini bildiğini gösterir. Çünkü o Allah’a adanmış ve Allah’a ibadet için seçilmiş biriydi. (s. 339)

* Hikmet kelimesi insanlar arasındaki hüküm anlamına gelir. Bazıları, fıkıh anlamına geldiğini söylemiştir. Bazı âlimler, helal ve haram anlamına gelir demiş, bir kısmı da Sünnet anlamına gelir demiştir. Hikmet doğruya isâbet etmektir. (s. 341)

* Hz. Îsâ -Allah’ın salat ve selamı peygamberimize de, ona da ulaşsın- baştan sona mucize konumundaydı. Her şeyden önce o, diğer insan türünün aksine babasız dünyaya geldi. Sonra beşikte iken insanlarla konuştu ve Allah’ın kulu olduğu­nu bildirdi. Bunlar hiçbir insan ferdinde mevcut değildir. Ayrıca anadan doğma körleri ve cüzzamlıları iyileştirmek, ölüleri diriltmek, insanların evlerinde yedikleri ye sakladıkları yiyecekleri haber vermek gibi mucizeler gösterdi. Beşerden hiç biri bu mucizeleri göstermedi. Hz. İsâ’nın sığınacağı bir babası yoktu ki onun sayesinde hayata tutunsun. Halbuki insanların sığındıkları ve sayesinde yaşadıkları babaları vardır. Sonra başka birine benzetilerek kendisi yerine benzediği kişi öldürüldü ve kendisi göğe yükseltildi. Bütün bunlar birer mucizedir. Onun mucizelerinin tamamı herkesin bildiği duyusal mucizelerdi. Resûlullah’ın -salavâtın en üstünü ve tahiyyâtın en kâmili onun üzerine olsun- mucizeleri ise hem duyusal (hissî) hem de aklî (bilgisel) idi. Duyusal mucizeleri, ayın yarılması, parmaklarının arasından suyun akması, zehirlen­miş olan koyunun dile gelmesi, bir aylık yolu bir gecede katetmesi ve daha başka mucizelerdir ki bunların sayısı çoktur. Bu saydıklarımızın hepsi hissî mucizelerdi. Aklî mucizelere gelince, aralarında bulunuyorken içlerinde fesahat, belagat ve hikmet sahibi kimseler olduğu halde Resûlullah’a indirilen bu Kur’andır; o herkesin önündedir, Kur’ân onlara şöyle okunuyor: “Hadi, onun benzeri bir sûre de siz getirin!” [Bakara, 2/23] “De ki: Yemin ederim, bu Kur’ânın bir benzerini ortaya koymak için insanlar ve cinler bir araya gelip birbirine destek olsa dahi onun benzerini ortaya koyamazlar.” [İsrâ, 17/88] Eğer onların takatleri veya güçleri Kur’anın bir benzerini meydana getirmeye yetseydi, kendilerini öldürülmekten, nesillerini esir edilmekten ve karılarını ölümden kurtarabil­mek için bu nuru söndürmek üzere bütün gayretlerini gösterirler, her türlü zorluğa katlanırlardı. Bunu yapamamış olmaları, âyetin, onların hepsini bir benzerini meydana getirmekten âciz bırakan bir mucize olduğuna işaret eder. Hangi mucize bundan daha büyük olabilir? Kurtuluş ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür. (s. 342)

* Havariler ko­nusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle dediler: Onlar kirli çamaşırları yıkayıp beyazlatan çamaşırcılardı. İbn Abbâs’ın (r.a.) şöyle dedi­ği rivâyet edilmiştir: Beyaz elbise giydikleri için onlara Havârî denilmiştir. Onlar balıkçılık yapıyorlardı. Şöyle de denilmiştir: Havârî vezir, yardımcı ve has adam demektir. Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Her peygambe­rin Havarileri vardır, benim havarilerim de falanca ve falancadır.” buyura­rak sahâbe-i kiramdan bazı kişilerin ismini belirtmiştir. En doğrusunu bilen Allah’tır ya, fakat bu sözle O, yardımcı ve veziri kastetmiş olmalıdır. Kalpleri­nin temizliğinden dolayı onlara böyle bir ismin verilmiş olması da muhtemel­dir. Bundan dolayı Hz. Îsâ’nın seçkin dostlarıydılar. İbn Abbâs’tan (r.a.) böyle rivâyet edilmiştir. Şüphesiz onları en iyi bilen Allah’tır. (s. 346)

* Mü’minler Allah’ın dinine, peygamberine ve dostuna yardım ettiklerinde Allah bu yardımı kendi zâtına yapılmış saymaktadır. (s. 347)

* İman, insanın içindeki şeyin adıdır, İslâm ise ondan tezahür eden şeylerin adıdır. Hz. Peygamberin İslâm sorusuna kelime-i şehadetle, iman sorusuna da tasdikle cevap verdiğini görmez misin?  (s. 347)

* Allah İsâ’yı kendine yükselterek ve kendilerinden bir adamı İsâ’ya benzeterek onların tuzaklarını bozdu ve neticede onlar kendi adamlarını öldürdüler. (s. 349)

* Ehl-i Kitap’dan maksat Yahudiler ve Hırıstiyanlardır. (Dipnot: s. 364)

* İslâm, boyun eğmektir, Müslümanların her biri boyun eğmiştir, hiç kimse O’na [Allah’a] karşı çıkmak cüretini gösteremez. (s. 389)

* Ölüm vaktine kadar inkâra devam eden, tam ölüm anında tövbe eden insanların tövbesi kabul edilmeyecektir. (s. 396)

* Aziz ve celil olan Allah o evi [Kâbe’yi] dağların arasında, verimi ve bereketi az, düz bir yerde yarattı. Orada ne su, ne ağaç, ne gezmeye değer bir yeşillik, ne de yaratıkların ilgisini çekecek bir şey vardı. Sonra insanların dolaşmaları için ilgilerini çekecek bir şey olmadığı o yere doğru Cenâb-ı Hak onların kalplerini yönlendirdi ve orayı gönüllerine sevdirdi. Allah’ın bir lütfu ve mucizesi olmasaydı, insanların öyle bir yere ilgi duymaları söz konusu olamazdı. (s. 402)

* İbadetler, kendisine emredilen kişiye verilen nimetlere şükür konumundadır. (s. 411)

* Şeriatın emrettiği ve yasakladığı her şey, insan tabiatının arzu ettiği, fakat aklın reddettiği şeyleri terk etmek içindir. (Dipnot: s. 415)

* Enes b. Mâlik’in (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Hiçbir kimse dilini tutmadıkça [korumadıkça] ve sözlerini ameli olarak görmedikçe Allah’a gereği gibi saygı göstermiş olmaz. (s. 416)

* İmam Mâtürîdî “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın.” [Âl-i İmrân, 3/103] mealindeki ayette geçen “Hablullah” (Allah’ın ipi) tamlamasından şu manaların anlaşılabileceğini söylemiştir. Allah’ın ipi Kur’an, Müslüman toplum, cemaat manasına gelebilir. Bazı âlimler bununla İslâm dininin kastedildiğini söylemişlerdir. (s. 418-419)

* Mûtezile’ye göre Cenâb-ı Hak, Müslümana verdiği nimet ve lütfün aynı­sını kâfire de verir. Çünkü onlara göre hidâyet ve başarı sadece doğru yolu açıklamaktan (beyan) ibarettir. Bu beyan ise Müslüman için olduğu kadar kâfir için de söz konusudur. Onların iddiasına göre Allah’tan kimseye nimet veril­mez. Çünkü onlar hidâyeti Allah’a ait bir fiil olarak görmüyorlar, sadece in­sanlara ait fiildir, diyorlar. Bize göre ise Allah’ın insanlara olan hidâyeti (doğru yolu göstermesi) sayesinde İslâm’a ulaşılır. Bu da insanlar üzerindeki en büyük nimetlerden biridir. (s. 420)

* Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk’ın (r.a.) da şöyle dediği rivâyet edilmiş­tir: Ey insanlar! Sizler “Ey iman edenler! Siz kendi sorumluluklarınıza dikkat edin. Siz doğru gittiğiniz takdirde yanlış yola sapanlar size zarar veremez.” [Mâide, 5/105]  meâlindeki ilâhî buyruğu okuyorsunuz. Ben Resûlullah’ın (s.a.) şöyle söyle­diğini işittim: “İnsanlar birinin zulmettiğini gördüklerinde elini tutup engel olmazlarsa, kısa zaman sonra Allah cezalandırarak onların hepsini yakalar.”

 Cerîr’den (r.a.) de şöyle rivâyet edilmiştir: Ben Resûlullah’ın (s.a.) şöyle buyur­duğunu işittim: “Bir toplumun içinde yaşayan bir adam, orada Rahmân’a isyan edici davranışlarda bulunulduğunu görür, kendileri daha kalabalık, daha güç­lü oldukları ve istedikleri takdirde kötülere mani olabilecek durumda bulun­dukları halde aldırmayıp gevşeklik gösterirlerse, Allah onları azaba uğratır.” Huzeyfe (r.a.) de Resûlullah’ın (s.a.) şöyle buyurduğunu rivâyet eder: “Hayatım elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki siz ya mutlaka iyiliği emredip kötülüğü engellersiniz yahut da Allah kendi katından bir azabı sizin hepinize uygula­nır. Sonra O’na duâ edersiniz fakat duanızı kabul etmez.” Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) de Resûlullah’ın şöyle buyurduğunu rivâyet eder: “Şüphesiz Allah kıyamet günü kuluna, kötülüğün yapıldığını gördüğü halde neden ona engel olmadı­ğını soracaktır. Allah o kula; ey Rabbim, sana güvendim, ayrıca insanlardan da korktum diye mazeret ileri sürmesini telkin edecektir.”  Ebû Hureyre’den (r.a.) de şöyle rivâyet edilmiştir: Resûlullah’ın ashabından bir grup toplanmış,

O’na şöyle demişti: Ey Allah’ın Resûlu! Bizler iyilikleri söylesek, bütün iyi­likleri de yapsak ve bütün kötülüklerden kaçınsak, bu durum bizi iyiliği emre­dip kötülüğü engelleme sorumluluğundan kurtarır mı? Hz. Peygamber (s.a.) şu karşılığı verdi: “Bütün iyilikleri yapamasanız dahi iyiliği emredin! Kendiniz kötülüklerden kaçınamasanız bile kötülüğün işlenmesine engel olun!” Bununla birlikte bir kişinin; ben bütün iyilikleri yapamıyor ve bütün kötülüklerden kaçınamıyorum ki başkalarına iyiliği emredip kötülüğü yasaklayayım, demesi doğru değildir. Çünkü onun iyiliği bizzat yapması kendisine farzdır. Bir farzın yerine getirilmesinde kusurlu olduğu zaman, başka görevlerinde de kusurlu olması gerekmez. (s. 423-424)                                                             

* Cenâb-ı Hak faiz için bazı alâmetler koymuştur ki bunlar onun ne kadar ağır bir vebal olduğunu gösterir. Mesela faizcilikten sakınmayanları Allah’a ve Resûlullah’a savaş açmakla nitelemiş olması bunlardan biridir.Faizcilerin kıyamet günü şeytan çarpmış gibi sersemlemiş halde olmaları, karınlarının şişmesi [Kurtubî şöyle der: Denilmiştir ki Kıyamet günü onlar, hamile kadınlar gibi karınları şişmiş olarak diriltilirler. Ayağa kalkmak istediklerinde her seferinde de yere kapaklanırlar. İnsanlar onları çiğneyerek geçip giderler.  (Dipnot: s. 458) ] ve dünyada Yahudilere pek çok şeyin haram kılınması şeklinde verilen cezalar ve ayrıca Hz. Şuayb’ın (a.s.) kavminin faizcilik yapmaları ve ölçü ve tartıda hilekârlık yapmaları yüzünden başlarına gelenler buna örnek gösterilebilir. (s. 458)

* Cennette kötülükleri hatırlamak bile, Allah’ın vermiş olduğu nimetlerden zevk almalarını engeller. Bundan dolayı aziz ve celil olan Allah onların üzülmemeleri için yaptıkları kötülükleri cennette kendilerine unutturacağını haber vermektedir. (s. 463)

* İmam Mâtürîdî “Gökler ve yer kadar geniş olan cennet” [Âl-i İmrân, 3/133] mealindeki âyeti te’vil ederken: “Bu âyet, cennetin her ne kadar zaman olarak sonu soksa da, mekân ve alan olarak sonu olduğuna işaret etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ onun genişliğini zikretmektedir, bir şeyin genişliği varsa o genişliğin sonu da vardır.” şeklinde açıklama yapmıştır. (s. 464)

* Zulüm, bir şeyi ait olmadığı yere koymaktır. (s. 473)

* Cihadın, yani Allah ve Resûlü yolundaki savaşın ne kadar faziletli bir iş olduğunu pek güzel ifade eden bir hadis-i serifte yüce Peygamberimiz: “Kılıç, günahları silip süpürür.” buyurmuştur. Hem kâfirleri silip süpürür, hem de mü’minlerin günahlarını… [Hadis-i şerifin kayıtlı olduğu yerler: el-Müsned, IV, 185: Dârimî, “Cihad”, 19] (s. 483)

* Hayat, sayılı nefesler, taksim edilmiş rızıklar ve belirlenmiş ecellerle sınırlıdır; nefeslerin sayısı bitmemişse, rızkını tam olarak alamamışsa ve eceli sona ermemişse insana ölüm gelmez. (s. 506)

* “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma!” [Âl-i İmrân,3/169] Bu mealdeki âyetin yorumu konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Denilmiştir ki münafıklar, Bedir ve Uhud’ta şehid olanlar hakkında onlar ölüp gittiler, demişlerdi. Bunun üzerine azîz ve celîl olan Allah, Bedir’de ve Uhud’ta Allah yolunda öldürülen­leri sakın ölüler sanma! mealindeki âyeti indirdi. Yani onlar, diğer ölüler gibi değildir; bilakis onlar Rableri katında diridirler. Şöyle de denilmiştir: İnkârcılar, öldürülen biri asla yaşamaz ve tekrar diriltilmez, diyorlardı. Allah Teâlâ da; bilakis başka ölüler diriltilip yaşadıkları gibi onlar da yaşıyorlar, tek­rar diriltilmişlerdir diye buyurmuştur. Şöyle bir yorum da yapılmıştır: Araplar ölüp de adı sanı kalmayan kimse için “artık o, ölüdür” diyorlardı, çünkü  geride onu anan biri kalmamıştır, işte Allah yolunda öldürülenler için “öldüler” yani adları anılmıyor dediler. Azîz ve celîl olan Allah ise onların toplumda anıldıklarını haber vermiştir: Melekler ve insanlar toplumunda. Şehitlerin insanlar tarafından anılması, halk arasında açık ve bilinen bir husustur. (s. 525)

* Âlime diri, cahile de ölü denilmiştir. (s. 527)

* Allah âhiret azabı konusunda bazen “azîm” yani büyük, bazen “elîm” yani çok acı, bazen da “şedîd” yani çok şiddetli sıfatını kullanmıştır. Çünkü ateşle azap dünyadaki azapların en şiddetlisi ve en büyüğüdür. İşte bundan dolayı âhirette de onunla tehdit etmektedir. Yiyeceklerini, içeceklerini ve giyeceklerini ateşten yapmıştır. Bunlardan Allah’a sığınırız. (s. 537)

* Âlem eğer kendi kendine oluşsaydı, herkes kendisi için en güzel ve en tatlı olan hâli seçer, kötüyü ve çirkinlikleri kendinden uzaklaştırırdı. Bu durum da onun kendisi değil, başka biri tarafından yaratıldığını gösterir. (s. 556)

 

Bu makale toplam 134 defa okunmuştur
Makaleyi Paylaş :
Yazarın Diğer Yazıları
Yazarın Tüm Yazıları

YAZARLAR
HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ


EN ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK
ANKET
Yeni Arayüzümüzü Beğendiniz mi ?
Evet
Hayır
  
FOTO GALERİ
VİDEOLAR
Copyright © Doğruses - Konya haberleri   |
|
Sitemizdeki yazı , resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Genç Online Türkiye'nin En iyi 1 oyunlar1 sitesi